marguerite yourcenar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marguerite yourcenar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.08.2013

mişima

marguerite yourcenar

bellek, düşsel bir ayna gibidir. bazen şeyleri görülemeyecek kadar uzakta, bazen de yanıbaşımızdaymış gibi gösterir.

budizm öyle bir inceliktedir ki, bizzat öğretilerinin az çok kavranılması güçtür; bizim fikirlerimize çok uzak fikirleri çabucak uğrattığımız o dönüşüme onu da bilinçsizce maruz bırakmadan zihinde muhafaza edilmesi daha da güçtür.

yaşama doymayan varlıklarda ölüm düşkünlüğü sık görülen bir şeydir.

sözcüklere körü körüne ve sağlıksız bir iman; ki gerçekten her edebiyatçı için bir tehlikedir bu.

eninde sonunda her şey ruhun ama yavaş ama duyarsız bir kararıdır ve vücudun katılımına da neden olur.

her düşünce ancak eyleme dökülürse muteber olur.

cesur askerler bir tanrı onlara dövüşmeyi emretti diye öldüler; altı ay sonra da bir başka tanrı ateşkesi emretmiş olduğu için bu vahşi çarpışma birden durdu.

2.11.2012

ressamın elkitabı

jose saramago

kimse kendisine acımamalıdır. insana saygının ilk koşulu budur.

yazmak; bütün dişlileri ölçüp biçerek, milleri milim milim kontrol ederek, yayların sessiz alçalıp yükselişini ve madeni parçaların içindeki moleküllerin ritmik titreşimlerini iyice gözden geçirerek her şeyi kendi içinde yeniden inşa etme girişimidir.

marguerite yourcenar: insanın gerçek doğum yeri, onun kendisine ilk kez aklıyla baktığı yerdir.

en iyi insanlık tarihi, yerden bütün tohumları elin tek bir hareketiyle avuçlayan, sonra da zamanın değişik evrelerini, avucunun içindeki bu olgun, ancak ekmek haline gelmekten henüz çok uzak bulunan tohumları göğe doğru ya da tam gözlerimizin düzeyine kaldıran bir tarih olurdu.

leonardo da vinci: ressam! kendi bedeninin en çirkin yerine yakından bak ve kendini geliştirmek, o çirkinliği gidermek için elinden geleni yap. eğer sen kabaysan yaptığın figürler de kaba görünecek, ruhsuz olacaktır; sende bulunan bütün iyi ve kötü şeyler, çizimlerinde bir biçimde kendini gösterecektir.

karşılıklı sadakat ihtiyacı bir yük haline gelmediği sürece bir ilişki yürür; bu sözsüz anlaşma bozulduğu anda ilişki zaten bitmiştir. oyun, dürüstçe oynandığı sürece ne yitirilen bir şey vardır ne de anlaşılmayacak bir durum: yalnız burjuva çiftleri birbirine ihanet eder, yalnızca evlilik cüzdanları çıldırmış erkeklerin kafesleri, akılsız dinozorların yaşadığı vahşi bir orman haline gelir.

bizler, tıpkı resmin anlamdan yoksun oluşu gibi, fikirden yoksunuzdur; herkes, her şey aynı suça ortaktır, aynı yanlışlara göz yummuş, aynı ikiyüzlü davranışlarda bulunmuştur.

paul klee: çıplak bir erkek resmi, izleyenin, erkeğin değil de resmin anatomisine hayran olacağı şekilde yapılmalıdır.

önemli olan model değil ressamdır ve bir portre ancak ve ancak ressamının taşıdığı değer kadar değer taşır, daha fazla değil.

luis augusto rebelo da silva: insan eski üzüntüleri canlı tutmaktan asla bıkmaz.

gerçek yalan bilinmeyendir; insanın normal olarak yalan diye adlandırdığı şey, düzebileceği yüz yöntemden yüzüncüsüne göre düzülmüş şey yalan değildir.

bize göre ne denli benzersiz ya da gerçekten değerli olursa olsun, kendi yaşamımız ölüme karşı en iyi silah değildir. en iyi silah, şu benim ölümden ölesiye korkan yaşamım değildir; en iyi silah, önceden yaşam olan ve kuşaktan kuşağa taşınarak bugüne gelen her şeydir.

karl marx: insanın varlığını belirleyen, onun bilinci değildir; tersine insanın sosyal varlığı bilincini belirler.

insan davranışları bir varsayımlar dünyasında yaşamlarını sürdürürler. 

ne istiyorum? her şeyden önce yenilmemek istiyorum. sonra, mümkünse başarıya ulaşmak istiyorum. atacağım adımların neler olduğunu, nasıl bir hakikatin peşinde olduğumu bilemiyorum. bildiğim tek şey, bilmemeyi dayanılmaz bulduğumdur.

