31.12.17

uzun lafın kısası

sadık hidayet: sapık din, sapık bilim doğurur.

nazım hikmet: en kötü şey, en kötü haberi bile bilmemektir.

miguel de unamuno: gülmek trajediye hazırlanmaktan başka bir şey değildir.

mualla gülnaz: modern hayat, bütün içeriklerinden sıyırdığı kadına geriye cinselliğinden başka şey bırakmamıştır.

necib mahfuz: acı çekmek kadar insanları bir araya getiren başka hiçbir şey yoktur.

john fowles: bağırsak boşaltma ve mesane boşaltma eylemlerine gönderme yapan terimlerin kullanılmasının anlamı, kültürel bir tetikleyici sonucu ortaya çıkan cinsel suçluluk ve bastırılmış duygulardır.

robert frost: ormanda iki yol belirdi önümde ve ben, daha az yürünmüş olanı seçtim.

kay redfield jamison: hayatta önemli olan insanın eline düşen kartlar değil, onları nasıl oynadığıdır.

john greenleaf whittier: herhalde insanoğlunun yazdığı ve söylediği acı sözlerin en acısı şu olmalı: "olabilirdi!"

pauline melville: yaşam iki tarih arasında değil, iki imge arasında asılıdır.

29.12.17

sıcak ülkelerden dönen vahşi sakatlar

tom robbins

acıma, şehvetin en azılı düşmanıdır.

her türlü depresyonun kaynağında kendine acıma vardır. insanlardaki her türlü kendine acıma da kendilerini fazlasıyla ciddiye almaktan kaynaklanır.

bilgisayar ve televizyon eğer onlara ufacık bir şans verirsen yaşamını elinden çekip alırlar.

aşk acısı kalpleri kırmaz, onları sadece olgunlaştırır. hüsrana uğrayan kalp kendini yeniler, ete döner ve acılaşır. keder kalbi genişletir ve kuvvetlendirir. öte yandan ruh kemik gibi kırılabilir ve asla tam olarak kaynamaz.

laf ü güzaf, dünyanın dönmesini sağlıyor.

tarafsız olmak adına ödleklik etmek akademisyenlerin tipik bir özelliğidir.

insanoğlunu sözde daha aşağı olan hayvanlardan ayıran şey nedir? tamı tamına altı tane önemli şey var: içgüdüsel olarak çiftleşen akılsız ateşböcekleri ve rakunlara karşılık olarak "mizah", "hayal gücü" ve "erotizm", sonra "maneviyat", "isyankarlık" ve güzelliği kendi yararı için takdir eden "estetik".

tanrıya yalan söyleyebilirsin ama şeytana asla!

merak onu öldürmeden önce, kedi yüzlerce meraksız köpekten daha fazla şey öğrenir.

her zaman her yerde var olan sömürüyü ustaca yönetmek isteyen ve üyelerini onun sembollerini, kurumlarını ve tüketim maddelerini ciddiye ve aslında daha ciddiye almalarında ısrar ederek kontrol etmeye -ve kazıklamaya- çabalayan bir toplumda hayatını kurtarmak isteyen biri için "mizahi bir hassasiyet" kesinlikle elzemdir.

fiziksel yakınlık gerçekten önemli olan şeyleri serbest bırakmak için bir araçtır: sözcükleri.

evren örgütlü bir anarşidir.

evcillik bir hayvanın ruhunu sindirir. pantolonumun ağı yerine avını koklayan, mutfağımdaki bir kutuya değil de çimenlerin içine sıçan şeye saygı duyarım.

fransızlar bir ilişkinin en güzel yanının merdivenleri çıkmak olduğunu söylerler. arzulamak neredeyse her zaman doyumdan daha nefes kesicidir.

doğru şekilde kullanıldığı takdirde, dil insanın yaşamında ihtiyaç duyduğu tüm düzeni sağlayabilir.

hiçbirimiz evrenin kıçındaki sivilce olmaktan daha önemli değiliz.

siyaset insanların birine kendi iradesini zorla kabul ettirmek için büyük miktarda para ödedikleri durumdur. siyaset sadomazoşizmdir.

kadınlar sıcak iklimlerden dönen vahşi sakatları severler.

24.12.17

her şey ayartabilir beni

william butler yeats


her şey ayartabilir beni şu şiir uğraşından
gün olur bir kadının yüzü, ya da daha kötüsü
çektiği çile alıklarca yönetilen yurdumun
şimdi daha kolayı yok
elimin alıştığı bu işten
gençken metelik vermezdim türkülere
sazını çalmaz mıydı ozan
kılıç kında beklercesine
razıyım, dilediğim yerine gelsin de tek
balıktan daha soğuk, daha dilsiz, daha sağır olmaya

23.12.17

derviş ve ölüm

meša selimović

yalnız kendine sadıktır insan.

her türlü kuraldan daha geniştir yaşam. ahlak yalnızca bir imgelem, yaşam ise olup biten şeylerdir. insan yaşamına günahtan çok, günah işlememek için alınan önlemler zarar getirmiştir.

düşünen değil, eyleme geçen insandır.

aylak insan, her zaman iyi insanlar ve sevimli yerler arayabilir; onun duru ruhu, geniş gökyüzüne, özgür yollara açıktır; bu yollar insanı hem hiçbir yere götürmez hem de her yere götürür.

gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.

felaket ve kötülükleri her zaman herkes bilir, gizli kalan yalnız iyiliklerdir.

insan denen yaratık korktuğu için güçlü olmak ister, onun eski bir özelliğidir bu. gerçek şu ki büyük bir zorbadır insan. gerçeğe en uzak kalanlar ise zorbalardır. 

mum bitmek üzereyken daha iyi yanar. 

adaletsizliklerin hepsi aynıdır; oysa insan kendisine yapılan adaletsizliğin en büyük olduğunu sanır.

suçsuz bir insanı öldüren, bütün insanları öldürmüş gibi olur.

ölüme aracılık eden umut, nefretten daha büyük bir can alıcıdır. o, arzuladığı şeyleri kulağına fısıldayarak insanı yatıştırır, inandırır ve bıçağın altına gönderir. 

yükseldiği ölçüde yalnızlığa gömülür insan. 

tatlı söz; kökü yerin derinliklerine, dalları da göğe doğru uzanan güzel bir ağaç gibidir. 

dünyada nedenini aramak, açıklamak gereği olmayan biricik şey sevgidir.

çevremizdeki mutsuzluğun nedeni, herkesin layık olduğu düzeye erişememiş olduğunu düşünmesi ve karşısındakini rakip kabul etmesidir. insanlar hayatta başarı sağlayamayanları küçümser, kendilerinden üstün olanları da çekemezler. huzuru arıyorsan küçük görülmeye, savaşı kabul ediyorsan nefret etmeye alışmalısın.

lanetlenmiştir insan, geçmediği yolların özlemini çeker her zaman. 

her şeyin başlangıcı ve sonu olan zaman üzerine yemin ederim ki, herkes her zaman zarar içindedir.

