ahmet haşim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet haşim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.10.2022

şiirimiz

cemil meriç

neden şiirimiz fuzuli'den haşim'e kadar uzun bir feryattır? 

kadının esir pazarlarında alınıp satıldığı bir ülkede, hassasiyetinden başka hazinesi olmayanların kaderi, gözyaşlarını incileştirmek. aşk hiçbir edebiyatta şarktaki kadar karanlık, çileli ve dikenli değildir. ve bütün türk şiirinde adı dudaktan dudağa dolaşan tek kadın yok. neden? cemiyette olmadığı için.

türk kadını kafes arkasından sokak ortasına fırlatıldı. avrupa kadını gibi salondan geçmedi. eskiden yalnız dişiydi. olgunlaşmasına vakit bırakmadan hayat arabasına koştuk. ondan nefes nefesedir. batı'da kadın rönesans'tan beri erkeğin yanı başında duyan, düşünen, düşündüren bir arkadaş. eski yunan ve roma'da da öyleydi. yalnız o çağlarda birkaç cilde bölünmüştü kadın. perikles asrı aspasya'nın asrıdır. on yedinci yüzyıl, on sekizinci yüzyıl, hatta on dokuzuncu yüzyıl kadınların eseri.

batı'da sanayi inkılabı kadını fabrikanın çarklarından biri yaptı. hangi kadını? büyük şehirlerin kenar mahalle kadınını. ötekiler şiir yazdılar, roman yazdılar, okudular ve düşündüler. yalnız o kadar mı? sevdiler ve sevildiler. aşkı yarattılar.

zavallı haşim.. aşk gecesini dolduran feryatları "sagar"a bağlıyor: yanmakta bu sagardan (içki bardağı) içenler. hangi sagar? fuzuli'yi, mecnun'u ve bütün şiirimizi kasıp kavuran bir alevle dolu sagar. zavallı haşim. hiçbir kadın sesi zindanının duvarlarını ürpertmedi.

30.01.2022

edebiyat dergileri

ahmet haşim

gazete idarehanesinde biriken edebi dergilerin yapraklarını karıştırıyorum. bunlar içinde güngörmüşleri, gençleri ve henüz yeni yayına başlamış olanları var. fakat kapakları çevrilerek içeriklerine göz atılınca derhal aralarındaki yaş farkları siliniyor ve hepsi de insana yeknesak bir buruşuk çehreyle bakıyor. aynı şeyşeri aynı tarzda söylemek için bu kadar nesillerin birbiri arkasından gelmesine ne lüzum vardı?

bu mecmuaların sayfalarını açan okur sanki yanlışlıkla viranede bir bodrumun kapısını aralamış gibidir. burun keskin bir çürüme kokusuyla ırışıyor ve kulak güya yer altında bir ölüyü gömmek ve ağlamak için toplanmış garip bir cemaatin iniltisi korkusuyla dikiliyor. bu keskin koku hangi leşten geliyor? şiirden! bu baykuş feryadını duyuranlar kim? şairler! her devrin şairleri!

bilmem bu muammayı nasıl halletmeli? bizde manzum sözle konuşanlar içinde hiçbir genç ve sağlıklı insan yok mudur? bunların hepsi de yaşlı, hasta, verem, sıracalı, kambur, kör ve topal mıdır ki sesleri yalnız ah ve inleme perdesinden yükseliyor, sevgilileri onları kovuyor, nişanlıları bırakıyor ve su, gece ve mehtap kendilerini mütemadiyen ölüme çağırıyor?

şiir bu tarzda bir inilti olmakta devam ettikçe şair kelimesi müthiş bir hastalığın ismi gibi sağlıklı insanları elbette korku ve tiksintiyle titretecektir.

