31.5.11

uzun lafın kısası

sigmund freud: varoluş bir hastalıktır.

george sand: zina, bir kadının sevgilisiyle geçireceği bir saat değil, ondan sonra geceyi kocasının kollarında geçirecek olmasıdır.

arundhati roy: düşlerini yitirirsen aklını da yitirirsin.

ece temelkuran: kadınlar avcılarla birlikte olmak ister. kabul edin ya da etmeyin bu böyledir. hiçbir kadın bir çiftçiye aşık olmaz.

franz kafka: nasıl yaşanırsa öyle ölünür.

ingeborg bachmann: insanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.

adam fawer: insanın her zaman seçenekleri vardır.

herta müller: bir kadınla erkeğin birbirlerine verecek bir şeyleri olduğunda aynı yatağa girerler. insanlığın en iyi icadıdır yatak.

maggie gee: erkekler güçlüymüş gibi davranırlar ama aslında bebekten farkları yoktur.

vasili grossman: dünya üzerinde sadece ve sadece dar kafalı, kendi haklılığını sarsılmaz bir duygu haline getirmiş olan insanlar hüküm sürerler.

peter weiss: demokratik yönetimin anlamı, herkesin fikrinin geçerli olmasıdır.

julian barnes: ben kendi payıma, tohuma kaçmış bir bekar ya da cinsel açıdan soğuk bir eş yerine, zina yapan bir koca ya da aklı hep orasında olan biri tarafından yönetilmeyi yeğlerim.

29.5.11

özeleştiri

vedat türkali

peki, halk niye bizimle değil? niye olsun? işsizlik, sağlık, eğitim, hiçbir sorunu doğru dürüst çözememişsin. bir "toprak reformu" yapmamışsın. köylü topraksız. fesi atıp şapka giyeceksin diyorsun, kadınlar umacı gibi kapanmayacak. hacı hoca tayfasının peşine takılmayacaksın. sanki keyfinden takılıyor. halifelik, şeyhülislamlık, fetva, fıkıh, mecelle, tekke, zaviye, medrese, mahalle mektebi, kabe yolunda hacılık hocalık, çürümeye yüz tutmuş ne varsa yıktın, attın tümünü. bunlar yasak; bu ülke laik olacak. kötü mü ettik? iyi ettin de, kime dayandırdın bunu? çerden çöpten, bürokrat aydın sürüsüne. milleti tırtıklamakta usta kesilmiş, gün günden büyüttüğün yarı aç bürokratlara. tümünün tepesinde de jandarma, polis. kışlayla karakol. camiyi de denetime aldın. umarsızlıkla sinmiş yarı aç halkın örgütlenmesinden ödün kopuyor. ileri düşünceye en ağır yasakları koymuşsun. aman o yönde açılmasın gözü. sosyalist dünya tepemizde; ne olur ne olmaz. en iyisini tek sen düşünüyorsun, ülke için. yoksulluk yazgıya dönmüş. işsiz, aç, yarı aç halk ağızsız dilsiz. kemalist "laik" afur tafurların altında, sinsice yayılıp bütün ülkeyi parsellemiş gizli tarikatlar, cemaatler. öteki dünya tellallarını, aymazlığınla dolaylı biçimde göreve buyur etmişsin. zincire vurdum sandığın asıl ejderhalar sinsice yiyip bitirmişler seni. ülke gün günden soyguna bağımlı kılınmış. yolsuzlukla yoksulluk dizboyu. yaşam acılarıyla dünyadan umudunu kesmiş bir sürü zavallıyı uyutmuşlar, uyuşturmuşlar. iyi kötü kazanılmış güzel şeylere karşı da, kışkırtıp örgütlemişler gizliden. bakın, bu çağdışı karanlık; esnafın, küçük vurguncu tüccarların, tefecilerin toplandığı yerel bölgelerde, küçük kasabalarda, kapalı kentlerde yoğunlaşmıştır. köydeki çarıklıyı da onlar soyar, aklı da onlar verir. çarık köydedir, sarık onlardadır. büyük finans soygununun ülkeye yayılmış karakolları. sen halkının desteğini yitirmiş, ortada kalmışsın. "laiklik elden gitti, şeriat geliyor" yaygarası şimdi. sen bu trene binmişsin, başka nereye gidecektin? o yaygara da ülkeyi soyanlara yarıyor. demokrasi oyunu başlamış. laiktin, şeriatçıydın toz dumanında yüzü gülenler kırk yılın vampirleri. dışsatımı, dışalımı, bankası, bankeri, tefecisi, rant lobileri, sigortacısı, büyük toprak ağaları, kentlerde mafyalı arsa, toprak varsılları.. bileğinin hakkı girişimcilikle kazanmış sanayici kapitalist var mı? yok. bugün sanayiciliğe kalkışanlar da kan kusturuyorlar. göbekten dışarıya bağımlı en asalak sınıfların tekeli. tam oligarşi. hepsi de atatürkçü. bunu mu istedi atatürk? toprağa eliyle attığı iş bankası tohumunun ürünü bunlar. halkın ensesine tahterevalli kurmuşlar, inen de onlar, binen de. daha baştan kim besleyip büyüttü bu dinli dinsiz "ulusal" kargaları? kemalist devlet. halkın sırtından kurulmuş devletçi sanayinin ensesinde bit gibi türeyip üremişler; girişimci atılımların doğasında değil serada kanlanmışlar. rastlantı değil bu. avrupa'da, emperyalist aşamaya geçilirken, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında, mali sermaye dışsatıma geçtiği dönemde ilk yatırım yeri osmanlı türkiyesi. yani bizdeki kapitalist oluşumun tohumu piç, mayası bozuk. aydın da tek başına kalmış, ne yapacak? yalancı tanıklar kahvesinde açmış avcunu, bir şeyler koyacakları bekliyor. bak "özgür" basına! aslında canciğer olanların her biri, bir gazete patronuna kapılanmış yalancı tanık! ilkesine bağlı yazar yok mu? var, olmaz olur mu? söz süreleri sınırlıdır onların. "uyumsuzluğa" kalkıştı mı kapının önünde bulur kendini. "ne olacak benim halim?" diye düşünmeye başlar. uyanıklar gazeteyi değiştirdi mi ağzını da değiştirir. kimi incelikle yapar bunu, kimi aptalca. diyelim dürüst, bilinçli aydın birileri dayatıp dadandı. kime dayanacak bu adamlar? emekçilere mi? dayan bakalım, nasıl dayanacaksın. baştan kopmuşsun. öyle yabancılaşmışsın ki, herif açlıktan ölüyor, gelmiyor peşinden. yalnızsın. batılılaşma -gerçek adıyla kapitalizme geçiş- serüvenimiz bu! 24 ocak kararları çıktı beş altı ay önce. imf'nin kucağına oturduk. dolar "yetmiş" oldu. lira'nın ayağı iyice kaydı. orda da durmayacak. zam üstüne zamlar geldi, fiyatlar tavan yaptı. tam bir finans kapital darbesi! soygun temelinde var da, islam'ın ebu süfyancıları necmettin bezirganla yılların sinsi birikimine konup yeşil sarıklarını dolanarak çıktılar ortaya. bir gün, islamla kandırılmışların yığınsal desteğini alacak asıl sinsi hırsız tayfası başa geçerse şaşmayın. böyle demokrasiye böyle müslümanlık. bağımsızlık çoktan sözde kalmış. emekçi yığınları sandıkta dolandıran yalancı demokrasi oyunu başımıza daha neler getirecek bakalım! incirlik üssünde amerikan atom silahları dolu diyorlar. tanrı acısın bize! başka ne diyeceksin?