22.12.17

başarı

jiddu krishnamurti

dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler olacaktır.

başarı merdivenini tırmandığımız sürece her zaman yoksul ve aç insanlar olacaktır. anlaşılması gereken husus, neden zenginlerin ve yoksulların olduğu veya neden bazıları yetenekliyken diğerlerinin öyle olmadığı değil, başarı hırsıdır. değişmesi gereken şey, tırmanma arzumuz, büyük biri olma, başarılı biri olma isteğimizdir.

hırslı insan en korkak insandır, çünkü kendisi olmaktan korkar. "olduğum gibi kalırsam, hiç kimse olamam, öyleyse falanca olmalıyım, yargıç, vali veya bakan olmalıyım" der.

eğer kendi ıstırabınızın ötesine geçerseniz çok küçük, boş, sınırlı biri olduğunuzu ve başarmak, falanca veya filanca olmak için çırpındığınızı görürsünüz. bu başarı mücadelesi, bir şey olma çabası ıstırabın kaynağıdır. ama gerçekte ne olduğunuzu kavramaya başlarsanız, daha derinlere inerseniz, o zaman oldukça farklı bir şeyin gerçekleştiğine tanık olursunuz.

sözcükler

hakan günday

gerçekten de konuşularak yapılmayacak iş yoktu. ihtilaller çıkartılabilir, birileri aşık oldurulabilir ve hatta intihar ettirilebilirdi. konuşarak her şey yapılırdı. ve bana çok komik geliyordu. birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu. bir sürü harf, ses, cümle, tiyatro, şarkı sözü.. kendinizi öldürtmeniz için bir grup manyağın arasına dalıp hepsinin annesine oral seks yaptırdıktan sonra kırbaçlamak istediğinizi söylemeniz yeterli olurdu. ve ağzınızdan kopan sözleri yanlışlıkla söylemiş de olabilirdiniz. diliniz sürçmüş olabilirdi, o insanların lisanlarına hakim olamadığınız için cümleyi yanlış kurmuş da olabilirdiniz. ama yok! karşınızda, ağzınızdan çıkan her ses bir anlam vermek için yanıp tutuşan bir gerizekalı sürüsü varken böyle bir ihtimal olamaz onlar için. kelimelerle ne kadar çok yapılacak şey var! biraz uğraşmak yeter dünyanın bir yarısını diğer yarısına satmak için.ve çok aşağılık bir durum. iletişim diye bir şey yok. fazla iyimser bir kavram. hayatı renklendirmek için. kim bilebilir kimin bir lafı inanarak söylediğini? ya deliyse konuşan? ya ne dediğini bilmiyorsa? ya bir yalancıysa?

hissedilerek söylenenler yalnız gelmezler. önlerinde ve arkalarında bir sürü anlamsız cümle olur. önemli olan hepsini elekten geçirip doğru olanları bulmaktır. geriye sadece hareketler kalır. davranışlar. harcanan kelimeler dışında kalan her şeydir, insanlık denilen yaratıklar tarihi. söylenmeyen her şeydir. akıllarda uçuşan bütün kavramlardır. dile getirilemeyen nefretten büyüğü yoktur. dile getirilemeyen aşk gibisi yoktur. bu dünyada en gerçek ilişkileri akdeniz erkekleri, dillerinden zerre kadar anlamadıkları kuzey kadınlarıyla yaşar. tek bir kelime yoktur arada. tek bir uluslararası yazısız anlaşmalardan akan işaretleşme yoktur. tek diyalog bedenler arası kurulandır. sertleşmiş göğüs uçları ve benzer belirtiler yalan söylenmesini engeller. konuşarak bir yere varılamaz.

şampiyonluk yüzüğü

jodi picoult

kötü alışkanlıklar altınkamış bitkisi gibidir; bahçenizde çıkmaya başladığı zaman onunla baş edebileceğinizi sanırsınız; ne de olsa birkaç mor saptan oluşuyordur. ama kontrol edilemeyen bir yangın gibi yayılır ve siz ne olduğunu anlamadan etrafındaki her şeyi boğar ve sonunda tek gördüğünüz şey parlak, mor bir halı olur ki geriye nasıl öylesine kontrolden çıktığını düşünmek kalır.

kız arkadaşlar sizin için bir sürü şey yapar. gerçeğe uygunluk ya da doğruluk kontrolü sağlarlar; dişlerinizin arasına ıspanak kaçtığında, kot pantolonla poponuz büyük göründüğünde veya gereksiz dırdır ettiğinizde sizi uyarırlar. bunları size söylerler ve hiçbirinde, mesajın kocanızdan geldiği zamankinin aksine dram ya da kötü niyet yoktur. size doğruyu söylerler; çünkü buna ihtiyacınız vardır ve söylemeleri aranızdaki bağı değiştirmez.

erkek çocuklar homoseksüel doğmaz; onları aşırı sevgiye boğan veya kendi duygusal tatminlerini oğullarına dayandıran anneler ya da aşırı mesafeli babalar tarafından eşcinsel hale getirilirler. bunun sonucunda çocuk, babadan alması gereken erkeklik onayını yanlış yönlenerek başka erkekte arar. aynı şekilde, anneleri kendilerine çok ilgisiz olan küçük kız çocukları da dişiliklerini geliştirmek için ihtiyaç duydukları modele ulaşamayabilirler. ayrıca babaları da genellikle yoktur.

karaoke, windows'un vista sürümü ve saçı dökülen erkekler için yapılan sprey saçla birlikte en yanlış icatlar listesinin başında gelir. normalde sadece banyolarının sınırları içinde, duşun suyu gürül gürül akarken yüksek sesle şarkı söylemeye cüret edebilecek insanların sahneye çıkıp 15 dakikalık kuşkulu bir üne kavuşmasına imkan verir. duyduğunuz gerçekten başarılı her karaoke gösterisine karşılık yirmi tane korkunç performans dinlemişsinizdir.

insanın eski eşiyle konuşması zordur. yabancı dilde gösterilen bir filmde gibi hissedersiniz kendinizi; söylediklerinizin altta akan altyazılarla ilgisi yoktur sanki. birbirimize dokunmamaya özen gösteriyorduk; oysa bir zamanlar yatağımızda ona kayalardaki yosunlar gibi yapışarak uyurdum. birbirimizin tüm sırlarını, her gizli noktasını ve her ölümcül hatasını bilen iki yabancıydık artık.

küçük parmağına yüzük takan birine asla güvenme. bir erkek sadece alyans veya şampiyonluk yüzüğü takmalı; başka her şey işin yürümeyeceğine ilişkin kanıttır. lise yüzüğü hiçbir zaman büyümeyeceğini gösterir, büyük taşlı yüzükler eşcinsel olduğunu ama henüz bunun farkında olmadığını belirtir, küçük parmaktaki yüzük fazla gösterişli olduğuna, sizin nasıl göründüğünüzden çok kendi görünümüyle ilgilenen bir truman capote özentisi olduğuna işaret eder.

pişmanlık

kierkegaard

evlenirsen pişman olursun. evlenmezsen yine pişman olursun. evlen ya da evlenme, pişman olursun. ister evlen ister evlenme, pişman olursun.

dünyanın aptallıklarına gül geç, pişman olursun. gözyaşı dök, yine pişman olursun. dünyanın aptallıklarına gül geç ya da gözyaşı dök, pişman olursun. dünyanın aptallıklarına ister gül geç ister gözyaşı dök, pişman olursun.

bir kadına inan, pişman olursun. inanma, yine pişman olursun. bir kadına inan ya da inanma pişman olursun. bir kadına ister inan ister inanma, pişman olursun.

kendini as, pişman olursun. kendini asma, yine pişman olursun. kendini as ya da asma, pişman olursun. kendini ister as ister asma, pişman olursun.

bu, beyler, bütün felsefenin toplamı ve özüdür.

