leyla erbil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
leyla erbil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.12.2021

hûlya

ahmed arif

senin o anlatılması imkansız, dayanılmaz gözlerin, bütün kör, şaşı, şiş, alçak ve yere bakan gözleri bir kalemde kaldırır atar dünyadan. sabah gözlerimi sana açarım. akşam, uykularımı senden alırım. nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. böyleyken gene de şükretmem halime; hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. nemsin be? sevgili, dost, yar, arkadaş.. hepsi. en çok da en ilk de leyla'sın bana. bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. uçan kuşum, akan suyumsun. seni, anlatabilmek seni. ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini.

öylesine hûlya, kutsal ve uzaksın ki.. allah kahretsin beni.

15.09.2020

gerçek

leyla erbil

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

12.05.2019

islam

nihat genç: imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"

fernand braudel: islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.

güven turan: islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

gerard de nerval: bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.

jean p. sasson: muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış olmalı. tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.

leyla erbil: bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

nazım hikmet: halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.

9.10.2017

inanç

leyla erbil: ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar..

ihsan oktay anar: birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. işin kötüsü, bu korkuya tanrı diyorlar. oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, tanrı'yı görmüş olurlardı.

halide edip adıvar: geceleri bilhassa yatsı namazından sonra seccadede oturur, çocuk dilimle içimde ukde olan meseleler hakkında allah'la konuşur dururdum. en fazla, insanları hayvanlara ve insanları insanlara eziyet etmeye sevk eden nedenleri anlamak isterdim. hepsini kendi yaratmış olduğu halde, allah'ın neden müslüman olmayanları cehenneme gönderdiğini bilmek isterdim. fakat yarım küsur asırdan beri daima herhangi bir din, hatta siyasi inançlardan insanların kendilerinden olmayanları ahrette veya dünyada neden cehenneme göndermek istediklerini öğrenmiş değilim.

5.08.2017

din

yann martel: din karanlığın ta kendisidir.

ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

catherine clement: düşünmek, kutsal olana saygısızlıktır.

leyla erbil: yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.

ece temelkuran: tanrı'nın orta doğu'da icat edilmiş olması tesadüf olamaz. çünkü orası günahlardan kurulu. kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.

şerif mardin: insan, dinsel fikirlerinin kendi iç hayatının bir projeksiyonu olduğunu anladığı anda, artık kendi tabiatının dışında bir miyar aramayacak, kendi kişiliğini idrak etmeye çalışacaktır.

joyce carol oates: eğer tanrının gözünde bütün insanlar eşitse, o zaman bütün bu karın ağrısı niye?

oscar lewis: dinimi anamla babamdan öğrendim; ama biliyorsunuz, iyi öğrenim gören bir kişinin din hakkındaki görüşleri çok daha başkadır.

susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.

erich fromm: tanrının buyruğu altındaki insanın özgür iradesi yoktur; o ancak ya tanrının ya da şeytanın iradesinin bir tutsağıdır, hizmetçisidir, kölesidir.

3.12.2016

leylim leylim

ahmed arif

şiir önce bir güzellik duygusudur.

varlık'ın yarışma sonucunu gördün mü? "aman aman hey"le "unutamadığım"ı katmıştım. tabii küçük jürinin insaf -daha doğrusu insafsızlık ve namussuzluk- barajını bile aşamadık. ciğeri beş para etmez yaratıklar, yolunu bulmuş; dergici, yönetici ya da ahbap oluvermişler işte. türk şiirini, edebiyatını bu fikir piçlerinin, bu orospu karıdan beter heriflerin tekelinden çekip almalıyız. borç bize bu. bu memlekette, edebiyat adıyla yenen bokların, işlenen fikir cinayetlerinin hesabını mutlaka soracağız.

kişi, kabiliyetine ve haysiyet duygusuna göre acı çeker, sevinç duyar.

utanılacak hiçbir bok yemedim, yemem de! ama polise sorarsan ben bir canavarım. çünkü yüzlerine tükürdüm, tenhada yakalayıp eşşek sudan gelinceye kadar dövdüm; rüşvet, döviz kaçakçılığı ve randevuevi işlettiklerini bildiğimi, bunları er geç yazacağımı söyledim. birinin dişlerini döktüm, birini merdivenden atmak için fırlattım. kolu kırıldı. hepsi bu işte. haksızlığa, hakarete dayanamıyorum. türk siyasi tarihinin işkence görme rekorunu kıracak kadar zulüm görmeme budur sebep!

insan düşmanını ya öldürür yahut da onunla kardeş olur.

bir kez polisten yakamı kurtarmış değilim. kanun! bu da bir maskaralık, bir dümen. kanun yalnız biz fukaralar için var. o da cezalandırırken sade! beraat etmişim, kim takar? hoş benim de onları taktığım yok. gece de tenhada boş gezmiyorum; ahdettim, beni öbür dünyaya yalnız gönderemezler. ne de olsa eşkıya kanı taşıyorum.

her kadında bir kleopatra damarı vardır, her erkekte de bir sezar ahmaklığı.

kimselere bir şey demek için değil, kendi susuzluğumuz, yangınlığımız için yazıyoruz. bizler artık hayatın tatlılıklarından faydalanamayacak kadar baltalandık. acının fazlası, daha doğrusu bu kadar manasız sıklığı, uyuşturuyor, kurutuyor. galiba mezarımıza sadece haysiyeti götüreceğiz.

en korkuncu, insanın kendi sinirlerinin ihanetidir.

dövünmek neyi çözümler? ne dövünmek ne de düşünmek hayatı değiştiriyor. hayatı, kendi icadımız fakları, prangaları zorlamak, parçalamakla değiştirebiliriz. yoksa daha iki bin yıl keçiler kadar bile mutlu, haysiyetli bir hayata kavuşamayız.

5.10.2016

leyla'ya mektuplar

ahmed arif

leylacığım, gene suskunluklara, iyi saatte olsunlara karıştın. öyledir kafir dünya. biraz erincimiz, biraz günlük gecelik can avuntumuz oldu mu, unutuveririz dostu, canı, uzaktakini. dağlarla, deli sularla, yasaklar, pis ve kuş beyinli katil adamlarla, senden ayrı düşeni. nicesin? can tılsımının bu tek kelimede gizlendiğini duyarım. nicesin?

şimdi burada güzel bir şafak. gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum. seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. ve sen geçersin içimden. bitmek bilmezsin.

seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir.

bana öyle geliyor ki sen beni görmek istemiyorsun. işte oraya gelmeme engel ya da sebep olan asıl bu. gelicem, kahveni, cıgaranı içicem, sonra da iyi akşamlar, iyi geceler deyip boynumu kırıp gidicem; otele ya da bir gecekondu yatağına. allah kahretsin, bunu düşündükçe geberesiye tiksiniyorum dünyadan.

dün yemekte anneme "beethoven gelse istese kızını verir miydin?" diye sordum. "kim bu herif?" dedi. "açlıktan ölen bir müzik peygamberi" dedim. önce tövbe çekti, sonra küfretti anam. kardeşlerime sordum; kızlar yalandan, erkekler canı gönülden "evet" dediler. galiba erkekler hayale, romantizme daha düşkün oluyor. kız kısmı peşinci, realist! haklı bir şey. bir dostluk delisi, bir garip şair, böyle ehli namus ve eli ayağı düzgün bir hatuncağızla evlendi mi boku yediğinin resmidir.

hiçbir uğraş, hiçbir umut, seni düşünebilmek, seni anlayıp sevmek, yüzüne bakabilmek kadar dolu, anlamlı ve yaşanmaya değer olamaz.

değil evlilik, insan düşüncesinin ulaşabildiği bütün kavramların üstünde, biz hep birbirimizi görecek, duyacağız. dostluğumuzun uzun ömürlü oluşu, bundan.

