31.12.18

blog istatistikleri #2018


günlük tekil ziyaretçi sayısı: 120
günlük sayfa görüntüleme sayısı: 527
en çok okunan yayın: epigraflar
yayımlanan kitap sayısı: 56
toplam yayın sayısı: 186
yeni izleyici sayısı: 6

uzun lafın kısası

comte de volney: barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

john milton: cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan.

emil michel cioran: tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dahi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

albert caraco: çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz.

john stuart mill: çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

homeros: ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim.

charles bukowski: iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

yuval noah harari: devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.

john kennedy toole: yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

29.12.18

factotum

charles bukowski

cehennemde kahkaha eksik olmaz.

iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

herkesin ihtiyacı vardır sevgiye.

yalnızlıkla beslenen biriyim, yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür. bununla övünmüyorum ama önemlidir benim için.

insanların ihtiyacı olan şeydir bu: ümit. ümitsizliktir insanları cesaretsiz yapan.

insan ruhunun kökleri midededir. güzel bir bifteği midene indirip viskini içmişsen beş sentlik gofretle beslenen adamdan çok daha iyi yazarsın. aç sanatçı efsanesi bir aldatmacadır. her şeyin bir aldatmaca olduğunu idrak ettiğin an uyanıp insanları kanatmaya, mahvetmeye çalışırsın.

aşk gerçek insanlar içindir.

samimiyetle söylüyorum: yaşam beni dehşete düşürüyordu. yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için bir insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüydü. ben de yatakta kalıp içiyordum. içtiğin zaman dünya yine oradaydı, kaybolmuyordu ama boğazına sarılmıyordu en azından.

kadınlar, ne harikulade varlıklardır onlar!

bir kadınla beraber olmak tüm zamanını alıyor insanın. insan mesleğini seçmeli.

büyük aşıkların hepsi aylak insanlardı, keyiflerine düşkündüler. dokuz-beş çalışırken eski aylak günlerimde düzüştüğüm gibi düzüşemiyordum.

çiçekler ölüler için değildir, ölülerin çiçeğe ihtiyaçları yoktur.

evi temizlemeye karar verdim. elektrik süpürgesini çalıştırdım, pencereleri sildim, banyo ve lavaboyu ovdum, mutfak döşemesini cilaladım, örümcekleri ve hamam böceklerini öldürdüm, küllükleri boşaltıp yıkadım, bulaşıkları yıkadım, temiz havlu koyup banyoya tuvalet kağıdı astım. ibneleşmeye başlıyorum diye düşündüm.

düzüşmelerin çoğu anlamsızdır, iş yapmak gibidir, dik ve çamurlu bir tepeye tırmanmak gibi.

bazı işlere girmek kolaydır. bir keresinde bir yere gidip bir iskemleye yığıldığımı ve esnediğimi anımsıyorum. masanın arkasındaki adam, "ne var, ne istiyorsun?" diye sormuştu. "öf, lanet olsun" demiştim, "bir iş istiyorum galiba." "tamam, işe alındın."

kabadayı olmak işe yarıyor. bu dünya güçlülerindir.

sarı taksi şirketi'ne giderken kanser cemiyeti binasının önünden geçtiğimde, hayatta istemediğin bir işe girmeye çalışmaktan daha kötü şeyler de var, diye düşündüm.

andre gide: romancının arzusu aslanın ot yemesi değildir. o, kurdu da kuzuyu da tek ve aynı tanrı'nın yarattığını, sonra da "yaptığı işin iyi olduğunu görüp" gülümsediğini bilir.

nerdeyse herkes yazar olduğunu düşünüyordu. kimse dişçi veya otomobil tamircisi olabileceğinden emin değildir ama herkes yazar olabileceğinden emindir. sınıftaki elli kişiden belki de on beşi yazar olduklarını düşünüyordu. herkes konuşabiliyor, sözleri kağıda yazmayı biliyordu, demek ki herkes yazar olabilirdi. ama allaha şükür insanların çoğu yazar değildir, hatta taksi şoförü bile olamazlar ve bazıları -birçoğu- maalesef hiçbir şey değildirler.

çoğu insanın tarzı yoktur.

çoğunuz araba kullanmayı bildiğini sanır. ama işin gerçeği şu ki çoğu insan araba kullanmayı bilmez, direksiyon sallamayı bilir. onlardan biri ne zaman yanımdan geçse her birkaç saniyede bir kaza olmamasına şaşar kalırım. her gün kırmızı ışıkları orda değillermiş gibi geçen iki üç kişi görüyorum. vaaz vermek istemiyorum ama size şunu söyleyebilirim: yaşadıkları hayat insanları çıldırtıyor ve bu, araba kullandıklarında ortaya çıkıyor.

insanlar önemsiz. bir sineğe bile işemem onlar için.

sevmem partileri. dans etmeyi bilmem, insanlar beni ürkütür, özellikle partilerde. seksi, neşeli ve zeki olmaya çalışırlar ama değildirler. olamazlar. durmadan çabalamaları durumu daha da dayanılmaz kılar.

insanların sevgiye ihtiyacı yoktur. başarıya ihtiyaçları vardır, ne şekilde olursa olsun. sevgi de olabilir ama olmayabilir de.

