29.8.19

uzun lafın kısası

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

jean meslier: toplumun hoşuna gitmek arzusu, gelenek ve göreneklerin baskısı, gülünç olma korkusu, "alem ne der?" endişesi, bütün dini fikirlerden daha güçlüdür.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

yuval noah harari: eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ıstırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

esther vilar: bir kadın için başarıya giden en kestirme yol, başarılı bir erkekle evlenmektir.

charles bukowski: hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

jorge luis borges: her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor.

marquis de sade: ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

dostoyevski: yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas hardy: ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taşyüreklilik dışında her şeye razıyım.

paulo coelho: aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

24.8.19

kültürel barbarlık

elfriede jelinek

sürü içgüdüsü vasat olana çok değer verir. yere göğe koyamaz vasatı. vasatlar çoğunluğu oluşturduğu için güçlü olduklarını zanneder. orta tabakanın herhangi bir korkusu, üzüntüsü yoktur. bu tabakanın mensupları, var olduğunu sandıkları sıcaklık uğruna birbirlerine sokulurlar. orta tabaka sizin yalnız kalmanıza izin vermez, hele kendinizle hiç. ve bundan büyük hoşnutluk duyar. onların varoluşlarında hiçbir şey suçlama nedeni değildir ve hiç kimse onlara varlıklarından hareketle bir suçlama yapamaz.

kültürel barbarlığın hüküm sürdüğü bir ülkede tıka basa doymuş barbarlar bunlar. gazetelere bir kez daha göz atın. gazeteler, haber diye verdikleri olay kahramanlarından daha barbarlar. karısını ve çocuklarını özenle parçalara ayırıp daha sonra midesine indirmek için buzdolabında saklayan adam, bunu haber olarak yazan gazeteden daha fazla barbar değil.

insanlar yalnız yürürken de dururken de zorlanır; sanki tek başlarına olunca dünya üzerinde ağır bir yük oluşturuyormuşçasına, insanlar sürüler halinde dolaşır. omurgası olmayan, şekilsiz, kabuksuz sümüklü böcekler ve hiçbir şeyden haberleri yok. hiçbir büyü, hiçbir müzik büyüsü elini sürmez bunlara ve etkisi altına almaz. hiçbir esinti yaratmayan derileriyle birbirlerine yapışmış haldeler çünkü.

23.8.19

aşk

paulo coelho

ne zaman ne de bilgelik insanı dönüştürebilir. bir varlığı değişmeye itebilecek tek şey aşktır.

karşımıza biri çıktığında ve ona aşık olduğumuzda, bütün evrenin el birliğiyle buna zemin hazırladığını hissederiz.

aşkı yaratan, ötekinin varlığından çok yokluğudur.

aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

ömrüm boyunca, aşkı kabul edilmiş bir tür kölelik olarak anladım. bu bir yalan. özgürlük, ancak aşk olduğunda var. kendini kayıtsız şartsız teslim eden, kendini özgür hisseden, sınırsızca sever. ve sınırsızca seven, kendini özgür hisseder.

aşkta kimse kimseyi yaralayamaz. herkes kendi hissettiğinden sorumludur ve bu nedenle, ötekini ayıplama hakkından yoksundur.

insanoğlunun amacı mutlak aşkı anlamaktır. aşk başkasında değil, kendimizdedir; onu biz uyandırırız. ama uyanması için, bir başkasına ihtiyaç duyarız. evren, sadece heyecanlarımızı paylaşacak biri olduğunda anlam kazanır.

aşk sanatı, resim yapmaya benzer: teknik ister, sabır ister, en önemlisi çiftin çaba harcamasını gerektirir.

bazı şeyler paylaşılmaz. kendi arzumuzla daldığımız okyanuslardan korkmayalım; korku, bütün oyunları bozar. insanoğlu, cehennem ateşlerinden geçince anlar bunu. birbirimizi sevelim; ama kimsenin sahibi olmaya çalışmayalım.

herkes sevmeyi bilir, doğuştan gelir bu. kimileri bunu kendi doğallığında yaşar; ama çoğunluk sevmeyi yeniden öğrenmek, hatırlamak zorundadır ve istisnasız hepsinin geçmiş heyecanların ateşinde yanması, mutlulukları ve acıları, düşüp kalkmaları yeniden yaşaması gerekir; ta ki her yeni karşılaşmanın ardında var olan ipucunu fark edene dek.

en güçlü aşk, kendindeki kırılganlığı ortaya koyabilendir. her ne olursa olsun, eğer aşkım gerçekse -ve yalnızca kendini oyalamanın, aldatmanın, zamanı geçirmenin bir yolu değilse- özgürlük kıskançlığı ve doğurduğu acıyı yenecektir.

hipodrom

charles bukowski

hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

çoraplar leş, cepte iki üç buruşuk dolar, mucizenin asla gelmeyeceğinin bilincinde ve en kötüsü, son koşuda keriz gibi 11 numaralı ata nasıl oynadığını düşünüp durursun, kazanamayacağını bile bile, 2/9 ile günün en büyük keriz tuzağı, yılların birikimini hiçe sayarak on dolarlık gişeye gitmiş ve kır saçlı gişeciye, "on bire iki ganyan!" demişsin ve gişeci sana yine "on bir mi?" diye sormuş, yanlış bir ata her oynadığında yaptığı gibi.

hangi atların kazanacağını bilmez ama hangi atların kesin kaybedeceğini iyi bilir ve başını sallayıp yirmiliği almış, sonra dışarı çıkıp o köpeğin sonuncu gelişini izlemek, hiçbir çaba göstermeksizin, beynin, "hay amına koyayım, aklımı kaçırmış olmalıyım." derken o köpeğin haylaz haylaz gezinişini izlemek.

hipodroma yıllarını vermiş bir dostumla konuştum bu meseleyi. o da birçok kez aynı şeyi yapmış. buna "ölüm isteği" diyor, ki hayli bayat, esniyoruz artık bu saptamayı duyduğumuzda; ama tuhaf bir şekilde hâlâ geçerli bir yanı var. koşullar ilerledikçe insan sıkılıp oyunu olduğu gibi küpeşteden denize fırlatmak istiyor, kazanırken de kapılıyor insan bu hisse kaybederken de. sonra gelsin yanlış bahisler.

ama bana kalırsa daha ciddi bir sorun aslında başka bir yerde olma arzusu: -bir koltuğa oturup faulkner okumak ya da çocuğunuzun boya kalemleri ile resim yapmaktır istediğiniz, hipodrom bir iştir sonuçta, hem de hayli güç bir iş. bu duyguya kapılmışsam ve formumdaysam hipodromu terk ederim.