10.01.2022

aşk ve evlilik

ahmet haşim

birbirleriyle evlenmemesi lazım gelenler varsa onlar da yalnız sevişenlerdir. üstadım gourmont'un dediği gibi aşk ile evliliği karıştırmamalı. aşk yabani bir hayvandır. kanunlar haricinde, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. ancak gece karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin tarhını, ağaçlı caddelerin banklarını altüst eder.

ibadethanelerde her gün lanetlenen aşktır. hükümetler polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. halbuki evlilik bir şehir kurumu, bir emniyet düzenidir. aşk geçici, evlilik ise daimidir. evliliği aşkın devamı zannetmiş nice safdil çiftler üç ay geçmeden dudaklarda ateşin söndüğünü görmüşler ve bir akşam kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. aşk değişmeyince ölür.

en eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde şiirin konusu eş değil sevgidir. hayaller ve istiareler hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. kahramanı eş ve konusu evlilik olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir?

2.11.2021

eleştirmen

ahmet haşim

bir mühendisi, bir şairi, bir doktoru, hatta ismini bile ömrünüzde işitmediğiniz herhangi bir mesleğe mensup birini, hiç anlamadığınız bir işinden dolayı beğenir gibi olunuz. derhal bütün faziletler sizindir: iyilikseversiniz, zekisiniz, sevimlisiniz, terbiyelisiniz; ilminize, irfanınıza hiç diyecek yoktur. ağzınızdan düşürüverdiğiniz küçük ve ikiyüzlü bir methe karşılık sırtınıza geçirilen tantanalı altın kaftanı bir an içinde kaybetmemek ve yağmur altında bir çıplak gülünçlüğüne düşmemek istiyorsanız, sakın sözünüze en ufak bir ihtiyat kaydının gölgesini düşürmeyiniz.

işte rahat yaşamanın düsturu!

halbuki her fikir otlağından topal ve yaralı bir hayvan gibi sopayla, taşla, tekmeyle uzaklaştırılan eleştirmen, hakikatte insan zekâsının en etkili hizmetkârlarından biridir. müstakbel şafaklara doğru yürüyen alayın ta önünde ümidin bayraklarını dalgalandıran onun koludur.

büyük üstadım gourmont şunu der: "bütün canlı mahlukata kıyasla insanın üstünlüğünü yapan, yeteneklerinin çeşitliliğidir. en zeki hayvan bir tek şey yapar. fakat onu mükemmel yapar. at, arka ayaklarıyla mükemmel çifteler atar; arı, kimyahane fırınlarına ve dolaşık imbiklere hiç muhtaç olmaksızın dahice balını süzer; örümcek en usta bir dokumacı gibi havadaki tuzağının görünmez tellerini örer. fakat o kadar!

halbuki binbir sahaya dağılmış çalışan insan faaliyetinin mahsulleri ister istemez eksik ve geçicidir. hayvan gayesine varmış duruyor, insan gayesini hâlâ aramakla meşguldür.

herhangi bir sahada insanı artık daha ileriye gitmekten uzak görenler bilmeyerek onu hayvan seviyesine indirmek isteyenlerdir.

eleştirmen ise her insani marifetin hâlâ olgunlaşmaya muhtaç olduğunu bağırmakla , her sabah insana hayvan olmadığını hatırlatıyor.

13.02.2021

fotoğraf

ahmet haşim

fotoğraf merceğine zerre kadar itimadım yoktur. bundan dolayı fotoğraf makinesinin keşfiyle portre ressamının vazifesine son bulmuş gözüyle bakanlara hak vermek bence zordur. şekil ve madde ışığın yansımasına göre anbean değişir. bu bakımdan hiçbir çehrenin vasıfları belirli bir tek görüntüsü yoktur. fırça sanatkârı çizeceği çehre üzerinde uzun müddet hayatın gelgitini gözlemlemek ve onu birçok değişimlerinde kaydetmek yoluyla sonunda gerçek kimliğin gizli hatlarını sezmeyi ve görmeyi başarır. fotoğraf bu zihnî analiz ve sentez gücüne sahip değildir. onun için hassas cam üzerinde çizilen şekle bir belge yüklenemez.

