29.8.19

uzun lafın kısası

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

jean meslier: toplumun hoşuna gitmek arzusu, gelenek ve göreneklerin baskısı, gülünç olma korkusu, "alem ne der?" endişesi, bütün dini fikirlerden daha güçlüdür.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

yuval noah harari: eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ıstırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

esther vilar: bir kadın için başarıya giden en kestirme yol, başarılı bir erkekle evlenmektir.

charles bukowski: hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

jorge luis borges: her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor.

marquis de sade: ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

dostoyevski: yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas hardy: ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taşyüreklilik dışında her şeye razıyım.

paulo coelho: aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

nerdesin

füruzan



nerdesin
yıllardır rastlaşmadık
ey benim gizemli yoksulluğumun
elişi küheylanlı, güçsüz prensi
tutup kemik omuzlarından sıkıca bastırıyorum
özleminle dağlanan canevime seni
güneşimiz ağıyor düğünümüze

nerdesin
çık gel
duruşuma sevinç ol
bu kent çok büyüktür
çaresizim
aratma beni

"al sazını sevdiceğim, çal hevesinle
çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle."

28.8.19

tentation

özdemir asaf


bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
sana diyeceklerim söylemekle bitmez
yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
adına düğümlendi

bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
başka şehirleri özleyelim orada seninle
bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
ikimize yetmez

26.8.19

insansız

thomas bernhard

ben zamanı yaşayan insanlardan değilim. ben geçmişin tadını çıkaran mutsuzlardanım.

ben her zaman yalnızca insanlarla ilgilendim. doğa benim ilgimi hiçbir zaman çekmedi. içimdeki her şey insana yönelmişti. ben adeta bir insan fanatiğiyim. doğal olarak insanlık fanatiği değilim; ama bir insan fanatiğiyim. beni her zaman insanlar ilgilendirdi; çünkü doğuştan tiksindim onlardan.

hiçbir şey beni insanların çektiği gibi yoğun olarak çekmedi kendisine. aynı zamanda da hiçbir şeyden insanlardan tiksindiğim gibi köklü biçimde tiksinmedim. insanlardan nefret ediyorum; ama onlar aynı zamanda benim tek yaşam amacım.

insan yığınlarından oldum olası nefret etmişimdir. yaşamım boyunca onlardan uzak durmaya çalıştım. hiçbir zaman, hangisi olursa olsun, bir toplantıya gitmedim kitle nefretim yüzünden.

kitleden nefret ettiğim kadar derinden hiçbir şeyden nefret etmem. kalabalıktan, hiç yanaşmadığım halde kitle ya da kalabalık tarafından eziliyormuşum inancını taşırım hep.

daha çocukken bile kalabalıklardan kaçtım, kalabalıktan nefret ettim, insan topluluklarından, hainlik yığınından ve kafasızlıktan ve yalandan. tek başına bir kişiyi ne kadar sevmek zorunda olsak kitleden o derece nefret ederiz.

artık bu umutsuzluk işkencesinde varlığımı sürdürüyorum. insanlardan nefret ederiz ve yine de onlarla birlikte olmak isteriz; çünkü yalnız insanlarla ve onların arasında bir şansımız vardır yaşamı sürdürmek ve çıldırmamak için. yalnız olarak uzun süre dayanamayız hayata. biz yalnız olabileceğimizi sanırız, biz terk edilmiş olabileceğimizi sanırız, yalnız sürdürmeyi başaracağımıza inandırırız kendimizi; ama bu bir kuruntudur.

insansız yapabiliriz sanırız, evet hatta tek bir insansız bile yapabiliriz sanırız ve hatta yalnız kendimizle baş başa kalırsak şansımız olur sanırız; ama bu bir kuruntudur. insansız en ufak bir hayatta kalma şansımız yoktur. ne kadar büyük beyinler ve ne kadar eski ustalar almış olsak da yanımıza yoldaş olarak, hiçbiri bir insanın yerini tutmaz.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

dil

hüseyin rahmi gürpınar

bir milleti ilerleme yolundan geri koyan etkilerden en birincisi dilindeki açıklıktan uzaklıktır. bu kapalılığın en müthişi bazı gerçekleri söyletmemek için edebiyatçıların ve bilginlerin dilinin kekelemeye mahkûm edilmesidir. anlaşılmayan sözlerle beyinler doldurulmaya uğraşıldıkça muhakeme ve zekâ fikri söner, yerlerini ahmaklık ve aptallık alır. herkes okurken ve incelerken ele geçirdiği şeylerin çürüğünü sağlamından ayırmayı başarsa, anladım sandıklarının anlaşılmaz şeyler olduğunu bilse yahut beslemeye hizmet etmeyen sahte mantık yaldızlarıyla örtülmüş saçmalıklar olduğunu fark etse ilerlemeye karşı milletlerin gözlerine perde çeken engellerden en büyüğü ortadan kaldırılmış olur. gerçeklerin kanıtlanmasına açıklık getirmek için icat edilen "mantık" bile yüzyılların gerektirdiği şeylerin kanıtlanmasına alet olmuş ve olmaktadır.

24.8.19

kültürel barbarlık

elfriede jelinek

sürü içgüdüsü vasat olana çok değer verir. yere göğe koyamaz vasatı. vasatlar çoğunluğu oluşturduğu için güçlü olduklarını zanneder. orta tabakanın herhangi bir korkusu, üzüntüsü yoktur. bu tabakanın mensupları, var olduğunu sandıkları sıcaklık uğruna birbirlerine sokulurlar. orta tabaka sizin yalnız kalmanıza izin vermez, hele kendinizle hiç. ve bundan büyük hoşnutluk duyar. onların varoluşlarında hiçbir şey suçlama nedeni değildir ve hiç kimse onlara varlıklarından hareketle bir suçlama yapamaz.

kültürel barbarlığın hüküm sürdüğü bir ülkede tıka basa doymuş barbarlar bunlar. gazetelere bir kez daha göz atın. gazeteler, haber diye verdikleri olay kahramanlarından daha barbarlar. karısını ve çocuklarını özenle parçalara ayırıp daha sonra midesine indirmek için buzdolabında saklayan adam, bunu haber olarak yazan gazeteden daha fazla barbar değil.

insanlar yalnız yürürken de dururken de zorlanır; sanki tek başlarına olunca dünya üzerinde ağır bir yük oluşturuyormuşçasına, insanlar sürüler halinde dolaşır. omurgası olmayan, şekilsiz, kabuksuz sümüklü böcekler ve hiçbir şeyden haberleri yok. hiçbir büyü, hiçbir müzik büyüsü elini sürmez bunlara ve etkisi altına almaz. hiçbir esinti yaratmayan derileriyle birbirlerine yapışmış haldeler çünkü.

