ihsan oktay anar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ihsan oktay anar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.04.2022

cam göz

ihsan oktay anar

rivayet ederler ki, taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. bu zavallı adam alemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar coştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. papağan uçup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti. görme umudu canlanan zavallı da, omzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. sihirbaz ona bir camgöz verdi. adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırladığında, adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu. adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. fakat yol yorgunu olduğu için sevincini tam anlamıyla belli edecek durumda değildi. bu yüzden sihirbaz onu sarayında 40 gün ağırlamaya karar verdi. gelgelelim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. günler ve gecelerce kadını düşündü durdu. sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri döndü. kadın, o sırada içeride kendisini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. böylece adam kadını doya doya seyretti. ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı. bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. intikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtıp dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi.

22.11.2019

şahit

ihsan oktay anar

bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor; bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ıstırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. oysa uzun ihsan efendi, dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünya'nın şahidi olmaktı.

25.02.2019

isyan

ihsan oktay anar

dersaadet'teki rumların isyan edeceklerinden korkulduğu için herkese silahlanması emredilmişti. bu emri derhal yerine getiren halk da birer piştov alıp hemen her yerde ve zamanda, gece yarısı cami avlusunda, gün ortasında pazarda, sabah kahvesi içerken kıraathanede, akşam namazı kılarken mescitte gerekli gereksiz silahlarını patlatmaya başladı. öyle ki, piştovu olmayanlar erkek sayılmıyordu. bu yüzden eli ayağı tutmayanlar bile baskıya dayanamayıp birer silah edindiler. dersaadet, keyif için atılan silahların velvelesiyle inlerken kimi karısını, kimi de çocuğunu kazayla vurdu: şeyhülkurra havai abbas efendi'nin naklettiğine göre kaza kurşunlarıyla tam 9.000 can telef olmuştu ki, eğer denildiği gibi rumlar isyan etselerdi bu kadar zayiat verileceği şüpheliydi.

14.02.2019

insan

ihsan oktay anar

insanlar bir bakıma, güçlü veya güçsüzdü; ama değişen bir şey yoktu. çünkü güçlü insanlar düelloyla mertçe dövüşüp adam öldürürler, güçsüzler ise korkakça pusu kurup cinayet işlerlerdi. kadın cinsinin daha nazik, daha şefkatli olduğu da palavraydı: onlar adam öldürmekten değil, kandan çekinirlerdi. bu yüzden kurbanlarının başına tabanca sıkıp ortalığı kan revan içinde bırakmaktansa, daha temiz bir yolu, mesela zehiri tercih ederlerdi. insanların akıllı ya da cahil olmaları da onları zalimlikten alıkoyamazdı. zeki olanlar menfaatlerini bildikleri için para uğruna cinayet işlerlerken, cahiller ise cahil oldukları, yani düşünsel bir macera yaşamaya güçleri yetmediğinden, zihinlerindeki boşluğu, ne olduğunu bile tam olarak bilmedikleri bir dava ile kapatırlardı. böylece onlar, akıllılar gibi para uğruna değil, inandıkları dava için kan dökerlerdi.

18.12.2018

kitab-ül hiyel

ihsan oktay anar

dersaadet'teki rumların isyan edeceklerinden korkulduğu için herkese silahlanması emredilmişti. bu emri derhal yerine getiren halk da birer piştov alıp hemen her yerde ve zamanda, gece yarısı cami avlusunda, gün ortasında pazarda, sabah kahvesi içerken kıraathanede, akşam namazı kılarken mescitte gerekli gereksiz silahlarını patlatmaya başladı. öyle ki, piştovu olmayanlar erkek sayılmıyordu. bu yüzden eli ayağı tutmayanlar bile baskıya dayanamayıp birer silah edindiler. dersaadet, keyif için atılan silahların velvelesiyle inlerken kimi karısını, kimi de çocuğunu kazayla vurdu: şeyhülkurra havai abbas efendi'nin naklettiğine göre kaza kurşunlarıyla tam 9.000 can telef olmuştu ki, eğer denildiği gibi rumlar isyan etselerdi bu kadar zayiat verileceği şüpheliydi.

dünya'nın kendisi, bir mucize, belki de bir düştü. ama ne olursa olsun hayret edilecek bir şeydi.

varlıklarını benlikleriyle sınırlayan ve dolayısıyla, aslında ona ait olduklarını bilmedikleri dünya karşısında cılız ve sakat olduklarını hisseden insanlar gibi, varlığını tehdit ettiğine inandığı o devle savaşmaya karar verdi. bu dev, dünyanın ve onun içindekilerin ta kendisiydi. ona ait olmak ise, ona yenilmek, yani ölmek demekti. ancak bu bir bakıma doğru sayılırdı. çünkü dünyanın bir parçası olmak, bedenin değil benliğin ölümü olmalıydı. ne yazık ki o, dünyayı bir kuvvetler toplamı olarak gördüğü için meselenin püf noktasını anlayamazdı: bu kuvvetler, yani pençeleri, boynuzları, dişleri ve bıçakları olan hayvanlar onu tehdit ediyordu, o ise hayatta kalmak zorundaydı.

insanlar bir bakıma, güçlü veya güçsüzdü; ama değişen bir şey yoktu. çünkü güçlü insanlar düelloyla mertçe dövüşüp adam öldürürler, güçsüzler ise korkakça pusu kurup cinayet işlerlerdi. kadın cinsinin daha nazik, daha şefkatli olduğu da palavraydı: onlar adam öldürmekten değil, kandan çekinirlerdi. bu yüzden kurbanlarının başına tabanca sıkıp ortalığı kan revan içinde bırakmaktansa, daha temiz bir yolu, mesela zehiri tercih ederlerdi. insanların akıllı ya da cahil olmaları da onları zalimlikten alıkoyamazdı. zeki olanlar menfaatlerini bildikleri için para uğruna cinayet işlerlerken, cahiller ise cahil oldukalrı, yani düşünsel bir macera yaşamaya güçleri yetmediğinden, zihinlerindeki boşluğu, ne olduğunu bile tam olarak bilmedikleri bir dava ile kapatırlardı. böylece onlar, akıllılar gibi para uğruna değil, inandıkları dava için kan dökerlerdi.

dünyadaki her şey bir mucizeyken insan nasıl hayret etmeden durabilirdi?

rivayet ederler ki, taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. bu zavallı adam alemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar coştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. papağan uçup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti. görme umudu canlanan zavallı da, omzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. sihirbaz ona bir camgöz verdi. adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırladığında, adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu. adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. fakat yol yorgunu olduğu için sevincini tam anlamıyla belli edecek durumda değildi. bu yüzden sihirbaz onu sarayında 40 gün ağırlamaya karar verdi. gelgelelim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. günler ve gecelerce kadını düşündü durdu. sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri döndü. kadın, o sırada içeride kendisini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. böylece adam kadını doya doya seyretti. ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı. bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. intikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtıp dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi.