27.12.18

profesör y ile konuşmalar

louis-ferdinand celine

"yalnızca sefalet insandaki dehayı özgür kılabilir. sanatçıya acı çekmek yaraşır. bir tutamı asla kafi gelmez. avuç avuç anca keser sanatçıyı. çünkü sanatçı ancak acıların bağrında doğurabilir de ondan. ancak acıya, efendisine boyun eğdiği müddetçe." (alfred de musset)

yazara düşen, avucunu yalamaktır. harbi sanatçı dediğin, sen kaç, zindan kovalasın, öyle geçirir ömrünü.

bir kere sanatçı dediğin sürüden ayrılmayı seçmiştir, milletin gözüne gözüne batmıştır. eh ötekilere ibret olsun diye cezalandırılmasından daha normal, daha doğal bir şey olamaz.

öfkesine yenilen, diline sahip çıkamaz. öfke iblisleri yapışır adamın yakasına. gün gelir, ciğerini sökerler adamın.

fikirmiş falan, bende yok öyle şeyler. bir tanecik fikir bulamazsınız bende. ve benim gözümde hiçbir şey ama hiçbir şey, şu fikir denen şeylerden daha aşağılık, daha boktan, daha tiksinç değildir. kütüphaneler ağzına kadar fikir dolu. kafelerin bahçeleri de. bütün çöpten çelebiler fikir zengini olmuş. hele o felsefeciler!

tabii fikir deyip geçmeyin, heriflerin geçim kaynağı! gençlerin aklını alıyorlar fikirlerle. hepsini bağlamış pezevenkler! eh gençler zaten dünden hazır önüne konanı yalayıp yutmaya. her boku şahane bulmaya. pezevenklerin işi çocuk oyuncağı tabii! ömrü hayatlarının en deli zamanları. bu çocuklar ne yapıyor, anca ya çadır dikiyor ya fikirlerle gargara!

fikir dediğim de başka şey değil beyefendi, felsefe işte! bunların işleri güçleri felsefe! bayılıyorlar kandırılmaya, yavru köpek gibi bunlar, onlar da bayılır ya sopalara, kemik zannederler, yeter ki birileri fırlatsın, bunlar da peşinden koştursun! atlasınlar oradan oraya, havlasınlar, ömürlerini tüketsinler, dünya bu!

ah o üçkağıtçı şerefsizler yorulmak da bilmezler ki üstelik, sabah akşam oynatırlar gençleri parmaklarında. içi kof bir sürü felsefi sopaları var bunların, fırlatır dururlar. gençler de yakalayacağım diye helak olurlar oradan oraya! ha ama ağızları da kulaklarındadır safların! üstüne bir de minnet duyarlar! pezevenkler iyi biliyor tabii bunların ihtiyacını! fikirlere ihtiyaçları var! olanı da kesmez ki bunları, hep daha fazla fikir lazım illa bunlara! bir sürü sentez lazım! ussal dönüşümler lazım! arada da vur kadehi şaraba! yaslan şaraba sabah akşam! yaşasın mantık! şahane! ne kadar kof, o kadar iyi, rahat geçer boğazdan! yalayıp yutsunlar! o kof sopaların dibinde ne bulurlarsa. fikirler! oyuncak oldular ellerinde!

eh bakıyorum da size profesör y misal, rencide etmek için demiyorum da, hani siz de pek bir zeki gösteriyorsunuz dışarıdan! hani böyle bir mantıkçı havanız falan var hatta! takılıyordur o gençler peşinize muhakkak! bir güzel dolduruyorsunuzdur o kafalarını! ah o gençler yok mu o gençler, başınızın tacıdır hepsi kesin. eh olacak tabii, sayelerinde karnınız doyuyor! ah o sabırsızlıkları, o cüretkarlıkları, o tembellikleri! siz şimdi kazuistik falan da takılıyorsunuzdur tabii! kesin, kesin! abélard’ı sollamışsınızdır bile! oh mis, tam modası!

bunların sağı solu belli olmaz profesör y, bunlar, bu malum kitle, acayip "coşkulu anlar" yaşıyordur misal, sonra durup dururken, bir bakmışsın şalter atmış bunlarda! bir bakmışsın o coşku dönüvermiş vahşete, yağmaya, hatta cinayete, anında, oracıkta! insan denen tür, etle beslenir.