fetişizm

sigmund freud

fetiş, oğlan çocuğun annesinde olduğuna inandığı ve vazgeçmek istemediği penisin bir ikamesidir.

fetişin ortaya çıkışına ilişkin ilk anının arkasında dibe itilen ve unutulan bir cinsel gelişme evresi vardır. "perde anı" gibi fetiş de bu evreyi temsil eder ve dolayısıyla bu evrenin bir kalıntısı ve tortusudur. 

bir dizi ayak fetişizmi olayında nesnesine -başlangıçta cinsel organlara- alttan ulaşmayı hedefleyen seyretme içgüdüsünün yasak ve bastırmayla ketlendiğini göstermek mümkün olmuştur. bu nedenle bu içgüdü, çocukluğun beklentilerine uygun bir şekilde erkek organları olarak hayal edilen ve kadının cinsel organlarına karşılık gelen bir ayak veya ayakkabı şeklindeki bir fetişe bağlanır.

psikanaliz, fetişizme ilişkin bilgilerimizdeki boşluklardan birisini daha doldurmuştur: fetiş seçimi bağlamında bastırma nedeniyle ortadan kalkan kokudan koprofilik haz almanın -dışkıdan cinsel haz almanın- önemi ortaya çıkmıştır. hem ayaklar hem de kıllar, koku duyumu haz verici olmaktan çıkıp terk edildikten sonra yüceltilen ağır kokulu nesnelerdir. buna uygun olarak ayak fetişizmine karşılık gelen sapmada sadece pis ve kötü kokulu ayaklar cinsel nesne olur. ayak fetişinin seçilmesini açıklamada yardımcı bir başka etken de çocukların cinsel teorilerinde bulunabilir: ayak, kadının yokluğu derinden hissedilen penisini temsil eder.

28.5.11

baba evi

ercüment behzat lav


yılda bir yüzümü görürdü ev halkı
hatırlarım beni
uykumda sevdiğini annemin
hele büyükannem
aldırmazdım yoldan geçerdi de
beni gözleriyle öperdi bakıp arkamdan

kışın
cama burnunu dayayarak uyuduğu geceler
sayısızdı kız kardeşimin beni beklerken

köşe minderinde okur
mevlana'yı hayyam'ı
ve yalnız düşünürdü büyükbabam
büyükannem de
tersler azarlar halayıklarını
allahı kandırırdı beş vakit namazında

nil'e resmini gösterecekler bir gün
o hatırlamayacak
yanağını yanağına dayadığı adamı bebekken
nitekim ben de
hiç tanımam kucağındaki çocuğu şu adamın
derler ki o çocuk benmişim
o beyaz sakallı asker de büyükbabam

babam hasan sıtkı
hem asker
hem şairdi
912'de toprağa girdi

ne mutlu babama ki
beni görmeden öldü
geceleri yıldızları sayan
uykusunda mısralar
sayıklayan beni

27.5.11

hamdi koç

güven turan

picus dergisinin eylül sayısında, hamdi koç'la yapılmış bir röportaj var. çoksatar ve pek tutmuş yazarlar arasında artık hamdi koç. onun için de söylediklerinin geniş bir okuyucu bulması kaçınılmaz. konuşmanın cilt cilt ingilizce kitaplar önünde yapılıyor olması da ona bir otorite havası katıyor doğal olarak. ne var ki, lafının endazesi şaşık hamdi koç'un. bir yerde, tutup şöyle diyor:

"sevdiğim kadın yazarlar var, az da olsa, mesela jane austen, mesela georg eliot. bir miktar da virginia woolf'u severim. ama öyle ölüp bittiğim bir kadın yazar da yok. yani jane austen'i severim ama jane austen'sız yaşayabilirim. hadi genelleme yapalım, rahatlayalım: kadın yazarlar olmadan da yaşayabilirim."

ilk tepkim, hemen aklımdan geçmeye başlayan elisabeth bowen, katherine anne porter, isak dinesen, flannery o'connor, ingeborg bachmann, carson mccullers gibi isimlere dur deyip "sen buna yaşamak mı dersin, ilahi hamdi koç" oldu ya, bırakalım bunu bir yana. hatta, ayılıp bayıldığını söylediği henry james'in en beğendiği yanının "adamın" (bu kullanım onun) "nezle bile olmamış"lığı olduğuna göre, çok da ciddiye alınmamalı kadın yazarlar üstüne söyledikleri. ne var ki, koca koca kitapların otoriterliği önünde söylenmiş bu sözler yanıltabilir okurları. hamdi koç hep yabancı yazarlardan örnek verdiğine göre, ben de o alanda kalayım hatta, joyce'u elinden bırakamadığına göre sadece modernist edebiyat üzerinde durayım.

sevmek/sevmemek gibi hiçbir eleştirel değer taşımayan; hatta edebi değer ölçüsü olmayan yaklaşımlar bir yana bırakılırsa, modernist edebiyatın temelinde bir kadın yazar yer almaktadır: gertrude stein. stein'la karşılaşana kadar örneğin apollinaire sembolistlerin çizgisinde sıradan bir şairdir. onu ve max jacob'u ve dolayısıyla bütün bir gerçeküstücü hareketi tetikleyen stein olmuştur. dublinliler'in joyce'u stein'in tender button'daki (1914) metinleri ardından ulysses'in (1922) joyce'una dönüşmüştür. aynı şey ezra pound için de geçerlidir. onun şiirindeki h.d. (hilda doolittle) öncesi ve sonrası arasındaki fark, 19. yüzyıl şiiriyle 20. yüzyıl şiiri arasındaki farktır. joyce ve woolf elbette karşılaştırılamazlar; ama bütünüyle eleştirel ölçütler içinde ele alındıklarında, joyce modernist yaklaşımın göz boyayıcılığı bir yana, bir hayli savruk bir dille yazar. ulysses'in kurgusu da modernizm için bile bir hayli dağınıktır. sadece modernist edebiyatın başlangıcıyla bitmiyor mesele. her şey bir yana tarihsel roman kavramını baştan sona değiştiren; hatta terime yeni bir tanım yapmaya zorlayan marguerite yourcenar'ın adını anmamak bile hiç cinsiyetçi bir yaklaşım içinde olmasa da "doğru dürüst bir kadın yazar yok" savına isyan ettirir insanı.