23.8.19

aşk

paulo coelho

ne zaman ne de bilgelik insanı dönüştürebilir. bir varlığı değişmeye itebilecek tek şey aşktır.

karşımıza biri çıktığında ve ona aşık olduğumuzda, bütün evrenin el birliğiyle buna zemin hazırladığını hissederiz.

aşkı yaratan, ötekinin varlığından çok yokluğudur.

aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

ömrüm boyunca, aşkı kabul edilmiş bir tür kölelik olarak anladım. bu bir yalan. özgürlük, ancak aşk olduğunda var. kendini kayıtsız şartsız teslim eden, kendini özgür hisseden, sınırsızca sever. ve sınırsızca seven, kendini özgür hisseder.

aşkta kimse kimseyi yaralayamaz. herkes kendi hissettiğinden sorumludur ve bu nedenle, ötekini ayıplama hakkından yoksundur.

insanoğlunun amacı mutlak aşkı anlamaktır. aşk başkasında değil, kendimizdedir; onu biz uyandırırız. ama uyanması için, bir başkasına ihtiyaç duyarız. evren, sadece heyecanlarımızı paylaşacak biri olduğunda anlam kazanır.

hipodrom

charles bukowski

hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

çoraplar leş, cepte iki üç buruşuk dolar, mucizenin asla gelmeyeceğinin bilincinde ve en kötüsü, son koşuda keriz gibi 11 numaralı ata nasıl oynadığını düşünüp durursun, kazanamayacağını bile bile, 2/9 ile günün en büyük keriz tuzağı, yılların birikimini hiçe sayarak on dolarlık gişeye gitmiş ve kır saçlı gişeciye, "on bire iki ganyan!" demişsin ve gişeci sana yine "on bir mi?" diye sormuş, yanlış bir ata her oynadığında yaptığı gibi.

hangi atların kazanacağını bilmez ama hangi atların kesin kaybedeceğini iyi bilir ve başını sallayıp yirmiliği almış, sonra dışarı çıkıp o köpeğin sonuncu gelişini izlemek, hiçbir çaba göstermeksizin, beynin, "hay amına koyayım, aklımı kaçırmış olmalıyım." derken o köpeğin haylaz haylaz gezinişini izlemek.

hipodroma yıllarını vermiş bir dostumla konuştum bu meseleyi. o da birçok kez aynı şeyi yapmış. buna "ölüm isteği" diyor, ki hayli bayat, esniyoruz artık bu saptamayı duyduğumuzda; ama tuhaf bir şekilde hâlâ geçerli bir yanı var. koşullar ilerledikçe insan sıkılıp oyunu olduğu gibi küpeşteden denize fırlatmak istiyor, kazanırken de kapılıyor insan bu hisse kaybederken de. sonra gelsin yanlış bahisler.

ama bana kalırsa daha ciddi bir sorun aslında başka bir yerde olma arzusu: -bir koltuğa oturup faulkner okumak ya da çocuğunuzun boya kalemleri ile resim yapmaktır istediğiniz, hipodrom bir iştir sonuçta, hem de hayli güç bir iş. bu duyguya kapılmışsam ve formumdaysam hipodromu terk ederim.

bu duyguya kapılmışsam ve formumda değilsem yanlış atlara oynamaya başlarım. insanın idrak etmesi gereken bir diğer şey de ne olursa olsun kazanmanın zor olduğudur, kaybetmekse çok kolay. büyük amerikan kaybedeni olmak iş değildir -herkes yapabilir, neredeyse herkes yapıyor zaten.

atların üstesinden gelmeyi başaran adam aklına koyduğu her şeyi yapabilir, hipodrom değildir onun yeri. şövalesi ile paris'te resim yapmalı ya da east village'da avantgarde bir senfoni bestelemelidir. ya da bir kadını mutlu etmelidir ya da dağda bir mağarada bir başına yaşamalıdır.

ama hipodroma gitmek insana kendini ve kalabalığı idrak etme olanağı tanır. günümüzde yazmayı beceremeyip hemingway'e bok atmaya bayılan bir çok eleştirmen var ve koca oğlan yazarlık kariyerinin ortasından sonuna kadar gerçekten kötü şeyler de yazdı, aklının cıvataları gevşiyordu ama o haliyle bile diğerleri onun yanında edebi çişlerini yapmak için ellerini kaldırıp izin isteyen okul çocuklarından farksızdılar.

ernie'nin boğa güreşlerine neden gittiğini biliyorum -basit: yazmasına yardım ediyordu, tamirciydi ernie. kağıt üstünde tamirat yapmayı seviyordu, boğa güreşleri onun için her şeyin resmedildiği bir tuvaldi. dağları aşarken filinin kıçını tokatlayan hannibal ya da ucuz bir otel odasında kadınını döven bir ayyaş. hem daktilonun başına geçtiğinde ayakta yazardı, silah gibi kullanırdı daktiloyu, boğa güreşleri herhangi bir şeye eklemlenmiş her şeydi. dolgun bir güneş gibi kafasındaydı her şey: yazdı.

bana gelince, hipodrom bana çabucak nerede zayıf, nerede güçlü olduğumu söyler ve o gün kendimi nasıl hissettiğimi ve ne kadar değiştiğimizi, sürekli değiştiğimizi ve bunun ne kadar farkında olmadığımızı. ve kalabalığın soyulması yüzyılın korku gösterisidir. hepsi kaybeder, bakın onlara, bakabilirseniz.

hipodromda geçireceğiniz bir gün size üniversitede dört yılda öğreneceğinizden daha fazlasını öğretebilir. üniversitede yaratıcı yazı dersi veriyor olsaydım öğrencilerin haftada bir kez hipodroma gitmelerini ve her koşuya iki dolardan az olmamak kaydı ile oynamalarını dersin olmazsa olmaz koşullarından biri yapardım, plase oynamak yok. plase oynayanlar aslında evde kalmak isteyip bunu nasıl yapacaklarını bilmeyenlerdir.

yaratıcı yazı dersi verirken görebiliyorum kendimi:

"evet bayan thompson, nasıl gitti?"

