george berkeley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
george berkeley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.06.2018

televizyon üzerine

pierre bourdieu

"olmak," diyordu berkeley, "algılanmış olmaktır."

insan hiçbir zaman söylediği şeyin öznesi olduğundan emin değildir. sandığımızdan çok daha az sayıda özgün şeyler söyleriz.

hiçbir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissetirmekten daha zor değildir.

gazetecilerin özel gözlükleri vardır ve bunlarla bazı şeyleri görürlerken bazılarını görmezler ve gördükleri şeyleri de belli bir tarzda görürler. bir ayıklama yapar ve ayıklanmış olan şeyi belli bir tarzda kurarlar.

televizyon, toplumsal ve siyasal varoluşa ulaşmanın arabulucusu haline geliyor. varsayalım ki, bugün ben elli yaşında emeklilik hakkını elde etmek istiyorum. bundan birkaç yıl öncesine kadar, bu amaç için bir gösteri düzenlerdim, elimize pankartlar alırdık, yürüyüşler yapardık. milli eğitim bakanlığı'na giderdik; bugün ise -hiç abartmıyorum- becerikli bir iletişim danışmanı tutmak gerekir. medyaya yönelik, ona çarpıcı gelecek birkaç numara bulunur: kılık değiştirilir, maskeler takılır ve televizyon aracılığıyla, elli bin kişinin katıldığı bir gösterinin sağladığından daha az olması mümkün olmayan bir etki sağlanır.

izlenme oranları boyunca, tecimsel olanın mantığı, kendini kültürel ürünlere dayatmaktadır. oysa, tarihsel yönden, benim -ve umarım, yalnız benim değil-, bir kısım kişilerin, insanlığın en yüce ürünleri olarak düşündüğümüz bütün kültür ürünleri; matematik, şiir, edebiyat, felsefe, bütün bu şeyler, izlenme oranına tekabül eden şeye karşı, tecimin mantığına karşı üretilmişlerdir.

10.03.2015

kelimeler şehri

alberto manguel

her ne kadar hayıflansak da, yazılı dil, bundan beş bin yılı aşkın bir süre evvel ilk olarak ortaya çıktığı zaman, ozanlar değil muhasebeciler tarafından icat edilmişti. iktisadi nedenlerle, iktisadi vakaları, örneğin mülkleri, ticari alışverişleri ve alım satım anlaşmalarını kayıt altında tutma gayesiyle ortaya çıkmıştı.

william hazlitt: özgürlük aşkı, başkalarına duyulan aşktır; iktidar aşkı ise kendi kendimize duyduğumuz aşk.

her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.

alfred döblin: sanatta yönteme yer yoktur, ahmaklık daha iyidir.


alfred döblin: bitmiş kitap beni ilgilendirmez; ancak yazılmakta olan, sıradaki kitap beni ilgilendirir.


eric ormsby: kimi zaman, kelimelerin bizden bağımsız, kendilerine ait hususi bir varoluş sürdüklerine inanıyorum ve bana, bilhassa güçlü duygularla dolu olduğumuz anlarda konuştuğumuzda ya da yazdığımızda, yardımımıza nazır birtakım hecelere ya da birtakım uygun ifadelere atlayıp bir gezintiye çıkmaktan başka pek bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor.


sokrates bilinçli bir şekilde şunu öğretmişti: "kendini bil!" am
a kendimi nasıl bilebilirdim; hem bilecek hem de bilinecek olan bensem?

ölüm yalnızca kaçınılmaz ortak kaderimiz değildir; insanlığın ona dair ortaklığı bizzat yaşamın içine dek yayılır; yaşamımız asla bireysel değildir, öteki'nin varlığıyla ilelebet zenginleştiği gibi yokluğunda da fakirleşir. bir başımıza, bir adımız ve bir yüzümüz yoktur, bize seslenecek biri ve ayırt edici özelliklerimizin farkına varmamızı sağlayacak bir yansımamız yoktur.

"her şeyi görmüş, coşkudan yeise bütün duyguları tatmıştı.
her şeyin, her gizli yerin, tufan'dan önce olup bitenin sırrına ermişti.
dünyanın ucuna kadar gitmiş ve uzun yolculuktan bitkin; fakat sapasağlam olarak dönmüştü." (gılgamış destanı)

franz kafka: ilerlemeye inanmak, onun zaten gerçekleşmiş olduğuna inanmak anlamına gelmez. çünkü buna inanmak denmez.

bütün hikayeler, aslen, yorumladığımız hikayelerdir ve hiçbir okuma masum değildir.

oscar wilde: ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.

her edebi ilişki, az çok bilinçli bir biçimde, öteki'ni görmenin üç yolunu içerir: hayali, yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak.