25.5.11

entelektüel

edward said

entelektüele yönelik asıl tehdit ne akademiden ne varoşlardan ne de basının ve yayınevlerinin insanın kanını donduracak ölçüde ticarileşmiş olmasından gelir; asıl tehdit profesyonelizmdir. profesyonelizm; bir entelektüel olarak yaptığınız işi geçim kaygısıyla, sabah saat dokuz ila akşam saat beş arasında (bir gözünüzü saatten ayırmadan, öbür gözünüz devamlı profesyonel davranış standartlarına uygun davranıp davranmadığınız üzerinde) yaptığınız bir şey diye düşünmenizdir -denizi bulandırmamanız, kabul edilmiş paradigmaların ya da sınırların dışına çıkmamanız, pazarlanabilir ve öncelikle de "prezentabl" olmak uğruna kendinizi "aman bir tatsızlık çıkmasın da" diye düşünen, apolitik ve "nesnel" biri haline getirmenizdir.

amatörizm; kar ya da ödül beklentisiyle değil, tabloyu daha geniş çizmeye, belli çizgiler ve engeller arasında bağlantılar kurmaya duyulan aşk ve dinmek bilmez merakla, bir uzmanlık alanına kapatılmayı reddederek, belli bir meslekten olmanın insana getirdiği her türlü kısıtlamaya rağmen düşüncelere ve değerlere özen göstererek hareket etme isteğidir.

bu baskıların ilki uzmanlaşmadır. günümüzde insan eğitim sistemi içinde ne kadar yukarılara çıkarsa o kadar dar bir bilgi alanıyla sınırlanmaktadır. yeterliliğe kimsenin bir diyeceği olmaz olmasına da, yeterlilik kişinin kendi dolaysız alanı -mesela viktorya dönemi başı aşk şiirleri- dışındaki her şeyle ilişiğini kesmesi ve kendi genel kültürünü bir dizi otoriteye ve kural haline gelmiş fikirlere feda etmesi anlamına geldiği zaman uğruna ödenen bilgiye değmeyeceği açıktır.

edebiyat eleştirisinde uzmanlaşma, teknik bir biçimciliğin giderek artması ve bir edebiyat eserinin oluşumuna fiilen hangi gerçek deneyimlerin dahil olduğuna ilişkin tarihsel anlayışın giderek yitirilmesi anlamına geldi. uzmanlaşma, sanat yapılırken ya da bilgi üretilirken harcanan katıksız çabayı gözden kaçırmak demektir. bunun sonucunda bilgiye ve sanata seçimler ve kararlar, bağlılıklar ve ittifaklar düzeyinde bakamaz, bunları salt gayrı şahsi teoriler ya da metodolojiler düzeyinde görürsünüz. edebiyat alanında uzman olmak çoğu zaman tarihi, müziği ya da siyaseti devre dışı bırakmak anlamına gelir. en sonunda edebiyat alanında tamamen uzmanlaşmış bir entelektüel olarak alanınızda sözde liderlerin her dediğini kabul eden, ehlileştirilmiş biri olur çıkarsınız. uzmanlaşma heyecan duyma ve bir şeyler keşfetme duygusunu da öldürür ki, bunların her ikisi de bir entelektüelde mutlaka bulunması gereken duygulardır. uzmanlaşmaya teslim olmak tembelliktir; çünkü uzmanlık alanınızın gereklerine uyarak başkalarının sizden yapmanızı istediği şeyleri yaparsınız.

uzmanlaşma her yerdeki bütün eğitim sistemlerinde bulunan genel ve etkili bir tür baskı iken, bilirkişilik ve diplomalı bilirkişi kültü daha çok savaş sonrası dünyaya özgü bir baskıdır. bilirkişi olabilmek için uygun otoritelerden tasdikname almak zorundasınızdır; bunlar size doğru dili konuşmayı, doğru otoriteleri zikretmeyi, doğru sahada bulunmayı öğretirler. hassas ve/veya karlı bilgi alanları söz konusu olduğunda bu daha da geçerlidir. yakın tarihlerde "siyaseten doğruculuk" (political correctness) adı verilen bir tutum hakkında pek çok tartışma yapıldı. akademideki hümanistler için kullanılan sinsi bir tamlamaydı bu; bu hümanistler, deniyordu sık sık, kendi başlarına bağımsız bir biçimde değil, solcu bir kumpas komitesinin belirlediği normlara göre düşünüyorlar; bu normların da insanların güya "açık" bir biçimde tartışmasını sağlamaktansa, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi konularda aşırı hassas davranmalarına yol açtığı söyleniyordu.

bütün şiirleri

ziya osman saba



çiçeğin rengi soldu, bitti şarkısı kuşun
yol tenha, dal mecalsiz, su durgun
tabut yapılan tahta, ev ev taşınan odun
bahar, ümit yerine; ey kış, içimde korkun

bir ümit dünyasında hepimiz
nereden gelir, nereye gideriz

gün gelir, hatırlamak bile bir acı olur
gençlik aşkı, sevinci, daha dünkü ümidi
yumruklasan göğsünü bir boş yankı duyulur
gün gelir, en gür çeşmeler damla damla kurur
bakarsın, bir yazın ağaçlarında şimdi
üç beş kuru yaprak çırpınır durur

24.5.11

son şiirleri

nazım hikmet


yoruldun ağırlığımı taşımaktan
ellerimden yoruldun
gözlerimden gölgemden
sözlerim yangınlardı
kuyulardı sözlerim
bir gün gelecek ansızın gelecek bir gün
ayak izlerimin ağırlığını duyacaksın içinde
uzaklaşan ayak izlerimin
ve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak

en sevdiğim memleket yeryüzüdür
sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi

berlin günlük güneşlik
8 mart 1963
bayramın kutlu olsun kadınım
unuttum telefonda söylemeyi bu sabah
sesini duydum mu dünyayı unutuyorum
nice nice bayramlara, güzelim

hint okyanusu'nu seyrettim bu sabah
okyanuslar üstüne bir çift sözüm var sana
kıyısından seyredilen okyanus
farksızdır marmara açıklarından
yani demek istediğim
okyanuslar büyük sevdalar gibidir tulyakova
seyredilmeye gelmez
okyanuslar yaşanılır

iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü

hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek
sıtma ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası
yer depremi sel baskını kuraklık falan
karasevda ayyaşlık filan
polis copu hapisane kapısı falan
senin yolunu gözlüyor atom bombası falan
hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor sosyalizm komünizm filan

dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

***

sen benim sarhoşluğumsun
ne ayıldım
ne ayılabilirim
ne ayılmak isterim

başım ağır
dizlerim parçalanmış
üstüm başım çamur içinde
yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim

***

bitkiler ipeklisinden dallı budaklısına
hayvanlar tüylüsünden pullusuna
evler kıl çadırından betonarmesine
aletler uçağından tıraş makinesine kadar

bir de denizler bir de bardaktaki su
bir de yıldızlar
bir de dağların uykusu
bir de her şeyle her yerde karmakarışık insan

yani alınteri
yani kitaplardaki yalan
yani doğru yalan
yani dost düşman
yani hasret sevinç keder

gelip geçtim kalabalığın içinden
gelip geçen kalabalıkla beraber

***

kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır
acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan
karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü

ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların
göllerde ışıyan seher vakitleri gibi

hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların
görelim görmeyelim karşımızda dururlar
gerçeğimize en yakın ve en uzak

***

aya gidilecek
daha da ötelere
teleskopların bile görmediği yere
ama bizim dünyada ne zaman kimse aç
kalmayacak
korkmayacak kimse kimseden
emretmeyecek kimse kimseye
yermeyecek kimse kimseyi
umudunu çalmayacak kimse kimsenin
işte ben komünistim bu soruya karşılık verdiğim için

23.5.11

ruhun yeri

şebnem şenyener

ruhun vücudun neresinde ikamet ettiği hep aklımı kurcalamıştır. ilk filozoflar ruhun karaciğerde ikamet ettiği görüşündeydiler. sonradan aristo, empedokles, demokritos gibileri ruhun yerinin kalp olduğunu iddia ettiler. pisagor, eflatun, galen gibileriyse ruha beyni daha uygun gördüler. iskenderiyeli fizikçi herofil daha ileri gitti ve ruhun, beynin içinde ve hatta beyin kökünün hemen üzerinde bulunan dördüncü karıncıkta ikamet ettiğini ifade etti. dekart ruh ile bedenin birbirinden ayrı iki bütün olduğunu ve bu iki bütünün beyinde birbiriyle temas ettiğini öne sürdü.

yusuf

sabahattin ali

"aşağı yukarı bu zanaata beraber başladık. ikimiz de çıraklığımızı bursa'da yaptık. elimiz usturaya, makasa yatınca gelip burda birer dükkan açtık. hamdolsun, geçinip gidiyorduk. memleketi gavur aldı, kasabayı yaktı, biz kaçtık, şurda burda süründük, yine geldik, işimize başladık. hepsi bir varmış, bir yokmuş. iyi gün de, kötü gün de düş gibi geçip gidiyor. ben evlenmedim, kısmet değilmiş. artık hovardalık yapacak halimiz de kalmadı. yusuf evlendi. şurdan, büyükköy'den bir çerkez kızı aldı. üç tane de çocuğu oldu. kıymetini bilenler için dünyaya bedel.

velakin, bizim yusuf'un aklı yerinden gitmeye bahane ararmış. hiç de umulmazdı. işinden gücünden başka şeye baktığı yoktu. baksa da ne görecek? dün akşamdan beri sen buradasın, bakındın bakındın da ne gördün? işte efendim, böylece geçip gidiyorduk. derken iki üç ay evvel buraya bir kumpanya geldi. kahvenin camlarını kara perdelerle örtüp orada oyunlar vermeye başladı. bizim gibi adamın orada ne işi var? yalnız kızlar iki üç günde bir gelip saçlarına maşa vurdururlardı. allah bereket versin, beş on kuruşları nasip olurdu. günün birinde baktım, kızlardan biri işini bitirince çekip gideceğine yusuf'un dükkanında oturup yarenlik ediyor. allah allah! dedim. yusuf'un da konuşacak lafı olur mu ki? kız da ona söyleyecek ne bulur? benim gibi biri.. üstelik tepesinde saçı da kalmamış. bir gün, iki gün, kız öğlen demiyor, akşam demiyor, yusuf'la oturup bakışıyor. bir gün ne göreyim, yusuf evden sazını getirmiş. güzel çalardı ha, delikanlılığımızda az mı ahenkler yapmıştık, hovardalıkta az mı saz paralamıştık! ama senelerden beri eline aldığı yoktu. dediğim gibi, bir gün dükkana getirmiş, tıngırdatmaya başladı. bir gün, iki gün, arkası gelmez. baktım kız da yavaş sesle okuyor. ahenk yolunda. burada ne müşteri olacak? akşama sabaha birkaç memur, pazardan pazara birkaç köylü.. iş yok, vakit çok. insan bundan azarmış zaten. bir gün yusuf'u çektim yanıma. ülen, dedim, ne olacak senin halin? ne var ki, dedi. daha ne olsun? güpegündüz koynuna alacak değilsin ya? halinden utan! yusuf bir kızardı. aman, emmioğlu, ağzına aldığın lafa bak. şart olsun eli elime değmedi. yarenliğimden hoşlanıyor herhalde.. bir iki de köy deyişi çalıyorum, gülüp: sağ ol yusuf ağa, diyor. o kadar.. böyleleri bize bakar mı? ama bunu derken içi de kan ağlıyordu. neyse ki umudu yoktu. ara sıra kız dükkana uğramayıverirdi. hani gece oyundan sonra efendiler ahenge götürürlerdi de sabaha kadar kızlara içirip oynatırlardı, ondan. böyle zamanlarda yusuf'un hali pek perişan olurdu. melül melül önüne bakar, sazına dokunur, müşteriye itibar etmezdi. birinin yüzünü kesiverecek de başına dert alacak diye korkardım. arada benim dükkana bir uğrardı. ne haber senin avrattan deyince: bırak şu kahpeyi! diye celallenir, amma akşama doğru kız gelince sazını kucağına alıp boynunu büke büke çalardı. her hallerini görürdüm; dükkanı ayna gibi karşımda.. yusuf yavru kuzu gibi karıya baktıkça domuzun kızı da sırıtıp oynaşırdı. ama yusuf'un dediğine bakılırsa pek halden anlarmış. onun babası da berbermiş. altı aynalı dükkanı varmış. sekiz kardeş oldukları için bunlara bakmazmış. kız da ekmeğini bu yolda aramış. nasip buymuş.

ille günün birinde işler bozuluverirdi. bizim deli yusuf bir akşam duramamış, kafayı çektiği gibi tiyatroya dayanmış. geçmiş en öne kasılmış. karı onu orada görünce şaşırmış. sonra gözünün ucuyla bir selam çakmış. yusuf kendini tutamayıp 'aaaah!' diye bir bağırmış. kız bunun üzerine şöyle bir daha başka türlü göz atmış. yusuf büsbütün kendini kaptırıp 'kurban olayım!' diye çığırmış. kaymakam köşeden işaret edince yusuf'un kolundan tutup dışarı atmışlar.

