31.8.09

uzun lafın kısası

irvin yalom: herkes aynı yemeği yemekten bıkar. her güzel kadının olduğu yerde, bir de onu düzmekten bıkmış zavallı bir erkek vardır.

mahabharata: bilgi gerçeği anlamaktır. barış, ruhun sükun bulması.

cevdet kudret: her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.

george sand: evlilik, toplumun icat ettiği en barbar kurumlardan biridir.

nicholas malebranche: insanların körlüğü ve bilgisizliği bizi şaşırtmamalıdır; çünkü zihinleri, önemli bir zorluğu içeren hiçbir şeye nüfuz edemez.

marguerite yourcenar: insanın gerçek doğum yeri, onun kendisine ilk kez aklıyla baktığı yerdir.

sophokles: en keyifli hayat, hiçbir bilgelik olmadan sürüp giden hayattır.

platon: iyi bir dost dünyanın en güzel bıldırcınından, en güzel horozundan; hatta en güzel atından ve köpeğinden çok daha değerlidir.

nezihe meriç: yıkanmış taşlık, sulanmış bahçe demektir bir bakıma yaşamak.

veysel atayman: şiddet, modern toplumun hayal kırıklıklarından ve duygusal soğukluğundan doğar.

lord byron: şeytan sanıldığından daha sık doğruyu söyler; ama dinleyicileri cahildir.

ahmet ümit: iktidar kanla beslenen bir organizmadır. kendisini yöneten insanları güç kadar kötülükle de ödüllendirir. ister romalı olsun, ister osmanlı, birkaç istisna dışında eline kan bulaşmamış hükümdar yok gibidir.

27.8.09

dodo efsanesi

alberto manguel


çok eskiden, muazzam bir iştaha sahip ıçamayan kuş dodolar yerel baştankaraların yuva yeri olan bir adada balkabaklarının büyüyüp kocaman olduğunu keşfetti. dodolar, devasa bir yemek ihtimaliyle keyiflenerek küçük bir sal yapıp onları adadan ayıran dar boğazı geçtiler. orada günlerce balkabaklarıyla kendilerine ziyafet çektiler. büyük gagaları için fazlaca narin olan böğürtlenler ile tahılları ayaklarıyla hoyratça çiğnediler ve onları, sabır ve itina ile bazılarını toprağa eken, diğerlerini de yavrularını beslemek için yuvalarına götüren baştankaralara bıraktılar. birkaç hafta sonra, balkabağı kalmadı, dodolar da evlerine dönmeye karar verdiler. yedikleri onda şeyden sonra zahmetle yürüyerek, şiş karınlarını sala sürüklediler ve denize açıldılar. biraz sonra, sular salın zeminini kaplamaya başladı. daha genç dodolardan biri titrek bir sesle "sanırım çok fazla balkabağı yedik." dedi. "korkarım batıyoruz." en yaşlı dodo, öfkeyle, ağzında kırmızı bir böğürtlenle minik bir baştankaranın yerleştiği direğin tepesini işaret etti: "işte suçlu!" diye bağırdı. "sal için fazla ağır. hepimize yer yok. derhal kurtulun ondan!" ve hepsi baştankarayı korkutup kaçırmak için zıplamaya koyuldu. bunca gürültüyü duyan baştankara, karaya doğru uçtu, sal da köpek balığı dolu sularda battı. dodoların soyu da böylece tükendi.

gölgeler dünyası

platon

"ne gülüyorsun? anlattığım senin hikayen." (horatius)

bir mağara düşün dostum. girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. insanlar düşün bu mağarada. çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil; yalnız karşılarını görüyorlar. arkalarından bir ışık geliyor. uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte. ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar. tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. doğru. o esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün. dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? kısaca, onlar için tek gerçek var: gölgeler.

tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. ne olurdu dersin, anlatayım. ayağa kalkmaya, başını çevirmeye, yürümeye ve ışığa bakmaya zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. gözleri kamaşır, gölgelerini görmeye alıştığı cisimleri tanıyamazdı. biri, ona: "ömür boyu gördüklerin hayaldi. şimdi gerçekle karşı karşıyasın." diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, "bunlar nedir?" diye sorsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.

bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi. kulak asmadık. gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ay'ı gördü, yıldızları gördü. zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. ve düşünmeye başladı. ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. ve eski günlerini hatırladı. ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.

adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. karanlığa kolay kolay alışabilir mi? dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? ağzını açar açmaz alay ederler. sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. saçmalıyorsun. biz yerimizden çok memnunuz. bizi dışarı çıkmaya zorlayacakların vay haline.

işte böyle aziz dostum. sana anlattığım hikaye kendi halimizin tasviridir. yer altındaki mağara: görünürler dünyası. yücelere çıkan tutsak: idealar alemine yükselen ruh.

25.8.09

yuva

~californication

sevgili karen,

eğer bunları okuyorsan, bir şekilde postalama cesareti buldum demektir. aferin bana. beni pek tanımıyorsun ama, anlamaya başladın. yazı yazmanın benim için ne kadar zor olduğuna dair konuşup durmaya meyilliyimdir. ama bu, bugüne dek yazdığım en zor şey. bunu söylemenin kolay bir yolu yok. öylece söylüyorum o yüzden:

birisiyle tanıştım. kazara oldu. arandığımı söyleyemem. hazırlıksızdım. kusursuz bir fırtınaya tutulmuş gibiydim. o bir şey söyledi, sonra ben başka bir şey. ardından, bildiğim tek şey, hayatımın kalanını bu konuşmanın tam ortasında geçirmek istediğimdi. geriye içimi yakan o his kaldı. beklediğim kişi o olabilir. kaçığın teki olduğunu söyleyebilirim. bir şekilde gülümsetiyor beni. fena halde nevrotik. dikkat isteyen harika bir uğraş gibi.

o, sensin karen. bu iyi haber. kötü haber ise, seninle ve korkudan altıma ettiren tüm bu meselelerle tam şu anda, nasıl bir arada olabilirim, bilmiyor oluşum. çünkü, hemen şimdi seninle olmazsam hayatın içinde bir yerlerde kaybolup gideceğimizi hissediyorum.

dönüşlerle, kıvrımlarla dolu kocaman kötü bir dünya bu. ve insanlar bazı anları yok sayarak, ıskalayarak geçiştirmenin yolunu bulmuşlar. ama bazı anlar her şeyi değiştirebilir.

aramızda neler oluyor, bilmiyorum. üstelik sana, benim gibilere neden yok yere bel bağlaman gerektiğine dair söyleyecek bir şeyim de yok. ama kahretsin, öyle güzel kokuyorsun ki, "yuva" gibi. ve harika kahve yapıyorsun. bunlar ele avuca gelir nedenler, değil mi?

beni ara. belbağlanmaz hank moody'n.

dizeler

rabindranath tagore


ey küçük başıboşları dünyanın
ayak izlerinizi bırakın sözcüklerimde

yıldızlar, ateş böceği sanılmaktan korkmazlar

yaşam bize verilmiştir; biz onu vererek kazanırız

eski sözcüklerin tozu sana yapışıyor
sessizlikle yıka içini

yapraklarını koparmakla güzelliğini toplayamazsınız çiçeğin

akşam göğü bir pencere
yanmış bir fener
arkasında bir bekleyiş gibidir bana

yaşamın güneşli adasının çevresinde
ölümün sonsuz deniz türküsü kabarır gece gündüz

bir yabancı gibi geldim kıyına
evinde bir konuk gibi yaşadım
kapından bir arkadaş gibi ayrılıyorum
toprağım benim

yaşamın durgun suyunu kıpırdatır ölüm çeşmesi

insanlık tarihi, ezilen insanın yengisini sabırla bekliyor

son sözüm bu olsun, güveniyorum senin sevgine.

