31.12.18

uzun lafın kısası

comte de volney: barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

john milton: cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan.

emil michel cioran: tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dahi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

albert caraco: çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz.

john stuart mill: çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

homeros: ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim.

charles bukowski: iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

yuval noah harari: devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.

john kennedy toole: yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

29.12.18

bitik adam

thomas bernhard

varoluşumu duygusallığa feda etmek benim tarzım değildir.

insan mutsuzluktur. yalnızca budala olan bunun aksini savunur. doğmak mutsuzluktur. yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz, bir tek ölüm kesip atar bunu.

caddenin üzerinde parçalananlar beni her zaman büyülemiştir.

zekice bir müdahaleyle kendini dünyadan uzaklaştırdı. bir anlamda, artık kimsenin inanmadığı bir sözü yerine getirdi.

bir insana ne kadar uzunca bir süre bakarsak o kadar sakatlanmış olduğunu kavrayamayacağımız kadar sakatlanmıştır. işin aslı budur. dünya sakatlarla doludur. sokağa çıkarız ve yalnızca sakatları görürüz. birini davet ederiz, evimize bir sakat gelir.

bitik adam, bitik adam olarak doğmuştur zaten.

her insan tek başına olağanüstü bir kişidir ve gerçekten kendisini tüm zamanların en büyük sanat yapıtı olarak görür. öğretmenlerimizin kaliteleri bile önemli değildir. önemli olan biziz; çünkü kötü öğretmenler de sonuç olarak hep dahiler yarattılar, tıpkı tersine iyi öğretmenlerin dahileri yok ettiği gibi.

ölüm en büyük yanlış anlamadır. intiharcılar gülünçtür, kendini asanlar iğrençtir.

biz şu ya da bu insan mutsuz bir insandır dediğimizde hep doğrudur; ama şu ya da bu insan mutludur dediğimizde, bu hiçbir zaman doğru değildir.

başımıza neyin geleceğini önceden bilirsek ona daha kolay dayanırız.

öğrenim gördüğümüz yerdeki çevre bize düşmansa, bize dostça bakan çevrede olduğundan daha iyi çalışırız. öğrenim gören kişi, ona dost olan çevre yerine, düşman olan çevreyi seçerse daha iyi eder; çünkü ona dost olan çevre, eğitimine vereceği dikkatin büyük bir bölümünü alıp götürür. düşman çevre ise ona yüzde yüz bir eğitim sağlar; çünkü o bu eğitime yoğunlaşmak zorundadır, umutsuzluğa kapılmamak için. ama yalnızca güçlü bir kişiliği olana, zayıf biri orada kısa sürede kuşkusuz yitip gider.

zayıf karakterler her zaman zayıf sanatçılar olurlar.

bizim o diğer tanınmış ve ünlü, bir büyük kentten ötekine koşan, sonunda bir kaplıcadan ötekine giden ve gene sonunda parmakları felç olup, yorumlama bunaklığı onları avcunun içine alıncaya kadar bir taşra kasabasından ötekine gidenlerden, hiçbir şeyden nefret etmediğim gibi nefret ettim hep.

mahkemeler suçsuz insanları ve ailelerini ömür boyu mahvettikten sonra rutin işlerine dönerler.

insanlardan kuşkulanılmasmdan, haklarında dava açılmasından ve hapse atılmalarından zevk alırız, gerçek bu.

kötülüğün doğası

terry eagleton

"canavar", eskil inançların kimilerinde, pek çok şeye ek olarak başkalarından tamamen bağımsız bir yaratık olarak tanımlanır.

insanoğlu gerçekten de belli bir derece özerklik elde edebilir. ancak bunu sadece başka insanlara hissettiği derin bir bağımlılık, onu her şeyden önce bir insan yapan bağımlılık bağlamında elde edebilir. katışıksız bağımsızlık kötünün rüyasıdır.

çoğu kötülük kurumsaldır. bireylerin kötü niyetli eylemlerinin değil de menfaatlerin ve insanlardan bağımsız işlemlerin ürünüdür kötülük.

başkalarının gözünü oymak gibi ayırt edici hiçbir insani davranışımız, toplumsal belirlemelerden bağımsız anlamında özgür değildir. bir yığın sosyal beceri edinmeden işkence edemez, katliam yapamayız.

factotum

charles bukowski

büyük âşıkların hepsi aylak insanlardı, keyiflerine düşkündüler. dokuz-beş çalışırken eski aylak günlerimde düzüştüğüm gibi düzüşemiyordum.

insan ruhunun kökleri midededir. güzel bir bifteği midene indirip viskini içmişsen beş sentlik gofretle beslenen adamdan çok daha iyi yazarsın. aç sanatçı efsanesi bir aldatmacadır. her şeyin bir aldatmaca olduğunu idrak ettiğin an uyanıp insanları kanatmaya, mahvetmeye çalışırsın.

andre gide: romancının arzusu aslanın ot yemesi değildir. o, kurdu da kuzuyu da tek ve aynı tanrı'nın yarattığını, sonra da "yaptığı işin iyi olduğunu görüp" gülümsediğini bilir.

nerdeyse herkes yazar olduğunu düşünüyordu. kimse dişçi veya otomobil tamircisi olabileceğinden emin değildir ama herkes yazar olabileceğinden emindir. sınıftaki elli kişiden belki de on beşi yazar olduklarını düşünüyordu. herkes konuşabiliyor, sözleri kağıda yazmayı biliyordu, demek ki herkes yazar olabilirdi. ama allaha şükür insanların çoğu yazar değildir, hatta taksi şoförü bile olamazlar ve bazıları -birçoğu- maalesef hiçbir şey değildirler.