21.12.17

yılanların öcü

fakir baykurt

insan olanın başına her şey gelir.

parası olmayan bir allahın kulu istediği kadar akıllı fikirli olsun, oluru yok, paşaya cevap veremez. korkar. para adamı yüreklendirir. para adama cesaret verir. para adamı konuşturur. para adamı adam eder. parasız hiçbir iş görülmez, kuşağın dolu olmalı. 

köylük yerinde yalnız adamın işi küldür. arkan olacak. arkan olmadı mı adamım diye gezme dünyada. dört olsun, beş olsun, olsunlar.

kuyruk acısı tıpkı evlat acısı gibidir. insan evlat acısını, yılan kuyruk acısını unutamaz dünyada.

dünyada insan birbirini sevmeli. sevmezse günler tükenmez. sevmezse dünya zindan olur. sevmezse yaşadığının farkına varamaz. sen somurt, komşun somurtsun, ne olacak sonu? insan dediğin dünyada sevişmeli.

korkulu düş görmektense uyanık yatmak en iyisidir.

ağaç milleti tıpkı karı milleti gibidir. canı isterse tutar, canı istemezse tutmaz.

bir ateş vereceksin, yanıp çıkıp gidecek cayır cayır! yanıp çıkıp gidecek dürzünün evi! içindekilerle! ah el kapıları! kapansın el kapıları! yakacaksın ki, kapansın! başka da açılmasın namussuz dünyada! yokluklar yok olsun! yok olsun yoksulluklar! ille de insanın insana kulluğu!

bölünen ruhun öyküsü

henry miller

bazen yaşam iksiri öyle bir dolup taşar ki görkemle, ruh dört bir yana saçılır böyle anlarda. ruhun canı sel gibi kapladığı görülür madonna'ların meleksi gülümseyişlerinde. dolgunlaşır yüzün ayı, denklem kusursuzdur. bir dakika, yarım dakika, bir saniye sonra geçmiştir mucize. anlaşılamayan, açıklanamayan bir şey verilmiştir dışa ve bir şey alınmıştır. bir insanın yaşamında ay hiç dolun olmayabilir. bazı insanların yaşamlarında da gözlemlenebilen tek gizemsel doğa olayı, sürekli bir ay tutulmasıdır. dehaya tutulanlarda görülür bu durum, ne biçime girerse girsin, ayın sürekli olarak parlatılıp sararmasından başka bir şey olmadığını görmek ürkütür bizi. sayıları daha da az olanlar kural dışında kalanlardır, dolgunlaştıktan sonra bu mucizeden dehşete kapılarak, kendilerini doğurup can veren şeyi söndürmeye çalışırlar artık yaşadıkları sürece. bölünen ruhun öyküsüdür usun savaşı. ay dolunayken, küçülerek solup gitmeyi, küçültülerek anlayışsız bir ölümle ölmeyi kabul edemeyenler vardı; kendi cennetlerinin doruğunda pırıl pırıl asılı kalmaya uğraşıyorlardı. yaşamın işleyişini tutuklamaya uğraşıyorlardı. yaşamın işleyişini tutuklamaya çalıştılar, kendilerini, kendi doğum ve ölümlerini, başarılarını ve değişimlerini etkileyen, varlığını böylece saptayan işleyişi. gelgite yakalanıp parçalandılar. gövdeden ayrıldı ruh, bunun savaşını zihinde sürdürmeyi, bölünmüş bir benliğin gerçeğe benzemeyen görüntüsüne bırakarak. kendi saçtıkları ışıkla kavrulmuş, hiç bitmeyen boş bir arayışla güzeli, doğruyu, uyumu arayarak yaşarlar. kendi parlaklıkları ellerinden gitmiş; onları kendilerine çekenlerin ruhlarını ele geçirmeye uğraşırlar. yakalarlar her bir ışını, yansıtırlar aç varlıklarının her bir yüzeyiyle. ışırlar hemen, ışık onlara yöneltildiğinde, aynı hızla da sönerler. üstlerine vuran ışık ne kadar yoğun olursa o kadar parlak -ve göz kamaştırıcı- olurlar. özellikle ışık saçanlar için tehlikelidirler; bu parlak ve tükenmez ışık kaynaklarının çekimine kapılırlar en çok, tutkulu bir kaptırışla.

fransız teğmenin kadını

john fowles

insan tarihi boyunca seçkin kitle seçilmiş olma özrüne sığınmıştır hep. ama zaman tek bir özür tanır.

planlanmış bir dünya ölü bir dünyadır.

hepimiz gerçeklikten kaçarız. bu, homo sapiens'in temel tanımıdır.

ölüm nesnelerin doğasında değildir, onların doğasıdır. ama ölen biçimdir. madde ölümsüzdür. varoluş dediğimiz birbirinin yerine geçen bu biçimler silsilesinin içinden bir tür yeniden doğuş geçer.

kapısındaki mutlu hizmetçi mutlu bir evin en iyi göstergesidir.

yabancı biri, hem de karşı cinstense, genellikle en az önyargılı olan yargıçtır.

hepimiz şiir yazarız; ama şairler bunu kelimelere dökerler.

insanları, daha onlara yürümeyi öğretmeden koşturmakla mutlu edemezsiniz.

tekvin büyük bir yalan; ama aynı zamanda muazzam bir şiir; ve altı bin yıllık bir rahim milyonlarca yıllık bir rahimden çok daha sıcaktır.

tıbbın yarısı hastanın doktora olan güvenidir.

fakirleri hiçbir şey havadan gelen para kadar sarsmaz.

vermek yapılabilecek en iyi şeydir.

zamirler insanların uydurduğu korkunç maskelerdir.

unvan taşıyan cüzdan taşımaz.

bebek bekleyen annelerin o ağır, telaşsız yürüyüşünde bir şeyler vardır; dünyanın en yumuşak kibri olsa bile bir kibir.

talih zorlu bir işverendir; hayal gücüne, iyiliğiyle bağlantılı olarak neler kaybedeceğini gösterir.

intihar

charles bukowski

bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz. belli bir ruh durumuna gelmişseniz en basit şeyler bile korkunç sorunlar haline gelebilir.

ve en kötü endişe, korku, acı yorgunluğu, açıklayamadığın, anlayamadığın, nedeni aklına bile gelmeyendir. metal bir levha gibi yığılır üstünüze. ondan kurtuluş yoktur, saatine yirmi beş dolar vermeye razı olsanız bile.

son intihar girişimim 1954 senesindeydi yanılmıyorsam. kuzey mariposa bulvarı'nda bir apartmanın üçüncü katında yaşıyordum. bütün pencereleri kapattım, ocağı ve fırını açtım, yakmadan tabii ki. sonra yatağa uzandım. sızan gaz sesi insanı teskin eder. uyumuşum. yöntem başarılı olacaktı; ancak içime çektiğim gaz başımı öylesine ağrıttı ki uyandım. yataktan kalkıp gülmeye, kendi kendime konuşmaya başladım. sersem, kendini öldürmek filan istediğin yok senin. gazı kapatıp bütün pencereleri açtım. gülüp duruyordum, olup bitenler çok gülünç gelmeye başlamıştı bana. allahtan ocağın otomatik çakmağı bozuktu, o küçük alev beni cehennemde geçirdiğim o değerli mevsimin dışına uçurabilirdi.

birkaç yıl önce, haftalarca süren bir sarhoşluktan ayılmış ve kendimi öldürmeye iyice niyetlenmiştim. o sıralar çok tatlı bir hatunla birlikte yaşıyor ve çalışmıyordum. para bitmiş, kira gelip çatmıştı. bir yerde üçüncü sınıf bir iş bulabilirdim ama bu da ölmenin bir başka biçimiydi. hatun odadan çıkar çıkmaz kendimi öldürecektim. kararlıydım. bu arada günlerden ne olduğunu biraz merak ederek -sadece biraz- sokağa çıkıp dolaşmaya başladım.

içtiğimiz zaman günler geceler karışıyordu. sürekli içip sevişiyorduk. öğle sularıydı. günlerden ne olduğunu gazeteden öğrenme düşüncesi ile yokuşu inip köşedeki gazete bayiine gittim. cuma, yazıyordu gazetede. cuma en az öbür günler kadar iyiydi. sonra manşet gözüme çarptı. "milton berle'in kuzeninin başına taş düştü." böyle manşetler atılırken nasıl intihar edebilir insan?

gazeteyi satın alıp otele döndüm. "bil bakalım ne olmuş?" diye sordum hatuna. "ne?" dedi. "milton berle'in kuzeninin başına taş düşmüş." "yok ya?" "evet." "nasıl bir taş acaba?" düzgün, yuvarlak, sarı bir taş herhalde. evet, bence de. milton berle'in kuzeninin gözleri ne renktir sence? kahverengi, çok açık kahverengi. açık kahverengi gözler, sarı bir taş.