4.05.2012

aşk dediğin laftır

johannes mario simmel

"her erkeğin bir kadını vardır dünyanın bir köşesinde; birbirlerini hemen anlamaları, birbirlerini tamamlamaları için karşılaşmaları yeterlidir." (edgar wallace)

insanları incitmemek için onlara gerçeğin ancak pek az bir bölümünü söyleyebilirsiniz. çünkü gerçek çoğu zaman kırıcıdır.

shakespeare: we are made of such stuff as dreams and our little life is rounded by a sleep.

modern ruh hastalıkları tedavisinde çocuklar üzerinde en etkili ilaç oyunlardır.

tanrının en büyük armağanıdır aşk.

kızlara soracak olursanız bütün delikanlıların çok aptal olduğunu söylerler; delikanlılarsa bütün genç kızların çok bön olduğunda hemfikirdirler.

oscar wilde: gerçeği ancak iş işten geçtikten sonra fark ederiz.

dünyanın hiçbir yerinde savaşın en soylu siyasi çözüm yolu olduğuna almanya'da olduğu kadar körü körüne inanılmaz. hiçbir yerde getireceği felaketleri ve acı sonuçları böylesine görmemezlikten gelmeye yatkın değildir insanlar. barışseverlik, hiçbir yerde böylesine mantıksızca kişisel korkaklıkla bir tutulmaz.

din bir milleti afyon gibi uyuşturur.

bütün kızlar kendilerinden birkaç yaş büyük çocukları tercih ederler. akranları onlara yavan gelir.

her insanın sevebileceği başka bir insana ihtiyacı vardır.

marguerite duras: zaman geçecek. geçip giden sadece zaman olacak. ve zaman gelecek; öyle bir zaman ki adımız çoktan unutulmuş olacak. biz de unutulmuş olacağız. bir zamanlar var olduğumuzu, bir zamanlar bir ad taşıdığımızı kimse hatırlamayacak. ve sonra her şey silinip gidecek.

gerçekten güzel bütün kadınların karnı küçüktür.

"sonradan binlerce defa beynimi yıkadılar; ama on beşindeyken duygulu, akıllı, olgun bir insandım."

kocasını elden kaçırmak istemeyen her kadın, iyi yemek pişirmeyi bilmelidir.

üçkağıtçı daima parsanın büyüğünü toplar. dünya kuruldu kurulalı böyledir bu.

aşk; en yoksulundan en zenginine, en akıllısından en aptalına, en güçlüsünden en zavallısına, en gencinden en yaşlısına kadar bütün insanlarda en derin özlemi yaratan duygudur.

insan çevresinin kurbanıdır.

kadın denen yaratık lükse alışıktır, kendini güvenlik içinde görmek ister.

pek çok türü vardır aşkın ve bunlardan pek azı mutlu eder insanı. aslında asıl amacı da mutlu kılmak değildir aşkın. hiç kimse bir defacık olsun bu kutsal duygunun esiri olmayacak kadar bahtsız değildir.

yenilgiyi de gülümseyerek kabul etmeyi bilmeli insan.

2.11.2009

göçmüş kediler bahçesi

bilge karasu

korku, örtmeye en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeye en çok uğraştığımız kokumuzdur.

çok bilen gezmenler vardır. bir yere gitmeden önce, haftalar, aylar boyu, o  yer üzerine edinebilecekleri her türlü bilgiyi edinir, ulaşılabilecek her türlü kaynağa başvururlar. ilk kez görecekleri o yere geldiklerinde, yıllar değil yüzyıllardan beri orada yaşamış gibidirler. sokak adlarından lokantalara, müzelerdeki resimlerle yontulardan sarayların kuruluş, yapılış sürecine varasıya her şeyi bilirler. o kentte doğup büyümüş insanların hiçbir zaman bilemeyecekleri şeyleri öğrenmişlerdir.

hermann hesse: birbirimizi anlamasına anlayabiliriz; ama kişi ancak kendi kendine kendini açıklayabilir.

stendhal: neler yapabilirmişim, bir ben bilirim. başkaları ise, çok çok, "belki yapardı" diye düşünür, o kadar.

çünkü her kambur biraz şair bir ailedendir
toparlarsak kendi kendinin çırağı da olabilir
ölü sözcüklere ve çocuklara can vermek için
hangi marş iki kez çalınırsa yeryüzünde unutmayın
hem usta hem çırak bir kambur içindir (ece ayhan)

marguerite yourcenar: dostluk, her şeyden önce, inandır; onu seviden ayıran budur. ayrıca, saygıdır, başka bir varlığın her şeyiyle kabul edilmesidir.