jorge luis borges: iyi bir dize ya hiç kimseye ait değildir ya da edebiyata aittir.

kierkegaard: filozofların gerçeklik üzerine söyledikleri bitpazarında bulunan bir tabelada yazanlar kadar yanıltıcıdır: "burada ütü yapılıy." çamaşırlarını getirirsin ve kandırıldığının farkına varırsın: tabela, satılmak üzere oradadır.

bellek, zamanın akışının yanı sıra, geçmişimizin mahzenleriyle olan bağımızdır.

jorge luis borges: gerçeğin ilginç olma zorunluluğu hiç mi hiç yoktur.

cervantes: eskilerin altın çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış, ne mutlu yüzyıllarmış. içinde bulunduğumuz demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar "senin" ve "benim" kelimelerini bilmedikleri için.

tarihsel gerçek, olup bitenler değildir; tarih, bizim olduğuna hükmettiğimiz olaylardır.

don quijote'u düzenli bir toplumdaki deli bir adam yerine koyan her okumaya karşılık, onu delirmiş ve adaletsiz bir dünyanın en rasyonel adalet arayıcısı olarak gören biri mutlaka çıkacaktır.

berkeley: var olmak algılanmaktır. (esse est percepi)

29.03.2013

idealizm

george berkeley

"en modern idealist filozofların materyalizme karşı ileri sürdükleri hiçbir kanıt yoktur ki, insan bunu ingiliz papazı berkeley'de bulmasın." (lenin)

madde, ruhumuzun dışında, düşünerek var olduğuna inandığımız ya da var olduğunu sandığımız şey değildir; ne var ki, onları gördüğümüz, onlara dokunduğumuz için şeylerin var olduğunu düşünüyoruz; bu duyumları verdikleri için onların varlığına inanıyoruz.

ama duyumlarımız, bizim ruhumuzda sahip olduğumuz fikirlerdir. bu durumda, duyumlar aracılığıyla algıladığımız şeyler, fikirlerden başka bir şey değildir ve bunlar, zorunlu olarak zihnimizden başka bir yerde bulunmazlar.

örneğin, belli bir düzenleniş içinde bir renk, bir tat, bir koku, bir biçim, belirli bir direnç gözlemleniyor. bunların tümü "elma" sözcüğüyle ifade edilen bir nesne olarak tanınıp biliniyor. başka duyum biçimleri de bize başka fikir koleksiyonları verirler. bu koleksiyonlar örneğin taş, ağaç, kitap denilen ve algılanıp kavranabilen diğer bütün şeyleri oluştururlar.

aynı şeyin, aynı zamanda farklı olabileceğine inanmak saçmalık değil de nedir? örneğin, bir şeyin aynı zamanda hem soğuk hem sıcak olması! ellerimizden birinin sıcak, ötekinin soğuk olduğunu ve aynı anda her ikisini de bir vazoda bulunan normal sıcaklıktaki bir suya soktuğumuzu düşünelim: vazodaki su, bir elimize sıcak, ötekine soğuk gelmeyecek mi?

şu kumaş parçasının kırmızı renkte olduğunu söylemektesiniz. iyi ama emin misiniz bundan? kırmızı rengin kumaşın kendisinde olduğu düşüncesindesiniz. acaba doğru mu bu? bildiğiniz gibi, gözleri bizimkinden farklı olan hayvanlar vardır. onların bu kumaşı kırmızı renkte görmeleri mümkün değil. sarılık hastalığına tutulan bir insan da kumaşı kırmızı değil sarı renkli olarak görür. öyleyse rengi nedir bu kumaşın? bundan çıkan sonuç şu: kırmızılık kumaşın kendisinde değil, gözlerdedir. daha doğrusu bizdedir.

hafif olduğunu mu söylüyorsun bu kumaşın, onu bir karıncanın üzerine bıraktınız mı, ona ağır gelecektir mutlaka. öyleyse kim haklı? bu kumaşın sıcak olduğunu mu düşünüyorsunuz? eğer ateşiniz olsaydı o zaman da serin gelirdi bu kumaş size. öyleyse sıcak mıdır kumaş yoksa soğuk mu?

kısacası aynı şeyler, aynı anda, kimilerine kırmızı, ağır, sıcak geliyor, kimilerine de sarı, hafif, soğuk görünüyorsa nedeni şudur: demek ki böyle sanmakla biz yanılsamaların kurbanı olmaktayız ve bu şeyler ancak zihnimizde var olan şeylerdir.

o halde, madde, fikirden başka bir şey değildir.

"berkeley sisteminin amacı, maddenin var olmadığını kanıtlamaktır." (georges politzer)