friedrich engels etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
friedrich engels etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.07.2021

ölümsüz doğruluklar

friedrich engels

en küçük bir kuşkunun bize delilik gibi görünebileceği denli sağlam doğruluklar yok mudur? iki kere ikinin dört etmesi, bir üçgenin açısının iki dik açıya eşit olması, paris'in fransa'da bulunması, yiyecek bir şey bulamayan adamın ölmesi vb. gibi? yani ölümsüz doğruluklar, son çözümlemede kesin doğruluklar yok mudur? vardır elbette.

bütün bilgi alanını, eski ünlü yönteme göre, üç büyük kesime bölebiliriz. birincisi cansız doğa ile uğraşan ve matematik olarak işlenmeye az çok elverişli bütün bilimleri kapsar: matematik, astronomi, mekanik, fizik, kimya. eğer biri çok yalın nesnelere büyük sözcükler uygulamaktan zevk alırsa, bu bilimlerin kimi sonuçları ölümsüz doğruluklardır, son çözümlemede kesin doğruluklardır denilebilir; ayrıca bu nedenle de bu bilimlere kesin bilimler adı verilmiştir. ama bütün sonuçlar için bu, doğru olmaktan uzaktır. çoğu kez o denli ağırbaşlı olan matematik, işin içine değişken büyüklükleri sokarak ve bunların değişkenliklerini sonsuz derecede küçük ve sonsuz derecede büyüğe kadar götürerek, günah işledi; bilgi ağacının kendisine en büyük sonuçların; ama bununla birlikte yanlışlıkların da yolunu açan meyvesini yedi.

matematik olan her şeyin içinde bulunduğu mutlak geçerliliğin, söz götürmez tanıtlamanın erden (bakir) durumu, elveda; bilimsel tartışmalar çağı açıldı ve bugün, insanlardan çoğunun ne yaptıklarını anladıkları için değil ama arı inanla, şimdiye değin sonuçlar hep doğru çıktığı için, diferansiyel ya da integral hesaptan yararlandıkları bir noktada bulunuyoruz. astronomi ve mekanikte durum daha da kötüdür ve fizik ile kimyada, bir arı sürüsü ortasındaymış gibi varsayımlar ortasında bulunulur. ayrıca başka türlü de olamazdı.

fizikte moleküllerin hareketi, kimyada atomlardan hareket ederek moleküllerin oluşmaları ile uğraşıyoruz ve eğer ışıklı dalgaların titreşim girişimi bir masal değilse, bu ilginç şeyleri kendi gözlerimizle görme umudu hiç yok demektir. son çözümlemede kesin doğruluklar, zamanla bu alanda görülmedik bir biçimde seyrekleşir. doğası gereği, özsel olarak ne bizim, ne de herhangi bir insanın tanık olarak bulunduğu süreçlerle uğraşan bir bilim olan jeolojide daha da kötü durumdayız. bu nedenle, son çözümlemede kesin doğruluklar hasadı burada çok büyük bir çaba olmaksızın yürümez ve üstelik son derece önemsiz kalır.

bilimlerin ikinci sınıfı, canlı organizmaların irdelenmesini içine alan sınıftır. bu alanda karşılıklı ilişkiler ve nedenselliklerin öylesine bir çeşitliliği gelişir ki yalnızca çözülmüş her sorun, ortaya sayılmaz bir miktarda yeni sorunlar çıkarmakla kalmaz; ama her tekil sorun da ancak çoğu kez yüzyıllar isteyen bir dizi araştırmalar aracılığıyla ve çoğu zaman parça parça çözülebilir; aynı zamanda tümlükleri sistematik olarak tasarlama gereksinmesi, son çözümlemedeki kesin doğrulukları her an çok zengin bir varsayımlar çiçeklenmesi ile kaplanmaya zorlamaktan geri kalmaz.

memelilerde kan dolaşımı denli yalın bir şeyi doğrulukla saptamak için, galenos'tan malpighi'ye değin ne uzun bir aracı sahanlıklar dizisi zorunlu oldu! kan yuvarlarının kökeni üzerine ne denli az şey biliyoruz ve bugün bile, örneğin bir hastalığın belirtileri ile nedenleri arasında ussal bir ilişki kurmak için, ne denli çok aracı halkadan yoksun bulunuyoruz! üstelik sık sık, bizi biyoloji alanında o zamana değin yürürlükte olan tüm son çözümlemedeki kesin doğrulukları tam bir gözden geçirmeye ve bunlardan birçoğundan vazgeçmeye zorlayan, hücrenin bulunması gibi bulgular ortaya çıkıyor. öyleyse bu alanda ortaya gerçekten gerçek ve değişmez doğruluklar koymak isteyen biri, bütün insanlar ölümlüdür, bütün dişi memeli hayvanların süt bezleri vardır vb. gibi yavanlıklarla yetinmek zorunda kalacaktır; kafada merkezleşmiş sinirsel etkinlik sindirim için zorunlu olduğuna göre o, gelişmiş hayvanlar yediklerini kafaları ile değil, mide ve bağırsakları ile sindirirler bile diyemeyecektir.

ama ölümsüz doğruluklar için işler, bilimlerin üçüncü grubunda, yani insanların yaşama koşullarını, toplumsal ilişkileri, hukuk ve devlet biçimlerini, felsefeden, dinden, sanattan vb. oluşan ideal üst yapıları ile birlikte, tarihsel ardışıklıkları ve o günkü sonuçları içinde inceleyen tarihsel bilimlerde daha da kötü gider. organik doğada, hiç olmazsa doğrudan doğruya gözlemleyebildiğimiz ölçüde, çok geniş sınırlar içinde oldukça düzenli bir biçimde yinelenen bir süreçler dizisi ile uğraşıyoruz. aristoteles'ten bu yana organizma türleri kabaca aynı kalmıştır. buna karşılık, toplum tarihinde insanlığın ilkel durumunu, taş devri denilen şeyi aştığımız andan başlayarak, durumların yinelenmesi kural değil, ayrıklamadır ve bu türlü yinelenmelerin kendini gösterdiği yerde de bu yinelemeler hiçbir zaman aynı koşullar içinde ortaya çıkmazlar. bütün uygar halklarda toprağın ilkel kolektif mülkiyetine ve bunun ortadan kalkma biçimine rastlanması gibi. bu nedenle, insanlık tarihi alanında sağlam bilgimiz, biyoloji alanında olduğundan çok daha geridedir.

dahası var: bir dönemin toplumsal ve siyasal varlık biçimlerinin iç bağlantısı bir kez kazara öğrenilecek olsa, bu iş hiç şaşmadan, bu biçimler ömürlerinin yarısını çoktan doldurmuş, sonlarına doğru gitmekte oldukları zaman olur. demek ki ancak belirli zamanda ve belirli halklar için var olan ve özü gereği geçici bir nitelik taşıyan bazı toplum ve devlet biçimlerinin bağlantı ve sonuçlarını kavramakla yetinmesi sonucu, bu alandaki bilgi özsel olarak görelidir. öyleyse bu alanda son çözümlemede kesin doğruluklar, mutlak olarak değişmez katışıksız doğruluklar avına çıkan biri, örneğin insanların genellikle çalışmadan yaşayamayacakları, şimdiye değin çoğu kez egemenler ve egemenlik altında olanlar olarak bölünmüş oldukları, napolyon'un 5 mayıs 1821'de öldüğü gibi en kötü cinsten yavanlıklar ve beylik düşünceler dışında, çok az avla dönecektir.

ne var ki ölümsüz denilen doğruluklara, son çözümlemede kesin doğruluklara vb., çoğu kez tam da bu alanda rastlamamız ilginçtir. iki kere iki dört eder, kuşların gagası vardır ve aynı türden başka olgular ancak, genel olarak ölümsüz doğrulukların varlığından, insanlık tarihi alanında da matematik kavrayış ya da uygulamalarınınkine benzer bir geçerlilik ve bir diğer savında bulunacak ölümsüz doğruluklar, ölümsüz bir ahlak, ölümsüz bir adalet vb. bulunduğu sonucunu çıkarma niyetini besleyen biri tarafından ölümsüz doğruluklar olarak ilan edileceklerdir. ondan sonra aynı insanseverin, bize ilk fırsatta, ölümsüz doğruluklar üretimindeki bütün öncellerinin az çok eşek ve şarlatan olduklarını, hepsinin yanılgı içine düştüğünü, hepsinin yanıldığını açıklayacağına tam bir güven besleyebiliriz; ama onların yanılgısı ve onların yanılabilirliğinin varoluşu doğaldır ve kendisinde doğruluk ve doğrunun varlığını kanıtlar; kendisi, daha yeni doğmuş bulunan bu yalvaç, son çözümlemedeki kesin doğruluğu, ölümsüz ahlakı, ölümsüz adaleti hazırlop bir biçimde cepte taşır. bu, şimdiye değin o denli çok yinelenmiş bir durumdur ki kendilerinin böyle olduğuna inanacak kadar bön adamların hala var olmasına yalnızca şaşılır.