bu duyguya kapılmışsam ve formumda değilsem yanlış atlara oynamaya başlarım. insanın idrak etmesi gereken bir diğer şey de ne olursa olsun kazanmanın zor olduğudur, kaybetmekse çok kolay. büyük amerikan kaybedeni olmak iş değildir -herkes yapabilir, neredeyse herkes yapıyor zaten.

atların üstesinden gelmeyi başaran adam aklına koyduğu her şeyi yapabilir, hipodrom değildir onun yeri. şövalesi ile paris'te resim yapmalı ya da east village'da avantgarde bir senfoni bestelemelidir. ya da bir kadını mutlu etmelidir ya da dağda bir mağarada bir başına yaşamalıdır.

ama hipodroma gitmek insana kendini ve kalabalığı idrak etme olanağı tanır. günümüzde yazmayı beceremeyip hemingway'e bok atmaya bayılan bir çok eleştirmen var ve koca oğlan yazarlık kariyerinin ortasından sonuna kadar gerçekten kötü şeyler de yazdı, aklının cıvataları gevşiyordu ama o haliyle bile diğerleri onun yanında edebi çişlerini yapmak için ellerini kaldırıp izin isteyen okul çocuklarından farksızdılar.

ernie'nin boğa güreşlerine neden gittiğini biliyorum -basit: yazmasına yardım ediyordu, tamirciydi ernie. kağıt üstünde tamirat yapmayı seviyordu, boğa güreşleri onun için her şeyin resmedildiği bir tuvaldi. dağları aşarken filinin kıçını tokatlayan hannibal ya da ucuz bir otel odasında kadınını döven bir ayyaş. hem daktilonun başına geçtiğinde ayakta yazardı, silah gibi kullanırdı daktiloyu, boğa güreşleri herhangi bir şeye eklemlenmiş her şeydi. dolgun bir güneş gibi kafasındaydı her şey: yazdı.

bana gelince, hipodrom bana çabucak nerede zayıf, nerede güçlü olduğumu söyler ve o gün kendimi nasıl hissettiğimi ve ne kadar değiştiğimizi, sürekli değiştiğimizi ve bunun ne kadar farkında olmadığımızı. ve kalabalığın soyulması yüzyılın korku gösterisidir. hepsi kaybeder, bakın onlara, bakabilirseniz.

hipodromda geçireceğiniz bir gün size üniversitede dört yılda öğreneceğinizden daha fazlasını öğretebilir. üniversitede yaratıcı yazı dersi veriyor olsaydım öğrencilerin haftada bir kez hipodroma gitmelerini ve her koşuya iki dolardan az olmamak kaydı ile oynamalarını dersin olmazsa olmaz koşullarından biri yapardım, plase oynamak yok. plase oynayanlar aslında evde kalmak isteyip bunu nasıl yapacaklarını bilmeyenlerdir.

yaratıcı yazı dersi verirken görebiliyorum kendimi:

"evet bayan thompson, nasıl gitti?"

"18 dolar kaybettim."

"son koşuda hangi ata oynadınız?"

"tek-göz jack'e."

"kerizlenmişsiniz, bayan thompson. atın iki buçuk kiloluk handikapı vardı ve bu ahaliyi çeker; ama aynı zamanda koşulların izin verdiği ölçüde sınıf atlamak demektir. sınıf atlayan bir at ancak kağıt üzerinde şansı yoksa kazanabilir. tek-göz jack'in hız ortalaması da hayli yüksekti, ki ahaliyi çeken başka bir unsurdur; ancak hız ortalaması iki yüz metre üzerinden hesaplanmıştı. iki yüz metre üzerinden hesaplanan hız ortalaması koşunun tamamı üzerinden hesaplanan hız ortalamasından her zaman daha yüksektir. dahası, hesaplarınızı dikkatli yapsaydınız atın bir sprinter olduğunu görürdünüz. 1/3 ile sonuncu gelmesi sürpriz değil."

"sizinki nasıl gitti."

"yüz kırk dolar içerdeyim."

"son koşuda kime oynadınız?"

"tek-göz jack'e. ders bitmiştir."

22.8.19

ölümden sonra

jean meslier

apaçıktır ki, insan tümüyle ölür, yani insanın ölümü tam ve kesindir.

insan tümüyle ölür. deli olmayan kimse için bundan daha apaçık bir şey yoktur.

ölümden sonra insan vücudu, tümü yaşamı var eden hareketleri yerine getirmeye yeteneksiz bir kütleden başka bir şey değildir. onda artık ne kanın dolaşımı, ne solunum, ne sindirim, ne konuşma ne de düşünme görünür.

iddia edilir ki, bilinmediği söylenen ruh, o zaman bedenden ayrılmıştır. ancak hakkında hiçbir şey bilinmeyen bu ruha hayat cevheridir demek; "bilinmeyen bir kuvvettir, bilinmeyen ve hissedilmeyen hareketlerin gizli esasıdır." demekten başka bir şey dememiş olmaktır.

ölen adamın artık yaşamadığına inanmaktan daha olağan ve daha sade bir şey yoktur. ölen adamın yine sağ olduğuna inanmaktan da daha aykırı, daha tuhaf bir şey yoktur.

ahiret hayatında kendilerine yararlı ve gerekli olur düşüncesiyle, ölülerle birlikte mezara erzak gömme gelenekleri olan kavimlerin safdilliklerine güleriz. insanların öldükten sonra yemek yiyeceklerine inanmaktan, organları bir kez dağıldıktan ve toprağa dönüştükten sonra, iyi ya da iyi olmayan fikirlere sahip olacaklarını ve hoşlanacaklarını, tat alacaklarını, acı duyacaklarını, pişmanlık ya da sevinç hissedeceklerini düşünmekten daha gülünç, daha abes bir şey yoktur.

ölümünden sonra insanların ruhlarının "mutlu" ya da "mutsuz" olacağını iddia etmek; gözsüz görebileceklerini, kulaksız işitebileceklerini, burunsuz koku alabileceklerini, elsiz ve tensiz dokunabileceklerini iddia etmektir. kendilerinin pek akıllı olduğuna inanan bazı milletlerde böyle fikirler de bulunabiliyor.