insanlar öyle çok değil, topu topu ikiye ayrılır, nerede olursa olsunlar, ne bok yerlerse yesinler, ya işçidir bunlar, ya pezevenk. ya biri, ya öteki! mucit dediğin adamlar da "memurların" en zavallı türüdür! daha baştan idamlıktırlar! çaktırmadan aşıramayan, adam gibi cilalayamayan, intihalden faydalanmasını beceremeyen yazar, belasını bulmuş demektir!

cümle alemin nefretine pek güzel nail olmuştur! artık insanlar kendisinden tek bir şey beklemektedir, o da bir an evvel nalları dikmesidir ki böylece zulasındaki numaraları yürütebilsinler! oysa intihalciler, aşıranlar, tam aksine, güven verirler insanlara.

lan zaten şu kadarcık coşku olsaydı profesör y beyefendi bunlarda, tek bir savaş yüzü görmezdi şu dünya yüzyıllardır! tek bir katliam yaşanmazdı! ama daha çok bekleriz!

şu yaşadığımız dünyada aslolan tek hakikat nedir bilir misiniz? ben söyleyeyim: bu dünya var ya, paranoyak olmuş! ya! bildiğin paranoyak! olmayan şeyleri var sanıyor, çizmiş işte kafayı!

25.12.18

yüzleşme

emil michel cioran

her şey hiçtir, buna hiçlik bilinci de dahil.

tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

bir çiçek yalnızca solduğunda çiçek olmayı tamamlar, der japonlar. aynısını medeniyet için de söylemek mümkündür.

umut, hezeyanın olağan şeklidir.

başarılar, rütbeler ve geri kalan tüm o diğer şeyler, sadece bunu deneyimlemiş olan kişi sonunun çok fena olacağını hissetmişse bağışlanabilirdir. böylece kişi, o an geldiğinde, çöküşü tamamlandığında, onları sırf eğlenmek uğruna kabul etmiş olacaktır.

ümit ediyor oluşu tedavi edilmedikçe insan köledir ve öyle kalacaktır.

mücadelem dünyaya karşı değil, daha büyük bir güce karşı, dünyadan bezginliğime karşı.

var olmak köşeye sıkışmaktır.

kaderimi suçlamaktan asla vazgeçmedim, aksi halde onunla nasıl yüzleşebilirdim? kaderimi suçlamak, kendimi ona uyumlu kılacak ve ona dayanmamı sağlayacak tek ümidimdi.

sağlıklı olmak duyarsız olmaktır; hatta gerçek dışı olmaktır. acı çekmeyi durdurduğumuz an var olmayı durdururuz.

acı çekmemiş olan biri bir varlık değildir, olsa olsa bir yaratıktır.

bu mezarlar yığınına baktığımda, insanların ölümden başka endişeleri yokmuş gibi görünüyor.

biri bir şeyi anladığında, en iyisi oracıkta ölüvermesidir. anlaşılan nedir peki? gerçekten kavradığımı şey, hiçbir biçimde ifade edilemez veya bir başkasına aktarılamaz; hatta kendimize bile aktarılamaz. bundandır ki, kendi sırrımızın gerçek doğasını anlamaksızın ölürüz.

bir bedenin kaderinden daha gizemli bir şey yoktur.

hakiki ahlaki zarafet, kişinin kendi zaferlerini mağlubiyet olarak göstermesi sanatında yatar.

yaşlılık, en nihayetinde, yaşamış olmanın cezasıdır.

laos gibi bazı asya ülkelerinde ciddi bir hastalığı atlatmış olan kişi ismini değiştirir. bu geleneğin kökeninde biz vizyon yatmaktadır! aslına bakılırsa başımıza gelen önemli bir deneyimin ardından bizler de ismimizi değiştirmeliyiz.

via bir nevi dipnot!

23.12.18

lodoslar kenti

füruzan


nerdesin
çık gel
duruşuma sevinç ol
bu kent çok büyüktür
çaresizim
aratma beni

haşarı
dinmez
soluk soluğa bir yaz
içimizde uzuyordu keçi yolları gibi

kimseler bilmiyor
o bana sunduğun
barışçıl cömertliğin güzelliğini

nerdesin
yıllardır rastlaşmadık
ey benim gizemli yoksulluğumun
elişi küheylanlı, güçsüz prensi
tutup kemik omuzlarından sıkıca bastırıyorum
özleminle dağlanan canevime seni
güneşimiz ağıyor düğünümüze

"al sazını sevdiceğim, çal hevesinle
çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle."