çoğunuz araba kullanmayı bildiğini sanır. ama işin gerçeği şu ki çoğu insan araba kullanmayı bilmez, direksiyon sallamayı bilir. onlardan biri ne zaman yanımdan geçse her birkaç saniyede bir kaza olmamasına şaşar kalırım. her gün kırmızı ışıkları orda değillermiş gibi geçen iki üç kişi görüyorum. vaaz vermek istemiyorum ama size şunu söyleyebilirim: yaşadıkları hayat insanları çıldırtıyor ve bu, araba kullandıklarında ortaya çıkıyor.

27.12.18

profesör y ile konuşmalar

louis-ferdinand celine

"yalnızca sefalet insandaki dehayı özgür kılabilir. sanatçıya acı çekmek yaraşır. bir tutamı asla kafi gelmez. avuç avuç anca keser sanatçıyı. çünkü sanatçı ancak acıların bağrında doğurabilir de ondan. ancak acıya, efendisine boyun eğdiği müddetçe." (alfred de musset)

yazara düşen, avucunu yalamaktır. harbi sanatçı dediğin, sen kaç, zindan kovalasın, öyle geçirir ömrünü.

bir kere sanatçı dediğin sürüden ayrılmayı seçmiştir, milletin gözüne gözüne batmıştır. eh ötekilere ibret olsun diye cezalandırılmasından daha normal, daha doğal bir şey olamaz.

öfkesine yenilen, diline sahip çıkamaz. öfke iblisleri yapışır adamın yakasına. gün gelir, ciğerini sökerler adamın.

eh bakıyorum da size profesör y misal, rencide etmek için demiyorum da, hani siz de pek bir zeki gösteriyorsunuz dışarıdan! hani böyle bir mantıkçı havanız falan var hatta! takılıyordur o gençler peşinize muhakkak! bir güzel dolduruyorsunuzdur o kafalarını! ah o gençler yok mu o gençler, başınızın tacıdır hepsi kesin. eh olacak tabii, sayelerinde karnınız doyuyor! ah o sabırsızlıkları, o cüretkarlıkları, o tembellikleri! siz şimdi kazuistik falan da takılıyorsunuzdur tabii! kesin, kesin! abélard’ı sollamışsınızdır bile! oh mis, tam modası!

bunların sağı solu belli olmaz profesör y, bunlar, bu malum kitle, acayip "coşkulu anlar" yaşıyordur misal, sonra durup dururken, bir bakmışsın şalter atmış bunlarda! bir bakmışsın o coşku dönüvermiş vahşete, yağmaya, hatta cinayete, anında, oracıkta! insan denen tür, etle beslenir.

insanlar öyle çok değil, topu topu ikiye ayrılır, nerede olursa olsunlar, ne bok yerlerse yesinler, ya işçidir bunlar, ya pezevenk. ya biri, ya öteki! mucit dediğin adamlar da "memurların" en zavallı türüdür! daha baştan idamlıktırlar! çaktırmadan aşıramayan, adam gibi cilalayamayan, intihalden faydalanmasını beceremeyen yazar, belasını bulmuş demektir!

cümle alemin nefretine pek güzel nail olmuştur! artık insanlar kendisinden tek bir şey beklemektedir, o da bir an evvel nalları dikmesidir ki böylece zulasındaki numaraları yürütebilsinler! oysa intihalciler, aşıranlar, tam aksine, güven verirler insanlara.

lan zaten şu kadarcık coşku olsaydı profesör y beyefendi bunlarda, tek bir savaş yüzü görmezdi şu dünya yüzyıllardır! tek bir katliam yaşanmazdı! ama daha çok bekleriz!

şu yaşadığımız dünyada aslolan tek hakikat nedir bilir misiniz? ben söyleyeyim: bu dünya var ya, paranoyak olmuş! ya! bildiğin paranoyak! olmayan şeyleri var sanıyor, çizmiş işte kafayı!