"18 dolar kaybettim."

"son koşuda hangi ata oynadınız?"

"tek-göz jack'e."

"kerizlenmişsiniz, bayan thompson. atın iki buçuk kiloluk handikapı vardı ve bu ahaliyi çeker; ama aynı zamanda koşulların izin verdiği ölçüde sınıf atlamak demektir. sınıf atlayan bir at ancak kağıt üzerinde şansı yoksa kazanabilir. tek-göz jack'in hız ortalaması da hayli yüksekti, ki ahaliyi çeken başka bir unsurdur; ancak hız ortalaması iki yüz metre üzerinden hesaplanmıştı. iki yüz metre üzerinden hesaplanan hız ortalaması koşunun tamamı üzerinden hesaplanan hız ortalamasından her zaman daha yüksektir. dahası, hesaplarınızı dikkatli yapsaydınız atın bir sprinter olduğunu görürdünüz. 1/3 ile sonuncu gelmesi sürpriz değil."

"sizinki nasıl gitti."

"yüz kırk dolar içerdeyim."

"son koşuda kime oynadınız?"

"tek-göz jack'e. ders bitmiştir."

22.8.19

ölümden sonra

jean meslier

apaçıktır ki, insan tümüyle ölür, yani insanın ölümü tam ve kesindir.

insan tümüyle ölür. deli olmayan kimse için bundan daha apaçık bir şey yoktur.

ölümden sonra insan vücudu, tümü yaşamı var eden hareketleri yerine getirmeye yeteneksiz bir kütleden başka bir şey değildir. onda artık ne kanın dolaşımı, ne solunum, ne sindirim, ne konuşma ne de düşünme görünür.

iddia edilir ki, bilinmediği söylenen ruh, o zaman bedenden ayrılmıştır. ancak hakkında hiçbir şey bilinmeyen bu ruha hayat cevheridir demek; "bilinmeyen bir kuvvettir, bilinmeyen ve hissedilmeyen hareketlerin gizli esasıdır." demekten başka bir şey dememiş olmaktır.

ölen adamın artık yaşamadığına inanmaktan daha olağan ve daha sade bir şey yoktur. ölen adamın yine sağ olduğuna inanmaktan da daha aykırı, daha tuhaf bir şey yoktur.

ahiret hayatında kendilerine yararlı ve gerekli olur düşüncesiyle, ölülerle birlikte mezara erzak gömme gelenekleri olan kavimlerin safdilliklerine güleriz. insanların öldükten sonra yemek yiyeceklerine inanmaktan, organları bir kez dağıldıktan ve toprağa dönüştükten sonra, iyi ya da iyi olmayan fikirlere sahip olacaklarını ve hoşlanacaklarını, tat alacaklarını, acı duyacaklarını, pişmanlık ya da sevinç hissedeceklerini düşünmekten daha gülünç, daha abes bir şey yoktur.

ölümünden sonra insanların ruhlarının "mutlu" ya da "mutsuz" olacağını iddia etmek; gözsüz görebileceklerini, kulaksız işitebileceklerini, burunsuz koku alabileceklerini, elsiz ve tensiz dokunabileceklerini iddia etmektir. kendilerinin pek akıllı olduğuna inanan bazı milletlerde böyle fikirler de bulunabiliyor.

21.8.19

maske

erich fromm: sevgi esas itibariyle almak değil vermektir.

seneca: sıra yaşamı mutlu kılanın ne olduğunu açıkça görmeye geldiğinde, ışık el yordamıyla aranır.

epikuros: eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olamayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız.

pascal: mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir.

jean-claude kaufmann: herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

marcus aurelius: tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur.

jean-claude michéa: erdem gururun maskesiyse, insanlar güvenilmezse ve kimsenin kendinden başka dostu yoksa herkesin herkese karşı olduğu bu savaştan nasıl kaçacağız?

kant: insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.

tahammül

sigmund freud

uygar insanın cinsel yaşamı gerçekten de ağır hasara uğramış durumdadır.

günümüz uygarlığı, cinsel ilişkiye ancak bir erkekle bir kadın arasındaki tek, çözülmez bağlanma temelinde izin verebileceğini, cinsellikten kendi başına bir haz kaynağı olarak hoşlanmadığını ve buna yalnızca insanların üremesi için şu ana dek alternatif bir kaynak bulunamadığından tahammül ettiğini açık bir şekilde ortaya koyar.

bu tabii ki aşırı bir durumdur. bunun, kısa süreler için bile olsa uygulanamayacağı ortaya çıkmıştır. yalnızca zayıf olanlar cinsel özgürlüklerine bu denli kapsamlı bir müdahaleye boyun eğmiş; güçlü kişiliklerse ancak bir telafi koşulu ile buna izin vermiştir. uygar toplum, kendi kuralları uyarınca cezalandırması gereken pek çok ihlale ses etmeksizin göz yummaya mecbur kalmıştır.

bütün bunlar açıkça o denli çocuksu, o denli gerçek dışıdır ki, fanilerin büyük çoğunluğunun yaşamın bu şekilde yorumlanışını asla aşamayacağını düşünmek insansever bir ruhu acıya boğar.

20.8.19

ateist

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

ateistler için dogmalar ve vahyedilmiş hakikatler diye bir şey yoktur. onların yerine ateizmde, insanoğluna ve insanoğlunun evrenin kalanıyla ilişkisine dayalı bir ahlaka ulaşan bir dizi düşünce ve akıl yürütme vardır.

ateist için inancın kıymeti yoktur. tanrı var mı, yok mu sorusuna akılcı, eleştirel veya insani ateistin cevabı öncelikle şu olur: "bilmiyorum, ama ben olmadığına inanıyorum."

ateist ne dinsizden ne de kafirden ibarettir; aksine düşünmeyi sürdürmek isteyen adamdır.

ben insan aklının varlığını savunuyorum; anlamamızı, yaşamamızı sağlayacak yegane şey odur. aklına ters düşen her inanç, her duygu insanın lehine değil, aksine aleyhinedir.

ateist için dinden doğmuş bir ahlak her zaman için tartışmalıdır; zira kötülük üretmesi daima ihtimal dahilindedir.

