emre kongar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emre kongar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.12.2019

cinayet

emre kongar

tarih boyunca din, mezhep, ırk ve milliyet kimlikleri, çoğunluğun zulmüne yol açmıştır. bütün dünyada, bütün ülkelerde bu böyledir. savaşlar da bu çizgilerde yapılmıştır, barış zamanındaki baskılar da. zulümlerin en korkuncu çoğunluk tarafından desteklenendir. çünkü ondan kaçacak yer yoktur.

kin, nefret ve intikam duyguları üzerinde demokrasi değil ancak faşizm yükselir. bir ülkenin yöneticisi, başkanı, başbakanı, lideri, kendi kişisel öfkesini, kin ve nefretini yönettiği ülkenin idari, adli ve mali mekanizmasına yansıttığı zaman o ülke artık yaşanmaz hale gelir. çünkü bütün mekanizmalar ve görevliler bundan etkilenir, devlet adeta bir insanın öfkesine, kin ve nefretine teslim olur.

temel sapıtma, "madem seçim kazanarak iktidara geldim; o halde her yaptığım meşrudur" anlayışının topluma dayatılmasıdır. bir iktidar, kendisini denetleyecek ve frenleyecek olan adalet mekanizmasını, anayasal denetim kurumlarını ve kurallarını önceden egemenliği altına almışsa bu saptırma ve dayatma çok daha kolay olur. her türlü antidemokratik uygulamasını, seçilmiş olma gerekçesiyle topluma dayatabilir.

bazı cinayetlerin mevcut yasalara uygun olarak işlenmiş olması, onların cinayet olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

21.07.2016

nazi deneyimi

emre kongar

ünlü öyküdür: bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.

1. tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.

2. demokrasi; temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

3. eğitim ve örgütlenme etkinlikleri naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. son kertede, beyinleri nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

4. nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

başta hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan alman protestan rahip martin niemöller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:

"önce komünistler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben komünist değildim.
sonra sendikacılar için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben sendikacı değildim.
sonra yahudiler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben yahudi değildim.
sonra çingeneler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben çingene değildim.
sonra benim için geldiler.
kimse sesini çıkarmadı.
çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

5. zulmün yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, ikinci dünya savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

orduyu, kendi polis örgütleri olan ss'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.

6. siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.

bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. başında goebbels'in olduğu bir propaganda bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır. 

7. toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. böylece pek çok kişinin "görmedim", "duymadım", "bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.

8. dönem, avrupa'da ve özellikle de almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.

hitler tüm ideolojisini alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. yahudi soykırımının arkasında "üstün ırk" ideolojisi, germen ırkçılığı vardır. 

9. almanlara yeni bir "dünya devleti" ve "dünya düzeni" vaadi, hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. insanların tarih ve "insanlık" bilinci, "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

10. adalet sistemi "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

yargı sistemi ve yargıçlar, "nasyonal sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. yargıçların, kendilerini "führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.

11. bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş; toplum bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. sinema, mimari gibi alanlar bile yeni nazi imparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.

12. yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.

bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

iktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.

üstelik naziler, ünlü reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.

nitekim, batı demokrasileri, nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

unutulmamalıdır ki hitler ve humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasına saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!

4.10.2015

kızlarıma mektuplar

emre kongar

cennet de cehennem de insanın içindedir.

doruğa çıkmanın keyfi, orada durmaktan daha büyüktür.

insan ilişkilerindeki başarı danışmaktan ve dinlemekten geçer. insanlar kendilerini, dinledikleri değil, konuştukları kişilere daha yakın hissederler. insan karşısındakini konuşarak değil, dinleyerek ikna eder.

size yeterince çabalamadan, yeterince özveri göstermeden ulaşanlar, değerinizi asla bilmezler.

mutluluk, harekette, eylemde, devinimde gizlidir.

bekaret kavramı ne yazık ki, toprak ağaları'nın "ilk gece hakkı"nın güvencesi olarak geliştirilmiş bir gelenektir.

