29.8.19

uzun lafın kısası

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

jean meslier: toplumun hoşuna gitmek arzusu, gelenek ve göreneklerin baskısı, gülünç olma korkusu, "alem ne der?" endişesi, bütün dini fikirlerden daha güçlüdür.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

yuval noah harari: eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ıstırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

esther vilar: bir kadın için başarıya giden en kestirme yol, başarılı bir erkekle evlenmektir.

charles bukowski: hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

jorge luis borges: her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor.

marquis de sade: ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

dostoyevski: yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas hardy: ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taşyüreklilik dışında her şeye razıyım.

paulo coelho: aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

20.8.19

kahramanın çağrısı

"gerçek hitabet, hitabeti umursamaz."

pascal: ateşli insanların, tartışmalarda, bilinçleri onlara başka bir kanıt vermediği zaman, yalnızca gerçek kaygısıyla davranmadan ve bu gerçeği bazen çok sonraları fark ederek, kendi menfaatleri için, üzüntü uyandıran davranışlara kendilerini kaptırdıklarını görmek olağan değil midir?

henri bergson: azizlerin niçin taklitçileri vardır ve iyilikte büyük olan insanlar neden arkalarından yığınları sürüklemişlerdir? hiçbir şey istemiyorlar ve buna rağmen elde ediyorlar. teşvik etmeye gereksinimleri yoktur, yalnızca var olurlar; varoluşları bir çağrıdır.

gustave flaubert: siz, bütün gün, bir sözcük bulmak için, zavallı beynine baskı yaparak başı iki eli arasında kalmanın ne olduğunu bilmiyorsunuz. sizde fikir, bir nehir gibi geniş ve aralıksız akıyor. bende, çok az bir su akıntısı. bir çağlayan elde etmek için bana çok büyük sanat çalışmaları gerekiyor. (george sand'e mektup)

jean-richard bloch: bir çocuk koyu bir maviliğin harikalığı karşısında duralar, haykırır, hayranlığı tüm dünyayı yardıma çağırır. yetişkin bir insan geçer; gazete okuyan, bilgilenmiş bir insandır; bir gözünü riske eder, yarı şaşırmış, yarı yatışmış bir ses tonuyla şöyle der: "ne olmuş?! bu sadece bir bok böceği!" el değmemiş duyumunu adlar dizininin çevresine sokarak, olası bir kazayı daha önce görülmüş bir şeyin içine yerleştirerek sakinleşir ve uzaklaşır.

bergson için iki tür ahlak vardır: "kapalı ahlak" olan birincisi yalnızca toplumsal baskının sonucudur. "açık ahlak" olan diğeri, entelektüel olarak tanımlanmamış da olsa elit bir kişilikte cisimleşen bir ideale özlemdir. kahramanın çağrısıdır.

19.8.19

son bakışta aşk

walter benjamin

büyük şehir insanını büyüleyen aşktır; ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk.

tinsellik -hiçbir çıkarın, kendi dışında hiçbir şeyin aracı olmayan bir tinsellik- işte insanı özgürleştiren, yücelten tek yaşantı budur.

önce devleti yıkmadan -ki devlet kötü okulları, kötü aileleri gerektirir- hiç kimsenin okulunu ya da babaevini iyileştiremeyeceğini anlamamız epey zaman aldı.

işçinin kaderi, tüm toplumun kaderidir.

moritz heimann bir zamanlar şöyle demişti: "otuz beş yaşında ölen bir adam, hayatının her anında otuz beşinde ölen bir adamdır."

insanlık kurtulmadıkça, ezilenler ezenlerden intikam almadıkça kültür de bir barbarlık belgesi olmaktan kurtulamayacaktır.

max unold: bütün sıradan düşler, başkalarına anlatıldığı anda, amaçsız öykülere dönüşürler.

şeyler dünyasında yıkıntılar neyse, fikirler dünyasında da alegoriler odur.

sözcüklerin de bir aurası vardır. karl kraus bunu şöyle betimler: "bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız, size o kadar uzaktan dönüp bakacaktır."

"gençliğinizde istediğinizi, yaşlılığınızda bol bol bulursunuz." der goethe.

hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır, on beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. sonradan anlarız: sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.

tarihsel kavrayışla olgunlaşan besleyici meyvenin içinde nadide ama tatsız bir tohumdur zaman.