9.10.2017

inanç

leyla erbil: ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar..

ihsan oktay anar: birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. işin kötüsü, bu korkuya tanrı diyorlar. oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, tanrı'yı görmüş olurlardı.

halide edip adıvar: geceleri bilhassa yatsı namazından sonra seccadede oturur, çocuk dilimle içimde ukde olan meseleler hakkında allah'la konuşur dururdum. en fazla, insanları hayvanlara ve insanları insanlara eziyet etmeye sevk eden nedenleri anlamak isterdim. hepsini kendi yaratmış olduğu halde, allah'ın neden müslüman olmayanları cehenneme gönderdiğini bilmek isterdim. fakat yarım küsur asırdan beri daima herhangi bir din, hatta siyasi inançlardan insanların kendilerinden olmayanları ahrette veya dünyada neden cehenneme göndermek istediklerini öğrenmiş değilim.

26.08.2014

suskunlar

ihsan oktay anar

voyvoda yolunu diklemesine kesip ta küçük kule kapısı'na kadar giden o upuzun taş merdiveni tırmanmaya başlayan eflatun, çağrının bu yol üzerinde bir yerden geldiğinden emin gibiydi. ama kendisine seslenenler, başlarında kırmızı tunus fesleri, hem aşk hem de fiyaka olsun diye göğüslerine dövdürdükleri kadın isimleri, sine perçemleri ve kuşaklarında kulaklı yatağanları ile bu yolda nedense bir aşağı bir yukarı, avare avare yürürken birbirlerine ağalık taslayan, kavga gürültü çıkarmaya adeta yeminli şu bıçkınlar ve kopuklar olamazdı. havanın iyice kararmaya başladığı o saatte, bu tür bitirimlerden sakınarak, çevresine bakına bakına basamakları çıkan eflatun bu yoldaki bazı evlerin kapı üstlerine, ne hikmetse, kırmızı fener asılı olduğunu gördü. bu evlerden tambur, def dümbelek ve çalgı çağanak sesleri geliyor, şuh kadın kahkahaları erkek naralarına karışıyordu. galiba burası pek tekin bir yer değildi. üstelik bazı hanımlar da sokaktaydı. hatta telli pullu, gözlerine sürme ve kaşlarına rastık çekmiş bu kadınlardan biri, ayaklarında demir pabuçlar, boynuna nefir ve omzuna da çıkın asmış, eli asalı ihtiyar bir dervişin kolundan çekiştire çekiştire, "baba! baba! gel içeri! sana bedava!" diye bağırıyor, yüzü bu davet karşısında kızaran ihtiyar derviş de, "la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyül azim! o nasıl söz kızım!" diye bu hanımdan kurtulmaya çalışıyordu.

işte bu evlerden birinin kapısı açıldı ve dışarıya, suratı kıpkırmızı, merhemle burulup uçları dik tutulması gereken gür bıyığı lif lif, tel tel dağılmış, başındaki kalafatın rengine bakılırsa küçük rütbeli olması gereken bir yeniçeri zabiti çıktı. arkasından ışık sızan kapıda, biri yaşlı diğeri ise nispeten daha genç iki de güzelce hanım vardı. kaşlarına rastık ve gözlerine de sürme çeken bu kadınlar, fettan fıngırdak halleriyle, kırıta kikirdeye yeniçeriyi uğurluyorlardı. yeniçeri bir ara eflatun'u süzer gibi olunca delikanlı olduğu yerde kalakaldı ve bu adama bakmaya başladı. bu elbette büyük bir hataydı. eflatun'un gözlerini üzerinde hisseden yeniçeri sinirlenerek delikanlıya bağırdı:

"ne var? ne bakıyorsun öyle dik dik? belanı mı arıyorsun?"

eflatun ise çekine çekine, "hiç olur mu öyle şey efendim?" diye cevap verdi. "kulaklarım yalan söylemiyorsa bana seslenen sizsiniz. yanınıza yaklaşıp bir hacetiniz, bir emriniz mi var diye soracaktım. ama yenge ile konuşuyordunuz. bu yüzden rahatsız etmek istemedim. üstelik valideniz de kapıdaydı. neşeleri bol olsun! gelen kahkahalara bakılırsa evde de galiba kerimeleriniz var. belki de kına gecesi yapmaktalar. namuslu bir koca ve bunca kızı yetiştirmiş bir baba olan size, saygıda kusur ettiysem lütfen affediniz!"

öfkeden kuduracak gibi olan yeniçeri, "bre gavat! aba altından baba ölçen bu aşifteleri nasıl olur da benim akrabam sayarsın!" diye bağırıp eflatun'un suratına okkalı bir şaplak çarparken, kadınlar da adamın bu sözlerine bozulmuş olacaklar ki, "aşk olsun! biz aşifte miyiz ayol?" diye söyleniyorlardı.

bazıları var ki buraya gelir ve huzur bulur; yine bazıları var ki buraya gelir ve bizler onda huzuru buluruz.

hiç kimseye 'kötüdür' deme. aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.

eflatun kudümün ne olduğunu biliyordu. ama diğer sazın sesi onu hayrete düşürmüştü. bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufulevi vüsafası olan ehl-i vukuf füsunkarların bezediği o vasi füseyfisada raks ve vüsub eden vüsema gibi birer ufkuhe idiler. ama füsus ki, üflendikçe gönüllerdeki menhus ufunetin uful olduğu, bu fuyuz dolu, tabii bir vus ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbiden nasıl hasıl olur diye sanki, fusul-ı erbaa teessüf ediyordu. üflenenler adeta, şems'in uful ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vufud idiler.

kalabalık az sonra galata mevlevihanesi'nin avlusunu tıklım tıklım doldurmuştu. cenaze buradaki bir hazirede, "suskunlar" diye anılan küçük kabristanda toprağa verilecekti.

neyzen ibrahim dede gülümseyerek, "kin şeytanın kahkahasıdır." dedi. "bu duygu seni yoldan çıkarmış. tekrar bize katılıp bu duygudan arınmaya ne dersin?"

derviş, "sevsinler!" dedi. "yamak, aşçı olmak ister. aşçı, aşçıbaşı olmak, şakirt de katip olmak, katip ise paşa olmak ister. paşaların istediği de vezir olmaktır. kısacası herkesin istediği, bir şey olmak, olabilmek! sizler de güya pişmek ve olmak istiyorsunuz. aslında kendinizden başkasını kurtarmak peşinde değilsiniz. sadece kendi ruhunuzu temizleyecek kadar da bencilsiniz. yazıklar olsun size! ruhunuzu kirletmemek için, taşın altına elinizi sokamayacak kadar da korkaksınız. kinin ve nefretin ne olduğunu siz nederen bileceksiniz! bu dergahta kötülüklerden uzak yaşıyorsunuz. padişah tarafından korunup kollanıyorsunuz. üstüne üstlük bir de saygı görüyorsunuz. hal böyleyken sizlere kim kötülük yapmaya cesaret edebilir ki! en önemlisi, sizin hiçbir yaranız yok! ya benim yaralarım? işte!"

başlangıçta sükut var idi. ve her yer karanlık idi. ve yaradan yegah makamında terennüm eyledi.

kusur, benim imzamdır. bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı.

çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama, mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.

kanundur bu: nihai hakikati bir kez görünce, kişi kör olur. çünkü artık başka bir şeye bakmasına hacet kalmaz. yedi iklim dört bucağı dolaşarak nice garaibe şahit olmuş ve bir asra yakın ömür sürmüş cümle maceraperestin gördüğü şeylerin yekununun bin katının bile, bizim gökte gördüğümüz mucize yanında esamesi okunmaz.

gözün vazifesi sadece görmek değil, hakikati görmektir. hakikati gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez.

ney-i şerifinizle bu güne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!

insanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum! şairane bir söz bu. keşke şairin bu sözü edebi olduğu kadar doğru da olsaydı. ama bir söz, güzeldir diye doğru kabul edilemez. güzel söz başka, doğru söz başka! ben doğruyu söylemeyi tercih ederim; her ne kadar vezinli kafiyeli olmasa da. bana göre insanlar, alçaldıkça alçalır ve yükseldikçe yükselir. ben yükselenlerdenim!

yüzünden iyilik akan birinin, daima sahtekarın teki olduğuna inanırdı.

her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.

musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar da mükemmel olur.

bu şehirde saygın olmak için ya paraya, ya nüfuza ya da ilme sahip olmak gerektiğini anlamıştı. ama ilim, bu dünya hakkında değil de, asıl ahiret hakkında olduğu zaman geçer akçeydi.

kahin, görebilen tek gözüyle aynaya baktı ve eflatun'u gördü. bu efendi, sessizliği sessizce dinleyerek, galata mevlevihanesi'nin mutfak-ı şerifindeki dibekte kahve dövme işini bırakmadı ve hiçbir zaman da bir mevlevi dedesi olmadı. bu onun, olduğu kişi olmaya devam edeceği anlamına geliyordu. seneler sonra kalbi durduğunda, defnedileceği yer de belliydi: dergahtaki suskunlar haziresi.

gözlerinin ona gösterdiği yegane şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. tıpkı sessizliği dinleyen eflatun gibi, kahin de sustu. belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.

14.01.2014

kasaba

ihsan oktay anar

kendini gerçekleştirmenin en kolay ve en akıllıca yolu başkalarını korkutup boyun eğdirmek olduğu için, insanların kusurlarını araştırıp bularak onları ayıplama fırsatına erişmek, bu kuvvetli tehdit kozunu bir kez ele geçirdikten sonra cemaatten atılma korkusunu başkalarına yaşatmak, kasaba hayatının belki de en temel kuralıdır. öyle ki, bu hayatta güçlü olmanın bir yolu da, insanların günahları ve kabahatleri hakkında bilgi biriktirmektir. yükselmek çok zordur ama diğerleri karalanabilir, yerin dibine batırılabilirler. başkalarının mahrem hayatlarını gözetleme, dedikodu ve tecessüs, ayıplanma korkusunu yaşayanların kendi çektiklerini, belki de başka herkese yaşatma ve böylece kaderlerini paylaşıp sıkıntılarını hafifletme eğilimlerinin bir sonucu olmalı. fiskos ve dedikodu her iki cins eşit rağbet gösterse de, teferruatı erkeklerden daha iyi sezecek kadar ince düşünceli oldukları için, kadınlar tarafından daha büyük bir başarıyla yürütülür.

5.01.2013

din

hypatia b. bonner: ilerlemek için dine aykırı düşünceleri benimsemek gerekir.

el-ıfriki: hayır, fakir kaldığım sürece tanrıya kesinlikle ibadet etmeyeceğim. ibadetleri, keseleri patlayacak kadar dolu olan şeyhe, ordu komutanına bırakalım. neden ibadet edecekmişim? ben güçlü müyüm? bir sarayım, atlarım, zengin kıyafetlerim, altın bir kemerim mi var? minicik bir toprak parçasına bile sahip değilken ibadet etmek tam bir ikiyüzlülük olur.

jeremy clarkson: suyun üzerinde yürümeye çalışırsanız batarsınız. öldüğünüzde ise yeniden dünyaya gelemezsiniz. her şey bu kadar basittir.

ihsan oktay anar: her insan ancak bilmediği şeyden korkar. korkusunu yenmek için bilmek ister. fakat bilmesi için araması gerekir. işte, din de bu arayış değil midir? bununla birlikte, eğer insan bir şeyi arıyorsa onu bulmuş ve ona kavuşmuş da değildir. kavuşamadığı şeye erişmek için can atar. eh! bu da aşktır işte! kısacası, yolumuzu şaşırmış değiliz. korkudan arayışa, arayıştan ise aşka geçtik. hikayeleri anlatırken, elimizde olmadan seçtiğimiz üsluba bakılırsa, daha önce geçtiğimiz yerlerden tekrar geçmiş bulunduğumuz kesin. çünkü bu üç duyguya da çok aşina görünüyoruz. ne korku, ne arayış, ne de aşk bizi şaşırtıyor. bu duygular, gönlümüzde çoktan dinmiş fırtınalar gibi. arayış bitince, aranan şey artık bir kez bulunduğu için, korku da, aşk da biter.

charles caleb colton: şehit olarak ölen kişinin, düzenbaz olmadığını kanıtlamasına rağmen, aptal olmadığını kanıtlamasının imkanı yoktur.

22.05.2012

yedinci gün

ihsan oktay anar

allahü teala'nın adem ile havva'yı cennetten kovmasının neticeleri pek iyi olmamıştı. çünkü ademoğullarından bazıları dünyayı cennet bellemiş ve zorbalığa meyletmişlerdi. işte zevatın başında şöhretli kral sargon geliyordu. bin bir zahmetle ekip biçip süt sağmadan bu adam, beleşten geçinmenin ve ondan bundan zorbalıkla avanta koparmanın bir yolunu bulmuştu. çünkü adamın ceddi serseriydi. önce üç beş kişiyle çiftlik basıp hayvanları afiyetle yer, o devirlerde nam ve şöhret ancak zulümle yayıldığından, hatta hem zalim hem mazlum tayfasınca aynı görüldüğünden çiftçileri öldürür, sadece birini sağ bırakarak onun, zorbalıktan ibaret efsanelerini civardaki ahaliye anlatmasını sağlar, bu çiftçi de zaten olan bitenleri bire bin katıp anlattığı için adamın şöhreti çarçabuk bütün havaliye yayılırdı.

aslında kral sargon, ziraatçılardan çok şey öğrenmişti. çiftçilerin hayvanları evcilleştirdiği gibi o da çiftçileri evcilleştirdi: artık ineğin kanı değil, sütü içilecekti. böylece ceddi vaktiyle serseri iken o, krallığını genişletti. sarayında bir eli yağda bir eli baldaydı. ayrıca çoluğu çocuğu torunu tosununun istikballeri, bu krallık sayesinde teminat altındaydı. ama allah'ın sopası yok, krallığı o vefat ettikten çok sonra yıkılıverdi. işte bu yüzden, dünya hayatından ne kadar kam alıyorlarsa vefat da onlar için büyük bir korku kaynağıydı.

sargon gibi diğer bir zorbanın, ramses'in de vefat etmekten ödü patlar, bu yüzden sadece askerlerden değil, hekimlerden oluşan bir ordu da beslerdi. ama adam bu yüzden aklını oynatmıştı! bu firavun ilahlığını ilan etti ve tebaasını ölümsüz olduğuna itikat ettirdi. ancak kendisi, iman zayıflığından olsa gerek, ölümsüz bir ilah olduğuna pek o kadar inanmıyordu. bu sebeple akrabalarından, helal süt emmiş, itimat ettiği şahıslara, eğer günün birinde emri hak vaki olursa hekimler ordusunu seferber edip onların, bedenindeki ölüm denilen hastalığı iyileştirmelerini sağlamalarını, hekimler bunu başaramazlarsa onların tek tek öldürülmelerini vasiyet etmişti.