26.12.18

irfan galip

hüseyin rahmi gürpınar

"şimdiye kadar sevilmedim. çok özendim. fakat sanırım ki sevmedim. yahut biraz öyle zannettiklerimin sevgi olmadığını şimdi anlıyorum. gençlerin kalplerini saadetle dolduran sevda perisi benim gönlümde hiçbir vakit bir hakikat şekline girmek lütfunu göstermedi. daima bir hayal şeklinde kaldı. işte ben öyle oyalandım. hep hayaller hülyalar arkasından koştum. hep mevcut olmayan 'afet'ler için ağladım. bu hiçler için o kadar yoruldum ki aşkı da inkâr edecek bir hale geldim."

irfan galip, kendine eş olabilmek için el ele vererek gençliğin aşkı süsleyen hayallerinde, altın yaldızlı ufuklarında birlikte yükselmenin zevkiyle uçacak bir melek arıyordu.

onu nerede bulacaktı? nerede? hayalinin mahsulü olan bu müstesna varlığı, emel perisini istanbul'da değil en medeni memleketlerin gelişmiş ve görgülü çevrelerinde bile düşünemiyordu.

istanbul'da kimi alacaktı? gezinmek için mezarlıkların çimenleri üzerine çömelerek gelip geçenlere bezden paça bağlarını göstere göstere simit-peynir, akide şekeri, portakal yiyen hanım kızları mı?

hem böyle bir memlekette evlenmekten gaye ne olacaktı? bu yosunlu damların altındaki kasvetli hayatın içinde yaşatmak, bu kirli sokakların bozuk kaldırımları üzerinde süründürmek için evlat yetiştirmek mi?

doğacak evladını hayatın nimetlerine erdirmek için zamanın gelişmelerine uygun mektep hazırlamayı bile düşünmeyen bir milletin kahır ve sefalet içindeki nüfusunu arttırmaya hizmet insanlığa hayırseverlik etmek midir?

irfan'ın bahtiyarca tesadüflerden sonra uğradığı sevdalardan, çektiği üzüntülerden, azaplardan, bütün bu asabi, hayali hazlardan, işkencelerden kimsenin haberi yoktu. hep kendi kendine gelin güveyi oluyordu. yirmi iki yaşına kadar itirafsız sevdalar, karşılık görmeyen ahlar, inlemeler, gözyaşları, açık bir hakikate yöneltilmeyen tapınışlarla yorulmuş, delice denecek hayaller arkasından koşmuştu.

aşk konusunda pek mahcup ve cesaretsizdi. daima böyle hayallere âşık oluyor. bir hakikat önünde sevgisini itiraf ettiği gün iyi karşılanmayacağı hakkında düştüğü garip bir zan kendini öldürüyor, her cüretini kırıyordu. kendileri için bu kadar gizli yaşlar döktüğü halde henüz güzel bir kadının pek az bir iltifatına erememiş bulunması ümitsizliğini arttırıyordu. bu işte mutlaka bir talih tecrübesi lazımdı.

yine bu güzellerden birine tesadüf ettiği bir gün, niyetlendiği tecrübesini yapmaya kalkıştı. bütün cesaretini toplayarak kadının kulağı dibinde birkaç hayranlık kelimesi mırıldandı. o kadar acemice ki, birbirini takip eden her kelimede sesi kuvvetten düşüyor, sözler açıklığını kaybediyor, nihayet anlaşılmaz birer mırıltı halini alıyordu. genç kadın irfan'ın bu kararsız, çekingen, şaşkınca sataşmasına karşı cevap olarak derin bir hayret manasıyla kaşlarını kaldırdı. dudaklarını büzdü. delikanlıyı alaylı bir bakışla süzdü. şemsiyesini indirip hiçbir şey söylemeden yürüyüverdi.

irfan bu sessiz hakaret karşısında öldü, bitti, eridi. o günden sonra kadınlara düşman oldu. erkeklere kıyasla kadınların anlayış noksanlığı, zaafları, birçok tabii durumda olgun davranmadıkları hakkında yazılar yayımladı. bu yazılara içerleyen birkaç hanım yine basın yoluyla küskün cevaplar verdiler. mesele kızıştı. basın dünyasında irfan, kadın düşmanlığıyla biraz tanındı. fakat ne yapsa, ne etse kadınlardan tamamıyla hıncını alamıyordu.

25.12.18

yüzleşme

emil michel cioran

her şey hiçtir, buna hiçlik bilinci de dahil.

tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

bir çiçek yalnızca solduğunda çiçek olmayı tamamlar, der japonlar. aynısını medeniyet için de söylemek mümkündür.

umut, hezeyanın olağan şeklidir.

başarılar, rütbeler ve geri kalan tüm o diğer şeyler, sadece bunu deneyimlemiş olan kişi sonunun çok fena olacağını hissetmişse bağışlanabilirdir. böylece kişi, o an geldiğinde, çöküşü tamamlandığında, onları sırf eğlenmek uğruna kabul etmiş olacaktır.

ümit ediyor oluşu tedavi edilmedikçe insan köledir ve öyle kalacaktır.

mücadelem dünyaya karşı değil, daha büyük bir güce karşı, dünyadan bezginliğime karşı.

var olmak köşeye sıkışmaktır.

kaderimi suçlamaktan asla vazgeçmedim, aksi halde onunla nasıl yüzleşebilirdim? kaderimi suçlamak, kendimi ona uyumlu kılacak ve ona dayanmamı sağlayacak tek ümidimdi.

sağlıklı olmak duyarsız olmaktır; hatta gerçek dışı olmaktır. acı çekmeyi durdurduğumuz an var olmayı durdururuz.

acı çekmemiş olan biri bir varlık değildir, olsa olsa bir yaratıktır.