"homo sapiens'in elli bin yıldan ibaret tarihi" diyor çağdaş bir biyolog, "yeryüzündeki organik hayatın tarihiyle karşılaştırıldığında, yirmi dört saatlik bir günün ancak son iki saniyesi kadardır. uygar insanın tarihi ise böyle ölçüldüğünde, son saatin son saniyesinin beşte birini ancak kaplar."

bir halk inanışına göre rüyaların aç karnına anlatılmaması gerekir. çünkü bu durumda insan uyanık da olsa henüz rüyanın hükmünden kurtulamamıştır.

döşemenin ruhsuz lüksü ancak ölü bir gövdenin varlığında gerçek bir konfora dönüşebilir.

mutlu olmak, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmektir.

bir aşk macerası sırasında çoğunluk ebedi bir yuva arar. pek az kişi ise yolculuk. bu ikinciler, toprak anayla temas kurmaktan kaçınan melankoliklerdir. yuvanın hüznünü onlardan uzak tutacak birini ararlar. o insana sadık kalırlar. orta çağ'ın mizaç türlerini anlatan kitapları, bu insanların uzun yolculuklara duyduğu özlemi iyi anlamışlardı.

metrodan açık havaya, parlak gün ışığına çıkıp da hiç sarsılmamış olan kimse var mıdır? oysa daha birkaç dakika önce aşağı inerken güneş gene o kadar parlaktı. yukarıdaki dünyanın havasını bu kadar hızla unutmuş. bu dünya da onu aynı hızla unutacak. kim kendi varoluşu hakkında, iki üç kişinin hayatından hava kadar yakın ve sokulgan bir tarzda geçtiğinden öte bir şey söyleyebilir ki?

uyku bedensel gevşemenin doruğuysa eğer, can sıkıntısı zihinsel gevşemenin doruğudur. deneyim yumurtası üstünde kuluçkaya yatan bir hayal kuşudur can sıkıntısı. yapraklardaki küçücük bir hışırtı onu kaçırmaya yeter.

önem verdiğimiz bütün hayatların, bütün işlerin ve eylemlerin aslında ömrümüzün en sıradan, en uçucu, en duygusal, en zayıf saatinin kesintisizce açılıp genişlemesinden ibaret olduğu doğru mudur?

bir şeyi hayatta ne kadar erken isterseniz, gerçekleşme olasılığı da o kadar yüksek olur. bir istek zamanın içinde ne kadar uzağa uzanırsa, gerçekleşmesi için o kadar fazla umut beslenebilir.

"yaşanan anın özünde bulunan şu onulmaz eksiklik."

bir mabettir tabiat, içinde canlı sütunlar çetrefil sözler fısıldar zaman zaman; insan orda geçer, teklifsiz bakışlarla kendisini süzen sembol ormanları arasından.

"sana tapınıyorum gece kubbesi kadar, ey kederler vazosu, ey büyük sessiz kadın, daha çok seviyorum seni benden kaçtıkça ve bana göründükçe, gecelerimin süsü, yığar gibi, daha çok alaycı, kollarımı mavi genişliklerden ayıran fersahları."

nihayet, devasa, karanlık bir şeyler yığını arasında sessizce yaşayıp ölen siyah bir halk, mukadder içgüdüyü izleyen binlerce insan ve iyilik ve kötülük yoluyla altın peşinde koşan.

bir bakışın aşacağı uzaklık ne kadar fazlaysa, o bakıştan çıkacak büyülenme de o kadar güçlü olacaktır.

7.8.19

jorge luis borges

alberto manguel

"düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."

paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.

"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.

victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi. 

borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."

ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."

sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"

yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akıl almaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır -dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."

"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.

"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."

"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu göz ardı etmedi."

"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."

6.8.19

özgürleşme

henri delacroix: sanat hem özgürleşme hem de yaratmadır.

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

ernest bersot: acı, kara ilaçtır. acı, engellenmiş istektir, durdurulmuş harekettir, kötürümleştirilmiş yaşamdır.

raymond polin: değerlerin gerçeği yoktur; yalnızca eylemin gerçeği vardır.

jacques maritain: bilgeliğin özünden ve barışından yararlanamayan sanatçı, zekanın ve spekülatif yaşamın acımasız gereksinimlerinin tutsağı olur ve zamansal üretimin ve pratiğin tüm kölece sefaletlerine mahkum olur.

william blake: tasarım bir evre değildir, insansal varoluşun kendisidir.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

fenelon: iyi tarihçi, hiçbir zaman hiçbir ülkeye ait olmayan tarihçidir; vatanını sevse de hiçbir zaman ona nedensiz övgüler yağdırmaz.

francis herbert bradley: iyi istencin dışında hiçbir şey ahlaklı değildir.

descartes: okul mantığı, insana bilinen şeyleri öğreten veya bilinmeyen şeylerle ilgili muhakemesiz bir sürü sözler söyleyen ve böylece sağduyuyu geliştirmekten çok engelleyen bir diyalektikten başka bir şey değildir.

wittgenstein: gelecek olaylar şimdiki olaylardan çıkarılamaz. nedensel bağlılık bir boş inançtır.