19.12.17

deha

marcel proust

deha, hatta büyük bir yetenek, zihinsel ögeler ve sosyal gelişme bakımından başkalarına üstünlükten ziyade bunları dönüştürme, aktarma melekesinden kaynaklanır. bir sıvıyı bir elektrik lambasıyla ısıtabilmek için gereken şey en güçlü lamba değil, akımı değiştirilip ışık yerine ısı verebilen bir lambadır. havalarda gezebilmek için en güçlü otomobile sahip olmak gerekmez; yerde ilerlemesini durdurup izlediği hatta dik bir çizgide, yatay hızını dikey kuvvete dönüştürebilecek bir otomobile ihtiyaç vardır. aynı şekilde, dahice eserler üreten kişiler, en seçkin çevrede yaşayan, en parlak konuşma biçimine, en geniş kültüre sahip kişiler değil, birdenbire kendileri için yaşamayı keserek kişiliklerini bir aynaya, sosyal ve hatta bir bakıma zihinsel açıdan sıradan bir hayat da olsa, hayatlarını yansıtacak bir aynaya dönüştürecek güce sahip olanlardır; çünkü deha yansıtılan görünümün özündeki değere değil, yansıtma gücüne bağlıdır.

18.12.17

felsefenin görevi

max horkheimer

zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir. bu şarkısı söylenmemiş kahramanlar, başkalarının toplumsal süreç içinde bilinçsiz olarak hedef olduğu terörist imhaya bilinçli olarak hedef kılmışlardır kendi varlıklarını. toplama kamplarının adsız kurbanları, doğmaya çabalayan insanlığın simgeleridir. bu insanların kendi sesleri zorbalığın darbeleriyle susturulmuş da olsa, felsefenin görevi, onların yaptıklarını işitilebilecek sözlere dönüştürmektir.

17.12.17

nostalji

svetlana boym

nostalji, modern zaman fikrine, tarih ve ilerlemenin zamanına karşı bir isyandır. nostaljik kişiler tarihi silmek ve özel ya da kolektif bir mitolojiye dönüştürmek, zamanı mekan gibi yeniden ziyaret etmek isterler; insanlığın başına bela olan zamanın geri çevrilmezliğine boyun eğmeyi reddederler.

nostalji, özlemin bizi diğer insanlara karşı daha empatik yapabilmesi anlamında paradoksaldır; ancak özlemi aidiyetle, yitirilenle ilgili kaygıyı kimliğin yeniden keşfiyle düzeltmeye çalıştığımız an, genellikle yollarımızı ayırır ve karşılıklı anlayışa son veririz. algia (özlem) paylaştığımız şey, nostos (eve dönüş) ise bizi bölen şeydir. günümüzde birçok güçlü ideolojinin özünü oluşturan, bizi duygusal bağlılık uğruna eleştirel düşünceyi bırakmaya ayartan ideal evi yeniden inşa etme vaadidir. nostaljinin tehlikeli yanı, gerçek evle hayali evi birbirine karıştırma eğiliminde olmasıdır. aşırı durumlarda hayali bir anayurt, insanın uğruna ölmeye ya da öldürmeye hazır olduğu bir anayurt yaratabilir nostalji. üstünde pek düşünülmeyen nostalji, canavarlar yaratır. yine de duygunun kendisi, yerinden edilmenin ve zamanın tersine çevrilmezliğinin yası, modern insanlık koşulunun tam kalbindedir.

nostaljinin nesnesi göründüğünden daha uzaktır. nostalji asla düz anlamlı değildir, her zaman yalındır. nostaljiyi dış görünüşüne bakarak değerlendirmek hata olur. nostaljik yeniden inşalar taklide dayalıdır; geçmiş şimdinin ya da arzulanan geleceğin suretinde yeniden yaratılır; kolektif tasarımları kişisel arzulara benzetmek -ve tersi- için çaba harcanır.

geçicilikle mest olan, geleneğe nostaljiyle bakan şair, olmamış ama olabilecek şeylerin matemini duyar.

ulusal farkındalığın cemaatin içinden değil, dışından geliyor olması şaşırtıcı değildir. yok olmaya yüz tutmuş dünyanın bütünlüğünü belli bir mesafeden gören, romantik gezgindir. seyahat ona perspektif kazandırır. yabancının bakış açısı yerli idili şekillendirir. nostaljik kişi asla yerli değildir; aksine her zaman için yerel ile evrenseli dolayımlayan yerinden olmuş insandır.

çoğu zaman insansevmezlerle karıştırılan melankolikler, aslında insanlık için çok büyük umutları olan ütopik hayalcilerdir.

16.12.17

kopyalama

richard dawkins

şimdi de, her türlü kopyalama işlemine ilişkin çok önemli bir noktadan söz etmeliyiz: kopyalama mükemmel değildir. yanlışlıklar olacaktır. umarım bu kitapta baskı hataları yoktur, ama çok dikkatle incelerseniz, bir iki tane bulabilirsiniz. büyük olasılıkla cümlelerin anlamını bozmayacak hatalardır bunlar, çünkü "ilk kuşak" hatalar olacaklardır. ama baskı yönteminin bulunmasından önceki günleri düşünün; incil gibi kitapların elle kopyalandıkları günleri. tüm yazıcıların, ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar, birkaç hata yapmaları kaçınılmazdır; bazıları ise birkaç küçük düzeltme yapmaktan kendini alamaz. eğer hepsi de tek bir ana kalıptan kopyalıyor olsalardı, anlam çok değişmeyecekti. ancak, kopyaları yaparken başka kopyaların kullanıldığını düşünün. yeni kopyalar başka kopyalar yapmak için kullanılacak, hatalar birikecek ve önemli olmaya başlayacaktır. hatalı kopyalama işlemine kötü bir şey olarak bakarız ve insanlara ilişkin belgeler söz konusu olduğunda hataların düzeltme olarak adlandırılabileceği örnekler düşünmek çok zordur. sanırım ahdi atik öğrencilerinin, ibranice "genç kadın" anlamına gelen kelimeyi yunancaya "bakire" olarak çevirip de, "işte! bir bakire gebe kalacak ve bir oğul doğuracak." kehanetinde bulunduklarında en azından büyük bir şey başlatmış olduklarını söyleyebiliriz.

görev

frida kahlo

bir gün babam diego'ya yaklaşıyor ve "görüyorum ki kızıma ilgi duyuyorsunuz." diyor.

diego babamın bu sözlerini nasıl yorumlayacağını kestiremeyip kekeliyor.

"neden? ee.. evet. evet. tabii, yoksa onu görmeye gelmek için bu kadar yolu kat etmezdim."

"o zaman, beyefendi" diyor babam, "sizi uyarayım. frida akıllı bir kızdır ama gizli bir şeytandır aynı zamanda. şeytanın biridir."

"biliyorum" diyor diego.

babam da "iyi öyleyse, ben görevimi yaptım, sizi uyardım." diye sözlerine son veriyor.

15.12.17

şükrü yarbay

ülkü tamer

"sınıf arkadaşımız"* şükrü yarbay, 27 mayıs'tan sonra emekliye ayrılmıştı. 28 nisan olayları sırasında istanbul'da görevli olduğunu söylüyor, şimdi sınıfta sıraları paylaştığı bizlere o güç dönemde nasıl yardım ettiğini anlatıyordu.

işkenceci polislerden yakınıyordu:

"sırtımda yarbay üniformasıyla odaya girince bir de baktım ki polisler almışlar bir öğrenciyi ortalarına, hababam vuruyorlar! ama nasıl bir dayak! ben olsam oracıkta ölmüş gitmiştim. cop, tekme, tokat, yumruk.. dayanamadım."

acaba ne yaptı diye yüzüne bakıyoruz.

"dayanamadım. çıkıp gittim."