ama hekimler anasının gözüydü ve merhum firavunun akrabalarına, ölüm denilen hastalık için gereken ilaçları verdiklerini ama ilaçların tesirinin asırlar sonra görüleceğini yemin billah ede ede anlatmışlardı. böylece bir mimarlar ordusu seferber edilerek ramses'in bedeninin asırlarca muhafaza edileceği bir piramit inşa edildi. firavunları birer müşteri olarak kabul eden mumyacı hekimler ve piramit mimarlarının başı çektiği bir ahiret sanayii ortaya çıktı. önce bir talep patlaması olmuştu. ama ilmin sırlarının saklanmayıp ona buna öğretilmesiyle arz arttı ve nihayet sıradan bir köylü bile, kendini karınca kararınca mumyalatabiliyor ve mütevazı piramidine defnedilebiliyordu.

gerçi ramses kendine piramit yaptırmıştı ama, bunda kibir mibir yoktu. bu sadece sağlık sıhhat nedeniyleydi ve zavallı, ahirette selamette kalmak azmindeydi. gerçi adam ilahlığını da ilan etmişti. ama o devirdeki ilahların hemen hepsi alçakgönüllüydü ve hiçbiri "dünyayı ben yarattım!" demiyordu. ama tüccarlar yok mu! hani şu yunanlı tüccarlar! işte bu hergele takımı ne sargon'a ne de ramses'e benzerdi. para hırsları, attıkları kazıklar ve hesapları sayesinde zamanla öyle zengin oldular ki, sikkeleri kadar akılları da som ve saf oldu. işte bu akılla felsefe denilen faaliyetin mucidi oldular. eflatun nam bir feylesof, "bu dünya, fikirler aleminin bir taklididir" dediğinde, fars kralı dara, "nah! asıl fikirler, bu dünyanın bir taklididir" demişti.

yunan milletinin bir kralı bile yoktu ve bu cibilliyetsizler, menfaatlerini kollamak için reislerini rey ile seçerlerdi. zaten reislik onlar tarafından zul ve zahmet addedildiğinden, devlet meseleleriyle uğraşmayana ceza kesilirdi. bu yüzden dara, ordusunu toplayıp öfkeden ağzından köpükler saça saça yunanistan üzerine yürüdü ve taş üstünde taş bırakmadı. ama daha sonra zuhur edecek filip nam bir kral vardı ki bu diğer yunanlılara pek benzemiyordu. bu adamın parada pulda gözü yoktu. anlaşılan o ki, oğlu iskender de kendisi gibi olsun, fetihlerle krallığını genişletsin isterdi. hatta oğlunun istikbali için onun tahsilini de düşünüp aristo nam bir feylesofu iskender'e hoca tuttu. işte bu oğlan daha sonra muhteşem iskender namıyla ordusunu fars diyarına sürecek, bu diyar ahalisinin canına yasin okuyup fars krallığı'nın çırasını yakacaktı. hocası aristo ona, insanoğlu denilen çiğ süt emmiş yaratığın "düşünen hayvan" olduğunu anlatmıştı.

bu sıralarda bir hayvan, bir kurt, romus ve romulus nam rum ikizini emzirmekteydi ki, bunlardan ikincisinin zürriyeti dünyanın anasını ağlatacaktı. roma'yı da zaten ikincisi kurdu. bu şehirde "aman kimse kral olmasın da hürriyetimizi kaybetmeyelim!" diye, "senato" adı altında bir moruklar meclisi bile vardı. gayet haklı olarak o kadar ödlek, o kadar tabansızlardı ki, kendi askerlerinden bile ödleri kopardı. çünkü allah korusun, ordunun paşası şeytana uyar da elindeki askeri kuvvetle roma'yı işgal ederse al sana bir zorba! bu yüzden kendi ordularının roma'ya girmesini yasaklamışlardı. ama günün birinde sezar nam bir paşa, ordusuyla alkışlar arasında roma'ya girdi. herkes onun iktidarı alıp ona buna çatarak zorbalık yapmak istediğini zannetmişti. ama onun amacı iktidarı değil, çocukluğundan kalma gülgoncası'nı almaktı. fakat nerede ve kimde olduğunu bilmiyordu. asker olmasına rağmen sormaya da cesareti yoktu; sadece senatoda moruklar onu bıçaklarken evlatlığı brütüs'e "sende mi brütüs?" diye sorabilmişti.

sezar'ı öldürdükten ve gömdükten sonra harpler ve fetihler devam etti. cümle alem rum mezalimi altında inim inim inliyordu. anlaşılan bu dünya cennet falan değil, cehennemin ta kendisiydi. cennet olmasaydı onu icat etmek gerekecekti. nitekim biri etti ve onu da çarmıha gerdiler. fakat hatırası unutulmayacaktı. o, büyük bir krallığı müjdeliyordu. işte bu kralın tebaası, ölümden sonra cennette yaşayacaktı. işin tuhaf yanı, dünyada kim en çok çile çekerse bu kralın gözdesi olacaktı. rum zulmü, bu dinden olanlar için biçilmiş kaftandı. ancak konstantin nam bir kral, zahmetli bir harbi, rüyasında haç gördüğü için kazandığını zannetti ve bu dini rum diyarının resmi dini ilan etti. fakat fetihlerle akan zenginliğin getirdiği rehavet bir yandan, tokat şakladıktan sonra diğer yanağı çevirme düsturu diğer yandan, rumlar zayıflamıştı. nihayet alarik nam bir barbar roma'yı yağma etti ve odavakar adlı bir diğer barbar da, artık rum kralının bizzat kendisi olduğunu cümle aleme duyurdu.

roma'da rumlardan iz eser kalmamıştı ama bir tek şey dışında: papa! işte bu şahıs rahiplerini saf ve vahşi barbarların arasına saldı. papa'nın adamlarının anlattığı doğruysa barbarları büyük bir tehlike bekliyordu. barbar sormuştu: "nerede bu tehlikeli şey? göster de mahvedeyim onu!" bu sırada kanlı baltasını kaldırmıştı. papa'nın adamı, "işte! tam arkanda!" deyince, barbar arkasını dönmüş ama kimseyi görememişti. bunun üzerine papa'nın adamı olan rahip, "nereye dönersen dön, o her zaman arkandadır. o seni yaratan ilahtır ve şu anda canını almaya hazır! diz çök! af dile! vaftiz ol!" demişti. böylece barbarlar, papa'nın sözünü ettiği varlıktan korkmakta bir sakınca görmediler. varsın böyle bir ilah olsundu. zararı yoktu. böylece barbarlardan ezkaza kral olanların kafalarına, bizzat papa tarafından taç yerleştirildi. ayrıca sevap kazanmak için papa, bu cahillere az buçuk ilim irfan bile öğretti. ama yine de pek vahşiydiler. hele içlerinde bir piç vardı ki, vilyam adını taşıyordu. piç diye alay edilen bu adam, sonunda bismillah deyip ordusuyla britanya'yı fethetti. fespinister kilisesi'nde ingiltere tacını giyip derhal fatih vilyam diye anılmaya başladı.