bununla birlikte burada da, başkaları herhangi bir adamın son çözümlemede kesin doğruluğu sağlayacak durumda olduğunu yadsıdıkları zaman, her zamanki gibi ultra-moral bir öfkeye kapılmaya hazır o yalvaçlardan birini görmüyor muyuz? böyle bir yadsıma, hatta yalın bir kuşku, güçsüzlüktür, içinden çıkılmaz karışıklıktır, hiçliktir, ahlak bozucu kuşkuculuktur, yalın nihilizmden daha kötü bir şeydir, anlaşılmaz karışıklık ve aynı türden başka sevimliliklerdir. bütün yalvaçlarda olduğu gibi, bilimsel ve eleştirel bir açıdan incelenmez ve yargılanmaz ama düpedüz ahlak yıldırımları yağdırılır.

yukarda insan düşüncesinin yasalarını irdeleyen bilimleri: mantık ve diyalektiği de sayabilirdik. ama ölümsüz doğruluklar için gelecek, burada daha iyi değil. asıl diyalektik, der bay dühring, arı bir saçmalıktır ve mantık üzerine yazılmış ya da yazılacak birçok kitap, o alanda da son çözümlemede kesin doğrulukların çoğunun sandığından çok daha seyrek olduğunu yeterince tanıtlar.

12.05.2020

marksizm vs. anarşizm

vladimir ilyiç lenin

marksistleri anarşistlerden ayırt eden şeyler şunlardır:

marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek, bunun ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin yok olmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını isterler.

marksistler, proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski devlet makinesini tamamen yıkmanın ve onu silahlı işçilerin komün örneğine göre örgütlenmesine dayanan yeni bir devlet makinesiyle değiştirmenin zorunlu bir şey olduğunu söylerler; anarşistler ise, devlet makinesinin yıkılmasından yana olmakla birlikte, proletaryanın onu ne ile değiştireceğini ve devrimci iktidarı nasıl kullanacağını ancak çok belirsiz bir biçimde düşünürler; onlar devlet iktidarının devrimci proletarya tarafından kullanılmasını yadsımaya dek, devrimci diktatörlüğü yadsımaya dek giderler.

marksistler, çağcıl devletten yararlanarak, proletaryanın devrime hazırlanmasını isterler; anarşistler ise böyle bir davranışa karşıdırlar.

engels, aynı düşünleri, çok daha ayrıntılı ve daha da popüler bir biçimde açıklar. her şeyden önce kendi kendilerine "anti-otoriter" ünvanını veren, yani her tür otoriteyi, her tür astlık-üstlük (hiyerarşi) ilişkisini, her tür iktidarı yadsıyan proudhonculardaki düşün karışıklığını alaya alır. bir fabrikayı, bir demiryolunu, açık denizdeki bir gemiyi alınız, der engels; belirli bir astlık-üstlük ilişkisi, yani belirli bir otorite ya da iktidar olmaksızın, makinelerin kullanılmasına ve birçok insanın yöntemli olarak işbirliğine dayanan bu karmaşık teknik yapılardan hiçbirinin işlemesine olanak olmadığı apaçık ortada değil midir? ve şöyle yazar: "en aşırı anti-otoriterlerin karşısına bu kanıtlarla çıksam, şu tek yanıtın arkasına sığınırlar: ‘ah! doğru, ama burada bizim, delegelerimize vereceğimiz bir otorite söz konusu değildir, biz onlara yalnızca belirli bir görev veriyoruz.' bu adamlar, bir şeyin adını değiştirerek, o şeyin kendisini de değiştirebileceklerini sanıyorlar."

engels'in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir açıklıkla çürüttüğünü belirtmek büyük bir önem taşır. bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezi bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. bu, yanlıştır. engels tarafından söz konusu edilen, 1792-1798 merkezi fransız cumhuriyeti ve federatif isviçre cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. gerçekten de demokratik merkezi cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük saklıyordu. başka bir deyişle, tarihin gördüğü azami yerel, bölgesel vb. özgürlükler, federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezi cumhuriyet tarafından sağlanmıştır.

10.10.2019

çatışma

karl marx / friedrich engels

insanlığın günümüze kadar olan tarihi, sınıfların çatışmasının tarihidir. efendi ile köle, patriçi ile pleb, derebeyi ile serf, lonca ustası ile kalfa, kısacası ezenle ezilen sürekli bir çatışma içinde bulunurlar. bu, bütün toplumun değişmesi ya da çarpışanların silinmesiyle sonuçlanan, bazen açık bazen kapalı olarak yürütülen ve ardı arkası kesilmeyen bir çatışmadır. derebeylik toplumunun yıkıntıları üstünde yükselen modern burjuva toplumu da bu çatışmayı ortadan kaldırmadı. eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni baskı ve zulüm koşulları, yeni savaş biçimleri koymakla kaldı. bununla birlikte, çağımız yani burjuvazinin çağı, şu ayırıcı özelliği taşıyor: bütün toplum gitgide birbirine karşıt iki geniş kampa, doğrudan doğruya birbirine düşman iki büyük sınıfa ayrılıyor: burjuvazi ve proletarya.

26.06.2019

sosyoloji notları

cemil meriç

biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan gafilleriz.

dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.

ebul ala el maari "insanlar iki kısımdır" der, "bir kısmının dini vardır, aklı yoktur; bir kısmının aklı vardır, dini yoktur." ve tanrı'ya meydan okur: "kekeme musa'nın karşısına çıkan allah, benim karşıma neden çıkmıyorsun?" der. "ben ki arabistan'ın en güzel konuşan insanıyım!" sonra ilave eder: "çıkmıyorsun, çünkü yoksun!"

"bilinçsiz ilim, insan ruhunun düşmanıdır." demiş, rabelais.

durkheim, "sosyoloji insanlann acılarını dindirmeyecekse lanet olsun böyle ilme!" der.

abbe meslier'nin adını taşıyan "le bon sens" adlı eser aslında baron d'holbach'ındır, tanrıtanımaz. abdullah cevdet, d'holbach'ın eserini "akl-ı selim" ismiyle çıkarmıştır.

bir ülkede şair ne kadar çoksa o ülke düşünce bakımından o kadar geridir. insanlar ve milletler yaşlandıkça şiirin yerine nesir geçer. düşüncesi henüz pozitifleşmemiş medeniyetlerde nesir çok ağır ilerler. bir 18. asır fransasında şiir susar, hakikatin haşin sesi, şüphenin ve akim çığlığı konuşur. derebeylik içtimai düzeni, bu devirde yıkılır.

18. asırda, engels'in dediği gibi, akıl burjuvazidir.

"bir kadını iyi tanımak, bütün kadınları tanımaktır." der napoleon.

quinet "la creation"da (yaradılış) "insan kâinatın efendisi değildir." der. gelip geçici bir kuvvettir. tabiatta çok kısa bir müddet, tırnaklarının izini, gözyaşlarını bıraktıktan sonra gidecektir.

"insanı insan yapan dış dünyayı değiştirmesi değil, dış dünyayı değiştirirken kendini de değiştirmesidir." diyen marx, en güzel sözü söylemiş olur.

bergson'un dediği gibi "cümleye başlarken başka insandım, bitince başka insan." ve bir ırmağın sularında iki değil, bir kere bile yıkanılmaz.

kültür, insanı gündelik kavgaların dışına çıkarır.

ideolojiler kinlerimize takılan maskelerdir.

engels, "teknik bu şekilde geliştiğine göre insanlık ya sosyalizme ya barbarlığa gidecektir." der.

h. lefebvre "paris komünası" adlı eserinde "bir tarihçinin ilk vasfı yalan söylememektir." der.

faşizm, kapitalizmin kendi kendini yeni metotlarla devam ettirmesidir.

her insanın yapabileceği en mükemmel işi en mükemmel şekilde yaptığı cemiyet bahtiyardır.

romain rolland'a göre din, insanın kendi dışında bir şeyleri sevmek istemesidir, ebediyete kadar uzanan sevgidir.