21.8.19

tahammül

sigmund freud

uygar insanın cinsel yaşamı gerçekten de ağır hasara uğramış durumdadır.

günümüz uygarlığı, cinsel ilişkiye ancak bir erkekle bir kadın arasındaki tek, çözülmez bağlanma temelinde izin verebileceğini, cinsellikten kendi başına bir haz kaynağı olarak hoşlanmadığını ve buna yalnızca insanların üremesi için şu ana dek alternatif bir kaynak bulunamadığından tahammül ettiğini açık bir şekilde ortaya koyar.

bu tabii ki aşırı bir durumdur. bunun, kısa süreler için bile olsa uygulanamayacağı ortaya çıkmıştır. yalnızca zayıf olanlar cinsel özgürlüklerine bu denli kapsamlı bir müdahaleye boyun eğmiş; güçlü kişiliklerse ancak bir telafi koşulu ile buna izin vermiştir. uygar toplum, kendi kuralları uyarınca cezalandırması gereken pek çok ihlale ses etmeksizin göz yummaya mecbur kalmıştır.

bütün bunlar açıkça o denli çocuksu, o denli gerçek dışıdır ki, fanilerin büyük çoğunluğunun yaşamın bu şekilde yorumlanışını asla aşamayacağını düşünmek insansever bir ruhu acıya boğar.

20.8.19

kahramanın çağrısı

"gerçek hitabet, hitabeti umursamaz."

pascal: ateşli insanların, tartışmalarda, bilinçleri onlara başka bir kanıt vermediği zaman, yalnızca gerçek kaygısıyla davranmadan ve bu gerçeği bazen çok sonraları fark ederek, kendi menfaatleri için, üzüntü uyandıran davranışlara kendilerini kaptırdıklarını görmek olağan değil midir?

henri bergson: azizlerin niçin taklitçileri vardır ve iyilikte büyük olan insanlar neden arkalarından yığınları sürüklemişlerdir? hiçbir şey istemiyorlar ve buna rağmen elde ediyorlar. teşvik etmeye gereksinimleri yoktur, yalnızca var olurlar; varoluşları bir çağrıdır.

gustave flaubert: siz, bütün gün, bir sözcük bulmak için, zavallı beynine baskı yaparak başı iki eli arasında kalmanın ne olduğunu bilmiyorsunuz. sizde fikir, bir nehir gibi geniş ve aralıksız akıyor. bende, çok az bir su akıntısı. bir çağlayan elde etmek için bana çok büyük sanat çalışmaları gerekiyor. (george sand'e mektup)

jean-richard bloch: bir çocuk koyu bir maviliğin harikalığı karşısında duralar, haykırır, hayranlığı tüm dünyayı yardıma çağırır. yetişkin bir insan geçer; gazete okuyan, bilgilenmiş bir insandır; bir gözünü riske eder, yarı şaşırmış, yarı yatışmış bir ses tonuyla şöyle der: "ne olmuş?! bu sadece bir bok böceği!" el değmemiş duyumunu adlar dizininin çevresine sokarak, olası bir kazayı daha önce görülmüş bir şeyin içine yerleştirerek sakinleşir ve uzaklaşır.

bergson için iki tür ahlak vardır: "kapalı ahlak" olan birincisi yalnızca toplumsal baskının sonucudur. "açık ahlak" olan diğeri, entelektüel olarak tanımlanmamış da olsa elit bir kişilikte cisimleşen bir ideale özlemdir. kahramanın çağrısıdır.

10.8.19

bay doğru

esther vilar

erkeğin çalışması bir ölüm kalım meselesidir ve iş hayatındaki ilk yılları belirleyici bir önem taşır. yirmi beş yaşına gelip de mesleğinde tırmanma yoluna girmeyen bir erkek her açıdan umutsuz bir vaka olarak değerlendirilebilir.

erkek, dev bir makinenin her dönüşte biraz daha sömürülen küçük bir dişlisidir. gururlu ve onurlu olmaya şartlandırılarak yetişen erkek için her iş günü, sonsuz bir küçük düşürülmeler dizisi olmaktan öte bir şey değildir. ölesiye sıkıldığı şeyler üretmekten zevk alıyormuş gibi yapar, tatsız bulduğu fıkralara güler ve kendine ait olmayan görüşler dile getirir. her şey bir yana, en küçük dikkatsizliğin yıkım, en küçük bir dil sürçmesinin mesleğinin sonu anlamına gelebileceğini bir an bile unutmaz.

buna karşılık, bütün bu mücadelelerin baş nedeni ve izleyicisi olan kadın, bir kenarda durup olan biteni seyretmekten başka bir şey yapmaz. onun için iş, flört etmek, çıkmak ve dalga geçmektir. erkekler arasındaki mücadeleyi emin bir mesafeden izler, arada bir yarışmacılardan birini alkışlar, yüreklendirir veya azarlar ve onlar için kahve yaparken, mektuplarını açarken veya telefon konuşmalarını dinlerken soğukkanlı bir tutumla kendi tercihini yapar. "bay doğru"yu bulduğu anda memnuniyetle emekli olur ve yerini kendinden sonra gelene bırakır.

bir kadın için başarıya giden en kestirme yol, başarılı bir erkekle evlenmektir. erkeğini de çalışkanlığıyla, hırsıyla veya sebatkârlığıyla değil, sadece çekiciliğiyle kazanır.

9.8.19

budizm

yuval noah harari

budizmin temel figürü tanrı değil, bir insan olan siddhartha gautama'dır. budist inancına göre gautama mö 500 civarında küçük bir himalaya krallığının varisiydi.

etrafında gördüğü acılardan çok etkilenen genç prens erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların sadece savaş ve salgın hastalık gibi sorunlarla değil aynı zamanda endişe, kızgınlık ve memnuniyetsizlik gibi şeylerle de boğuştuğunu ve tüm bunların sanki insan olmanın ayrılmaz bir parçasıymış gibi algılandığını görmüştü.

insanlar zenginlik ve güç peşinde koşarken bilgi ve maddi birikim yaratıyor, erkek ve kız çocuklar dünyaya getiriyor, evler ve saraylar yapıyorlardı; ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir zaman memnun değillerdi. fakirlik içinde yaşayanlar zenginliği, bir milyonu olanlar iki milyona sahip olmayı hayal ediyordu, iki milyonu olanlar da on milyon istiyordu. zengin ve ünlü kişiler bile nadiren memnunlardı; çünkü onlar da hastalık, yaşlılık ve ölüm hayatlarını sonlandırana dek sonu gelmeyen endişelerle ve kaygılarla boğuşuyorlardı. bir insanın biriktirdiği her şey buhar olup uçuyordu. hayat anlamsız bir yarıştı. peki, bundan kaçmanın yolu neydi?

gautama yirmi dokuz yaşındayken bir gece gizlice sarayından kaçarak ailesini ve tüm mal varlığını arkasında bıraktı. kuzey hindistan'ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu aradı. aşramları gezdi, guruların dizlerinin dibinde oturdu ama hiçbir şey onu özgürleştirmedi ve tatmin etmedi. yine de umutsuzluğa düşmedi ve tamamen özgürleşmesini sağlayacak bir yöntem bulana kadar çektiği dertleri incelemeye koyuldu. insanların çileleri ve ızdıraplarının özünü, sebeplerini ve tedavilerini anlamak için altı yıl boyunca oturup düşündü. sonunda anladı ki mutsuzluk ve acı bir talihsizlik, sosyal adaletsizlik veya ilahi bir heves yüzünden yaşanmıyordu. acı, bir insanın kendi davranış örüntüleri sebebiyle ortaya çıkıyordu.

gautama'nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister; bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız.

öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz. insanlar yıllar boyunca aşkı bulmak isterler ama bulduklarında da nadiren hoşnut olurlar. bazıları partnerlerinin kendilerini bırakacağından endişe eder, diğerleri hak ettiklerinin daha azına razı olduklarını ve daha iyi birini bulabileceklerini düşünürler; çünkü hepimiz bunu başaran insanlar tanırız.

büyük tanrılar bizim için yağmur yağdırabilir, sosyal kurumlar adalet ve iyi sağlık hizmetleri sunabilir ve şanslı tesadüfler bizi milyoner yapabilir; ama bunların hiçbiri temel zihinsel örüntülerimizi değiştiremez. bu yüzden de en büyük krallar bile sıkıntı içinde, devamlı acı ve mutsuzluktan kaçarak ve hayat boyu büyük zevklerin peşinde koşarak yaşarlar.

gautama bu kısırdöngüden çıkmanın bir yolunu bulmuştu. eğer zihin keyifli ya da can sıkıcı bir şeyler yaşadığında bu olayları oldukları gibi kabul ederse o zaman bu olaylar bir acı doğurmaz. eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz ama bundan acı çekmezsiniz; hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.

peki zihnin bütün bu duyguları olduğu gibi kabul etmesini ve başka bir şey istememesini nasıl sağlarsınız? mutsuzluğu mutsuzluk, neşeyi neşe, acıyı acı olarak görmesini nasıl başarırsınız?

gautama zihnin deneyimleri olduğu gibi yaşamasını sağlayacak meditasyon teknikleri geliştirdi. bu teknikler, zihnin "şu anda ne yaşıyor olabilirdim?" yerine "şu anda ne yaşıyorum?" sorusuna odaklanmasını sağlar. bu tür bir zihinsel duruma ulaşmak zordur ama imkansız değildir.

gautama bu meditasyon tekniklerini birtakım etik kurallara da bağlayarak insanların gerçekte var olan deneyimlere odaklanmalarını kolaylaştırıp çeşitli isteklere ve fantezilere dalıp gitmemelerini de sağladı. takipçilerine öldürmeyi, gelişigüzel seksi ve hırsızlığı yasakladı; çünkü bu eylemler ister istemez daha fazla şey arzulamanın fitilini ateşler (daha fazla güç, bedensel haz veya zenginlik). bu arzular tamamen dizginlendiğinde ise yerini nirvana olarak bilinen (kelimenin tam anlamı "ateşi söndürmek"tir) büyük bir doyum ve huzura bırakır.

nirvana'ya ulaşanlar tüm acılardan arınır; gerçeği olabilecek en yüksek netlikte, fantezilerden ve hayallerden arınmış olarak deneyimlerler. elbette yine tatsız ve acı dolu deneyimler yaşarlar ancak bunlar ızdıraba yol açmaz. sürekli arzulamayan, acı çekmez.

budist geleneğine göre gautama'nın kendisi de nirvana'ya ulaşmış ve acıdan tamamen kurtulmuştur. o andan itibaren de "buddha", yani "aydınlanmış kişi" olarak bilinmiştir. buddha yaşamının geri kalanını, keşiflerini diğer insanlara anlatıp onları da acı çekmekten kurtarmaya çalışarak geçirmiş ve bu amaçla tüm öğretilerini tek bir yasa altında toplamıştır: arzular acı çekmeye sebep olur, acı çekmekten tamamen kurtulmanın tek yolu da arzu duymaktan tamamen kurtulmaktır. bunu yapmanın tek yolu da gerçekliği olduğu gibi yaşaması için zihni eğitmektir.

dharma veya dhamma olarak bilinen bu öğreti budistler tarafından doğanın evrensel yasası olarak kabul edilir. tıpkı modern fizikte e'nin hep mc²'ye eşit olması gibi, "acı, arzudan doğar." kuralı her zaman ve her yerde geçerlidir. budistler bu yasaya inanan ve bunu tüm faaliyetlerinin dayanak noktası yapan insanlardır. tanrıya inanç ise onlar için fazla önem taşımaz. tek tanrılı dinlerin ilk prensibi şudur: "tanrı vardır. benden ne istiyor?" budizmin ilk prensibi ise "acı vardır. acıdan nasıl kaçınabilirim?"dir.

budizm yağmur yağdırabilen veya zaferler kazandırabilen güçlü varlıklar olarak tanımladıkları tanrıların varlığını yok saymaz ama budizme göre tanrıların acı çekmeye neden olan arzunun yasaları üzerinde etkileri yoktur. eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ızdırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

8.8.19

mutlu bir tanrı

jean meslier

eğer tanrı esasen mutluysa kendi kendisine yeter ve herkesten ve her şeyden gönlü tok ise aciz yaratıkların kendisine ibadet sunmalarına ne ihtiyacı vardır?

alemi yaratmadan önce tanrı, ezeli ve ebedi olarak mutlu idiyse alemi yaratmaksızın mutlu olmaya devam edebilirdi. insanın acı ve sıkıntı çekmesi neden gereksin? insanın varlığı neden gereksin? onun varlığının tanrı için ne önemi vardır? hiç önemi yok mudur? ya da biraz önemi var mıdır? eğer insanın varlığı tanrı için hiç yararlı ya da gerekli değilse tanrı onu neden yoklukta bırakmadı?

eğer insanın varlığı tanrı'nın şan ve büyüklüğü için gerekliyse, tanrı insana muhtaçtı; insan var olmadan önce kendisi için bir eksiklik vardı demektir.

bu dünyada, tavır ve hareketleri kendilerine ahirette sonsuz cezalar çektirebilecek insanlar yaratmaktansa duygulu canlıları hiç yaratmamak, büyüklüğe, akla, insafa, hakka daha uygun olmaz mıydı? tek bir insan yaratacak ve sonra onu lanetlenmek tehlikesine uğratacak kadar bölücü bir tanrı'nın, olgun bir zat olarak değil, bir haksızlık, adaletsizlik, kötülük ve kıyıcılık ifriti olarak dikkate alınması gerekir.

insan fiziği sayısız hastalıklara ve nihayet ölüme maruzdur. insan ruhu ve maneviyatı kusurlarla doludur. bununla birlikte insanın, yaratılanların en olgunu ve mevcutların en şereflisi olduğunu söyleye söyleye bitiremiyorlar.