lucien laberthonniere: aşk kaynaktır, araçtır ve amaçtır. her şeyi hesaba katan, aydınlatan, açıklayan nihai akıldır. ve aşk öz olarak özgür olduğu için, özgürlük şeylerin temeli olarak tepede hüküm sürmektedir.

hayranlık

thomas bernhard

tüm dünyayı birden karikatüre çevirmelisiniz. dünyayı karikatüre çevirme gücünüz vardır. düşüncenin en yüksek gücü, gerekli olanı, bu biricik hayatta kalma gücü.

yalnızca sonunda gülünç bulduğumuz şeye hakim olabiliriz. yalnızca dünyayı ve onun üzerindeki yaşamı gülünç bulduğumuzda ilerleyebiliriz. daha başka, daha iyi bir yöntem yoktur. gerektiği anda sona erdirmediğimiz takdirde hayranlık duyma durumu içinde uzun süre dayanamayız ve mahvoluruz.

zaten ömrüm boyunca hayran olmanın çok uzağındaydım. hayranlık duyma bana yabancıdır. mucize olmadığına göre benim için hayranlık duyma hep yabancı kaldı. beni, hayranlık duyan insanları, bir hayranlık yüzünden hastalananları görmek kadar iten başka bir şey yoktur.

insanlar bir kiliseye giderler ve hayranlık duyarlar, bir müzeye giderler ve hayranlık duyarlar. bir konsere giderler ve hayranlık duyarlar, bu iticidir. gerçek akıl, hayranlık tanımaz, bilgi edinir, saygı duyar, dikkat eder, hepsi bu. insanlar bir sırt çantası dolusu hayranlıkla tüm kiliselere ve tüm müzelere giriyorlar ve bu yüzden de hep şu iğrenç bükülmüş yürüyüşe sahipler, hepsinin kiliselerde ve müzelerdeki yürüyüşü böyle.

şimdiye kadar hiçbir insanın tamamen normal olarak bir kiliseye ya da bir müzeye girdiğini görmedim ve en iğrenç olanı da insanları knossos ya da agrigent'te, hayranlık yolculuklarının amacına ulaştıklarında gözlemlemek; çünkü bu insanlar bir hayranlık yolculuğu dışında yolculuk yapmıyorlar.

hayranlık kör eder, hayranlık duyanı budalalaştırır. insanların çoğu bir kez hayranlığa kapıldılar mı artık hayranlıktan kurtulamaz ve böylece budalalaşırlar. insanların çoğu sırf bu yüzden budaladır ömür boyu, hayranlık duydukları için. hayranlık duyulacak hiçbir şey yoktur, hiç ama hiçbir şey.

insanlar için saygı duymak ve değer vermek çok güç olduğu için hayranlık duyarlar, bu daha kolaydır onlar için. hayranlık saygı duymaktan, değer vermekten daha kolaydır, hayranlık budalanın niteliğidir. yalnızca budala hayranlık duyar, akıllı hayranlık duymaz, saygı duyar, değer verir, anlar, böyledir. ama saygı duymak ve değer vermek ve anlamak için düşünce gerekir ve insanların düşünceleri yoktur. düşüncesizdirler ve gerçekten tamamen düşüncesizce piramitlere ve sicilya sütunlarına ve pers tapmaklarının önüne yolculuk yaparlar ve kendilerini ve budalalıklarını hayranlıkla etkilerler.

hayranlık durumu, düşünce zayıflığı durumudur. düşünce zayıflığının bu durumu içinde hemen hemen herkes varlığını sürdürür. bu düşünce zayıflığı durumu içinde gelir herkes sanat tarihi müzesine. insanlar bu hayranlıklarıyla ağır bir yükü sürüklerler. hayranlıklarını paltolarını aşağıdaki vestiyere verir gibi vermeye cesaretleri yoktur. bu yüzden, hayranlıkla dolu olarak, zorla tüm bu salonlarda sürüklerler kendilerini. insanın midesi bulanır bunu gördüğünde.

hayranlık, cahil diye anılanların bir belirtisi değildir yalnızca, tam tersine, çok korkunç, evet gerçekten de ürkütücü ölçüde, daha çok eğitimli denilen kişilerin bir belirtisidir ki bu çok daha iticidir. cahil, hayranlık duyar; çünkü hayranlık duymamayı beceremeyecek kadar aptaldır. eğitimli ise bu iş için çok sapıktır. cahil denilenin hayranlığı çok doğaldır, eğitimli denilenin hayranlığı ise doğrudan doğruya sapıkça bir sapıklıktır.

sondeyiş

metin altıok



dolaştım yıllardır şurda burda
ucuz otellerde kaldım

iğne iplik taşıdım yanımda
bir düzen tutturamadım

kadınlar da oldu elbet yaşamımda
biri hariç hepsini bağışladım

sınadım kendimi karşılıklı acıyla
ben hep ölüme ve aşka inandım

bir şey var dokunur bana
yüzüme uymayan iğreti adım

5.8.19

tanrı'nın bütün çocukları

charles bukowski

bir garson. göğüslerine, kalçalarına, dudaklarına ve gözlerine baktım. zavallı. ne zavallısı? acınası orospu çocuğunun tekini söğüşlemekten başka bir şey düşünemiyordu muhtemelen.