28.11.2015

kör ayna, kayıp şark

nurdan gürbilek

leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.

sigmund freud: şimdiki ben duygumuz, her şeyi içeren, ben'in çevresindeki dünyayla daha içten bir bağlılığına denk düşen bir duygunun büzüşmüş kalıntısıdır sadece.

györgy lukacs: her imgenin yüzüne, gerilerde bir yerde yanan bir ateşin parıltısı düşer. her imge bu dünyaya aittir ve yüzünde bu dünyaya ait olmanın sevinci parıldar; ama o bize aynı zamanda bir zamanlar varolan bir şeyi, bir yeri -bir zamanlar ait olduğu evi- hatırlatır; sonuçta bu, ruh için anlam ve önemi olan tek şeydir.

walter benjamin: büyük şehir insanını büyüleyen aşktır; ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk.

peyami safa: kadınlar medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkumdur. şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir.

her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister.

ahmet hamdi tanpınar: çoktan beri asıl gayenin kendimizi bulmak veya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. bu adamlar (baudelaire, valery, verlaine, mallarme, poe, proust, dostoyevski vs.) beni kendi hakikatlerime veya asli yalanlarıma götürdüler. çünkü, belki de hakiki şahsiyet yoktur ve bizim benlik dediğimiz şey, ilk yahut en büyük ibda ve ihtiramız, bir kelime ile, masalımızdır.

cemil meriç: hepimiz garip bir hastalığın kurbanıyız: kendimizi başkası sanmak hastalığı.

leyla erbil: ölümler gördüm; dostlarımın, yakınlarımın ölümlerini, halkın acılarını, işkenceye dönüşen yaşamlarını, iktidarların soysuzluklarını. seyretmekten tiksindiğim bir dünyayla karşı karşıya kaldım.

rene girard: romanda hakikat, ancak gurur öldüğünde, yazar gururuna kıydığında, eğer kıyabiliyorsa doğar.

oğuz atay: beklenen geç geliyor, geldiği sırada insan başka yerlerde oluyor.

28.09.2014

müslüman bir ülkede

leyla erbil

bana göre müslüman ülkelerde düşünceyi açıklama özgürlüğünün, din ortadan kalkmadan ya da müzelerde meraklıların incelemelerine sunulmadan gerçekleşmesi hemen hemen olanaksızdır.

allah'tan ve onun peygamber eliyle indirdiği buyruklardan -kuran- başka düşünme yollarına, akla, bilime, felsefeye kapalı ve düşman ve suçlayıcı, cezalandırıcı, infaz edici bir toplumun özgürlükten neyi murat ettiği sorgulanmalıdır önce.

bilindiği gibi islam, bu dünyanın ve öteki dünyanın işlerinin tek elde toplandığı, dolayısıyla o ele; çıkara "yaranmaya" dayalı bir ahlak yapısını dayatır.

allah'a yaranmaktan başlayarak, ideolojiye, iktidara, hacıya hocaya, tarikata efendiye, ağaya paşaya, başmüdüre başhekime, ödül jürisine eleştirmene vb. yaranma gibi örtülü bir dizge içinde özgürlük kavramının yer alabilmesine olanak var mıdır? bu durumun saygıyla da ilişkisi olmadığı açıktır; ünlü "şark kurnazlığı"nın ta kendisidir yaşanılanlar. elbette görece özgürlükler her vakit gündemdedir. biraz gözlemle, hepimizin çevresinde her an döndüğünü gördüğü tavizcilik, kolaycılık, korkaklık, ülke halklarının içini delik deşik eden, kendi kendisine yabancılaştıran bir kurttur sanki! dışta kalanların uğrayacağı riskler göze alındığında kimseyi suçlamak da mümkün olmaz. burada belirtmek gerekir: sadece cahil ve kandırılmış halk kitleleri değil, aydınlar da aynı ahlaktan pay almıştır. marx'ın sözünü ettiği, insanın bağrından çıktığı toplumun üretim biçiminin bir ürünü olduğu tezi, müslüman ülkelerde bu olguya birer minare eklemek koşuluyla katmerli bir biçimde yerine oturur!

bizde de bir ara sıkça tartışılan, ülkemiz sanatçısının, insanı neden dolayı doğru yansıtmaktan kaçındığı, örneğin roman ya da sinema sanatının batı'nın bir taklidi, bir hayali gibi kaldığı, yetkin örnekler oluşturamadığı -istisnalar dışında- sorusunun yanıtı, batı'nın sanayi devrimini bizden çok önce başlatıp tamamladığı gerçeği kadar, din kökenli bu yaranma duygusunun, sanatçımızın koyu, gözümüzün kara, boyumuzun kısa oluşu gibi adeta genetik bir biçimde içine doğduğumuzda ve içimizde taşıdığımızda aranabilir sanıyorum.

asıl yozlaşma islam cephesinden gelmektedir. bugün ülkede kin, nefret, intikam, öldürme duygularında erbaplığa ancak dindarlıkla erişilebileceği gibi bir tablo yaşanmaktadır. bunun en yakın örneği 37 canın, aydının diri diri yakıldığı sivas olayıdır.

gene bence vahşi kapitalizm bu kez kendine yeni bir kaynak bulmuş, yoksul ve masum dindarları da içine alan sömürülecek yeni bir sınıf "ihdas" etmiştir: sanayi devrimini de ihracatı gibi "hayali" olarak becermek, talan düzeninde düşünceyi özgürce açıklamak lüksü abesle iştigal yerine geçmektedir.

devletin, atatürk dönemi dışında her sıkıştığında -hep de sıkışır zaten- dincilerle işbirlikçilik yapmasının; ilerici kesimi sadece "komünist" diye değil, aynı zamanda "allahsız", "kitapsız", "müstehcen" ilan ederek cezalandırmasının kanıtı burada saklıdır. ayrıca bu durum sömürülerek, yüzlerce yıl halkla aydınların arasının açılması ve okumanın tu-kaka edilmesi de başarılmıştır.

politik iktidarın hışmına uğramış yazarlar, ilk akla gelen nazım hikmet, kemal tahir, kerim sadi, hasan izzettin dinamo, kerim korcan, ismail beşikçi, rıfat ılgaz, ahmed arif ve saymakla tükenmeyecek pek çok aydın, aslında sadece siyasal açıdan değil "allahsız" oldukları için de suçludurlar!

bu ülkede düşünceyi doğrulukla açıklamak, gerçekleri ortaya dökmek, "kendi için varlık olma" durumu, hayatını ortaya koymakla eşittir. biraz da bu gerçek doğrultusunda, sorumluluklar ve sorunlardan yılmış, usanmış, 12 mart ve 12 eylül sonrasının depolitize ettiği genç yazar tipleriyle karşılaşıyoruz. onlar eskilerden daha çok, yeni toplumun rahat ve eğlenceye düşkün, oldukça özentili, marka düşkünü yeni okur kitlesinin gereksinimlerini karşılayabiliyorlar. tabii depolitizasyonun ne okurun ne de genç yazarların suçu olmadığı doğrusuyla birlikte.

yazımı izninizle, ilk öykümden başlayarak (1956) romanlarımda hep savunageldiğim, yukarıda yansıtmaya çalıştığım bu görüşlerimi onaylayan gene kendi romanımdan, şizoid dindar bir babanın oğlu zeki'nin intihar etmeden önceki son sözleriyle bağlamak istiyorum:

"tanrı insanın riyasıdır. riya insanın tanrısıdır."