* istanbul üni. iktisat fak. gazetecilik enstitüsü, 1961.

qwerty

jared diamond

bu yazı, belki de şimdiye kadar okuduğunuz basılı başka pek çok şey gibi qwerty klavyeyle yazıldı; yani en üst sırada, en soldan itibaren altı harfin adıyla anılan klavyeyle.

aslında bu klavye 1873'te bir karşı-mühendislik tasarımı olarak geliştirilmişti: daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, -sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde- harfler solda toplanmıştı.

göründüğü kadarıyla verimliliğe aykırı olan bütün bu özelliklerin gerisinde yatan neden, 1873'te daktilo kullanıcılarının yan yana iki tuşa art arda hızla bastığında harflerin birbirine karışmasıydı. bu yüzden üreticiler daktilo yazanları yavaşlatmak zorundaydı.

daktilolardaki gelişmeler bu karışma sorununu ortadan kaldırınca 1932'de daha verimli olacak şekilde düzenlenmiş klavyelerle yapılan denemeler yazı yazma hızımızın iki katına çıkacağını ve harcanacak çabanın % 95 azalacağını gösterdi. ama artık qwerty klavyeler siperlere yerleşmişti.

qwerty klavyeyle yazan yüz binlerce daktilocunun, daktilo öğretmeninin, daktilo ve bilgisayar satıcısının, üreticisinin kazanılmış hakları, 60 yılı aşkın bir süredir klavyeleri etkili hale getirme yönündeki bütün girişimlerle çatışıyor.

mr. robot

bir maskeyi, artık maske olmayı kestiğinde nasıl çıkarırsın? benim kadar benim bir parçam olduğunda. dövüşmeyi sürdürürsün. tıpkı maskesini kaldırdığımız dünya gibi yine kendi benliklerimizi bulacağız. bu belki kalın, kirli facebook arkadaş isteklerini ve vine yıldızlarını silince olacak. hepimiz gün ışığını görebileceğiz.

sıradan adamlar sıradışı şeyler yapmaya muktedirdir.

ekonomik bunalımın döküntüleri arasında fdr tüm bankalarını resmi tatil boyunca kapalı tuttu. iyi durumda olduklarını haber verdiklerinde onları aşamalar halinde açtı. daha sonraları tarihçiler keşfetti ki o raporlar yalanlardan ibaretmiş. yine de işe yaradı. işe yaradı; çünkü halk her şeyin hükümetin kontrolü altında olduğuna inandı. büyük ulusumuzun iş modeli bu şekilde. her iş günü borsa açıldığında insanları bir şeye inanmaları için kandırırız. amerikan hayali, aile değerleri. özgürlük kızartması bile olabilir. ne olduğu önemli değil. üçkağıt devam ettiği sürece insanlar alır, satar onlardan istediğimiz şeyleri yaparlar. ve hepimizin bildiği gibi bir üçkağıt güven olmadan işlemez.

tanıdığın şeytan tanımadığından iyidir.

şu çocuklara bak bir. ne görüyorsun? boktan bir oyuna özen gösterip çaba sarf ediyorlar. maxine [köpek] ne görüyor? bir grup aptal hayvan, kimseyi geçemeyeceklerini düşünüp topu çemberden geçirmeye çalışıyorlar. onlar ne görmeni istiyor? kabadayı abiler. onlara bulaşırsan öldürmeye hazırlar. asıl soru ise hangisi gerçek? belki hepsidir. belki hiçbiri. belki gerçek diye bir şey yoktur bile. belki aklımızdan geçenler elimizdeki tek şeydir. o yüzden maxine'i biraz kıskanıyorum. çünkü tek umurunda olan yemek yemek ve uyumak. öyle değil mi kızım?

batıl inancım olamayacak kadar beş parasızım.

bir adam barda bir kadına doğru yönelir. onunla flört eder. havadan sudan konuşur. ama kadın onunla eve gitmeyeceği konusunda kararlıdır. adam der ki, ya sana benimle yatman için bir milyon dolar versem? kadının hayatında hiç bir milyon doları olmamıştır. durup teklifi ciddi ciddi düşünür. adam fikrini değiştirir, ya teklifimi bir dolarla değiştirsem? kadın şaşırır. sen benim nasıl bir kadın olduğumu düşünüyorsun, der. adam der ki, onu zaten anladık. şimdi sadece pazarlık yapıyoruz.

anlatmaya çalışıyorum ama dinlemiyorsun ki. senin neslinin sorunu bu işte! dikkat eksikliği bozukluğu yüzünden dünyayı kavrayamıyorsunuz.

14.12.17

yaşam sanatı

zygmunt bauman

"eğer bir lamba ya da ev sanat yapıtı olabiliyorsa insan yaşamı neden olmasın?" (michel foucault)

belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.

lawrence grossberg: bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor.

eldeki bir şeyin nicelik olarak artışı hiçbir şekilde başka bir nitelikteki ve değerdeki şeyin yokluğunu tam anlamıyla telafi etmez.

erich fromm: sevgi esas itibariyle almak değil vermektir.

seneca: sıra yaşamı mutlu kılanın ne olduğunu açıkça görmeye geldiğinde, ışık el yordamıyla aranır.

gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını ileri sürüyor. eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde, sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

nietzsche: yalnızca yarından sonraki gün bana aittir. bazıları ölümden sonra doğar.

umutları çökeldikleri gerçeklikler içerisinde fark etmek çoğu zaman zordur.

insanlık durumu olarak bilinen muğlak, çelişki dolu çıkmaza basit, dolaysız, tek hamleli çözümler bulmak mümkün değildir.

epikuros: eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olamayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız.

akışkan modern dünyada hiçbir değerli etkinlik değerini çok uzun süre koruyamaz.

seneca: yaygın kabul gören şeyin en iyi olduğunu düşünerek söylentiye boyun eğmemiz ve birçoğumuzun izinden gidebileceği pek çok iyi şey bulunmasından ötürü akıldan ziyade öykünme ilkesiyle yaşamamız kadar başımıza bela getiren başka bir şey yoktur.

pascal: mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir.

seneca: en yüce iyi, ölümsüz olandır; geçip gitme eğiliminde değildir, pişmanlığı olduğu kadar bıkkınlığı da dışlar. asil bir zihin asla kararlarında sendelemez, asla kendini hor görmez, yaşamında kusursuz olan bir şeyi asla değiştirmez. tensel hazlar açısından ise tam aksi geçerlidir: en yüksek sıcaklığa eriştikleri anda soğuverirler. tensel hazzın hacmi büyük değildir ve dolayısıyla hızlıca dolar. haz bıkkınlığa ve baştaki şevk can sıkıntısı ve miskinliğe dönüşür.

jean-claude kaufmann: herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

marcus aurelius: tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur.

martin heidegger, ancak bir şeyler yanlış gittiğinde -iflasın eşiğine gelindiğinde, alışık olmadığımız şeyler gerçekleştiğinde ya da "normların dışına çıkılıp" dünyanın nasıl bir yer olduğu ve dünyada nelerin olabileceğine dair zımni varsayımlarımıza meydan okuyan şeylerle karşılaşıldığında- şeyleri gördüğümüzü, onların farkına ve bilincine vararak bütün dikkatimizi onlara yoğunlaştırıp maksatlı eylemin hedefleri haline getirdiğimizi söylemiştir.

jean-claude michéa: erdem gururun maskesiyse, insanlar güvenilmezse ve kimsenin kendinden başka dostu yoksa herkesin herkese karşı olduğu bu savaştan nasıl kaçacağız?

kant: insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.

hepimiz kendi yaşamlarımızın sanatçılarıyız. sanatçı olmak, aksi halde biçimsiz ve şekilsiz olacak şeye biçim ve şekil vermek demektir. ihtimalleri manipüle etmek demektir. aksi halde "kaos" olacak şeye bir "düzen" dayatmak demektir: belirli olayları diğerlerinden daha olası hale getirerek, aksi halde kaotik -gelişigüzel, rastgele ve dolayısıyla önceden kestirilemez- olacak bir grup şeyi "organize etmek" demektir.

marcus aurelius'un nasihati, gündelik koşuşturmacadan, aşağılık her şeyden uzak durmaktır; çünkü bunlar geçici, ucuz ve adidir: "dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün."