tanrım, her yer kadın doluydu, yarısından fazlası adamın çükünü kaldırıyordu ve elden bir şey gelmiyordu -bakıyordunuz sadece. kim tasarlamıştı bu korkunç numarayı? ama bir yandan da hepsi birbirine benziyordu, bir papatya tarlası. hangisini seçerdin? hangisi seni seçerdi? önemi yoktu, hüzün vericiydi. seçimler yapıldıktan sonra da zaten yürümezdi, kimse için. dediklerine kulak asmayın siz.

düğün bitmiş, ortalık daha da soğumuştu. herkes birbirine bakıyordu. insan ırkını asla anlayamayacağım; ama birinin şarlatanı oynaması gerekiyordu. yeşil kravatımı çıkarıp fırlattım. "hey! orospu çocukları! acıkmadınız mı?" masaya gidip peynir atıştırmaya başladım. birkaç kişi yerinden kalkıp bana katıldı. yapacak başka şey yoktu. onları orada bırakıp viski almak için mutfağa gittim.

bir şey için cezalandırılıyordum. tabut mu? her neyse -arabamın kullanılması ya da şarlatanlığım ya da sağdıçlığım.. işlerine yaramazdım artık. insanlık beni hep iğrendirmiştir. onları özellikle iğrenç kılan akraba ilişkileri hastalığıydı, ki buna evlilik, güç değiş tokuşu ve yardımlaşma, mahalleniz, bölgeniz, şehriniz, ülkeniz, devletiniz, milletiniz de dahil. hayvanca korku aptallığı ile vızıldayıp durdukları kurtuluş kovanında herkes birbirinin kıçına yapışmıştı.

bir adam aya ayak basınca onlar da basmış oluyorlardı. ama açlıktan ölen biri onlardan üç kuruş istemesin -kimlik yok, siktir git, bok kafalı! sivil dolaştıkları zaman tabii ki. bir polisten para isteyen bir aç görülmemiştir henüz. hiç süpheniz olmasın.

aslında bütün korkunç gerçek kimsenin elinden hiçbir şey gelmediğiydi. şairler şiir yazamıyorlardı, tamirciler arabaları tamir edemiyorlardı, dişçiler diş çekemiyorlardı, berberler saç kesemiyorlardı, cerrahlar neşterle çuvallıyorlardı, çamaşırhaneler gömleklerini ve çarşaflarını yırtıyor, çoraplarını kaybediyorlardı; ekmeklerden ve fasulyeden diş kıran küçük taşlar çıkıyordu; futbolcular korkaktılar, telefoncular sübyancı; valiler, bakanlar ve başkanlar örümcek ağına yakalanmış sümüklü böceklerin sağduyusuna sahiptiler.

insanlar aslında orada olmayan bir şeylerin peşinde koşturup duruyorlar. insanın kendi ile yüzleşme korkusundan başka bir şey değil, yalnız kalma korkusu. ben kalabalıktan, bir şeylerin peşinde koşturup duran kalabalıktan korkarım asıl; norman mailer okuyan, beyzbol maçlarına giden, bahçelerini sulayıp ellerinde kürekle toprağa eğilen insanlardan.

asansörle yukarı çıkıp camlı bölmeye gittim. yüzlerce bebek feryat ediyordu. cam bölmenin gerisinden duyabiliyordum seslerini. sürüp gidiyordu. şu doğum işi. ve ölüm. herkes sırasını savıyordu. yalnız geliyor, yalnız gidiyorduk. ve çoğumuz yalnız, korkulu, yarım hayatlar yaşıyorduk. tarifsiz bir keder kapladı içimi. ölüme mahkum bu hayatları görmek. bu yeni hayatçıkların nefrete, sıkıntıya, nevroza, aptallığa, korkuya, cinayete, hiçliğe dönüşeceklerini bilmek - yaşamda hiç, ölümde hiç.