16.02.2014

zihin kuşları

leyla erbil

yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.

carl jung: tımarhanelerdeki her bir hastaya karşı, dışarda 10 deli dolaşır.

biliyoruz ki bu ülkede, hem basılı yayına hem görsel yayına sahip olmaması gereken ilkel (aç) kapitalizm ikisine de sahiptir. devletle de iç içedir! asıl ve son amacı kapitalist sistemin dev şirketlerinin son amacıyla eşleşecektir! daha da devleşip denetimsiz bir boyuta vararak dünyamızı bir baştan bir başa medeia'nın alevden giysisiyle kaplayacaktır.

jorge luis borges: labirentlerden, aynalardan, kaplanlardan, bu gibi şeylerin hepsinden sıkıldım. hele bunları başkaları da kullanmaya başlayınca. işte bu, beni taklit edenlerin bana verdiği bir olanak. taklitçiler insanın edebi hastalıklarını geçiriyorlar. insan şöyle düşünüyor: "dünyada bu işi gören o kadar çok adam var ki, artık benim bununla uğraşmama gerek yok. bırakayım öbür insanlar uğraşsın; iyi ki kurtuldum."

bir toplumun bir alanında temizlik, bir alanında sefillik egemen olamaz.

edward said: ben entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğuna eminim. salt hükümet politikalarını eleştirmek değildir bu; daha çok entelektüelin yarım doğrulara ya da basmakalıp fikirlere pabuç bırakmamak için sürekli tetikte olmayı görev edinmesi meselesidir.

"kış mevsiminde kadınla yat çünkü sıcaktır; yaz mevsiminde oğlanla yat çünkü serindir." (kabusname)

george bataille: edebiyat, inorganik olduğu için hiçbir şeyden sorumlu değildir. hiçbir şey ona dayanarak oluşmaz. o her şeyi söyleyebilir. daha doğrusu, eğer edebiyat, ahlaki değerleri en derinlere yerleşmiş insanların kendini ifade edişi olmasaydı -otantik olduğu ölçüde ve kendi bütünlüğü içinde- büyük bir tehlike yaratabilirdi.

franz kafka: yazarın varlığı gerçekten yazı masasına bağlıdır. yazar cinnetten yakasını kurtarmak istiyorsa, doğrusu asla uzak kalamaz yazı masasından; dişiyle tırnağıyla ona tutunması gerekir.

hız, insanla bilginin, insanla insanın arasını açıyor. bu çağda bilgiye yetişmek, her şeyi öğrenip kavramak olası değil artık.

ahmet oktay: bilgisayar teknolojileri gerçekliği ve tarihi uçuculaştırıyor. açlık, kıtlık, savaş, siyasal şiddet ve terör gibi toplumsal olayları elektronik görüntülere dönüştürüyor. bireyler arasındaki birebir ilişki durumunu sınırlandırmakla kalmıyor, toplumsallaşma sürecinden uzaklaştırıyor bireyi. zaman duygusu parçalandığı, olaylar arasındaki olumsal nedensellik ilişkileri kırıldığı için tarih kavramının içeriği de zayıflıyor, anlamlandırıcı olmaktan çıkıyor.

jules de gaultier: insan, olduğundan farklı görür kendini; hem de zorunlu olarak böyle görür ve insan varoluşunun ilkesi de budur.

bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

1980'de başımıza çöreklenen askerlerin dayattığı 1982 anayasa oylamasından istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oy çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı (1977) kutlamasına gelen taksim alanındaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor.

protagoras: insan her şeyin ölçüsüdür.

1925'teki takrir-i sükun kanunu sadece isyanları değil solu da temizliyor. daha da öncesi var: yükselen işçi hareketlerini ve yayılan sol hareketi denetime alabilmek amacıyla kurdurulan resmi komünist fırkası, mustafa suphi ve 15 arkadaşının öldürülmesi, "türkiye halk iştirakiyyun partisi"nin kapatılması, 1922'de 300 komünist ve sendika yöneticisinin tutuklanması, milletlerarası işçi birliği'nin kapatılması, şefik hüsnü'nün, nazım hikmet'in, sadrettin celal'in, giderek yüzlerce, binlerce, on binlerce insanımızın başına gelenler.

samuel beckett: nothing is more real than nothing.

bence mustafa kemal'in tamamlamak fırsatını bulamadığı, bulsaydı çok daha olumlu bir yerlere götürebileceği proje tam da karşıta, bağnazlığa, orta çağ kuyusunun dibine düştü. gördüğüm kadarıyla bu kafalar iktidarı bütünüyle ele geçirirlerse, bir süre sonra aynı insanlar (bu yeni ümmet) kendilerini bu kez de şeriatın boyunduruğundan kurtaracak zorlu savaşlar vermek zorunda kalacaklar. bunun sadece türkiye'de değil, tüm dünyada da yaşanacağından kaygı duyuyorum.

ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar.. 

29.07.2013

tezer özlü'den leyla erbil'e mektuplar

tezer özlü

sevgili leyla'cığım,

buradaki (berlin) türklerin çok büyük sorunları var. hemen hepsi ruh hastası olmuş, politik bilinçleri olanlar dışında. türkler, bu toplum içinde -ne yazık ki- bir yama gibi duruyor. çok acıklı. burada türklerin yoğun olduğu semtlere yalnızca lahmacun ve eskici kültürü getirmişler. soğan, biber ve kıyma kültürü. deniz bile diyor ki: "bu toplumun en fakir kesimini oluşturduktan sonra neden buradalar?" tabii hem türkiye'de, hem burada bu sorunu çözebilmenin tek yolu, kültür ve eğitim. onu da kim gerçekleştirecek? almanlar doğrusu çok uğraşıyor. iyi niyetlileri de çok. kitaplıklar, okumalar, kültür haftaları; ama bakıyorsun, bizimkiler, yemyeşil bir cami kuruyor.

hans peter, sevgi dolu bir insan. bütün istediklerimi yapıyor ve bana doyumsuz sevgisini sunuyor. insanın sevgi özleminin doyurulması o denli başka bir duygu ki..

isviçre'nin en büyük yazarı robert walser, yaşamının son 26 yılını burada akıl hastanesinde geçirmiş, 1956'da ölene dek. bu büyük yazara ekmek bile vermemiş bu ülke. uşaklık bile yapmış bu adam, çevreye uymadığı için tımarhanede kalmış 26 yıl. thomas mann'dan, "edebiyatın emperyalisti" diye söz ediyor. "yalnız korkakları ve yaşam canlılığı göstermeyenleri küçümsüyorum!" diyor, ne kadar haklı! korkak değiliz ve çok canlıyız.