karşısındakinin yalan söyleyebileceği, aklına en son gelen, belki de hiç gelmeyen, şeydi. insana yalan söyletebilecek durumlar yok değildi. ölümcül hastaya "sen öleceksin, birkaç saatin kaldı" demenin anlamı yoktu. doğru olduğuna bakıp bununla yetinerek -sorulmamış bir soruyu yanıtlarcasına- tatsız şeyler söylemek gereksizdi. ama sorulduğu için, bilmediği bir şeyi de biliyormuş gibi göstermek, yalan yanlış şeyler söylemek de gereksizdi. niye yalan söylensin? her söylenene inanmaya hazırdı bu durumda. başlıca kusuru, gündelik yaşamının dilekleriyle inançlarını bir bölmeye, "bilimsel şüphe"yi ya da ruhbilimin öğrettiklerini bir başka bölmeye kapatmasıydı. arkadaşlarının -kendisine yalancı diyen ya da demeye getiren arkadaşlarının- gene büyük bir incelikle kafasına kafasına attıkları taşlardan biri de "enayilik" olmuyor muydu? bu durumda tek çıkar yol, en gerçekçi yöntemi kullanan bilime güvenmektir, diye karar vermişti bir zamanlar. bu gerçekçi bilim, elbet bir gün gelip gündelik yaşamla örtüşecekti. iyimserlik, hem de enayice, alıkça bir iyimserlikti belki bu da. ama kim, her türlü kusurdan arınabilmişti? üstünün de üstünü kişiler, vardı gerçi. kendi onlardan değildi, o kadar.

nermi uygur: canına kıyma yoluna gitmek, kendini kapalı bir dizgenin tutsağı kılmaktır. oysa yaşamak, dizgeyi ya da dizgeleri her zaman açık bırakmak, değişikliğe hazır tutmak demek.

herkes elinden geldiği ölçüde yaşar. nedir zaten yaşamak dediğin?

30.09.2009

uzun lafın kısası

cesare pavese:
 edebiyat, yaşamın saldırılarına karşı bir savunmadır.

george sand: duyarlılıklarını bol keseden harcamayan insanlar, yeri geldiğinde bazen fazlasıyla duyarlı olabilirler.

irvin yalom: gerçekten sevilmek, anımsanmak, bir başkasıyla sonsuza dek birleşmek ölümsüz olmaktır ve varoluşun canevindeki yalnızlıktan korunmaktır.

marguerite duras: açlığın yarattığı yanmayı hiçbir şey dindiremez.

nazım hikmet: biz güzel sanatlar sahasında hâlâ ananelerin esiriyiz. sanatı hâlâ afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

platon: insanca olan hiçbir şeyi fazlaca ciddiye almaya değmez. ne olursa olsun.

ahmet oktay: uyumlu insan, belirli tarihsel koşullarda, uyumsuz insandan çok daha tehlikelidir. büyük zalimler, iktidarlarını bu tür normallerin sayesinde kurabiliyor ancak.

jean p. sasson: amaçlarına ulaşmak için durumu ustalıkla idare etmek kadınların en güçlü silahıdır.

veysel atayman: bir kanlı katilin bir halk kahramanına dönüşmesi ancak tutuculuğun, gelenekselciliğin, aşırı milliyetçiliğin topluma egemen olduğu ülkelerde olabilir.

lin yutang: medeniyet çoğunlukla yiyecek peşinde koşmaktır; kalkınma ise yiyeceğe ulaşmayı her gün daha da zor hale getiren gelişimdir.

julian barnes: günümüzde her şey lanet olasıca bir sözleşmede yer alıyor. dünyanın gidişatı böyle.

marguerite yourcenar: gerçek doğum yerimiz, kendimizi ilk kez ferasetli bir bakışla gördüğümüz yerdir. benim ilk doğum yerim, kitaplarımdı.

31.08.2009

uzun lafın kısası

irvin yalom: 
herkes aynı yemeği yemekten bıkar. her güzel kadının olduğu yerde, bir de onu düzmekten bıkmış zavallı bir erkek vardır.

mahabharata: bilgi gerçeği anlamaktır. barış, ruhun sükun bulması.

cevdet kudret: her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.

george sand: evlilik, toplumun icat ettiği en barbar kurumlardan biridir.

nicholas malebranche: insanların körlüğü ve bilgisizliği bizi şaşırtmamalıdır; çünkü zihinleri, önemli bir zorluğu içeren hiçbir şeye nüfuz edemez.

marguerite yourcenar: insanın gerçek doğum yeri, onun kendisine ilk kez aklıyla baktığı yerdir.

sophokles: en keyifli hayat, hiçbir bilgelik olmadan sürüp giden hayattır.

platon: iyi bir dost dünyanın en güzel bıldırcınından, en güzel horozundan; hatta en güzel atından ve köpeğinden çok daha değerlidir.

nezihe meriç: yıkanmış taşlık, sulanmış bahçe demektir bir bakıma yaşamak.

veysel atayman: şiddet, modern toplumun hayal kırıklıklarından ve duygusal soğukluğundan doğar.

lord byron: şeytan sanıldığından daha sık doğruyu söyler; ama dinleyicileri cahildir.

ahmet ümit: iktidar kanla beslenen bir organizmadır. kendisini yöneten insanları güç kadar kötülükle de ödüllendirir. ister romalı olsun, ister osmanlı, birkaç istisna dışında eline kan bulaşmamış hükümdar yok gibidir.