öğrenci sayılırım hâlâ. hiçbir şeye kapalı değilim, yarı-zenci, anne beyaz, baba zenci, aynı zamanda düştük o boktan ise, ortak bir yan. daha çok sonsuza dek bokun içinde yüzmek istemediğimiz için. her ne kadar bok iyi bir hoca olsa da insanın alabileceği dersler sınırlıydı, sonra boğulup gidiyordunuz bokun içinde.

pekala, tanrının bütün çocukları gitti. yatağıma döndüm. ölüyordum sadece, kimsenin umurunda değildi, benim bile umurumda değildi, titreme nöbeti geldi yine. ne bulduysam örttüm üstüme, nafile, beynim de üşüyordu - beynin bütün insani serüvenleri bir yutturmacaydı sanki, doğduğum andan itibaren bir grup dolandırıcının arasına düşmüştüm ve dolana dolanmıyor ya da katılmıyorsan ölmüştün, dışardaydın. dolap sıkı sıkıya örülmüştü. yüzyıllardan beri böyleydi ve dikişleri patlatmanın hiçbir yolu yoktu, dikişleri sökmek istemiyordu, fethetmek istemiyordu; shakespeare'in kötü olduğunu, creeley'nin korku olduğunu biliyordu; önemi yoktu, tek istediği küçük bir odaydı, bir başına, bir başına.

soyundum, kamışı sabunladım, ayak parmaklarımı somyanın yaylarına geçirip tesbih böceği gibi kıvrıldım. aynı şey -iki santim. her şeye sahip olamıyordu insan hayatta. uzanıp tolstoy'un savaş ve barış'ını aldım, ortasından açıp okumaya başladım. değişen bir şey yoktu. hâlâ kötüydü.

bir tek güneş iyiydi; ama yetinmeyi bilmeli insan.

4.8.19

vivere beate

saint simon: tutku hissedilmeden büyük şeyler yapılamaz.

charles renouvier: içinde aklın buyurduğu bir dünya, haksızlığının onu her taraftan sardığı zincirlerden kurtulmuş olan iyiliğin tek başına hüküm sürdüğü bir dünya olacaktır.

emile durkheim: gerçek çoğu zaman acı vericidir.

pierre janet: bir kitap, hemen hemen her zaman bir dönemin duygularının ve fikirlerinin bilincine varılmasından başka bir şey değildir.

henri delacroix: kalpte zihinden geçmeyen hiçbir şey yoktur.

thales: insanın gölgesinin insana eşit olduğu anda, piramidin gölgesi piramide eşittir.

charles blondel: insan sadece çift yönlü değildir, aynı zamanda üç yönlüdür; sadece fizyolojik ve ruhsal gerçek değildir, aynı zamanda sosyal gerçektir.

levy-bruhl: ilkeller deneye karşı duyarsızdırlar.

sigmund freud: düş, uykuyu rahatsız edebilecek şeye karşı onu koruyan bir gardiyandır. çocuk düşü, arkasında bir özlem, bir üzüntü, tatmin olmamış bir istek bırakan günün bir olayına tepkidir. düş, bu isteğin açık, doğrudan gerçekleşmesidir.

henri bergson: düş, içinde yoğunlaşma çabasının eksik olduğu tam bir zihinsel yaşamdır.

jacques maritain: birçok yönden insanların yapısı köleliktir.

henri frederic amiel: kendinin, bahanelerinin, içgüdülerinin, doğasının kurbanı olunmadığı ölçüde özgür olunur. o halde boyun eğmişiz ama özgürleşebiliriz; bağlıyız ama kendimizi çözebiliriz. ruh kafestedir ama kafesinin çevresinde uçabilir.

spinoza: olumsallık yoktur ve özgürlük yalnızca bir yanılsamadır.

descartes: vivere beate, yüce mutluluk içinde yaşamak, tamamen hoşnut ve tatmin olmuş bir zihne sahip olmaktan başka bir şey değildir.

3.8.19

din

marquis de sade

dinler, en güçlünün zorbalığının en zayıfı ele geçirmek istediği bir düzenden başka nedir ki!

bu niyetle dolu olan kudretli kişi, üzerinde egemenlik kurma iddiasında olduğu kişiye, vahşetiyle kuşatmasına imkan tanıyan prangaları tanrı'nın hazırladığını söylemeye cüret etti ve yaşadığı sefaletin sersemleştirdiği bu adam da ötekinin her dediğine ayrımsızca inandı.

bu dalaverelerden doğan dinler saygıyı hak edebilir mi? düzenbazlığın ve salaklığın damgasını taşımayan tek bir din var mıdır? akla ziyan gizemler, doğayı ihlal eden dogmalar, yalnızca akıl dışılık ve tiksinti esinleyen grotesk seremoniler.

insanı kim yarattı? cehennem işkenceleriyle cezalandırması gereken tutkuları ona kim verdi? sizin tanrı'nız değil mi? dolayısıyla, sersem hristiyanlar, bir yandan bu gülünç tanrı'nın insana eğilimler verdiğini, diğer yandan ise bunları cezalandırmak zorunda kaldığını mı kabul ediyorsunuz? bu eğilimlerin peşinden gitmenin kendisinin hakarete uğraması anlamına geleceğini bilmiyor muydu? eğer biliyorsa, insana bu türden eğilimler vermesi nereden kaynaklanıyor? eğer bilmiyorsa, tek sorumlusu olduğu bir haksızlıktan dolayı insanı neden cezalandırıyor?