"bir ağacı bir insandan daha çok severim." der beethoven.

zirveye varan her cemiyet çökmeye yüz tutar.

köylü mütevekkildir, ahmaktır, batıl inançları vardır ve tarihin dışındadır. istihsal vasıtaları yenilenmedikçe köy hep aynıdır. ve bu vasıtaları kendi kendine değiştiremez.

rabelais "ben hakikat âşığıyım" der, "ama darağacına kadar" diye ilave eder.

vivekananda "aklın ve ilmin karşısında tutunamayan her din batıldır." der.

dinin tahlile tahammülü yoktur. dinle akıl ayrıdır. din bir coşuştur, bir ürpertidir. ilim tanrı'nın varlığını veya yokluğunu ispat edemez. ilim bu bakımdan agnostiktir. ilimle din arasında hiçbir uzak-yakın münasebet yoktur. aklın ışığı imandan uzak tutulmalıdır.

sınır çizmek bilginin başlangıcıdır.

opera bütün sanatların sentezidir, sanatların sanatıdır.

insanlar çizmesini yaladıkları şefin, sonradan suratına tükürecek kadar aşağıdırlar. kurtlar ihtiyar kurtları parçalarlar ama onlara hakaret etmezler. oysa insanlar, karşısında küçüldükleri insanı affetmezler.

"fare için en korkunç hayvan kedidir, aslan değil."

michelet'e göre de kalabalık devdir, kahraman onun omuzlarına binmiş bir cüce.

carlyle de "tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir." der.

burjuvazi tarih sahnesine çıkan sınıflar içinde en büyüğü, en değerlisi, insanlığa en çok şey katanıdır.

politika, sürüleri gütme, sınıflar arasında bir denge kurma sanatıdır. politika cemiyet halinde yaşayan insanların mümkün olduğu kadar birbirlerine az zarar vererek yaşamalarını temin eder.

tarafsız olmak yalanların en iğrenci. yaşayan her uzviyet taraf tutar, taraf tutmamak oportünizmlerin en adisidir.

hafızanın kanunu, aşkın kanunudur. insan ancak sevdiğini öğrenir.

"felsefenin kuşu alaca karanlıkta uçar." der hegel.

"hayat düşünenler için trajedi, hissedenler için komedidir."

anakarsis "kanun, küçük sineklerin takılı kaldığı, büyüklerin yırtıp geçtiği bir örümcek ağıdır." der.

bir çağda hakim olan düşünceler, hakim sınıfın düşünceleridir.

nietzsche, "herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur." diyor.

en büyük ideoloji anayasadır.

bir düşünce ne kadar bizimkine benzemiyorsa, bizimkini o kadar tamamlar. en büyük dostlarımız bizim gibi düşünmeyenlerdir.

dünya her gün bir parça daha mükemmelleşmesi gereken bir oyuncağıdır insanın.

süleymancılığın başı olan süleyman tunahan'ın rus casusu olduğu söyleniyor.

fransızların bir sözü vardır. "tek kitaplı insandan korkulur." derler. tek kitaba bağlanan insan, tek düşünceye bağlanan insan gerçekten korkutan insandır. bu düşünce hakikatin bütününü kucaklar veya kucaklamaz.

insanı toprakta sürünen bir hayvan olmaktan kurtaran tek doktrin spiritüalizmdir.

medeni bir dilde birbirinin aynı olan iki kelime bulunmaz.

bizde edebiyatın kökü edeb: davet etmek, ziyafete çağırmak. sonra kelime manasını genişletmiş: ruhun ziyafetine davet.

çileler ve felaketlerle doludur büyük adamın ömrü.

vahye dayanan bir medeniyetin aydınlık olmaya ihtiyacı yoktur.

münevveri şartlandıran, münevverin düşüncelerine istikamet veren, düşüncesinin hudutlarını çizen, kucağında yaşadığı cemiyettir. kimse bunun dışına çıkmamıştır ve çıkamaz.

24.06.2019

iyimserlik

montaigne: korkmak için cesaret gerekir.

akhenaton: doğu ufkundan yükseldiğinde bütün ülkeleri güzelliğinle kapladın. çok uzaklarda da olsan ışınların dünyanın üzerinde.

konfüçyüs: iyiliğe iyilikle, kötülüğe adaletle karşılık verin.

roberto rossellini: ben kötümser değilim. bana göre, var olduğu yerde kötülüğü fark etmek bir çeşit iyimserliktir.

rachel carson: zamanın ancak, şimdiki yüzyıla denk düşen anında bir canlı türü, dünyanın doğasını değiştirme gücünü elde etmiştir.

immanuel kant: insan olmasaydı, yaratılmış her şey yaban kalır, bir hiç olurdu.

friedrich engels: başka ülkeler üzerinde baskı kuran hiçbir ülke hür olamaz.

dwight eisenhower: savunma harcamalarında karşılaşılan sorun, dışarıdan korumaya çalıştıklarınızı, içeriden yıkmadan ne kadar ileri gidebileceğinize karar vermektir.

christiaan huygens: evrenin muhteşem büyüklüğü ne kadar olağanüstü ve şaşırtıcı bir düzen içinde! ne kadar çok güneş, ne kadar çok dünya!

dōgen: dünya mı? sardunyanın silkelediği ay ışığı vurmuş damlalar..

31.07.2018

uzun lafın kısası

erich fromm: sevgi esas itibariyle almak değil vermektir.

dostoyevski: en güçlü iyileştirme yolu, yaralanmış ve kirlenmiş ruhu aydınlatan, dürüst yapan emektir.

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

cesare pavese: dünyadan bir şey istemekten vazgeç; sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya.

robert musil: insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.

jiddu krishnamurti: yaşam; ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

carl gustav jung: örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür.

emil cioran: mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.

friedrich engels: özgür toplumda tapınış olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır.

29.06.2018

uzun lafın kısası

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)

marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.

carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.

erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

5.06.2018

anti-dühring

friedrich engels

her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir."

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlikte de yeni bir ilerlemedir.

dünyanın gerçek birliği maddeselliğine dayanır ve bu maddesellik birkaç hokkabaz çığırtkanlığıyla değil; ama felsefe ve doğa biliminin uzun ve sıkıntılı bir geliştirilmesiyle tanıtlanır.

karşıt bir yönde birbiriyle boy ölçüşen güçlerin uzlaşmaz karşıtlığı, dünyanın ve onu meydana getiren varlıkların varoluşundaki bütün eylemlerin temel biçimidir.

"evrenin ya da daha doğrusu maddenin hiçbir geçici değişiklik birikimi içermeyen, değişiklikten bağışık bir varlığının başlangıç durumu, ancak kendi üretici yeteneğinin gönüllü sakatlanışında bilgeliğin doruğunu gören bir anlığın ortadan kaldırabileceği bir sorundur."

yaratıcı bir eylem olmadıkça hiçlikten, bir matematik diferansiyel denli küçük de olsa, herhangi bir şey çıkaramayız.

bir ülkede -fetih olayları bir yana bırakılırsa- devletin iç zorunun, şimdiye değin hemen her siyasal iktidar bakımından belirli bir aşamada olduğu gibi, ülkenin ekonomik evrimi ile çatışma durumuna girdiği bir yerde, savaşım her zaman siyasal iktidarın yıkılması ile sonuçlanır.

"doğada da, en aşağısından en yükseğine, bütün organizmaların temelinde yalın bir tip vardır ve bu tipe evrensel özüyle birlikte, en gelişmemiş bitkinin en aşağı hareketinde, hiç eksiksiz rastlanır."

joseph fourier: uygarlıkta yoksulluk, bolluğun kendinden doğar.

belirli bir sorun üzerinde bir adamın yargısı ne denli özgürse bu yargının içeriğini belirleyen zorunluluk o denli büyüktür; oysa çok sayıda çeşitli ve çelişik karar arasında, görünüşte canının istediği gibi seçen, bilgisizliğe dayanan kararsızlık, bununla özgür olmayışını, egemenliği altına alacağı şeyin egemenliği altında bulunduğunu göstermekten başka bir şey yapmaz.