24.8.09

temmuz bildirisi

hasan hüseyin korkmazgil


başımsın baş eğmeyeceğim
gücümsün darmadağın
savaşıyorsam dişimle tırnağımla
bil ki bu sensin

geceleri bambaşka bir adam oluyorsam
karışıksam kendimden yelimden kaçıyorsam
içimde anlamadığın bir beethoven fırtınası
ben bu fırtınayı yıllardır tanıyorum
yıllardır kendimi taştan taşa ama anlayamazsın
bu beethoven fırtınası bu ölüm bu ürkünç
tarlalar var bu fırtınada fabrikalar umutlar
dilsiz anlaşmalar var erkekçe davranışlar
ben bu fırtınayı yıllardır yaşıyorum
yüzükoyun kentlerin alacakaranlıklarında

duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim

orda da akşamlar olacak allı'nın kızı
kanlı mendil gibi ağustos akşamları
şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
belki yanında başkaları olacak
belki düşlerine bile girmeyeceğim
gün oldu acıların şiirini yaşadım
gün oldu zehir gibi gibi yokluğunu yaşadım
bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
dokunsan parmaklarıma tutuşacağım

yolumun üstünde bir top temmuz -sen ne çok sevilgensin
ey tutsak kırmızım benim, emzikli dalım, kavgabayrağım ey
anamın toprak ağırlığı, yaramın dişikurdu, sabahım
sen ne çok temmuzsun ey tükenmeyen -ey benim köprülü suyum
diri yanım, susuzluğum, mapusanem, zincirim, kızgın arefem benim

aktıkça büyüyen sulardı benim şarkılarda aradıklarım

23.8.09

dokuzuncu hariciye koğuşu

nazım hikmet

ben peyami'nin bu son romanını üç defa okudum. otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım. her okuyuşta, satırlar evvelce görmediğim, sezmediğim, anlamadığım taraflarını bana gösterdiler. en basitin en mürekkep olduğunu bu kitap bir kere daha ebediyen ispat etti. bu kitabın karşısında ben, yıldızlı göklerin sonsuzluğuna bakan ve o layetenahi alemde yeni pırıltılar, o zamana kadar hiçbir gözün göremediği acayip fakat hakiki alemler keşfeden bir müneccimin hayranlığını duymaktayım. hayranım.

dokuzuncu hariciye koğuşu'nu, çalıkuşu'na ağlayanların anlaması kabil değildir. dokuzuncu hariciye koğuşu on bin, yüz bin, bir milyon satılırdı; eğer ıstırabı, azabı ve neşeyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma ve yazma bilselerdi. büyük eserleri ya hakiki halk kitlesi, ya hakiki büyük münevver tabakası anlayabiliyor. orta münevver ve burjuva, sanatı en az ve en kötü tarafından anlayanlardır. büyük rus sanatkarları bilhasa son inkılaptan, hakiki halkın, hakiki sanatla tanış olmasına imkan hasıl olduktan sonra, okuyucu kitlelerini, eskisine nazaran yüzlerce misli çoğalttılar.

erenlerin bağı, nur baba, damla damla filan gibi lohusa şerbeti lezzetinde mayileri bize kenarları yaldızlı mahmutpaşa bardakları içinde içirmeye çalışanların eserleri ve kendileri çoktan mazi oldu. bu bir evvelki edebiyat nesline karşı içimde hiçbir hürmet hissi yok. onların doğurdukları şeyler dokuzuncu hariciye koğuşu'nun yanında öyle komik, öyle adi, öyle melodram kalıyor ki, içimden acımak bile gelmiyor.

dokuzuncu hariciye koğuşu'nun bir tek kahramanı var: dokuzuncu hariciye koğuşu. bu kitap, bütün bir fakir çocuklar hastanesinin romanıdır. burjuvanın çocuğu dokuzuncu hariciye koğuşu'nda yatmadı; o ve onun anası, babası o beyaz duvarların kabusunu duyamaz. dokuzuncu hariciye koğuşu'nda halkın çocuğu yatıyor, benim oğlum yatacak, onu ancak biz anlarız.

peyami'nin bu kitabı tam, mükemmel ve ciddi manasıyla yenidir. bütün dünya sanat aleminde dokümantarizmin galebesini görüyoruz. sanat, sinemadan tutun da şiire kadar, şeniyetlerin vesaikinden kompozisyonlar, terkipler ve besteler yapmaya doğru gitmektedir. bu hakikatlerin mimarisi bazen öyle müthiş bir mana alıyor ki, onların yanında entrikalı romanlar, kalbin mırıltılarını heceleyen şiirler filan, zavallı ve gülünç kalıyor.

işte dokuzuncu hariciye koğuşu böyle bir dokümanter eserdir. ve muazzamlığının bir tarafı da buradan gelmektedir. bu kitabın ruh tahlilleri bile dehşetli ve derin hakikat vesikalarının senfonisidir.

peyami'nin romanı realisttir; fakat eski manada fotoğraf realizmi değil, şeniyetlerin abidesini yapan ve bunu yapmak için bir sıra tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon vücuda getiren diyalektik bir realizm.

peyami'nin romanı, peyami'nin dokuzuncu hariciye koğuşu, peyami'nin.. ne söyleyeyim.. nefret ettiğim, kızdığım vakit çok söyleyebiliyor ve çok yazabiliyorum. fakat sevdiğim zaman o kadar çok seviyorum ki, sevdiğim şeyi uzun uzadıya anlatamıyorum. nefretim sevgimden daha mı kuvvetli? zannetmem. bildiğim bir şey varsa o da sevince susmak istediğimdir.

dokuzuncu hariciye koğuşu'na hayranım ve susuyorum işte.

fragmanlar

sandor marai

kendini olduğundan büyük gören, kibirli ve kendini beğenmiş tavırlar geliştiren, kaderin kendisini şımartmasına alçak gönüllülükle boyun eğmeyen, kendisini yücelten bu pozisyonu küçük paralarla değişmediği müddetçe onun devam edeceğini bilmeyen kişi çöker. dünya sadece kalplerinde alçak gönüllülük ve tokgözlülük olanları bir süreliğine affeder.

bir erkeğin yaşamındaki en gizli tutku, tüm rollerin, giysilerin ve bir erkeğin içindeki tüm inceliklerin ardında, onun derinliklerinde, tıpkı dünyanın derinliklerindeki kutsal ateş gibi yanan tutku, öldürme arzusudur. insan korumak için öldürür, bir şeye sahip olmak için öldürür, bir şeyin intikamını almak için öldürür.

süreklilik gösteren şans insanları korkutur. insan, tanrılara, kendisine bahşettikleri şansın birazını geri ödemek ister. çünkü bilindiği gibi tanrılar kıskançtır ve eğer bir ölümlüye bir şans yılı gönderirlerse bunu hemen bir suç olarak kaydeder ve hayatının sonunda bunu ölümlüden fazlasıyla geri isterler.

tüm güç denemelerinde hükmedilen aşağılanır ama bu aşağılamada zor fark edilen, ince bir merhamet vardır. bir insan ruhuna ancak, bağımlı hale getirilen kişi iyice tanındıktan ve anlaşıldıktan sonra yapılacak son derece ince bir aşağılamayla hükmedilebilir.