sırf tanrısal ceza korkusuyla mümin daima iyi davranışlarda bulunur. olabilir; ama ateist de sırf ortak, sivil, laik ahlaka saygı göstermek için hep iyi davranışlarda bulunur. ben ateisti yeğlerim; çünkü saygılı davrandığı halde hiçbir ödül beklemez. insanlığa inanmakla, başkasına saygı duymakla, kabul etmediği bir şey uğruna değil sırf insan adına yaraşır bir insan olmakla sınırlar kendini.

kahramanın çağrısı

"gerçek hitabet, hitabeti umursamaz."

pascal: ateşli insanların, tartışmalarda, bilinçleri onlara başka bir kanıt vermediği zaman, yalnızca gerçek kaygısıyla davranmadan ve bu gerçeği bazen çok sonraları fark ederek, kendi menfaatleri için, üzüntü uyandıran davranışlara kendilerini kaptırdıklarını görmek olağan değil midir?

henri bergson: azizlerin niçin taklitçileri vardır ve iyilikte büyük olan insanlar neden arkalarından yığınları sürüklemişlerdir? hiçbir şey istemiyorlar ve buna rağmen elde ediyorlar. teşvik etmeye gereksinimleri yoktur, yalnızca var olurlar; varoluşları bir çağrıdır.

gustave flaubert: siz, bütün gün, bir sözcük bulmak için, zavallı beynine baskı yaparak başı iki eli arasında kalmanın ne olduğunu bilmiyorsunuz. sizde fikir, bir nehir gibi geniş ve aralıksız akıyor. bende, çok az bir su akıntısı. bir çağlayan elde etmek için bana çok büyük sanat çalışmaları gerekiyor. (george sand'e mektup)

jean-richard bloch: bir çocuk koyu bir maviliğin harikalığı karşısında duralar, haykırır, hayranlığı tüm dünyayı yardıma çağırır. yetişkin bir insan geçer; gazete okuyan, bilgilenmiş bir insandır; bir gözünü riske eder, yarı şaşırmış, yarı yatışmış bir ses tonuyla şöyle der: "ne olmuş?! bu sadece bir bok böceği!" el değmemiş duyumunu adlar dizininin çevresine sokarak, olası bir kazayı daha önce görülmüş bir şeyin içine yerleştirerek sakinleşir ve uzaklaşır.

bergson için iki tür ahlak vardır: "kapalı ahlak" olan birincisi yalnızca toplumsal baskının sonucudur. "açık ahlak" olan diğeri, entelektüel olarak tanımlanmamış da olsa elit bir kişilikte cisimleşen bir ideale özlemdir. kahramanın çağrısıdır.

19.8.19

son bakışta aşk

walter benjamin

büyük şehir insanını büyüleyen aşktır; ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk.

tinsellik -hiçbir çıkarın, kendi dışında hiçbir şeyin aracı olmayan bir tinsellik- işte insanı özgürleştiren, yücelten tek yaşantı budur.

önce devleti yıkmadan -ki devlet kötü okulları, kötü aileleri gerektirir- hiç kimsenin okulunu ya da babaevini iyileştiremeyeceğini anlamamız epey zaman aldı.

işçinin kaderi, tüm toplumun kaderidir.

moritz heimann bir zamanlar şöyle demişti: "otuz beş yaşında ölen bir adam, hayatının her anında otuz beşinde ölen bir adamdır."

insanlık kurtulmadıkça, ezilenler ezenlerden intikam almadıkça kültür de bir barbarlık belgesi olmaktan kurtulamayacaktır.

max unold: bütün sıradan düşler, başkalarına anlatıldığı anda, amaçsız öykülere dönüşürler.

şeyler dünyasında yıkıntılar neyse, fikirler dünyasında da alegoriler odur.

sözcüklerin de bir aurası vardır. karl kraus bunu şöyle betimler: "bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız, size o kadar uzaktan dönüp bakacaktır."

"gençliğinizde istediğinizi, yaşlılığınızda bol bol bulursunuz." der goethe.

hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır, on beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. sonradan anlarız: sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.

tarihsel kavrayışla olgunlaşan besleyici meyvenin içinde nadide ama tatsız bir tohumdur zaman.

"homo sapiens'in elli bin yıldan ibaret tarihi" diyor çağdaş bir biyolog, "yeryüzündeki organik hayatın tarihiyle karşılaştırıldığında, yirmi dört saatlik bir günün ancak son iki saniyesi kadardır. uygar insanın tarihi ise böyle ölçüldüğünde, son saatin son saniyesinin beşte birini ancak kaplar."

bir halk inanışına göre rüyaların aç karnına anlatılmaması gerekir. çünkü bu durumda insan uyanık da olsa henüz rüyanın hükmünden kurtulamamıştır.

döşemenin ruhsuz lüksü ancak ölü bir gövdenin varlığında gerçek bir konfora dönüşebilir.

mutlu olmak, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmektir.

bir aşk macerası sırasında çoğunluk ebedi bir yuva arar. pek az kişi ise yolculuk. bu ikinciler, toprak anayla temas kurmaktan kaçınan melankoliklerdir. yuvanın hüznünü onlardan uzak tutacak birini ararlar. o insana sadık kalırlar. orta çağ'ın mizaç türlerini anlatan kitapları, bu insanların uzun yolculuklara duyduğu özlemi iyi anlamışlardı.

metrodan açık havaya, parlak gün ışığına çıkıp da hiç sarsılmamış olan kimse var mıdır? oysa daha birkaç dakika önce aşağı inerken güneş gene o kadar parlaktı. yukarıdaki dünyanın havasını bu kadar hızla unutmuş. bu dünya da onu aynı hızla unutacak. kim kendi varoluşu hakkında, iki üç kişinin hayatından hava kadar yakın ve sokulgan bir tarzda geçtiğinden öte bir şey söyleyebilir ki?

uyku bedensel gevşemenin doruğuysa eğer, can sıkıntısı zihinsel gevşemenin doruğudur. deneyim yumurtası üstünde kuluçkaya yatan bir hayal kuşudur can sıkıntısı. yapraklardaki küçücük bir hışırtı onu kaçırmaya yeter.

önem verdiğimiz bütün hayatların, bütün işlerin ve eylemlerin aslında ömrümüzün en sıradan, en uçucu, en duygusal, en zayıf saatinin kesintisizce açılıp genişlemesinden ibaret olduğu doğru mudur?

bir şeyi hayatta ne kadar erken isterseniz, gerçekleşme olasılığı da o kadar yüksek olur. bir istek zamanın içinde ne kadar uzağa uzanırsa, gerçekleşmesi için o kadar fazla umut beslenebilir.