bir durumun verdiği olguları diğer durum alıp götürüyor. herhangi bir mutluluğu elde etmek için (mutluluk derken, hiç de mutluluktan söz etmiyorum) birçok şeyden feda etmek gerekiyor.

genç kız anıları hep öteki tarafa göçüyor. burada 100 yaşını bulan, 20 yıl bitki gibi yaşayan insanlar var. yoğun yaşayıp ölebilmek de güzel.

dünyanın çelişkileri de tabii ki her bireye yansıyor. yaşam doğal gidişinden çoktan çıktı. bir kentte doğup yaşayan, çalışan ve ölen insanlar giderek azalıyor. herkes başka yerlerde. dünya küçüldü.

bizler belki de kendi kendilerine yaşaması gereken, ama belki de toplumumuz buna elvermediği için evlilikler yapan kadınlarız. paris, new york gibi kentlerde olsaydık belki başka türlü yaşardık. bilmiyorum. ama istanbul'da da çok derin yaşadığımızı, içten insanlar bulduğumuzu. burada daha iyi algılıyorum.

hans peter bana çok benzeyen bir insan. onunla ilk kez iki insan arasındaki sevgiyi, insandan insana geçen sevgiyi duydum. ama bu da kolay değil. çünkü sevgi de (istersen aşk de), üzücü, yorucu, duyurucu, doyurucu bir olgu. olması güzel; ama belki olmaması daha rahat.

leyla'cığım, türkiye'den umudu kesip burada tutucu orta çağ kafası ile karşılaşmak bu hastalığın nedeni oldu. ve olayların yoğun birikimi. bir sabah uyandığımda koltuk altımda 2 ceviz, göğsümde 5 cm bir taş parçası buldum. koltuk altı lenflerim kanser demek. bunu kesemezsin ki.. aylarca düşünce ile bunu yenmeye çalıştım. korku ağır bastı. depresyon geçirdim. 20 gün beni yatakta kayışla bağlı tuttular. göğsümdeki rahatsızlığı bile bile bana verdikleri ilaç, kanser için en zararlı ilaç. o kayış içinde 2-3 kere öldüm; ama kendimi dirilttim. oradan çıkıp öteki hastaneye yattım, 5 gün. parça aldılar, en azılı kanser çıktı. şu şansa bak: sinir hastanesinden çıkıp kendini kanserin kucağında buluyorsun. ama depresyon iyi oldu, korkularımı kustum.

9.12.2012

tezer özlü

leyla erbil

tezer özlü yaşarken yayımladığı üç "farklı" kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu. avusturya kız lisesi'nde okudu. ilk kitabı olan eski bahçe'yi, dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşturdu. ilk romanı çocukluğun soğuk geceleri; kişinin, çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın, kimi zaman fiziksel-kaba, kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da yaşamasına izin verilmek istenmeyen farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde, teninde duyarak işledi.

tezer özlü'yü anlamak için, stadyumlardan ve ekranlardan fışkıran "en büyük türkiyah! başka büyük yok!" inlemelerinin dışında bir yerlerden de ülkeyi seyretmek gerekiyor. türkiye, aslında âşığı olduğu bu topraklar acılarına acı katmıştır tezer'in. din kökenli ilkellik, resmi ideolojinin sarmalında özgür aklı boğmuştur bu ülkede. buyurgan, yasakçı, ataerkil toplumun yatışmak bilmez gizli şiddeti, sadece on yılda bir sıkıyönetim dönemlerinde değil, sivil yönetimlerde de insan ilişkilerinin tüm alanlarını kaplamış, yurttaşların tümünü hasta etmiş, cehenneme çevirmiştir yaşamı. hele tezer gibi kozmopolit kültür sahibi insanlarınkini.

1 mayıs 1977. kendimi bildim bileli örgütlerimin katıldığı bütün özgürlükçü eylemlere katılırım. o gün de "türkiye yazarlar sendikası" saflarındayım. görkemli bir işçi bayramı kutlaması sona ermek üzere. sıra kemal türkler'in konuşmasına gelmiş. güler yücel'le saflarımızı bırakıp café bulvar'a giriyoruz. orada başka arkadaşlar da var. anımsadığım kadarıyla, mustafa kemal ve tektaş ağaoğlu, kıvanç ertop, ela güntekin, ergin ertem, önay ve gülbün sözer, tezer özlü de. bir anda silahlar patlıyor, bir karışıklık ve şaşkınlık, ardından peş peşe yükselen makineli tüfekler, panzerler, sirenler. toz duman içinde bir savaş alanının ortasında buluyoruz kendimizi; her zaman olduğu gibi, güvenlik (!) güçleri, "çember sakallılar" ve "kurtlar"ın ortak cihadının arasından çil yavrusu gibi dağılıp kurtarıyoruz canımızı. yanımda tezer'i görüyorum, koşarak elmadağ yönüne kaçıyoruz. ardımızda çığlıklar; arkadaşlarımızın haykırışı: "kızıma rastladın mı? babamı gördün mü? annemi görürsen telefon et." işçi sınıfının, solun yükselişinin kırk ölü, yüzlerce yaralıyla durdurulduğu gün.

bizim bulunduğumuz bu alanlardan yükselen seslerle, futbol sahalarından, camilerden ve ekranlardan yükselen sesler hiçbir vakit örtüşemiyor. o gece sabaha kadar uyanık tezer. sabaha kadar kapıları, camları, halıları siliyor, çatal bıçakları ovup parlatıyor. devletin üzerine sıçrattığı kanı yuğup arıtmak istiyor. sabah görüştüğümüzde bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin ediyor. mücadeleyi sürdürme lafları ediyorum ben, o ise, "burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!" diyerek sürekli yineliyor. hâlâ da öyle değil mi?

ben, tezer özlü'nün sıkıntılarının, büyük ölçüde, kışkırtılan bu toplumsal şiddetten, korkudan kaynaklandığına inananlardanım. burada baudelaire için söyleneni anımsıyorum, "baudelaire'i çıldırtan fransız emperyalizmiydi." hepimizi de öyle! bu toplumun bilinç düzeyini açıklayacak bir başka tabloyu da eklemeden duramayacağım.