13.12.17

esrar üzerine

walter benjamin

esrar etkisindeyken eskisi gibi, yine aynı düşünce patikalarını izlersiniz; ama bu kez bu patikalara güller saçılmıştır.

lunaparklar, sanatoryumların bir ön biçimidir.

sarhoşluk halinde, yeniye, el sürülmemişe ulaşmak için büyük bir umudun, hevesin, arzunun kanatlandığı pek görülmez; bunun yerine, bunlara sadece bitkin, dalgın, miskin, atıl bir yokuş aşağı gezintide ulaşılır.

canlı olan, yok oluşun cinnetini sadece üremenin coşkun sarhoşluğunda yener.

insanlığın körleşmiş ve hayvani yanından kaynaklanan şeylere sahip olmaları bir yana, en derin gerçekler, körleşmiş ve bayağı olana uyum sağlayabilmek, ve hatta, kendilerini kendi tarzlarıyla sorumsuz düşçülerde yansıtmak gibi büyük bir güce sahiplerdir.

karl kraus: bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız o da size o kadar uzaktan bakar.

önemli düşünceler uzun süre uykuya yatırılmalıdır.

keder, kımıldamadan sarkan peçedir ve kendisini kaldıracak hafif bir rüzgarın özlemiyle yanıp tutuşur.

yaramazlık, sihirbazlık yapamayan çocuğun can sıkıntısı demektir. onun dünyaya ilişkin ilk deneyimi, yetişkinlerin daha güçlü olmaları değil, kendisinin sihirbazlık yapamamasıdır.

yalnızken aldığımız en korkunç uyuşturucu kendi benliğimizdir.

yalnızca çocukluk hüznün kaynaklarını arayıp bulabilir ve neşe saçan ünlü şehirlerin kederli yüzünü anlayabilmek için, içinde bir çocuk olarak yaşamış olmak gerekir.

dünyanın örgüsü içinde, düş, bireyselliği çürük bir diş gibi yerinden oynatır.

erkeğin dramı

jodi picoult

birçok insan kadınların bebek sahibi olamadıkları zaman neler çektiğinden bahseder. ama kimse erkekleri merak etmez. ben söyleyeyim size: kendimizi başarısız, ezik hissederiz. başka erkeklerin defalarca denemeden yaptığı, çoğu erkeğin çoğu zaman yapmamak için önlem aldığı şeyi yapamıyoruz. doğru mu değil mi ya da benim hatam mı değil mi bilmem ama toplum, çocuğu olmayan erkeğe farklı gözle bakıyor. eski ahit'te kimin kimi doğurduğu konusuna adanmış ayrı bir kitap bulunmakta. david beckham, brad pitt ve hugh jackman gibi kadınların başını döndüren ünlü seks sembolleri, people dergisinde daima çocuklarından birini omzuna almış halde boy göstermekte. 21. yüzyılda olabiliriz ama gerçek erkek olma durumu, hala üreme becerisine bağlanıyor.

bir şeyi çok istediğinizde şaşırtıcı şeyler yapabilirsiniz. her şeyi yapmaya, her şeyi söylemeye, her şey olmaya hazırsınızdır. eskiden içki konusunda öyle düşünürdüm; neyse ki içki parası bulmak için yaptığım bazı şeyleri belleğimden tamamen silip attığımdan eminim. bir dönem bebek sahibi olma konusunda da aynı şeyleri hissediyordum. yabancının tekine cinsel hayatımın detaylarını anlatmak mı? neden olmasın? karımın poposuna iğne yapmak mı? memnuniyetle. plastik bir kaba boşalmak mı? hiç sorun değil. doktorlar bizden doğurganlık olasılığını artırmak için geri geri yürümemizi ve opera söylememizi istese gözümüzü kırpmadan yapardık.

12.12.17

çocuk sahibi olmak

marquis de sade

çocuk sahibi olmamayı tercih etmelisiniz, beyler. ya da sahip oldunuz diyelim onun sizin mi rakibinizin mi olduğunu nasıl bileceksiniz? inanın bana şu son tespit olasılığı çok yüksek bir tespittir. karınız bu evlilik dışı ilişki sonucu hamile kaldığı çocuğun, sonuna dek sizden olduğunu iddia edecektir. sizi kandırmak en büyük amacıdır ve sizi kandırdıktan sonra özgürce sevgilisi ile görüşecektir. çünkü sizin yatağınızdan zevk almadığı çok açıktır.

siz elbette tüm iyi niyetinizle çocuğun sizden olduğunu düşünmeye devam edeceksiniz, bu tamamen bir miras oyunu da olabilir, elbette. bu yüzden bir de durumu bu yönü ile ele alalım.

kadınların özünde olan aldatma iç güdüsü, sizin bir baba ve koca olarak aldatılmanızı en başından itibaren hedeflemiş durumdadır. bir de çocuğun tamamen size ait olduğunu, karınızın sizi kesinlikle aldatmadığını düşünelim o zaman da mutlu olacağınızı mı sanıyorsunuz? işte size iki mirasçı, işte size baba diyerek başlayan ama gelecekte kanınızı emecek olan bir oğul.

nasıl sahip olduğunuz her şeyi elde ettiğinizi mi düşünüyorsunuz? az önce karınız doğum yaptı ve bir oğlan evlat sahibi oldunuz. aslında o sizin değildir, bunu unutmayın. o doğanın bir parçasıdır ve hepimiz gibi doğaya aittir.

11.12.17

intihar

hermann hesse

yalnızca kendilerini öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. hatta intihar edenlerin içinde pek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipteki kişilerden pek çoğu; hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç.

"intihar eden kişi"nin ölümle pek sıkı bir ilişki içinde yaşamış olması gerekmez; canına kıyanlar arasında yer almaksızın da ölümle böyle bir ilişki içinde yaşanabilir. ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi benini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir.

bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu böyle bilmesidir. hemen her vakit ilk gençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun ön koşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir örneğin; hatta "intihar edenler" arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. gelgelelim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim "canına kıyanlar" dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı bu kişiler dek en küçük bir sıkıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterir.

7.12.17

sanat ve yetenek

goethe

herkes en iyisini bildiğine inanıyor, böyle olunca da bazıları unutulup gidiyor; bazıları da uzun zaman yollarını bulmakta güçlük çekiyor.

insanın gençken bir konuya bakış açısı tek yönlüdür; oysa kapsamlı bir yapıt çok yönlülük ister ve bu noktada başarısızlığa uğranır.

leonardo da vinci: eğer oğlunuz resmini çizdiği şeyi insanın elleriyle dokunmak isteyeceği ölçüde belirgin ton farklılıklarıyla resmetme duygusundan yoksunsa, yeteneksiz demektir.

oyuncular genellikle karakterle uyum sağlayamazlar; en azından kendi kişiliklerini büyük ölçüde yok sayamazlar. oyuncu aynı karakter özelliğine sahip değilse ya da kendi kişiliğini tamamen bir tarafa bırakma yetisine sahip değilse, bir karışım ortaya çıkar ve karakter doğallığını yitirir. bir oyunda gerçekten büyük bir yazarın ancak birkaç figürü ilk başta düşünüldüğü gibi sahnelenir.

taklit eden sanatçı, bir an önce bitirmeyi ön planda tutar ve çalışmaktan hoşlanmaz. gerçek bir sanatçının en büyük mutluluğu ise düşündüklerini uygulama anıdır.

mozart: siz amatörleri eleştirmek gerek, nedeni de sizlerde genellikle iki noktanın dikkat çekmesi: ya kendinize ait düşünceniz yok, başkalarınınkini alıyorsunuz ya da kendinize ait düşünceniz var; ama onun ne işe yarayacağını bilmiyorsunuz.

sınırlı yeteneğe sahip sanatçılara böylesi bir sanat yeterli gelmez; çalışırken sürekli olarak akıllarından çıkmayan tek şey kazanacakları paradır. böylesine dünyevi amaçlar ve tercihlerle hiçbir zaman önemli şeyler ortaya koyulamaz.