vilyam'ın zürriyetinden rişar, kahramanlığıyla nam salmıştı. papa ona ve sair krallara, ilahlarının çarmıha gerildiği mukaddes toprakları fethetmeleri için fitil verince, binlerce serseri ve zorba yola revan olmuş; ama papa'nın bu şekilde kıl atmasının neticesi hüsranla sonuçlanmıştı. arslan yürekli rişar gurbetten memleketine dönemeden vefat etti. o cesur biriydi. fakat işe bak ki, ondan sonraki con, epey tıynetsiz çıkmıştı. milletine laf lakırdı dinletemedi. tebaası büyük bir kartona arzuhal yazıp adamcağızın önüne koydu. kral da bu büyük karton'a mührünü basmaya mecbur oldu. papa'nın pompaladığı harp, yine tüccarların işine yaramış, bu taife ziyadesiyle zengin olmuştu. ama bu, birçok kişinin işine geldi.

gel gör ki elalem dünya kadar para kazandıkça adamın birinin ağzının suyu akıyordu. bu zat, para ve sabit bir gelir peşindeydi. az buçuk bilgisi ve yarım aklıyla kraliçe izabella'nın huzuruna çıkan bu adam allem etti kallem etti ve kadıncağızı, kendisine üç sefine vermeye ikna etmeyi başardı. kolomb nam bu zat, sefinelerle hindistan'a varacak ve oranın valisi olacaktı. derken uçsuz bucaksız deryaya yelken açtı ve hakikaten de haftalar sonra karaya vasıl oldu. işte bu yepyeni dünya, altun ve gümüş kaynağıydı.

çok geçmeden sefineler, yüzlerce ton altun ve gümüşü limanlara taşıyorlardı. ama bu madenler ne yenilir ne de içilirdi. bu işler, zevk ü sefa içinde yaşayan krallara ve kişizadelere bırakılmayacak kadar nazikti. böylece hindistan'a ticaret yapacak şirketler kurulmaya başlandı. şark sultanlarının zenginlikleri harplerde kazanılan altun, gümüş, zümrüt, elmas gibi abuk sabuk şeylerden gelirken, hindistan kumpanyası'nın zenginliği pamuk, tütün, baharat, ipek gibi daha mütevazı mallardan oluşuyordu.

para oluk gibi akmakta, hemen herkes zengin olmaktaydı. papa bile endüljansla ihtiyacı olan günahkarlara cennetten parsel parsel arsa satmıştı. ama papazın biri bu koftiyi yutmamış ve papa'nın gazabını celp edecek şekilde, bir beyanname karalayıp bunu mabedinin kapısına çivilemişti. bu yetmiyormuş gibi bir de, ilahlarının sözlerini, kulağı olan işitsin, okuması olan söksün diye kendi lisanına tercüme ederek fitne çıkarmıştı. daha da kötüsü, papa'nın alimleri latince okurlarken, zamane alimler kitapları fırlatıp atmış, rasathanelere, tabiplerin teşrih odalarına ve laboratuvarlara girmeye başlamışlardı. artık kitaplar değil, tabiatın kendisi okunuyordu. bu da elbette küfürdü.

bütün bunlar yetmiyormuş gibi ingiltere kralı, karısını boşamak için kız tarafını tutan papa'yı yok bile saymıştı. ama bu adamın ülkesinden daha sonra, kendi dini hürriyetleri için bir grup hacı, mayısçiçeği adını taşıyan bir sefineyle yeni dünya'ya göç edip orada kendilerine, itikatlarına yaraşır bir hayat kuracaktı. zamanla bu kıtaya daha da fazla muhacir geldi. bunlar rum lisanındaki tabirle birer "kolonus" yani birer çiftçiydiler. yaşadıkları yere de koloni deniyordu.

bu çiftçiler aralarından azalar seçip onları meclise yolluyor; ama mecliste daima, ingiltere kralının valisi söz sahibi oluyordu. üstelik bu adamlar ingiltere'ye dünyanın vergisini veriyorlardı. nihayet vergiler bellerini büktü. şimdi ve burada seçme ve seçilme hakları olduğu halde dağa çıkanlardan farklı olarak bu çiftçilerin, ingiltere meclisinde kendilerini temsil etme hakları yoktu. buna tahammül edemeyip isyan ederek bir bağımsızlık beyannamesi kaleme aldılar. fransa kralı lui'den de yardım görüp galip geldiler.

ama fransa kralı hem bu harp hem de zevcesi mari antuanet'in müsrifliğiyle milletini fakir düşürmüştü. zaten ekmek derdinde olan insanları "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözü galeyana getirmişti. baldırı çıplaklar böylece bastil denilen kaleye yürüdüler ve burayı zapt ettiler. derken bu namussuzlar, kendi krallarının kafasını kesti. demek ki kralların da kafaları kesilebiliyordu. haydi bu bir derece haklı görülebilirdi. ama "ihtilalin alimlere ihtiyacı yok!" dedikten sonra tabiat aliminin kellesini uçuran donsuz serseriye ne demeliydi? derken ortalıkta kan gövdeyi götürmeye başladı. baldırı çıplak ahali birbirlerine, krallarının onlara yaptığından çok daha fazla zulmettiler. çünkü mağlupken mazlum, galipken zalimdiler.

kralın kafasının koparılmasının ardından, ortalıkta sargon'dan ve hatta firavun'dan bile daha zalim bir canavar peyda oluverdi. bu canavar, leviathan, halk yığınlarının ta kendisiydi. asırlardır kendilerinden emilen kanı, bir anda iştahla ondan bundan, hatta birbirlerinden emmek istiyorlardı. ardından napolyon nam bodur bir topçu bu keşmekeşe son verdi. canavarlarını kavmiyetçilikle ta rusya'ya sürüp telef etti. kleopatra'nın burnu iki santim kısa, topçunun da boyu on santim uzun olsaydı tarihin akışı değişirdi.

derken iştirakiler payitahtta barikatlar kurdular. kendilerinin köle olduklarını da söylüyorlardı. oysa cemahir-i müttehide'deki köleliğe son vermek için çıkan dahili harpte ölen beyazların sayısı neredeyse orada bulunan zenci kölelerin sayısına eşitti. öte yandan karl nam bir germen, "kral değil köleyim" diye bağırıp haysiyet kazanan amelelere dünya cenneti vaat edince çılgına döndüler. bu germen, onlara imalattan gelen kudretlerini kullanmalarını tembih ediyordu. oysa kitleler üretimden çok yıkıma yarıyordu. şehirlerin sokaklarına barikatlar kurup iştiraki bir hayat için muharebe ettiler. medeniyet adına ne varsa, silmesinin bizzat kendilerinin mamulü olduğunu, dolayısıyla başka hiçbir şahsın bu kalemler üzerinde hak iddia edemeyeceğini söylüyorlardı.

evet! kitleler baruttan sonra keşfedilen en ölümcül silahtı. onları artık krallar değil, halk avcıları kullanabilirdi. çünkü kitleler dalkavukları severlerdi. tek iken sefil, zavallı ve haksız, bir araya geldiklerinde ise şerefli, kuvvetli ve haklı oluyorlardı. bu, on pezevengin bir araya gelince bir aziz etmeleri kadar akla havsalaya sığmaz bir şeydi. derken büyük harp çıktı da biraz susar gibi oldular. yine ölen de öldüren de onlardı. ama şimalde bir memlekette çar'ın da çariçe'nin de çocuklarının da çırasını yaktılar. ardından kıtlıktan milyonlarca insanın vefatına yol açtılar. şahlanan bu canavarı dizginlemenin bir yolu olmalıydı. işte vaktiyle onlara ölümden sonra da olsa bir cennet vaat eden ilahlarının gerildiği haç, kırıldı ve bu kez gamalı olarak onları tekrar şahlandırdı. "hayl hitler!" diye bağırıyorlardı. sene 1934 idi.