sevda ender bir çiçektir
bir sevdaya yeter bir ömür ancak

hayat
sabrın caymaz büyük simyacısıdır

doğu hep yaşadığından, hata yapar
bu yüzden utanç onun ebedi nişanlısıdır

seni kendilerinden sanıyorlar
giderek de öyle

bir dönüş
her şeyi naftalini sevecenliklerinden
titiz ayrıntılardan
çıkarmak değil midir

dayanaksız yaşamasını bilenler
cesurdurlar
kişiyi korkutacak denli

bacak araları kanırtılırken çocuklar
ağlarlar düşlerinde bile
caymaz gülen alınlarıdır
çünkü
salt bellekte korurlar kendilerini

"kader şunca yaptığın yetmez mi bize
zaloğlu rüstem olsa gelirdi dize."

serviler bilgeleridir mezarlıkların
milyonlarca keder devşirmişlerdir

ah söyle biri gelsin
alsın yüzümün anlamını gitsin seninle

bir sevdaya yakılan ağıt
bir ölüye tutulana eştir
özlenen sevgidir sevgili değil

aldırmazlığı yoldaş edinmek
ehlileştirmek midir uygarlığımızı
yoksa yeni çağın adı bu mu olacak

çünkü coşku hayatın nikahsız yetimidir

çıkıp gelinmiş bir kentin yabancılığı
bir balkonun denize açılışı gibi

-hayat kavgadır beyler-

omuzlarına ürpertilerle
bir ikindide hayretle bıraktığım başımı
sağaltan ellerini unutur muyum hiç

günlük algılamanın dar bilincinde
sevda barınabilir mi hiç

hayatın
ölümü doğrulamak için olduğuna
kim inandırabilir beni

"şimdilerde sevdasını yitirmiş gibi duyuyor
insanoğlu kendini."

"hayat sürekli yatağını değiştirir
yeni yollar arar ve bulur."

"insanoğlunun serüveni
özgül gelişmesinin kozasını örer sabırla."

sakatlanmış
yarım kalmışlığın
yazıklığını istemedim hiç
ezberletilen
alıştırılan şeylere kuşku duydum hep

ne ilkelliktir
ne doymazlıktır
beyaz adam
beyaz adam sen
tiksindirici inanılmaz acımasızlığınla
insanlığın topraklarını
ta precolomp'tan beri
bir mirasyedi şımarıklığıyla harcıyorsun

gürültülerle dönüp duran bu dünyaya
şiirin tam zamanıdır

zamanı dirilten böylesi katıksız şeylerdir

seninle birleşmelerimde
tüm evreni içime akıtıyorum
erkeği tanımanın günah olmadığını öğrendim

müthiş bir çağdan ötekine geçiyoruz
üstelik bu yılların insanıyız
biz ne mutlu

ben kadınım
aklımla
isteklerimle
bunu arasız korlaştırıyorum
her yıl daha özgürleşerek engellerimden
yüzümün yarı kesiti seninkine karışıyor
doyumlarımın eksenini oluşturuyorsun
dokunuşlarımın en uç noktasına uyanık
boşanan sıcak yağmurlarda üstüme çektiğim
uyanık gövdenin
sık bir orman giziyle bezenmiş arzularımı bilen
ellerindeyim
sevdiğinim senin
karşıtınım üstelik
sen de öylesin benim için

lodosların gürleyen vuruşlarına alışığız biz

21.12.18

yalnızlık

john stuart mill

çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

doğal güzelliğin ve büyüklüğün, yüceliğin eşliğinde yaşanan bir yalnızlık, yalnızca birey için yararlı olmakla kalmayan; ancak yokluğu topluma zararlı olan düşünce ve esinlerin beşiğidir.

doğanın kendiliğinden etkinliğini gerektiren şeylerden yoksun, insanoğluna yiyecek yetiştirmeye elverişli, her bir dönümü ekilip biçilmiş, çiçeklerle ya da çayırlarla kaplı her alanı sürülmüş, yiyecek konusunda kendisine rakip olacağı gerekçesiyle insanın yararlanabileceği şekilde evcilleştirilmemiş bütün dört ayaklı hayvanların ya da kuş türlerinin yok edildiği, her çalılığın ya da fazlalık ağacın kökünden söküldüğü ve geliştirilmiş tarım adına ot diye sökülüp atılmayan tek bir yaban çiçeğinin ya da bitkisinin yeşerdiği bir karış toprağın kalmadığı bir dünyada derin düşüncelere dalmak da doyurucu olmayacaktır.

eğer dünya, servetin ve nüfusun sınırsız artışı nedeniyle daha iyi ya da daha mutlu değil de daha büyük bir topluluğu yaşatmak amacıyla kökünün kazınabileceği güzelliklerin büyük bir bölümünü yitirecekse, geleceğin canlılarının selameti için içtenlikle dilerim ki, zorunluluk onları durdurmadan çok önce belli bir düzeyde kalmaya razı olsunlar.