26.06.2020

süleyman nazif

ahmet haşim

süleyman nazif'in geçen sene öldüğünden tabii hiçbirimizin şüphesi yok. fakat bu hayrete şayan insanın artık yaşamadığı fikrine alışmak da ne zor! hâlâ bize bir oyun yapmak için bir tarafta gizlendiğini ve neredeyse bir kapı arkasından sesinin gürleyeceğini zannediyorum. ebedi kudretlerin hemcinsi olan bu adamın ölmesi ve rüzgârın sonsuza dek durması gibi insana gayritabii görünüyor.

bununla birlikte onu tanımış olanların bu dakikada vehmi ve hayali ne olursa olsun, süleyman nazif artık yaşayanların dünyasından uzak, yer altı aleminin sakinleri arasında bulunuyor. koca bir değirmeni harekete getirmeye kafi bir kudreti bazen bir tek cümlenin zembereklerine sıkıştırmayı bilen o kasırgalar kardeşi, ihtimal şimdi topraklar altında ya bir zelzeleye dönüşmüştür veyahut yarın yıldırımlarla güreşerek koca bir çınar halinde fışkırmaya hazırlanıyor.

süleyman nazif'in mezarı hâlâ yapılmamış. bunu mezar yapmak için bir heyetin yeni kurulduğu haberinden öğreniyoruz. elli altmış kuruş ufak bir para miras bırakmış olan bu büyük türk yazarının mezarını bundan sonra da yapmasak pekala olur. bu gibi aç ölenlerin çürümüş kemiklerine mermerden bir köşk yapmaya kalkışmaktan ne çıkar? sadakayla dikeceğimiz iki taş o tunç lisanın kendi sahibine yaptığı çınlayan mezardan daha güzel ve daha sağlam mı olacak?

8.04.2019

hayvanat bahçesi

ahmet haşim

paris'in büyük hayat sıtmasına tutulduktan sonra yapmaya hiç vakit bulamayacağım bir ziyarete ilk günümü ayırmayı uygun buldum. indiğim otelden pek uzak olmayan doğa tarihi bahçesindeki hayvanları görmek istiyordum. trenin yorgunluğunu sıcak bir banyo ve iyi bir kahvaltıyla geçirdikten sonra o tarafın yolunu tuttum.

eylül sonunun bu kapanık ve serin gününde bahçenin bütün ağaçları durgun ve karanlık. havuzların suları bulutlu semanın yansımalarıyla kirli bir katran renginde. neşesiz fıskiyeler havada tutunamıyor. derinden derine perişan feryatları, bin tempoda hayvan bağırmaları işitiliyor. insan daha kapıdan girerken bir gurbet ve ıstırap bahçesinin eşiğine ayak bastığını anlıyor.

evvela kuşların bulunduğu tarafa saptım. birer büyük oda genişliğindeki kafeslerinde hindiçin'den getirilmiş leylek biçiminde birtakım tüyleri dökük kuşlar boyunlarını çekmiş, nihayetsiz bir hüzün içinde düşünüp durmakta. bu bedbahtların kafesi yanında, açık bir saha üzerinde dikili kazıkların ucundaki halkalara tünemiş renkli papağanlar kafeslerde mahpus hasretli kuşların havaya dağıttığı anlatılmaz elemi bir dereceye kadar değiştiriyor.

daha biraz ötede başka bir büyük kafesi dolduran ufak senegal kuşları renkli tüyleriyle bir sonbahar bahçesinin keskin çiçeklerini andırıyor. bu masum mahluklar bulutlu havayı bir akşam başlangıcı zannederek dalları üzerinde sıralanıp uyumaya hazırlanıyorlar. daha ötede, yine büyük bir kafeste hasta ve dargın akbabalar var. hepsi de yüzlerini duvara çevirmiş uyuyor gibi duruyor. yusuf ziya ortaç, paris hayvanat bahçesinde akbabanın çirkin ve gamlı başını görseydi, neşeli gazetesine onun ismini vermeye mümkün değil razı olmazdı.

maymunlar tarafına geçtim:

iki genç şempanze, hapishanelerinin demir parmaklıkları arkasında birbirine sarılmış, ağlayan ve hıçkıran felaketzedelerin sallanışıyla mütemadiyen sallanıyor. ne hazin şey!

kafesinde tek başına yaşayan bir goril -biraz açılmak ve ısınmak için olacak- ikide bir tavandan sarkan trapeze takılarak birkaç jimnastik hareketi yaptıktan sonra tekrar büzüldüğü köşeye dönüyor. hele diğer kafeste bir cezayir maymunu ailesinin hatırası yüreğimde daima kanayan bir yara halinde kalacak: anne, bir aylık yavrusunu bağrı üzerinde sıkmış, ısıtmaya çalışıyor ve dalgın, boş, ümitsiz gözlerle bu esmer ve yabancı semaya bakıp düşünüyor.

ne talihsiz bir anne çehresi!