cehennem sistemi, birkaç insanın kötülüğünün ve birçoklarının zırvalamasının sonucundan başka bir şey asla değildir.

evrenin sonsuzca güçlü, sonsuzca bilge bir varlık tarafından yaratılmış ve yönetiliyor olduğu doğruysa, her şeyin onun bakış açısına katılması, destek olması ve en büyük iyilik için hareket etmesi gerekir. oysa zayıf ve bahtsız bir yaratığın asla ona bağlı olmayan günahlar nedeniyle sonsuza dek eziyet ve işkence görmesinden, evrenin en büyük yararı için ne gibi bir iyilik doğabilir?

tanrı'nın aptallığına dair yeni bir kanıt ister misiniz? yararlanılan bir bahçedeki bir ağacın meyvesini yemekle ilgili bu gülünç yasak da nedir? böyle bir yasak koyan tanrı ancak kötü biri olabilir; çünkü insanın yenik düşeceğini gayet iyi biliyordu; dolayısıyla bir tuzak kurmuştur. ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum; ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

2.8.19

aristides de sousa mendes

yuval noah harari

1940 baharında naziler kuzeyden fransa'ya girdiğinde yahudi nüfusu ülkeyi güneyden terk etmeye başladı ama sınırı geçmek için ispanya ve portekiz vizesine ihtiyaçları vardı.

hayatlarını kurtaracak kağıt parçasının peşinde çaresizce koşuşturan on binlerce yahudi, diğer göçmenlerle beraber bordeaux'daki portekiz konsolosluğunu kuşattı.

portekiz hükümeti fransa'daki görevlilerine, dışişleri bakanlığından onaylanmamış başvurulara vize vermelerini yasaklasa da, konsolos aristides de sousa mendes otuz yıllık kariyerini çöpe atarak bu karara itaat etmeyi reddetti.

nazi tankları bordeaux sınırına yaklaşırken sousa mendes ve ekibi zamana karşı, gece gündüz demeden, neredeyse uyumadan çalıştı. sousa mendes yorgunluktan bayılmadan önce binlerce vize hazırlamıştı. bu göçmenlerden herhangi birini kabul etmeye pek de gönlü olmayan portekiz hükümeti, itaatsiz konsolosu dışişlerinden ihraç etti ve eve dönüş yolunda kendisine eşlik etmesi için muhafız bile yolladı.

insanların sözlerine itibar etmeyen yetkililer, belgelere derin bir saygı duyar. sousa mendes'in emirlere karşı gelerek verdiği vizeler fransız, ispanyol ve portekiz bürokratların hepsi tarafından kabul edildi ve 30 bine yakın insan nazilerin ölüm kamplarından kurtarıldı. yalnızca plastik bir mühür kuşanmış sousa mendes, soykırım boyunca tek başına girişilmiş en büyük kurtarma operasyonunu başarıyla tamamladı.

muhakeme

alain: eğer bir kişiye aynı ağırlıkta ama değişik hacimde olan farklı nesneleri, kurşun bir topu, tahta bir küpü, büyük bir karton kutuyu elle tarttırırsanız her zaman en büyük hacimdeki nesneleri en hafif bulacaktır. çünkü genellikle en büyük nesneler en ağır olanlarıdır. bu yüzden en büyüklerinin aslında en ağır çekmelerini bekliyoruz; ama duyum böyle bir şeyi vermediği için, ilk muhakememize geri dönüyor ve beklediğimizden daha az ağır olduklarını hissederek onların diğerlerinden hafif olduğu muhakemesini yapıyor ve sonuçta onları daha hafif hissediyoruz.

theodule ribot: psikolog ahlakçıdan, botanikçinin bahçıvandan olan farklılığı gibi farklıdır. biri için iyi veya kötü bitki yoktur, hepsi eşit olarak bir inceleme konusudur; diğeri için koparılması ve yakılması gereken zararlı ve parazit bitkiler vardır; onun baştan savma adaleti bilmekten çok suçlamaya yöneliktir. ahlaksal uğraşlar, olanın görülmesini engelleyerek çoğu zaman psikoloji hakkında düşünülmesini önlemiştir.

descartes: tüm felsefe, kökleri metafizik, gövdesi fizik ve bu gövdeden çıkan dalların tıp, mekanik ve ahlak olmak üzere üç ana kola ayrılan diğer bilimler olduğu bir ağaç gibidir. diğer bilimlerin tam bir bilgisinin var olduğunu kabul ederek, en yüksek ve en mükemmel ahlakın, bilgeliğin en son derecesi olduğunu kabul ediyorum. oysa meyvelerin ağacın ne kökünden ne de gövdesinden toplanmayıp sadece dallarının ucundan toplanması gibi felsefeden elde edilecek temel fayda, en uçta yer alan bölümlerden elde edilecek faydaya bağımlıdır.

