27.2.19

uzun lafın kısası

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

esther vilar: erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

konfüçyüs: insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

richard sennett: bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

ingeborg bachmann: ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

charles bukowski: yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

nilgün marmara: ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

26.2.19

savaş

doris lessing

1919 yılıydı, 29 milyon insanın, bir nedenle o dönemin tarihinin dışında tutulan grip salgını nedeniyle öldüğü yıldı. büyük savaş'ta, çoğu siperlerde olmak üzere 10 milyon insan öldü ve bu istatistiği artık her 11 kasım'da hatırlarız, ancak ispanyol kadını da denilen gripten 29 milyon kişinin öldüğünüyse nadiren.

herhangi bir savaşa giden veya yakınında bulunan her erkeğin sesinde her zaman o yoğun deneyim pişmanlığı vardır. bizler duygu bağımlısıyız, heyecana meyilliyiz ve eğer bu tehlike ve ölüm anlamına geliyorsa buna hazırız. her nesil, bir önceki neslin nostaljik sesleri tarafından savaşa ikna edilmiştir.

savaş, turizmin gönderdiğinden daha da fazla insan kitlesini dünyanın orasına burasına gönderir.

hepimizi savaş yarattı, savaş büktü ve çarpıttı ama bunu unutmuş gibi görünüyoruz. savaş yüzünden hayatları rayından çıkarıldığı için potansiyelleri asla kullanılmayan insanlar..

25.2.19

kralların kralı

john milton


iktidarda olmak hırsa değer; ama yine de cehennemde
cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan

"ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa
yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim."
(homeros)

hile

david b. resnik

bilimdeki hilekârlık biçimlerinin çoğu bilginin analizinde ve üretiminde ortaya çıkar. yanlış enformasyon, bilim insanlarının uydurma bilgi sunmalarıyla, enformasyonu veya sonuçları değiştirmeleri sonucu görülür. tahrifat, bilim insanlarının enformasyonu veya sonuçları doğru ve nesnel olarak bildirmemesiyle ortaya çıkar. tahrifatın en çok bilinen çeşitleri, enformasyonu kırpma, sonuçları uydurma ve bulandırmadır. kırpma, bilim insanlarının hipotezlerini desteklemeyen sonuçları gizlemeleridir. bulandırma ise, sonuçları olduklarından daha iyi göstermeye çalıştıklarında ortaya çıkar. bilim insanları, olumlu sonuç elde edemeyeceklerini bile bile deneyler ve testler yaptıklarında ya da negatif sonuçlara varacak testleri yapmaktan kaçındıklarında sonuçları "uydururlar."

dünyanın sorunu

albert caraco

giderek daha tutucu oluyoruz, en yıpranmış ve en utanç verici köhnelikteki düşünceleri sürdürmeyi başarıyoruz.

bizim devrimlerimiz yalnızca laftadır. şeyleri yeniden şekillendirdiğimiz yanılsamasını edinmemiz için sözcükleri değiştirmemiz yeter. her şeyden ve kendimizden korkuyoruz. cesaretin ötesine geçerek cesaretin içini boşaltmanın ve deliliği ifrata vardırarak delilikle uğraşmanın yolunu buluruz. hiçbir şeye karşı çıkmıyoruz ve her şeyin düşük yapmasına, başarısız kalmasına yol açıyoruz. güçsüzlüğe bağlı ölçüsüzlüğün zaferi bu.

entelektüellerimizin tek bildiği oyun oynamak, tinselcilerimizin tek bildiği de yalan söylemek. hiçbiri dünyayı yeniden düşünmek üzerine kafa yormuyor, hiçbiri bize gerçekliği ölçüp biçme imkanı vermiyor. hepsi de kariyer peşinde. görgü kurallarını asla incitmeden birbirlerinin gözlerini oyma sanatındaki ustalıkları hayranlık verici!

içinde yaşadığımız şehirler ölümün okullarıdır; çünkü gayri insanidirler. bu şehirlerin her biri uğultunun ve leş kokunun kesiştiği kavşaklar halini almıştır. her biri binalardan oluşan bir kaos olmuştur. bu şehirlerin içine milyonlarcamız yığılarak yaşama nedenimizi yitirmekteyiz.

tekrarlanıp duran işlere koşturuyor ve doruklara yükselmekle övünüyoruz. ölçüsüzlüğün elinde esiriz ve düşünüp taşınmadan sürekli binalar inşa ediyoruz. dünya bir süre sonra yalnızca bir şantiye olacak.

burada, beyaz karıncalar gibi, milyarlarca kör, uğultunun ve leş kokusunun içinde otomatlar gibi didinip duracaktır soluksuz kalana dek. günün birinde deliler gibi uyanacak ve bıkıp usanmadan birbirlerini boğazlamaya koyulacaklar.

hayalî bir görevi yerine getirdiğimiz ve zaman aşımına uğramış buyruklara uyduğumuz için sefiliz; ama görev bizi iğrenç durumumuzdan çekip çıkarmıyor ve buyruklar bizi orada sebat etmeye zorluyor. yirmi yüzyıldır üzerimizde tahakküm süren ahlak düzeni miadını doldurdu. bizse onun barbarlığını ölçüyoruz hâlâ. o ayakta kalmaya çabalıyor, biz ölüyoruz.

içinde yaşadığımız dünya serttir, soğuktur, karanlıktır, adaletsiz ve yöntemlidir. yöneticileri ya içli salaklardır ya da derinlikli haytalar. kimse bu çağa denk değildir. biz aşıldık, ister küçük olalım ister büyük, meşruiyeti aklımız almıyor. iktidar bir oldu bitti iktidarıdır yalnızca, boyun eğilen bir ehveni şer.