20.12.18

yazının doğuşu

eduardo galeano

ırak daha ırak değilken ilk yazılı sözcükler orada doğdular.

kuşların ayak izlerine benziyorlar. işinin ehli eller sivriltilmiş kamışları kullanarak onları kilin üzerine çizmişler.

kili pişirmiş olan ateş onları o zamandan beri korumuş. yok eden ya da kurtaran, öldüren ya da hayat veren ateş: aynen tanrıların ya da bizim yaptığımız gibi. çamurdan tabletler ateş sayesinde, iki nehrin arasındaki bu topraklarda binlerce yıl önce anlatılmış olanı bugün de bize anlatmayı sürdürüyorlar.

belki de yazının teksas'ta icat edildiğinden emin olan george w. bush, yaptığının yanına kar kalacağının sevinciyle, bugün ırak'a karşı bir yok etme savaşı başlattı. bu savaşın binlerce ve binlerce kurbanı oldu ve bunların tamamı etten kemikten insanlar değiller, orada tarihin birçok hatırası da katledildi.

canlı bir tarih vazifesi gören sayısız toprak tablet ya çalındı ya da bombardımanlarda yok oldu. 

tabletlerden birinde şöyle diyordu:

"biz tozdan ve hiçlikteniz.
bütün yaptığımız bir rüzgârdan başka bir şey değil."

19.12.18

kültürel enfeksiyon

yuval noah harari

giderek daha fazla sayıda akademisyen, kültürü bir zihinsel enfeksiyon veya parazit gibi değerlendirerek, insanları da bu parazitlerin yaşadığı konaklar olarak tanımlıyor.

virüs gibi organik parazitler kendilerini ağırlayan bedende yaşar ve çoğalarak bir bedenden öbürüne yayılır, onu zayıf düşürür, hatta bazen ölümüne sebep olurlar. parazitin başka bir bedene geçişine izin verecek kadar yaşadığı müddetçe ağırlayanın sağlık durumu paraziti ilgilendirmez.

kültürel fikirler de insanların zihninde bu şekilde yer alır, birinden öbürüne yayılır ve zamanla ağırlayanı zayıf düşürür, hatta bazen ölümüne sebep olur. kültürel bir öge -örneğin müslümanların bulutların üstündeki cennete veya komünistlerin burada yeryüzündeki cennete inançları- bazen ölüm pahasına dahi olsa insanları belli bir fikri yaymaya ikna eder. böylece insan ölür, fakat fikirler yaşamış olur. bu yaklaşıma göre kültürler -marksistlerin genellikle düşündüğünün aksine- birtakım kötü niyetliler tarafından insanları istismar etmek için üretilmiş komplolar değildir; daha ziyade, kültürler tesadüfen ortaya çıkan ve ortaya çıktıktan sonra etkilenen herkesten faydalanan zihinsel parazitlerdir.

postmodernist düşünürler milliyetçiliği 19. ve 20. yüzyıllarda ortalığa yayılan ölümcül bir salgın olarak tanımlarlar ve savaşların, baskının, nefretin ve soykırımın sebebi olarak görürler. öyle ki, bir ülkenin insanları bu salgına kapıldığı anda komşu ülkeler de buna kapılıyordu. herkesi insanların iyiliği için çalıştığına inandıran milliyetçilik virüsünün, insanlardan çok kendisine faydası vardı.

benzer argümanlar sosyal bilimlerde oyun kuramı şemsiyesi altında oldukça yaygın olarak bulunabilir. oyun kuramı, çok oyunculu sistemlerde tüm oyuncuların zararına olan görüşlerin ve davranış örüntülerinin nasıl olup da kök salıp yayılabildiğini açıklar. silahlanma yarışı buna çok tipik bir örnektir. çoğu zaman silahlanma yarışı tarafların iflasına sebep olur ve güç dengesini de değiştirmez.

pakistan gelişmiş savaş uçakları alınca hindistan da aynı şekilde cevap verir. hindistan nükleer bomba geliştirdiğinde pakistan da onun arkasından gelir. pakistan donanmasını büyütür, hindistan da ona cevap verir. sürecin sonunda güç dengesi büyük ölçüde ilk durumda olduğu haliyle kalır ama eğitim veya sağlığa harcanmış olabilecek milyarlarca dolarla silah alınmış olur.

silahlanma yarışı karşı durması zor bir dinamiktir. bir ülkeden diğerine virüs gibi yayılan bir davranış biçimidir. evrimsel hayatta kalma ve yeniden üreme stratejisine harfiyen uygun olarak kendisine fayda sağlar ama diğer herkese zarar verir. silahlanma yarışının da aynen genler gibi herhangi bir bilinci olmadığını, bilinçli olarak hayatta kalmaya ve üremeye çalışmadığını unutmamak gerekir. dolayısıyla yayılışı güçlü bir dinamiğin hedeflenmeyen bir sonucudur.

adına ne derseniz deyin -oyun teorisi, postmodernizm veya memetik- tarihin dinamikleri insanların iyiliğini ve mutluluğunu artırmaya dönük değildir. tarihteki en başarılı kültürlerin homo sapiens için en iyisi olduğunu düşünmemiz için hiçbir kanıt ya da veri yoktur. tıpkı evrim gibi tarih de bireysel organizmaların mutluluğunu yok sayar, dikkate almaz. bireyler de genellikle tarihin akışını kendi lehlerine değiştirebilmek için çok bilgisiz ve güçsüzdürler.