o günden sonra kız bir daha yusuf'un dükkanına gelmedi. herhalde rezillikten korktu. kart adamın sevdalısı tatsız olur, yapıştıkça yapışır. öyle ya! zaten çok da kalmadılar, üç beş gün sonra çekip bursa'ya gittiler. yusuf o geceden sonra kendini bıraktı, adamakıllı zebun oldu. halinden korkmaya başladım. kızı para istemeye dükkanın kapısına gelince bir bağırır, yedi mahalleye duyururdu. kızcağız da, gözünü silip eve kaçardı. ama çok sürmedi. beş on günde yusuf kendine gelir gibi oldu. bir gün dükkana uğradı: bizdeki de akıl mı ya? dedi, öyleleri bize bakar mı? gönül eğledi gitti.. yalnız dilleri pek hoştu. dargın kaldığıma yanarım! dedi. durdu, durdu: kimbilir şimdi nerdedir, kimlere tatlı dil döküyordur? diye içini çekti. yusuf, aklını başına topla, evine, ailene mukayyet ol, dedim. allah bilir ya, yürekten söylemedim. biz de gönül hali nedir biliriz. sevdalıya pend (öğüt) vermesi kolaydır. gel de sevdayı çekene sor.. ama, dediğim gibi, yusuf kendini çabuk topladı. çoluğuna çocuğuna bağırmaz oldu. kızın lafını etmedi. bir gün baktım, sazını da evine götürmüş.

eh, artık bu da geçti diyordum. bir gün yusuf'la benim dükkanda oturup konuşuyorduk. bana baka yusuf, dedim, insan hali işte böyle. on beş günlük ömrü on beş seneye sığdıramazsın da, on beş senelik ömrü on beş günde yaşayıverirsin! aldırma, allah ömür verir de sakalımız ağarır, belimiz bükülürse karşı karşıya oturur, bugünleri anıp söyleşiriz. insanın iyi günü de, kötü günü de geçer, elverir ki bugünlerden anacak bir şey kalsın! yusuf başını sallar, içini çekerdi. lakin gönlünün derdi kalmamıştı, her halinden belliydi. işte o sırada içeri bizim kara hakkı girdi. hoş geldin hakkı, işler nasıl? dedim. ortalarda görünmedin, deliğe girdin sandık.. kara hakkı pek köyde durmaz, bursa, balıkesir, izmir'e kadar dolaşır, keyif satardı. senin anlayacağın esrar götürürdü. bizim buranın kendisinden çok ala esrar çıkar ha! hakkı: aleykümselam dedi. yusuf'u görünce: aman üstümde kalmasın, yusuf ağa, sana selam getirdim! dedi. yusuf bir sarardı. içine doğmuş garibin.. kimden? dedi. hakkı güldü. malın gözü imişsin ya, yusuf ağa, hiç senden ummazdım. hiç de fena karı değil! dedi. sonra anlattı. balıkesir'den gelirken susurluk'ta bir handa kahve içiyorlarmış. bursa'dan balıkesir'e giden bir kumpanyaya rastlamışlar. şundan bundan konuşurlarken hakkı'nın orhangazili olduğunu, şimdi de oraya gittiğini duyan bir karı: aman, orda berber yusuf vardır, tanır mısın? demiş. hakkı, yusuf'u kim bilmez? deyince, yusuf'a benden çok selam et! demiş. adını da söylemeyip, sen selamımı diyiver, o bilir! demiş. hakkı işin alayında, hem anlatıyor, hem gülüyordu. ikide bir yusuf'un dizine vurup: yaman adammışsın yusuf ağa, karı durdu durdu sana selam etti. kamyona binip tozun toprağın içinde kaçarken bile kafasını camdan uzatıp, aman yusuf'a selamımı unutma! diye bağırdı, diyordu.

yusuf sesini çıkarmadı. ben hakkı'nın tıraşını bitirinceye kadar bir yeryüzüne, bir gökyüzüne bakıp oturdu. hakkı'nın arkasından, bir söz bile demeden çıktı, dükkanına gidip kepenkleri indirdi, kapıyı kilitledi. tekrar benim dükkanıma geldi. anahtarı uzatıp, al emmioğlu, bu sende kalsın. selamını aldım, gayrı buralarda duramam. herhalde onu bulmalıyım! dedi. aman yusuf, etme yusuf demeye vakit kalmadan çekti gitti. işte o gidiş.

çoluğu çocuğu ortada kaldı. bu kadar sene karşı karşı esnaflık ettik. aynı zanaatın ekmeğini yedik. onlara bakmak bize düştü artık. hem yusuf dükkanını kapatıp gidince onun müşterisi de bana kaldı. çocuklarının nasibi bana devroldu. onların nafakası boynumuza borçtur."

söyleyecek bir söz bulamayarak etrafıma bakındım. otelin önünden gelen motor sesleri otobüslerin geçmeye başladığını haber veriyordu. acele tıraş parasını vererek sokağa fırladım. içimde tuhaf bir utanma vardı. güzel bir manzara için bir günlük itiyadımı değiştirmek, bir gecelik rahatımı feda etmek, bana kaybedilmiş bir alışveriş gibi gelirken, bir kuru selamın arkasından başını alıp giden yusuf'u ve onun, içinde kimbilir ne dünyalar yaşayan, saçsız başını düşünüyordum.

dört elle sarıldığımız birçok kıymetlerin; uğrunda, sahici bir insan gibi kalbimiz ve kafamızla yaşamayı feda ettiğimiz binlerce sözde mühim şeylerin ne kadar kolay fırlatılıp atılabileceğini bana öğreten yusuf! benden de sana selam olsun!

22.5.11

rüzgarlı bayır

emily bronte

akıllı bir insan için en iyi arkadaş yine kendisidir.

iyi bir yüreğin varsa, kapkara bir zenci de olsan, yüzün yine sevimli olur. kötü bir yürek en sevimlileri bile çirkinden de kötü yapar.

ihanetle şiddet iki ucu sivri oklara benzer; kullananları düşmanlarından beter yaralarlar.

21.5.11

çiçekli şiirler yazmak istiyorum bayım

didem madak



çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
bilmiyorsunuz. darmadağın gövdemi
çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum
karanlıkta oturuyorum. ışıkları yakmıyorum
çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum
bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu
yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum
bir yağsam pahalıya malolacağım
ben bir bodrum kat kızıyım bayım
yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
fakat korkuyorum. birazdan da
kırk üç numara ayakkabılarınızla
bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
bu iyi olmaz bayım!