üzüntüm tahammül kabiliyetimi geçmişti. artık kafeslerin önünde çok durmadan geçiyordum: işte sürekli bir dil hareketiyle hapishanelerinin demir çubuklarını aşındırmaya çalışan aptal ayılar. işte öfke ve gazaptan kendi etine dişini geçirmeye çalışan hiddetli bir pars. işte serbest olsa bir hamlede kan ve kemik yığını na döndürebileceği gülünç bir seyirci kalabalığına esir çehresini göstermemek için ısrarla duvar tarafına bakan mağrur bir bengal kaplanı.

işte dalgın aslanlar. işte iğrenç sırtlanlar, işte kafeslerinde durup dinlenmeksizin dönen tesellisiz kurtlar..

yılanları ve timsahları da derin uykularında seyrettikten sonra bahçenin seine nehri tarafına açılan kapısından çıkmadan evvel heykeltıraş fremiet'nin bir ayı yavrusu avcısıyla iri bir ayı annesinin kanlı kucaklaşmasını temsil eden tuncu önünde durdum. esir ve gurbetzede hayvanların şifasız ıstırabından akan zehirle dolan ruhum, serbest canavarın zalim insan üzerindeki zaferini gösteren bu trajik şaheseri seyretmekle bir parça ferahladı.

4.12.2018

cenap şahabettin

ahmet haşim

cenap şahabettin, çocukluğumdan beri sevdiğim bir şairdir.

edebiyata tamamen yabancı bazı münakaşaların gölgesi altında kalan alıştığım çehresi bana son senelerde birden sevimsiz ve yabancı görünmeye başlamıştı. herkesle beraber ben de bu süslü ve zarif ruhu sahtelikle sakatlanmış ve lisanını fazla yüklü bulmaya başlamıştım.

geçenlerde, tenha bir gece gezintisinde, unutulmuş zannettiğim bazı mısralarının mehtaptan cesaret alan titrek kış kuşları gibi birden hafızamın uzak dalları üzerinde ötüştüklerini duydum. ruhum titreme içinde kaldı.

düşmüştü siyeh berk-i şebe şebnem-i simin
şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde

(düşmüştü gecenin siyah yaprağına gümüş şebnem
şebnem gibi titrerdi ay gecenin üzerinde)

kullanılan kelimelerin bugünkü düşkün kıymeti haricinde, şiirin anlattığı gece alemi gözlerimizin alıştığı, o eski alem değildir: "gece büyük ve siyah bir yapraktır. ay bu yaprağın üzerinde iri bir şebnem tanesi gibi duruyor." bu garip ve güzel şiir manzarası eski olmak şöyle dursun, hatta bu sahada henüz varmadığımız bir yenilik ve tazelik merhalesindedir.

zülfünü bi-nizâm ü bi-pervâ
dağıtır şâne-i tabiiyyet
cem eder bâ-kemâl-i istiğna
lemse-i şûh-ı bâd-ı nisviyyet

(zülfünü düzensiz ve pervasız
dağıtır tabiatın tarağı
toplar gönül tokluğunun olgunluğuyla
kadınlık rüzgârının şuh dokunuşu)

bu dört mısrayla çizilen çehre fransız ressamı helleu'nün en zarif kadın başlarını bile geçiyor. altın saçlar, paris veya viyana'nın en usta bir berberi makasıyla kesilmiş gibidir. dağılan saçları toplayan el çağdaş bir zarafetin terbiye ettiği en dişi hareketlerle kımıldanıyor.