17.12.18

bir acıya kiracı

metin altıok


sevgilim bak, geçip gidiyor zaman
aşındırarak bütün güzel duyguları
bir yarım umuttur elimizde kalan
göğüslemek için karanlık yarınları

kendine yük haline gelince
koru kendini asıl kendinden
kekik bile kendince kokarken
bir tortu kalmıştır geriye
ben bildiğin o senden
sen de saygılı ol kendine
çık yola bir sabah erkenden
ya hiçbir yerde görünme
ya da geç aynı anda üç yerden

bir kabuk içinde
birbirinden ayrılmaz
aşk ve acı yüreğimde
ikiz badem içidir

toprağın da vardır bir kişiliği
her insanın nasıl bir iklimi varsa
bir toprağı anlatmak değil mi ki
bir insanı anlatmaktır biraz da

anılardır bir batığın koruyan gövdesini
acı verseler bile
o saat, o çarpık saat duyuracak sesini
düşümde, gerçeğimde
sevgiyle kurarak kendi kendini
anılardır bir batığın koruyan gövdesini

birini bulurum mutlaka
yangınımı körükleyen birini

bak yolcu bir sır vereyim sana
yılan bile arar yavrusunu, eşini
ama ben beslenirim ayrılıkla
acının gurbettir memleketi

hiçbir şey yalınkat değildir dünyada
çünkü en az ölüm kadar korkar insan yaşamaktan
ve insan içinde bir kafesle yaşar

ben bunca yıl bunca insan tanıdım
yüreği zehir dolu
yine de insandan kesmedim umudu
insan dedim, yekindim, paylaştım varı yoğu

sadelikleriyle sanki eski bir zamana alınlık
şu düş köpüren elma çiçekleri

kendine sürgün bir garip kişiyim
bulanık sularda yüzünü ararken sevda
bir tutam saç derisiyle uçuşurken rüzgarda
her şey ne kadar kendisidir bir düşünün
hızla kokuşurken dünya

gözlerim kaç zamandır
yalnızlığın tekinsiz tüneği

soyunun mutlaka son temsilcisiydi
zaman zaman aynaya bakan hüzünle
tuğralı alnıyla eski bir berat gibi
avunan solgun yüzüyle
geçmişe tahta kapılardan geçerdi
kuş tokmaklı, asma kilitli

yangınlardan geliyorum dedi adam
depremlerden geliyorum dedi kadın
ve depremlere gitti yıkık
yangınlara gitti yanık

yine yol göründü yerleşik yabancıya
bir süre öyle sanmıştım kendimi
işte döndüm yeniden yıllanmış bir acıya

heybesinde yılan işaretleri
baldıran zehri yüzüğünün içinde
ve yanında kav taşıyan ben
tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken

15.12.18

alıklar birliği

john kennedy toole

ben bu çağa uymayan biriyim. insanlar bunu anlıyor ve bundan hoşlanmıyorlar.

joseph addison: doğa bazen bir aptal yaratır; ama bir züppe her zaman insanın kendi eseridir.

bir insanın yeni ya da pahalı bir şeye sahip olması, dinbilimden de geometriden de habersiz olduğunun kanıtıdır.

konserve kullanmak sapıklıktır. insanın ruhuna onarılmaz zararlar verdiğinden eminim.

insan bedeni bir yere hapsedildiğinde bazı kokular salgılar. çağımızda bunları deodorant ve başka sapkın yollarla bastırmaya çalışıyoruz.

schiller, yazabilmek için, masanın üzerinde çürümeye terk ettiği elmaların kokusuna ihtiyaç duyardı.

mark twain, çağdaş bilim adamlarımızın anlamlı olduklarını kanıtlamaya çalıştıkları o köhne ve sıkıcı yazıları ancak sırt üstü yatarak kotarabiliyordu. mark twain'i yüceltmek, şu anda yaşadığımız kültürel durgunluğun nedenlerinden biridir.

iyimserlik midemi bulandırır. sapıklıktır. yaratıldığından beri insanoğluna evrende en çok yakışan şey, dert çekmektir.