"gün akşam oldu" diyorum
ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
cam kırıkları yiyorlar
rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde
rengarenk yapboz parçacıkları
anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz
hayır, sanırım sabahı bekleyemem
bilmiyorum
insanlar rüyalarını acilen anlatmalı

on dört yaşındaydı ruhum bayım
bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı
protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
o ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
sinemalarda da "orgazm gıcırtıları" oynuyordu.
kaçmaya çalıştım. olmadı
bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
ruhum açısından faydalı buluyorum bayım
neyse işte
ben her filmi hatırlarım
sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu
"sofi'nin tercihi'ni" seyrederken çok ağlamıştım
öpüşen guramilerle ilgili bir film yapsalar
onu da mutlaka hatırlardım
insan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu
hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
bir "eşya toplayıcısıyım" bayım

büyük gemiler de yok artık bayım
büyük yelkenler de
büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım
işte az önce bir karabatak daldı suya
bir süredir kayıp
dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
ölüm çok iri bir sözcük değil bayım
kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum
ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz
bir gül, bir güle derdi ki görse
yalan söylüyorum
güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım

californication

bir kız asla ilk seferini unutmaz.

hızlı yaşa, genç öl. güzel bir cesedin olsun. bil bakalım ne var? güzel ceset diye bir şey yok. birçok ceset gördüm ve hepsi de bok gibi çirkin. ayrıca bok gibi de kokuyorlar. neden olduğunu bilmek ister misin? çünkü, tam anlamıyla her deliklerinden dışarı bok çıkıyor.

bir tesisatçı borularla uğraşırken boruların kalitesini düşünmez. onları tamir eder ve siktir olup evine gider. ve unutmak için içki içer.

anı yaşamak gibisi yoktur.

bir kere dibe vuran ayağa kalkamaz. size söylemedikleri şey ise büyümenin, dünyadaki yerini bulmanın ve kaderini kabullenmenin zorluğu. ama şanslıysanız hayatınıza sizi anlayan biri giriyor. sizi siz olduğunuz için kabul eden, kaderinize karşı sizi nazikçe dürtükleyen biri.

bir şeyleri istemek zaman kaybıdır çünkü er ya da geç sizi kendine isteyen şey gelip omzunuza dokunuyor. o an hazır olmak isteyebilirsiniz.

insanlar giderek aptallaşıyor. muazzam bir teknolojiye sahibiz ve buna rağmen bilgisayarlar, basit birer mastürbasyon makinelerine dönüştü. internetin bizi daha özgür, daha demokratik yapması gerekirken; yaptığı tek şey, howard dean'in başkanlık adaylığını düşürmek ve 24 saat illegal pornografiye erişim imkanı sağlaması oldu. insanlar artık yazmıyorlar, blog tutuyorlar. konuşmak yerine sms gönderiyorlar; ki ne noktalama ne de gramer kuralları var, lol ve lmfao gibi kısaltmalar.. gördüğüm kadarıyla bir grup salak insanın, kendileri gibi salaklarla sözde iletişim kurmak için kullandıkları ilkel bir dil; tıpkı mağara devri insanının konuşmasına benziyor.

20.5.11

ekmek arası

charles bukowski


durgun sular derin olur.

birkaç yıl önce dinle ilişkimi kesmiştim. gerçek olduğunu varsayarsak insanları aptallaştırıyor veya aptalları çekiyordu. gerçek değilse, aptallar daha da aptaldılar.

peki, tanrı, diyelim ki varsın. bu çıkmaza sen soktun beni. beni sınamak istiyorsun. bir de ben seni sınayayım, ne dersin?

birine ihtiyaç duyuyordu insan. etrafında öyle biri yoksa onu sen yaratmak zorundaydın. olması gerektiği gibi birini yaratırdın. insanın kendini aldatması, hile yapması gibi bir şey değildi bu. aksini yapmak, etrafında baron gibi biri olmadan yaşamak kendini aldatmak olurdu.

başka birinin gerçeği sizin de gerçeğinizse ve o bunu sizin için dillendiriyorsa müthiştir.

kitapların yanlış olabilecekleri aklına bile gelmiyordu. veya aslında önemli olmadıkları.

bir ahmak bağışlanabilir çünkü sadece bir yönde gider ve kimseyi aldatmaz.

neden hep kötü ile daha kötü arasındaydı seçimlerimiz?

güzeldiler. yetişkinler gibi değildiler. gülebiliyorlardı. gülünecek şeyler vardı. şefkat göstermekten korkmuyorlardı. yaşamın, yaşamdaki şeylerin bir anlamı yoktu, d.h. lawrence biliyordu bunu. sevgi gerekiyordu; ama insanların kullandıkları ve kullanıldıkları türden bir sevgi değil. d.h. biliyordu bunu. dostu huxley entelektüel gevezenin biriydi; ama ne harikulade bir gevezeydi. sürekli kazıyıp duran beyni ile g.b. shaw’dan çok daha iyiydi. shaw’ın işlenmiş mizahı bir işe dönüşüyordu sonunda, ona yük oluyor, gerçekten bir şeyler hissetmesini engelliyordu. parlak dili bir süre sonra sıkıyor, beyni ve duyguları kazıyordu.

ikisi de hak ettiklerini elde etmişlerdi. bense yaşamın yeşil okyanusunda yüzen elli sentlik bir bok parçasıydım.

sorun seçimlerini hep iki kötü arasında yapmak zorunda kalmandaydı ve seçimin ne olursa olsun bir parçanı daha kesiyorlardı. kesecek bir şey kalmayana dek. insanların çoğu yirmi beş yaşında mahvolmuştur. araba süren, yemek yiyen, çocuk sahibi olan, kendilerine en çok benzeyen başkan adayına oy vermek gibi her şeyi yapılabilecek en kötü şekilde yapan götlerden oluşmuş bir toplum.

ilgi duymuyordum. hiçbir şeye ilgi duymuyordum. nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. bende bir eksiklik vardı belki de. mümkündü. sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. onlardan uzak olmak istiyordum. gidecek yerim yoktu ama. intihar? tanrım, çaba gerektiriyordu. beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.