"yaşanan anın özünde bulunan şu onulmaz eksiklik."

bir mabettir tabiat, içinde canlı sütunlar çetrefil sözler fısıldar zaman zaman; insan orda geçer, teklifsiz bakışlarla kendisini süzen sembol ormanları arasından.

"sana tapınıyorum gece kubbesi kadar, ey kederler vazosu, ey büyük sessiz kadın, daha çok seviyorum seni benden kaçtıkça ve bana göründükçe, gecelerimin süsü, yığar gibi, daha çok alaycı, kollarımı mavi genişliklerden ayıran fersahları."

nihayet, devasa, karanlık bir şeyler yığını arasında sessizce yaşayıp ölen siyah bir halk, mukadder içgüdüyü izleyen binlerce insan ve iyilik ve kötülük yoluyla altın peşinde koşan.

bir bakışın aşacağı uzaklık ne kadar fazlaysa, o bakıştan çıkacak büyülenme de o kadar güçlü olacaktır.

15.8.19

serüven

bertrand russell

kültür bakımından modern dünya umut kırıcı bir tekdüzelik içinde. lüks bir otelde, hangi kıtada olduğunuzu size gösterecek tek işaret bulamazsınız. her tarafta aynı şeyler çıkıyor karşınıza, hoş değil. bu yüzden de zenginler için düzenlenen gezilerde girişilen zahmete değmez. yabancı ülkeleri tanımak için insan yoksul gezmeli. bu bakımdan ulusçuluk yararına söylenecek çok şey var; çünkü sanatta, edebiyatta, dilde vb. çeşitleri koruyor. ama politikada milliyetçilik kötünün kötüsüdür. aksi savunulamaz.

serüven peşinde koşanlara serüven olanağı vermek çok önemlidir. çok para harcamadan dağlara tırmanmanın, kuzey ya da güney kutbuna gidebilmenin yollarını bulmalı. az para ve az zaman ile insanlara gerektiğinde tehlikeli, gençlerin düşlediği türden serüven olanakları sağlanmalı. kutuplara giderler, dağlara tırmanırlar ya da bir gün, olursa, uzayda gezerler. bütün bunlar çok kez savaşlarda harcanan enerjiye kullanım olanağı sağlar.

14.8.19

içsel sükunet anları

william s. burroughs

bazen çok temel bir şeyi öğrenme noktasına gelmişim gibi hissediyorum. içsel sükunet anlarına ulaştığım oldu.

fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.


aslına bakacak olursanız masum seyirciler diye bir şey yoktur. herbert huncke'ın ebedi sözleriyle, "hepimiz her şeyden dolayı suçluyuz."

bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

özünüzü değiştirin. kara boku yakın ki maviye çalsın rengi. insanlığın cambazlık ipinde iğrenmeye yer yoktur. ipin üzerinde kalın biraderler, bacılar ve cinsellik sayımından kaçıp arabölge'nin dağlarını mesken tutanlar.

neon lambalar dünyanın kanında ışıldar. herkes komşusunu, yanan bir şehrin beyaz alevlerinde tuvalet duvarına yazılı bir mesaj gibi apaçık görür.


bütün silahlarını, zırhını yere fırlat; dosdoğru sınır'a yürü.

bir kızılderili kulübesinde öleyim, bir ırmak kenarında sığ bir kumlukta, kodeste ya da dayalı döşeli bir odada tek başıma, bilmediğim bir yerde toprağın üstünde ya da dar bir sokakta ya da metro peronunda, hurdahaş bir arabada ya da uçak enkazında, üzerinden dumanlar çıkan bağırsaklarım kırık metal parçaları üzerine dağılmış bir halde.. neresi olursa olsun da bir hastane yatağında ölmeyeyim.

insan

walter benjamin

hiçbir şey antik insanı modern insandan, onun kendisini kaptırdığı ve sonraki dönemlerin neredeyse hiç tanımadığı kozmik deneyim kadar ayırt etmez.

antik insanların kozmosla alışverişi bambaşkaydı: vecd. çünkü ancak bu deneyim sayesinde en yakınımızdakiyle en uzağımızdaki hakkında kesin bilgi edinebiliriz; biri olmadan öbürünü de tanıyamayız.

yalnızca insan evrensellik ve yoğunluk açısından eksiksiz bir dile sahiptir.

"bu rezil dünyada kaybolmuş, kalabalığın itip kaktığı biriyim ben; geriye, yılların derinliğine baktığında yalnızca düş kırıklığı ve acı, önünde ise yeni hiçbir şey, ne bilgi ne acı içermeyen bir fırtına gören yorgun bir adam."

yüzlerimizdeki kırışıklar, biz evde yokken kapımızı çalmış olan büyük tutkuların, günahların ve sezişlerin kayıtlarıdır.

baudelaire, kalabalık tarafından itilip kakılmış olmayı, hayatını belirleyen tüm deneyimler içinde en belirleyicisi, en benzersizi olarak niteler.

öyle görünüyor ki, kimse ona kendisini iktidarsız hissettirmeyen bir şeyde ustalaşamaz. eğer buna katılıyorsanız, o zaman bu iktidarsızlığın mücadeleye daha başlamadan ya da en başında değil, tam ortasında belirdiğini de göreceksiniz.

hermann lotze: insanın en dikkate değer özelliklerinden biri, tek tek bunca bencilliğin yanı sıra, yaşadığı anın yarına hepten kayıtsız kalmasıdır.

insanın geleneksel düzene karşı beslediği düşmanlık ne kadar büyükse, kendi özel hayatını, geleceğin toplumunda yasakoyucu mertebesine çıkartmak istediği normlar uyarınca o kadar katı bir biçimde düzenleyecektir.

okur, düşünür, aylak ve flaneur de tıpkı afyonkeş, hayalperest ve kendinden geçmiş insan gibi aydınlanmış kişinin örnekleridir. üstelik, daha din dışıdırlar.

bu ülkeye tıkıştırılmış insanlar artık insan kişiliğinin anahatlarını seçemiyorlar. her özgür kişi onlara bir tuhaflık olarak görünüyor.