1980'de başımıza çöreklenen askerlerin, dayattığı 82 anayasa oylamasında istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oyu çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı kutlamasına gelen taksim alanı'ndaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor? böyle bir türkiye'de genç bir türk kadın yazarın kendinden yaşça ufak bir yabancı erkekle evlenmesine yetkililer bir türlü izin vermiyor. engeller çıkarılıyor; sorgular sualler, nedenler, nasıllar, ertelemeler. tam iki yıl!

iki yıl sonra pes ediyor tezer, zürih'e yerleşiyor. 2 nisan 1984'te birkaç yılcık bile olsa, sevecenliği ve aşkı bir arada bulduğunu söylediği hans peter'le evleniyorlar. isviçre, neden kendinden yaşça büyük bir türk kadınla evlendiğinin hesabını sormuyor hans peter'e. böylece lacivert türk pasaportunu atıp isviçre pasaportunu almış, "onlara göstermiş"ti tezer.

sınırları bu yolla da olsa kaldırdığına sevinmişti. bir tatil sırası geldiklerinde, "gericilerin kağıtları kendilerinin olsun!.. " diyerek, çantasından çıkardığı ve üzerinde incecik beyaz bir haç bulunan, kırmızı isviçre pasaportunu pat! pat! masanın üstüne çalıyor, ünlü kahkahalarını koyuveriyordu. ancak gövde anadan ayrılsa da ruh buralardaydı. özlem içindeydi. eşi dostuyla, sevdikleri sevmedikleriyle, komşularıyla kendinde olanı paylaştırarak var olabilen, öyle beslenen bir yazar için değil isviçre, cennet bile olsa bir baş belasıydı.

tezer özlü'nün yaşamı acıyla, ölümle, intihar duygusuyla, canlılık ve yaşam tutkusuyla iç içeydi. sevgili üç yazarının, italo svevo, franz kafka, cesare pavese'nin yaşadıkları, acı çektikleri, öldükleri yerlere onu çeken de sanki yakın sonunu onlarda seyretmek, kendi acılarını onların acılarında soğutmak, onların acılarını kendininkilerle avutmaktı.

insanlara olan sevgi ve saygısını onların yaşamdaki bahtsızlıklarına isyan ederek de göstermiş ve bu son kitabını hemen hemen ayakta, on beş gün içinde, durmak uyumak bilmeksizin, adeta canına kıyarak; ama tertemiz yalın bir dille, bir biçemle gerçekleştirebilmişti. burada yazınsal düzlemde ilginç olan şey, yazarın metinler arası ilişkilerdeki özgünlüğüdür. bu ilişki şimdiye değin izlediklerimizden farklıdır.

metinler arası ilişkiler denildiğinde, bizim açıkgöz diyebileceğim bazı yazarlarımız, ustaların ürünlerini o ustalar kendilerine yakın olmasalar bile, özümsemeden, yamyamlıkla kendilerinin kılmaya kalkmışlar, taklit ya da uyarlama yapmaktan çekinmemişlerdir. oysa tezer özlü, kendi olmayı hiç reddetmeden, kendi ruhundaki acılardan taşarak akraba acıların dünyasına ulaşmaktadır. bu ise küçümsenecek bir nitelik değildir, kalıcıdır.

tezer özlü'nün sanatı, acılar kadar sevgiyle de besleniyordu ve sanatını yaşamından ayırmak pek mümkün de değildi. sık sık, "dünyayı başıma yıktı" diye söz ettiği ilk eşinden boşandıktan sonra evlendiği erden kıral'dan ayrılsa da, gönlünden onu söküp atmış değildi. zaten böyle bir şey, en son isteyeceği bir şeydi. o, ruhunu koşullar elverdiği ölçüde tıka basa sevgiyle doldurmak isterdi.

hans peter'de bulduğu yumuşaklık, sevecenlikti. bir başka kültürün getirdiği, karşısındakine gösterilen saygıyı da unutmamalı. "sekiz yılda eşimin yapamadığını sekiz saatte yaptı, kapıyı yağladı, gıcırtıyı kesiverdi!" böyle bir ayrıntıyla bile dünyalar onun oluveriyordu. erden'e olan sevgisiyle yeni eşinin aşkını birlikte götürdüğünü sanıyorum.

özlü'nün sevgi dünyası birçoklarımızın anlayabileceğinden çok ötede, çok geniş kucaklayıcılığa sahipti. bu yüzden bazı insanların onu anlaması gerçekten de zordu. ölümünden sonra, vaktiyle bağrına basıp yardım elini uzattığı bir yazarın, kendisini aşağılayıcı bir roman kaleme alması, edebiyatımızın gerçekten de ne denli sığ kafalara sahip şöhretlerle bezendiğinin bir göstergesidir.

insanlardan hiçbir şeyini saklamak, esirgemek istemezdi. şu doğruyu içten benimsemişti: bir yazarın başına gelen, tüm insanların da başına gelmiş sayılır; doğrular ne denli aykırı olsalar da, onlara yan çizdiğin an yok olma başlar. bir dolmuşta, başkalarının yalnızken kendilerine itiraf etmekten irkileceği şeyleri, yüksek sesle anlatıyordu. kurulu düzene meydan okumanın, insan onurunu korumanın bir başka yolu belki de? öz yaşam anlatıdan da hiç kaçmadı, onu sanat katında yoğurmayı çok iyi bilmek kaydıyla.

tezer, 1973'ten 1985'e hasta olduğunu öğrenene kadarki süreyi şoksuz, hastanesiz, hastalıksız yaşadı. en çok birlikte olduğumuz o sürede, kitaplarında da anlattığı biçimde korku ve kaygılarını durdurabilmiş, "çılgınlığı" yenebilmişti. ancak sürekli baş, diş ağrıları, bel ağrıları çekerdi. 1985'te kanser olduğunu öğrendiğinde yakasına yapışmış olan eski depresyona, gayya kuyusuna indi yeniden.

27.10.2012

kadın ve islam

leyla erbil

kadın hareketi türkiye'de hayranlık uyandırıcı bir hızla çalışıyor, düşüncelere berraklık getiriyor; kadın rolünün ne olduğunu, tarihin neden bu rolü bize biçtiğini açığa çıkarıyor. yazık ki islam, din ögesi, kadınların güçlü bir biçimde ortak bir bilinçte buluşmalarını engelleyecek kertede yükseldi. böylece birkaç yüzyıl daha geri kalacağımızı düşünüyorum. çünkü asıl toplumu yükseğe çıkaracak basamaklar kadınların o dinci kadere başkaldırmalarında yatıyor.

bundan 1500 yıl kadar önce arap yarımadasında, o coğrafyada, o iklimde, o insanların bulundukları belli koşullarda muhammed'in yaptığı birtakım düzenlemelerle -ki onların bazıları o günün insanları için ilerici sayılabilir- bugünü yönetmeye kalkmanın abesliği bir yana, islamın içinde taşıdığı etik bozuklukları görmezden gelerek onu yeni cumhuriyete de musallat etmek pek akıl karı olmasa gerek. özellikle kadınlar açısından diyorum. üstelik en ufak bir yenileştirilmeye uğratılmadan sürdürülen sünni islamın, en despot, en yasakçı ve en şedit olarak kadının karşısına çıkışını.

işte hemen sağımızda solumuzdaki ülke kadınlarının durumlarından da, kendi durumumuzdan da her gün seyrettiğimiz, geri bıraktırılmış, köleleştirilmiş müslüman kadın; sadece erkeği için, onu desteklemek, onu mutlu kılmak için dünyaya geldiğine inandırılmış kadın! erkek için de pek ayrımı yok aslında; herkes adına düşünülmüş bir düzen var, kaderimizi çoktan belirlemiş bir "levh-i mahfuz" tepede! sorumluluk merkeze aitse bağımlıların da boyun eğmekten başka yapacakları şey pek yoktur. akla ne kadar gerek var? bilime gerek var mı? kadından durmadan huylanan, elini sıkmayan muhammed, kadın eli sıkanın avcuna ateş konacağını söyleyerek huylanmayan adamı da provoke etmiş olmalı.

bu arada anlamadığım şey, bizim tesettürdeki hanımlar; hadi saçlarından günaha girecekler ve kapatıyorlar; ya yüzleri? ağızdan, gözden, dudaktan, yanaktan huylanmıyor mu islamın erkekleri? günaha girmiyorlar mı? ya kadınlar? onlarda erkeğe karşı cinsel dürtü yok mu? erkekler de çarşafa girmeli bence!