kıskançlık en büyük ilkelliktir. kıskançlığın ve kıskançlığa dayalı şiddetin altında sevgi de yok, aşk da. sadece erkek bencilliği, kadını kendi malı olarak görme ilkelliği var. kıskançlık, hele aşırı kıskançlık, sevginin değil, ilkelliğin belirtisidir. bu nedenle kıskanç biriyle karşılaştığınızda ya da size yaptığı baskıları kıskançlık maskesiyle örtmeye çalışan birini tanıdığınızda, daha yol yakınken hemen ayrılın.

ilk tanışma ya da nişanlılık dönemlerinde yaşanan sorunlar aslında sonradan yaşanacak olanların çok hafifi, çok bastırılmış halidir.

doğa, erkeği, belli bir sürede ancak sınırlı sayıda cinsel ilişki kurabilecek nitelikte yaratmışken; kadına neredeyse sınırsız bir yetenek vermiştir. bu eşitsiz durumdan korkan erkekler de yüzyıllar boyunca kadınları, kendi cinsel denetimlerinde tutabilmek için çeşitli kurallar ve uygulamalar yoluyla onların başta cinsel özgürlükleri olmak kaydıyla, her türlü hürriyetlerini sınırlamış ve kısıtlamışlardır.

her genç kız bir evrendir.

bizimki gibi "köylülüğün ağır bastığı erkek egemen toplumlarda", çevrelerine gülümseyerek bakan, sıcacık ilişki kuran genç kızlar, derhal yanlış anlaşılmaya ve istismar edilmeye açıktırlar. toplum onları hemen damgalamaya, insanlara karşı duydukları güveni ve sevgiyi istismar etmeye hazırdır.

sevgi hiç kuşkusuz duyguların en güzeli; aşk ise en yücesidir.

gençlerin fazla enerjilerini olumlu biçimde kullanmalarını sağlamanın en iyi yollarından biri onları spora yöneltmektir. aynı derecede etkin ve olumlu bir başka yol da onları sanatsal etkinliklere yönlendirmektir.

doğa ve toplum, "sistematik olarak" yapılan aşırılıkları asla bağışlamaz.

yaşamak, hayattan zevk almaktır.

bir insanın karşılaşacağı en büyük acı, kendi çocuğunun öldüğünü görmesidir.

sevgiye dayalı bir ilişkide yapılabilecek en büyük hatalardan biri, karşınızdakinden de sevgisini, kendinizin gösterdiği aynı biçimde göstermesini beklemektir.

bana göre, yaşamın kendisi bir mucizedir.

sevgi, aşk, güven ve benzeri duygular, ancak ve ancak karşımızdakinin özgürlüğüne, bağımsızlığına ve özerk kişiliğine saygı duyulduğu zaman bir anlam ve bir değer kazanır.

1.02.2015

içimizdeki zalim

emre kongar

bir ülkenin cezaevleri hüküm giymemiş tutuklularla doluysa o ülkede zulüm egemen olmuş demektir.

insanoğlu tüm cinayetlerini, ne yazık ki yine insanlık ya da bir grup insan adına işler. barbarlığa, vahşete giden yol; din, ahlak, milliyetçilik, insanlık, hürriyet gibi soyut ve süslü terimlerle bezenmiş bir yoldur. cinayetler bu "üstün idealler" uğruna işlenir ve işletilir. böyle soyut ideallerin ardına çoğu zaman bilinçsiz kitleler de alınır.

doğada iyi ya da kötü yoktur. onlar bizim kafamızda, kalbimizde, ailemizde, toplumumuzda ya da grubumuzdadır. doğanın ideolojisi yoktur.

yaşamın kendisi, bütün örgün ve yaygın eğitim süreçlerinden, bütün resmi ve gayrıresmi eğitim programlarından daha etkilidir.

cehaletten kaynaklanan zulümle mücadele kolaydır. iyi bir eğitimle bu sorun aşılabilir. ama alt kültürden, ait olunan grubun normlarından kaynaklanan zalim davranışlarla savaşmak çok zordur.