13.8.19

zamansız gerçekler

marquis de sade: ben bütün insanlığı içeren zamansız gerçekleri yazarım. yemek yer, tuvalete çıkar, seks yapar, öldürür ve ölürüz.

rahip: ama âşık da oluruz. şehirler inşa eder, semfoniler yazar. acıya katlanırız. neden bunları da yazmıyorsun?

de sade: bu bir roman. ahlak risalesi değil.

rahip: ama sanatın işlevi bu değil mi? bizi hayvanlardan öteye taşımak?

de sade: o senin görevin papaz. benimkisi değil. kafamın içinde bir sürü iblis var! tek kurtuluş yolum onları kağıda dökmek.

rahip: değişiklik olsun diye okumayı dene. okuduğundan fazlasını üreten bir yazar. bir amatörün belirtisi. al. incil'le başla. daha neşelidir. üstelik daha güzel yazılmış.

de sade: bu senin tanrı'n mı? kendi oğlunu gerdirmiş biri. bana ne yapacağını düşününce titrerim.

rahip: yazmaya devam ediyorsun.

de sade: ben dünyayı yaratmadım. sadece olanları yazıyorum.

rahip: korkunç şeyler yazıyorsun. kabuslar yazıyorsun. neden? sadece kendi yozlaşmış zevkin için.

de sade: ben gördüklerimi yazıyorum. giyotine gitmeyi. hepimiz toplanmış bıçağın inmesini bekliyoruz. ayaklarımızın altından kan nehirleri akıyor papaz. ben cehennemi gördüm genç adam. sen onu sadece okuyorsun. bu güçlü bir afrodizyak değil mi? başka bir adamın üzerinde güç sahibi olmak?

rahip: hain yazılarını daha fazla yayamayacaksın. şu andan itibaren kendi namussuz adını bile yazmayacaksın.

de sade: inançların benimkilerin karşısında duramayacak kadar kırılgan mı? senin tanrı'n bu kadar dayanıksız mı? bu kadar zayıf mı? ne utanç verici.

rahip: boşuna havaya girme marquis. sen deccal değilsin. sen sadece yazı yazmasını bilen huysuz adamın birisin.

sağduyu

jean meslier

batıl din düşüncesini yok etmek ya da sarsmak için, anlaşılması mümkün olmayan şeyin insan için uygunsuz ve yararsız olduğunu göstermek yetmez mi? en açık ve kesin bilgilerle birleştirilmesi mümkün olmayan bir zatın, kendisine atfedilen eserlerle sürekli çelişme halinde bulunan bir eser sahibinin, çelişkiye düşmeksizin hakkında bir kelime söylenemeyen bir zatın, evrenin muammalarını açıklaması beklenemez. açıklamak şöyle dursun, bu muammaların açıklanmasını daha çok imkansız kılan, mutluluklarını elde etmek ve acılarının sona erdiğini görmek için insanların yüzyıllardan beri bu kadar yararsızca kendisine başvurduğu bir zat hakkında edinilen bir düşüncenin emsalsiz bir düşünce olduğunu anlamak ve böyle bir zatın kendisinin de açıkça bir akıl hastası olmadığını onaylamak için, yalnızca sağduyudan başka bir şey gerekli midir?

kadınlar

halit ziya uşaklıgil

işte hemen kadınların hepsinde bulunan bir hastalık: fedakâr görünmek.

bir kadın ki sizden kaçınıyor, sizden korkuyor demektir. daha doğrusu size karşı kendisinden korkuyor demektir.

erkekler bir kadını sevebilmek için ona hürmet edebilmelidirler. namuslarından düşen kadınlar için, en şiddetli aşklar arasında bile, onlara bir hor görülme payı ayırmaktan geri kalmazlar.

kadınlık emellerinden el çekmiş bütün çaresiz kadınların kalbinde her türlü mahrumiyetlerin gözyaşları dinebilir; fakat bunlardan biri, analıktan mahrum kalmış olmak acısı, daima zehirden birer damlayla damlayan kapanmak bilmez bir yaradır. sanılır ki tabiat, kadınların ruhuna boş kalmaya tahammül edemeyen bir beşik koymuştur.

daima evde, odaların basık havasında yaşayıp da birden güneşin tufanları altında geniş havalara çıkıveren kadınlar bir serbestlik eğilimiyle kafesinden kaçıp da henüz evin çatısından ayrılmadan bayılıveren kanaryalara benzerler.

kadınlar, bu âlemin kadınları adi bir baştan çıkmış kadın gibi anılmak istemezler. bu öyle bir şey, öyle beklenmedik, öyle birdenbire ortaya çıkıvermiş bir olay olmalı ki her şeyden çok bir kazaya benzemeli.

bir kadın kendisine bütün gençliğinin samimiyetiyle kalbini vermek isteyen, ruhunun bütün sevda ateşiyle ayaklarına atılarak nihayet aşkının feryadını saklamamaya müsaade dileyen bir zavallıya karşı hiçbir zaman tamamıyla kayıtsız kalamaz.

10.8.19

bay doğru

esther vilar

erkeğin çalışması bir ölüm kalım meselesidir ve iş hayatındaki ilk yılları belirleyici bir önem taşır. yirmi beş yaşına gelip de mesleğinde tırmanma yoluna girmeyen bir erkek her açıdan umutsuz bir vaka olarak değerlendirilebilir.

erkek, dev bir makinenin her dönüşte biraz daha sömürülen küçük bir dişlisidir. gururlu ve onurlu olmaya şartlandırılarak yetişen erkek için her iş günü, sonsuz bir küçük düşürülmeler dizisi olmaktan öte bir şey değildir. ölesiye sıkıldığı şeyler üretmekten zevk alıyormuş gibi yapar, tatsız bulduğu fıkralara güler ve kendine ait olmayan görüşler dile getirir. her şey bir yana, en küçük dikkatsizliğin yıkım, en küçük bir dil sürçmesinin mesleğinin sonu anlamına gelebileceğini bir an bile unutmaz.

buna karşılık, bütün bu mücadelelerin baş nedeni ve izleyicisi olan kadın, bir kenarda durup olan biteni seyretmekten başka bir şey yapmaz. onun için iş, flört etmek, çıkmak ve dalga geçmektir. erkekler arasındaki mücadeleyi emin bir mesafeden izler, arada bir yarışmacılardan birini alkışlar, yüreklendirir veya azarlar ve onlar için kahve yaparken, mektuplarını açarken veya telefon konuşmalarını dinlerken soğukkanlı bir tutumla kendi tercihini yapar. "bay doğru"yu bulduğu anda memnuniyetle emekli olur ve yerini kendinden sonra gelene bırakır.

bir kadın için başarıya giden en kestirme yol, başarılı bir erkekle evlenmektir. erkeğini de çalışkanlığıyla, hırsıyla veya sebatkârlığıyla değil, sadece çekiciliğiyle kazanır.