işteki ilk günümün sonunda kendimi gerçekten çok yorgun hissediyorum. ancak, söylemeye çalıştığım şey, hevesimin kırıldığı, keyfimin kaçtığı ya da yenildiğim değil. yaşamımda ilk kez bir gözlemci olarak, daha doğrusu nefretle eleştirebilmek için tam ortasında yer almaya kesinkes kararlı bir biçimde, sistemle yüz yüze geldim.

platon: kitaplar babalarına karşı gelen ölümsüz oğullardır.

eskiden orta yaşlı adamlar gelip güzel bir kızın orasını burasını sallamasını izlerlerdi. oysa şimdi bir hayvan gerekiyor. bugünün insanlarının derdi ne, biliyor musun? hepsi hasta. insanın namusuyla para kazanması olanaksız artık.

t.b. macaulay: büyük bir yazar okurunun dostu ve velinimetidir.

özellikle umutsuz insanların yaşadığı sokaklarda, her köşebaşına üç ya da dört bar düşer.

hapse atılmak yaşamını anlamlandıracak ve boşuna çabalayıp durmanın yol açtığı düş kırıklığına son verecektir.

kişilikli olmak bir akıl hastalığıdır, tutarlılıksa kurtulunması gereken bir kompleks.

bir sosis satıcısını soymak simgesel bir eylemdir. hırsızlığın nedeni açgözlülük değil, daha çok satıcıyı küçümsemektir.

katlanamadığım tek şey, hep kaybedenler ya da kötü dostlardır.

john milton: iyi bir kitap, daha sonraki bir yaşam için bilerek mumyalanıp saklanan ruhu besleyen can damarıdır.

şu araba korkunç bir ayak bağı. kendimi sürekli bakım isteyen, geri zekâlı bir çocuğa bağlanıp kalmış gibi hissediyorum. kocaman, teneke bir yumurtanın üzerinde oturan bir tavuk gibiyim.

insanlar kendilerine yardım edenlerden nefret ediyorlar.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dâhi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

yemek yapmayı seven bir erkeğe sahip olan bir kız çok şanslı demektir.

boethius da roma'nın çöküşünde az çok benzer bir rol oynamıştı. tıpkı chesterton'ın dediği gibi, "boethius bir rehber, bir düşünür ve pek çok hristiyan için bir dost olarak içtenlikle hizmet etti; buna zorunluydu, çünkü yaşadığı devir yoz, kendi kültürüyse tamdı."

"artık geçmişle oyalanma
kendi yolunu çiz; doğruyu, iyiyi ara."

yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

13.12.18

kayıp cennet

john milton



insanoğlunun ilk itaatsizliği ve yasak ağacın
tadı ölümcül olan meyvesi dünyaya
ölüm ve acı, hepimize keder getirdi hep

benim içimde karanlık var
aydınlat, alçak olanı yükselt ve destekle

bu karanlıkta sadece elem, keder, üzüntü var
acı, keder dolu bu yerler, barış ve huzur
asla duramaz buralarda, umut asla uğramaz
burada olan, buraya gelen hep sonsuz işkence
hâlâ zorluyor, kışkırtıyor ve korkunç bir tufan geliyor
hep yanan sülfür bir türlü tükenmiyor

ey vicdan, beni nasıl sürdün bu korku ve dehşet uçurumuna
daldığım ve bir türlü çıkış yolu bulamadığım bu korkunç yere

tüm insanoğulları bir kişi yüzünden neden
lanetleniyor eğer suçsuzsa?

her şey kaybolmuş değil -fethedilemez olan
intikam arzusu ve ölümsüz nefret
ve cesaret asla kaybolmaz, boyun eğmez
yenilmeyecek başka ne var?

iktidarda olmak hırsa değer; ama yine de cehennemde
cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan

"ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa
yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim."
(homeros)

bizleri bu çukurun iyice dibine çekip orada bırakacaklar
uyanın, kalkın ya da sonsuza kadar yitik kalın

gücün alt edemediğini yenmek için başka yollar bulunur
güçle zafere ulaşan düşmanının ancak yarısını yenmiş olur

barış umutsuzluktur
çünkü kim düşünür teslimiyeti
savaş mahvediyor ama
barış da kirletiyor, bozuyor insanları

zaten bu sonsuz kaçış ne gibi bir umut verebilir, gelecekten
ne bekleriz, hangi değişim beklemeye değer mademki
mutlu görünsek de kötü durumda olacağız, çünkü
acımızı artırmazsak bu bile bize yeter

köle olamayız, biz kendi iyiliğimizi düşünmeliyiz
kendi hayatımızı yaşamalı
kimseye hesap vermeden özgür olmalıyız
köleliğin boyunduruğu geçemez bizim boynumuza

cehennemden çıkan ve ışığa doğru giden yol
uzun ve güç bir yoldur

yine de nefret, düşmanlık ve didişme içinde yaşarlar onlar
kendi aralarında ve korkunç savaşlar yaparlar
dünyayı viraneye çevirir, birbirlerini mahvederler
sanki insanın yeterince cehennemi düşmanı yokmuş gibi
gece gündüz mahvını bekleyen

denenmeyen sadakatin, aşkın, erdemin ne yararı var?