bu mezarlar yığınına baktığımda, insanların ölümden başka endişeleri yokmuş gibi görünüyor.

biri bir şeyi anladığında, en iyisi oracıkta ölüvermesidir. anlaşılan nedir peki? gerçekten kavradığımı şey, hiçbir biçimde ifade edilemez veya bir başkasına aktarılamaz; hatta kendimize bile aktarılamaz. bundandır ki, kendi sırrımızın gerçek doğasını anlamaksızın ölürüz.

bir bedenin kaderinden daha gizemli bir şey yoktur.

hakiki ahlaki zarafet, kişinin kendi zaferlerini mağlubiyet olarak göstermesi sanatında yatar.

yaşlılık, en nihayetinde, yaşamış olmanın cezasıdır.

laos gibi bazı asya ülkelerinde ciddi bir hastalığı atlatmış olan kişi ismini değiştirir. bu geleneğin kökeninde biz vizyon yatmaktadır! aslına bakılırsa başımıza gelen önemli bir deneyimin ardından bizler de ismimizi değiştirmeliyiz.

via bir nevi dipnot!

devrim yolunda

arthur koestler

yığınlar yeterince olgun olmadıklarında insancıl zaaflar ve liberal demokrasi devrim için intihar demektir.

vicdanlı olmak denilen şey bir devrimci için dünyanın en uygunsuz özelliğidir. vicdan denilen şey insanın beynini kanser gibi kemirir, sonunda gri hücreler bütünüyle yenilip yutulur.

insan dünyayı duygularının keyfini sonuna dek çıkaracağı metafizik bir genelev gibi görmeli. duygusallık paylaşımı, vicdan, tiksinme, umutsuzluk, pişmanlık ve bedele katlanma gibi şeyler bizim için serkeşlik kadar iticidir.

tarihin hiçbir döneminde insanoğlunun geleceğini etkileme gücü bizdeki kadar az sayıda kişinin ellerine yoğunlaşmamıştır.

tarihin bize öğrettiği şeylerden biri de şudur: çoğu kez yalanlar gerçeklerden daha çok işe yarar. çünkü insanoğlu miskindir ve gelişme yolunda bir adım atabilmesi için kırk yıl çölde yürümesi gerekir. bunun için zorlanması gerekir üstelik. çölde ilerlediği sürece tehditler ve vaatlerle, hayali korkular ve hayali tesellilerle motive edilmesi gerekir. yoksa yarı yolda dinlenmek için oturup altın buzağıyla tapınmaya başlar.

tarihin en korkunç canileri neron ya da fouche tipinde kişiler değil, gandhi ve tolstoy tipindekilerdir. gandhi'nin içinden gelen ses, ingiliz top ve tüfeklerinden daha etkili olmuştur hintlilerin kurtuluşunu engellemek açısından. gandhi'nin hindistan'ı felakete sürüklediğini, temiz ve insancıl yolları yeğlemenin politik iktidarsızlığa sebep olduğunu kabul edelim.

kendini otuz altına satan bir adam dürüst bir alışveriş yapmıştır; ama kendini kendi vicdanına satmak tüm insanlığa ihanet demektir. tarih, a priori ahlak dışıdır, vicdanı micdanı yoktur.

doğru sonuca varmak için her yolun geçerli olduğu ilkesi politik ahlakın tek kuralı olmuştur her zaman ve olacaktır; başka her şey boş laftır, dokunduğun anda elinden kaçacak saçmalıklardır.

öznel iyi niyet bizi hiçbir şekilde ilgilendirmez. yanılgı içinde olan bunun bedelini ödemeli, haklı olan sonunda aklanmalıdır.

her cümleyi tekrarlayarak ve basitleştirerek yığınların kafasına tokmak tokmak sokmak gerek. doğru olarak gösterilen şey altın gibi parlamalı, yanlış olarak gösterilen ise zifiri karanlık olmalı. yığınların politik süreçleri anlayabilmeleri için panayırlardaki palyaçolar gibi renklendirilmeleri gerekir.

bu hayatta kurnaz olmak zorundadır insan; yoksa ahir ömründe hapislere düşer ya da soğukta köprü altlarında yatmak zorunda kalırsın. işin kısası budur: ya akıllı olacaksın ya namuslu davranacaksın, ikisi bir arada olmuyor.

24.12.18

masumiyet ve tecrübe şarkıları

william blake



nasıl tatlıdır çobanın tatlı nasibi
sabahtan akşama dek gezer kır bayır
bütün gün koyunlarını izleyecektir
ve dili dualarla dolacaktır
çünkü duyar kuzuların masum seslenişini
ve duyar anaların müşfik karşılığını
o tetikteyken onlar huzurludur; çünkü
bilirler ne zaman yakında çobanları