"insanları uygarlaştıran ve insan türünü bozan şey, ozana göre altın ve gümüş ama filozofa göre demir ve buğdaydır."

uygarlıkta doğmuş toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

spinoza şöyle diyordu: "omnis determinatio est negatio", her sınırlama ya da belirleme, aynı zamanda bir yadsımadır.

bütün ekonomik olayların siyasal nedenlerle yani zorla açıklandıkları ortadadır. ve bunun kendisine yetmediği kimse, gizli bir gericinin ta kendisidir.

7.01.2018

devlet ve devrim

vladimir ilyiç lenin

en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür. o halde hiçbir devlet, ne özgürdür ne de halk devletidir.

engels: her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

büyük üretimde oynadığı ekonomik rol nedeniyle proletarya, burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yol göstericisi olmaya yetenekli tek sınıftır.

burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse alaşağı edilebilir.

demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

en elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik cumhuriyet biçiminde az çok tam bir demokrasi görünümündedir. ama bu demokrasi, hep kapitalist sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır. bu yüzden, sonuçta hep azınlık için, yalnızca varlıklı sınıflar, yalnızca zenginler için bir demokrasi olarak kalır. özgürlük, eski yunan cumhuriyetlerinde ne idiyse kapitalist toplumda da aşağı yukarı öyledir: köle sahipleri için bir özgürlük.

kapitalist sömürü sonucu, bugünün ücretli köleleri, yoksulluk ve sefalet yüzünden öylesine bunalmış, öylesine bitkin bir durumda bulunuyorlar ki demokrasiye boş veriyorlar, siyasaya boş veriyorlar ve olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış bulunuyor.

toplum içinde yaşama kurallarına bir saldırı oluşturan aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni, yoksulluğa, sefalete adanmış yığınların sömürülmesidir. bu temel neden bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kuşkusuz sönmeye başlayacaklardır. hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz ki söneceklerdir. ve bu aşırılıklarla birlikte devlet de sönecektir.

önceki bütün devrimler devlet makinesini yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir; oysa onu kırmak, yıkmak gerekir. devlet var oldukça özgürlük yoktur. özgürlük olacağı zaman, devlet olmayacaktır.

10.10.2016

felsefenin başlangıç ilkeleri

georges politzer

barış için mücadele etmeden ve özgürlüğü savunmadan ekmek kavgası yapılamaz. barış için mücadele politiktir, özgürlüğü savunma ideolojiktir; ekmek kavgası ise ekonomik mücadeledir.

bir bilgine bilgin diyebilmemiz için tutarlı olması, tutarlı olması için de dinsel inancından vazgeçmesi kaçınılmazdır. çünkü bilim ve inanç birbirine karşıdır.

agnostikler için engels, "utangaç materyalistler" diyor. lenin ise "agnostisizmi kazıyın, altında idealistleri bulacaksınız." der. 

"dünya, tanrı tarafından mı yaratıldı; yoksa öteden beri var mıydı?" filozoflar bu soruyu yanıtlayışlarına göre iki büyük kampa ayrıldılar: bilimsel olmayan görüşleri benimseyerek, dünyanın tanrı tarafından, yani maddenin ruh tarafından yaratıldığını söyleyenler idealizm kanadını oluşturdular. dünyayı bilimsel olarak açıklamaya çalışanlar, hareket noktası olarak doğanın, maddenin başlıca unsuru olduğunu seçenler ise materyalizmin çeşitli okullarını oluşturdular. 

her şeyin özü, karşıtların birliğidir. bütün şeyler kendi karşıtlarına dönüşürler.

diyalektik bize her şeyin eskiyip köhneleştiğini hatırlatarak hiçbir şeyin yok olmaktan kurtulamayacağını gösteriyor. bugün genç olan yaşlanır, zinde olan köhneleşir, yaşayan bir gün ölür. diyalektiğe göre, oluşun ve geçişin kesintisiz sürecinden başka hiçbir şey sonsuza kadar var olamaz.

insanların düşünme organlarında, kendilerini harekete geçiren düşünceler vardır; bu düşünceler, insanların içinde yaşadıkları maddi yaşam koşullarından doğar; sözü edilen maddi yaşam, insanların toplum içindeki yerleri, yani mensup oldukları sınıf yapısıyla belirlenir; sınıfların kendileri, toplumun içinde geliştiği ekonomik koşullar tarafından belirlenir. bir sarayda başka, bir kulübede başka türlü düşünülür.

10.03.2016

makine

friedrich engels

"iktisatta, maddi bir çıkar olmaksızın hiçbir şey olmaz."

modern devlet, biçimi ne olursa olsun, esas olarak kapitalist bir makinedir: kapitalistlerin devleti, düşüncedeki kolektif kapitalist. üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür.

roma imparatoru vespasianus, tuvaletlere vergi koyduğu için onu suçlayan oğluna "paranın kokusu yoktur." karşılığını vermiştir.

üretimin doğal bir gelişme izlediği her toplumda, -ve bugünkü toplum bu durumdadır- üretim araçlarını egemenlikleri altına alanlar üreticiler değil; ama üreticileri egemenlikleri altına alanlar üretim araçlarıdır. böyle bir toplumda her yeni üretim kaldıracı, zorunlu olarak, üreticileri üretim araçlarına yeni bir köleleştirme aracı durumuna dönüşür.

modern savaş gemisi, büyük sanayinin yalnızca bir ürünü değil ama aynı zamanda onun bir örneği, ne var ki her şeyden önce para israfı yaratan yüzen bir fabrikadır.

8.03.2016

özgürlük

friedrich engels

özgürlük, kendimiz ve dış doğa üzerinde, doğal zorunlulukların bilgisi üzerine kurulu egemenliğe dayanır; böylece o, zorunlu olarak, tarihsel gelişmenin bir ürünüdür.

din, insanların günlük yaşayışını egemenlik altında bulunduran dış güçlerin, onların kafalarındaki düşlemsel yansımalarından, dünyasal güçlerin içinde dünyaüstü güçler biçimine büründükleri bir yansımadan başka bir şey değildir.

"özgür toplumda tapınış olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır. öyleyse, doğru olarak anlaşılmış bir sosyalite sisteminin, kiliseye değin tüm gözbağcılık aygıtını ve bunun sonucu bellibaşlı bütün din ögelerini ortadan kaldırması gerekir."

16.01.2014

postmodernliğin durumu

david harvey

"eğer kitlesel olarak üretilmiş portatif nükleer silahlar için bir pazar olsaydı, onu da pazarlardık." (alan sugar)

charles baudelaire: modernite, anlık olandır, geçip gidendir, olumsal olandır, sanatın yarısıdır; öteki yarısı ise, sonsuz olandır, değişmeyendir.

"kendine iyi bir takım elbise edin; savaşın yarısını kazandın demektir."

max weber: bilgi ağacının meyvesini tatmış olan bir çağın kaderi, hayat ve evren konusundaki genel görüşlerin asla artan ampirik bilginin ürünü olamayacağını ve bizi en büyük heyecanla harekete geçiren en yüksek ideallerin, ancak, bizimkiler bizce ne kadar kutsalsa başkaları için o kadar kutsal olan başka ideallerle mücadele içinde biçimleneceğini kabul etmek zorunda kalmasıdır.

jonathan raban: sinyaller, üsluplar, hızlı, büyük ölçüde basmakalıplaşmış iletişim sistemleri, büyük kentin damarlarında akan kandır. ne zaman bu sistemler çökerse -yani kentsel yaşamın dilbilgisini kavrayamaz hale gelirsek- şiddet ortaya çıkar. büyük modern buluşumuz olan kent yumuşaktır; yaşamların, düşlerin, yorumların gözkamaştırıcı ve uyarıcı çeşitliliğine açıktır. ama büyük kentin tam da insan kimliğini özgürleştirici esnek özellikleridir ki, aynı kenti psikoza ve totaliter bir karabasana açık hale getirir.