7.8.19

jorge luis borges

alberto manguel

"düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."

paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.

"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.

victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi. 

borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."

ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."

sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"

yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akıl almaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır -dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."

"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.

"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."

"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu göz ardı etmedi."

"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."

6.8.19

özgürleşme

henri delacroix: sanat hem özgürleşme hem de yaratmadır.

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

ernest bersot: acı, kara ilaçtır. acı, engellenmiş istektir, durdurulmuş harekettir, kötürümleştirilmiş yaşamdır.

raymond polin: değerlerin gerçeği yoktur; yalnızca eylemin gerçeği vardır.

jacques maritain: bilgeliğin özünden ve barışından yararlanamayan sanatçı, zekanın ve spekülatif yaşamın acımasız gereksinimlerinin tutsağı olur ve zamansal üretimin ve pratiğin tüm kölece sefaletlerine mahkum olur.

william blake: tasarım bir evre değildir, insansal varoluşun kendisidir.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

fenelon: iyi tarihçi, hiçbir zaman hiçbir ülkeye ait olmayan tarihçidir; vatanını sevse de hiçbir zaman ona nedensiz övgüler yağdırmaz.

francis herbert bradley: iyi istencin dışında hiçbir şey ahlaklı değildir.

descartes: okul mantığı, insana bilinen şeyleri öğreten veya bilinmeyen şeylerle ilgili muhakemesiz bir sürü sözler söyleyen ve böylece sağduyuyu geliştirmekten çok engelleyen bir diyalektikten başka bir şey değildir.

wittgenstein: gelecek olaylar şimdiki olaylardan çıkarılamaz. nedensel bağlılık bir boş inançtır.

lucien laberthonniere: aşk kaynaktır, araçtır ve amaçtır. her şeyi hesaba katan, aydınlatan, açıklayan nihai akıldır. ve aşk öz olarak özgür olduğu için, özgürlük şeylerin temeli olarak tepede hüküm sürmektedir.

gerçek sorun

woody allen

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri? insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.

sondeyiş

metin altıok



dolaştım yıllardır şurda burda
ucuz otellerde kaldım

iğne iplik taşıdım yanımda
bir düzen tutturamadım

kadınlar da oldu elbet yaşamımda
biri hariç hepsini bağışladım

sınadım kendimi karşılıklı acıyla
ben hep ölüme ve aşka inandım

bir şey var dokunur bana
yüzüme uymayan iğreti adım

5.8.19

tanrı'nın bütün çocukları

charles bukowski

bir garson. göğüslerine, kalçalarına, dudaklarına ve gözlerine baktım. zavallı. ne zavallısı? acınası orospu çocuğunun tekini söğüşlemekten başka bir şey düşünemiyordu muhtemelen.

tanrım, her yer kadın doluydu, yarısından fazlası adamın çükünü kaldırıyordu ve elden bir şey gelmiyordu -bakıyordunuz sadece. kim tasarlamıştı bu korkunç numarayı? ama bir yandan da hepsi birbirine benziyordu, bir papatya tarlası. hangisini seçerdin? hangisi seni seçerdi? önemi yoktu, hüzün vericiydi. seçimler yapıldıktan sonra da zaten yürümezdi, kimse için. dediklerine kulak asmayın siz.

düğün bitmiş, ortalık daha da soğumuştu. herkes birbirine bakıyordu. insan ırkını asla anlayamayacağım; ama birinin şarlatanı oynaması gerekiyordu. yeşil kravatımı çıkarıp fırlattım. "hey! orospu çocukları! acıkmadınız mı?" masaya gidip peynir atıştırmaya başladım. birkaç kişi yerinden kalkıp bana katıldı. yapacak başka şey yoktu. onları orada bırakıp viski almak için mutfağa gittim.

bir şey için cezalandırılıyordum. tabut mu? her neyse -arabamın kullanılması ya da şarlatanlığım ya da sağdıçlığım.. işlerine yaramazdım artık. insanlık beni hep iğrendirmiştir. onları özellikle iğrenç kılan akraba ilişkileri hastalığıydı, ki buna evlilik, güç değiş tokuşu ve yardımlaşma, mahalleniz, bölgeniz, şehriniz, ülkeniz, devletiniz, milletiniz de dahil. hayvanca korku aptallığı ile vızıldayıp durdukları kurtuluş kovanında herkes birbirinin kıçına yapışmıştı.

bir adam aya ayak basınca onlar da basmış oluyorlardı. ama açlıktan ölen biri onlardan üç kuruş istemesin -kimlik yok, siktir git, bok kafalı! sivil dolaştıkları zaman tabii ki. bir polisten para isteyen bir aç görülmemiştir henüz. hiç süpheniz olmasın.

aslında bütün korkunç gerçek kimsenin elinden hiçbir şey gelmediğiydi. şairler şiir yazamıyorlardı, tamirciler arabaları tamir edemiyorlardı, dişçiler diş çekemiyorlardı, berberler saç kesemiyorlardı, cerrahlar neşterle çuvallıyorlardı, çamaşırhaneler gömleklerini ve çarşaflarını yırtıyor, çoraplarını kaybediyorlardı; ekmeklerden ve fasulyeden diş kıran küçük taşlar çıkıyordu; futbolcular korkaktılar, telefoncular sübyancı; valiler, bakanlar ve başkanlar örümcek ağına yakalanmış sümüklü böceklerin sağduyusuna sahiptiler.

insanlar aslında orada olmayan bir şeylerin peşinde koşturup duruyorlar. insanın kendi ile yüzleşme korkusundan başka bir şey değil, yalnız kalma korkusu. ben kalabalıktan, bir şeylerin peşinde koşturup duran kalabalıktan korkarım asıl; norman mailer okuyan, beyzbol maçlarına giden, bahçelerini sulayıp ellerinde kürekle toprağa eğilen insanlardan.

asansörle yukarı çıkıp camlı bölmeye gittim. yüzlerce bebek feryat ediyordu. cam bölmenin gerisinden duyabiliyordum seslerini. sürüp gidiyordu. şu doğum işi. ve ölüm. herkes sırasını savıyordu. yalnız geliyor, yalnız gidiyorduk. ve çoğumuz yalnız, korkulu, yarım hayatlar yaşıyorduk. tarifsiz bir keder kapladı içimi. ölüme mahkum bu hayatları görmek. bu yeni hayatçıkların nefrete, sıkıntıya, nevroza, aptallığa, korkuya, cinayete, hiçliğe dönüşeceklerini bilmek - yaşamda hiç, ölümde hiç.