şans eseri kazanmıştım, heyecanlanacak kadar umursamamıştım.

vitrinden uzaklaşıp yürüdüm bir süre. bulvara gelmeden hemen önce kaldırımdan indim ve ayağımın dibinde geniş bir yağmur gideri gördüm. dünyanın bağırsaklarına inen koca bir kara ağız gibiydi. elimi cebime sokup madalyayı çıkardım, boşluğa bıraktım. doğru içine gitti. karanlıkta kayboldu.

bir işi bedava yapacak birini bulursan, ortalıkta dolanmaktan başka bir işe yaramayan biri çıkar karşına.

orkestra çalmaya başladı, kızlarla oğlanlar dans ediyorlardı yine. önce altın sarısı, sonra kırmızı, mavi, yeşil ve tekrar altın gölgeler saçan ışıklar dönmeye başladı. onları izlerken, birgün benim dansım başlayacak, dedim kendi kendime. o gün geldiğinde onlarda olmayan bir şeye sahip olacağım.

sorun çinlilerin çok fazla olmalarında. bir çinliyi öldürdüğün zaman ortadan ikiye bölünüp iki çinli olur.

sonra tahammül edilmez oldu benim için. nefret ettim onlardan. güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli, bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım, göreceksiniz, diyordum.

iftihara geçen öğrencilerin diplomaları önce verilecekti. çağrıldıkça geliyorlardı. abe mortenson’ın adı okundu. diplomasını aldı. alkışladım.
- nasıl bir geleceği olacak? diye sordu jimmy.
- bir yedek parça fabrikasında mali müşavir. california’da, gardena yakınlarında.
- ömür boyu tek iş.. dedi jimmy.
- ömür boyu tek kadın, diye ekledim.
- abe asla mutsuz olmayacak..
- veya mutlu.
- sadık bir adam.
- bir süpürge.
- bir ceset..
- pısırık.

ne yıpratıcı yıllardı onlar.. yaşama isteği ve gereksinimi ile dolu olup yapamamak.

tekdüze yerlerde çabuk yayılır haberler.

hocalar, cümle başlarında da “nazi” kelimesini küçük “n” ile yazmamızı söylüyorlardı sürekli.

demokrasinin zayıf noktalarından biri halk oylamasının, seçildikten sonra bizi önceden kestirilebilir ve sıradan bir duygusuzluğa götürecek sıradan bir başkanı kaçınılmaz kılmasıdır.

bir yerde, insanın gerçekten inanmadığı ve anlamadığı bir tezi savunurken daha inandırıcı olabileceğini okumuştum, bu da hocalara karşı bayağı avantajlı kılıyordu beni.

iyi savaşlar veya kötü savaşlar yoktur. savaşta kötü olan tek şey kaybetmektir. bütün savaşlar her iki tarafın da doğru bulduğu nedenlerden çıkmıştır. kimin haklı veya haksız olduğu değildir mesele, kimin daha iyi generallere, daha üstün bir orduya sahip olduğudur.

her kılı özenle kesilmiş bıyığı olan birine asla güvenme..

hayatım boyunca örümcek ağlarına takılmıştım o semtte. karatavukların saldırısına uğramış, babamla yaşamıştım. her şey biteviye kasvetli, hüzünlü ve lanetliydi. hava bile küstah ve kancıktı. ya haftalarca dayanılmaz sıcak olurdu ya da yağmur yağardı, beş altı gün, kesintisiz. bahçe suları taşıp evlere girerdi. kanalizasyon sistemini planlayan bu konudaki bilgisizliği için hatırı sayılır bir para almış olmalıydı.

ve benim durumum doğduğum günkü kadar kötü ve hüzünlüydü. tek fark, istediğim sıklıkta olmasa bile arada sırada içki içebilmekti. insanın kendini sonsuza dek sersem ve yararsız hissetmesini engelleyen tek şeydi içki. onun dışındaki her şey insanı sürekli gagalayıp deliyordu. ve hiçbir şey ilginç değildi. insanlar kısıtlayıcı ve tedbirliydiler, aynıdyı hepsi. ve bu götlerle ömrümün sonuna dek yaşamak zorundaydım. tanrım, hepsinin kıç delikleri, seks organları, ağızları ve koltuk altları vardı. sıçıyor ve konuşuyorlardı ve at boku kadar can sıkıcıydılar. kızlar uzaktan iyi görünüyor, güneş elbiselerinde ve saçlarında parlıyordu. ama yakınlaşıp ağızlarından akan beyinlerini dinleyince silahlanıp yeraltına gizlenmek istiyordum. mutlu olmayı asla beceremeyecek, asla evlenemeyecek, çocuk sahibi olamayacaktım. allah kahretsin, bulaşıkçı bile olamıyordum.

yoksul bir adamın evine asla para götürme. o iki kuruşunu kaybedebilir. ama öte yandan yanındaki paranın tümünü kazanması matematiksel bir olasılıktır. para ve yoksul biri söz konusu olduğunda yapman gereken onları birbirine fazla yaklaştırmamaktır.

hayat yoktu hiçbir yerde, ne bu şehirde, ne bu yerde, ne de bu yıldırıcı varoluşta..

savaş.. bakirdim henüz. bir kadının ne olduğunu bile öğrenemeden tarih uğruna paramparça olmayı düşünebiliyor musunuz? veya bir otomobil sahibi bile olamadan. kimi savunacaktım? başkasını. sikinde bile olmadığım başka birini. savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu.

yaşamlarını sürekli kampüste geçiren manyaklar vardı. üniversite yaşamı yumuşak ve gerçeklerden uzaktı. dışarda, gerçek dünyada seni nelerin beklediğinden söz etmiyorlardı. beynini teorilerle dolduruyor, kaldırımların ne kadar sert olduğunu söylemiyorlardı. üniversite tahsili insanı sonsuza dek mahvedebilirdi. kitaplar yumuşatıyordu insanı. kitabını bırakp sokağa çıktığında kitapların sana söz etmedikleri şeyler bilmek zorundaydın.

balık gibi düz herifin biriydi bu monty. tek iyi yanı bir şey sorulmazsa konuşmamasıydı.

insanlardan uzak bir sığınak bulmalıydım kendime. sefilhane iğrençti. sıradan bireyin yaşamı sıkıcı, ölümden de beterdi. başka çarem yoktu. eğitim bir tuzaktı sadece. aldığım azıcık eğitim beni daha şüpheci yapmıştı zaten. doktorlar, avukatlar, bilim adamları, neydi bunlar? bireysel davranış ve düşünme özgürlüğünü kaybetmiş insanlar. barakama dönüp içtim.

karyolama oturup kendime bir içki koydum. kapımı açık bırakmıştım. şehrin gürültüsüyle beraber ay ışığı sızıyordu odama: müzik dolapları, otomobiller, küfürler, köpek havlamaları, radyolar.. hep beraberdik. aynı bok çukurunun içindeydik hepimiz. kaçış yoktu. zamanı geldiğinde sifonumuz çekilecekti.

19.5.11

gerçek

leyla erbil

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

din

seneca: her insan, inanmayı muhakemeye tercih eder.

raymond ian burns: dünyadaki dinler kaç kere herhangi bir keşif yüzünden zarar görmelerine rağmen, sadece kale direklerinin yerini değiştirmiş ve sanki hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam etmişlerdir.

max stirner: düşünen bir insanın inançlı bir insandan tek farkı, ondan çok daha inançlı olmasıdır. düşünenin inanabileceği binlerce öğreti varken, inançlı sadece birkaç tanesiyle idare eder.

mark twain: espri anlayışı olan bir insanın nasıl dindar olabileceğini anlayamıyorum.

kurt vonnegut: erdemli davranışların, mümkün olmayan bir ahirette kazanılacak oldukça imkansız ödüller ya da cezalarla, çubuğa bağlanan havuç benzeri dalaverelerle değersizleştirildiğine inanıyorum.

evelyn waugh: her öğretinin, medeni zevklere sahip kişilerin asla yer alamayacağı bir cennet vaadinde bulunması, ilginç bir durumdur.

howard stern: öldüğünüz zaman gerçekleşecek olan şudur: bir kutuya konulmak ve solucanlar tarafından yenmek.

douglas adams: bir köşesinde meleklerin olduğuna inanmadan da, bir bahçenin güzel olduğunu görmek yeterli değil midir?