terry eagleton: tipik postmodernist ürün şakacıdır; kendi kendisiyle dalga geçer; hatta şizoiddir; aynı zamanda, yüksek modernizmin gösterişsiz kendine yeterliliğine, ticareti ve meta biçimini arsızca kucaklayarak tepki gösterir. kültürel geleneğe karşı tavrı saygısız bir pastiş görünümündedir; kasıtlı olarak amaçlanmış derinlik yokluğu, her tür metafizik ağırbaşlılığın altını oyar. bu, bazen acımasız bir sefalet ve sarsma estetiğine açılır.

terry eagleton: postmodernizm, bu tür "üst-anlatılar"ın ölümünün habercisidir. bu "üst-anlatılar"ın gizli terörist işlevi, "evrensel" bir insan tarihi yanılsamasını temellendirmek ve meşrulaştırmaktı postmodernizme göre. şimdi artık, manipülasyona dönük aklı ve bütünsellik fetişi ile bu modernlik karabasanından uyanma sürecindeyizdir. içine uyandığımız yeni ortam, bütünleme ve kendini meşrulaştırma yoluyla nostaljik dürtüden kurtulmuş postmodern dünyanın, hayat tarzlarının ve dil oyunlarının o heterojen yelpazesinin, ferah çoğulculuğudur. bilim ve felsefe, o şaşaalı metafizik iddialarını fırlatıp atmalı ve kendilerini daha alçakgönüllü bir tarzda, başka anlatılardan farkı olmayan bir dizi anlatı olarak görmeyi öğrenmelidirler.

marquis de condorcet: iyi bir yasa herkes için iyi olmalıdır; aynen doğru bir önermenin herkes için doğru olması gibi.

marx/engels: üretimin sürekli olarak devrimci biçimde değiştirilmesi, bütün toplumsal ilişkilerin kesintisiz biçimde altüst edilmesi, hiç bitmeyen bir belirsizlik ve çalkalanma; bunlar burjuva çağını kendinden önceki bütün saygıdeğer fikir ve düşüncelerle birlikte, tarih sahnesinden süpürülür gider; yeni oluşanlar ise, daha kemikleşemeden kadük hale gelir. katı olan her şey buharlaşır, kutsal olan her şey saygısızca kirletilir ve insanlar nihayet yaşamlarının gerçek koşulları ve öteki insanlarla ilişkileri üzerine uyanık bir bilinçle düşünmeye zorlanırlar.

lüks konutlarda ve şirket genel merkezlerinde, estetik tutumlar sınıf iktidarının bir ifadesi haline gelir.

edward palmer thompson: fabrika işçilerinin ilk kuşağı patronlarından zamanın önemini öğrendi; ikinci kuşak 10 saat hareketi içinde kısa çalışma komitelerini oluşturdu; üçüncü kuşak fazla mesai ya da bir buçuk günlük çalışma için greve gitti. işverenlerin kategorilerini sineye çekmişlerdi; bunlar çerçevesinde karşı mücadeleye girmeyi öğrenmişlerdi. vaktin nakit olduğunu, bu dersi ağır sıkıntılar çekerek öğrenmişlerdi.

charles baudelaire: iii. napolyon'a en yüce şanı, herhangi birinin telgraf idaresini ve ulusal basını denetim altına alır almaz koca bir ulusu yönetebileceğini kanıtlamış olması sağlayacaktır.

s. kern: bir dünya savaşının ancak dünya bu denli bütünleştikten sonra mümkün hale gelmesi, dönemin büyük ironilerinden biridir.

"günümüzde insanlar sizin hakkınızda kararlarını saniyenin onda biri kadar kısa bir süre içinde veriyorlar."

jürgen habermas: gelip geçici, kaygan, anlık olana atfedilen yeni değer, dinamizmin kutsanmasının kendisi, kirletilmemiş, lekesiz ve istikrarlı bir şimdiki zamana duyulan özlemi ele verir.

deutsche/ryan: bir kez yoksullar estetikleştirildiğinde, yoksulluğun kendisi toplumsal ufkumuzun alanından yok olur. geriye yalnızca insanlık durumunda ötekiliğin, yabancılaşmanın, olumsallığın pasif bir tasviri kalır. yoksulluk ve evsiz barksızlık estetik haz duygusunu tatmin için sunulduklarında, etik gerçekten de estetik tarafından boğulur; bu da peşinden bir acı meyve gibi karizmatik politikayı ve ideolojik aşırılığı davet eder.

sermaye bir süreçtir, bir şey değil. toplumsal hayatın meta üretimi aracılığıyla yeniden üretimi sürecidir. sermayenin içselleşmiş işleyiş kuralları, içinde kökleştiği toplumu hiç durmaksızın, sürekli olarak dönüştüren dinamik ve devrimci bir toplumsal organizasyon tarzı olmasını sağlayacak bir yapıya sahiptir. süreç perdeler ve fetişleştirir, büyümeyi yaratıcı yok etme aracılığıyla sağlar, yeni ihtiyaç ve istekler yaratır, insanın emek kapasitesini ve arzuyu sömürür, mekanları dönüştürür, hayatın temposunu hızlandırır. aşırı birikim sorunları yaratır; bu sorunlara ancak sınırlı sayıda çözüm bulunabilir.

charles jencks: tahran'dan tokyo'ya herhangi bir kentte yaşayan her orta sınıf kentlinin mutlaka, seyahatler ve dergiler sayesinde sürekli olarak yenilenen, mebzul miktarda, hatta aşırı miktarda bir "imge bankası" vardır. bu insanın hayali müzesi üreticilerin potpurisini yansıtabilir ama yine de onun hayatı açısından doğal bir şeydir. üretim ve tüketimin heterojenliğinin totaliter bir biçimde azaltılması olasılığını dışlarsak, mimarların dillerin bu kaçınılmaz heterojenliğini kullanmayı öğrenmeleri arzu edilir bir şey gibi görünüyor. üstelik, bu oldukça keyif verici. eğer insan başka çağlarda ya da kültürlerde yaşama olanağını bulabiliyorsa, neden kendini şimdiki zamanla ve içinde bulunduğu yerle sınırlasın? eklektizm, seçim hakkı olan bir kültürün doğal evrimidir.

jean-françois lyotard: eklektizm çağdaş genel kültürün başlangıç noktasıdır: insan reggae dinler, bir western seyreder, öğlen yemeğinde mcdonald's yer, akşam yerel mutfak çeşitlerinden; tokyo'da paris parfümü sürer, hong kong'da 'retro' giyinir.

charles jencks: eğer farklı çağlarda ve kültürlerde yaşama olanağımız varsa, neden kendimizi şimdiki zamanla, yaşanan yerle sınırlamalı? eklektizm, seçim şansı olan bir kültürün doğal evrimidir.

12.10.2013

ideolojinin serüveni

serpil sancar üşür

devletin zora ve siyasal egemenliğe, yani diktatörlüğe dayalı iktidar alanına karşılık sivil toplum onaya dayalı hegemonya alanıdır.

polis, ordu, mahkeme, hapishane vb. kurumlar esas olarak zorlama ve şiddet kullanımı esasına uygun olarak işlerken eğitim kurumları, aile, din, medya araçları, siyasal partiler ve sendikalar vb. kurumlar ideolojik onaylama mekanizmalarına dayalı olarak varolurlar. aygıtlar arasındaki ayrımı belirleyen şey bir aygıtın baskıya mı, yoksa onaya mı öncelik verdiğinin saptanmasıdır.

marx/engels: yaşamı belirleyen bilinç değildir, bilinci belirleyen yaşamdır.

ideoloji, özneleri adlandırır ve çağırır: türk, müslüman, öğrenci, asker, kadın, genç, anne vb. özneler bu ritüeller içindeki pratikler aracılığıyla, adlandırma, karşılama, ibadet etme, oy verme, vatanı savunma gibi eylemler ile kendi özne konumlarının farkına varırlar.

michel foucault: durmadan aktarılan, yinelenen ve değiştirilen, asal anlatıların, iyice belirlenmiş koşullara uygun olarak ezberden okunan ayinleştirilmiş söylem bütünlerinin, metinlerin, formüllerin; bir kez söylenmiş ve de içlerinde bir keramet ya da bir giz vehmedildiği için hep korunagelmiş şeylerin var olmadığı toplum yoktur.

ideoloji bir bilgisayar programı ise, söylem de bu program kullanılarak yaratılan çıktılar ve doğrulardır.