9.8.19

budizm

yuval noah harari

budizmin temel figürü tanrı değil, bir insan olan siddhartha gautama'dır. budist inancına göre gautama mö 500 civarında küçük bir himalaya krallığının varisiydi.

etrafında gördüğü acılardan çok etkilenen genç prens erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların sadece savaş ve salgın hastalık gibi sorunlarla değil aynı zamanda endişe, kızgınlık ve memnuniyetsizlik gibi şeylerle de boğuştuğunu ve tüm bunların sanki insan olmanın ayrılmaz bir parçasıymış gibi algılandığını görmüştü.

insanlar zenginlik ve güç peşinde koşarken bilgi ve maddi birikim yaratıyor, erkek ve kız çocuklar dünyaya getiriyor, evler ve saraylar yapıyorlardı; ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir zaman memnun değillerdi. fakirlik içinde yaşayanlar zenginliği, bir milyonu olanlar iki milyona sahip olmayı hayal ediyordu, iki milyonu olanlar da on milyon istiyordu. zengin ve ünlü kişiler bile nadiren memnunlardı; çünkü onlar da hastalık, yaşlılık ve ölüm hayatlarını sonlandırana dek sonu gelmeyen endişelerle ve kaygılarla boğuşuyorlardı. bir insanın biriktirdiği her şey buhar olup uçuyordu. hayat anlamsız bir yarıştı. peki, bundan kaçmanın yolu neydi?

gautama yirmi dokuz yaşındayken bir gece gizlice sarayından kaçarak ailesini ve tüm mal varlığını arkasında bıraktı. kuzey hindistan'ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu aradı. aşramları gezdi, guruların dizlerinin dibinde oturdu ama hiçbir şey onu özgürleştirmedi ve tatmin etmedi. yine de umutsuzluğa düşmedi ve tamamen özgürleşmesini sağlayacak bir yöntem bulana kadar çektiği dertleri incelemeye koyuldu. insanların çileleri ve ızdıraplarının özünü, sebeplerini ve tedavilerini anlamak için altı yıl boyunca oturup düşündü. sonunda anladı ki mutsuzluk ve acı bir talihsizlik, sosyal adaletsizlik veya ilahi bir heves yüzünden yaşanmıyordu. acı, bir insanın kendi davranış örüntüleri sebebiyle ortaya çıkıyordu.

gautama'nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister; bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız.

öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz. insanlar yıllar boyunca aşkı bulmak isterler ama bulduklarında da nadiren hoşnut olurlar. bazıları partnerlerinin kendilerini bırakacağından endişe eder, diğerleri hak ettiklerinin daha azına razı olduklarını ve daha iyi birini bulabileceklerini düşünürler; çünkü hepimiz bunu başaran insanlar tanırız.

büyük tanrılar bizim için yağmur yağdırabilir, sosyal kurumlar adalet ve iyi sağlık hizmetleri sunabilir ve şanslı tesadüfler bizi milyoner yapabilir; ama bunların hiçbiri temel zihinsel örüntülerimizi değiştiremez. bu yüzden de en büyük krallar bile sıkıntı içinde, devamlı acı ve mutsuzluktan kaçarak ve hayat boyu büyük zevklerin peşinde koşarak yaşarlar.

gautama bu kısırdöngüden çıkmanın bir yolunu bulmuştu. eğer zihin keyifli ya da can sıkıcı bir şeyler yaşadığında bu olayları oldukları gibi kabul ederse o zaman bu olaylar bir acı doğurmaz. eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz ama bundan acı çekmezsiniz; hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.

peki zihnin bütün bu duyguları olduğu gibi kabul etmesini ve başka bir şey istememesini nasıl sağlarsınız? mutsuzluğu mutsuzluk, neşeyi neşe, acıyı acı olarak görmesini nasıl başarırsınız?

gautama zihnin deneyimleri olduğu gibi yaşamasını sağlayacak meditasyon teknikleri geliştirdi. bu teknikler, zihnin "şu anda ne yaşıyor olabilirdim?" yerine "şu anda ne yaşıyorum?" sorusuna odaklanmasını sağlar. bu tür bir zihinsel duruma ulaşmak zordur ama imkansız değildir.

gautama bu meditasyon tekniklerini birtakım etik kurallara da bağlayarak insanların gerçekte var olan deneyimlere odaklanmalarını kolaylaştırıp çeşitli isteklere ve fantezilere dalıp gitmemelerini de sağladı. takipçilerine öldürmeyi, gelişigüzel seksi ve hırsızlığı yasakladı; çünkü bu eylemler ister istemez daha fazla şey arzulamanın fitilini ateşler (daha fazla güç, bedensel haz veya zenginlik). bu arzular tamamen dizginlendiğinde ise yerini nirvana olarak bilinen (kelimenin tam anlamı "ateşi söndürmek"tir) büyük bir doyum ve huzura bırakır.

nirvana'ya ulaşanlar tüm acılardan arınır; gerçeği olabilecek en yüksek netlikte, fantezilerden ve hayallerden arınmış olarak deneyimlerler. elbette yine tatsız ve acı dolu deneyimler yaşarlar ancak bunlar ızdıraba yol açmaz. sürekli arzulamayan, acı çekmez.

budist geleneğine göre gautama'nın kendisi de nirvana'ya ulaşmış ve acıdan tamamen kurtulmuştur. o andan itibaren de "buddha", yani "aydınlanmış kişi" olarak bilinmiştir. buddha yaşamının geri kalanını, keşiflerini diğer insanlara anlatıp onları da acı çekmekten kurtarmaya çalışarak geçirmiş ve bu amaçla tüm öğretilerini tek bir yasa altında toplamıştır: arzular acı çekmeye sebep olur, acı çekmekten tamamen kurtulmanın tek yolu da arzu duymaktan tamamen kurtulmaktır. bunu yapmanın tek yolu da gerçekliği olduğu gibi yaşaması için zihni eğitmektir.