17.04.2012

eflatun

ihsan oktay anar

voyvoda yolunu diklemesine kesip ta küçük kule kapısı'na kadar giden o upuzun taş merdiveni tırmanmaya başlayan eflatun, çağrının bu yol üzerinde bir yerden geldiğinden emin gibiydi. ama kendisine seslenenler, başlarında kırmızı tunus fesleri, hem aşk hem de fiyaka olsun diye göğüslerine dövdürdükleri kadın isimleri, sine perçemleri ve kuşaklarında kulaklı yatağanları ile bu yolda nedense bir aşağı bir yukarı, avare avare yürürken birbirlerine ağalık taslayan, kavga gürültü çıkarmaya adeta yeminli şu bıçkınlar ve kopuklar olamazdı. havanın iyice kararmaya başladığı o saatte, bu tür bitirimlerden sakınarak, çevresine bakına bakına basamakları çıkan eflatun bu yoldaki bazı evlerin kapı üstlerine, ne hikmetse, kırmızı fener asılı olduğunu gördü. bu evlerden tambur, def dümbelek ve çalgı çağanak sesleri geliyor, şuh kadın kahkahaları erkek naralarına karışıyordu. galiba burası pek tekin bir yer değildi. üstelik bazı hanımlar da sokaktaydı. hatta telli pullu, gözlerine sürme ve kaşlarına rastık çekmiş bu kadınlardan biri, ayaklarında demir pabuçlar, boynuna nefir ve omzuna da çıkın asmış, eli asalı ihtiyar bir dervişin kolundan çekiştire çekiştire, "baba! baba! gel içeri! sana bedava!" diye bağırıyor, yüzü bu davet karşısında kızaran ihtiyar derviş de, "la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyül azim! o nasıl söz kızım!" diye bu hanımdan kurtulmaya çalışıyordu.

işte bu evlerden birinin kapısı açıldı ve dışarıya, suratı kıpkırmızı, merhemle burulup uçları dik tutulması gereken gür bıyığı lif lif, tel tel dağılmış, başındaki kalafatın rengine bakılırsa küçük rütbeli olması gereken bir yeniçeri zabiti çıktı. arkasından ışık sızan kapıda, biri yaşlı diğeri ise nispeten daha genç iki de güzelce hanım vardı. kaşlarına rastık ve gözlerine de sürme çeken bu kadınlar, fettan fıngırdak halleriyle, kırıta kikirdeye yeniçeriyi uğurluyorlardı. yeniçeri bir ara eflatun'u süzer gibi olunca delikanlı olduğu yerde kalakaldı ve bu adama bakmaya başladı. bu elbette büyük bir hataydı. eflatun'un gözlerini üzerinde hisseden yeniçeri sinirlenerek delikanlıya bağırdı:

"ne var? ne bakıyorsun öyle dik dik? belanı mı arıyorsun?"

eflatun ise çekine çekine, "hiç olur mu öyle şey efendim?" diye cevap verdi. "kulaklarım yalan söylemiyorsa bana seslenen sizsiniz. yanınıza yaklaşıp bir hacetiniz, bir emriniz mi var diye soracaktım. ama yenge ile konuşuyordunuz. bu yüzden rahatsız etmek istemedim. üstelik valideniz de kapıdaydı. neşeleri bol olsun! gelen kahkahalara bakılırsa evde de galiba kerimeleriniz var. belki de kına gecesi yapmaktalar. namuslu bir koca ve bunca kızı yetiştirmiş bir baba olan size, saygıda kusur ettiysem lütfen affediniz!"

öfkeden kuduracak gibi olan yeniçeri, "bre gavat! aba altından baba ölçen bu aşifteleri nasıl olur da benim akrabam sayarsın!" diye bağırıp eflatun'un suratına okkalı bir şaplak çarparken, kadınlar da adamın bu sözlerine bozulmuş olacaklar ki, "aşk olsun! biz aşifte miyiz ayol?" diye söyleniyorlardı.

6.04.2012

amat

ihsan oktay anar

öyle bir kadın olsun ki, iri ela gözleri bir ceylanınki kadar masum ve bir o kadar da ürkek olsun; ölüm onları kapatsa bile kendisine aşık bir zavallıya sevgiyle baksın. saçları, gökyüzünden denize dökülen ay ışığı gibi esrarengiz, gece kadar da siyah olsun. kiraz gibi dolgun ve biçimli dudaklarında öyle bir tebessüm olsun ki, zavallı aşığının kalbi ısınsın. aydınlık yüzündeki o hilal gibi kaşları, karanlık bir gecedeki çifte hilal kadar mucizevi görünsün. sanki ak mermerden yapılmış gibi, bir kuğununki kadar uzun ve zarif bir boynu, bir meleğinki gibi nurlu yüzü, hokka gibi bir burnu, yanağında ise görenin yüreğini dağlayan masum bir gamzesi olsun. hepsinden önemlisi, sevgiyle baksın! baksın ki, zavallı aşığının gönlünde kalan yegane koru, ebediyete kadar sıcak tutsun.

yiğit adam tez ölür; çünkü hayatı rizikodur.

"ağam! en iyi sen bilirsin. ben bugüne kadar alt tarafı bir can aldım. yüzlerce kişiyi öldürmek nasıl bir şey?" "ilk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da.. bütün bu kişileri öldürmüş olursun. ikinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişi öldürmüşsündür. üçüncü kez ise, kimseyi öldürmüş sayılmazsın."

ateşli silahlar bir şövalyeyi ölü yapabilir; ama bir korkağı cesur yapmaz.

başka yeteneği olmadığından, şövalye bir kahraman olmayı hep istemişti.

ben insan vururum. bir kuşa nişan almışlığım bile yoktur. ancak vicdansızlar kurda kuşa ateş ederler.

adlar da ölüler kadar ağırdır.

dünya, binde bir de olsa yanılma payı bırakanlara aittir bana kalırsa.

ibni parmen adındaki filozof fisagorcular denilen cemaati terk etmiş; fakat onların ilginç bir fikrini reddetmemişti. fisagorculara göre zamanın sonsuz olmasının yegane yolu onun döngüsel olmasıydı. risalede bu bahsi izah etmek için şöyle bir örnek verilmişti: söz gelimi amr, belli bir tarihte doğup zamanla büyüdüğü vakit zeyd ile arkadaş olduktan sonra, arkadaşına ihanet ederek onun tarafından öldürüldüğünde, zaman döngüsel olduğu için tekrar doğacak, yine zeyd ile karşılaşacak, yine ona ihanet edecek ve yine öldürülüp yine doğacaktı. bu döngü sonsuza kadar sürecekti. işte, zaman döngüsel olduğu için sadece geçmişi değil, geleceği hatırlamak da mümkündü. kısacası hatırlama ile kehanet aynı şeydi. öte yandan, filozof aristatalis gözler nasıl ki ışığı ve kulaklar da sesi algılıyorsa, hafızanın da zamanı algıladığını ileri sürmüştü. müridinin yazdıklarına bakılırsa, ibni parmen de hafızanın, tıpkı göz ve kulak gibi bir duyu organı olduğunu söyler görünüyordu. bununla birlikte hafıza geçmişi ve geleceği de algılamaktaydı.

sadece dert ehli olanlar unutmak için içer.