tüm egemen sınıfları bir uçtan ötekine ortadan kaldırsak bile hiçbir şey değişmiş olmaz. elli yüzyıl önce kurulmuş düzenin kılı bile kıpırdamaz. ölüme doğru yürüyüş tek bir gün bile durmaz ve muzaffer isyancılara kalan tek seçenek eskimiş geleneklerin ve saçma buyrukların mirasçısı olmak olur.

komedi sona erdi, trajedi başlıyor. dünya giderek daha sert, daha soğuk, daha kasvetli ve daha adaletsiz olacak. her yanı istila eden kaosa rağmen giderek daha yöntemli bir dünya olacak: hatta bana kalırsa, dünyanın en az tartışmalı niteliği, sistem ruhu ile kargaşanın ittifakıdır. asla daha fazla disiplin ve daha fazla saçmalık, daha fazla hesap ve daha fazla paradoks, sonuçta daha fazla çözülmüş sorun -ama katışıksız kayıp olarak çözülmüş sorun- görülmeyecektir.

sansürün egemen olduğu ülkelerde gerçekliği inkar etmekten helak olunuyor; sansürün kalktığı ülkelerde herkes aklına geleni söylüyor. farklılık önemsiz gelebilir; çünkü yalan söylemek ile kendini yitirmek aynı anlama geliyor ve yalan söyleyenlerin de günün birinde kendini yitirenlere katılacakları söylenebilir.

şehirlerimiz birer kabusa döndü, şehirliler termitlere benziyor artık. her inşa edilen şey iğrenç çirkinlikte. biz artık tapınaklar, saraylar ya da mezarlar, zafer alanları ya da amfitiyatrolar inşa etmeyi bilmiyoruz. her adımda gözümüze hakaret ediliyor, kulağımız sağıra çevriliyor ve koku duyumuz umutsuzluğa kapılıyor. yakında kendimize, düzen neye yarar diye sorar hale geleceğiz.

bilginlerimiz dünyayı pahalı oyuncaklarla dolduruyorlar. onlar, doğayı bozarak, ona tecavüz ederek oyun oynayan koca oğlanlardır.

biçimler açılıyor ve içerikler kaçıyor. ağırlıklara ve ölçülere hile karıştı. en bilgili insanların bile yargısına güven olmuyor artık ve niteliksizlik zafer kazanıyor. hem de ona değer veren dalaverecilerle birlikte, hiç cezalandırılmadan.

dillerimiz yozlaşıyor, en güzel diller çirkinleşiyor, en iyi işitilenleri anlaşılmaz oluyor, şiir öldü, düzyazı kaos ile yavanlık arasında seçim yapmak durumunda. sanatlar yok olalı kaç kuşak geçti, en ünlü sanatçılarımız gelecekte küçümsenecek hokkabazlara benziyorlar. ne bir şey inşa etmeyi biliyoruz ne heykel yapmayı ne de resmi. müziğimiz bir iğrençlik, bu nedenle eski anıtları yıkmak yerine restore ediyoruz ve bu nedenle bütün üslupların koruyucusu kesiliyoruz -güçsüzlüğümüzün iki kez itirafı.

bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

çünkü insan üretmek ve tüketmek için bu dünyada değildir. üretmek ve tüketmek daima yalnızca tali olabilir. var olmak ve var olduğunu hissetmektir önemli olan. gerisi bizi karıncalar, termitler ve arılar düzeyine indirir.

şimdiden yaşayamayacak kadar kalabalığız. böcek gibi değil ama insan gibi yaşayamayacak kadar kalabalığız. toprağı tüketip çölleri büyütüyoruz. ırmaklarımız birer batak, okyanuslar can çekişiyor. ama iman, ahlak, düzen ve maddi çıkar bizi ilkel topluluklar halinde yaşamaya mahkum etmek için el birliği ediyorlar. dinlere mümin gerek, uluslara savunacak insan, sanayicilere tüketici. bu demektir ki herkese çocuk gerek, yetişkin olunca ne olacaklarının bir önemi yok.

en kötü düşmanlarımız bize umuttan söz edenler. sorunlarımızın çözüleceği ve arzularımızın karşılanacağı, neşeli, aydınlık, çalışmanın ve barışın olduğu bir gelecek vaat edenlerdir.

vaatlerini yenilemenin onlara bir bedeli yoktur; ama onlara kulak vermek bize çok pahalıya mal olur ve yalnızca yanlış fikirler ediniriz. biz ne kadar ilerlersek bu fikirler de o kadar etkili olur ve muğlaklığın sultası altında o ölçüde eziliriz.

hiçbir şey olduğundan fazla değil, her şey başka bir şey olma iddiasında, göründüğü gibi olmayı reddediyor. akıl almaz yüzlerce aldatmaca doğuyor böylelikle. yazarlar, saygınlık ve itibarla çevreli, ne yapacaklarını bilemez haldeler.

bunun sonucunda genel bir uyuşukluk yayılıyor her tarafa. ve eğer tarihin dersine kulak verseydik, uyuşukluktan sersemliğe giden yolun en kaygan yollardan biri olduğunu bilirdik.

hangi alanda olursa olsun aptallıkta birbirimizle yarışıyoruz. icatlarımız paradoksa çare bulamıyor. giderek daha zekice imkanlara sahip olurken giderek daha aptallaşıyoruz. biz bu imkanların yasasına tabi olacağız ve bu imkanlar da bize sahip olacak. biz hayal kırıklığına uğrarken devlet şeflerimiz imkanların ilk hizmetkarları olacaklar ve biz de sınırsız bir köleliğe bağlanacağız.

eserlerimizin ortasında, deliliğe ve aptallığa mahkumuz. kullandığımız imkanların ruhuna asla sahip olamıyoruz. kendi aralarında uyuşmayan planlar üzerinde yaşıyoruz. birbirlerimizin çağdaşı bile değiliz. ölçüsüzlük bizim ortak paydamız. tutarsızlıktan asla şaşmıyoruz. en hayranlık verici bahanelerle nesnelliğin içini boşaltıyoruz ve diyalektiğe başvurarak hakikatten gizleniyoruz. referans noktalarını keyfimizce çoğaltma ve ihtiyaçlarımıza göre bunları değiştirme sanatında mahiriz. sonunda bir labirent içinde dönüp durur hale geldik ve bizi sürükleyen hareket adına sentezi imkansız ilan ederek kendi müşkül durumumuzu meşrulaştırıyoruz.

hayvanlığa doğru yol alıyoruz ve vardığımız yer gayri insanilik. bıktırıcı ahlak öğütlerine ve iman bildirimlerine rağmen kendimizi haksız yere günahkar sanıyoruz. oysaki spermatik otomatlardan başka bir şey değiliz. insan dinin bize öğrettiği şey değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. hem insanı yeniden tanımlamak hem de dünyayı yeniden düşünmek gerekiyor; ama bunu hayal etmek için bile artık çok geç.

daha ne kadar aldatabiliriz kendimizi? bütün mühletler doldu, insan sayısı fırtınaların patlayacağı bir deniz gibi şişiyor, tükenmiş toprakta çabalarımız tükeniyor. her yer susuz kalacak, hava şimdiden seyrekleşti. besinlere artık daha az güveniyoruz, ökümen'i artıklar dolduruyor, her şeyi zehirliyorlar. hakikat saati aynı zamanda can çekişme saati mi olacak? ölümümüzün karşısına ne çıkartacağız? devlet şeflerimizin buyruklarını mı yoksa tinselcilerimizin vaazlarını mı? bu parazitler ve bu kargaşa tezgahçıları bizim ne işimize yarıyorlar? birileri bizi çürümeye götürüyor, ötekiler bizi yüreklendirerek onları kutsuyorlar ve bizi kutsayarak da onları yüreklendiriyorlar.

düzenli adımlarla kaosa doğru gidiyoruz. kalbimiz umut dolu, yan gelip yatılan hayal ülkesinin peşindeyiz. bilim bizim otuz milyar çocuğumuzu ve torunumuzu ödüllendirecek, yüz ulus tek bir halk olacak ve üç ırk tek olacak. imkansızın geleceğini umut ederek, gerçekliğimizi küçümseyerek daha ne kadar kandırabiliriz kendimizi? çünkü insan, ne olursa olsun, aşılmış olmayacaktır.

24.2.19

şiirin dili

halit ziya uşaklıgil

bilseniz, şiirin nasıl bir dile muhtaç olduğunu bilseniz.. öyle bir dil ki.. neye benzeteyim bilmem. konuşan bir ruh gibi güzel söz söylesin, bütün kederlerimize, sevinçlerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, heyecanlara, öfkelere tercüman olsun. bir dil ki bizimle birlikte gurubun hüzünlü renklerine dalsın düşünsün, bir dil ki ruhumuzla beraber bir matemin kederiyle ağlasın. bir dil ki asabımızın heyecanına eşlik ederek çırpınsın. hani ya bir kemanın telinde yakalanamaz, anlaşılamaz, bir kurala bağlanamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. hani ya, tan yeri ağarmadan ufuklara hafif bir renk uyuşmasıyla dağılmış sisler olur ki üzerlerinde resmi yapılamaz, belirlenemez yansımalar uçar, bakışlara buseler serper. hani ya, bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez, nerede biteceğini anlamak mümkün olamaz derinlikleri vardır, duyguları yutar. işte bir dil istiyoruz ki onda o nağmeler, o renkler, o derinlikler olsun. fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgârlarla sarsılsın, sonra veremli bir kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın, bir çocuğun beşiğine eğilsin gülsün, bir gencin ümitle parlayan bakışına saklansın. bir dil.. bir dil ki sanki tamamıyla bir insan olsun.

23.2.19

delilik

charles bukowski

insanlarla birlikteyken iyi hissetmem kendimi. benden uzak şeylerden söz ediyorlar, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. ama onlarla birlikteyken kendimi güçlü hissediyorum.

şöyle düşünüyorum: onlar bütünün küçücük parçaları ile hayatlarını sürdürebiliyorlarsa ben de sürdürürüm. ama yalnız kaldığımda, kendimi bir duvarla, soluk almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. zayıf bir adamım ben anlaşılan.

incil'i denedim, filozofları denedim, şairleri denedim; ama hepsi bir şekilde hedefi ıskalamışlardı. tamamen farklı şeylerden söz ediyorlardı. ben de uzun süre önce okumaktan vazgeçtim. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu. yaşantımla cemiyetin, kentin, ülkenin bir ferdi gibiydim; ancak tek fark benim başarma isteği duymamamdı. bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, iyi bir iş istemiyordum.

böyleydim: entelektüel değildim, sanatçı değildim, sıradan insanı kurtaran köklerden de yoksundum. arada derede kalmış bir şeydim, bu da deliliğin başlangıcı olsa gerek.

en iyisi birilerinin yanında olmak, durumun gerçekliğini sınamaktı. gerçeğin gerçek olabilmesi için en az iki oy gerekiyordu. yaşadıkları zamanın ilerisinde olan insanlar bunu bilirler, deliler ve sanrı görenler de. bir hayali sadece sen görüyorsan ya aziz derler adama ya da deli.

delilik mi? olabilir. ne delilik değildir ki? maval delilik değil miydi? kurmalı oyuncaklardan farksızdık. birkaç kez kuruluyorduk, sonra da güle güle. ortalıkta dolanıp varsayımlarda bulunuyor, planlar yapıyor, valiler seçiyor, bahçemizdeki çimleri biçiyorduk. delilik tabii, ne delilik değildir ki?

kader

cesare pavese

insanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. korku, alışılagelmiş korku, kaçış değil. insan, gerçeği kavradığı için utanıyor – işte gerçek önümüzde: her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. arada hiç fark yok. eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. bu nedenle her savaş bir iç savaştır. her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar.

bir insan olabilmek, bu apayrı bir olgu. şans, cesaret, istek gerektiren bir olgu. özellikle dünyada başka hiç kimse yokmuş gibi yalnız kalabilme cesaretini gerektiren. ve yapmak istediğini düşünmek yalnızca. insanlar umursamazsa korkmamak. yıllar yılı beklemek, ölmek gerek. ve sen öldükten sonra, şansın varsa, o zaman bir şey olabiliyorsun.

zaman zaman, hiçbir şeye yaramaz haber bültenlerini dinledikten sonra penceremin kenarından dışarıdaki, terk edilmiş üzüm bağlarına baktığımda, rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. ve kendi kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılmadığımı soruyorum.

via tezer özlü

22.2.19

soylu beyefendi

eduardo galeano

atlar kişniyor, arabacılar küfrediyor, kırbaçlar havada ıslık çalıyor. soylu beyefendi öfkeye kapılmıştı. sanki asırlardan beri orada bekliyordu. arabasının önü başka bir at arabası tarafından kesilmişti ve birçok arabanın arasında boş yere geri dönmeye çalışıyordu. daha fazla sabrı kalmayınca arabadan indi, kılıcını kınından çekti ve yolunun üzerinde karşısına çıkan ilk atın karnını deşti. bu olay 1766 yılının bir cumartesi akşamüstü, des victoires'da yaşandı. soylu beyefendi marquis de sade idi.

21.2.19

veda divanı

ahmet telli



filler mezarlığında fil ölüleri
ve belki birkaç da şiir bulursunuz
ki o şiirler kendi ölümlerini sezen
birer kuğuydular kuytu sularda

zaman kekemeydi ve tarihe sızan
soytarılar gördük gencömrümüzde

keder de onarır hayatı bazen

ikide bir kaçırma gözlerini herkes bilir
kalbi kırılanın kalp kırmadaki hünerini

bıçakla kesilecek kadar koyuydu karanlık
şehri çakallar basmış pus tutmuş hafızalar
çıplak elleriyle eşeliyor toprağı bir kadın
bir çocuk çığlık çığlığa haykırıyor ıssızlığı

söz çakmak taşından sıçrayan kıvılcım olsa nafiledir
hükmü hengamedir artık kalbim dediğim muallakta
geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar
hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkâr bir nida

sözlerin eksilip eskidiği bu gri atlas
karanlık bir vadiye akıyor, bütün
ışıkları söndürülürken belleğimin
ve sen kurtarabilirsin beni ancak
unutmanın bu vahşi saldırısından

eprimiş anılar kalıyor geride
bir de ceylanların ürkek
sıçrayışları tetik boşluğunda

insan yorulur bazen insan olmaktan

hiçbir şey daha kötü olamaz
kötü biten bir aşk sonrasından

hutbeni bitir artık, hırkanı as, asanı al
bir veda sesi ol kendine hoşçakal diyerek

sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna
tenhaydı düşlerim, geceydi, çıkıp geldim işte
su ve ateş bir de gülünç yalnızlığım var sana
getirebildiğim, kokularını yitirmişti çünkü güller

şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara

ezberlenecek hiçbir şey yok bu dünyada
kirletilmemiş bir bulut bile yok artık

"gülüşünden vurdular kardeşimi!"
(hacı birlik'in ağabeyi)

kendine bir deniz bul artık bir de rüzgâr
parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada

saçlarını gittikçe kısalttığın günlerde
sen söylemiştin bu sözleri unutmadım
-her aşk bir ayrılık gizler, ayrılıklarsa
bir merhabanın sıcaklığını taşır kendisinde

hiçbir anını tanımlamaya kalkmadan
kısacık ömürler biçiyoruz kendimize
sonra yolculuklara çıkıyoruz, bir kentten
ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını

özlediğimiz birileri olmalı diyordun
yanındayken bile özlediğimiz birileri

tarih mi, yollara düşmenin
kedere benzeyen yeridir tarih

tüm yalnızlıkları mümkün kılan
birileri olmalı ya da kalbini
kederle onaran bir göçebe

ölümsüz olmak kadar ürkünç bir şey
bu dünyaya alışmak duygusu

kalbim, bağışlanmayacak bir şey yap
katlanma kendine ve bu dünyaya

aşklar mı diyordun, anladım
senin incindiğin benimse
yollara düştüğümdür yeniden

10.10.10/101 ankara gar önü (mahşer)
kardeşler kardeşler kardeşler
ne tanrı duyuyor çığlığı ne devlet
ölüm de kaybediyor haysiyetini

biten bir aşk için
söylenecek söz şu olmalı:
- güzeldi yine de

hiç kimse bir aşkı onarmaya kalkmasın
kaybedilmeye değer
en güzel anında bitirilmişse eğer

aşkı ve çılgınlıkları nasıl da unutmuşuz
oysa sevmeyi, gülümsemeyi bilmiyorsa insan
öfkelenemez bile artık ve kent öfkesiz
insanlara yenilmemiştir hiçbir zaman

ey, dinle hayatın son sözü şudur ki sana
- her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir tetik düşer soluk soluğa kalır geyik
dağ taş ürperir, sular kirlenir büsbütün
ey acıyı ödünç alan, o artık sende kalsın
sonsuza kadar senin olsun o çığlık

gül diye kokla güz dalgınlıklarını
umut tacirlerine yüz verme sakın
yenilirsen dövüşerek yenilmelisin
hiç kimseye vereceğin hesap kalmamalı

yanında götüreceğin hiçbir şey kalmadı
ellerindeki keder çizgilerinden başka
ey, dinle, hayatın son sözü şudur ki sana
- her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir şiir yaz ozansan eğer, diyor
ekleyeyim mektubuma ağlasın anam
diyorum ki mahpus arkadaşıma
şiirimiz analar ağlamasın diyedir

umuda bağlanmak umutsuzluktur ancak

ey tarih, aç solgun yapraklı defterini
ve kaydet dövüşenlerin hikâyesini

ey tarih, aç solgun yapraklı defterini
ve oku hayatımızın parçalanmış hikâyesini

yolları büsbütün kesse de zulüm
esip dursa da acının çöl ayazı
hangi dağ efkarlıysa ordayız
perişan edilen her şey bizimdir
yağmur oluyoruz hangi ırmak kurusa
gülüşümüz çocuk
adımız eşkıyaya çıkmıştır bizim

zulmün bir engerek yılanı gibi
ağulayarak acılaştırdığı hayat
her sabah harmanisini güneşe asıp
göğsünü bir ana gibi verdi dünyaya
ve biz her sabah her akşam onun
biberli okşayışlarıyla yatırıldık
solgun kundağına umudun

çeliğine öfkenin şahini nakışlanan
bir aşiret hançeridir dadaloğlu
binboğa'dan kıl çadırı sökünce ferman
saplanır bağrına kaltak osmanlının

yitirilince güneş
esmer bir bulutun gölgesinde
düşmesin yüreğine
hüznün bakır çalığına dönen sancısı
güneşi sen çekeceksin buluttan
hayatı sen yeşerteceksin
unutma

19.2.19

evren erkektir

esther vilar

kadına karşıtlık içinde erkek bir güzellik yaratığıdır; çünkü kadından farklı olarak onun bir beyni vardır.

erkek, bilgi kazanmayı arzular. çevresindeki dünyayı gözlemek ve nasıl işlediğini bulmak ister. erkek düşünür. kendisine sunulan verilerden sonuçlar çıkarır. erkek yaratıcıdır. istisna ölçüsünde geniş, çok boyutlu duygusal kapasitesinden ötürü, sadece açık veya geleneksel olanı kavramakla kalmaz, yeni duygusal değerler de keşfedip yaratır ve anlamlı tanımlama yoluyla genele erişilebilir kılar ya da bir sanatçı olarak bu duygusal değerleri görsel veya işitsel şekilde yeniden yaratır.

bir kadın sadece kişisel bir anlamı olduğu ve kendi amaçları için kullanabileceği bir konuya gerçek bir ilgi duyar. erkeğin merakı daha farklıdır. bilgi kazanma arzusu kişisel sonuçların da ötesindedir, tamamen nesneldir ve uzun vadede kadının tutumundan çok daha pratiktir.

bir erkeğin merakını uyandırmayacak hemen hiçbir şey yoktur. politika, botanik, nükleer fizik ya da adını koyabileceğiniz her şey olabilir. meyve konservesi yapma, kek hazırlama ya da bebek bakıcılığı yapma gibi alanının gerçekten dışında olan konular bile onun ilgisini çeker.

erkekler, çevrelerindeki dünyayı gözlemlemekle kalmazlar. kıyaslamalar yapmak ve başka bir yerde kazandıkları bilgileri, bu yeni bilgiyi yeni bir şeye dönüştürmeye yönelik nihai amaçla uygulamak doğalarında vardır. sadece elektrik, aerodinamik, jinekoloji, sibernetik, mekanik, kuantum mekaniği, hidrolik ve yer çekimi alanlarında değil, diğer alanlarda da bütün buluşların ve keşiflerin her zaman için erkekler tarafından yapıldığını belirtmeye gerek bile yok.

kadının, zaten pek gelişmemiş olan damak zevki, mutfakta her gün pişirilen birbirinin aynı, monoton, tatsız tuzsuz yemeklerle daha da körelir. hiç kadın çeşnici göremezsiniz. aslında kadınlar her alanda yararsızdır.

birçok yeteneği sayesinde erkek, hem zihinsel hem de fiziksel açıdan doyurucu ve özgür yaşama ideal bir uyum sağlama kapasitesine sahip gibidir. bunun yerine, onca buluşunu, yaratma becerisinden yoksun olanların hizmetine vererek bir köle gibi yaşamayı tercih etmektedir. olabildiğince kusursuz bir yaşam sürme kapasitesine sahip bu cinsin, bundan vazgeçip her şeyi böyle bir kusursuzluğa ilgi duymayan kadın cinsine teslim etmesi ne kadar çelişkili!

insanların asalakça bir grup tarafından tek taraflı olarak sömürülmesi yönündeki açık mekanizmaya öylesine alıştık ki, bütün ahlak değerlerimiz tamamen kokuştu.

genç bir erkek evlenip bir yuva kurduğu ve yaşamının geri kalanını insanın ruhunu öldüren bir işte çalışarak harcadığı zaman, erdemin ve sorumluluğun bir örneği olarak gösterilir. diğer erkek tipi, yani sadece kendisi için yaşayan, sadece kendisi için çalışan, hoşuna gittiği için iş değiştiren ve sadece kendine bakmak zorunda olan, istediği yerde yatan ve tanıştığı kadınlarla milyonlarca köleden birisiymiş gibi değil de eşitlik temelinde etkileşen bir erkek toplum tarafından reddedilir. bu ikisinin arasında özgür, kelepçesiz erkeğe yer yoktur.

erkeklerin her yıl varoluş gerekçelerine ihanet ettiğini görmek ne kadar can sıkıcıdır! sadece bir erkek beyniyle, gücü ve zekasıyla açılabilecek hayal etmesi bile zor olan yeni dünyalar keşfedilebilirdi. yaşamı -yani, kadınların farkında bile olmadığı erkeğin yaşamını- daha dolu, zengin ve değerli kılacak keşifler yapılabilirdi. bütün bunlar erkekler tarafından yapılabilirdi. bunun yerine, bütün bu muhteşem potansiyellerden vazgeçer ve kadınların itici ölçüde ilkel ihtiyaçlarına hizmet etmek için kafasının ve bedeninin sapaya girmesine göz yumar. erkek, evrendeki her türlü gizemi aralayacak anahtara sahiptir; ama bunu görmezlikten gelir ve kendini kadının seviyesine indirir ve onun hizmetine girer.

erkeklerin, kadının "gizemli" (gizemli; çünkü arkasında hiçbir şey yok) ruhunun derinliklerini incelemek yerine, kendi ruhlarının, hatta diğer gezegenlerde olabilecek yaratıkların ruhunu araştırmaları ve onlarla temas kurmanın yeni yollarını aramaları gerekir.

kadınlar hayal gücünden öylesine yoksundur ki, yeni buluşlara yönelik hiçbir ihtiyaç duymazlar. ihtiyaç duysalardı bir kerecik de olsa kendileri yaratırdı.

18.2.19

yaşam ve ölüm

cenap şahabettin

kimi yaşamlar kırık doğarlar, onları hiçbir şey onaramaz.

güç olan, kahramanca ölmek değil, kahramanca yaşamaktır.

yaşam pek garip bir sofradır: anlayanlar tadamaz.

içten olarak karamsar olmak koşulu ile yaşamakta devam ancak güçlü ruhların işidir.

okulda okuduğumuzu yaşamda öğreniriz.

çok okumuş ama hiç yaşamamış adam da hiç okumaksızın çok yaşamış adam kadar cahil sayılır. beyin çifte mumla aydınlanır ve yaşam ile kitaplar birbirinin karşılıklı yorumcusudurlar.

yaşam hiç kuşku yok ki bir komedyadır; ama içinde çoğumuz ağlarız.

akarsu, ne güzel yaşam dersidir. küçük engellerin üzerinde köpürür, büyüklerin yanından sessizce geçiverir.

eceli gelmiş, deriz. hayır, ecele kendisi gitmiştir. ölüm yürümez, dirilerdir ki sürekli ona yaklaşırlar.

yaşamak çok kişi için yiyip içerek ölümü beklemektir.

yaşamda başarılı olmak için göze çarpan maskaralık, kendini gösteremeyen yeterlikten kuşkusuz daha değerlidir.

gerçek şan ve şeref, yosun gibi mezar taşı üstünde yetişir.

her cenaze alayına rastlayışımda düşünürüm: "şimdi omuzlarında taşıyorlar, bir saat sonra ayakları altında çiğneyecekler."

17.2.19

mesaj

yuval noah harari

20 temmuz 1969'da neil armstrong ve buzz aldrin, ay'ın yüzeyine indiler.

apollo 11 astronotları bu seyahatten önceki aylarda abd'nin batısında ay'a benzeyen ıssız bir çölde eğitim gördüler. bu alan pek çok kızılderili topluluğuna ev sahipliği yapıyordu. bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikaye vardır:

bir gün eğitim esnasında astronotlar yaşlı bir kızılderiliyle karşılaşır. adam orada ne yaptıklarını sorar. astronotlar kısa süre içinde ay'a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotlardan kendisine bir iyilik yapmalarını ister. astronotlar "ne istiyorsunuz?" diye sorar. yaşlı adam, "kabilemdeki insanlar ay'da kutsal ruhların yaşadığına inanır. onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim." astronotlar "mesaj nedir?" diye sorar. adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır, sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler. astronotlar " bu ne demek?" diye sorar. adam "bunu size söyleyemem. sadece bizim kabilemizle ay ruhlarının bilebileceği bir sır." der.

üsse geri döndüklerinde astronotlar uzun uğraşlardan sonra yerel dili konuşabilen birini bulurlar ve ondan mesajı tercüme etmesini isterler. ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalarla gülmeye başlar. nihayet sakinleşince, astronotların o kadar dikkatle ezberlediği sözlerin, "bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. topraklarınızı çalmaya geldiler." olduğunu söyler.

15.2.19

erdemin ardından git

konfüçyüs

halkın adaleti için çalışan ve ruhlara saygılı olan ama gene de onlardan uzak kalan bir kimseye akıllı denir.

akıllı insanlar sudan hoşlanır. erdemli kişiler dağlardan tat alır. bilgililer hareketlidir, erdemliler sakindir. bilgililer neşelidir, erdemliler uzun ömürlüdür.

içimizde olan şeyleri başkalarına vermek. işte buna iyilikseverliğin sanatı denir.

yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. adaletsiz bir yoldan elde edilen zenginlik ve mevki benim gözümde uçuşan bulutlar gibidir.

gayretli ama dürüst olmayan, doğru sözlü ama güvenilir olmayan, safdil ama içten olmayan insanlarla hiçbir işim olmaz.

yaşama ilişkin bir bilginiz yokken ölümü nasıl bilebilirsiniz?

büyüklerle küçükler arasındaki ilişki, rüzgârla otlar arasındaki ilişkiye benzer; rüzgâr esince otlar eğilir.

çalışkan olanlar ilerler ve gerçeği elde eder. ihtiyatlı olanlar kendilerini yanlışlardan korur.

değerli kimi insanlar yalnızlığa çekiliyor. bazı kötü bakışlardan uzaklaşıyorlar. bazıları da anlamsız sözlerden kaçıyorlar.

kendisinden çok, başkalarından az isteyen bir insan, özünü kötülüklerden uzak tutar.

bir insanın çok ama pek çok bilgisi olup da onu tutacak erdemden yoksunsa, ne kadar kazanırsa kazansın sonunda her şeyi yitirir.

yolları ayrı olan insanlar birbirine danışmaz.

kendimi on beş yaşında öğrenmeye verdim. irademe otuz yaşında sahip olabildim. kuşkulardan kırk yaşında kurtuldum. göğün düzenini elli yaşında öğrendim. sezgilerim yoluyla her şeyi altmış yaşında kavradım. kalbimin isteklerini, doğru olan şeylere zarar vermeden yetmiş yaşında gerçekleştirebildim.

insanlar yaratılışta aynıdır; ancak yaşam deneyimiyle birbirinden uzaklaşır.

kızlara karşı doğru davranışı belirlemek çok zordur. eğer onlara yakınlık gösterecek olursanız alçak gönüllülüklerini yitirirler. uzak duracak olursanız kızarlar.

iyi bir insan başkalarının ayak izlerine basmaz.

kafanda yer eden iftiralar ve insanı tedirgin eden iğnelemelerden kendini uzak tutabiliyor ve onlardan etkilenmiyorsan akıllı ve uzak görüşlüsündür.

mutlu gençlik

william blake



mutlu gençlik yakına gel
gör açılan sabahı
yeni doğmuş hakikatin görüntüsünü
kuşku uçup gitti artık ve mantık bulutları
karanlık tartışmalar, hileli sataşmalar
delilik çıkışsız bir labirenttir
yolunu şaşırtır ona dolanmış kökler
niceleri düşüp kalmıştır orda
ölü kemikleri üstünde sendeleye sendeleye
yürürler bütün gece
ve kaygılanmaktan başka bir şey bilmediklerini hissederler
başkalarına yol göstermek dilerler
onlara yol gösterilmesi gerekirken

14.2.19

yaşamın ucuna yolculuk *

tezer özlü

"çevreyi tanımlamak değil, duygularla yaşamak gerekir."

"acımın derinliğinde, benim için artakalan hiçbir şey yok. yalnızlığımı algılamamın gururu bile."

"öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, âşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur."

"insan sevgiye biri yanımızda olmadığından acı çekene dek dayanır; oysa gerçek yalnızlık dayanılmaz bir hücredir."

"ölüm gelecek ve gözlerini alacak, o ölüm ki bizleri sabahtan akşama dek izleyen, sağır, eski bir acı ya da anlamsız bir angarya olarak."

"sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle."

"tüm ince duyguları, tüm bağlılıkları, kendini verme isteğini, bir tutukevinde gibi, ağır bir yük gibi yüreğinde hapsetmek zorunda bırakılmıştı."

"dünya nasıl olması gerekiyorsa, öyle. kendi kendini kurtaramayanı hiç kimse kurtaramaz."

"kader diye birşey yoktur, yalnız sınırlar vardır. en kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. karşı çıkmak gerekir."

"bir gezinti tüm günü ısıtabilir. ama geceler öldürüyor beni."

"tek günah, insanın kendi yaptığını kavrayamamasıdır."

"yalnız sağlıklı insan aklı ile yaşansaydı, değmezdi yaşamaya can sıkıcı olurdu. tam aksine güzel olan dünyanın gökyüzü altında bir deliler topluluğunu andırması."

"tüm yaşam, diye düşünüyorum böylesi sabahlarda, tüm yaşam güneş altında bir oyun."

"yeterince dolaştım dünyayı ve anladım ki her insan iyi ve herbiri diğeri ile eşdeğerde."

samuel beckett: yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde, bir başkasının gözyaşları diner.

ve yaşam yalnız rüzgâr, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi?

* tırnak işareti içindeki bütün sözler cesare pavese'den alıntıdır.

hayal

william blake

coşkunluk güzelliktir.

budalalık hilekârlığın maskesidir. gururun pelerini utançtır.

şimdi kanıtlanan, eskiden sadece hayal edilirdi.

yeterli olanın fazlasını bilmedikçe, neyin yeteceğini asla bilemezsin.

tatlı hazzın ruhu asla kirletilemez.

bir kartal gördüğünde dehanın bir parçasını görürsün. kaldır kafanı!

küçük bir çiçek yaratmak çağlara malolur.

doyurulmamış arzuları emzireceğine, bebeği daha beşikteyken öldür.

bağlayanları lanetle. gevşetenleri kutsa.

kadının çıplaklığı tanrının yapıtıdır. kederin aşırısı güler. neşenin fazlası gözyaşı döker.

en iyi şarap en eskisidir, en iyi su en tazesidir.

dualar toprağı sürmez, şükürler ekin biçmez.

hazlar gülmez, kederler gözyaşı dökmez.