pierre bourdieu: gerçekten de tonlama, söz seçimi, cümle kurgusu toplumsal hiyerarşideki farklı konumları bize gösteren en önemli iletilerdir. belli bir sözü belli bir bağlamda söylemek iktidar etkisi yaratır. konuşma çoğu zaman masum değildir; konuşarak vazgeçirmek, tehdit etmek, korkutmak, yönlendirmek ya da zorlamak edimlerini gerçekleştirebiliriz. bu tür dilsel edimler, yanlarında silah, sopa ya da başka bir şiddet aleti taşımadıklarından, konuşma ediminin yumuşak duvarları arkasına sığınmış sembolik şiddettirler.

karl marx: yöneten sınıfın düşünceleri her dönemde yöneten düşüncelerdir, yani toplumun maddi güçlerini yöneten sınıf aynı zamanda entelektüel güçlerini de yönetir.

söylemin üretimi, eklemlenmesi, dağıtımı, etkisini belirleyen ve söylem içinde ayrıcalıklı konumların yaratılması stratejisini olanaklı kılan sembolik sermaye, yazarlar, yönetmenler, akademisyenler, gazeteciler gibi, kendileri de söylemin denetim stratejilerine bağımlı olan, elitler tarafından denetlenir. söylem içinde kurulan iktidar konumları elitler, kurumlar ve ayrıcalıklı gruplar olarak ortaya çıkar ve politik, kültürel, sınıfsal, etnik, ırksal ve cinsiyete dayalı toplumsal tahakküm ilişkileriyle sonuçlanır.

öznenin üretimi, onun nesnelleştirilmesidir. bunun bir yolu ayırma pratikleridir. deli-akıllı, hasta-sağlıklı, serseri-efendi, yoksul-zengin, tembel-çalışkan ayrımı boyunca birincileri tecrit edip kapatmak ve böylece normal-anormal ayrımını kurmaktır.

2.05.2013

filozof ve yoksulları

jacques ranciere

nietzsche: tiyatro kitlenin başkaldırısıdır.

marx/engels: bugünkü toplumun en alt katmanı olan proletarya, resmi toplumu kuran katmanlardan oluşan bütün üst yapıyı yerle bir etmeksizin başkaldırıp ayağa kalkamaz.

jean-paul sartre: sanatçı en üstün işçidir: yeni vizyonlar üretmek ve satmak için kendini tüketir ve maddeyi yorar.

jean-paul sartre: ressam işçilerle çevrili, takımıyla birlikte fiziksel olarak yorucu işler yapan bir girişimcidir. iskelelerde geçirdiği zaman şövalesi başında geçirdiği zamandan çoktur; iki büklüm olur, tek bacak üzerinde durur, tavana erişmek için geriye döner, ay sonunda kilometrekarelere varan bir alanda fırçasını gezdirir; bu demektir ki terler, şekilden şekle girer, evine tere batmış bir halde döner, uykuya dalar ve ertesi sabah her yeri ağrıyarak uyanır. üç ayda bir kaslarını, senede bir boynunu incitir.

gündelik öğretmenlik pratiğinde karizmanın küçük bir yeri olduğu pekala doğrudur. ama karizma, yokluğuyla üretilir en iyi. "en klasik öğretmen bile, öğrencilerini istemeden daha canlı ve daha sahici kabul edilen bir anti-kültüre bağlı olmaya sevk ederek, nesnel işlevini kendine rağmen yerine getirir: yeni katılanları yalnızca kültür kültünü örgütlemekle yükümlü olan öğretim görevlisine değil, kültüre hayranlık duymaya yöneltmek."

13.08.2012

komünizm

george sabine

düşünceler bir temel ekonomik gerçeği yansıtır ve aşağı yukarı yanlış temsil ederler; en azından kaynakları açıkça ortaya konmadığı sürece bu gerçeğin "yutturmaca" biçimleridirler. davranışlara temel oluşturan ülkücü güdüler ve nedenler olma nitelikleri ise yalnızca gerçek doğası oldukça farklı olan bir şeyin görüntüleri ya da belirtileri olmalarından ileri gelir. pek derinlere inemeyen yandaşlarına geçerli ve zorunlu görünürlerse de, bunların zorlayıcı gücü gerçekte asla onların bilinçlerinde bulunmamakta; ama sınıflarının toplumsal konumunda ve ekonomik üretimle olan ilişkisinde saklı kalmaktadır.

marx için feodalizmin kaldırılması, orta sınıfın iktidara gelmesi ve bu sınıfın iktidarını etkili kılan bir siyasal düzenin yaratılması demekti. o gün ancak bir ölçüde ulaşılmış olan en gelişmiş biçimiyle bir düzen, bir demokratik cumhuriyet düzeniydi. bundan dolayı fransız devrimi asıl olarak bir siyasal devrim olmuştu. devrim, toplumsal üstünlüğü soylular ve din adamlarından alarak sınai ve ticari orta sınıfa geçirmişti. devleti, orta sınıf baskı ve sömürüsünün belirgin bir organı olarak yaratmıştı. ve felsefesi -siyaset ve iktisatta doğal haklar düzeni- orta sınıfın işçiyi sömürme hakkının ideal bir savunması ve ussallaştırmasıydı.

siyasal devrimden sonra gelecek doğal adım daha köklü bir toplumsal devrimdi. bu, yükselmekte olan bir proleter işçi sınıfının işi olacaktı, orta sınıf nasıl feodal sınıfı iktidardan ayırıp yerine geçtiyse, işçi sınıfı da orta sınıfı iktidardan ayıracak ve yerine geçecekti. bu yükselen sınıfın da bir felsefesi olmalıydı ve nasıl orta sınıfın felsefesi özet olarak doğal mülkiyet haklarının savunması idiyse, proleter bir felsefe de mülksüz insanların haklarının sosyalist bir savunması olacaktı. ama proletarya toplum yapısının altında yer aldığı ve kendisinin altında sömürebileceği bir sınıf bulunmadığı için, bir proleter devrim, sömürme gücünün işçi sınıfına geçirilmesi olmayıp sömürmenin ortadan kaldırılması olacaktı. bu devrim sınıf ayrılıklarının bulunmadığı bir topluma doğru atılmış ilk adım ve insanın kendi kendisini tam gerçekleştirmesinin belgesi niteliği ile tarihin gerçek bir başlangıcı olacaktı. marx'ın felsefesinin başarmak istediği görkemli görev buydu.

din, gerçek doyumlar bulmaya yönelmiş her ussal çabayı yanlış yöne çeviren düşsel ya da acayip doyumlar getirmektedir. din "halkın afyonudur"; ezilenleri, kendilerini ezenlere karşı direnerek durumlarını düzeltmek için çaba göstermekten alıkoyan bir uyuşturucu maddedir.

marx/engels: iş bölümü bireyin ya da bireysel ailenin çıkarı ile, birbiriyle ilişki içindeki bütün bireylerin ortak çıkarı arasında bir çelişmeye yol açar. çünkü iş bölünür bölünmez, her insanın kendisine zorla kabul ettirilen ve kaçamayacağı özel, yalnız kendine ait bir etkinlik alanı olacaktı. oysa hiç kimsenin böyle bir alana sahip olmadığı, tersine istediği herhangi bir etkinlik dalında çalışabildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler ve böylece bana bugün bir şeyi, yarın başka bir şeyi yapmak olanağını verir.

karl marx: yaptığım yeni şey, sınıfların varlığının yalnızca üretimin gelişmesindeki özel ve tarihsel aşamalarla bağlı olduğunu; sınıf kavgasının zorunlu olarak proletaryanın diktatörlüğüne götürdüğünü; bu diktatörlüğün kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız topluma götüren bir geçiş durumundan ibaret olduğunu kanıtlamak idi.

karl marx: incelemelerim beni, devlet biçimleri gibi hukuksal ilişkilerin de, ne tek başlarına anlaşılabilecekleri ne de insan zihninin genel ilerleyişi denen şeyle açıklanabileceği, tersine yaşamın maddi koşullarından kök aldıkları sonucuna ulaştırdı. bu koşulları hegel, "sivil toplum" adı altında özetlemektedir; bu sivil toplumun anatomisi siyasal ekonomide aranmalıdır.

marx'ın hegelci idealizmden farklı olarak maddeciliğe verdiği son anlam da buydu. toplumsal evrimin baş etkeni hegel'in sivil toplumudur, devleti değil. devleti meydana getiren hukuksal ve kurumsal ilişkiler ve onlarla birlikte giden bütün ahlaki ve dinsel düşünceler, sivil toplumun ekonomik temeli üzerine kurulmuş bir üst yapıdan başka bir şey değildir.