22.8.09

damağası

kemal tahir

"tanrı uludur, tanrı uludur
memurlar ismet'in kuludur
ismet'ten başka yoktur, tapacak"

nasrettin hoca'nın parasını yere gömüp sonra birkaç adım geri çekilerek, "ben hırsız olsam, elimle koymuş gibi bulurum.." diye tekrar alması gibi..

"köylü için, kürtle kurdun farkı yok"
"kürtten evliya, koma kapıya"
"allah kürdü, kürt allah'ı bilmez"
"dokuz keçili kürt, bir küçük hükümet"

karının orospuluk etmesi, düşmanların "karısını orospulukta yakaladı" demesinden daha hayırlıdır.

dersimlilere yapılan hakarete gelince, bunu söylemek bile dile kolaydı. bir kere teslim olan erkeklerin zenginleri, ağaları, beyleri seçilip sürüldükten sonra, fukaranın cümlesi kutu deresi kenarında iplere bağlanarak süngülenmişti. "köy yakmak cigara yakmaya döndü kardeşler" diyordu. sabiha gökçen bile köyleri bombaladı diyeyim de gerisini artık sen tasavvur et.

asker aç çıplak, dersimli pireyi gözünden vuran keskin nişancı.. ölüm korkusuna düşmüş aç çıplak asker ne demektir ben bilirim. çünkü gözümle gördüm kardaşım.. eşek herifler sanıyor ki burada sürünmelerinin kabahati dersimlide.. halbuki dersimli kendi toprağında uslu akıllı oturuyor.. gel de bunu askere anlat.. tarama emri veriliyor. köyü asker çeviriyor. köylerde erkek bulunsa canım yanmaz, karılar, çocuklar var. avcı hattına yayılıp köye doğru muhasara hattını daraltıyorlar. yaklaşınca bir yaylım ateş..

hepsi de alevi bunların.. allah muhammet tanımaz.. alevi ne demek? gavurdan beter.. malum ya bir alevi müslüman olmak istese evvela gavur dinine girecek de, sonra ihtida edecek, islam olacak..

"dağları başına çiğdem takınır
kızları eline kına yakınır
hiddetinden yedi düvel sakınır
allah'tan kavidir beli dersim'in"

tövbe yarabbi, tövbe! içlerine girdim. biz erzincan mahpusundan kaçmış oluyoruz. aslen kemahlıyız. bize inandılar. lakin ben erkekliğimle utanıyorum. şimdi gece oldu mu, cümlesi yuvarlak yorganın altına giriyorlar, anadan doğma soyunup.. işte o yorganın altında artık eline geçen eline geçeni uyduruyor. amma kızın rastgelmiş, amma öz anan.. kızılbaş dedik ya.. kızılbaşın da domuzu.. geceleri baskın yapıyorlar. ellerine geçen türk askerini kesiyorlar. bu gözlerim neler gördü..

suyu baştan kesmek lazımdı. bir kere zorba başı tepelendi mi, ayaktakımı sinip giderdi.

deliye karşı en mükemmel müdafaa her sözünü tasdik etmekti.

"çorumlu haindir geçin solundan
sohbet alın aptal ata dilinden
hatip boğazından göre belinden
dönmez bir diyara geçin yolcular"

bir memurdan millet böyle şikayet ederse, o memurun mutlaka bir kıymeti bulunmak iktiza ederdi. kıymet mevzubahis edilmezse bile devlete sadakati meydanda idi.

.. bir de dağ keçisi gibi herifler.. düz kayaya tırmanıp çıkıyorlar. dersim kadar cenabet yer olmaz, safi mağaradan ibaret bir yer.. geçitler kapı darlığında.. beher geçidi bir kişi tutsa bir alaya karşı koyar. bereket versin türk hava kuşlarına.. "arslanın erkeği arslan da dişisi arslan değil mi?" diye laf ederler. ben bu lafın manasını dersim'de gördüm anladım. atatürkümüzün bir evlad-ı maneviyesi var. bayan sabiha gökçen! kendisi tayyarecidir. işte bizim askerin canını kurtardıysa o dişi arslan kurtardı.

kıçı yere yakın olanın şerrinden el aman!

hamdolsun biz çorumlu değiliz! eşeğe çorumlu olacaksın demişler de, bir hafta arpa saman yememiş.

toprak seviyesinden aşağı olan bütün mahzenimsi yerlerde, insanın içine, bir toza maruz kalmış hissi gelir.

tercüme olsun, telif olsun, muharrir için bir kitaba başlamanın, bir de onu bitirmenin zevkine doyulmazdı. zaten bu iki zevk olmasa, belki de muharrirlik denilen ömür törpüsü zanaata kimseler katlanamazdı.

padişah defterleri istetmiş. bakmış ki bir kocaman yazı.. şu kadar bin altın diyor. "nedir?" diye sormuş. "zift parası" demişler. "nereye bu zift?" demiş. "gemilere" demişler. "yahu gemiler bu kadar zifti neylesin?" demiş. yanında bir sözünü sakınmaz katibi varmış. "padişahım" demiş, "arada gemiler ziftlenir, arada bunlar ziftlenir, sen imzayı çökert bakalım."

"yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana evrad küfreden ki onlardır"

gayet samimi söylüyordu. söz söyleyişinden, az vaat eden mutlaka tutan insanlardan olduğu anlaşılıyordu.

karaborsacılar milleti daha kolay soysun diye, sevda mektupları dikkatle kontrol edilmiş vatanperverleriz!

itle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak yeğdir.

"yani kabız mısın?" "sorma! ömrümde bir kere -haşa huzurunuzdan- gönül hoşluğuyla o işi görememişim. gider otururdum da karı fener elinde beni aramaya çıkar. "öldün mü herif?" diye güler. o kadar oturmaya ne olur yarabbi, bir kerecik doyasıya abdest etsem ya.. bazen tarla kenarlarında görürüm, herif tepe gibi yığakoymuş, imrenirim ne dersin?"