çünkü ben mutluydum çimenler üstünde
ve gülüyordum kışın karları içinde
bana ölüm giysilerini giydirdiler
ve bu kederli şarkıyı öğrettiler
baktılar mutluyum, dans edip şarkı söylüyorum
bana zarar vermediklerini düşündüler
dua etmeye gittiler tanrı'ya, onun rahibine ve kralına
bizim sefaletimizden bir cennet kuranlara

yeşillikte çocuk sesleri duyulduğunda
ve fısıltılar duyulduğunda vadide
gençlik günlerim gelir aklıma
yüzüm yeşile döner, solar
artık eve gelin çocuklarım, güneş batıyor
ve düşüyor gecenin çiyleri
baharınız, gündüzünüz, oyunda geçti
oyun sırası kışınız, gecenizde şimdi

yaz sabahları uyanmayı severim
bütün ağaçlarda kuşlar öterken
uzakta bir avcı av borusunu çalar
tarla kuşu şarkıma eşlik ederken
ah! bunlar ne güzel arkadaşlıklar

ama bir yaz sabahı okula gitmek yok mu
ah, o sürüp götürür bütün sevinçleri
çocuklar, hoyrat bir bakışın altında
iç çekerek, korkarak, tükenmiş geçirir saatleri

zenginlik

halit ziya uşaklıgil

zenginlik! işte o zenginlik dedikleri şey böyle zevkinden saçlarını sallayan iki atlı, ispirli, uşaklı, bütün talihini yoksulluğun acısına iyice göstermek istiyormuş gibi açık bir arabaya biner, gözlerinin önündeki insanları iki gözle bakmaya layık görmüyormuş gibi tek bir gözlük takar, ayağının altında gördüğü âleme karşı ayağını uzatmaktan utanmaz, etrafından geçen fakirin çamuru üstüne sıçrar korkusuyla arabasının bir köşesine çekilir, büyüklüğünden fışkıran küçümsemeyle senin gibi, benim gibi buraya yayan gelmiş fakirleri kirleterek geçer.

zenginlik! o öyle bir kuvvettir ki insanları yüksek, yoksulluğun içinde çırpındığı çöplükten pek yüksek bir konuma çıkarır; âlemi, toplumu oradan gösterir. zenginler ile fakirler arasındaki fark bundan ibarettir. onlar bizi görmek için yukarıdan bakarlar, biz onları görmek için başımızı kaldırırız. aman yarabbi! insan kim bilir servet dedikleri o noktaya çıktığı vakit kalbinin nasıl şiştiğini hisseder? göz o yüksekliklerden baktığı zaman kim bilir aşağısını nasıl derin bir uçurum, o çurum içinde kaynaşan yaratıkları nasıl küçük görür! elbette o insanlık, bizim insanlığımızın üstünde bir şeydir; elbette o âlem bizim âlemimizden başka bir şeydir.

23.12.18

lodoslar kenti

füruzan


nerdesin
çık gel
duruşuma sevinç ol
bu kent çok büyüktür
çaresizim
aratma beni

haşarı
dinmez
soluk soluğa bir yaz
içimizde uzuyordu keçi yolları gibi

kimseler bilmiyor
o bana sunduğun
barışçıl cömertliğin güzelliğini

sevda ender bir çiçektir
bir sevdaya yeter bir ömür ancak

hayat
sabrın caymaz büyük simyacısıdır

doğu hep yaşadığından, hata yapar
bu yüzden utanç onun ebedi nişanlısıdır

seni kendilerinden sanıyorlar
giderek de öyle

bir dönüş
her şeyi naftalini sevecenliklerinden
titiz ayrıntılardan
çıkarmak değil midir

dayanaksız yaşamasını bilenler
cesurdurlar
kişiyi korkutacak denli

bacak araları kanırtılırken çocuklar
ağlarlar düşlerinde bile
caymaz gülen alınlarıdır
çünkü
salt bellekte korurlar kendilerini

"al sazını sevdiceğim, çal hevesinle
çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle."

"kader şunca yaptığın yetmez mi bize
zaloğlu rüstem olsa gelirdi dize."

serviler bilgeleridir mezarlıkların
milyonlarca keder devşirmişlerdir

ah söyle biri gelsin
alsın yüzümün anlamını gitsin seninle

bir sevdaya yakılan ağıt
bir ölüye tutulana eştir
özlenen sevgidir sevgili değil

aldırmazlığı yoldaş edinmek
ehlileştirmek midir uygarlığımızı
yoksa yeni çağın adı bu mu olacak

çünkü coşku hayatın nikahsız yetimidir

çıkıp gelinmiş bir kentin yabancılığı
bir balkonun denize açılışı gibi

-hayat kavgadır beyler-

omuzlarına ürpertilerle
bir ikindide hayretle bıraktığım başımı
sağaltan ellerini unutur muyum hiç

günlük algılamanın dar bilincinde
sevda barınabilir mi hiç

hayatın
ölümü doğrulamak için olduğuna
kim inandırabilir beni

"şimdilerde sevdasını yitirmiş gibi duyuyor
insanoğlu kendini."

"hayat sürekli yatağını değiştirir
yeni yollar arar ve bulur."