maurice halbwachs: insanın tasarımladığı görüntülerle karıştığı, yani tek başına tasarımladığı şeyi yaşadığını zannettiği bir durum vardır; ama bu aynı zamanda anımsayamadığı tek durumdur. bu, düş gördüğü zamandır. aksine insan geçmişi ve geleceği daha iyi seçtiği, yani şimdi içinde kendi olduğu, dışsal nesnelere ve diğer insanlara dönük bir kafaya sahip olduğu, daha doğrusu kendi dışına çıktığı oranda daha iyi anımsamakta, geçmişini daha kesin ve somut biçimler altında yeniden inşa etmektedir.

sigmund freud'a göre, düşün anlamı söz konusu olduğunda özellikle çocukların düşleri öğreticidir. çünkü onlarda sansürün işlevi yoktur ve görünen içerik, gizli içerikle aynı hale gelmiştir. işte bu durumda, düş en saf biçimde, bastırılmış bir isteğin gerçekleşmesidir.

yıldızların uzaklığına övgü

ismet özel

kargaşa. anılacak günlerim olmadı mı benim? ayaklarımın korkusuzca çiçeklendiği, silahıma yapışıp sabahın serinliğini beklediğim, kuzey gemileriyle sağır olduğum günler, sepet örmeyi unuttuğum günler olmadı mı? ey geceyi ve kahverengi bir düzeni taşıyan ellerim! yüzümün uğultusuyla şaşırtın beni. o karanlık ormanı yangına vurun. çünkü ben de kaçarken ardımda kalanları yakıyorum. ama iyi biliyorum yıldızları; ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin  gitgide yok olduğunu biliyorum.

kargaşa. ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam, en dağınık ellerim. sabahı nasıl tetikte bekliyorum. şafakla damar damara seviştiğini görmek için bilgeliğin. ve onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. nasıl bir soylu boşluğa çılgınca kanıyorum. ey yangınlar artığı! her yangından arta kalan bir şey, her yangından arta kalan gerçek şey

çoğalt beni.

1.8.19

din ve ahlak

jean meslier

din, ahlakı felce uğratır.

tanrı fikri, tanrı'yı kime kabul ettirir? güçsüzlüğe uğramış, tasalı, bıkkınlık geçirmiş, ümitsiz ve bu dünyadan usanmış insanlara; gerek yaşın etkisiyle, gerek maluliyet eseri olarak ruhlarındaki güçlü şevk ve duyguları sönmüş bazı kimselere.

din, ancak, huylarını ya da zamanla kendilerini uslandırmış olanlar için bir dizgindir. tanrı korkusu ancak, günah işlemeyi çok güçlü olarak istemeyen ya da artık günah işleyecek bir durumda bulunmayan kimseleri günah işlemekten alıkoyar.

yürürlükte olmayan kudretler korkusu, ender olarak yürürlükte olan kudretler korkusu kadar kuvvetli olur. bilinmeyen ya da uzaktaki ceza ve eziyetler, halkın üzerinde, dikili bir darağacından ya da ibret olsun diye asılmış bir adamdan daha az etkilidir.

çevremizde kimse yoktur ki, tanrı'nın gazabından korkusu, efendisinin gözünden düşme korkusu kadar büyük olsun. bir maaş, bir unvan, bir rütbe, cehennemin azaplarını ve cennetin zevklerini unutturmaya yeter. bir kadının okşamaları, "zatı ecellü âlâ"nın tehditlerine hemen her gün üstün gelir. kibar bir kişi üzerinde bir zarif söz, bir komedyen üzerinde bir espri, dinin bütün korkunç haberlerinden, vaatlerinden çok daha etkili olur.

şiddetle tutkun olduğu şeyleri bu dünyada eline geçirince kimse ahireti düşünmez. çok ateşli bir aşığın gözünde, sevgilisinin huzuru cehennemin ateşlerini söndürür ve yüzünün güzelliği cennetin bütün hazlarını siler.

toplumun hoşuna gitmek arzusu, gelenek ve göreneklerin baskısı, gülünç olma korkusu, "alem ne der?" endişesi, bütün dini fikirlerden daha güçlüdür.

bütün dinlerin konusu, günahkar, nankör ve asi insan ile öfkeli tanrı'nın arasını bulmaktır.

tanrısallığın gazabını yatıştırmak için iyi bir günahkarın yeterli olduğu bize temin edilmez mi? bununla birlikte, bu iyi günahkarın tam bir samimiyetle söylendiği görülmez. herhalde büyük hırsızların, ölürken bile, gasp yoluyla kazandıkları malları geri verdikleri çok ender görülür. insanlar sonsuz ateşlere, bu ateşlere karşı kendilerini temin edemedikleri takdirde maruz olacaklarına kuşkusuz inanırlar. ancak servetlerinin bir bölümünü vakfederek, bu dünyada servet edinmelerinin tarzı hakkında pek gönlü rahat olarak ölmeyen dolandırıcı sofular çok azdır.