ya kelimeler? ya bu farsça ve arapçanın gülünç bir israfla kullanımı? bu, istenilerek yapılmış bir hünerdir. zira onun yazdığı senelerde birçok şair sade denilecek bir lisanla yazardı. esasen bir türk için türkçe yazmak kadar kolay ve tabii ne olabilir? fakat cenap şahabettin genç olduğu senelerde fransa'da gayet itibarda olan roman okulu'nun türkiye'de bir takipçisiydi.

roman okulu şairleri ingilizlerin "pre-raphaelite"leri gibi yeni mazmunları orta çağ'a mahsus kisveler içinde göstermeyi isterler, sözlüğün en unutulmuş kelimelerini zümrüt, yakut, inci ve elmas türünden çok değerli mücevherler gibi yeni bir hayale göre örülmüş altın kafesler üzerine bindirirlerdi. bunlar eski değil, eskiliği estetik bir endişeyle yenileştiren sanatkârlardır.

cenap şahabettin de aynı estetiğe göre, dokusu halis türkçe olan bir lisan içinde, tınısı garip eski kelimelere kasten yer verirdi. çin ve japonya'dan getirilmiş eski mermerler, billurlar, ipekler ve seccadelerle süslü yeni bir salon ne kadar eskiyse, cenap'ın şiiri de o kadar eskidir.

eda ve hayaldeki yapmacığa gelince, bu da yeni şiirin en güzel hususiyetlerinden biridir. yeni kadın çehreleri gibi. geçenlerde bir yazarın dediği üzere, şimdi boyanmamış bir kadın yüzü insana bir türlü medeni bir çehre hissini vermiyor.

4.08.2018

bulutlar

ahmet haşim

fen, yağmuru lazım olduğu zaman yağdırmak imkanını bulmadıkça veyahut suyun yerini tutacak bir madde keşfetmedikçe dünyanın mutlak hakimleri şu kızıl ufuklar üzerinde sıra sıra yürüyen ve gürleyen siyah bulutlar kalacak.

hint'in kadim din kitabı olan vedalar'da bulutların metaforik ismi ineklerdir. kimyanın sonsuz ilerlemesine rağmen dünya hâlâ gıdasını şu semavi memelerden akan sütte arıyor. fen bulutların keyif ve hevesine hükmedebilmekten şimdilik hayli uzaktır. insan sefaletine karşı bulutları merhamete getirmek için elimizde yağmur duasından başka hiçbir çare yok.

bulutlar bize küsünce nehirler kurur, tarlalar ölür. bahçeler solar, toprak mahsullerini keser, şahısların kesesi ve neticede devletlerin hazinesi boşalır, ticaret durur, sanat durur. bu geniş trajedi çerçevesi ortasında insanın korkunç kaderini bir an tasavvur etmek bile muhayyileyi yakmaya kafidir.

alışılandan biraz daha fazla sürecek bir kuraklık milyonlarca insan neslinin asırlardan beri zahmetle biriktirdiği zekâ sermayesini tüketmeye ve bizi bu derece şımartan bir medeniyeti iflas ettirmeye kafidir. hasılı hayatın sonsuz çarkını döndüren bulutlardır.

şu çarkları suyla dönen dünya eski zaman işi bir değirmenden hâlâ farklı değil.

4.07.2018

dilenci

ahmet haşim

yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. bu zeki çehreli insan, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi düzeniyle her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sessiz belagatiyle gelip geçenlerin merhametini avlar. merhametlerin birer şaşkın güvercin telaşıyla bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek benim her sabahki eğlencemdir.

sabır, tahammül, düzen gibi karakter faziletlerinin en çetinleriyle donanmış ve aynı zamanda ustalıklı bir sükutun boş bir belagate tercihedildiğini bilecek kadar zevk ve idrak sahibi olan bu insanın daha çetin sahalarda, daha kârlı avlar arkasında koşması mümkünken, bir dilenci kılığı altında gelip geçenlere el uzatmaya razı oluşunu büsbütün budalaca bir hareket saymadım.