şarap içen biri asla yalan söyleyemez. sadece unutur, o kadar! dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini, hepsini unutur.

31.05.2010

uzun lafın kısası

mario puzo: herkesin bir özrü vardır erdemlilik yolundan saparken.

ken kesey: yönetimdeki piçler seni alt eder. karşı koyamazsın. tek yapılacak şey, her şeyi boktan dünyanın suratına kusmaktır, hepsini.

atatürk: ölülerden yardım istemek medeni bir sosyal topluluk için lekedir.

edwin fuller torrey: insanın ruhu ve amaçları ne kadar yükseklerde uçarsa uçsun, yine de vücudun tuzağına düşecektir ve statüsü her ne olursa olsun, duygusal hastalığı olacaktır.

g.b. shaw: insanlar birbirlerini gittikçe daha büyük sayılarda öldürmenin yollarından başka bir şey öğrenmiyorlar.

ihsan oktay anar: dünya, binde bir de olsa yanılma payı bırakanlara aittir.

nicholas mann: zaferlerin en soylusu kendi kendini yenmektir; kendi üzerinde hüküm sürmek kraliyetlerin en zenginidir.

nazım hikmet: kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şeyi yapabilir.

neval el-saadavi: eğer bütün insanları içine almaya yetecek kadar büyük bir kalbin varsa o zaman içinde kimseyi taşımazsın.

publius syrus: suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur.

jean-jacques rousseau: bir alçak, kötü biri ya da bir deli de kral olabilir; ama çok az insan gerçek anlamda insan olabilir.

soti triantafyllou: en tehlikelileri bunlar: oturup izleyenler. dehşet verici şeyler olduğu zaman da oturup izleyecekler.

3.02.2010

derviş

ihsan oktay anar

neyzen ibrahim dede gülümseyerek, "kin şeytanın kahkahasıdır." dedi. "bu duygu seni yoldan çıkarmış. tekrar bize katılıp bu duygudan arınmaya ne dersin?" derviş, "sevsinler!" dedi. "yamak, aşçı olmak ister. aşçı, aşçıbaşı olmak, şakirt de katip olmak, katip ise paşa olmak ister. paşaların istediği de vezir olmaktır. kısacası herkesin istediği, bir şey olmak, olabilmek! sizler de güya pişmek ve olmak istiyorsunuz. aslında kendinizden başkasını kurtarmak peşinde değilsiniz. sadece kendi ruhunuzu temizleyecek kadar da bencilsiniz. yazıklar olsun size! ruhunuzu kirletmemek için, taşın altına elinizi sokamayacak kadar da korkaksınız. kinin ve nefretin ne olduğunu siz nereden bileceksiniz! bu dergahta kötülüklerden uzak yaşıyorsunuz. padişah tarafından korunup kollanıyorsunuz. üstüne üstlük bir de saygı görüyorsunuz. hal böyleyken sizlere kim kötülük yapmaya cesaret edebilir ki! en önemlisi, sizin hiçbir yaranız yok! ya benim yaralarım? işte!"

12.11.2009

efrasiyab'ın hikayeleri

ihsan oktay anar

ben, bugüne kadar kazanmak için oynamadım hiç. oyunun bana verdiği zevkle yetindim.

kavuşunca meşk, kavuşamayınca aşk olur.

yetenek, sen çalışmadıkça bir hiçtir.

geçmişime bakıyorum da, hayat bugüne kadar bana hep güzel şeyler göstermiş: bu dünyada her şey güzel. çirkinlik diye bir şey yok; kimbilir, sadece aldanarak ve büyük bir budalalıkla, onda çirkinliği görenler çirkindir belki. ama ben, dünyayı korku duygusuyla değil, güzellikle tanıyorum. benim ona baktığım gibi, dünya da bana bakıyor ve gülümsüyor, ben ona neden gülümsemeyeyim?

hakikat, ona ulaşmak için ödediğimiz bedeldir.

zirveler yaşamak için değil, erişmek içindir.

birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. işin kötüsü, bu korkuya tanrı diyorlar. oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, tanrı'yı görmüş olurlardı.

hemen her erkek, bilip görmediği, bu yüzden hayal etmek zorunda kaldığı kadınları kendi pembe hülyalarıyla bir kez süsleyince, onlarla karşılaştıktan sonra bile gerçeği değil, bu süsleri görmeye devam eder.

kendini gerçekleştirmenin en kolay ve en akıllıca yolu, başkalarını korkutup boyun eğdirmek olduğu için, insanların kusurlarını araştırıp bularak onları ayıplama fırsatına erişmek, bu kuvvetli tehdit kozunu bir kez ele geçirdikten sonra cemaatten atılma korkusunu başkalarına yaşatmak, kasaba hayatının belki de en temel kuralıydı. öyle ki, bu hayatta güçlü olmanın bir yolu da, insanların günahları ve kabahatleri hakkında bilgi biriktirmekti. yükselmek çok zordu ama diğerleri karalanabilir, yerin dibine batırılabilirlerdi. başkalarının mahrem hayatlarını gözetleme, dedikodu ve tecessüs, ayıplanma korkusunu yaşayanların kendi çektiklerini, belki de başka herkese yaşatma ve böylece kaderlerini paylaşıp sıkıntılarını hafifletme eğilimlerinin bir sonucu olmalıydı. fiskos ve dedikodu her iki cins eşit rağbet gösterse de, teferruatı erkeklerden daha iyi sezecek kadar ince düşünceli oldukları için, kadınlar tarafından daha büyük bir başarıyla yürütülürdü.

birinin huzurunu kaçırmak için onu bilmediği bir şeyin var olduğuna inandırmak yeterliydi.

kavuşunca meşk, kavuşamayınca aşk olduğunu söylerler. sevgisini kalbinde taşıdığı sürece herkes ona kavuşmuş demektir bana göre. bu nedenle, sevmenin meşketmek olduğunu düşünürüm. dünyaya bakınca gülümsememek elde değil. ben de bakarken, hem dünyayı hem de onun içindekileri seviyor ve gülümsüyorum.