"insanoğlunun serüveni
özgül gelişmesinin kozasını örer sabırla."

sakatlanmış
yarım kalmışlığın
yazıklığını istemedim hiç
ezberletilen
alıştırılan şeylere kuşku duydum hep

ne ilkelliktir
ne doymazlıktır
beyaz adam
beyaz adam sen
tiksindirici inanılmaz acımasızlığınla
insanlığın topraklarını
ta precolomp'tan beri
bir mirasyedi şımarıklığıyla harcıyorsun

gürültülerle dönüp duran bu dünyaya
şiirin tam zamanıdır

zamanı dirilten böylesi katıksız şeylerdir

seninle birleşmelerimde
tüm evreni içime akıtıyorum
erkeği tanımanın günah olmadığını öğrendim

müthiş bir çağdan ötekine geçiyoruz
üstelik bu yılların insanıyız
biz ne mutlu

lüks

gabriel-françois coyer

lüks, ısıtan ve yakıp kavurabilen ateşe benzer. zengin evleri sardığında, bizim imalathanelerimizi besler. bir sefa pezevenginin servetini silip süpürdüğünde, bizim işçilerimizi geçindirir. azınlığın zenginliğini azalttığında, çoğunluğun gelirini artırır.

eğer bizim lyon kumaşlarımız, kuyumlarımız, halılarımız, dantellerimiz, aynalarımız, mücevherlerimiz, giysilerimiz, şık möblelerimiz, sofralarımızın lüksü göz ardı edilirse, milyonlarca elin bir anda atıl duruma düştüğünü görürdüm: aynı anda da ekmek için yalvaran sesler duyardım.

22.12.18

yürümek

henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur.

frederic gros: yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.

nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de  söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.

robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.

jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.

21.12.18

yalnızlık

john stuart mill

çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

doğal güzelliğin ve büyüklüğün, yüceliğin eşliğinde yaşanan bir yalnızlık, yalnızca birey için yararlı olmakla kalmayan; ancak yokluğu topluma zararlı olan düşünce ve esinlerin beşiğidir.

doğanın kendiliğinden etkinliğini gerektiren şeylerden yoksun, insanoğluna yiyecek yetiştirmeye elverişli, her bir dönümü ekilip biçilmiş, çiçeklerle ya da çayırlarla kaplı her alanı sürülmüş, yiyecek konusunda kendisine rakip olacağı gerekçesiyle insanın yararlanabileceği şekilde evcilleştirilmemiş bütün dört ayaklı hayvanların ya da kuş türlerinin yok edildiği, her çalılığın ya da fazlalık ağacın kökünden söküldüğü ve geliştirilmiş tarım adına ot diye sökülüp atılmayan tek bir yaban çiçeğinin ya da bitkisinin yeşerdiği bir karış toprağın kalmadığı bir dünyada derin düşüncelere dalmak da doyurucu olmayacaktır.

eğer dünya, servetin ve nüfusun sınırsız artışı nedeniyle daha iyi ya da daha mutlu değil de daha büyük bir topluluğu yaşatmak amacıyla kökünün kazınabileceği güzelliklerin büyük bir bölümünü yitirecekse, geleceğin canlılarının selameti için içtenlikle dilerim ki, zorunluluk onları durdurmadan çok önce belli bir düzeyde kalmaya razı olsunlar.

korkunç ivan

eduardo galeano

korkunç ivan (ıv. ivan) 1530 yılında doğdu. halkı hristiyanlık inancıyla eğitmek için hâlâ şehrin güzel simgelerinden biri olmayı sürdüren moskova'daki büyük san basilio tapınağını inşa ettirdi ve hristiyan iktidarını kalıcı kılmak için bir sürü günahkârı, düşmanını ve akrabasını cehenneme gönderdi: prens andrey'i ve başpiskopos leonid'i köpeklere attı; prens piotr'u canlı canlı yaktı; prens alexander, prens repnin, prens snuyon, prens nikolay, prens dimitri, prens telepnev ve prens tiutin'i balta darbeleriyle paramparça etti; kuzeni vladimir'i, baldızı aleksandra'yı ve teyzesi eudoxia'yı nehirde boğdu; yedi karısından beşini zehirleyerek öldürdü ve öz oğlunu, çok benzediği için onun adını taşıyan en gözde evladını sopa darbeleriyle öldürdü.

20.12.18

yazının doğuşu

eduardo galeano

ırak daha ırak değilken ilk yazılı sözcükler orada doğdular.

kuşların ayak izlerine benziyorlar. işinin ehli eller sivriltilmiş kamışları kullanarak onları kilin üzerine çizmişler.

kili pişirmiş olan ateş onları o zamandan beri korumuş. yok eden ya da kurtaran, öldüren ya da hayat veren ateş: aynen tanrıların ya da bizim yaptığımız gibi. çamurdan tabletler ateş sayesinde, iki nehrin arasındaki bu topraklarda binlerce yıl önce anlatılmış olanı bugün de bize anlatmayı sürdürüyorlar.

belki de yazının teksas'ta icat edildiğinden emin olan george w. bush, yaptığının yanına kar kalacağının sevinciyle, bugün ırak'a karşı bir yok etme savaşı başlattı. bu savaşın binlerce ve binlerce kurbanı oldu ve bunların tamamı etten kemikten insanlar değiller, orada tarihin birçok hatırası da katledildi.

canlı bir tarih vazifesi gören sayısız toprak tablet ya çalındı ya da bombardımanlarda yok oldu. 

tabletlerden birinde şöyle diyordu:

"biz tozdan ve hiçlikteniz.
bütün yaptığımız bir rüzgârdan başka bir şey değil."