çerkez ethem

leyla erbil

ethem özellikle "çerkez" olarak anılmasının amaçlı olduğunu öne sürerek "hayatımda bir gün çerkezlik gayreti gütmedim. hepimiz osmanlı idik. eğer milliyet ve ırk ayrımı yapmaya kalkışsa idi yedi göbek şeceresi karışmamış, vatanda kim kalırdı?" der.

"ben onu ilk defa karargahta gördüm. bir gün büyük odaya girerken kendimi bir sürü silahlı adamın arasında buldum. bunlar ethem'in adamlarıydı. mustafa kemal paşa'ya bazı notlar götürüyordum. ethem'i, paşa'nın karşısında bir sandalyede buldum. ayağa kalktı, elimi öptü. aleladeden uzun boyu vardı. o hiç eti olmayan kudretli vücudu canlı bir iskelete benziyordu. tam çerkez yapısıydı. geniş omuzları, ince bel, uzun bacak ve kollar, sarışın bir kafa, kısa bir burun ve gayet solgun gözler. teni hiçbir hava tesiriyle değişmemişti. o odada istisnasız bu kocaman çerkez herkesi gölgede bırakıyordu." (halide edip adıvar)

ethem hakkında tüm anlatıcıların birleştiği bu fiziksel "kudret ve heybet"e karşı gerçekte o, bedeninde savaşlardan kalma 17 kurşun yarası taşımaktadır. sık sık kanamalara varan ülseri ve kırık kaburga kemiklerinin ciğerlerine batmasından gelen ağrı ve ateşlerle, teşhis doğruysa "kemik veremi"yle yatağa düşmektedir. ethem anılarında ismet paşa'nın, bu hastalıkları yanlış tedavi eden bir doktoru yanına yerleştirdiğini ve bu doktorun daha sonra ismet inönü'nün özel doktorluğunu yaptığını kaydetmiş.

nazım hikmet'in, bence resmi görüş çerçevesinde kalan ethem suçlamalarına katılmıyorum. nazım, "yolcu" adlı oyununda, "kancık" ya da yolsuz anlamına gelen dizelerle anmış, yorumlamıştır ethem'i. kurtuluş savaşı destanı'nda okuruz:

ve 29 kanunuevvel kütahya
dört top ve 1800 atlı bir ihanet
yani çerkez ethem
bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
düşmana geçti
yürekleri karanlık
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü
atları ve kendileri semizdiler

oysa ethem'in yunan'a geçerken yanında hiçbir şey götürmediğini bütün tanıklar onaylıyorlar. nazım hikmet'in dayısı fuat paşa, "ethem'in beraberinde ne bir fert ne bir top veya makineli tüfek götürdüğünü; hatta hususi doktoru zeki hakkı bey'e, ameliyat alet ve edevatını beraberinde alarak ordu makamlarına teslim etmesini söylediğini bizzat bu zattan dinledim." der.

son anda ethem'i yunan'la kendi güçleri arasında sıkıştıran bir başka kumandan refet bele ise: "ethem vatan topraklarını terk ederken ne bir kuvvet ne de düşmanın işine yarayacak bir malzeme götürmüştür. kuvvetinden büyük bir kısmı bize iltihak etti. kuvay-i seyyare'nin elindeki silah ve muhtelif malzeme kütahya ve gediz havalisindeki muhtelif depolarda olduğu gibi durmakta idi. silahlarıyla teslim olanları sorguya çektik. bunların hemen hepsi ethem'in kendilerine, teslim olmalarını ve ordunun emrine girmelerini tavsiye ettiğini söylediler. ethem kardeşlerinden (reşit ve tevfik beyler) sonra ve yanında sadece bir kişi olarak yunan işgali altındaki hattı geçmiştir. daha sonra yunan makamları istediği yere gitmesini mümkün kılan protokolü neşrettiler. fakat yunanlılar bu protokole riayet etmemişler, hasta olan ethem'i tevkif etmişlerdir.

şunları da ethem'in ağzından dinleyelim: "odam gayet mütevazı idi: bir karyola, bir masa, iki koltuk ve iki sandalye. karşıki gardırop boştu. içinde artık giyilmeyecek vaziyette olan meşhur kürküm vardı. bunun beyaz olan pelerinlisini mustafa kemal paşa'ya, bir diğerini sıhhatime karşı gösterdiği ve asla unutamayacağım alakanın ifade-i şükranı olarak doktor adnan bey'e (adıvar) hediye etmiştim. seferde giydiğim çerkez milli kıyafetiyle diğer zamanlarda giydiğim ve teşkilatı mahsusa'nın resmi üniformasına benzeyen kıyafetime ait de birer elbisem vardı. ayrıca yıpranmış iki çizme ve ketl pantolon. işte katır yükleriyle altın kaçırdığı iddia edilen kuvay-ı seyyare kumandanı'nın serveti bu idi. toplanan paranın kuruşuna kadar hesabını ayrıldığım gün dağıttırdığım aylıklarla birlikte cephe levazım müdürü muharrem bey'e bıraktım. bu zat şimdi birinci ordu'nun levazım zabitidir."

ankara istiklal mahkemesi'nce 15 yıl kürek cezasına çarptırılan "türk halk iştirakiyun fırkası" yöneticisi tokatlı nazım bey ise ethem'e şöyle konuşur: "sizin çok saf ve temiz bir yüreğiniz var ethem bey. sizin isteğinize uyarak dahiliye vekilliğini refet paşa'ya bıraktım. biz mustafa kemal paşa'yla onu tutan mebusların karşısında olanlar, ileride hepimizi tasfiye edecek bir burjuva devleti meydana getirmek uğruna kullanıldığımıza inanıyoruz."

ethem'in sonu bir bakıma nazım hikmet'i andırıyor: ikisi de öz vatanlarından uzak sürgünde ve yurt özlemi içinde ölüyor. nazım 1963'te moskova'da 61 yaşında ölüyor, oraya gömülü. ethem'se amman'da 1948'de 62 yaşında ölmüş, şeria nehri kıyısında bir mezarlığa gömülmüş. ikisinin de kemikleri yurda taşınamıyor.

son zamanlarında canından bezmişmiş ethem. yanı sıra "gri" adlı kurt köpeğiyle sabah çıkar, akşam dönermiş evine. evi dediğim, reşit ağabeyinin oğlu arslan bey'in yanıymış. çok yurt özlemi çekmiş. artık bağışlandığını, yurda dönmesini salık verenlere hep aynı şeyi söylemiş:

"beni bağışlamak kimin haddi, ben suçlu değilim ki. tarafsız bir mahkeme, bir halk mahkemesi isterim. yargılanmadan olmaz."

29.02.2012

uzun lafın kısası

tolstoy: mutlu aileler birbirine benzerler; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

aristophanes: söz, insan düşüncesinin kanadıdır. insanı sözdür yücelere çıkaran.