18.5.11

tepedeki ev

cesare pavese

bir kadın sana koşarsa, o çoktan hesaplarını yapmış demektir.

bir adam ne kadar başarılı olursa olsun bir köprü gibidir, belli bir taşıma gücü vardır; ama ötesini kaldıramaz.

bu dünyada tesadüfen bulunuyoruz. baba, anne, çocuklar, herkes bir rastlantı sonucu burada. insan yalnız doğar, yalnız ölür.

tepeyi köpekle dolaşmak hoştur: sen yürürken o koklar, senin için kökler, yuvalar, dehlizler, gizli bağlar bulur ve keşiflerin tadını artırır. çocukluğumdan beri, bana öyle gelirdi ki, bir ormanda köpeksiz dolaşmakla yaşamın büyük bir dilimini, toprağın gizini elden kaçırmak aynı şeydi.

adam olmak için şans ister, cesaret, istek ister. her şeyden önce de cesaret. sanki başka hiç kimse yokmuş gibi yalnız kalabilme ve yalnızca işini düşünebilme cesareti. insanlar senin yaptıklarını önemsemeseler de korkmamak gerekir. bunun için yılları verebilmek; hatta ölebilmek gereklidir. öldükten sonra, şansın varsa adam olursun, adın anılır.

artık hiç kuşku yoktu. yıllardır bütün avrupa'da yaşananlar şimdi bizde yaşanıyordu. göğün altında, ordularca ve korkunç seslerce işgal edilen kentler ve köyler acıyla kıvranıyorlardı. o günlerde ölen yalnızca sonbahar değildi. torino'da bir yıkıntı yığını üzerinde kocaman bir fare görmüştüm, güneşin altında sakin, huzurluydu. o kadar sakindi ki ben yaklaşınca bile ne kımıldadı, ne kaçtı. bacaklarının üzerinde dimdik duruyor, bana bakıyordu. artık insanlardan korkmuyordu.

bu savaş evlerimizi yakıyor. yollarımıza, alanlarımıza kurşunlanmış cesetler bırakıyor. bizi tavşan gibi o sığınaktan bu sığınağa koşturuyor. sonunda etkin bir onayımızı almak için bizi de savaşmaya zorunlu kılacak. ve öyle bir gün gelecek ki hiç kimse savaşın dışında kalmayacak -ne ödlekler, ne kederliler, ne yalnızlar. ailemin yanında yaşadığımdan beri bunu çok sık düşünür oldum. hepimiz savaşmayı kabulleneceğiz. ve belki o zaman huzura kavuşacağız.

insan utanç duyuyor; çünkü birbirini çok iyi anlıyor -gözler birbirine değsin yeter. o ölünün yerinde bizler de olabilirdik: hiç fark etmezdi ve eğer yaşıyorsak bunu o kana bulanmış cesede borçluyuz. bu yüzden her savaş sivil bir savaştır. her şehit olan ayakta kalana benzer ve ona bunun nedenini sorar.

ben bitebileceğine inanmıyorum. şimdi savaşın ne odluğunu, sivil savaşın ne olduğunu gördükten sonra, biliyorum ki, savaş günün birinde biterse herkes şöyle soracak: "peki, ya şehitleri ne yapacağız? neden öldüler?" ben ne yanıt vereceğimi bilemezdim. en azından şimdi bilmiyorum. başkalarının da bilebildiğini sanmıyorum. belki de bunun yanıtını bir tek ölüler biliyorlardır ve savaş yalnızca onlar için gerçekten bitti.

eski günlerde bile, hani deniz, orman der gibi, tepe denirdi. akşamları kararan kentten oraya dönerdim ve tepe benim için yalnızca bir yer değil, nesnelerin bir görünüm biçimi, bir yaşama tarzıydı. söz gelimi o tepelerle, çocukluğumda oynadığım, şimdi de yaşadığım bu tepeler arasında bir ayrım görmüyordum: her zaman nereye varacağı belli olmayan, yılankavi bir toprak parçasıydı, kimi yeri ekili, kimi yeriyse yabanıl; karşıma kimi yollar çıkardı, kimi mandıralar, kimi uçurumlar. sanki gece alarmlarının dehşetinden kaçarmışçasına, akşam oldu mu ben de tırmanıyordum; yollar karınca gibi insan kaynıyordu, zavallı insancıklar şiltelerini bisikletlerine ya da sırtlarına yükleyip kırlarda uyumak için toplaşırlardı: konuşurlar, tartışırlar, sevgi ve inançla kaynaşıp eğlenirlerdi.

yokuşa sardın mıydı herkes başlardı tutuklu kentten, geceden, yakındaki korkulardan söz etmeye. uzun zamandan beri yukarıda yaşayan ben, onların yavaş yavaş saptıklarını, seyreldiklerini görür, sonra da bir an gelir ve artık çalıların ve çitlerin arasından tek başıma tırmanmaya başlardım. işte o zaman yürürken dikerdim kulaklarımı, gözlerimi tanıdık ağaçlara çevirirdim, toprağı ve her şeyi derin derin koklardım. hüzünlerim yoktu, biliyordum ki gece bütün kent alev alev yanabilir, insanlar ölebilirdi. ne var ki uçurumlar, kırlar ve patikalar her zamanki gibi ve dingin bir sabaha uyanacaklardı. meyve bahçelerine açılan pencereden ben gene sabahı görecektim. bir yatağın içinde uyuyacaktım, bu kesindi. kırlarda ve ormanlarda geceleyen kalabalıklar benim gibi gene kente ineceklerdi, yalnızca onlar benden daha bitkin ve üşümüş olacaklardı. yazdı, kentte oturduğum, yaşadığım başka akşamları anımsıyordum, ben de gecenin ilerleyen saatlerinde şarkılar söyleyerek, gülerek kenti yaşardım, binlerce ışık tepeyi ve yolun sonundaki kenti ışıtırdı. kent sanki bir ışık gölüydü. o zamanlar geceler kentte geçirilirdi. zamanın bu kadar kısaldığı bilinmiyordu. dostluklar ve günler en önemsiz rastlantılarla tüketiliyordu. başkaları ile ve başkaları için yaşanıyordu ya da öyle sanılıyordu.