dharma veya dhamma olarak bilinen bu öğreti budistler tarafından doğanın evrensel yasası olarak kabul edilir. tıpkı modern fizikte e'nin hep mc²'ye eşit olması gibi, "acı, arzudan doğar." kuralı her zaman ve her yerde geçerlidir. budistler bu yasaya inanan ve bunu tüm faaliyetlerinin dayanak noktası yapan insanlardır. tanrıya inanç ise onlar için fazla önem taşımaz. tek tanrılı dinlerin ilk prensibi şudur: "tanrı vardır. benden ne istiyor?" budizmin ilk prensibi ise "acı vardır. acıdan nasıl kaçınabilirim?"dir.

budizm yağmur yağdırabilen veya zaferler kazandırabilen güçlü varlıklar olarak tanımladıkları tanrıların varlığını yok saymaz ama budizme göre tanrıların acı çekmeye neden olan arzunun yasaları üzerinde etkileri yoktur. eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ızdırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

8.8.19

mutlu bir tanrı

jean meslier

eğer tanrı esasen mutluysa kendi kendisine yeter ve herkesten ve her şeyden gönlü tok ise aciz yaratıkların kendisine ibadet sunmalarına ne ihtiyacı vardır?

alemi yaratmadan önce tanrı, ezeli ve ebedi olarak mutlu idiyse alemi yaratmaksızın mutlu olmaya devam edebilirdi. insanın acı ve sıkıntı çekmesi neden gereksin? insanın varlığı neden gereksin? onun varlığının tanrı için ne önemi vardır? hiç önemi yok mudur? ya da biraz önemi var mıdır? eğer insanın varlığı tanrı için hiç yararlı ya da gerekli değilse tanrı onu neden yoklukta bırakmadı?

eğer insanın varlığı tanrı'nın şan ve büyüklüğü için gerekliyse, tanrı insana muhtaçtı; insan var olmadan önce kendisi için bir eksiklik vardı demektir.

bu dünyada, tavır ve hareketleri kendilerine ahirette sonsuz cezalar çektirebilecek insanlar yaratmaktansa duygulu canlıları hiç yaratmamak, büyüklüğe, akla, insafa, hakka daha uygun olmaz mıydı? tek bir insan yaratacak ve sonra onu lanetlenmek tehlikesine uğratacak kadar bölücü bir tanrı'nın, olgun bir zat olarak değil, bir haksızlık, adaletsizlik, kötülük ve kıyıcılık ifriti olarak dikkate alınması gerekir.

insan fiziği sayısız hastalıklara ve nihayet ölüme maruzdur. insan ruhu ve maneviyatı kusurlarla doludur. bununla birlikte insanın, yaratılanların en olgunu ve mevcutların en şereflisi olduğunu söyleye söyleye bitiremiyorlar.

7.8.19

bilmelisiniz

john milton


ah! nazik çift, değişme zamanınızın yaklaştığını, tüm bu güzellikler
kaybolup gidince ve kederli günler başlayınca ne olacağını
düşünmezsiniz hiç, şimdi ne kadar mutluysanız o zaman da o kadar
kederli, acılı olacaksınız: mutlusunuz ama bu mutluluk ne yazık ki
pek uzun sürmeyecek ve sizin bu cennetiniz böyle bir büyük
acıyı engelleyecek kadar korunaklı değil, bilmelisiniz bunu

tanrı

jean meslier

eskiden vahşi, zalim, hep savaşçı olan milletler çeşitli adlar altında kendi düşüncelerine uygun, yani zalim, yırtıcı, çıkarını düşünen, kana susamış bir tanrı'ya tapmışlardır. yeryüzünün bütün dinlerinde bir ordular tanrısı, kıskanç bir tanrı, bir intikamcı tanrı, bir öldürücü, yok edici tanrı, öldürmekten ve vuruşmaktan hoşlanan bir tanrı, insanları kendi zevkine göre ibadet ettiren bir tanrı vardır. ona kuzular, tosunlar, çocuklar, insanlar, dinden dönenler, iman etmeyenler, krallar, tümüyle milletler kurban edilir. bu kadar barbar olan bir tanrı'nın işgüzar kulları, doğrudan doğruya nefislerini de ona kurban olarak sunmaya ve teslim etmeye kendilerini zorunlu görmeye kadar varmıyorlar mı? korkunç tanrılarını sefilce düşündükten sonra, gözüne girmek için kendilerine mümkün olan her eziyeti yapmak ve akla hayale gelmez acılar çektirmek gerektiğini sanan bu deliler her yerde görülür.

sözün kısası, her tarafta tanrısallığın uğursuz düşünceleri, insanları karşılaştıkları zorluklar konusunda teselli etmek şöyle dursun, yüreklere kargaşa sokmuş ve insanlık için yıkıcı delilikler doğurmuştur.

jorge luis borges

alberto manguel

"düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."

paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.

"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.

victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi. 

borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."

ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."

sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"

yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akıl almaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır -dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."

"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.

"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."

"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu göz ardı etmedi."

"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."

6.8.19

özgürleşme

henri delacroix: sanat hem özgürleşme hem de yaratmadır.

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

ernest bersot: acı, kara ilaçtır. acı, engellenmiş istektir, durdurulmuş harekettir, kötürümleştirilmiş yaşamdır.

raymond polin: değerlerin gerçeği yoktur; yalnızca eylemin gerçeği vardır.

jacques maritain: bilgeliğin özünden ve barışından yararlanamayan sanatçı, zekanın ve spekülatif yaşamın acımasız gereksinimlerinin tutsağı olur ve zamansal üretimin ve pratiğin tüm kölece sefaletlerine mahkum olur.

william blake: tasarım bir evre değildir, insansal varoluşun kendisidir.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

fenelon: iyi tarihçi, hiçbir zaman hiçbir ülkeye ait olmayan tarihçidir; vatanını sevse de hiçbir zaman ona nedensiz övgüler yağdırmaz.

francis herbert bradley: iyi istencin dışında hiçbir şey ahlaklı değildir.

descartes: okul mantığı, insana bilinen şeyleri öğreten veya bilinmeyen şeylerle ilgili muhakemesiz bir sürü sözler söyleyen ve böylece sağduyuyu geliştirmekten çok engelleyen bir diyalektikten başka bir şey değildir.

wittgenstein: gelecek olaylar şimdiki olaylardan çıkarılamaz. nedensel bağlılık bir boş inançtır.

lucien laberthonniere: aşk kaynaktır, araçtır ve amaçtır. her şeyi hesaba katan, aydınlatan, açıklayan nihai akıldır. ve aşk öz olarak özgür olduğu için, özgürlük şeylerin temeli olarak tepede hüküm sürmektedir.