"çorum muhanettir, geçme elinden
hatip boğazından, göre belinden
doğru bir diyara gidin turnalar"

bir zengin bezirgan varmış. iki tane hizmetkar büyütmüş. hizmetkar dedimse, evlatlık. oğullarından ileri. bir gün kervanı sürmüşler. izollu denilen bir nahiye var, onun önünde murat ırmağına varmışlar. vakit geç, akşam olduğundan, bezirgan, "suyu yarıp gündüz gözüyle geçeriz" demiş. çadırları kurmuşlar, develeri çayıra vurmuşlar. gece vakti bezirganın uykusu kaçmış. evlatlıkları da ağa uyurken muhakkak çadırın kapısında nöbet beklerlermiş. bezirgan bakmış ki, konuşuyorlar, kulak vermiş. "şunu öldürelim de, kervanı bizim olsun" demeye başlamışlar. "nasıl öldürelim?" "boğalım!", "keselim!", "suya deh edelim gitsin! en iyisi.." bezirgan bakmış ki elden çıkıyor, silahını hazırlayıp öksürmüş. "hey orada mısınız evlatlar?" diye kalkmış oturmuş. sabaha kadar da bir daha yatmamış. lakin işin sonunu öğrenmek için onlara da bir şey söylememiş. ertesi gün suyu geçmişler, biraz gidince evlatlıkları gelip ayağına kapanmışlar, "ağa, dün gece bize bir hal oldu. fikrimizi bozduk. kanımız sana helal olsun" demişler. konuştuklarını bir bir anlatmışlar. bezirgan bakmış ki doğru söylüyorlar. düşünmüş. "aldırmayın evlatlar, orası malatya toprağı, adamı bahtsız eder o toprak" demiş.

bu dünyayı altı günde yaratmış, yedinci gün istirahate çekilmiş. gavurun incilinde "altı günde yarattı, yedinci pazar günü istirahat etti" diye yazar. yahudilerin tevratında "değil, cumartesi istirahat günü" diye kayıtlı. bize gelince, eskiden "cuma" derdik, şimdi biz de "pazar" diyoruz. şu halde dünyayı yaratırken yorulan allah, onu bunca sene idare edeceğim diyerek büsbütün takattan kesilmiştir. bakar ki hepimiz bir tarafa çekiyoruz. allah, topal muhtarın dediği gibi yorulup gevşemese, gardiyan mustafa'nın karısı yaren sevebilir mi?

çul altında koçyiğit yatar.

askeriyede bir tek nal mıhının sorgusu yüz yıl sürer.

akıl kararında gerektir. çünkü çağımızda aklın gem almazı zarardır ha.. akıl yeterinden çok oldu mu, sırasız yerde dağılır, ha deyince toparlayamazsın. çünkü aklın çoğu serçe kuşu gibidir, hindi tavuğu gibi güdülemez. akıl dediğin terazi iğnesinin dengesinde olacak..

eğerleyim günahtan korkmayıp gelene geçene, olmuşa olacağa, dosta düşmana ana avrat söversen, yüreğine çöken sıkıntıyı kolay deflersin. çünkü sövüp saymak yiğidin yüreğinin yelpazesidir.

herifin suratı gerçekten korkuluydu. çünkü bu herif resmen köseydi. bir herif köse oldu mu ona şeytanın güç yetiremeyeceğini bilen mübarek ağa büsbütün telaşlandı.

mahpus milletinin parası pul karısı duldur.

harp meydanlarında insanların gülleler altında nasıl kıyım kıyım kıyıldıklarını gördü bu gözler.. başkaca ermeni kırımında, rum kırımında, kürt kırımında kırımlar gördü ki gayet zerafetli kırımlar gördü. kırımlar arkadaş, kalabalık iştir, şurdan burdan adam kesmeye meraklı herifler koşup gelir. her birinin yürekleri mangal gibi herifler.. kan dökücü ve de kan içici herifler.. bazısı güçlü babayiğitleri isterler, kollarını arkaya büküp bacaklarını bağlayarak teslim edeceksin ki rahatça ardına geçsinler, satırla, baltayla, eski kılıçlarla vuraraktan kafayı düşürsünler. öylesine rastladık ki yedi yaşını bulmamış oğlan meraklısı ya da bu yaşta kız çocuğu meraklısı.. dünyada çeşitli insan gayet çoktur ve de birinin huyu öbürüne benzemez. ermeni kırımında birini gördüm, hiç aklımdan çıkmaz, yakalamış bir yatalak kocakarı, yatalak kocakarı için az kala dağ gibi arkadaşını gebertecekti. meğerse "dur onu bana bırak" demiş de, beriki bu laftan bir şey anlamayarak karıyı az kalsın kesecekmiş.

neler canım, neler de neler, ne maydanozlu köfteler..

yiğit yiğidi gözünden tanır.

deveciden ahbabı olan, kapısını büyük yapacak.

diyelim ki kız ehli kız çıktı ki tertemiz ve de yepyeni ve de kutusu şuncacık kurcalanmamış.. öyle olunca, ya sen bu sapasağlam yavrunun hakkından nece geldin?

ele geçirildikleri yerde yakılmalarına şeyhülislam fetvası vardır. çünkü dinimizde kuran kitabından başka bütün kitaplar yasaktır.

21.8.09

yazmak

john fowles

özel, zihinsel ya da kamusal ve edebi bütün yazılar, koşullu geçmiş ve gelecekten kaçma girişimidir.

imgeler özünde faşisttir. çünkü ne kadar belirsiz ve bulanık olursa olsun, gerçek geçmiş deneyim hakikatin üstüne damgasını vurur; tıpkı harabelerle karşılaştığımızda arkeologlara değil de mimarlara başvurmamız gerektiği gibi. söz, işaretlerin en kesin olmayanlarındandır. yalnız bilimi kafasına takan bir çağ, sözün kesin olmayışının bir eksiklik değil de harika bir meziyet olduğunu anlayamaz.

gözümüz açıldığında gerçek tuzak, aslında hiç yaşamadığımızı fark etmemiz değildir pek. artık yazamayışımızdır. bunu yoksun olduğun şeyden var edersin, elinde olandan değil.

doğru dürüst yazılar, mesela burjuva olmayan yazılar hep politiktir.

sen ana mizansen travmasından yapıyorsun bunları. her zamanki gibi bu da yıkıcı bir intikam duygusu bırakıyor sende. her zaman olduğu gibi bunu eşit ölçüde abartılmış röntgencilik ve teşhircilikle ifade ediyorsun. çözümlenememiş travmanla baş edebilmek için tekrar tekrar yazmak ve yayımlatmak gibi sözde geriletici faaliyetlere girmenle de bilinen patolojiye uyuyorsun. aslında bu iki faaliyetten tamamen ve açıkça kendini geri çeksen daha sağlıklı bir insan olabileceğini söyleyebilirim.

house m.d.

hastaların neden yalan söylediğini sormam. hepsinin yalancı olduğunu varsayarım.