çağımızın toplumsal vebası zulümdür.

küreselleşmenin esas olarak sınıf bilincini yok etmek, gelir farklılıklarını örtbas etmek için kullandığı etnik, milliyetçi, dinci ve mezhepçi kimlik bilinci, bu ayrımcı vicdan yoluyla, sadece uluslararası düzeydeki dıştan gelen zulmün değil, ulus devletler bağlamındaki toplumlarda da içten gelen zulmün kaynağı olur.

ezberci, baskıcı, dogmatik eğitim, öğrenciye zulmeden bir eğitim süreci zalim bireyler yaratır. sorgulamanın yasaklanması, tek ve biricik doğrunun biat isteyen bir biçimde aktarılması zulme çanak tutar.

insan, eğitimle demokrat ya da zalim olur.

dogmatik kafanın vurgusu, yaşanan toplumsal gerçekliklerin, ulaşılmak istenen ideallerin tartışılmazlığı, tekliği ve biricikliği üzerinedir. dogmatik kafa, dogmatik eğitimle oluşur.

iktidardaki bütün zalimlerin ortak bir yanılgısı vardır: hiç iktidardan gitmeyecekmiş gibi, hiç ölmeyecekmiş gibi zulüm yaparlar.

zulüm ortamının birinci kuralı, "hiçbir başarı cezasız kalmamalıdır" ilkesidir.

bir zalimin yönetiminde yaşayanların en iyi öğrendikleri şey zulüm yapmak olur.

zalim zaman zaman merhamet de gösterebilir. merhamet zulmün karşıtı değil, tam tersine, onun tamamlayıcısıdır. çünkü merhamet istemek veya merhametine sığınmak ya da merhamet dilemek ancak zulüm varsa söz konusudur; zalime sığınmayı, zalimin kişisel affını istemeyi içerir.

13.04.2014

demokrasi

emre kongar

demokratik hak ve özgürlükler, demokrasiden vazgeçilmesi için kullanılamaz. demokratik bir rejim, demokratik bir seçim yoluyla değiştirilemez.

daha henüz çok küçüktünüz. kuramsal tartışmaların hiçbir anlamı olmayacaktı. bu nedenle ben o anda soyut demokrasi tartışmalarına filan girmedim. demokrasi nedir, ne değildir konusunda nutuk da atmadım. sadece evin bembeyaz badanalı duvarlarını göstererek, "eğer bu beyaz duvarlara siyah diyerek bir tartışma başlatmak isterseniz, bu konuşma demokrasi adına sürdürülemez. ancak, "bu beyaz renk, biraz fildişini andırıyor" ya da "kemik rengine benziyor" türü, gerçeklere uygun bir tartışma demokratik kurallar içinde yapılabilir." dedim.

şu anda bir oylama yapsak ve yer çekiminin kaldırılması konusunda oy birliği ile bir karar alsak, yer çekimi kalkar mı?

9.12.2012

ekonomi tetikçileri

emre kongar

john perkins, yıllarca istihbarat örgütleriyle bağlantılı bir stratejik-ekonomik danışma şirketinde baş ekonomist olarak çalışmış. bir süre sonra çokuluslu şirketlerin ve istihbarat örgütlerinin dünya ülkelerini nasıl sömürdüğünü gördüğü için, vicdanı isyan etmiş ve oturmuş bir kitap yazmış. yazdığı kitap, şok doktrini yönteminin ekonomik alanda nasıl işlediğini gösteriyor. perkins, yazdığı kitapta özet olarak şunları söylüyor:

"ekonomi tetikçisi olarak amacımız küresel bir imparatorluk kurmaktır. bizler, diğer ülkeleri, şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın, kısacası şirketokrasi diye adlandırdığım kurumsal yapının kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz.

mafya gibi, ekonomi tetikçileri de görünüşte bazı iyilikler yapar:

elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç sağlarlar. bu borçların önkoşulu, bütün bu projelerin amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. aslında paranın çoğu amerika'yı hiç terk etmez. sadece washington'daki bankalardan new york, houston veya san francisco'daki mühendislik firmalarına aktarılır. verilen kredi hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere -kreditörlere- döndüğü halde, borçlu ülkenin anaparayı ve faizin tamamını ödemesini isteriz. eğer ekonomi tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı çok büyük olur ve borçlu ülke birkaç yıl sonra ödemeleri aksatmaya başlar. işte o zaman biz de mafya gibi bu borcun diyetini isteriz. birleşmiş milletler'de amerika'nın isteği doğrultusunda oy vermek ya da askeri üs kurmak veya petrol gibi değerli kaynaklara el koymak şeklinde olabilir bu diyet. buna rağmen borçlunun borcu devam eder. böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur."