19.12.18

kültürel enfeksiyon

yuval noah harari

giderek daha fazla sayıda akademisyen, kültürü bir zihinsel enfeksiyon veya parazit gibi değerlendirerek, insanları da bu parazitlerin yaşadığı konaklar olarak tanımlıyor.

virüs gibi organik parazitler kendilerini ağırlayan bedende yaşar ve çoğalarak bir bedenden öbürüne yayılır, onu zayıf düşürür, hatta bazen ölümüne sebep olurlar. parazitin başka bir bedene geçişine izin verecek kadar yaşadığı müddetçe ağırlayanın sağlık durumu paraziti ilgilendirmez.

kültürel fikirler de insanların zihninde bu şekilde yer alır, birinden öbürüne yayılır ve zamanla ağırlayanı zayıf düşürür, hatta bazen ölümüne sebep olur. kültürel bir öge -örneğin müslümanların bulutların üstündeki cennete veya komünistlerin burada yeryüzündeki cennete inançları- bazen ölüm pahasına dahi olsa insanları belli bir fikri yaymaya ikna eder. böylece insan ölür, fakat fikirler yaşamış olur. bu yaklaşıma göre kültürler -marksistlerin genellikle düşündüğünün aksine- birtakım kötü niyetliler tarafından insanları istismar etmek için üretilmiş komplolar değildir; daha ziyade, kültürler tesadüfen ortaya çıkan ve ortaya çıktıktan sonra etkilenen herkesten faydalanan zihinsel parazitlerdir.

postmodernist düşünürler milliyetçiliği 19. ve 20. yüzyıllarda ortalığa yayılan ölümcül bir salgın olarak tanımlarlar ve savaşların, baskının, nefretin ve soykırımın sebebi olarak görürler. öyle ki, bir ülkenin insanları bu salgına kapıldığı anda komşu ülkeler de buna kapılıyordu. herkesi insanların iyiliği için çalıştığına inandıran milliyetçilik virüsünün, insanlardan çok kendisine faydası vardı.

benzer argümanlar sosyal bilimlerde oyun kuramı şemsiyesi altında oldukça yaygın olarak bulunabilir. oyun kuramı, çok oyunculu sistemlerde tüm oyuncuların zararına olan görüşlerin ve davranış örüntülerinin nasıl olup da kök salıp yayılabildiğini açıklar. silahlanma yarışı buna çok tipik bir örnektir. çoğu zaman silahlanma yarışı tarafların iflasına sebep olur ve güç dengesini de değiştirmez.

pakistan gelişmiş savaş uçakları alınca hindistan da aynı şekilde cevap verir. hindistan nükleer bomba geliştirdiğinde pakistan da onun arkasından gelir. pakistan donanmasını büyütür, hindistan da ona cevap verir. sürecin sonunda güç dengesi büyük ölçüde ilk durumda olduğu haliyle kalır ama eğitim veya sağlığa harcanmış olabilecek milyarlarca dolarla silah alınmış olur.

silahlanma yarışı karşı durması zor bir dinamiktir. bir ülkeden diğerine virüs gibi yayılan bir davranış biçimidir. evrimsel hayatta kalma ve yeniden üreme stratejisine harfiyen uygun olarak kendisine fayda sağlar ama diğer herkese zarar verir. silahlanma yarışının da aynen genler gibi herhangi bir bilinci olmadığını, bilinçli olarak hayatta kalmaya ve üremeye çalışmadığını unutmamak gerekir. dolayısıyla yayılışı güçlü bir dinamiğin hedeflenmeyen bir sonucudur.

adına ne derseniz deyin -oyun teorisi, postmodernizm veya memetik- tarihin dinamikleri insanların iyiliğini ve mutluluğunu artırmaya dönük değildir. tarihteki en başarılı kültürlerin homo sapiens için en iyisi olduğunu düşünmemiz için hiçbir kanıt ya da veri yoktur. tıpkı evrim gibi tarih de bireysel organizmaların mutluluğunu yok sayar, dikkate almaz. bireyler de genellikle tarihin akışını kendi lehlerine değiştirebilmek için çok bilgisiz ve güçsüzdürler.

18.12.18

fırtına

walter benjamin

klee'nin "angelus novus" adlı bir tablosu var. bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek.. ama cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. işte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.

bilim ve sanat

cenap şahabettin

zeki adam kitaptan bir yaşam dersi ve yaşamdan bir kitap dersi alır.

bilim ve sanatı gözetmeyen hükümetten büyük hayır ummam.

gerçek bir sanat tutkunu hiçbir zaman siyasal bir hırs bekleyemez, onun hayalleri her tutkusuna yeterli gıdadır.

uygarlığın ruhu güzel sanatlardır. onlar hastalanınca uygarlık can çekişmeye başlar.

genişliği kavramak için yükselmek gerekir, yaşamda olsun, sanatta olsun.

yaşam sanatı: bulamayacağından vazgeç, alabileceğini iste, varından yararlan.

sanatçı olmak istiyorsan yapıtının güzelliğinden her zaman kuşku duy. sanatta en emin yükselme yolu kendinden kuşku duymaktır.

aşk ne zaman yasa tanırsa gerçek sanat da o zaman ahlak gözetir.

sanatçı gözünde, açan bir çiçek, düşünen bir filozoftan daha derindir.

yaşamda duygu değil, hayal değil, hatta zekâ bile değil, ancak bilim ve deneyim yol gösterici olabilir.