karl marx: insan kafasında oluşan tasarımlar da zorunlu olarak, deneyle doğruluğu kanıtlanabilen ve maddi önverilerle bağlı olan maddi yaşam sürecinin yüceltilmiş biçimleridir. ahlak, din, metafizik, ideolojinin bütün geri kalan kesimi ve onlara karşılık düşen bilinç bilimleri, görüldüğü gibi artık bağımsızlığa benzeyen hiçbir özelliğe sahip değildirler. ne tarihleri, ne gelişmeleri vardır; ama insanlar maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek, maddi varlıklarıyla birlikte düşüncelerini ve ürünlerini de değiştirirler. yaşamı belirleyen bilinç değildir, bilinci belirleyen yaşamdır.

kapitalist sistem zorunlu olarak en sonunda ezilecektir; marx bir düzeni yıkmanın daha iyi bir düzen kurmak için emin yol olduğu ütopik düşüncesini hiçbir zaman bırakmamıştır.

nasıl hegel'e göre ulus bir ortak birliğe sahip idiyse, marx'a göre de sınıf böyle bir ortak birliğe sahipti. sınıf tarih içinde bir birim gibi hareket eder ve ekonomik ve toplumsal düzen içindeki yerinin zoruyla hareket ederken de kendine özgü düşünce ve inançları meydana getirir. bireyin önemi asıl olarak bir sınıfın üyesi olmasından ileri gelir; çünkü düşünceleri -ahlaki inançları, estetik seçimleri, hatta kendisine inandırıcı görünen uslamlama biçimi- asıl olarak sınıfın doğurduğu düşüncelerin bir yansımasıdır.

karl marx: değişik üretim biçimleri ve varlığın toplumsal koşulları temeli üzerinde, ayrı ve özel biçimlerde oluşan bütün bir duygular, düşler, düşünce biçimleri ve yaşam görüşleri üst yapısı yükselmektedir. bunları bütün bir sınıf, maddi temellerinden ve onlara karşılık düşen toplumsal ilişkilerden yaratıp biçimlendirmektedir. bunları gelenek ve eğitim yoluyla edinen birey, hareketlerinin gerçek güdülerinin ve başlangıç noktasının bunlar olduğunu sanabilir.

marx köylü sınıfı ve çiftçilerin ideolojisinin de küçük burjuva özelliğinde olduğunu düşünüyordu.

karl marx: insanlar yaptıkları toplumsal üretimde, kaçınılmaz ve kendi istençlerinden bağımsız olan belirli ilişkilere girmektedirler; bu üretim ilişkileri onların maddi üretim güçlerinin belli bir gelişme aşamasına karşılık düşer. bu üretim ilişkilerinin hepsinin toplamı toplumun ekonomik yapısını meydana getirir; hukuksal ve siyasal üst yapıların üzerine kurulu olduğu ve belirli toplumsal bilinçlilik biçimlerine karşılık düşen gerçek temel budur.

maddi yaşamdaki üretim biçimi yaşamın toplumsal, siyasal ve manevi süreçlerini belirler. insanların varlıklarını belirleyen şey bilinçleri değildir; tersine bilinçlerini belirleyen şey onların toplumsal varlığıdır. gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumdaki maddi üretim güçleri yürürlükteki üretim ilişkileriyle ya da o zamana değin içinde işledikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışma durumuna girerler. bu ilişkiler, üretim güçlerinin gelişme biçimleri olmaktan çıkıp onlara gem olmaya başlar. o zaman toplumsal devrim dönemi gelmiş olur. ekonomik temelin değişmesiyle bütün görkemli üst yapı aşağı yukarı çabucak değişir. bu türlü değişmeleri düşünürken, doğa bilimlerindeki kesinlikle saptanabilen üretimin ekonomik koşullarının maddi değişimiyle insanların içinde bilinçlendikleri ve kavgaya giriştikleri hukuksal, siyasal, dinsel, estetik ya da felsefi, kısacası ideolojik biçimleri birbirinden her zaman ayırmak gerekir.

içinde bulundurduğu bütün üretim güçleri gelişmeden hiçbir toplumsal düzen ortadan kalkmaz; ve varlık koşulları eski toplumun rahminde olgunluğa ulaşmadan yeni ve daha üstün üretim ilişkileri de hiçbir zaman ortaya çıkamaz. bundan dolayı insanoğlu, her zaman ancak çözümleyebileceği sorunları ele alır; çünkü konuya daha yakından bakıldığında görüleceği gibi, herhangi bir sorun, ancak kendi çözümü için zorunlu olan maddi koşulların bulunması ya da hiç değilse ortaya çıkma süreci içinde olması durumunda kendini göstermektedir.

friedrich engels: doğru -ki felsefenin görevi onu bilmektir-, hegel'in elinde, bir kez bulununca artık yalnız ezberlenmesi gereken tamamlanmış bağnaz önermeler yığını olmaktan çıktı. doğru artık, bilimin uzun tarihsel gelişimi içinde bilgi sürecinin kendinde bulunuyordu; bu süreç, aşağı bir bilgi düzeyinden durmadan daha yukarı düzeylere çıkma süreci olup daha da yukarı bir düzeye çıkma olanağının kalmadığı, ellerini kavuşturup ulaştığı saltık gerçeği hayranlıkla seyretmekten başka yapacağı şeyin bulunmadığı bir noktaya hiçbir zaman varmayacak olan bir süreçtir.

ne bilimde kendi başına apaçık olan gerçekler ne de toplumda doğal ve devredilemez haklar vardır; hiçbir şey saltık, kesin ya da kutsal değildir. söylenebilecek en ileri şey, bilimsel bir kuramın ya da toplumsal bir uygulamanın kendi zaman ve koşullarına "uyduğu" ve yürürlükte bulunan bütün kuram ve uygulamaların yalnızca egemen durumda olmalarının da gösterdiği gibi, bu koşullara "uygun" olduklarıdır. ama zamanla ve koşulların değişmesiyle tarihe karışacakları ve daha "üstün" bir şeye yerlerini bırakacakları kesindir.

marx'a göre bir felsefenin amacı dünyayı yorumlamak değil, değiştirmektir.

george d.h. cole: bir hoppa kızın dudağını boyamasını bile üretim süreci ve sınıf kavgası terimleriyle açıklamaktan kendilerini alıkoyamayan marksistler vardır.

marx'ın kitabının gerçek gücü, kuramsal savlardan değil ama işçilerin koşullarını betimlemekteki katı gerçekçiliğinden ve düzenlenmiş kapitalizmi, toplumun insan özünü yiyip tüketen bir asalak gibi göstermesinden ileri geliyordu. amacı bakımından değilse de edimsel olarak kapital, sınai iş gücü için yeterli koruyucu önlem almayan bir sahiplenici toplumun apaçık manevi çirkinliğine yöneltilen ahlaki hücumların ilki ve herhalde en güçlüsü idi. ancak marx, kapitalizme yönelttiği hücumu açık bir manevi yargı biçiminde yapmadığı gibi, sermayenin iş gücünü sömürdüğü yolundaki savı da işçilerin daha önceki üretim düzeni içinde daha iyi bir durumda bulundukları anlamına gelmemektedir. diyalektik onun için, kapitalizmin kendinden önce gelen feodalizme göre bir ilerleme olduğunun güvencesiydi; marx bunu sık sık söylemiştir. bunun gibi kapitalizmin acımasızlıkları da kapitalistlerin kişi olarak acımasız oldukları anlamına gelmez; kapitalistler de işçiler gibi düzen içinde yakalanmışlardır ve düzenin gerektirdiği neyse onu yapmak zorunluluğu içindedir. marx'ın görüş açısından, bizzat düzen niteliği bakımından kendi kendisiyle çelişmelidir ve sonunda kendi kendini yıkacaktır. ama onu kendi kendisinin yıkıcısı yapan şey, doğmak için mücadele eden daha yüksek ve daha iyi bir düzenin tohumlarını içermekte olmasıdır. bundan dolayı marx'ın eleştirileri, özü bakımından geçmişe değil her zaman geleceğe dönüktür: işçilerin koşullarının ussal bir biçimde planlanmış ve sosyalleştirilmiş bir iktisadi düzende alacağına inandığı özelliğe dönüktür. ona göre böyle bir şey, içindeki kapitalizm çelişmelerinden arınmış olan bir iktisadi düzenin mantıksal ürünü olacaktır. marx ne böyle bir gelecek iktisadi düzenini betimlemeye çalışmış ne de bunu uğrunda mücadele edilmesi gereken bir ülkü olarak göstermiştir. hegel gibi o da, tarihin akışının hem kaçınılmaz hem de ussal olduğuna inanmıştı: insanlar kuşkusuz mücadele edeceklerdir; ama eninde sonunda mücadeleleri, istemeleri ve yaratmaları zorunlu olan şey uğrunda yapılacaktır. böylece marx, çıplak bir iktisadi nedenler ve sonuçlar çözümlemesi arkasında, gerçekten son derece güçlü olan ve dine benzer bir inançla desteklenen manevi bir çağrıda bulunmuş oldu. bu çağrı, uygarlığın ve hakkın ilerleyişine katılma çağrısından başka bir şey değildi. işçi ordularını marksçı sosyalizm etrafında toplayan şey de bu çağrıydı.