mutluluk ve son acı, tutku ve duygusuzluk, şan ve utanç
boş zeka, anlayış ve sahte felsefe -ama hoşa giden büyüyle
bir süre için acı ya da keder cezbedilir ve boş umut çekilir
ya da inatçı göğse çelik zırh takılabilir, bir başka yerde
kalabalıklar yerleşebilecekleri yumuşak iklimli yerler ararlar

seninle konuşurken
zamanı unutuyorum ben
mevsimleri ve değişimleri de

ah! nazik çift, değişme zamanınızın yaklaştığını, tüm bu güzellikler
kaybolup gidince ve kederli günler başlayınca ne olacağını
düşünmezsiniz hiç, şimdi ne kadar mutluysanız o zaman da o kadar
kederli, acılı olacaksınız: mutlusunuz ama bu mutluluk ne yazık ki
pek uzun sürmeyecek ve sizin bu cennetiniz böyle bir büyük
acıyı engelleyecek kadar korunaklı değil, bilmelisiniz bunu

iyi yaşayanların, iyi olanların böyle her şeyi bırakıp
yoldan çıkmaları ne kötü! ama görüyorum ki
insanoğlunun acısına yine kadınlar neden oluyor

erkeklerin kadın düşkünlüğünden
gevşekliğinden oluyor bu
aslında onların daha akıllı olmaları gerekir
böyle olsa daha büyük armağanlara layık olurlardı

kim var aramızda?
bu karanlık, dipsiz çukurdan kimin ayağı çıkabilir dışarı?
ve bu korkunç karanlıktan kurtulup kim bulabilir kendi yolunu
yorulmaz kanatlarıyla kim bu muazzam boşlukta
uçarak o mutlu adayı bulabilir?

bilgi gıdadır
aklın alabileceği her şeyi yeterince öğrenmek gerekir
ve sıkıntı yaratır her şeyin fazlası da

içten iyi olursan hiçbir dış yardım gerekmez
tüm kötülük eğilimleri senden kaçar, uzaklaşır
ve genellikle şüphe uyur ama akıl yine de uyanıktır
aklın kapısında
hayatı ne çok sev ne de nefret et ondan ama iyi yaşa

11.12.18

nasıl yazmalı?

emil michel cioran

var olmak intihaldir.

kasvetli olmayan her şey kabadır.

filozoflar profesörler için yazar; düşünürler ise, yazarlar için.

yalnızca bitirilmemiş -bitirilemez olduğu için bitirilmemiş- işler bizleri sanatın özü hakkında konuşmaya teşvik eder.

belki de taslaklarımızın ilk hallerini yayımlamalıyız, henüz kendimizin ne demeye çalıştığını anlamadan önceki halini.

mistik dile çevrilemeyen şey, yaşanmaya da değmez.

bir kitap, eski yaraları deşmelidir, hatta yenilerini açmalıdır. bir kitap, "tehlike" olmalıdır.

yazdıkların, ne olduğuna dair tamamlanmamış bir imge sunar sadece, çünkü kelimeler yalnızca benliğinin en yüksek veya en alçak noktasında belli belirsiz ortaya çıkar ve hayat bulur.

insan, anlatmak istediği bir şey olduğu için değil, bir şeyler anlatmak istediği için yazar.

okur için bir şeyleri kolaylaştırmaya asla uğraşmayın. girdiğiniz bu zahmet için size asla minnettar olmayacaktır. okurun sevdiği şey, anlamak değildir; yerinde saymayı, sıkışıp kalmayı, cezalandırılmayı ister okur. bundandır bazı müphem yazarların saygınlığı; bundandır karmaşanın daimi cazibesi.

ütopyalardan bahseden biri, başka bir jeolojik çağda yaşamış bir sürüngenden daha yabancıdır bana.

ümitsiz vakalar, başarı umudu taşımayan kimseler her daim ilgimi çekmiştir; budalalıklarını neredeyse onlar kadar bundan acı duyuncaya dek benimsemişimdir. 

gerçek bir yazar varlıklar, şeyler, olaylar hakkında yazar; yazmak üzerine yazmaz; kelimeleri kullanır ama onlarla oyalanmaz, onları tekrarlayan düşüncelerinin bir nesnesi haline getirmez. kelime analizcisi olmak dışında bir şey olur. dilin teşhisini yapmak, söyleyecek bir şeyi olmayan, kendilerini deyişlerle sınırlayanların hevesidir.

via bir nevi dipnot!