hayat güzeldir

nilgün marmara

biz niye kendi zamanlarımızı yaşayamıyoruz, niye hep başka zamanlar ve hep başka kendimiz? ne bu ertelenen, bir tansık olma dileğiyle -tansığın olmasını beklemek değil, özün tansığa dönüşmesini ummak- ben'i ve biz'i bir tansık yapmak arzusu? "şimdi'nin karanlığı" daha ne kadar üretilecek? bu karanlıkta beslenen ruh kurtçukları daha ne kadar mal edecek bizleri kendilerine? bu kurtlar içten içe daha ne kadar uluyacaklar? bu görünmez salıncakta daha ne kadar sallanacağız "ay'a dokunmak istiyorum" tümcesini sessiz bir çığlık olarak yineleyerek. bu huzur için çığlıklar ne köpekler toplumunda, kim duyar? çığlıklar neden bu denli sessiz? bu balıkhaneler, bu kancalar niye varlar, yüzlerimiz neden yüz, bedenlerimiz niçin balık öyle asılı dururken ve dönerken ağır aksak?

geçmişin peşine yalnızca düşlerde düşülebilir sanıyorum, uyanınca, bir bir sözcüklere dökünce iç sesiyle, karanlık imgeleri. ve ben de böyle yapıyorum, sanki yüzyıllardır. öyle korkunç bir otoanaliz ki bu artık her şeyi bilmek -megalomani ya da gnostizm değil bu- bir bıkkınlık veriyor, sıyrılmak istiyorum bu iç ve dış kuşatılmışlıktan, anlamlandırmadan, dile getirmeden, dilden götürmeden. olmuyor! herkes sözcüklere doğuyor, içlerinde yaşıyor, onlarla yapılanıyor; ama bunun böyleliğinin ayırdında olmak "gerçek gülünç acı"; insanın kellesini uçurası geliyor. hayali ben'le toplumsal ben arasındaki uçurum sözcüklerin yalnızca araç olarak kullanılmasını terk ettikten sonra gerçekleşiyor, yani bu uçurumun oluşturulmasındaki derin dil etkisi ancak sonra yine dilin trajikomik kullanımıyla dışlaştırılabiliyor, biraz ve belki yaşama o zaman eklemlenebiliyoruz, biraz..

coşkulu, taşkın çocuklar olmak gerek, bu coşkuyu taşkınlığı yazıya geçirmek, bu tamamlanmamış, her an kırılabilir, kopabilir, sökülebilir bağlar ve ağlar içinde azmaktan, azımsamaktan, yetinmemekten, gülmekten başkaca ne zırh kuşanabiliriz? toza, küle, talaşa, köpüğe, çapağa, kuma, kırpıntılara dönüştürülmek isteniyorsak ağaç, dağ, kaya olmayı, atomlarımızı değişik bileşimlerde tamamlamayı düşlemekten başkaca ne var? ama galiba artık çoğu şey uslu uslu "yaramazlaşıyor", her çaba-atılım bir alıntı, bir fragman niteliğini aşamıyor. neyse hayat yine de güzeldir!!!

gazel

metin altıok


bazen düşünür müsün sen de
başka bir şeymiş gibi kendini

bir çocuğun kanayan ilk atlasında
kaçılacak yer yoktur bulanmadan acıya

insanın yüreğinde, geçen zamana karşı
her zaman diri, bir parlak köz vardır

en büyük yanlış bir kadına bağlanmaktır
gerçek aşk bir kadından sokaklara akmaktır

tek anlam bağıdır yerle gök arasında
yumruk kadar yüreğiyle uçsuz bucaksız insan

söylentiler çıksın, elimi kana bula
yeter ki günlerim olsun çırılçıplak koynunda

kumar borcum, yani namusumsun
masum değil, iflah etmez tutkumsun

bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim
sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin

temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte
aşk da kirlenir elbet insanla birlikte

gözlerine derinden ne zaman baksam
hep uzaklaşıp giden yalnız bir adam

bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka
bir şey yok paylaşacak acıdan başka

koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla
adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya

hasrete, açlığa, yokluğa dokun
bakalım o zaman neye benzeyecek kokun

çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin
nasibim olacak ömrümün sonunda

herkes kendince göçer bu yeryüzünden
kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden

alıştır kendini her şey biter ve gömülür
"ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür."

hangi suç taşır cezasını yanında
o suç ki insanın tenini yadsımasında

ben eğilmem gündüz ama
geceleri kanatırım kendimi

ölsem ayıptır, sussam tehlikeli
çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli

akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü
bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü