27.2.19

uzun lafın kısası

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

esther vilar: erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

konfüçyüs: insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

richard sennett: bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

ingeborg bachmann: ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

charles bukowski: yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

nilgün marmara: ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

25.2.19

dünyanın sorunu

albert caraco

giderek daha tutucu oluyoruz, en yıpranmış ve en utanç verici köhnelikteki düşünceleri sürdürmeyi başarıyoruz.

bizim devrimlerimiz yalnızca laftadır. şeyleri yeniden şekillendirdiğimiz yanılsamasını edinmemiz için sözcükleri değiştirmemiz yeter. her şeyden ve kendimizden korkuyoruz. cesaretin ötesine geçerek cesaretin içini boşaltmanın ve deliliği ifrata vardırarak delilikle uğraşmanın yolunu buluruz. hiçbir şeye karşı çıkmıyoruz ve her şeyin düşük yapmasına, başarısız kalmasına yol açıyoruz. güçsüzlüğe bağlı ölçüsüzlüğün zaferi bu.

entelektüellerimizin tek bildiği oyun oynamak, tinselcilerimizin tek bildiği de yalan söylemek. hiçbiri dünyayı yeniden düşünmek üzerine kafa yormuyor, hiçbiri bize gerçekliği ölçüp biçme imkanı vermiyor. hepsi de kariyer peşinde. görgü kurallarını asla incitmeden birbirlerinin gözlerini oyma sanatındaki ustalıkları hayranlık verici!

içinde yaşadığımız şehirler ölümün okullarıdır; çünkü gayri insanidirler. bu şehirlerin her biri uğultunun ve leş kokunun kesiştiği kavşaklar halini almıştır. her biri binalardan oluşan bir kaos olmuştur. bu şehirlerin içine milyonlarcamız yığılarak yaşama nedenimizi yitirmekteyiz.

tekrarlanıp duran işlere koşturuyor ve doruklara yükselmekle övünüyoruz. ölçüsüzlüğün elinde esiriz ve düşünüp taşınmadan sürekli binalar inşa ediyoruz. dünya bir süre sonra yalnızca bir şantiye olacak.

burada, beyaz karıncalar gibi, milyarlarca kör, uğultunun ve leş kokusunun içinde otomatlar gibi didinip duracaktır soluksuz kalana dek. günün birinde deliler gibi uyanacak ve bıkıp usanmadan birbirlerini boğazlamaya koyulacaklar.

hayalî bir görevi yerine getirdiğimiz ve zaman aşımına uğramış buyruklara uyduğumuz için sefiliz; ama görev bizi iğrenç durumumuzdan çekip çıkarmıyor ve buyruklar bizi orada sebat etmeye zorluyor. yirmi yüzyıldır üzerimizde tahakküm süren ahlak düzeni miadını doldurdu. bizse onun barbarlığını ölçüyoruz hâlâ. o ayakta kalmaya çabalıyor, biz ölüyoruz.

içinde yaşadığımız dünya serttir, soğuktur, karanlıktır, adaletsiz ve yöntemlidir. yöneticileri ya içli salaklardır ya da derinlikli haytalar. kimse bu çağa denk değildir. biz aşıldık, ister küçük olalım ister büyük, meşruiyeti aklımız almıyor. iktidar bir oldu bitti iktidarıdır yalnızca, boyun eğilen bir ehveni şer.

tüm egemen sınıfları bir uçtan ötekine ortadan kaldırsak bile hiçbir şey değişmiş olmaz. elli yüzyıl önce kurulmuş düzenin kılı bile kıpırdamaz. ölüme doğru yürüyüş tek bir gün bile durmaz ve muzaffer isyancılara kalan tek seçenek eskimiş geleneklerin ve saçma buyrukların mirasçısı olmak olur.

komedi sona erdi, trajedi başlıyor. dünya giderek daha sert, daha soğuk, daha kasvetli ve daha adaletsiz olacak. her yanı istila eden kaosa rağmen giderek daha yöntemli bir dünya olacak: hatta bana kalırsa, dünyanın en az tartışmalı niteliği, sistem ruhu ile kargaşanın ittifakıdır. asla daha fazla disiplin ve daha fazla saçmalık, daha fazla hesap ve daha fazla paradoks, sonuçta daha fazla çözülmüş sorun -ama katışıksız kayıp olarak çözülmüş sorun- görülmeyecektir.

sansürün egemen olduğu ülkelerde gerçekliği inkar etmekten helak olunuyor; sansürün kalktığı ülkelerde herkes aklına geleni söylüyor. farklılık önemsiz gelebilir; çünkü yalan söylemek ile kendini yitirmek aynı anlama geliyor ve yalan söyleyenlerin de günün birinde kendini yitirenlere katılacakları söylenebilir.

şehirlerimiz birer kabusa döndü, şehirliler termitlere benziyor artık. her inşa edilen şey iğrenç çirkinlikte. biz artık tapınaklar, saraylar ya da mezarlar, zafer alanları ya da amfitiyatrolar inşa etmeyi bilmiyoruz. her adımda gözümüze hakaret ediliyor, kulağımız sağıra çevriliyor ve koku duyumuz umutsuzluğa kapılıyor. yakında kendimize, düzen neye yarar diye sorar hale geleceğiz.

bilginlerimiz dünyayı pahalı oyuncaklarla dolduruyorlar. onlar, doğayı bozarak, ona tecavüz ederek oyun oynayan koca oğlanlardır.

biçimler açılıyor ve içerikler kaçıyor. ağırlıklara ve ölçülere hile karıştı. en bilgili insanların bile yargısına güven olmuyor artık ve niteliksizlik zafer kazanıyor. hem de ona değer veren dalaverecilerle birlikte, hiç cezalandırılmadan.

dillerimiz yozlaşıyor, en güzel diller çirkinleşiyor, en iyi işitilenleri anlaşılmaz oluyor, şiir öldü, düzyazı kaos ile yavanlık arasında seçim yapmak durumunda. sanatlar yok olalı kaç kuşak geçti, en ünlü sanatçılarımız gelecekte küçümsenecek hokkabazlara benziyorlar. ne bir şey inşa etmeyi biliyoruz ne heykel yapmayı ne de resmi. müziğimiz bir iğrençlik, bu nedenle eski anıtları yıkmak yerine restore ediyoruz ve bu nedenle bütün üslupların koruyucusu kesiliyoruz -güçsüzlüğümüzün iki kez itirafı.

bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

çünkü insan üretmek ve tüketmek için bu dünyada değildir. üretmek ve tüketmek daima yalnızca tali olabilir. var olmak ve var olduğunu hissetmektir önemli olan. gerisi bizi karıncalar, termitler ve arılar düzeyine indirir.

şimdiden yaşayamayacak kadar kalabalığız. böcek gibi değil ama insan gibi yaşayamayacak kadar kalabalığız. toprağı tüketip çölleri büyütüyoruz. ırmaklarımız birer batak, okyanuslar can çekişiyor. ama iman, ahlak, düzen ve maddi çıkar bizi ilkel topluluklar halinde yaşamaya mahkum etmek için el birliği ediyorlar. dinlere mümin gerek, uluslara savunacak insan, sanayicilere tüketici. bu demektir ki herkese çocuk gerek, yetişkin olunca ne olacaklarının bir önemi yok.

en kötü düşmanlarımız bize umuttan söz edenler. sorunlarımızın çözüleceği ve arzularımızın karşılanacağı, neşeli, aydınlık, çalışmanın ve barışın olduğu bir gelecek vaat edenlerdir.

vaatlerini yenilemenin onlara bir bedeli yoktur; ama onlara kulak vermek bize çok pahalıya mal olur ve yalnızca yanlış fikirler ediniriz. biz ne kadar ilerlersek bu fikirler de o kadar etkili olur ve muğlaklığın sultası altında o ölçüde eziliriz.

hiçbir şey olduğundan fazla değil, her şey başka bir şey olma iddiasında, göründüğü gibi olmayı reddediyor. akıl almaz yüzlerce aldatmaca doğuyor böylelikle. yazarlar, saygınlık ve itibarla çevreli, ne yapacaklarını bilemez haldeler.

bunun sonucunda genel bir uyuşukluk yayılıyor her tarafa. ve eğer tarihin dersine kulak verseydik, uyuşukluktan sersemliğe giden yolun en kaygan yollardan biri olduğunu bilirdik.

hangi alanda olursa olsun aptallıkta birbirimizle yarışıyoruz. icatlarımız paradoksa çare bulamıyor. giderek daha zekice imkanlara sahip olurken giderek daha aptallaşıyoruz. biz bu imkanların yasasına tabi olacağız ve bu imkanlar da bize sahip olacak. biz hayal kırıklığına uğrarken devlet şeflerimiz imkanların ilk hizmetkarları olacaklar ve biz de sınırsız bir köleliğe bağlanacağız.

eserlerimizin ortasında, deliliğe ve aptallığa mahkumuz. kullandığımız imkanların ruhuna asla sahip olamıyoruz. kendi aralarında uyuşmayan planlar üzerinde yaşıyoruz. birbirlerimizin çağdaşı bile değiliz. ölçüsüzlük bizim ortak paydamız. tutarsızlıktan asla şaşmıyoruz. en hayranlık verici bahanelerle nesnelliğin içini boşaltıyoruz ve diyalektiğe başvurarak hakikatten gizleniyoruz. referans noktalarını keyfimizce çoğaltma ve ihtiyaçlarımıza göre bunları değiştirme sanatında mahiriz. sonunda bir labirent içinde dönüp durur hale geldik ve bizi sürükleyen hareket adına sentezi imkansız ilan ederek kendi müşkül durumumuzu meşrulaştırıyoruz.

hayvanlığa doğru yol alıyoruz ve vardığımız yer gayri insanilik. bıktırıcı ahlak öğütlerine ve iman bildirimlerine rağmen kendimizi haksız yere günahkar sanıyoruz. oysaki spermatik otomatlardan başka bir şey değiliz. insan dinin bize öğrettiği şey değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. hem insanı yeniden tanımlamak hem de dünyayı yeniden düşünmek gerekiyor; ama bunu hayal etmek için bile artık çok geç.

daha ne kadar aldatabiliriz kendimizi? bütün mühletler doldu, insan sayısı fırtınaların patlayacağı bir deniz gibi şişiyor, tükenmiş toprakta çabalarımız tükeniyor. her yer susuz kalacak, hava şimdiden seyrekleşti. besinlere artık daha az güveniyoruz, ökümen'i artıklar dolduruyor, her şeyi zehirliyorlar. hakikat saati aynı zamanda can çekişme saati mi olacak? ölümümüzün karşısına ne çıkartacağız? devlet şeflerimizin buyruklarını mı yoksa tinselcilerimizin vaazlarını mı? bu parazitler ve bu kargaşa tezgahçıları bizim ne işimize yarıyorlar? birileri bizi çürümeye götürüyor, ötekiler bizi yüreklendirerek onları kutsuyorlar ve bizi kutsayarak da onları yüreklendiriyorlar.

düzenli adımlarla kaosa doğru gidiyoruz. kalbimiz umut dolu, yan gelip yatılan hayal ülkesinin peşindeyiz. bilim bizim otuz milyar çocuğumuzu ve torunumuzu ödüllendirecek, yüz ulus tek bir halk olacak ve üç ırk tek olacak. imkansızın geleceğini umut ederek, gerçekliğimizi küçümseyerek daha ne kadar kandırabiliriz kendimizi? çünkü insan, ne olursa olsun, aşılmış olmayacaktır.

23.2.19

delilik

charles bukowski

insanlarla birlikteyken iyi hissetmem kendimi. benden uzak şeylerden söz ediyorlar, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. ama onlarla birlikteyken kendimi güçlü hissediyorum.

şöyle düşünüyorum: onlar bütünün küçücük parçaları ile hayatlarını sürdürebiliyorlarsa ben de sürdürürüm. ama yalnız kaldığımda, kendimi bir duvarla, soluk almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. zayıf bir adamım ben anlaşılan.

incil'i denedim, filozofları denedim, şairleri denedim; ama hepsi bir şekilde hedefi ıskalamışlardı. tamamen farklı şeylerden söz ediyorlardı. ben de uzun süre önce okumaktan vazgeçtim. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu. yaşantımla cemiyetin, kentin, ülkenin bir ferdi gibiydim; ancak tek fark benim başarma isteği duymamamdı. bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, iyi bir iş istemiyordum.

böyleydim: entelektüel değildim, sanatçı değildim, sıradan insanı kurtaran köklerden de yoksundum. arada derede kalmış bir şeydim, bu da deliliğin başlangıcı olsa gerek.

en iyisi birilerinin yanında olmak, durumun gerçekliğini sınamaktı. gerçeğin gerçek olabilmesi için en az iki oy gerekiyordu. yaşadıkları zamanın ilerisinde olan insanlar bunu bilirler, deliler ve sanrı görenler de. bir hayali sadece sen görüyorsan ya aziz derler adama ya da deli.

delilik mi? olabilir. ne delilik değildir ki? maval delilik değil miydi? kurmalı oyuncaklardan farksızdık. birkaç kez kuruluyorduk, sonra da güle güle. ortalıkta dolanıp varsayımlarda bulunuyor, planlar yapıyor, valiler seçiyor, bahçemizdeki çimleri biçiyorduk. delilik tabii, ne delilik değildir ki?

21.2.19

veda divanı

ahmet telli



filler mezarlığında fil ölüleri
ve belki birkaç da şiir bulursunuz
ki o şiirler kendi ölümlerini sezen
birer kuğuydular kuytu sularda

zaman kekemeydi ve tarihe sızan
soytarılar gördük gencömrümüzde

keder de onarır hayatı bazen

ikide bir kaçırma gözlerini herkes bilir
kalbi kırılanın kalp kırmadaki hünerini

bıçakla kesilecek kadar koyuydu karanlık
şehri çakallar basmış pus tutmuş hafızalar
çıplak elleriyle eşeliyor toprağı bir kadın
bir çocuk çığlık çığlığa haykırıyor ıssızlığı

söz çakmak taşından sıçrayan kıvılcım olsa nafiledir
hükmü hengamedir artık kalbim dediğim muallakta
geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar
hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkar bir nida

büyükbüyük nine alacakaranlıkta bir gölge gibi kalkıp cezvesini, kallavi fincanını sessizce alırdı tel dolaptan. sonra cezvesini sürmek için maşasıyla külleri bir yana itince ahkerler belirirdi mangalda. öyle göz göz, öyle kıpkızıl, bütün geceyi ısıtan iri ahkerler. ve ben çocuk kalbimle onları mangala düşmüş yıldızlar sanırdım. büyükbüyük ninem, her gece bu yıldızlarda pişirirdi kahvesini.

sözlerin eksilip eskidiği bu gri atlas
karanlık bir vadiye akıyor, bütün
ışıkları söndürülürken belleğimin
ve sen kurtarabilirsin beni ancak
unutmanın bu vahşi saldırısından

eprimiş anılar kalıyor geride
bir de ceylanların ürkek
sıçrayışları tetik boşluğunda

insan yorulur bazen insan olmaktan

hiçbir şey daha kötü olamaz
kötü biten bir aşk sonrasından

hutbeni bitir artık, hırkanı as, asanı al
bir veda sesi ol kendine hoşçakal diyerek

sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna
tenhaydı düşlerim, geceydi, çıkıp geldim işte
su ve ateş bir de gülünç yalnızlığım var sana
getirebildiğim, kokularını yitirmişti çünkü güller

şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara

ezberlenecek hiçbir şey yok bu dünyada
kirletilmemiş bir bulut bile yok artık

"gülüşünden vurdular kardeşimi!"
(hacı birlik'in ağabeyi)

kendine bir deniz bul artık bir de rüzgar
parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada

saçlarını gittikçe kısalttığın günlerde
sen söylemiştin bu sözleri unutmadım
-her aşk bir ayrılık gizler, ayrılıklarsa
bir merhabanın sıcaklığını taşır kendisinde

hiçbir anını tanımlamaya kalkmadan
kısacık ömürler biçiyoruz kendimize
sonra yolculuklara çıkıyoruz, bir kentten
ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını

özlediğimiz birileri olmalı diyordun
yanındayken bile özlediğimiz birileri

tarih mi, yollara düşmenin
kedere benzeyen yeridir tarih

tüm yalnızlıkları mümkün kılan
birileri olmalı ya da kalbini
kederle onaran bir göçebe

ölümsüz olmak kadar ürkünç bir şey
bu dünyaya alışmak duygusu

kalbim, bağışlanmayacak bir şey yap
katlanma kendine ve bu dünyaya

aynı soruyu sormaktan, minör
ağrılardan yoruldum, gitmeliyim buralardan
içimde buharlaşan cıvayı soluyorum artık
yoruldum yoruldum yoruldum
gereklilik kipinde yaşamaktan

aşklar mı diyordun, anladım
senin incindiğin benimse
yollara düştüğümdür yeniden

10.10.10/101 ankara gar önü (mahşer)
kardeşler kardeşler kardeşler
ne tanrı duyuyor çığlığı ne devlet
ölüm de kaybediyor haysiyetini

biten bir aşk için
söylenecek söz şu olmalı:
- güzeldi yine de

hiç kimse bir aşkı onarmaya kalkmasın
kaybedilmeye değer
en güzel anında bitirilmişse eğer

gülüşü süt mavisi insanlar vardı / nerdeler şimdi
çoğunun adını unuttum çoğunun kimliğinde kazınmış adresler
nevin canına kıydı geçen gün, şiir gibi bir kızdı bilirsin
öner enfarktüs geçirmiş içerde, kesik kesik öksürürdü eskiden
ayşe ise acemi bir sokak yosması artık
bu kent kuşların intiharını umursamıyor artık

aşkı ve çılgınlıkları nasıl da unutmuşuz
oysa sevmeyi, gülümsemeyi bilmiyorsa insan
öfkelenemez bile artık ve kent öfkesiz
insanlara yenilmemiştir hiçbir zaman

ey, dinle hayatın son sözü şudur ki sana
- her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir tetik düşer soluk soluğa kalır geyik
dağ taş ürperir, sular kirlenir büsbütün
ey acıyı ödünç alan, o artık sende kalsın
sonsuza kadar senin olsun o çığlık

gül diye kokla güz dalgınlıklarını
umut tacirlerine yüz verme sakın
yenilirsen dövüşerek yenilmelisin
hiç kimseye vereceğin hesap kalmamalı

yanında götüreceğin hiçbir şey kalmadı
ellerindeki keder çizgilerinden başka
ey, dinle, hayatın son sözü şudur ki sana
- her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir şiir yaz ozansan eğer, diyor
ekleyeyim mektubuma ağlasın anam
diyorum ki mahpus arkadaşıma
şiirimiz analar ağlamasın diyedir

umuda bağlanmak umutsuzluktur ancak

durmadan kendini yenilerken hayat
yaşadıklarımızı gözden geçirmenin
ve bedelini ödemenin zamanıdır
her şeyi tersine çevirmenin kaçınılmazlığı
dayatıyor bu körleşmiş sularda
bitmeli bu bekleyiş, bu suskunluk bitmeli
bitmeli bu karanlığın ıslıkları artık

ey tarih, aç solgun yapraklı defterini
ve kaydet dövüşenlerin hikayesini

ey tarih, aç solgun yapraklı defterini
ve oku hayatımızın parçalanmış hikayesini

yolları büsbütün kesse de zulüm
esip dursa da acının çöl ayazı
hangi dağ efkarlıysa ordayız
perişan edilen her şey bizimdir
yağmur oluyoruz hangi ırmak kurusa
gülüşümüz çocuk
adımız eşkıyaya çıkmıştır bizim

zulmün bir engerek yılanı gibi
ağulayarak acılaştırdığı hayat
her sabah harmanisini güneşe asıp
göğsünü bir ana gibi verdi dünyaya
ve biz her sabah her akşam onun
biberli okşayışlarıyla yatırıldık
solgun kundağına umudun

çeliğine öfkenin şahini nakışlanan
bir aşiret hançeridir dadaloğlu
binboğa'dan kıl çadırı sökünce ferman
saplanır bağrına kaltak osmanlının

yitirilince güneş
esmer bir bulutun gölgesinde
düşmesin yüreğine
hüznün bakır çalığına dönen sancısı
güneşi sen çekeceksin buluttan
hayatı sen yeşerteceksin
unutma

ısmarlama sözcüklere bel bağlamadım hiç mi hiç
bu yüzden kötü bulunup geri çevrildiği de oldu
uşaklaşmadı hiçbir şiirim
-onurumdur bu-
yorgun düşse de kimi kez, kırgın olmadı
bir gün sorarlarsa öfkemin hesabını
derim ki yaşadım

ve derim ki
emperyalizme, faşizme
şovenizme sıkılan bir mermi olabilmişse şiirim
geriletmişse acıyı ve zulmü
yırtılıp atılıyorsa küçük burjuva ellerde
şiirimin verilmiş hesabıdır bu

hoşça kal ey hayat, bütün ömürler
gibi bitiyor işte bizim de ömrümüz
bir veda divanının solgun sayfalarıdır
dökülen bu yapraklar ve bir kadının
dünyada bıraktığı dağınık hatıralar

hoşça kalın hanında hamamında konakladığım
karakollarında dayak yediğim, bayraklı
kapılarından uzak durduğum şehirler
ayrılığın da vardır elbet vakti saati
ve gitmek
daima bir itirazdır bu dünyaya

19.2.19

evren erkektir

esther vilar

kadına karşıtlık içinde erkek bir güzellik yaratığıdır; çünkü kadından farklı olarak onun bir beyni vardır.

erkek, bilgi kazanmayı arzular. çevresindeki dünyayı gözlemek ve nasıl işlediğini bulmak ister. erkek düşünür. kendisine sunulan verilerden sonuçlar çıkarır. erkek yaratıcıdır. istisna ölçüsünde geniş, çok boyutlu duygusal kapasitesinden ötürü, sadece açık veya geleneksel olanı kavramakla kalmaz, yeni duygusal değerler de keşfedip yaratır ve anlamlı tanımlama yoluyla genele erişilebilir kılar ya da bir sanatçı olarak bu duygusal değerleri görsel veya işitsel şekilde yeniden yaratır.

bir kadın sadece kişisel bir anlamı olduğu ve kendi amaçları için kullanabileceği bir konuya gerçek bir ilgi duyar. erkeğin merakı daha farklıdır. bilgi kazanma arzusu kişisel sonuçların da ötesindedir, tamamen nesneldir ve uzun vadede kadının tutumundan çok daha pratiktir.

bir erkeğin merakını uyandırmayacak hemen hiçbir şey yoktur. politika, botanik, nükleer fizik ya da adını koyabileceğiniz her şey olabilir. meyve konservesi yapma, kek hazırlama ya da bebek bakıcılığı yapma gibi alanının gerçekten dışında olan konular bile onun ilgisini çeker.

erkekler, çevrelerindeki dünyayı gözlemlemekle kalmazlar. kıyaslamalar yapmak ve başka bir yerde kazandıkları bilgileri, bu yeni bilgiyi yeni bir şeye dönüştürmeye yönelik nihai amaçla uygulamak doğalarında vardır. sadece elektrik, aerodinamik, jinekoloji, sibernetik, mekanik, kuantum mekaniği, hidrolik ve yer çekimi alanlarında değil, diğer alanlarda da bütün buluşların ve keşiflerin her zaman için erkekler tarafından yapıldığını belirtmeye gerek bile yok.

kadının, zaten pek gelişmemiş olan damak zevki, mutfakta her gün pişirilen birbirinin aynı, monoton, tatsız tuzsuz yemeklerle daha da körelir. hiç kadın çeşnici göremezsiniz. aslında kadınlar her alanda yararsızdır.

birçok yeteneği sayesinde erkek, hem zihinsel hem de fiziksel açıdan doyurucu ve özgür yaşama ideal bir uyum sağlama kapasitesine sahip gibidir. bunun yerine, onca buluşunu, yaratma becerisinden yoksun olanların hizmetine vererek bir köle gibi yaşamayı tercih etmektedir. olabildiğince kusursuz bir yaşam sürme kapasitesine sahip bu cinsin, bundan vazgeçip her şeyi böyle bir kusursuzluğa ilgi duymayan kadın cinsine teslim etmesi ne kadar çelişkili!

insanların asalakça bir grup tarafından tek taraflı olarak sömürülmesi yönündeki açık mekanizmaya öylesine alıştık ki, bütün ahlak değerlerimiz tamamen kokuştu.

genç bir erkek evlenip bir yuva kurduğu ve yaşamının geri kalanını insanın ruhunu öldüren bir işte çalışarak harcadığı zaman, erdemin ve sorumluluğun bir örneği olarak gösterilir. diğer erkek tipi, yani sadece kendisi için yaşayan, sadece kendisi için çalışan, hoşuna gittiği için iş değiştiren ve sadece kendine bakmak zorunda olan, istediği yerde yatan ve tanıştığı kadınlarla milyonlarca köleden birisiymiş gibi değil de eşitlik temelinde etkileşen bir erkek toplum tarafından reddedilir. bu ikisinin arasında özgür, kelepçesiz erkeğe yer yoktur.

erkeklerin her yıl varoluş gerekçelerine ihanet ettiğini görmek ne kadar can sıkıcıdır! sadece bir erkek beyniyle, gücü ve zekasıyla açılabilecek hayal etmesi bile zor olan yeni dünyalar keşfedilebilirdi. yaşamı -yani, kadınların farkında bile olmadığı erkeğin yaşamını- daha dolu, zengin ve değerli kılacak keşifler yapılabilirdi. bütün bunlar erkekler tarafından yapılabilirdi. bunun yerine, bütün bu muhteşem potansiyellerden vazgeçer ve kadınların itici ölçüde ilkel ihtiyaçlarına hizmet etmek için kafasının ve bedeninin sapaya girmesine göz yumar. erkek, evrendeki her türlü gizemi aralayacak anahtara sahiptir; ama bunu görmezlikten gelir ve kendini kadının seviyesine indirir ve onun hizmetine girer.

erkeklerin, kadının "gizemli" (gizemli; çünkü arkasında hiçbir şey yok) ruhunun derinliklerini incelemek yerine, kendi ruhlarının, hatta diğer gezegenlerde olabilecek yaratıkların ruhunu araştırmaları ve onlarla temas kurmanın yeni yollarını aramaları gerekir.

kadınlar hayal gücünden öylesine yoksundur ki, yeni buluşlara yönelik hiçbir ihtiyaç duymazlar. ihtiyaç duysalardı bir kerecik de olsa kendileri yaratırdı.

17.2.19

mesaj

yuval noah harari

20 temmuz 1969'da neil armstrong ve buzz aldrin, ay'ın yüzeyine indiler.

apollo 11 astronotları bu seyahatten önceki aylarda abd'nin batısında ay'a benzeyen ıssız bir çölde eğitim gördüler. bu alan pek çok kızılderili topluluğuna ev sahipliği yapıyordu. bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikaye vardır:

bir gün eğitim esnasında astronotlar yaşlı bir kızılderiliyle karşılaşır. adam orada ne yaptıklarını sorar. astronotlar kısa süre içinde ay'a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotlardan kendisine bir iyilik yapmalarını ister. astronotlar "ne istiyorsunuz?" diye sorar. yaşlı adam, "kabilemdeki insanlar ay'da kutsal ruhların yaşadığına inanır. onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim." astronotlar "mesaj nedir?" diye sorar. adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır, sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler. astronotlar " bu ne demek?" diye sorar. adam "bunu size söyleyemem. sadece bizim kabilemizle ay ruhlarının bilebileceği bir sır." der.

üsse geri döndüklerinde astronotlar uzun uğraşlardan sonra yerel dili konuşabilen birini bulurlar ve ondan mesajı tercüme etmesini isterler. ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalarla gülmeye başlar. nihayet sakinleşince, astronotların o kadar dikkatle ezberlediği sözlerin, "bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. topraklarınızı çalmaya geldiler." olduğunu söyler.

15.2.19

erdemin ardından git

konfüçyüs

insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

kendimi on beş yaşında öğrenmeye verdim. irademe otuz yaşında sahip olabildim. kuşkulardan kırk yaşında kurtuldum. göğün düzenini elli yaşında öğrendim. sezgilerim yoluyla her şeyi altmış yaşında kavradım. kalbimin isteklerini, doğru olan şeylere zarar vermeden yetmiş yaşında gerçekleştirebildim.

yanlışlarını anlamış ve kendisinin hatalı olduğunu kabul etmiş bir kişiye henüz rastlamadım.

halkın adaleti için çalışan ve ruhlara saygılı olan ama gene de onlardan uzak kalan bir kimseye akıllı denir.

akıllı insanlar sudan hoşlanır. erdemli kişiler dağlardan tat alır. bilgililer hareketlidir, erdemliler sakindir. bilgililer neşelidir, erdemliler uzun ömürlüdür.

içimizde olan şeyleri başkalarına vermek. işte buna iyilikseverliğin sanatı denir.

yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. adaletsiz bir yoldan elde edilen zenginlik ve mevki benim gözümde uçuşan bulutlar gibidir.

bir şeye sahip olmadığı halde varmış gibi davranıyor. boş ama dolu olduğunu gösteriyor. sıkışık durumda ama serbestmiş gibi görünüyor. ölümsüzlüğü böyle elde etmek güçtür.

halk bir sistemi kabule zorlanabilir ama onu anlamaya asla zorlanamaz.

bir ülke iyi yönetiliyorsa yoksulluk ve düşkünlüğün varlığı utanç vericidir. bir ülke kötü yönetiliyorsa zenginlik ve onur gibi şeylerin varlığından utanç duyulmalıdır.

gayretli ama dürüst olmayan, doğru sözlü ama güvenilir olmayan, safdil ama içten olmayan insanlarla hiçbir işim olmaz.

yaşama ilişkin bir bilginiz yokken ölümü nasıl bilebilirsiniz?

iyi bir insan başkalarının ayak izlerine basmaz.

kafanda yer eden iftiralar ve insanı tedirgin eden iğnelemelerden kendini uzak tutabiliyor ve onlardan etkilenmiyorsan akıllı ve uzak görüşlüsündür.

halkın hükümdarına güveni yoksa o devlet ayakta kalamaz.

büyüklerle küçükler arasındaki ilişki, rüzgarla otlar arasındaki ilişkiye benzer; rüzgar esince otlar eğilir.

iyilikseverlik bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır. kişi bilgi sahibi olmadan nasıl erdem sahibi olabilir?

iyi bir hükümet birlikte olduklarını mutlu kılar. uzakta olanları kendine çeker.

çalışkan olanlar ilerler ve gerçeği elde eder. ihtiyatlı olanlar kendilerini yanlışlardan korur.

sebat etmeyen bir insan ne büyücü ne de doktor olabilir. erdemde süreklilik olmazsa o kişi saygınlığını yitirir.

değerli kimi insanlar yalnızlığa çekiliyor. bazı kötü bakışlardan uzaklaşıyorlar. bazıları da anlamsız sözlerden kaçıyorlar.

bir kişi çocukken küçüklere yakışacak biçimde alçak gönüllülük gösteremezse, gençken yararlı şeyler yapamazsa, yaşlılığında da böyle yaşamayı sürdürürse, o bulaşıcı bir hastalıktır.

kendisinden çok, başkalarından az isteyen bir insan, özünü kötülüklerden uzak tutar.

ikiyüzlülük erdemi sarsar. zekice konuşma erdemi engeller. küçük şeylere karşı sabırsız olmak büyük planları bozar.

bir insan, yanlışları olup da bunları düzeltmezse bu hataları benimsemiş demektir.

bir insanın çok ama pek çok bilgisi olup da onu tutacak erdemden yoksunsa, ne kadar kazanırsa kazansın sonunda her şeyi yitirir.

yolları ayrı olan insanlar birbirine danışmaz.

ülkede doğru ilkeler egemen olduğu zaman halk arasında anlaşmazlıklar olmaz.

yüksek sınıfın akıllı, aşağı sınıfın budala insanları vardır ve bunlar asla değiştirilemez.

insanlar yaratılışta aynıdır; ancak yaşam deneyimiyle birbirinden uzaklaşır.

bütün gün payına düşecek yemeği düşünüp de kafasını başka bir şey için yormayan bir kişiyle birlikte olmak çok zordur.

kızlara karşı doğru davranışı belirlemek çok zordur. eğer onlara yakınlık gösterecek olursanız alçak gönüllülüklerini yitirirler. uzak duracak olursanız kızarlar.

küçük insan yanlışlarını örtmeye çalışır.

insanların yetenek ve erdemi tepecikler gibidir, üstünden aşılır.

bir yönetim iyi olduğu zaman, sözler ve davranışlar en geniş sınırlar içinde özgürdür. kötü bir yönetim iş başındayken davranışlar belki en geniş sınırlar içinde özgürdür ama konuşmalarda ihtiyatlı olmak gerekir.

13.2.19

bir ödül olarak seks

esther vilar

tutsak bir yunus balığı kendisine öğretilen numarayı iyi yaptığı zaman terbiyecisi ona balık atar. yunus balık yemek istediği için istenen her şeyi yapacaktır. ama para kazanan erkek, kendi yemeğini temin etme becerisine sahiptir. ona bu şekilde rüşvet vermek imkansız olacaktır.

her ekonominin temeli bir takas sistemine dayanır. bu nedenle bir hizmet talep eden kişinin, bunun karşılığı olarak buna eşdeğerde bir şey önerebilmesi gerekir. ama erkek, cinsel arzularını doyurma ihtiyacı duyduğu ve bir vajina üzerinde tek yetkili hak sahibi olmak istediği için, bunun fiyatı olağan dışı bir düzeye çıkmıştır. bu da kadınların, en kapitalist sistemi bile gölgede bırakacak bir sömürü sistemi kurmalarını mümkün kılmıştır. ve hiçbir erkek bu sistemden muaf değildir.

kadın, tıpkı derin duygular beslemeyi reddetmesi gibi, cinsel iştahı da reddeder. başka nasıl genç bir kız erkek arkadaşına onu sevdiğini söylerken vücudunu ondan mahrum edebilirdi ki? annesinin öğütleri sayesinde genç kız, daha sonra kazanacağı sermaye için ergenlikte bile arzularını bastırır. eski toplumlarda gelinin değer kazanmak için bakire olması gerekiyordu. bugün bile daha az cinsel deneyimi olan bir kız, birçok aşığı olan bir kızdan daha yüksek bir itibari değere sahip olacaktır.

erkek, hiçbir zaman karşı cinste cinsel arzu uyandıracak şekilde giyinmez; ama kadında durum tam tersidir. kız çocuğu, on iki yaşına gelinceye kadar, tuzağa konan yem gibi süslenip püslenir. sıkı giysilerle göğüslerin kıvrımı ve meme uçları abartılır, şeffaf çoraplarla bacakların uzunluğu, baldırların ve ayak bileklerinin şekli zenginleştirilir. makyajla nemlendirilen dudakları, gözleri, parlak renklerle boyanan saçları davetkardır. eğer bunun tek amacı erkekteki bitmek tükenmek bilmez cinsel arzuyu daha da uyarmak, artırmak değilse nedir? kadın, mallarını, vitrindeki mallar gibi sunar (görünürde çok yakın, kolayca alınabilen bir fiyata). o zaman elbette erkekler, böylesine iç gıcıklayan bir malı alacak parayı kazanmaktan daha büyük mutluluk olmadığını düşünecektir.

erkeğin parası yoksa ya da para kazanma ihtimali yoksa kadınsız -ve sonuçta sekssiz- yaşamak zorunda kalacaktır.

bir erkek için, evliliğe balıklama atlamak yerine cinsel ihtiyaçlarını bir fahişeyle gidermek çok daha ekonomik olacaktır. burada "fahişeliği" alışılmış anlamında kullanıyorum; çünkü kadınların çoğu yapısı gereği bu gruba aittir.

ama erkeğin eğitimi yine ona engel olur. rekabetçi bir toplumun bir üyesi olarak koşullandırıldığı için ucuz seksin değersiz olduğuna inanır. kadının maliyeti ne kadar yüksekse alacağı cinsel haz da o kadar yüksek olacaktır. ve istediği kadını başka türlü alamıyorsa verilen en yüksek fiyatı teklif edecektir. onu tescil dairesine götürecektir.

erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

kadınlar da profesyonel fahişeyi küçümser; ama onların nedeni daha farklıdır. onlar fahişeyi, vücudunu bu kadar ucuza satacak kadar aptal olduğu için küçümserler; çünkü kadının zeka standartlarına göre onlar tartışma götürmeyecek kadar aptaldır.

"bir ödül olarak seksin" temel kuralı kadından kadına değişmez. hepsi de kendini bir erkeğe sunar, kendi güzelliklerini vurgular ve erkeğin bazı "trikleri" başarıyla geçmesi durumunda onu ödüllendirir. ve erkeği kesintisiz bir cinsel heyecan durumunda tutmaktan kesinlikle vazgeçmedikleri için erkek tekrar tekrar ödüllendirilmek ister. sadece cinsel gücü azalan bir erkek düzenli ödüllendirilme ihtiyacı duymaksızın yıllarca bir hippi yaşamı sürebilir.

ne olursa olsun, bir kadın bulabildiği her fırsatta anatomik özgünlüklerinden kârlı çıkar; buna karşın erkek kendi anatomisinin sonsuz kölesidir.

erkek, seksin her türlü hazzın timsali olduğunu düşünmeye yönlendirilmiştir. ama elbette yanılıyor. kadın, orgazma ulaştığı zaman elbette mutluluk duyacaktır; ama bu onun tanıdığı en yoğun haz değildir. bir kokteyl partisi veya yeni bir çift patlıcan renkli deri çizme almak ona çok daha büyük bir haz verir.

erkeğin cinsel gücünün sadece bir yanı kadını ilgilendirir: çocuklarına babalık yapabilmesi. çocuklar, kadının planlarında başarılı olması için temel bir önem taşır.

hemen her dinin dogmasında mutlaka bulunan ortak bir günah vardır: üreme amacı gütmeyen cinsel hazza kapılmak. dini inançlarla ilgili her şey mantığın kurallarına ters düşer ve bu nedenle mantık duygusunun gelişmediği erken bir yaşta beyinlere aşılanması gerekir.

11.2.19

toplumsal cinsiyet ve iktidar

r.w. connell

yeni bir gelişim ne denli radikal olursa, eski çerçeveleri de o denli beraberinde taşır.

"nükleer savaş durumunda yapmanız gereken, çocuklarınıza veda öpücüğü vermektir."

john stuart mill: oy kullanma hakkı erkeklere tanındığına göre, hangi koşullar altında ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, aynı hakkın kadınlara da tanınmamasını haklı çıkaracak en ufak bir neden yoktur.

toplumsal cinsiyet üretim ilişkilerinin bir parçasıdır ve başından beri böyle olmuştur. yoksa yeniden üretimleri sırasında bir karışma söz konusu değildir.

çoğu yazar -hatalı bir biçimde- üreme biyolojisinin insanları basit ama tam olarak iki farklı kategoriye ayırdığını varsaymaktadır.

kategoricilik iktidarı kabul edebilir ama pratik politika unsurunu (seçim, kuşku, strateji, planlama, hata ve dönüşüm gibi) analizinden siler atar. geleneksel popüler kültürdeki "cinslerin savaşı" komedisi, tam da bu tür bir silme işlemiyle cinsel politikanın düşüdür. kocalar yanılır, karılar dırlanır, kaynanalar çekiştirir, kızlar kırıştırır, oğlanlar çocukluktan çıkamaz ve bu kesinlikle hep böyle gider. insanlar ne tür girişimlerde bulunurlarsa bulunsunlar hiçbir şey değişmez. kategoriciliğin daha karmaşık biçimlerinde pratik politikayı marjinalleştiren keyif değil mantıktır.

toplumsal cinsiyet seçilebilir bir şeydir.

herhangi bir öneme sahip işi almak için girilen rekabette erkekler kendine güvenme ve iddialı olma açısından daha üstündür. kendilerini hormonları yüzünden sürekli zayıf düştükleri bir iktidar çekişmesinde tüketmektense, tabi kılındıkları bir konumu kabul etmek kadınlar için akılcıdır. işte bu yüzden, yuva yapmayı kadınlara, iş dünyasının rekabetçi uğraşını erkeklere tahsis eden toplumsal düzenlemelerimiz var.

tüm toplumlar, kendilerini ve üyelerini yeniden üretmek ve bu yüzden de yeni insanlar üreten cinsel ve toplumsal ilişkileri barındırıp ayakta tutmak zorundadır. işte bu nedenle, tüm toplumların kendilerini cinsiyetin biyolojik olgularıyla bağdaştırması gerekir. bundan genellikle, tüm toplumların çekirdek aile veya onun bir türü üzerinde temellenmek zorunda olduğu düşüncesi çıkarılmaktadır.

anke erhardt /heino meyer-bahlburg: toplumsal cinsiyet kimliğinin gelişmesi, büyük ölçüde çocuğu yetiştirenin cinsiyetine bağlı gibi görünüyor. (hormonal belirlenime göre değil).

toplum, cinsiyetler arasındaki ayrımı kültürel olarak ayrıntılandırır. giysi bildik bir örnektir. insan vücudunun ortalama biçim ve görünümü açısından erkekler ve kadınlar arasında çok az farklılık vardır. toplum, söz gelimi kadınların göğüslerini veya erkeklerin penislerini vurgulayan giysilerle bu farklılıkları abartır ya da kadınlara etek, erkeklere de pantolon giydirerek onları kategorikleştirir.

"erkekler ve kadınlar arasındaki fiziğe ve mizaca ilişkin farklılıklar, kültür tarafından evrensel erkek egemenliğine doğru artırılmaktadır."

jean-paul sartre: bizler özgür olmaya mahkum edildik.

katı bir cinsiyet kimliği ve yaşam boyu iki cinsten birinin üyesi olma zorunluluğu, batı avrupa kültür tarihinin erken dönemlerinde bugünkü biçimiyle varsayılmıyordu.

neyin doğal olduğu ve doğal farklılıkların nelerden oluştuğuna ilişkin kavrayışımızın kendisi kültürel bir oluşum, toplumsal cinsiyete ilişkin kendimize özgü düşünüş biçimimizin bir parçasıdır.

tarih, toplumsal pratik aracılığıyla doğal olanın aşılmasına dayanır.

gayle rubin: erkekler ve kadınlar kuşkusuz birbirinden farklıdır. ama gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü, yin ve yang, yaşam ve ölüm gibi bir farklılık değildir bu. doğrusu, doğadan doğru bakıldığında, erkekler ve kadınlar birbirlerine örneğin dağlar, kangurular veya hindistan cevizi ağaçları gibi başka şeylere olduklarından daha yakındırlar. kişiye özel toplumsal cinsiyet kimliği, doğal farklılıkların ifadesi olmanın ötesinde doğal benzerliklerin bastırılmasıdır da.

eşcinsel erkeklerin toplumsal düzeyde tanımlanması kadınsı, eşcinsel kadınlarınki de erkeksi oluyor; ama aslında eşcinsel ve heteroseksüel insanlar arasında hiçbir fiziksel veya fizyolojik farklılık yok.

toplumsal bir yapının şifresini çözmeye yönelik girişimler genellikle kurumların analiziyle başlar.

emma goldman: yalnızca kendisini evlilik içinde veya dışında bir adama veya birçok adama satıp satmadığının ölçüsüne ilişkin bir  sorun bu. reformcularımız bunu kabul etsin ya da etmesin, fahişelikten sorumlu olan, kadınların ekonomik ve toplumsal aşağılıklığıdır.

gerçek toplumsal mücadeleler, önceden kestirilebilir ya da standart sonuçlara sahip olmazlar; hatta bazen de kendilerini açığa çıkaran koşulları değiştirebilirler. diğer bir deyişle, pratiğe ve yapısal dönüşüme ilişkin uzun dönemli bir tarihsel dinamik söz konusudur.

sigmund freud: gözleri gören, kulakları işiten bir insan, hiçbir ölümlünün sır tutamayacağına gönül rahatlığıyla inanabilir. çünkü sır verilen kişi tek kelime etmese de parmaklarıyla konuşur; ihanet, gözeneklerinin tek tek her birinden dışarı sızar.

çoğu durumda şiddet içeren rejimler, tasarlandığı biçimde işlemektedir: rahibe okulları rahibeler üretir, okul öğrenciler üretir, erkek çocuk babasının imgesi olacak biçimde yetişir.

simone de beauvoir: psikanalist, kız çocuğunu, genç kızı, anne ve babayla özdeşleşmeye kışkırtılmış, "erkeksi" ve "kadınsı" eğilimler arasında bocalayan biri olarak tanımlar. oysa ben onu, nesne rolü, yani kendisine sunulan "öteki" ile özgürlük iddiası arasında bocalıyor olarak görüyorum.

cinsel özgürleşme kavramı, doğuştan sahip olunan bir erotizmin zincirlerinden koparılması meselesi değil, -erotik olanlar da dahil olmak üzere- yabancılaşmaların sökülüp atılması ve doğuştan sahip olunan özgürlüğün gerçekleştirilmesi meselesidir.

emma goldman: bir kadın, işçi olarak konumunu, önüne çıkan ilk fırsatta terk edeceği geçici bir konum olarak görür. erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları örgütlemenin son derece zor olmasının nedeni budur. "neden sendikaya üye olayım ki? nasıl olsa yuva kuracağım." bebekliğinden beri kendisine, temel ödev olarak peşine düşmesi öğretilen şey bu değil mi zaten?

dünya hazır olduğunda düşünceler de devrimci bir güce dönüştürülebilir. sorun ise düşünceler kadar hazır olunup olunmadığının da anlaşılmasıdır.

feministlere yönelik en eski alay, onların, kadınları erkeklere ve erkekleri de kadınlara dönüştürmeye çalıştıkları şeklindedir. bir anlamda bu doğrudur: iş bölümünün yeniden biçimlenmesi, kadınların uzlaşımsal olarak erkeksi sayılan işleri yapması anlamına gelmelidir. yine de yetmişlerin başlarında genellikle savunulan türden "rolleri tersine çevirme", bir strateji olarak yetersiz olduğunu kanıtlamıştı. feminizm, taktik olmayan nedenlerle de, uzlaşımsal olarak kadınsı olduğu düşünülen nitelikleri ve uygulamaları da elinde tutmaya çalışmaktadır. böylece hareket kendisini, iş bölümü ve cinsel karaktere ait uzlaşımsal toplumsal cinsiyet sınırları boyunca ortaya koyduğu ve biseksüellik de kendisini cinsel bir pratik olarak öne sürdüğü ölçüde, kateksis yapısının sınırları boyunca ilerler bir halde bulmuştur.

9.2.19

yeni kapitalizmin kültürü

richard sennett

benim gençlik dönemimdeki asiler kurumları yerle bir ederek cemaatler -güven ve dayanışma ile yürütülen yüz yüze ilişkiler, sürekli müzakere edilip yenilenen ilişkiler, insanların birbirinin ihtiyaçları konusunda duyarlı olduğu bir komünal alan- üretebileceklerine inanıyorlardı. hiç kuşku yok ki bu gerçekleşmedi.

büyük kurumların parçalanması pek çok insanın yaşamını da parçalanmış bir halde bıraktı. iş yaşamının talepleri aile yaşamını allak bullak etti ve insanların yaşadığı yerler köyden çok tren istasyonuna benzer hale geldi. küresel çağın ikonu göç oldu; yerleşmek değil, hareket etmek. kurumları yıkmak daha çok cemaat üretmedi.

eğer geçmişe özlem duyanlardansanız -hangi duyarlı insan değildir ki?- ilişkilerin bu durumu size üzüntü duymak için bir neden daha verir.

arkada bıraktığımız elli yıl hem küresel kuzey'de hem de asya ve latin amerika'da görülmemiş bir servet yaratma dönemi oldu. bu, devlet ve şirketlerin sabit bürokrasilerinin yerle bir edilmesiyle derin bağlantıları olan yeni bir servetti. son kuşağın teknoloji devrimi de en çok merkezi denetimin en düşük düzeyde olduğu bu kurumlarda gelişip serpildi. böyle bir büyümenin bedeli de kuşkusuz büyük: çok daha büyük bir ekonomik eşitsizlik ve de toplumsal istikrarsızlık. yine de bu ekonomik patlamanın hiç yaşanmamış olmasını dilemek akıl dışı olur.

ticari büyüme, toplumsal yaşamda tedirgin edici değişiklik ve çalkantılar, yani istihdam zeminini yayarak baş edilebilen tehditler üretir.

sistem işçiler arasında yüksek düzeyde stres ve kaygı üretiyor. aslında her tür rekabet strese yol açar, kazananın her şeyi aldığı piyasalarda riskler yükselir. fakat şirket içi piyasalar stresi daha da yükseltir; çünkü rakip ile iş arkadaşı arasındaki çizgi belirsiz hale gelir. görüştüğüm geçici çalışanlar arasında stresle daha kolay başa çıkanların bunu yapabilmesinin tek nedeni var: duygusal açıdan firmaya bağlı değiller.

yeni kapitalizmde bağlılığın, kurumsal sadakat açısından bakıldığında, niçin giderek daha az bulunur hale geldiğini zaten görmüştük. bunun aksi akıl dışı olurdu -sana hiçbir söz vermeyen bir kuruma nasıl bağlanabilirsin? kendini adamak, zihinsel hareketliliğe ters düşer.

kaygı, olabilecek şeylerle; korku ise olacağı bilinen şeylerle ilgilidir. kaygı, kötü tanımlanmış koşullarda ortaya çıkar; korku, acı ya da talihsizlik iyi tanımlanmış olduğunda.

genel olarak, kişi şirketin ne kadar altlarındaysa onu tutan ağ o kadar geniş gözenekli olur; kişinin hayatta kalması o kadar çok stratejik düşünme gerektirir ve formel stratejik düşünme, okunaklı bir toplumsal harita ister.

kabiliyet bir tür manevi prestij getirir. bu hava kişisel olduğu kadar toplumsaldır da.

rönesans dönemi alimleri kendilerini bir tiyatroda hayal ederek muazzam miktarda olgusal materyali ezberlemeyi öğrenmişti. olguları, oyun karakterlerinin temsil ettiği kategorilere ayırıp gruplandırırlardı; oyunu kendi zihninde izleyen kişi, örneğin astronomiyi simgeleyen apollon ve denizciliği temsil eden neptün etrafında örülmüş bir öykü icat eder, böylelikle bu iki alanın içerdiği çeşitli olgular arasında karşılıklı ilişki kurardı.

ipod'un ilkel atası olan walkman'i insanların nasıl kullandığıyla ilgili bir inceleme yazan michael bull, bekleneceği gibi, insanların hep aynı 20-30 şarkıyı dinlediğini bulmuştur; çoğu insanın sahip olduğu etkin müzik hafızası bu kadardır.

soyut bir dille ifade edersek, güç pratikten ayrıldığında arzu hareketlilik kazanır; basit bir şekilde ifade edersek, isteklerinizi yapabildiklerinizle sınırlandırmazsınız.

püritenler şüphe içinde yaşar, bizse haz isteriz. tarif ettiklerim, tüketicilerin nesnelerden yarattığı hazlardır, aklı başında bir faydacının şüphe ettiği ve kuşkusuz şüphe etmesi gereken dayatılmış hazdır.

gündelik yaşamın rutinleri ve sınırları ötesinde bir şeyler düşlemek insanları özgürleştirebilir. aynı şekilde, bu mükemmel sonuç veren idare yollarını harcayıp tükettiklerini hissetmek de insanları özgürleştirebilir. peki, doğrudan bildikleri, kullandıkları ya da gereksinim duydukları şeyleri manen aştıklarında da özgürleşmezler mi? tüketme tutkusu belki de özgürlüğün bir diğer adıdır.

bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

bu sayfalarda incelemeye çalıştığım şey bir paradokstur: giderek daha da yüzeyselleşen bir kültür vasıtasıyla kazanılmış iktidarın oluşturduğu yeni bir düzen. insanlar yaşama ancak ve ancak bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmaya çalışarak demir atabildiğine göre, işyerindeki, okullardaki ve siyasetteki yüzeyselliğin zaferi bana kırılgan görünüyor. bize bir sonraki temiz sayfayı açacak olan belki de aslında bu zayıflatılmış kültüre isyan etmek.