kapitalizmin klasik savunması, bir özgür değişim düzeninde herkesin uzun sürede piyasaya getirdiği değere eşit bir değeri geri alacağı ve böylece toplumsal üründen haklı payını alacağı savıyla yapılmıştı. marx buna karşı, kapitalistlerin üretim araçlarına sahip oldukları bir sanayi düzeninde emeğin her zaman aldığından daha çok ve düzenin sürmesi için gerekenden daha çok üretmeye zorlanacağını göstermek istedi. ortalama olarak ücretler, malthus'un ileri sürdüğü gibi nüfus baskısından dolayı değil ama özel mülkiyet düzeninden dolayı, yaşamı sürdürmeye ancak yetecek bir düzeye yakın olacaktır; kapitalistlerin düzen içindeki tekelci durumu da bu artığa kar ve kira biçimi altında el koymasını olanaklı kılacaktır.

marx'ın iktisadi çözümlemesi, kapitalist bir toplumun kesin çöküşüne doğru giderken izlediği akışla ilgili birçok öndeyişler getiriyordu. kapitalistlerin kendi aralarındaki yarışmadan dolayı sanayi gittikçe daha geniş üretim birimleri içinde toplanacaktır. bu birimler tekelci olmak eğilimi gösterecekler ve zenginlik gittikçe daha az sayıda büyük servette toplanacaktır. karı arttırmak için girişilen yarışma sömürüyü daha şiddetli kılacak ve işçi sınıfı gittikçe daha çok yoksul düşecektir. işçiler ürettiklerinin hepsini tüketmek olanağından süreğen bir biçimde yoksun bulundukları için kapitalist bir iktisat, üretim artığı, bunalım ve işsizlik dönemlerine uğrayacaktır. küçük işadamları, çiftçiler, bağımsız el sanatçıları -bir el sanatı iktisadının küçük burjuva kalıntıları- durmadan ücretli proletarya durumuna düşecek ve kapitalist toplum, kapitalistler ve onların uyduğu ikincil sınıflarla, proletarya yığınları arasında kutuplaşmak eğilimi gösterecektir. marx'a göre en sonunda bu eğilim, el koyanlara el konulacak bir devrimci duruma yol açacak ve üretim araçları sosyalleştirilecektir.

öte yandan işçi sınıfının gittikçe daha yoksul düşeceği öngörüsü çok yersizdi; çünkü sanayi toplumları yaşam düzeylerini kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde yükseltmişlerdir. aşağı orta sınıfın ücretli proletaryaya dönüşeceği öngörüsünün de yanlış olduğu görüldü; çünkü sanayileşme, marx'ın sınıflamasına göre küçük burjuva sayılması gereken ve beyaz yakalılar denen sınıfı çok genişletmiştir. kapitalizm marx'ın kestirdiği gibi uluslararası ölçülere ulaştıysa da, daha yüksek ölçüde sanayileşmiş olan ülkelerde işçi sınıfı, lenin'in 1914'te güvenle beklediği gibi uluslararası bir sınıf kavgası uğrunda birleşmek eğilimi göstermedi.

kapitalist sanayiciliğin sınıf çatışmalarını keskinleştirdiği de görülmektedir. bu türlü geniş karşılaştırma yapılacaksa, sanayi toplumlarının el-sanatı toplumlarından daha az tabakalaşmış olduklarını, birincilerde sınıf duvarlarını atlamanın daha kolay olduğunu ve yine birincilerin olağanüstü ölçüde durağan olduklarını söylemek öyle görünüyor ki gerçeğe daha yakın olacaktır. toplumsal devrimler ingiltere ya da almanya'da değil, rusya ve çin'de görüldü. marx'ın kullandığı yöntemin geçerliliği konusundaki kesinliği, devrimin ve kapitalizmin çökmesinin çok yakın olduğu öndeyişlerine yol açmış, bu öndeyişler genellikle yanlış çıkmıştır; çünkü ya devrimler olmamış ya da yanlış yerlerde olmuştur.

marx, kapitalizmin bütün kötülüklerinin üretim araçlarının özel mülkiyet altında olmasında toplandığına inanıyor, bundan dolayı da özel mülkiyetin kaldırılmasının kötülüklerin kaynağını kurutacağına inanıyordu.

devlet, sömürü üzerine kurulu toplumda bir baskı aracıdır.

gerçek komünizm işbölümünü ortadan kaldıracak ve komünist ülkünün gerçekleşmesini sağlamak üzere toplumsal üretimi artıracaktır: "herkesten gücü yettiği ölçüde almak ve herkese ihtiyaçlarına göre vermek."

6.09.2011

defterimde kuş sesleri

erdal öz

kendi ordumun eline tutsak düştüm.

inanç, özgür düşüncenin karşısındaki en büyük tehlike. dünya görüşü tamam; ama düşünceler inanç haline geldi mi, artık tartışma kabul etmiyor.

duygulanmak en kötü düşman burada. [hapishanede]

güzel bir kitabı okumak, insanın o karmakarışık beynini nasıl da temizliyor!

rilke: yalnızlıktan söz etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklemektir. insanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. hayır, anlamazlar. insanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır.

tolstoy: bir sanatçının en büyük amacı, o sayısız, o bitmez tükenmez belirtileri içinde hayatı bütünüyle sevdirmektir.

ho şi minh: gerçek barışa ulaşmak için önce gerçek bağımsızlığı kazanmak gerekir.

marx/engels: bizim özel mülkiyeti kaldırmak niyetinde olduğumuzu söylüyor ve bundan dehşete düşüyorsunuz. ama sizin bugünkü toplumunuzda özel mülkiyet, nüfusun onda dokuzu için şimdiden ortadan kaldırılmıştır.

regis debray: devrimci için her başarısızlık bir sıçrama tahtasıdır ve teoriye kaynaklık etmesi bakımından, kazanılmış zaferlerden daha zengindir, deney ve bilgi deposudur.

mao zedung: sınıflı bir toplumda her kişi belli bir sınıfın durumunu üstlenir; sınıf damgasını taşımayan hiçbir düşünce yoktur.

ho şi minh: emperyalizm var oldukça savaş tehlikesi de var demektir.

güzel bir romana başlamak, güzel bir eve taşınmak kadar güzel.

balzac: sevmek, bir başkasının hayatını yaşamaktır.

beni aç bırak, evsiz, urbasız bırak
beni sensiz bırakma (metin eloğlu)

rilke: sevilenlerin yaşamı perişandır ve tehlikede. ah onlar kendilerini aşsalardı da sevenler olsalardı!

primo levi: amaçları, insanı, insandan daha az bir şey haline getirmekti.

"özgürlüğün karşılığı ne kadar yükselirse yükselsin, o karşılığı ödeyebilen insan, her yerde, her zaman özgürdür."

çehov: tanrı bizi beylik sözlerden korusun.

ey yarın! nasıl bir gün olacaksın?

hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür.

"bizi sen yazacaksın. bizim şu anda tek görgü tanığımız sensin. boku bokuna asılıp gideceğiz. yanımıza sokulan tek yazar sensin. bizlerden sen sorumlusun reis. bizleri iyice incele. bize sorular sor; gerekli her şeyi öğren, yaz bizi. yazar mısın?" (deniz gezmiş)