şerif mardin: polisin görevi kamu düzenini korumak olduğu kadar ya da ondan daha çok, kamuyu denetim altında tutmaktır.

carl sagan: aşık olduğunuzda bunu bütün dünya bilsin istersiniz.

doris lessing: hiç kimse günde on iki saat çalışıp sonra da zihinsel etkinliklerde bulunacak kadar zinde kalamaz.

francis bacon: zengin olmanın birçok yolları vardır ve bunların hepsi iğrençtir.

franz kafka: başkalarının varlığının, bakışının ve yargısının omuzlarıma yüklediğinden başka bir sorumluluğun baskısı altında bulunmadım hiç.

jorge amado: toplumda hiçbir değişiklik kan dökmeden gerçekleşmez.

leyla erbil: herkesin yaptığı iş, meydana getirdiği eser mizaç ve karakterinin aynasıdır.

mihail bakunin: tanrı fikri insanın mantığını ve muhakeme yetisini yok eder. insanın özgürlüğünü yadsımanın en etkili yöntemidir.

paulo coelho: her şey az önce olmuş gibi geçmişi yanımızda taşırız.

albert einstein: insanlığın çarklarında, bana gerçekten önemli görünen devlet değil, yaratıcı ve duygun bireyin kişiliğidir. soylu ve yüce olanı yaratan odur.

sri chinmoy: sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak.

23.02.2012

orhan pamuk

leyla erbil

hilmi yavuz, "pamuk ve intihal" adlı yazısında pamuk'un, radikal iki'de, yavuz'un "kültür üzerine" adlı kitabındaki kemal tahir'le ilgili görüşlerini 10 yıl sonra nasıl "evirip çevirip kendine mal ettiği"nden yakınıyor; "benim yazıma en ufak bir gönderme yapmadan!" diyordu.

benim de tanık olduğum ve şaştığım bu olay gerçekten de türk edebiyatı adına can sıkıcıdır. pamuk'un yabancı yazarları pazarına alması kendi bileceği bir şey de; yerli yazarlara, onlar henüz yaşarken akarlık taslaması; üstelik bir deneme yazısında, oldukça korkutucu. bu durumda, radikal gazetesinin telif ücretini orhan pamuk'tan alıp hilmi yavuz'a ödemesi gerekmez mi?

hilmi yavuz canı yandıktan sonra günah da çıkarmış; murat bardakçı'nın ortaya çıkardığı "pedro'nun zorunlu istanbul seyahati" adlı kitaptan, pamuk'un "beyaz kale" romanına aktardıkları için de yeni görüşlerini şöyle belirtiyor:

"orhan pamuk'un romanlarına ilişkin olarak intihal (çalıntı) söylentileri öteden beri var olagelmiştir. daha önce yazdığım bir yazıda, bu konudaki söylentilere itibar etmediğimi söylemiştim. şöyle demiştim o yazımda: 'doğrusu, pamuk'un beyaz kale'sini beğenmemiş olsam da, söz konusu çalıntı suçlamasının haklı bir gerekçeye dayandığını düşünmüyorum.' böyle düşünmekte haklı mıyım ondan pek emin değilim artık!"

genç kuşağın öteki (!) şairlerinden nilgün üstün dikkat etmiş: "televizyon kanalları edip cansever'in, orhan veli'nin ve başka birçok ozanın ve yazarın dize ve sözleriyle doluymuş. sahiplerinin adlarını, sanlarını anmadan, kibar kibar 'hayatı paylaşıyoruz' demek ki!

"bizim kuşağımızda da oluyor böyle şeyler" diyor nilgün; "ben de kendimden şüphelendim, bir dizemi lorca'ya benzettim; açıp okuyacağım lorca'yı, bakalım!" lorca'nın ziyanı yok; ölmüş gitmiş, bunca yıl olmuş, biz geride kalanları kurtaralım!

31.01.2012

uzun lafın kısası

carlos fuentes: bütün devrimler bireysel bilinçte başlar. bütün öteki şeyler oradan kaynaklanır.

aristoteles: felsefede, politikada, edebiyatta ya da sanatlarda olağanüstü olan tüm insanlar melankoliktirler.

thomas hardy: kadınları yola getirmek için esaretten, sağır bir işkence ustasından iyi ilaç yoktur.

herman melville: her tür ölüm saçan aletin icadında gösterdiğimiz şeytani beceri, savaşırken gösterdiğimiz kin duygusu ve bunların peşinden gelen sefalet ve yıkım bile, kendi başlarına medeni beyaz adamı yeryüzündeki en yırtıcı hayvan yapmaya yeter.

leyla erbil: insan anasının karanlık karnından bile mücadele ile kurtulur.

jorge amado: tutukevleri ve polisler bütün düzenlerde aynıdır ve hiç ayrımsız, hepsi aynı derecede rezildir. üniformalar sadece müzelik bir nesne oldukları zaman dünya gerçekten uygarlaşmış olacaktır.

montaigne: bir aileyi idare etmek bir devleti idare etmekten hiç de daha kolay değildir.

franz kafka: bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. işte varılması gereken yer o noktadır.

thomas carlyle: bilgin arttığı oranda, inanç yok olur.

thomas jefferson: suçlu bir insanın yasalara uyulmadan cezalandırılması, o suçlunun kaçmasından bile daha tehlikelidir.

doris lessing: yaşamın temelinde adaletsizlik ve acımasızlık vardır.

thales: akıllı düşünceyi gösteren çok konuşmak değildir, bir tek bilgeliği ara, bir tek onuru seç; böylece geveze insanların kesilmek bilmeyen seslerini kısacaksın.

31.12.2008

uzun lafın kısası

spinoza:
 üzülme, öfkelenme; sadece anla!

alain de botton: gerçek saygınlık çoğunluğun iradesinden değil, sağlam bir akılyürütmeden kaynaklanır.

johannes mario simmel: sefalet, umutsuzları eninde sonunda müthiş kötülüklere iten bir şeydir. sefalet, bütün kötülüklerin kaynağıdır.

chamfort: kolay şey değildir mutluluk; kendimizde bulmak zor, başka yerde bulmak imkansızdır.

georges bataille: özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

mark twain: açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.

noam chomsky: birileri azıcık sistemin dışına çıktığında hemen kutularına geri konulur; çünkü birer hizmetçidirler. gerçek iktidar başka bir yerdedir.

juvenalis: insanların kasasında ne kadar para varsa, uyandırdıkları güven de o kadardır.

ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.

leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

j.d. salinger: bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.

20.11.2008

karanlığın günü

leyla erbil

komşunu kendinde olanla imrendirmeyeceksin.

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

şu emperyalizmin işlediği en ağır insanlık suçu nedir biliyor musunuz? dünyanın, insanların hala bağımsızlık, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar yüzünden mücadeleye girebileceklerini ve kazanabileceklerini sandırtmasıdır! o istemeden, sanki yüce idealler uğruna, vatanseverlik adına çarpışabileceği ve dünyanın değiştirilebileceği umudunu besletmesidir. umudu körüklemesi, kışkırtmasıdır.

bugün milletler kendi kaderlerini kendileri saptayamazlar, bu kader başka güçlerce tanzim edilmiştir, edilmektedir ve edilecektir de.

ben o senin dediğin insan onuru sorununa geçmedim henüz. ben "batı'da da böyle oluyor bu işler!" demelerine karşı çıktım. batı'da oluyorsa ya da doğu'da da oluyorsa, yedi düvelde de aynen oluyorsa, mübah mı sayılacak günahlar, buna yanıt istedim.