çok bilen gibi hiç bilmeyen de bağışlamaya eğilimlidir. kini, yarım bilimde ara.

17.12.18

bir acıya kiracı

metin altıok


sevgilim bak, geçip gidiyor zaman
aşındırarak bütün güzel duyguları
bir yarım umuttur elimizde kalan
göğüslemek için karanlık yarınları

bir kabuk içinde
birbirinden ayrılmaz
aşk ve acı yüreğimde
ikiz badem içidir

toprağın da vardır bir kişiliği
her insanın nasıl bir iklimi varsa
bir toprağı anlatmak değil mi ki
bir insanı anlatmaktır biraz da

anılardır bir batığın koruyan gövdesini
acı verseler bile
o saat, o çarpık saat duyuracak sesini
düşümde, gerçeğimde
sevgiyle kurarak kendi kendini
anılardır bir batığın koruyan gövdesini

birini bulurum mutlaka
yangınımı körükleyen birini

bak yolcu bir sır vereyim sana
yılan bile arar yavrusunu, eşini
ama ben beslenirim ayrılıkla
acının gurbettir memleketi

hiçbir şey yalınkat değildir dünyada
çünkü en az ölüm kadar korkar insan yaşamaktan
ve insan içinde bir kafesle yaşar

ben bunca yıl bunca insan tanıdım
yüreği zehir dolu
yine de insandan kesmedim umudu
insan dedim, yekindim, paylaştım varı yoğu

sadelikleriyle sanki eski bir zamana alınlık
şu düş köpüren elma çiçekleri

kendine sürgün bir garip kişiyim
bulanık sularda yüzünü ararken sevda
bir tutam saç derisiyle uçuşurken rüzgarda
her şey ne kadar kendisidir bir düşünün
hızla kokuşurken dünya

gözlerim kaç zamandır
yalnızlığın tekinsiz tüneği

yangınlardan geliyorum dedi adam
depremlerden geliyorum dedi kadın
ve depremlere gitti yıkık
yangınlara gitti yanık

yine yol göründü yerleşik yabancıya
bir süre öyle sanmıştım kendimi
işte döndüm yeniden yıllanmış bir acıya

yaz yağmuru

marguerite duras

ahlaki değerlere hiçbir zaman aldırmadım.

hayat beni fazla ilgilendirmiyor. hiçbir zaman gerçek anlamda ilgilenmedim hayatla.

gözlerimin arzu ettiği her şeye sahip oldum, yüreğime hiçbir şeyi yasaklamadım, hiçbir aşkı, hiçbir zevki. ve işte: her şeyin boş olduğunu anladım. hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok. rüzgârın peşinden koşuyoruz.

çok üzülüyorum. onlara bir şeyler verebilecek duruma geldiğimizde çok yaşlı oluyor ana baba. hiçbir şey umurlarında olmuyor. hep gecikmiş ilişkiler. hep söylemek isterdim anne, aramızdaki farkı kapatmak için mahsus çok çabuk büyüdüm, hiçbir işe yaramadı.

tanrı'nın olmaması mümkünse, o zaman olması da mümkündür. yoksa eğer nasıl var olabilir? dünyanın her yerinde olduğu gibi, senin için de benim için de olduğu gibi. daha çok ya da daha az sorunu değildir bu; veya vardır ya da yoktur sorunu değildir, ne olduğu bilinmeyen bir sorun. insanlığın tek düşüncesi bu düşünce yoksunluğu, tanrı.

liberalizm

emil cioran

içgüdülerimize karşı bir meydan okuma, kısa ve mucizevi bir başarı, derin icaplarımızın karşı kutbundaki bir istisna hali olan liberalizmin eğretiliği buradan gelir: ona doğal olarak yatkın değilizdir: sadece kuvvetimizin yıpranması bizi liberalizme açık kılar. bir tarafta yücelmek için öte tarafta bozulmak zorunda olan ve erken yaşta çökmediği takdirde hiçbir temsilcisi kendini "insani" ilkelere uydurmayan bir soyun sefaleti. sönmüş bir ateşin, bir dengesizliğin, enerji fazlası değil de noksanlığının sonucu olan hoşgörü, gençlere cazip gelemez. siyasi mücadelelere zarara uğramadan karışılamaz; çağımız, kanlı görüntüsünü o ilkelerin tabulaştırılmasına borçludur: yakın geçmişteki sarsıntılar o ilkelerden, onların bir yanılgıyla çiftleşmesi ve bu yanılgıyı kolayca fiiliyata dökmesinden doğmuştur. bir katliam ümidi ya da fırsatı verin gençlere; sizi körlemesine izleyeceklerdir.