bu insan haklıydı:

hayatın zevk kaynağı olarak kuvveti ve insanın yaşamak hususundaki kudreti nispetinde fakirin hali yamandır. işte bunun içindir ki new york veya londra gecelerinde kuru bir kemik parçasını açlıktan gözü dönmüş köpeklerin ağzından kapmaya muhtaç kalan korkunç hayat düşkünlerine verilen fakir ismi hindistan'da, ganj nehri kenarında yarı kutsal bir payenin unvanıdır. fakire merhamet saadet ve felaketleri görünmez kuvvetlerin keyfine tabi ve dolayısıyla her an refahtan sefalete düşmek tehlikesine maruz olanların bilinmezden bir tür medet ummasıdır. bu gibilerin dilenci avucuna sıkıştırdıkları her sadaka yarın istemekten korktukları bir sadakanın sermayesi gibidir.

her sabah sessiz bir trajedi çehresiyle karşıma çıkan dilenci, şüphesiz, hesabın henüz tesadüfe galip gelmediği bir âlemde yaşadığını biliyordu ve sınırsız bir saflık ve gaflet denizi içinde merhameti değerli inciler şeklinde kolayca avlamaktan zerre kadar mahcup görünmüyordu.

4.06.2018

olgunluk

ahmet haşim

ne yazık ki vücudun haraplığı zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. manasız çocukluk, tatsız gençlik şen olgunluğa hazırlanmaktan başka nedir? zekâ; nar, ayva ve portakal gibi geç renk ve rayiha bulan bir sonbahar mahsulüdür. en az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. dünyayı idare eden ilim, fen, iktisat, sanat ve edebiyat akımlarının düzenleyicisi şakakları beyazlamış kafalardır. genç allame ve genç dahi bir mucizedir ki bazı yerlerde vücut buluyor.

ne olacağı meçhul yeniyetmelere yer açmak için ölümün her sene, bilhassa baharda kır saçlara attığı tırpan, kim bilir, tabiata karşı insan zaferini ne kadar geciktirmektedir?

4.05.2018

kürk modası

ahmet haşim

nereden geldiği ve nasıl başladığı meçhul bir kürk modası istanbul'un hemen bütün kadın tabakalarına yayıldı. bu moda o kadar yaygınlaşmış ki şimdi kastor mantosu olmayan hanımın hiç olmazsa kedi veya fare derisinden bir kürkü olması icap ediyor.

bu moda dedelerimizin ve ninelerimizin malum kürkünü tersine çevirip sırta geçirmek ve kurt veya goril gibi iri cüsseli bir hayvana benzemek tuhaflığından ibarettir. tırnaklarını uzatıp sivrilten ve vücudunu baştan başa tüylü göstermek isteyen kadın belli ki insandan gayrı bir hayvana benzemek için uğraşıyor. kadınlarda bu insan şeklinden uzaklaşma meylinin sebepleri ne olsa gerek?

17.02.2018

piyale

ahmet haşim

hiçbir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir.

şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan ne de bir kanun koyucudur. şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil; fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, ortalama bir lisandır.

şiir, düzyazıya çevrilemeyen nazımdır.

şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir.

şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.

mânâ araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını titreyiş içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. et zerresi, o susturulan sihirli sesi telâfiye kâfi midir?

3.02.2018

bize göre

ahmet haşim

seyahat, hele deniz seyahati ruhun bütün dertlerine devadır.

nietzsche'ye göre milletleri birbirine düşman yapan yegane kuvvet tarihtir. geniş bir insani anlaşmaya vücut verebilmek için yapılacak ilk iş tarih öğretiminin el birliğiyle ortadan kaldırılmasıdır.

eti tadan, artık kuru ekmeğe dönemez.

dünya basınına göz atılınca hükmedilir ki zamanımızda mide ve bağırsak beyinden çok daha şerefli birer organ derecesini almıştır.

on on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun bariz alametlerinden biri, okurun yeni ürünlere karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır. bu alışkanlık ancak âdet şekline dönüşmüş bir hassasiyetin uysallığı değil midir?