her insan ancak bilmediği şeyden korkar. korkusunu yenmek için bilmek ister. fakat bilmesi için araması gerekir. işte, din de bu arayış değil midir? bununla birlikte, eğer insan bir şeyi arıyorsa, onu bulmuş ve ona kavuşmuş da değildir. kavuşamadığı şeye erişmek için can atar. eh! bu da aşktır işte! kısacası, yolumuzu şaşırmış değiliz. korkudan arayışa, arayıştan ise aşka geçtik. hikayeleri anlatırken, elimizde olmadan seçtiğimiz üsluba bakılırsa, daha önce geçtiğimiz yerlerden tekrar geçmiş bulunduğumuz kesin. çünkü bu üç duyguya da çok aşina görünüyoruz. ne korku, ne arayış, ne de aşk bizi şaşırtıyor. bu duygular, gönlümüzde çoktan dinmiş fırtınalar gibi. benim için bu durum fazlasıyla alelade. ama senin için fevkalade gözüküyor. arayış bitince, aranan şey artık bir kez bulunduğu için, korku da, aşk da biter.

cennete sadece çocuklar gider.

ebedi bir uykuda, ebedi düşler vardır. cennet, düşlerin olduğu yerde değil midir? sadece, bir düş bitip diğeri başlayacak işte.

cenneti görmemiz için gözlerimizi açmamız değil, belki de kapamamız gerekir.

ben, hikayelerin bir sonu olması gerektiğine inananlardanım. hayat da bana kalırsa böyle.

çocukluk cennetin ta kendisiydi ve cennet de seyredilmeye değerdi.

2.07.2009

puslu kıtalar atlası

ihsan oktay anar

amaç, şüphe götürmeyecek ilk kesin bilgiye varmaktı. her bilgiden şüphe eden rendekar, şüphe ettiğinden şüphe edemiyor ve bundan da kendisinin var olduğu sonucunu çıkarıyordu.

aradıkları şey hem her yerde, hem de hiçbir yerdeydi. kim bilir, belki de içinde ilerledikleri karanlık sis, bu çekimin kendisiydi.

bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ıstırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. oysa uzun ihsan efendi, dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünya'nın şahidi olmaktı.

sizler, hepiniz, içinde yaşadığınız dünya, konstantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız, dedi. rendekar yanılıyor: düşünüyorum; ama sadece ben var değilim. düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya.

hata yaptığı anda servetini; hatta canını kaybedebilecek olmayan insanların fikrine güvenilmez. çünkü malı, canı, sevdikleri tehlikede olmayan biri doğru düşünemez. bilgi tehlike ile ölçülür.

boşluğu, sürtünmeyi engelleyip sonsuz hıza erişmek için aradığını söyleyen büyük efendi, sonsuz hızı da karşı hareketin ön şartı olarak açıklamıştı. karşı hareket ise, daha da anlaşılmaz olan bir şeyi, geçmişe dönmeyi mümkün kılıyordu.

düşündüğüm için ben var değilim, sizler varsınız. sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz.

üzerindeki cübbe nasıl ki yünden meydana geliyorsa, müzik de aynı şekilde sessizlikten meydana gelir. işte, içinde yaşadığın dünya da, bu şekilde hiçlikten yaratıldı.ama hiçliğin öteki adı olan boşluğun bir parçası artmıştı. bu parça ikiye bölündü ve birisi, boş bir levha olarak sana verildi. senin gördüğün karanlık işte bu levhadır. boş olduğu için onbda elbette ki ışık yok, böylece sen levhada karanlığı görüyorsun. ama dünyanın yaratıldığı boşluğun bir parçası olan bu karanlıktan sen, düşler yaratıyorsun.

sana karşı hissettiklerimi anlatmama imkan yok. bir duygu, anlaşılmıyorsa, duygu değildir zaten.

düşünüyorum, o halde ben varım. düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. bu adamı düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. çünkü o, benim düşüm. varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek, ben ise bir düş oluyorum.

senin için gerçek bir baba olmayı, saçlarını okşamayı, seni öpmeyi çok isterdim. ama düşlere dokunmak mümkün olabilir mi? sana bu yüzden hem çok yakın, hem de çok uzağım. veda etmek benim için son derece zor. o yüzden, her ne kadar uzakta olsam da seni, o eski yakışıklı yüzünle, aglaya'yla birlikte hep düşlemek istiyorum. hoşçakal oğlum. hoşçakal sevgili, biricik düşüm.

7.04.2009

rendekar

ihsan oktay anar

amaç, şüphe götürmeyecek ilk kesin bilgiye varmaktı. her bilgiden şüphe eden rendekar, şüphe ettiğinden şüphe edemiyor ve bundan da kendisinin var olduğu sonucunu çıkarıyordu.

sizler, hepiniz, içinde yaşadığınız dünya, konstantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız, dedi. rendekar yanılıyor: düşünüyorum; ama sadece ben var değilim. düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya.

düşündüğüm için ben var değilim, sizler varsınız. sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz.

düşünüyorum, o halde ben varım. düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. bu adamı düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. çünkü o, benim düşüm. var olduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek, ben ise bir düş oluyorum.

5.04.2009

kadın

ihsan oktay anar

öyle bir kadın olsun ki, iri ela gözleri bir ceylanınki kadar masum ve bir o kadar da ürkek olsun; ölüm onları kapatsa bile kendisine aşık bir zavallıya sevgiyle baksın. saçları, gökyüzünden denize dökülen ay ışığı gibi esrarengiz, gece kadar da siyah olsun. kiraz gibi dolgun ve biçimli dudaklarında öyle bir tebessüm olsun ki, zavallı aşığının kalbi ısınsın. aydınlık yüzündeki o hilal gibi kaşları, karanlık bir gecedeki çifte hilal kadar mucizevi görünsün. sanki ak mermerden yapılmış gibi, bir kuğununki kadar uzun ve zarif bir boynu, bir meleğinki gibi nurlu yüzü, hokka gibi bir burnu, yanağında ise görenin yüreğini dağlayan masum bir gamzesi olsun. hepsinden önemlisi, sevgiyle baksın! baksın ki, zavallı aşığının gönlünde kalan yegane koru, ebediyete kadar sıcak tutsun.

13.11.2008

ibni parmen

ihsan oktay anar

ibni parmen adındaki filozof fisagorcular denilen cemaati terk etmiş; fakat onların ilginç bir fikrini reddetmemişti. fisagorculara göre zamanın sonsuz olmasının yegane yolu onun döngüsel olmasıydı. risalede bu bahsi izah etmek için şöyle bir örnek verilmişti: söz gelimi amr, belli bir tarihte doğup zamanla büyüdüğü vakit zeyd ile arkadaş olduktan sonra, arkadaşına ihanet ederek onun tarafından öldürüldüğünde, zaman döngüsel olduğu için tekrar doğacak, yine zeyd ile karşılaşacak, yine ona ihanet edecek ve yine öldürülüp yine doğacaktı. bu döngü sonsuza kadar sürecekti. işte, zaman döngüsel olduğu için sadece geçmişi değil, geleceği hatırlamak da mümkündü. kısacası hatırlama ile kehanet aynı şeydi. öte yandan, filozof aristatalis gözler nasıl ki ışığı ve kulaklar da sesi algılıyorsa, hafızanın da zamanı algıladığını ileri sürmüştü. müridinin yazdıklarına bakılırsa, ibni parmen de hafızanın, tıpkı göz ve kulak gibi bir duyu organı olduğunu söyler görünüyordu. bununla birlikte hafıza geçmişi ve geleceği de algılamaktaydı.