"2004 itibariyle üçüncü dünya ülkelerinin borç toplamı 2,5 trilyon dolara, yıllık faiz ödemeleri de 3,75 milyar dolara yükselmiştir. bu tutar, tüm üçüncü dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazladır. aldıkları dış yardımın da 20 katıdır. yine bu ülkelerde nüfusun en üst %1'i, ülkelerinin mali kaynaklarının ve gayrimenkullerinin %70 ila %90'ına sahiptir.

bu çağdaş şirketokrasi imparatorluğunun gücü, etkisi ve sinsiliği, roma ordularını, orta ve güney amerika'yı fetheden ispanyol konkistadorlarını, 18-19'uncu yüzyılın avrupalı sömürgecilerini çok geride bırakır.

biz ekonomi tetikçileri kurnazızdır. bizler tarihten ders aldık. kılıç taşımayız, zırh-üniforma giymeyiz.

ekvador, nijerya, endonezya gibi ülkelerde yerli öğretmenler veya esnaf gibi giyiniriz. washington ve paris'te bürokratlara ve bankerlere benzeriz, proje mahallerini gezer, yoksul köyleri dolaşırız. yerel basında ne kadar hayırlı işler yaptığımızdan söz ederiz. yasadışı bir şeye tevessül ettiğimiz pek nadirdir. zira sistem aldatmacaya dayansa da tanım olarak yasaldır."

3.11.2011

meyve tabağı

emre kongar

her yemekte masaya en son olarak meyve tabağı gelirdi. tabak, o sırada bulunan çeşitli meyvelerle ağzı ağzına dolu olurdu. bizim evde beslenme önemli olduğu için yemekte, büyük-küçük protokolü tersine uygulanır, önce ben ve ağabeyim başlardık yemeğe. yemeğin en güzel yeri ağabeyime ve bana verilirdi ve bu, özellikle de belirtilirdi. anne babamızı bekleyecek olursak, "hadi evladım siz başlayın" denilirdi. meyvelerin de en güzellerini önce ağabeyim ve ben seçerdik.

işte böyle bir akşam yemeğinde, bir kış günü, yemek sonrası yemek tabağı yine portakal ve mandalina dolu olarak masaya geldi. tabağın en üstüne sapında yeşil bir yaprak olan bir portakal yerleştirilmişti. ben son derece doğal bir biçimde derhal uzandım, o portakalın yeşil yaprağını kopardım ve sonra da, aklım sıra temizlediğim portakalı yerine bıraktım. o anda babamın büyük bir düş kırıklığını yansıtan yumuşak ve üzgün sesini işittim:

"ne yaptın oğlum!" dedi.

ben sofraya bir hizmet yaptığımı düşünerek yaprağı kopardığım için babamın uyarısından hem çok şaşırmış hem de çok utanmıştım. şaşkın ve utanmış; ama evdeki özgürlük havasının alışkanlığı içinde kendimi açıklama hakkımı da kullanarak, biraz titreyen bir sesle "yaprağı temizledim" dediğimi anımsıyorum.

babam, "ben yaprağı kopmasın diye o portakalı kese kağıdına koydurmadım, manavdan eve kadar elimde taşıdım" dedi.

annem de sıcak ve sevecen sesiyle "evladım, ben de en üste yerleştirmiştim ki tabak güzel görünsün" diye ekledi.

ağabeyim de onlardan aşağı kalır mı, benim eğitimime katkıda bulunacak ya, son derece bilgiç bir tavırla; ama sevecen ve sabırlı bir öğretmen sesiyle "bir yeşil yaprağın doğal güzelliğini başka nerede bulabilirsin ki?" diye ekledi.

böylece ben günümüzdeki yeşiller hareketi ile, doğayı korumak bağlamında değil ama, güzellik kavramı çerçevesinde tanıştım.

önce savunma içgüdüsüyle onlara karşı çıkmayı sürdürdüm. yenecek olan bir meyvenin yaprağı nasıl olsa koparılacak değil miydi? yanıt ağabeyimden geldi: "o zaman güzel görünüşlü yemekler yapmanın da bir anlamı olmaz; nasıl olsa hepsini yiyeceğiz."