"şimdi boyanmamış bir kadın yüzü, insana bir türlü medeni bir çehre hissini vermiyor."

çingene, insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. zannedilir ki bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri insan şekline bürünmüş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır.

âşık, yüz bulamayan adamdır.

maddi menfaatlerini müdafaada gösterdiği vahşet ve kabalık kabiliyetiyle yaradılışı hakkında akıllıyı bazen ümitsiz bırakan insan, ara sıra gösterdiği ulvi dayanışma manzaralarıyla, kurt ve sırtlanın iğrenç cinsinden olmadığını gösteriyor. ilkel hırsların çamurdan tabakası üstünde evrensel bir manevi ve medeni insanlık var.

leylek yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır. kırmızı gagasının takırtısı sese dönüşmüş bir sıcak temmuzdur.

meyhane mukassi (kasvetli) görünür taşradan amma
bir başka ferah, başka letafet var içinde (nedim)

ciddi görünmek için soluk bir lisanla konuşmanın elzem olduğunu zannetmek, kibrin başlıca belirtilerinden biri ve belki de birincisidir.

ateşin kırk derecesi! bu çin, japon, amerika ve afrika'dan ziyade bir insan için görülmesi elzem, meraklı bir cihandır.

kadınlar için hakiki cazibenin ezeli düsturu bize göre daima şundan ibaret kalacaktır: çok konuşmamak ve yılışmamak. nice ilahi başların pembe dudakları her açılışta zihinden inen koca bir ahmaklık öküzüne yol veren bir kapı vazifesini görür. bu itibarla bazı kadın başları hakikatte altın, elmas ve yakuttan yapılmış tiksindirici birer alıklık yığınıdır.

seyahate çıkan bir dostunuzun size her vardığı yerden düzenli olarak mektup, kart yazarken birdenbire susması ya öldüğüne veyahut paris'e vardığına delalettir. paris'in havasına giren adam mektup yazmak için artık vakit bulamaz, böyle şeylerle meşgul olmayı hiç düşünemez.

bütün verimli hayat hırslarının harekete geçiricisi ettir ve hareketi ağır sebze yiyiciler etle beslenmeye alışıncaya kadar pençeli hayvanların aciz bir avı olmaya mahkumdur.

timur aydın: haşim'in üslubunu metaforik bir şölen olarak tarif etmek mümkündür. "üslup hakkında bir düşünce"de çocukluğunda çok sevdiği bir şiir dergisini yaşlılığında tekrar eline alan haşim, şiirlerdeki sıfatların, teşbihlerin, istiarelerin böcek koleksiyonlarında toplu iğneyle tutturulan ölü kelebekler gibi sayfalarda renkli birer naaş şeklinde durduğunu söyler.

21.10.2017

orman

ahmet haşim

 
su değil, mevsimin havası akan
duyduğun yaprağın, dalın sesidir
suda yıldızların parıltısıdır
bu karanlıkta bazı bazı çakan

16.04.2017

merdiven

ahmet haşim


ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

sular sarardı.. yüzün perde perde solmakta
kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller
durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
sular mı yandı? neden tunca benziyor mermer

bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta
kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

2.03.2017

karanfil

ahmet haşim

 
yârin dudağından getirilmiş
bir katre alevdir bu karanfil
ruhum acısından bunu bildi

düştükçe vurulmuş gibi yer yer
kızgın kokusundan kelebekler
gönlüm ona pervane kesildi

10.11.2016

başparmak

ahmet haşim

insanın en asil organı hangisidir diye sorsalar hepimizin vereceği cevap budur: beyin! halbuki beyinden daha yüksek ve hatta insanı diğer yaratıklardan ayıran ve onu bütün hayvanlara nazaran üstün bir mevkiye çıkaran beyin değil, sadece elinin başparmağıymış. başparmağın diğer parmaklarla birleşip iş görebilecek bir vaziyette olmasıdır ki insana nesneler üzerinde üstünlük imkanını veriyor. bunu söyleyen doğa tarihidir.