"bu en iyisidir, bunu okuyun!" demek hakkını -halktan çok daha kültürlü olduğumuzdan ve kültürümüzün halkın aklının almadığı ve anlayamadığı bir şey olduğundan- kendimizde gören küçük burjuva buyurganlarıydık. onlarsa neye uğradığının farkına varamamış, kendi tiyatrosundan, kendi sinemasından, yazarından, resminden yoksun -daha önce böyle zevkleri tatmadığına göre neden yoksun olduğunu da bilemeyen- sazını çalıp türküsünü söyleyen, el çırpıp göbeğini atarak, bazı bölgelerde halay çekerek, bazı bölgelerde horon tepip hampir çekerek, bizden iyi eğlenip giden, bizi gereksinmeyen insanlardı.

peygamberimiz bir seferden dönüşünde, yolda "ey eshabım, şimdi küçük cihat bitti, büyük cihat başlıyor!" demiş; eshabıkiram, "efendim, büyük cihat nedir, kiminledir?" dediklerinde, "büyük cihat, kendi nefslerinizle yapacağınız cihattır!" diye açıklamıştı. 

bir kızla birlikte olmaktan utanıyor da gene birlikte oluyorsa bir delikanlı, o kızın ağına düşmüş demektir.

herkesin yaptığı iş, meydana getirdiği eser mizaç ve karakterinin aynasıdır. herkes yaratılışına göre davranır.

halkların kimi kazançlar elde ettiği doğru değildir, dostum. biz değişik zaman dilimlerinden bakıldığında öyle sanırız. halklar bugünün yeni teknikleriyle kuşatılmış bir dünyada, eski aşağılanmış durumlarını yeni biçimler içinde yaşamaktadırlar. bu biçimlerden biri de demokrasidir. bugün hitler yahudi öldüremiyor, onun yerine yahudiler öldürüyor; üstelik hitlercileri de değil. kölelik nereden kalktı? olsa olsa adı değişti!

insan anasının karanlık karnından bile mücadele ile kurtulur.

susma hastalığı dil tutulması değil hiçbir şeyi konuşmaya değer bulmama hastalığı olmalıdır.

yaşam öğretir kendini insana.. kedi, öz yavrusunu yer; insan, kendine yetemediğinden zulmeder, erkek diş biler kadına, kadın kocasını aldatır akla gelmez biçimde, kendi karmaşası dışında tertemiz kalmaya izin vermer yaşam, kendini savunmaya, hilekar olmaya sürükler senş, alıştırır kötülüklerine katar.

11.10.2008

27 temmuz 1996

leyla erbil

aydın uğur 63'üncü günde
altan berdan kerimgiller 65'inci günde
ilginç özkeskin 66'ncı günde
hüseyin demircioğlu 67'nci günde
ali ayata 67'nci günde
müjdat yanat 67'nci günde
tahsin yılmaz 68'inci günde
ayçe idil erkmen 68'inci günde
hicabi küçük 69'uncu günde
yemliha kaya 69'uncu günde
osman akgün 69'uncu günde
hayati can 70'inci günde

ölüm orucunda öldüler!

türkiye cumhuriyeti hükümeti'ne

ölümü kucakladınız ve ulaşabildiğiniz her yere bulaştırıyorsunuz.

bu uzun cinayetle ülkemizi yaraladınız.

ülkemizin geleceğini, insanlarımızın saygınlığını tehlikeye attınız; siyasi tutuklu ve hükümlülere insan gözlerinizi kapadınız ve topluma aynı şeyi yapmasını telkin ettiniz.

toplumun vicdanında tedavisi çok güç bir yara açtınız.

durun, vazgeçin, cinayeti sürdürmeyin!

insan hayatlarının üzerinde amansız bir oyun oynuyorsunuz.
bu cinayete son verin.

biz, aşağıda imzası olan yazar ve şairler, ölüm orucuyla hak arama yolunu seçen siyasi tutuklu ve hükümlülerin insani taleplerinin tümünü, haklı ve meşru buluyoruz.

bir an önce bu talepleri kabul edin.

insan olmak korkulduğu kadar zor değildir.

tektaş ağaoğlu, meltem ahıska, oktay akbal, gülten akın, hulki aktunç, mete akyol, sina akyol, hüseyin alemdar, orhan alkaya, erdal alova, necmiye alpay, melih cevdet anday, oruç aruoba, inci asena, hüseyin atabaş, atilla atalay, zeynep avcı, i. mert başat, murat belge, ilhan berk, atilla birkiye, tanıl bora, metin celal, ali cengizkan, osman çakmakçı, reha çamuroğlu, cevat çapan, nevzat çelik, veysel çolak, arif damar, mahzun doğan, mehmet h. doğan, refik durbaş, nazlı eray, şükrü erbaş, leyla erbil, bilgesu erenus, müştak erenus, cezmi ersöz, tuğrul eryılmaz, turgay fişekçi, füruzan, berat günçıkan, vedat günyol, nurdan gürbilek, mehmet güreli, gencay gürsoy, hüseyin haydar, ahmet inam, küçük iskender, şebnem işigüzel, tarık dursun k., alpay kabacalı, metin kaçan, orhan kahyaoğlu, vivet kanetti, emin karaca, tuğrul keskin, ümit kıvanç, orhan koçak, can kozanoğlu, akif kurtuluş, ayla kutlu, ömer laçiner, mario levi, ömer madra, nezihe meriç, murathan mungan, mustafa şerif onaran, zeynep oral, erdal öz, turgut özakman, meral özbek, adnan özer, mahir öztaş, hasan öztoprak, halil ibrahim özcan, iskender savaşır, bülent somay, alaeddin şenel, salim şengil, tülin tankut, zerrin taşpınar, latife tekin, ahmet telli, mahmut temizyürek, güven turan, erbil tuşalp, umay umay, mina urgan, celal üster, nilgün üstün, özcan yalım, bekir yıldız, can yücel, güler yücel, ayşegül yüksel.

ulaşamadıklarımızdan, yaşar kemal'in (her vakitki gibi) telefonu ve faksı yanıt vermedi ama tv'de zülfü livaneli ile birlikte çalışmaları sürüyordu, izliyorduk. ulaştığımız halde imza vermeyenlerden ahmet altan, gazetesinin sütununda her gün makaleleriyle mücadele ettiğini, ayrıca ölüm karşısında "bildiri" mücadelesi vermekten "utandığını" söyleyerek özür diledi. imza verenlerin çoğunun bir köşe yazarı olmadığını anımsayalım! memet fuat ve özdemir ince metne takıldılar. bizimse (bizim değil ölecek çocukların) onların onaylayacağı incelikte bir metni yeniden ele alacak vaktimiz kalmamıştı. tomris uyar ise, "bu hükümetten ben hiçbir şey istemem." dedi. herkes kendine göre haklıydı yani. ölüm orucunun durmasında bir nebze rolümüz olmuş mudur bilemiyorum ama bu tavrımız hiç değilse yaşar kemal'in 2 yazarla değil en az 100 yazarla desteklendiğini yansıtmıştır.