13.2.19

bir ödül olarak seks

esther vilar

tutsak bir yunus balığı kendisine öğretilen numarayı iyi yaptığı zaman terbiyecisi ona balık atar. yunus balık yemek istediği için istenen her şeyi yapacaktır. ama para kazanan erkek, kendi yemeğini temin etme becerisine sahiptir. ona bu şekilde rüşvet vermek imkansız olacaktır.

her ekonominin temeli bir takas sistemine dayanır. bu nedenle bir hizmet talep eden kişinin, bunun karşılığı olarak buna eşdeğerde bir şey önerebilmesi gerekir. ama erkek, cinsel arzularını doyurma ihtiyacı duyduğu ve bir vajina üzerinde tek yetkili hak sahibi olmak istediği için, bunun fiyatı olağan dışı bir düzeye çıkmıştır. bu da kadınların, en kapitalist sistemi bile gölgede bırakacak bir sömürü sistemi kurmalarını mümkün kılmıştır. ve hiçbir erkek bu sistemden muaf değildir.

kadın, tıpkı derin duygular beslemeyi reddetmesi gibi, cinsel iştahı da reddeder. başka nasıl genç bir kız erkek arkadaşına onu sevdiğini söylerken vücudunu ondan mahrum edebilirdi ki? annesinin öğütleri sayesinde genç kız, daha sonra kazanacağı sermaye için ergenlikte bile arzularını bastırır. eski toplumlarda gelinin değer kazanmak için bakire olması gerekiyordu. bugün bile daha az cinsel deneyimi olan bir kız, birçok aşığı olan bir kızdan daha yüksek bir itibari değere sahip olacaktır.

erkek, hiçbir zaman karşı cinste cinsel arzu uyandıracak şekilde giyinmez; ama kadında durum tam tersidir. kız çocuğu, on iki yaşına gelinceye kadar, tuzağa konan yem gibi süslenip püslenir. sıkı giysilerle göğüslerin kıvrımı ve meme uçları abartılır, şeffaf çoraplarla bacakların uzunluğu, baldırların ve ayak bileklerinin şekli zenginleştirilir. makyajla nemlendirilen dudakları, gözleri, parlak renklerle boyanan saçları davetkardır. eğer bunun tek amacı erkekteki bitmek tükenmek bilmez cinsel arzuyu daha da uyarmak, artırmak değilse nedir? kadın, mallarını, vitrindeki mallar gibi sunar (görünürde çok yakın, kolayca alınabilen bir fiyata). o zaman elbette erkekler, böylesine iç gıcıklayan bir malı alacak parayı kazanmaktan daha büyük mutluluk olmadığını düşünecektir.

erkeğin parası yoksa ya da para kazanma ihtimali yoksa kadınsız -ve sonuçta sekssiz- yaşamak zorunda kalacaktır.

bir erkek için, evliliğe balıklama atlamak yerine cinsel ihtiyaçlarını bir fahişeyle gidermek çok daha ekonomik olacaktır. burada "fahişeliği" alışılmış anlamında kullanıyorum; çünkü kadınların çoğu yapısı gereği bu gruba aittir.

ama erkeğin eğitimi yine ona engel olur. rekabetçi bir toplumun bir üyesi olarak koşullandırıldığı için ucuz seksin değersiz olduğuna inanır. kadının maliyeti ne kadar yüksekse alacağı cinsel haz da o kadar yüksek olacaktır. ve istediği kadını başka türlü alamıyorsa verilen en yüksek fiyatı teklif edecektir. onu tescil dairesine götürecektir.

erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

kadınlar da profesyonel fahişeyi küçümser; ama onların nedeni daha farklıdır. onlar fahişeyi, vücudunu bu kadar ucuza satacak kadar aptal olduğu için küçümserler; çünkü kadının zeka standartlarına göre onlar tartışma götürmeyecek kadar aptaldır.

"bir ödül olarak seksin" temel kuralı kadından kadına değişmez. hepsi de kendini bir erkeğe sunar, kendi güzelliklerini vurgular ve erkeğin bazı "trikleri" başarıyla geçmesi durumunda onu ödüllendirir. ve erkeği kesintisiz bir cinsel heyecan durumunda tutmaktan kesinlikle vazgeçmedikleri için erkek tekrar tekrar ödüllendirilmek ister. sadece cinsel gücü azalan bir erkek düzenli ödüllendirilme ihtiyacı duymaksızın yıllarca bir hippi yaşamı sürebilir.

ne olursa olsun, bir kadın bulabildiği her fırsatta anatomik özgünlüklerinden kârlı çıkar; buna karşın erkek kendi anatomisinin sonsuz kölesidir.

erkek, seksin her türlü hazzın timsali olduğunu düşünmeye yönlendirilmiştir. ama elbette yanılıyor. kadın, orgazma ulaştığı zaman elbette mutluluk duyacaktır; ama bu onun tanıdığı en yoğun haz değildir. bir kokteyl partisi veya yeni bir çift patlıcan renkli deri çizme almak ona çok daha büyük bir haz verir.

erkeğin cinsel gücünün sadece bir yanı kadını ilgilendirir: çocuklarına babalık yapabilmesi. çocuklar, kadının planlarında başarılı olması için temel bir önem taşır.

hemen her dinin dogmasında mutlaka bulunan ortak bir günah vardır: üreme amacı gütmeyen cinsel hazza kapılmak. dini inançlarla ilgili her şey mantığın kurallarına ters düşer ve bu nedenle mantık duygusunun gelişmediği erken bir yaşta beyinlere aşılanması gerekir.

papatya

ismet özel


yokum arkadaş düşünmekle varılan tada
hayata yalnızca kafanı banmak
gövdende namusluca güdebilmek sevinci
elbet burkulup kalmaktan iyi
kara gözlerimde uğuldayan bu değil ancak
elde tüfenk, elde alet, yürekte kor
cebelleşmek yalanla, kirle, tahvilatlarla
damarlarına papatyalar doldurarak
bir serinlik olup dünyaya sokulmak