öğrenci sayılırım hâlâ. hiçbir şeye kapalı değilim, yarı-zenci, anne beyaz, baba zenci, aynı zamanda düştük o boktan ise, ortak bir yan. daha çok sonsuza dek bokun içinde yüzmek istemediğimiz için. her ne kadar bok iyi bir hoca olsa da insanın alabileceği dersler sınırlıydı, sonra boğulup gidiyordunuz bokun içinde.

pekala, tanrının bütün çocukları gitti. yatağıma döndüm. ölüyordum sadece, kimsenin umurunda değildi, benim bile umurumda değildi, titreme nöbeti geldi yine. ne bulduysam örttüm üstüme, nafile, beynim de üşüyordu - beynin bütün insani serüvenleri bir yutturmacaydı sanki, doğduğum andan itibaren bir grup dolandırıcının arasına düşmüştüm ve dolana dolanmıyor ya da katılmıyorsan ölmüştün, dışardaydın. dolap sıkı sıkıya örülmüştü. yüzyıllardan beri böyleydi ve dikişleri patlatmanın hiçbir yolu yoktu, dikişleri sökmek istemiyordu, fethetmek istemiyordu; shakespeare'in kötü olduğunu, creeley'nin korku olduğunu biliyordu; önemi yoktu, tek istediği küçük bir odaydı, bir başına, bir başına.

soyundum, kamışı sabunladım, ayak parmaklarımı somyanın yaylarına geçirip tesbih böceği gibi kıvrıldım. aynı şey -iki santim. her şeye sahip olamıyordu insan hayatta. uzanıp tolstoy'un savaş ve barış'ını aldım, ortasından açıp okumaya başladım. değişen bir şey yoktu. hâlâ kötüydü.

bir tek güneş iyiydi; ama yetinmeyi bilmeli insan.

4.8.19

vivere beate

saint simon: tutku hissedilmeden büyük şeyler yapılamaz.

charles renouvier: içinde aklın buyurduğu bir dünya, haksızlığının onu her taraftan sardığı zincirlerden kurtulmuş olan iyiliğin tek başına hüküm sürdüğü bir dünya olacaktır.

emile durkheim: gerçek çoğu zaman acı vericidir.

pierre janet: bir kitap, hemen hemen her zaman bir dönemin duygularının ve fikirlerinin bilincine varılmasından başka bir şey değildir.

henri delacroix: kalpte zihinden geçmeyen hiçbir şey yoktur.

thales: insanın gölgesinin insana eşit olduğu anda, piramidin gölgesi piramide eşittir.

charles blondel: insan sadece çift yönlü değildir, aynı zamanda üç yönlüdür; sadece fizyolojik ve ruhsal gerçek değildir, aynı zamanda sosyal gerçektir.

levy-bruhl: ilkeller deneye karşı duyarsızdırlar.

sigmund freud: düş, uykuyu rahatsız edebilecek şeye karşı onu koruyan bir gardiyandır. çocuk düşü, arkasında bir özlem, bir üzüntü, tatmin olmamış bir istek bırakan günün bir olayına tepkidir. düş, bu isteğin açık, doğrudan gerçekleşmesidir.

henri bergson: düş, içinde yoğunlaşma çabasının eksik olduğu tam bir zihinsel yaşamdır.

jacques maritain: birçok yönden insanların yapısı köleliktir.

henri frederic amiel: kendinin, bahanelerinin, içgüdülerinin, doğasının kurbanı olunmadığı ölçüde özgür olunur. o halde boyun eğmişiz ama özgürleşebiliriz; bağlıyız ama kendimizi çözebiliriz. ruh kafestedir ama kafesinin çevresinde uçabilir.

spinoza: olumsallık yoktur ve özgürlük yalnızca bir yanılsamadır.

descartes: vivere beate, yüce mutluluk içinde yaşamak, tamamen hoşnut ve tatmin olmuş bir zihne sahip olmaktan başka bir şey değildir.

3.8.19

din

marquis de sade

dinler, en güçlünün zorbalığının en zayıfı ele geçirmek istediği bir düzenden başka nedir ki!

bu niyetle dolu olan kudretli kişi, üzerinde egemenlik kurma iddiasında olduğu kişiye, vahşetiyle kuşatmasına imkan tanıyan prangaları tanrı'nın hazırladığını söylemeye cüret etti ve yaşadığı sefaletin sersemleştirdiği bu adam da ötekinin her dediğine ayrımsızca inandı.

bu dalaverelerden doğan dinler saygıyı hak edebilir mi? düzenbazlığın ve salaklığın damgasını taşımayan tek bir din var mıdır? akla ziyan gizemler, doğayı ihlal eden dogmalar, yalnızca akıl dışılık ve tiksinti esinleyen grotesk seremoniler.

insanı kim yarattı? cehennem işkenceleriyle cezalandırması gereken tutkuları ona kim verdi? sizin tanrı'nız değil mi? dolayısıyla, sersem hristiyanlar, bir yandan bu gülünç tanrı'nın insana eğilimler verdiğini, diğer yandan ise bunları cezalandırmak zorunda kaldığını mı kabul ediyorsunuz? bu eğilimlerin peşinden gitmenin kendisinin hakarete uğraması anlamına geleceğini bilmiyor muydu? eğer biliyorsa, insana bu türden eğilimler vermesi nereden kaynaklanıyor? eğer bilmiyorsa, tek sorumlusu olduğu bir haksızlıktan dolayı insanı neden cezalandırıyor?

cehennem sistemi, birkaç insanın kötülüğünün ve birçoklarının zırvalamasının sonucundan başka bir şey asla değildir.

evrenin sonsuzca güçlü, sonsuzca bilge bir varlık tarafından yaratılmış ve yönetiliyor olduğu doğruysa, her şeyin onun bakış açısına katılması, destek olması ve en büyük iyilik için hareket etmesi gerekir. oysa zayıf ve bahtsız bir yaratığın asla ona bağlı olmayan günahlar nedeniyle sonsuza dek eziyet ve işkence görmesinden, evrenin en büyük yararı için ne gibi bir iyilik doğabilir?

tanrı'nın aptallığına dair yeni bir kanıt ister misiniz? yararlanılan bir bahçedeki bir ağacın meyvesini yemekle ilgili bu gülünç yasak da nedir? böyle bir yasak koyan tanrı ancak kötü biri olabilir; çünkü insanın yenik düşeceğini gayet iyi biliyordu; dolayısıyla bir tuzak kurmuştur. ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum; ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