soneler

metin altıok


sevgilim bak, geçip gidiyor zaman
aşındırarak bütün güzel duyguları
bir yarım umuttur elimizde kalan
göğüslemek için karanlık yarınları
ağzımda ağzının silinmez ılık tadı
damağımda kösnüyle gezinirken
yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı
dışarda rüzgar acıyla inilderken
unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri
seninle bir döşekte sevişirken bile
düşünüyorum hüzünlü genç anneleri
çarşılarda, pazarda ellerinde file

bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka
bir şey yok paylaşacak acıdan başka

nasıl bir acıdır bu bir düşün
yüreğimin yumruk kadar çaresizliği
sığlığı alışılmış bir günün
gecenin karanlık belirsizliği
yarın, yarın ve yine yarın
hep bugün olan aynı yarınlar
düş kırıklığı gibi kötü gelen zarın
varımı yoğumu elimden alırlar
ve ben dönüp yine sana gelirim
elimde somun, gözlerimde mıh
işte bugün de kaybettim derim
aklımda dimdik duran bir çarmıh

güler yüzle karşılama beni sakın
güzel sonuma bırak ölümüm yakın

bu uydu çağında çaresizliği gördüm
sinekler konarken insan yüzlerine
hastane kapılarında ağıtlar duydum
gözü yaşlı kadınlar vururken dizlerine
soğuk kış günleri karla kaplı yollarda
gördüm bata çıka yürüyenleri
iple dikilmiş yırtık lastik ayaklarında
yaka bağır açık bir ceketti giydikleri
ve akşamla birlikte gelirdi odama alkol
sobada yanarken kuru meşe odunu
iç dostum derdi beni, iç ve yok ol
silerdi içimdeki utanç duygusunu

acının dudakları varsın benimle solsun
kapım açık her ölüme nasıl olursa olsun

bende vardı, ama ben yıllar yılı
bende olanı hep sizde de aradım
biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı
yüreğinizi sezdirmeden yokladım
dem çekse bir güvercin karşı çatıda
sizdekini arardım bırakıp bendekini
böyle böyle gördüm işte sonunda
bir yılanın deri değiştirmesini
insanın talihsiz oyunudur bu
yıkımı yine kendi elinden olur
engelleyemez paylaşmak duygusunu
gün gelir yorulur, kendini de unutur

"ben buraya bebe hakkı için geldimdi"
ben kimdim unuttum, bebeler kimdi

beraberken kıymetini bilemedimdi
elim ayağımdın sanki, zora koştuğum
bir yetim şiir kaldı yanımda şimdi
kaybetmekten deli gibi korktuğum
bir kum saatiyim sensiz geceden gündüze
altı durmadan üstüne getirilen
bu nasıl zaman ki çakılıp kalmış güze
doğmamış çocukları evlatlık verilen
işte böyledir gülüm bazı şeylerin
hiç hissedilmez varlıkları ama
yoklukları bir uçurum kadar derin
baş döndürür kıyısında nasıl da

ey bir hüznü büyüten solgun anne
sen de düşün benden sana kalan ne

sen ey kendine bölünen, gel beni dinle
kurtulmak için benliğini saran kederden
bir terminal büfesi ol yüreğinle
ve açık tut gece gündüz demeden
hesaplaş yüz yüze karşılıklı ölümle
vakitli vakitsiz seyret gelip gidenleri
gurbetle sılayı birbirine düğümle
bir gözün ağlarken varsın gülsün diğeri
sen ki banarsın altın suyuna
yıllardır bir ziynet gibi kendini
bırak lağım karışsın bundan sonra kuyuna
biraz da pislikle sına erdemini

hasrete, açlığa, yokluğa dokun
bakalım o zaman neye benzeyecek kokun

başımda siyah şapka, elimde çiçek
bekliyordum ikide bir saatime bakarak
yüreğim dalından düştü düşecek
çıplak bir ağaçta sanki tek yaprak
derken sen geldin bir sis içinden
serildi dürülüm, dolaşığım çözüldü
bir mavilik yayıldı etrafa gözlerinden
yalnızlığım çaresiz bir köşeye büzüldü
ne ben bekledim oysa ne de sen geldin
gerçekleşmedi henüz söz ettiğim buluşma
çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin
nasibim olacak ömrümün sonunda

herkes kendince göçer bu yeryüzünden
kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden

neden diyorum kendi kendime hep;
üstelik param da varken ve tokken karnım,
acaba nedir duymama sebep
gülmek eğlenmek isterken canım,
iğneden geçirip ebruli bir ipliği
ucunu düğümler gibi birden,
duyuvermem içimde o kekre garipliği
rengi değişmiş ter ve kirden.
neden, neden diyorum ama;
ekmek almaya gönderen çocuğunu,
dul bir kadın geliyor aklıma
ve ben bilmiyorum o kadının kim olduğunu.
demek ki benim içimde bir ben daha var;
hem ben olan, hem siz, hem onlar.

anılar geliyor bazen ister istemez akla
burnumdadır kokusu cumbalı evimizin
taş sektiriyorduk büyük bir mutlulukla
çalkantısız yüzünde dupduru bir denizin
metal paralar sektiren biri vardı aramızda
bir testere ağzı olurdu onu görünce sular
yaylanıp parayı çalımla savurunca
kanardı denizin sırtına açılan yaralar
tadarak güzelliğini türkçenin kana kana
taşlarımız sözcükler oldu şimdi irili ufaklı
söz sektiriyoruz artık kimimiz imgeden yana
kimimiz kılavuz etmiş kendine aklı

denizde para sektirenler ortalardadır hâlâ
ben diyorum henüz erken, vakit gelmedi daha

öyle bir taş yapı ki yoğrulmuş nakışla
onun yüzü bir selçuklu kapısıdır yumuşacık
hiç girmedim içine yetindim salt bakışla
öpüp geçtim önünden bazen de usulcacık
çünkü benim yüreğim bilirim cehennemdi
onunsa gül bahçesi hoş kokulu, rengarenk
yoktu bu cihanda bence eşi menendi
hem insan yaşar mı sevdiğine zarar vererek
o dedi ki bana boşuna kandırma kendini
umurumda değil aslında gül bahçem benim
koruyorsun sen kendi cehennemini
alevinle gel varsın kül olsun bedenim

düşlerimde şimdi kıpkızıl cehennem gülleri
soğuyup buz kestim bense, gövdem zemheri

ister sevgili, ister dost olsun
ayrılmak saati gelip çattı mı, sakın gizleme
sen omuzdan kesilmiş bir çaresiz kolsun
eskiye de boşver onu da eşeleme
ne iyiydik'ler, yine görüşürüz'ler
dikenli tel gibi takılmasın boğazına
biliyorsun bu sözler inandırıcı değiller
çoğaltmadan katlan acının en azına
bekleme aracın kalkmasını, ayrılıklar götürü
karış telaşlı bir kalabalığın içine
yürü ardına bakmadan, durmadan yürü
yeni aşkların, yeni dostlukların geleceğine

alıştır kendini her şey biter ve gömülür
"ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür."