"bizi öldürmeyen bizi güçlü kılar." değil mi? nietzsche de melarsoprol alsaydı, öyle ukalalıklar yapmazdı.

analık içgüdüsü her zaman mantıksızdır. bu yanlış olduğu anlamına gelmez. içgüdünün tanımı bu.

bu yüzden büyük insanlarız. en iyileriyiz. hayatta başka her şeyden geri kalıyoruz. evde bir bardak içki ve bir öpücükle bizi bekleyen bir kadın yok. bu bize ters. bu yüzden tanrı mikrodalgaları yarattı. ama bittiyse, bitmiştir.

inanç, cehaletin diğer adıdır. insanların kanıt olmadan bir şeylere nasıl inanabildiklerini asla anlayamamışımdır. sanki bir başarıymış gibi.

hediyeler suçluluk ifadesidir. pahalı hediye, derin bir suça karşılık gelir.

eğer aptal gibi görünmeye hazır değilsen başına asla muhteşem bir şey gelmez.

genç yaşta ilişkiye girmenin kötü yanlarından biri de bu: aptal oluyorsunuz.

tanrıyla konuşunca dindar oluyorsun; tanrı seninle konuşunca ise deli oluyorsun.

öldürmek, yanlış teşhis koymaktan iyidir.

öğretmen-öğrenci ilişkilerinin en güzel yanı, öğretmenin öğrenciden bir sürü şey öğrenebilecek olmasıdır.

20.8.09

med-cezir

elif şafak

"hamlet'ten etkilenmiş mütereddit bir ruh asla başkalarının zararına yol açmamıştır." der cioran. çünkü onlar, hasarların en büyüğünü gene kendilerine verirler.

albert camus: bir yazar çokluk okunmak için yazar. bunun tersini söyleyenleri alkışlayalım; ama inanmayalım onlara.

hannah arendt'in, önde gelen nazi liderlerinden adolf eichmann'ın israil'deki mahkemelerini takiben yazdıklarında da ısrarla belirttiği gibi, insanlık tarihi boyunca bunca acıya sebep olanlar öyle sanılageldiği gibi şeytani dehaya sahip birtakım karanlık, kötü ve sıradışı liderler değil, görevini yapmayı temel ilke haline getirmiş iyi niyetli sıradan insanlardı. sadece ve sadece görevini yapanlar.

jose ortega y gasset: her insan başkaları olmak ister, başkaları da o olsun ister. bir başkasını, öteki olmayı, ötekinin varlığıyla kaynaşmayı arzuladığımız oranda severiz.

dışında kalınamayan şey taklit edilemez.

j.j. rousseau: her şey aslında iyi olarak doğar.

beşer ikiye ayrılır: kendilerine gülebilenler ve kendilerine gülünmesinden zerre kadar hazzetmeyenler.

jean starobinski: insan kendi varlığından sıyrılmayı, en kaba kılığa bürünerek yok olmayı, bir yok oluşu neşe içinde gerçekleştirmeyi, böylelikle yeni bir varlık olarak bir kez daha doğmayı başarmalıdır.

önce yüzlerini unuturuz sevdiklerimizin. en çok yüzümüzün unutulmasından endişe ettiğimiz halde.

19.8.09

karar başkenti

erik orsenna

bu gezegende yaşayanların çoğu için en ağır sonuçları doğuracak kararların alındığı yer neresidir?

new york veya pekin bu role daha uygun olurdu. washington doğru şehir gibi görünmüyor: her şeye tepeden bakan bir gökdelen yok, yeşil alan çok, yeterince gizemli değil. çok geniş caddelerinde gözle görülür bir koşturmaca yok. aile konutlarıyla dolu ucu bucağı olmayan bir banliyö. her bahçede kırmızı plastik bir kaydırak, yeşil plastik bir kulübe ve minyatür basket potaları; burada çocukların her şeyin üstünde oldukları ve her şeyden önce geldiklerinin kanıtı.

ağaçların arasına serpiştirilmiş sayısız kilise veya mabet, araştırmacıyı pirelendiren ilk şey oluyor. tanrısal konuşmaya bu kadar çok ihtiyaç duyan insanlar ya kaderin ya da sorumluluklarının ağırlığı altında eziliyorlardır. sorumlu bir karar verici nasihat alır. her şeyi gören kişiden daha iyi bir nasihatçi var mı?

washington'ın öneminin ikinci göstergesi, ilkinden daha da çürütülmez: avukatlar. sürüsüne bereket. her binanın alt katında, üstünde avukat resimleri yazılı bakır levhalar, güneş ışınlarını sertçe yansıtıyor. yoldan geçenlerin çoğunun gözlerini kara gözlüklerle korumasının nedeni bu olmalı. hukukçuların hipnotize edici manevralarından kendi yöntemleriyle kaçmaya çalışıyorlar. ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, yürüyüşlerini bile hızlandırsalar, kaçmayı başaramayacakları seziliyor. günün birinde onların ağına düşecekler.

örnek mi? massachussetts avenue, no. 2000. son derece ağırbaşlı birkaç binanın arasında, kırmızı bir şato. çıkma kuleler, çatılar, gözcü kuleleri. yarı peri, yarı cadı, bir melez yaratık ini. addams ailesi'nin konutu. bakır rengi avukat isimleri cephesini öyle örtmüş ki, bu kırmızı şato zırhla kaplanmış adeta.

sırf washington şehrinde bütün japonya'dakinden daha çok avukat olduğunu biliyor muydunuz?

avukatlar neyle geçinir peki? karar almaya yardımla, kararların mermere kazınmasıyla (kontratlar) ve bu mermerlerin kırılmasıyla (davalar).

bunca tanrısal mevcudiyet ve böyle bir avukat bolluğu. sinirlerine en hakim araştırmacı bile yüzünde bir tebessümün belirmesine engel olamaz. doğru yere gelmiştir. washington gerçekten de bir karar başkentidir.

ateizm

clark adams: eğer ateizm bir dinse sağlık da bir hastalıktır.

george herbert: şeytan dünyayı ateistler ve batıl inançlılar olarak ikiye böler.

julien de la mettrie: dinbilimciler tarafından çıkarılan savaşlar sayesinde imkansız bir olguya dönüşen, dünyada mutluluğa ulaşmanın tek yolu ateizmdir.

john mccarthy: bir ateistin, tanrının var olmadığını kanıtlayabileceğini düşünen biri olması gerekmez. sadece tanrı konusunda öne sürülebilecek kanıtların, kurt adamlar konusunda öne sürülebilecek kanıtlardan pek de farklı olmadığına inanan biri olması gerekir.

sidney e. mead: bağnazların dine bakış açıları ya hep ya hiç felsefesine uyduğu için, onların hiçbir dinin tarafını tutmayan bir sivil otorite tasavvur etmeleri imkansızdır. biri onların bağnaz "hristiyan" tanımına uymuyorsa, ister istemez kafir, ateist, tanrısız ya da entelektüellerin günümüzde yaygın olarak söylediği gibi laik olması gerekir.

jonathan miller: berbat, garip, mantığa aykırı bir biçimde, ateistler dini takipçilerinden daha fazla ciddiye alma eğilimindeler.

james morrow: "avcı çukurlarında ateist olmaz", ateizme karşı değil, avcı çukurlarına karşı bir argümandır.

john pariury: teistlerin sevdiği iddialardan biri de, ateistlerin kozmos hakkında bilinebilecek her şeyden haberdar olmadıklarıdır. bu iddianın sorunu, teistler için de rahatlıkla geçerli olabilmesidir.

ignots pistachio: tüm dinler sonunda yok olur. fakat ateizm, eski dinin yerini hangi yeni din alırsa alsın varlığını sürdürecektir.