gerçekten birçok hayvanın parmakları yoktur. parmakları oluşmuş olanlardaysa başparmak insanda olduğu gibi elin diğer parmaklarıyla uyum sağlayamadığından faydalı bir iş görecek vaziyette değildir.

ilk insan zekâsıyla değil, sırf elinin organ haline gelmesi sayesinde taştan bir balta imal etmeyi başararak ağaç dallarını kesmiş ve mağara haricinde, güneş ve sema altında ilk mimari eseri vücuda getirebilmiştir. insan medeniyetine başlayan, çekici ve testereyi tutan ilk eldir. dağda, çölde ve ormanda hayvan olarak kalan mahluklardan hiçbiri başparmaklarını kullanamadıkları için şehirler kuramamış, evler inşa edememiş ve neticede bir medeniyet kurmayı başaramamıştır.

başparmak insan medeniyetinin yarısını vücuda getirdikten sonradır ki beyin kemik mahfazasında tabii uykusundan silkinerek konuşmaya başlamış ve belki insan işlerine müdahalesi faydadan ziyade zarar vermiştir.

aklın başparmağa göre esaret veya galibiyetine bağlı olarak medeniyet ilerlemiş veya gerilemiştir. bütün taş ve demir sanayisi başparmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerler de zekânın eseridir. orta çağ'ı akıl, bugünkü amerika'yı ise başparmak yapmıştır.

bizde de başparmağın akla ve ukalalığa üstün gelmesini temenni etmek hepimizin kutsal bir vazifesi olmalı.

12.05.2016

parıltı

ahmet haşim

 
ateş gibi bir nehr akıyordu
ruhumla o ruhun arasından
bahsetti derinden ona halim
aşkın bu onulmaz yarasından

vurdukça bu nehrin ona aksi
kaçtım o bakıştan, o dudaktan
baktım ona sessizce uzaktan
vurdukça bu aşkın ona aksi

16.04.2016

o belde

ahmet haşim

denizlerden
esen bu ince hava saçlarınla eğlensin
bilsen
melâl-i hasret-ü gurbetle ufk-u şama bakan
bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin
ne sen
ne ben
ne de hüsnünde toplanan bu mesâ
ne de âlâm-ı fikre bir mersâ
olan bu mâi deniz
melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz
sana yalnız bir ince tâze kadın
bana yalnızca eski bir budala
diyen bugünkü beşer
bu sefil iştihâ, bu kirli nazar
bulamaz sende, bende bir ma'nâ
ne bu akşamda bir gam-ı nermîn
ne de durgun denizde bir muğber
lerze-î istitâr-ü-isti'nâ

sen ve ben
ve deniz
ve bu akşam ki lerzesiz, sessiz
topluyor bû-yu rûhunu gûyâ
uzak
ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
bu nefy-ü-hicre müebbet bu yerde mahkûmuz

o belde
durur menâtık-ı dûşîze-i tahayyülde
mâî bir akşam
eder üstünde dâimâ ârâm
eteklerinde deniz
döker ervâha bir sükûn-u menâm
kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylidir
hepsinin gözlerinde hüznün var
hepsi hemşiredir veyâhût yâr
dilde tenvîm-i iztırâbı bilir
dudaklarındaki giryende bûseler, yâhût
o gözlerindeki neylî sükût-u istifhâm
onların rûhu, şâm-ı muğberden
mütekâsif menekşelerdir ki
mütemâdî sükûn-u-samtı arar
şu'le-î bi-ziyâ-yı hüzn-ü kamer
mülteci sanki sâde ellerine
o kadar nâtüvân ki, âh, onlar
onların hüzn-ü lâl-ü müştereki
sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
hepsi benzer o yerde birbirine

o belde
hangi bir kıt'a-i muhayyelde
hangi bir nehr-i dûr ile mahdût
bir yalan yer midir veya mevcût
fakat bulunmayacak bir melâz-ı hulyâ mı
bilmem.. yalnız
bildiğim, sen ve ben ve mâî deniz
ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
bende evtâr-ı hüzn-ü ilhâmı
uzak
ve mâî gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
bu nefy-ü hicre müebbet bu yerde mahkûmuz