hangi baş güzeldir bir kafatasından
o bembeyaz yontudan eti soyulmuş
bir kuytu loşluk yayılır göz çukurlarından
ki bütün kötülüklerden soyunmuş
ne güzel durur bir konsolun üstünde
sessiz, vakur ve yaşamış ölümünü
konuşmayan yine de hiç hayatı üstüne
ne övünür, ne yerinir, deyip kesmiş sözünü
ben de isterdim kafatasım alsın yerini
bir kitaplıkta şiir kitapları arasında
biri anlasın ürkmeden onun güzelliğini
bir karanfil iliştirsin ara sıra ağzına

desin ki; iyi veya kötü bu baş da yaşadı
sevdi sevildi, ömrünü bir top kemikle noktaladı

birbirine benzer bütün ara istasyonlar
sarıya boyanmış yapılar arasında
yutkunup duran huzursuz ağaçlar
ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda
katardan ayrılmış yük vagonları
yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde
uzaklardan sürekli köpek havlamaları
karışır bir trenin isli düdük sesine
bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak
bekler belki de bir posta trenini
içinde bir deniz kayalara vurarak
parçalar hışımla kendi kendini

ara sıra giderim o küçük istasyonlara
ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara

aklım yitirdi o parlak yalımını
hoş çok az güvenirdim ben ona zaten
gözlerim görmez oldu uzağı yakını
başladı sulanmaya okur yazarken
kendime yakıştırmalıyım yaşlılığı
iki gözlük kullanıyorum artık
yaşıyorum çift başlı saçmalığı
yorgun bir yürekle ölesiye aşık
yüreğim benim, yüreğim, yüreğim
cesur ol ve yüreklendir beni
ki ona kanatlı sözler söyleyeyim
olgun bir elma gibi sunayım seni

sevda demişler buna zaman dinlemez
erken ya da geç gelir, bazen hiç gelmez

bir ters iki yüz dizlerinin üstünde
şimdi sen çaresiz mutsuzluklar örersin
bir usanç büyütürsün göğsünde
kilitlenmiş talihine elbet küsersin
çünkü mürai bir kandil akşamı gibi
günlerin sonu hep pişmanlık getirir
yosun tutar umudun nazlı dibi
içindeki hevesi başlamadan bitirir
anlayamazsın nerde yanlış yaptığını
elindeki pelteleşmiş anahtar
döndürür durmadan kendi sapını
ömründe kapanmaz derin girdaplar açar

sen gel bu oyunun kuralını değiştir
mutsuzluk ceza değil ehven bir iştir

gözünde kısık bir kar gözlüğüyle
önlemle bakıyor dünyaya herkes
yüreğinin zorunlu kör düğümüyle
sevgisine olabildiğince nekes
oysa şimdi yatağında yalınayak
bir akarsu denize koşmaktadır
umudun işlek kenar süsü olarak
kendini özlemle çoğaltmaktadır
elde değil biliyorum hak vermemek
kıstırılmış bu ezik insanlara
buz üstünde düşe kalka yürümek
izin vermiyor ne yazık coşkulara

ama sen yine de kendini sınırlı tutma
sevgilim, akarsuları sakın unutma

istersen ayıpla beni, istersen bağışla
bilmem ne yapardım sen olmasan
sen ki keyif getiren yalnızlığıma
incecik bir kadınsın çamaşır asan
beni tılsımıyla bozgunlardan koruyan
ömrüme asılı ışıldayan nazarlık
seni kösnüyle düşündüğüm zaman
içimde fışnayıp köpüklenen sıcaklık
yayılırdın atlasında ürpererek tenimin
ürkek ve narin kuş ayaklarıyla
örgüsü gibi kanayan bir kilimin
yüzümü al basan akışkan nakışlarıyla

hangi suç taşır cezasını yanında
o suç ki insanın tenini yadsımasında

kuşkuyla morarırken önlerinde günleri
dünleri yamru yumru kararır arkalarında
şu vurdumduymaz uzun ömür düşkünleri
pıtrak gibidir zamanın saydam kumaşında
uzun ömre böylesine düşkün olanlar
daha fazla kötülükse görmek istedikleri
hele bir dönüp geçmişlerine baksınlar,
kaç bin yıllık çamurdur kişilikleri
korkunç gelmiyor bana hiç ölüm düşüncesi
bir ömrün hak edilmiş hasatıysa eğer
yaşamın o devingen yenilenme hevesi
erken bir ölüme bence her zaman değer

ben bir ejderin parlak pulum sırtında
birim düşer yerine birim çıkar sırasında

engel tanımaz saraylara bile girer acı
solgun bir oteldir yine de meskeni
üreyip zenginleşmektir çünkü onun amacı
çatlak aynalardan alır kendine gerekeni
özümler titizlikle aşkı da sevgiyi de
göz göz odalarıyla acının otel peteği
ürpertiyle geçen o pıhtı gecelerinde
konuk etmiştir kim bilir kaç kırık yüreği
otel ki, ebruli bir gurbet kamaştırır
sürme çeker yalnızlığın şehla gözlerine
insanı seçsin diye ölümlerle tanıştırır
uyuşuk bir zamanın seğiren derisinde

ey otel; ülkemin ta kendisisin sen benim
bazen seni küçültmek için otellere giderim

iki türlü acı var, biri güncelden doğar
acıdır günbegün kararan gazete haberleri
insanı çözümsüzlüğün acziyle boğar
içine kanatır sessizce umurlu yürekleri
bu acı her zaman umut taşır yedeğinde
tutunur var gücüyle zamanın akışına
ikincisi nakıştır duygunun gergefinde
kök salmış özümüzün karmaşık kumaşına
insanın önüne geçilmez o kavrama isteği
acıya dönüşür doğanın dipsiz giziyle
hem odur hem de değil bir kuşun teleği
işleviyle çakışan kusursuz biçimiyle

hiçbir şeyi tam anlayamaz bilinç dediğin
acıyla tümlenir ancak türsel eksikliğin

düşünde görmüş beni doğurmazdan önce
mahallemizdeki çeşmenin yalağında
suyun dibinde yatıyormuşum öylece
hayıra yormuş annem bu düşü uyandığında
"sonra bir gün gerçekten doğurdum seni
yalakta gördüğüm o çocuk gibiydin."
diye anlatırdı titreterek sesini
"tuhaf ama sen bana önceden gösterildin."
işte bu gizemli düş-gerçek yüzünden
evlere taşınan sevecen bir suyun
çalkalanıp göz göz olmuş künhünden
el almış yüreğimle ben her evin oğluyum

akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü
bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü

kendine yöneliktir sevda dediğin
sevgili onu var etmeye yarar ancak
açılır üstünde tensel isteğin
kılıfında bunalan bu tinsel sancak
sense ta derinden bütün benliğinle
hazırsındır birine adamaya ömrünü
sevdayla buğulanmış gözlerinle
görmezsin aynaların sana güldüğünü
ama diner zamanla içindeki fırtına
toz duman dağılır durulur ortalık
bakamazsın bile artık suratına
bir hiçtir sevgilim sandığın alık.

gönlümdeki sevda seli taştan taşa atladı
ne kadınlar sevdim de haberleri bile olmadı

birdenbire olur, beklenmedik zamanda
içinde belirsiz bir şey sezersin
yüreğinin yankılanan tınısında
bir şeydir de ne olduğunu bilmezsin
ne hüzündür, ne kederdir, ne acı;
yalnızca kendisidir, kendine benzer
şöyle bir yoklamaktır sanki amacı
karıştırıp aklını geldiği gibi gider
ama ben inatla tetik durup bekledim
biraz daha bildim ki her seferinde
içimde bir taraz gibi sezinlediğim
hiçlikti özümün duygusal çeperinde

işte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri
o hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri

durup geçmişe baktım hüzünle bugün
bir otele iner gibi kendime indim
kunt acılarla incinmiş ve ölgün
sağnaklardan geçtim de sonunda dindim
yıllardır unutulmuş suskun varlığı
kanepenin altından bir cam bilye
ve bir ilk öpüşün gizemli sıcaklığı
seslendiler derinden bizi de an diye
nedir ki zaten geçmiş dediğimiz
içinde közler bulunan külden başka
zaman zaman ürperip eşelendiğimiz
gereksinim duydukça sevgiye ve aşka

geçerek dününün puslu kapısından
geçmişle kurtulur insan dağdağasından

bir iblisim, bir meleğim var benim
aşk ve şiirdir gizli değil adları
bazen iblisim melekleşir, iblisleşir meleğim
dilimde dolaşır acı zakkum tatları
titrerim bir hullalı gibi
ateşler içinde seğirir derim
budur bütün şairlerin nasibi
günlerce kan kusar, kan terlerim
bir iblisle bir melek arasında
sarsalarım sanrılı bir yaşamı
hasta bir gerçeğin başında
duyarım boz bir yılan olan acımı

işte budur sonelerin son sözü
sımsıkı tutmak avucunda bir közü