18.8.09

cthulhu'nun çağrısı

howard phillips lovecraft

unutuş beni sakinleştirse de, hep biliyorum ki bir yabancıyım ben; bu yüzyılda ve hala insan olanların arasında bir yabancı.

ve en sonunda, düşecek olsam da olmasam da, o kuleye tırmanmaya karar verdim; gökyüzünü görüp can vermek, hiç gökyüzünü görmeden yaşamaktan daha iyiydi ne de olsa.

yalnızca biraz daha olgunlaşınca "profesör doktor" tipinin -kuşaklar boyu süregelen acıklı püritanizm ürünü- kronik zihinsel sınırlılıklarını anlayabilecekti; iyi kalpli, insaflı, bazen şefkatli ve cana yakın; ama hep dar fikirli, hoşgörüsüz, geleneklere bağlı ve perspektif yoksunu. bu kusurlu, ancak yüce ruhlu, gerçek suçları çekingenlikleri olan ve entelektüel günahlarından dolayı herkes tarafından alaya alınarak cezalandırılan kişiler için yaşlılık saygınlıktı.

mutlak korku çoğu kez merhametli bir biçimde hafızayı felç eder.

kitapların kapaklarına konulan ucuz hayalet öyküsü resimleri bizi yalnızca güldürürken, bir fuseli tablosunun neden titrettiğini sana açıklamama gerek yok. bu heriflerin yakaladıkları bir şey var -yaşamın ötesinde- bize yalnızca bir saniyesini gösterebildikleri.

günümüzü kurtaran tek fazilet, geçmişi doğru dürüst araştıramayacak kadar aptal olması.

yeryüzündeki en merhametli şey, insan zihninin çevresindeki her şeyle bağlantı kurma konusundaki yetersizliğidir herhalde. sonsuzluğun kara denizlerinin ortasındaki dingin bir cehalet adasında yaşıyoruz ve çok uzaklara yolculuk etmek bize göre değil.

her biri kendi yönünde ilerlemeye çalışan bilimler şimdiye dek bize pek zarar getirmedi; ancak günün birinde, ayrık bilgilerin birleştirilmesi önümüze öylesine korkunç gerçeklik manzaraları serecek ve oradaki tatsız konumumuzu açığa vuracak ki, ya bu keşif karşısında çıldıracağız ya da ölümcül ışıktan kaçıp yeni bir ortaçağ'ın huzuruna ve güvenliğine sığınacağız.

şarlatanlarla ve taklitçilerle sık karşılaşanlar tedbiri asla elden bırakmazlar.

sonun nasıl olacağını kim bilebilir ki? yükselmiş olan batabilir ve batmış olan yükselebilir. iğrençlik derinliklerde bekliyor ve düş görüyor; çürümüşlük insanoğlunun sarsılan şehirlerine yayılıyor.

derinlerde yaşayanlar asla yok edilemez.

huzur içinde yatsınlar, eğer evrende huzur diye bir şey varsa.

17.8.09

gerçek ve doğru

hasan bülent kahraman

gerçekle doğru arasında uzlaşmaz, aşılmaz bir fark vardır. gerçek doğrunun bittiği yerde başlarken, doğru gerçeğin üstünü örtmek için kullanılan en etkili araçtır.

gerçek çoğuldur, kendiliğindendir. orada durur. istenirse aranmaz, bulunduktan sonra da istenmeyebilir. oysa doğru hem tekildir hem daima bir kurguyu içerir; biçimlendirilmiş bir şeydir doğru. geleneğin bağrında yaşar; cemaat ruhuyla beslenir. bu yüzden tutucu, içine kapalı, değiştirilemezdir. üstelik, doğru daima birisinindir, birisine aittir.

doğrunun barındırdığı diktacı, totaliter güçle karşılaştırılabilecek pek az olgu vardır. ona inanmamak söz konusu olamaz: doğrular inanmak içindir ve zaten zaman içinde de bir inanca dönüşürler. inanan kişinin tekelinde, onun, korkularını bastırmasının aracı olarak, güçlendikçe güçlenir. en çok inananlar en çok korkanlardır ve korku her gün biraz daha inanmayı gerektirir.

doğruyu sorgulayamazsınız. oysa gerçek kendisine karşı da direnir; doğruya dönüşmeye başladığı andan itibaren ölür.

16.8.09

alaturka kapitalizm

uğur mumcu

ne zaman uygar olacağız bilir misiniz? bir katil ya da kaçakçı ile bir aydın arasındaki farkı anladığımız gün!

dün, bütün özellikleriyle bugünün ve yarının sadık bir aynasıdır.

sanık, bir solcu aydın ya da gazeteci olunca görev savsaklamaları hiç söz konusu olmuyor, yazışmalar hiç ama hiç gecikmiyor; görev bilinci tam bir uyanıklıkla ayakta tutuluyor. sağcı katillerle ilgili yazışmalar ise gecikiyor, geciktiriliyor.

ülkemizde insanların yarısı sağcı, yarısı solcu, bunların çoğunluğu ise ülserdir.

tarih, şu olguyu, bütün emperyalistlere ve saldırganlara karşı belki bin kez kanıtlamıştır: bütün yoksul uluslar, atatürk'ün deyişiyle "mazlum milletler", emperyalistleri, kanlı saldırganları, işgal edilen yurt topraklarından er geç söküp atmayı bilmişlerdir.

15.8.09

manastır

victor hugo

ispanya'da eskiden, tibet'te de bugün mevcut olduğu şekliyle manastırcılık, uygarlık için bir çeşit verem illetidir. hayatı düpedüz durdurur. nüfusu en basit yoldan seyreltir. keşişlik, iğdişlik. avrupa için bu bir afet olmuştur. buna bir de, vicdanlara sık sık yapılan ezayı, zorla rahiplik, rahibelik mesleğine sokuluşları, manastırlara dayanan feodaliteyi, büyük evlatların ailedeki nüfus fazlasını manastırlara kapatmasını, gaddarlıkları, in-paceleri, tıkanan ağızları, duvarla çevrilen beyinleri, ebedi yeminlerle hücrelere tıkılan talihsiz zekaları, ruhban sınıfına girişleri, ruhların diri diri gömülmesini ekleyin. milletçe uğranılan değer kayıplarına bir de ferdi eziyetleri ekleyin; o zaman, kim olursanız olun, rahip cübbesiyle rahibe peçesinin, bu insan icadı iki kefenin karşısında titreme duyarsınız.

ne var ki bazı noktalarda, bazı yerlerde, felsefeye rağmen, ilerlemeye rağmen manastıra kapanma zihniyeti, on dokuzuncu yüzyılın ortasında bile sürüp gitmekte, çileci sofuluğun garip bir şekilde nüksetmesi şu an uygar dünyayı hayrete düşürmektedir.

köhnemiş müesseselerin kendilerini devam ettirmekteki inatları, bozuk bir ıtır yağının saçlarımızdan bir türlü çıkmak istememesine, kokuşmuş balığın yenilebilir olduğunu iddia etmesine, yetişkin bir insana giydirilmek istenen çocuk elbisesinin eziyetine, canlıları kucaklayıp öpmeye gelen kadavraların şefkatine benzer. nankörler! der elbise. sizi kötü havalarda ben korumuştum. beni niçin istemiyorsunuz artık? açık denizlerden geliyorum, der balık. ben evvelce güldüm, der koku. sizleri sevmiştim, der kadavra. manastır da, sizlere medeniyet verdim, diyor. bütün bunlara verilecek tek bir cevap var: o eskidendi.

ölmüş şeylerin sonsuza dek sürüp gidebileceğini ve insanların mumyalama yoluyla yönetilebileceklerini hayal etmek, yıkık dökük dogmaları onarmak, kutsal emanet sandıklarının yaldızını tazelemek, manastır duvarlarının sıvasını yenilemek, yadigâr kutularını yeniden takdis etmek, batıl inançları donatmak, bağnazları beslemek, kutsal su serpicilerine yeni bir sap takmak, manastır zihniyetini ve militarizmi diriltmek, toplumun selametini parazitlerin çoğalmasında görmek, geçmişi şimdiye zorla kabul ettirmek, bütün bunlar garip geliyor insana. ama bu teorileri savunan teorisyenler de yok değil. akıllı kişiler olan bu teorisyenlerin pek basit bir usulleri var; geçmişin üzerine, sosyal düzen, ilahi hukuk, ahlak, aile, atalara saygı, eskinin otoritesi, kutsal gelenek, meşruiyet, din adını verdikleri bir sıva çekiyor, sonra bağıra çağıra dolaşıyorlar: bakın! ey namuslu insanlar, bunu alın işte!

eskilerce de bilinen bir mantıktır bu: eski romalı kurban falı bakıcıları da aynı mantığı kullanırlardı. siyah bir düveyi tebeşirle boyar, sonra bu düve beyaz, derlerdi. bos cretatus. size gelince, biz geçmişin şurasına burasına saygı duyarız ve onu her yerde esirgeriz; yeter ki ölmüşlüğünü kabul etsin. ama hâlâ canlı kalmayı isterse ona saldırırız ve öldürmeye çalışırız onu.

hiçbir şey manastır kadar bir genç kızı ihtiraslara hazırlamaz. manastır düşünceyi bilinmeyene doğru çevirir. kendi üzerine kapanan kalp, samimiyetle içini dökemediği için oyulur, açılamadığı için derinleşir. işte o hayaller, faraziyeler, tahminler, tasarlanan romanlar, özenilen maceralar, akıl almaz kurgular, ruhun iç karanlığında kurulan koca koca yapılar -demir parmaklıklı kapı aşılır aşılmaz, ihtirasların hemen içinde kendilerine bir barınak buldukları karanlık ve gizli meskenler- hep buradan kaynaklanır. manastır insan kalbi üzerinde öyle bir baskıdır ki, üstün gelebilmesi için bütün ömür boyunca sürmesi gerekir.

hurafeler, ham sofuluklar, yobazlıklar, peşin hükümler yaşayanlara eziyet etmek için ortalıkta dolaşan ölü hayaletleridir; ama ölü hayaletler olmalarına rağmen hayata yapışmaktan bir türlü vazgeçmezler; dumandan varlıkları içinde dişleri, tırnakları vardır, onlarla göğüs göğüse çarpışmak, savaşmak gerekir, hem de hiç aralıksız. çünkü insanlık, hayaletlerle ezeli ve ebedi bir cebelleşmeye mahkumdur; onun alınyazılarından biri de budur. gölgeyi gırtlağından yakalayıp yere sermek güç bir iştir.

19. yüzyılın tam ortasında fransa'da bir manastır demek, gün ışığına karşı koymaya çalışan bir baykuşlar yuvası demektir. 89'un, 1830'un, 1848'in sitesi paris'in orta göbeğinde açıktan açığa yobazlık ve çilecilik suçu işleyen bir manastır, paris'te açılıp gelişen roma, bir anakronizmadır. normal zamanda bir anakronizmayı dağıtmak, yok etmek için ona yıl rakamını heceletmek yeter. ama biz hiç de normal zamanda değiliz. savaşalım. savaşalım; ama ayırt ederek.

gerçekliğin başlıca özelliği hiçbir zaman aşırı olmamaktır. ne ihtiyacı var onun abartılmaya! yıkılması gereken şey var, sadece aydınlatılması ve bakılması gereken şey var. iyi niyetli ve ciddi inceleme ne büyük güçtür! ışığın yeterli olduğu yere alevi götürmeyelim.

genel bir tez olarak bütün ülkelerde, avrupa'da olduğu gibi asya'da da, türkiye'de olduğu gibi hindistan'da da manastırlara kapanmaya karşıyız. manastır demek bataklık demektir. kokuşmuşlukları apaçıktır, durgunlukları sağlığa zararlıdır, ekşimeleri milletleri hummaya verir, sarartıp soldurur, çoğalmaları bir afet olur. fakirlerin, budist rahiplerinin, rum papazlarının, afrika muratıplarının tayland, birmanya budist rahiplerinin, dervişlerin kıvıl kıvıl kaynaşan kurtlar gibi üreyip çoğaldıkları memleketleri dehşete kapılmadan düşünemeyiz.

14.8.09

amerikan rüyası

norman mailer

bilinçli olanlar asla özgür değildir.

gerçek yolculuk, bir ruhun öbürünü tanımak için yaptığı yolculuktur.

sevmek az rastlanan bir şeydir; ama insanın hayatta bundan başka amaç bulamayacağına inanmasına daha da az rastlanır.

cenazelerde en çok ağlayanlar, kocalarından kurtulmak isteyen kadınlardır.

özel olarak yapılan şeylerin bir önemi yoktur. önemli olan dış görünüştür, en ufak bir çatlağa rastlanmamalıdır. çünkü dış görünüş, zevahiri kurtarmak için olaylara yeterince hakim olabildiğimizi dost ve düşmanlarımıza söylememizi sağlayan bir dildir. evrensel çılgınlığı göz önüne alırsak bunun sanıldığı kadar kolay olmadığı da anlaşılır. 

cinayet, kafanın içindeki senfoni; intiharsa oda müziğidir.

irlandalılar, yeryüzünün tüm kirli kanı ardından ağlamayı bilen tek ulusturlar.

diğer ruhlarla birlikte yaşanamaz, gerçekten acı bir ruhu olan birini bulmak gerekir; o ruh çirkin ve kötü olsa bile.

ithaka

konstantinos kavafis


ithaka'ya doğru yola çıktığın zaman
dile ki uzun sürsün yolculuğun
serüven dolu, bilgi dolu olsun
ne lestrigonlardan kork
ne kikloplardan ne de öfkeli poseidon'dan
bunların hiçbiri çıkmaz karşına
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer
ne lestrigonlara rastlarsın
ne kikloplara ne azgın poseidon'a
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına

dile ki uzun sürsün yolun
nice yaz sabahları olsun
eşsiz bir mutluluk ve sevinç içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin
durup fenike'nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al
sedefle mercan, abanozla kehribar
ve her türlü başdöndürücü kokular
bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar
nice mısır şehirlerine uğra
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerden

hiç aklından çıkarma ithaka'yı
oraya varmak senin başlıca yazgın
ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın
varsın yıllarca sürsün daha iyi
sonunda kocamış biri olarak demir at adana
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin
ithaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan
sana bu güzel yolculuğu verdi ithaka
o olmasa yola hiç çıkmayacaktın
ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka

onu yoksul buluyorsan aldanmış sanma kendini
geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki
artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini ithakaların

13.8.09

üç ülke

zülfü livaneli

ispanya, kanlı bir iç savaşın ardından yıllarca koyu bir faşizm yaşadı. generalissimo franco'nun iktidarı, her özgürlük ve demokrasi talebini doğduğu yerde ezen bir sertlikle 1970'lere kadar geldi.

bu uzun yıllar boyunca ispanyol entelektüelleri çil yavrusu gibi dağıtıldılar. büyük şair ve oyun yazarı federico garcia lorca kurşunlanarak öldürüldü. pablo picasso, luis bunuel, rafael alberti sürgüne gittiler. demokrasiyi savunan ispanyol siyasetçileri ülke dışında örgütlenmeye çalıştılar.

sonra ispanya franco rejiminden kurtuldu. mutlak faşizmin yerini mutlak demokrasi aldı. sürgündekiler geri döndü, ülkelerinde şanla şerefle karşılandılar. franco yılları döneminde ölmüş olanların adına anıtlar dikildi, kültür merkezlerine adları verildi. sosyalistler iktidara geldi. insan hak ve özgürlüklerine saygı duyan ispanya, avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak iber yarımadası'nda bir yıldız gibi parlamaya başladı.

yabancı orduların işgalini ve kanlı iç savaşı yaşamış olan yunanistan'da 1960'larda albaylar rejimi iktidara geldi. demokrasi talepleri susturuldu. siyasi cinayetler ülkeyi sarıyor, kaçabilen aydınlar kapağı avrupa'ya atıyor, kaçamayanlar ise hapsediliyordu. mikis theodorakis ve maria faranduri'nin sesi yasaktı.

sonra albaylar cuntası yıkıldı. yunanistan demokrasi yolunda ilerlemeye başladı. sürgündeki sanatçılar ve politikacılar geri döndü. darbeci subaylar ömür boyu hapis kararıyla cezaevine kondu. yunanistan da mutlak faşizmden mutlak demokrasiye geçmişti artık. ve bugün avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak ege güneşinin altında pırıl pırıl parlıyor.

türkiye hiçbir zaman ispanya ve yunanistan kadar kanlı iç savaş ve onlar kadar net ifade edilen faşizm dönemleri yaşamadı. aynen o ülkelerdeki gibi bizde de aydınlar hapsedildi, öldürüldü, siyaset askıya alındı, demokratlar yurt dışında yaşamaya mecbur bırakıldı ama yarı asker yarı sivil görünümlü rejim hep biçimsel demokrasiye bağımlılık yeminleri etti.

ihtilal dönemleri sona erdiğinde de bu ülke bir kurtuluş sevinci ve demokrasiye geçiş şöleni yaşamadı. ihtilal liderleri, devirdikleri siyasilerle kol kola girip resim çektirdiler. halk bu liderlere bağlılığını bildirdi.

yarı karanlık rejim hiçbir zaman çökmedi ki nazım hikmet'ler, sabahattin ali'ler gibi onca şair ve yazar şana şerefe boğulsun ya da halk onlara sahip çıksın.

türkiye zaman tünelindeki bir ülke gibi hala ihtilal yapan paşasına ve onunla işbirliği yapan siyasetçisine aşık, yazarına çizerine düşman ve onları sakıncalı sayan bir ülke.

sonsuz bir alacakaranlık kuşağı. ne tam gece oluyor ne de şafak söküyor!

harut ile marut

zülfü livaneli

babil'de azgınlaşmış insanoğlunun işlediği günahlardan yaka silken melekler allah'ın huzuruna çıkıp insanları şikayet etmişler; yüce tanrı'nın onları cezalandırmasını istemişler. allah, insanlara verilmiş olan hırs ve nefse dayalı tabiatın meleklerde olmadığını, olsaydı onların da günah işleyeceğini söyleyince itiraz etmiş ve "haşa allahım" demişler, "biz olsak günah işlemezdik."

allah, onlara yanıldıklarını, hırs ve nefsin çok kuvvetli olduğunu ve yeryüzünde insanları baştan çıkaracak türlü güzelliklerin bulunduğunu anlatmaya çalışmış; ama ne kadar anlattıysa da saf melekleri bu işe inandıramamış. bunun üzerine iradesine en güvendikleri iki meleği seçmelerini istemiş ve onlar harut ile marut'u seçmişler ve allah bunları sınamak üzere babil'e göndermiş.

harut ile marut gündüzleri babil şehrinde icrayı hükümet eder, geceleri de ism-i azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkarlarmış. kimse onların melek olduğunun farkında değilmiş.

harut ile marut adlı melekler, ilk günler hiç günah işlememişler. birer su damlası kadar temiz ve berrak yaşamışlar; ellerini, gönüllerini ve zihinlerini harama uzatmamışlar. taa ki zühre gelene kadar..

bir gün zühre adlı, yakıcı güzellikte bir kadın çıkagelmiş ve kocasından boşanmak istediğini söylemiş. gözlerinde yıldızlar uçuşan, parlak siyah saçları dalga dalga beline dökülen ve görenlerde dalından koparılmış sulu bir elma gibi kütür kütür dişleme isteği uyandıran esmer tenli bir güzelmiş zühre. gözlerinin geçici körlükle kararmasını göze almayan hiç kimse, zühre'nin yüzüne uzun süre bakamazmış.

harut ile marut bir görüşte vurulmuşlar kadına. yüreklerini yakıcı bir sevda kavurur olmuş. ikisi birden kadınla yatmak istemişler. kadına yalvarıp yakarıyorlarmış; ama zühre razı olmamış; önce dileklerini yerine getirmelerini emretmiş. harut ile marut'un şarap içmelerini ve puta tapmalarını teklif etmiş. kadının aşkından başı dönmüş olan melekler onun her dediğini kabul etmiş, şarap içip putlara tapmaya başlamışlar. kadın gene teslim olmamış ve her gece göğe çıkarken okudukları duayı öğretmelerini buyurmuş. bunu da söylemişler ve zühre ism-i azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkınca ulu tanrı onu bir yıldız yapıp gökyüzüne asıvermiş. işte geceleri mülkünüzün üzerinde parlayan zühre yıldızı, melekleri aldatan o güzel kadındır.

kadın kaybolunca melekler ne günah işlediklerini anlayıp pişman olmuşlar ve idris peygamber'e başvurup günahlarının bağışlanması için yalvarmışlar. yüce allah dualarını kabul etmiş ama dünya ve ahret azaplarından birini tercih etmelerini istemiş. melekler dünya azabını tercih etmişler. yüce allah da onların babil'deki bir kuyuya baş aşağı asılıp kıyamet gününe kadar azap çekmelerini buyurmuş. o tarihten beri harut ile marut bir kuyuda ters asılmış olarak kıyamet gününü bekler dururlarmış.