2.8.19

aristides de sousa mendes

yuval noah harari

1940 baharında naziler kuzeyden fransa'ya girdiğinde yahudi nüfusu ülkeyi güneyden terk etmeye başladı ama sınırı geçmek için ispanya ve portekiz vizesine ihtiyaçları vardı.

hayatlarını kurtaracak kağıt parçasının peşinde çaresizce koşuşturan on binlerce yahudi, diğer göçmenlerle beraber bordeaux'daki portekiz konsolosluğunu kuşattı.

portekiz hükümeti fransa'daki görevlilerine, dışişleri bakanlığından onaylanmamış başvurulara vize vermelerini yasaklasa da, konsolos aristides de sousa mendes otuz yıllık kariyerini çöpe atarak bu karara itaat etmeyi reddetti.

nazi tankları bordeaux sınırına yaklaşırken sousa mendes ve ekibi zamana karşı, gece gündüz demeden, neredeyse uyumadan çalıştı. sousa mendes yorgunluktan bayılmadan önce binlerce vize hazırlamıştı. bu göçmenlerden herhangi birini kabul etmeye pek de gönlü olmayan portekiz hükümeti, itaatsiz konsolosu dışişlerinden ihraç etti ve eve dönüş yolunda kendisine eşlik etmesi için muhafız bile yolladı.

insanların sözlerine itibar etmeyen yetkililer, belgelere derin bir saygı duyar. sousa mendes'in emirlere karşı gelerek verdiği vizeler fransız, ispanyol ve portekiz bürokratların hepsi tarafından kabul edildi ve 30 bine yakın insan nazilerin ölüm kamplarından kurtarıldı. yalnızca plastik bir mühür kuşanmış sousa mendes, soykırım boyunca tek başına girişilmiş en büyük kurtarma operasyonunu başarıyla tamamladı.

muhakeme

alain: eğer bir kişiye aynı ağırlıkta ama değişik hacimde olan farklı nesneleri, kurşun bir topu, tahta bir küpü, büyük bir karton kutuyu elle tarttırırsanız her zaman en büyük hacimdeki nesneleri en hafif bulacaktır. çünkü genellikle en büyük nesneler en ağır olanlarıdır. bu yüzden en büyüklerinin aslında en ağır çekmelerini bekliyoruz; ama duyum böyle bir şeyi vermediği için, ilk muhakememize geri dönüyor ve beklediğimizden daha az ağır olduklarını hissederek onların diğerlerinden hafif olduğu muhakemesini yapıyor ve sonuçta onları daha hafif hissediyoruz.

theodule ribot: psikolog ahlakçıdan, botanikçinin bahçıvandan olan farklılığı gibi farklıdır. biri için iyi veya kötü bitki yoktur, hepsi eşit olarak bir inceleme konusudur; diğeri için koparılması ve yakılması gereken zararlı ve parazit bitkiler vardır; onun baştan savma adaleti bilmekten çok suçlamaya yöneliktir. ahlaksal uğraşlar, olanın görülmesini engelleyerek çoğu zaman psikoloji hakkında düşünülmesini önlemiştir.

descartes: tüm felsefe, kökleri metafizik, gövdesi fizik ve bu gövdeden çıkan dalların tıp, mekanik ve ahlak olmak üzere üç ana kola ayrılan diğer bilimler olduğu bir ağaç gibidir. diğer bilimlerin tam bir bilgisinin var olduğunu kabul ederek, en yüksek ve en mükemmel ahlakın, bilgeliğin en son derecesi olduğunu kabul ediyorum. oysa meyvelerin ağacın ne kökünden ne de gövdesinden toplanmayıp sadece dallarının ucundan toplanması gibi felsefeden elde edilecek temel fayda, en uçta yer alan bölümlerden elde edilecek faydaya bağımlıdır.

maurice halbwachs: insanın tasarımladığı görüntülerle karıştığı, yani tek başına tasarımladığı şeyi yaşadığını zannettiği bir durum vardır; ama bu aynı zamanda anımsayamadığı tek durumdur. bu, düş gördüğü zamandır. aksine insan geçmişi ve geleceği daha iyi seçtiği, yani şimdi içinde kendi olduğu, dışsal nesnelere ve diğer insanlara dönük bir kafaya sahip olduğu, daha doğrusu kendi dışına çıktığı oranda daha iyi anımsamakta, geçmişini daha kesin ve somut biçimler altında yeniden inşa etmektedir.

sigmund freud'a göre, düşün anlamı söz konusu olduğunda özellikle çocukların düşleri öğreticidir. çünkü onlarda sansürün işlevi yoktur ve görünen içerik, gizli içerikle aynı hale gelmiştir. işte bu durumda, düş en saf biçimde, bastırılmış bir isteğin gerçekleşmesidir.

yıldızların uzaklığına övgü

ismet özel

kargaşa. anılacak günlerim olmadı mı benim? ayaklarımın korkusuzca çiçeklendiği, silahıma yapışıp sabahın serinliğini beklediğim, kuzey gemileriyle sağır olduğum günler, sepet örmeyi unuttuğum günler olmadı mı? ey geceyi ve kahverengi bir düzeni taşıyan ellerim! yüzümün uğultusuyla şaşırtın beni. o karanlık ormanı yangına vurun. çünkü ben de kaçarken ardımda kalanları yakıyorum. ama iyi biliyorum yıldızları; ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin  gitgide yok olduğunu biliyorum.

kargaşa. ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam, en dağınık ellerim. sabahı nasıl tetikte bekliyorum. şafakla damar damara seviştiğini görmek için bilgeliğin. ve onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. nasıl bir soylu boşluğa çılgınca kanıyorum. ey yangınlar artığı! her yangından arta kalan bir şey, her yangından arta kalan gerçek şey

çoğalt beni.

1.8.19

din ve ahlak

jean meslier

din, ahlakı felce uğratır.

tanrı fikri, tanrı'yı kime kabul ettirir? güçsüzlüğe uğramış, tasalı, bıkkınlık geçirmiş, ümitsiz ve bu dünyadan usanmış insanlara; gerek yaşın etkisiyle, gerek maluliyet eseri olarak ruhlarındaki güçlü şevk ve duyguları sönmüş bazı kimselere.

din, ancak, huylarını ya da zamanla kendilerini uslandırmış olanlar için bir dizgindir. tanrı korkusu ancak, günah işlemeyi çok güçlü olarak istemeyen ya da artık günah işleyecek bir durumda bulunmayan kimseleri günah işlemekten alıkoyar.

yürürlükte olmayan kudretler korkusu, ender olarak yürürlükte olan kudretler korkusu kadar kuvvetli olur. bilinmeyen ya da uzaktaki ceza ve eziyetler, halkın üzerinde, dikili bir darağacından ya da ibret olsun diye asılmış bir adamdan daha az etkilidir.

çevremizde kimse yoktur ki, tanrı'nın gazabından korkusu, efendisinin gözünden düşme korkusu kadar büyük olsun. bir maaş, bir unvan, bir rütbe, cehennemin azaplarını ve cennetin zevklerini unutturmaya yeter. bir kadının okşamaları, "zatı ecellü âlâ"nın tehditlerine hemen her gün üstün gelir. kibar bir kişi üzerinde bir zarif söz, bir komedyen üzerinde bir espri, dinin bütün korkunç haberlerinden, vaatlerinden çok daha etkili olur.

şiddetle tutkun olduğu şeyleri bu dünyada eline geçirince kimse ahireti düşünmez. çok ateşli bir aşığın gözünde, sevgilisinin huzuru cehennemin ateşlerini söndürür ve yüzünün güzelliği cennetin bütün hazlarını siler.

toplumun hoşuna gitmek arzusu, gelenek ve göreneklerin baskısı, gülünç olma korkusu, "alem ne der?" endişesi, bütün dini fikirlerden daha güçlüdür.

bütün dinlerin konusu, günahkar, nankör ve asi insan ile öfkeli tanrı'nın arasını bulmaktır.

tanrısallığın gazabını yatıştırmak için iyi bir günahkarın yeterli olduğu bize temin edilmez mi? bununla birlikte, bu iyi günahkarın tam bir samimiyetle söylendiği görülmez. herhalde büyük hırsızların, ölürken bile, gasp yoluyla kazandıkları malları geri verdikleri çok ender görülür. insanlar sonsuz ateşlere, bu ateşlere karşı kendilerini temin edemedikleri takdirde maruz olacaklarına kuşkusuz inanırlar. ancak servetlerinin bir bölümünü vakfederek, bu dünyada servet edinmelerinin tarzı hakkında pek gönlü rahat olarak ölmeyen dolandırıcı sofular çok azdır.

hayat güzeldir

nilgün marmara

biz niye kendi zamanlarımızı yaşayamıyoruz, niye hep başka zamanlar ve hep başka kendimiz? ne bu ertelenen, bir tansık olma dileğiyle -tansığın olmasını beklemek değil, özün tansığa dönüşmesini ummak- ben'i ve biz'i bir tansık yapmak arzusu? "şimdi'nin karanlığı" daha ne kadar üretilecek? bu karanlıkta beslenen ruh kurtçukları daha ne kadar mal edecek bizleri kendilerine? bu kurtlar içten içe daha ne kadar uluyacaklar? bu görünmez salıncakta daha ne kadar sallanacağız "ay'a dokunmak istiyorum" tümcesini sessiz bir çığlık olarak yineleyerek. bu huzur için çığlıklar ne köpekler toplumunda, kim duyar? çığlıklar neden bu denli sessiz? bu balıkhaneler, bu kancalar niye varlar, yüzlerimiz neden yüz, bedenlerimiz niçin balık öyle asılı dururken ve dönerken ağır aksak?

geçmişin peşine yalnızca düşlerde düşülebilir sanıyorum, uyanınca, bir bir sözcüklere dökünce iç sesiyle, karanlık imgeleri. ve ben de böyle yapıyorum, sanki yüzyıllardır. öyle korkunç bir otoanaliz ki bu artık her şeyi bilmek -megalomani ya da gnostizm değil bu- bir bıkkınlık veriyor, sıyrılmak istiyorum bu iç ve dış kuşatılmışlıktan, anlamlandırmadan, dile getirmeden, dilden götürmeden. olmuyor! herkes sözcüklere doğuyor, içlerinde yaşıyor, onlarla yapılanıyor; ama bunun böyleliğinin ayırdında olmak "gerçek gülünç acı"; insanın kellesini uçurası geliyor. hayali ben'le toplumsal ben arasındaki uçurum sözcüklerin yalnızca araç olarak kullanılmasını terk ettikten sonra gerçekleşiyor, yani bu uçurumun oluşturulmasındaki derin dil etkisi ancak sonra yine dilin trajikomik kullanımıyla dışlaştırılabiliyor, biraz ve belki yaşama o zaman eklemlenebiliyoruz, biraz..

coşkulu, taşkın çocuklar olmak gerek, bu coşkuyu taşkınlığı yazıya geçirmek, bu tamamlanmamış, her an kırılabilir, kopabilir, sökülebilir bağlar ve ağlar içinde azmaktan, azımsamaktan, yetinmemekten, gülmekten başkaca ne zırh kuşanabiliriz? toza, küle, talaşa, köpüğe, çapağa, kuma, kırpıntılara dönüştürülmek isteniyorsak ağaç, dağ, kaya olmayı, atomlarımızı değişik bileşimlerde tamamlamayı düşlemekten başkaca ne var? ama galiba artık çoğu şey uslu uslu "yaramazlaşıyor", her çaba-atılım bir alıntı, bir fragman niteliğini aşamıyor. neyse hayat yine de güzeldir!!!

gazel

metin altıok


bazen düşünür müsün sen de
başka bir şeymiş gibi kendini

bir çocuğun kanayan ilk atlasında
kaçılacak yer yoktur bulanmadan acıya

insanın yüreğinde, geçen zamana karşı
her zaman diri, bir parlak köz vardır

en büyük yanlış bir kadına bağlanmaktır
gerçek aşk bir kadından sokaklara akmaktır

tek anlam bağıdır yerle gök arasında
yumruk kadar yüreğiyle uçsuz bucaksız insan

söylentiler çıksın, elimi kana bula
yeter ki günlerim olsun çırılçıplak koynunda

kumar borcum, yani namusumsun
masum değil, iflah etmez tutkumsun

bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim
sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin

temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte
aşk da kirlenir elbet insanla birlikte

gözlerine derinden ne zaman baksam
hep uzaklaşıp giden yalnız bir adam

bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka
bir şey yok paylaşacak acıdan başka

koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla
adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya

hasrete, açlığa, yokluğa dokun
bakalım o zaman neye benzeyecek kokun

çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin
nasibim olacak ömrümün sonunda

herkes kendince göçer bu yeryüzünden
kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden

alıştır kendini her şey biter ve gömülür
"ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür."

hangi suç taşır cezasını yanında
o suç ki insanın tenini yadsımasında

ben eğilmem gündüz ama
geceleri kanatırım kendimi

ölsem ayıptır, sussam tehlikeli
çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli

akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü
bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü