27.2.19

uzun lafın kısası

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

esther vilar: erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

konfüçyüs: insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

richard sennett: bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

ingeborg bachmann: ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

charles bukowski: yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

nilgün marmara: ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

25.2.19

dünyanın sorunu

albert caraco

giderek daha tutucu oluyoruz, en yıpranmış ve en utanç verici köhnelikteki düşünceleri sürdürmeyi başarıyoruz.

bizim devrimlerimiz yalnızca laftadır. şeyleri yeniden şekillendirdiğimiz yanılsamasını edinmemiz için sözcükleri değiştirmemiz yeter. her şeyden ve kendimizden korkuyoruz. cesaretin ötesine geçerek cesaretin içini boşaltmanın ve deliliği ifrata vardırarak delilikle uğraşmanın yolunu buluruz. hiçbir şeye karşı çıkmıyoruz ve her şeyin düşük yapmasına, başarısız kalmasına yol açıyoruz. güçsüzlüğe bağlı ölçüsüzlüğün zaferi bu.

entelektüellerimizin tek bildiği oyun oynamak, tinselcilerimizin tek bildiği de yalan söylemek. hiçbiri dünyayı yeniden düşünmek üzerine kafa yormuyor, hiçbiri bize gerçekliği ölçüp biçme imkanı vermiyor. hepsi de kariyer peşinde. görgü kurallarını asla incitmeden birbirlerinin gözlerini oyma sanatındaki ustalıkları hayranlık verici!

içinde yaşadığımız şehirler ölümün okullarıdır; çünkü gayri insanidirler. bu şehirlerin her biri uğultunun ve leş kokunun kesiştiği kavşaklar halini almıştır. her biri binalardan oluşan bir kaos olmuştur. bu şehirlerin içine milyonlarcamız yığılarak yaşama nedenimizi yitirmekteyiz.

tekrarlanıp duran işlere koşturuyor ve doruklara yükselmekle övünüyoruz. ölçüsüzlüğün elinde esiriz ve düşünüp taşınmadan sürekli binalar inşa ediyoruz. dünya bir süre sonra yalnızca bir şantiye olacak.

burada, beyaz karıncalar gibi, milyarlarca kör, uğultunun ve leş kokusunun içinde otomatlar gibi didinip duracaktır soluksuz kalana dek. günün birinde deliler gibi uyanacak ve bıkıp usanmadan birbirlerini boğazlamaya koyulacaklar.

hayalî bir görevi yerine getirdiğimiz ve zaman aşımına uğramış buyruklara uyduğumuz için sefiliz; ama görev bizi iğrenç durumumuzdan çekip çıkarmıyor ve buyruklar bizi orada sebat etmeye zorluyor. yirmi yüzyıldır üzerimizde tahakküm süren ahlak düzeni miadını doldurdu. bizse onun barbarlığını ölçüyoruz hâlâ. o ayakta kalmaya çabalıyor, biz ölüyoruz.

içinde yaşadığımız dünya serttir, soğuktur, karanlıktır, adaletsiz ve yöntemlidir. yöneticileri ya içli salaklardır ya da derinlikli haytalar. kimse bu çağa denk değildir. biz aşıldık, ister küçük olalım ister büyük, meşruiyeti aklımız almıyor. iktidar bir oldu bitti iktidarıdır yalnızca, boyun eğilen bir ehveni şer.

tüm egemen sınıfları bir uçtan ötekine ortadan kaldırsak bile hiçbir şey değişmiş olmaz. elli yüzyıl önce kurulmuş düzenin kılı bile kıpırdamaz. ölüme doğru yürüyüş tek bir gün bile durmaz ve muzaffer isyancılara kalan tek seçenek eskimiş geleneklerin ve saçma buyrukların mirasçısı olmak olur.

komedi sona erdi, trajedi başlıyor. dünya giderek daha sert, daha soğuk, daha kasvetli ve daha adaletsiz olacak. her yanı istila eden kaosa rağmen giderek daha yöntemli bir dünya olacak: hatta bana kalırsa, dünyanın en az tartışmalı niteliği, sistem ruhu ile kargaşanın ittifakıdır. asla daha fazla disiplin ve daha fazla saçmalık, daha fazla hesap ve daha fazla paradoks, sonuçta daha fazla çözülmüş sorun -ama katışıksız kayıp olarak çözülmüş sorun- görülmeyecektir.

sansürün egemen olduğu ülkelerde gerçekliği inkar etmekten helak olunuyor; sansürün kalktığı ülkelerde herkes aklına geleni söylüyor. farklılık önemsiz gelebilir; çünkü yalan söylemek ile kendini yitirmek aynı anlama geliyor ve yalan söyleyenlerin de günün birinde kendini yitirenlere katılacakları söylenebilir.

şehirlerimiz birer kabusa döndü, şehirliler termitlere benziyor artık. her inşa edilen şey iğrenç çirkinlikte. biz artık tapınaklar, saraylar ya da mezarlar, zafer alanları ya da amfitiyatrolar inşa etmeyi bilmiyoruz. her adımda gözümüze hakaret ediliyor, kulağımız sağıra çevriliyor ve koku duyumuz umutsuzluğa kapılıyor. yakında kendimize, düzen neye yarar diye sorar hale geleceğiz.

bilginlerimiz dünyayı pahalı oyuncaklarla dolduruyorlar. onlar, doğayı bozarak, ona tecavüz ederek oyun oynayan koca oğlanlardır.

biçimler açılıyor ve içerikler kaçıyor. ağırlıklara ve ölçülere hile karıştı. en bilgili insanların bile yargısına güven olmuyor artık ve niteliksizlik zafer kazanıyor. hem de ona değer veren dalaverecilerle birlikte, hiç cezalandırılmadan.

dillerimiz yozlaşıyor, en güzel diller çirkinleşiyor, en iyi işitilenleri anlaşılmaz oluyor, şiir öldü, düzyazı kaos ile yavanlık arasında seçim yapmak durumunda. sanatlar yok olalı kaç kuşak geçti, en ünlü sanatçılarımız gelecekte küçümsenecek hokkabazlara benziyorlar. ne bir şey inşa etmeyi biliyoruz ne heykel yapmayı ne de resmi. müziğimiz bir iğrençlik, bu nedenle eski anıtları yıkmak yerine restore ediyoruz ve bu nedenle bütün üslupların koruyucusu kesiliyoruz -güçsüzlüğümüzün iki kez itirafı.

bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

çünkü insan üretmek ve tüketmek için bu dünyada değildir. üretmek ve tüketmek daima yalnızca tali olabilir. var olmak ve var olduğunu hissetmektir önemli olan. gerisi bizi karıncalar, termitler ve arılar düzeyine indirir.

şimdiden yaşayamayacak kadar kalabalığız. böcek gibi değil ama insan gibi yaşayamayacak kadar kalabalığız. toprağı tüketip çölleri büyütüyoruz. ırmaklarımız birer batak, okyanuslar can çekişiyor. ama iman, ahlak, düzen ve maddi çıkar bizi ilkel topluluklar halinde yaşamaya mahkum etmek için el birliği ediyorlar. dinlere mümin gerek, uluslara savunacak insan, sanayicilere tüketici. bu demektir ki herkese çocuk gerek, yetişkin olunca ne olacaklarının bir önemi yok.

en kötü düşmanlarımız bize umuttan söz edenler. sorunlarımızın çözüleceği ve arzularımızın karşılanacağı, neşeli, aydınlık, çalışmanın ve barışın olduğu bir gelecek vaat edenlerdir.

vaatlerini yenilemenin onlara bir bedeli yoktur; ama onlara kulak vermek bize çok pahalıya mal olur ve yalnızca yanlış fikirler ediniriz. biz ne kadar ilerlersek bu fikirler de o kadar etkili olur ve muğlaklığın sultası altında o ölçüde eziliriz.

hiçbir şey olduğundan fazla değil, her şey başka bir şey olma iddiasında, göründüğü gibi olmayı reddediyor. akıl almaz yüzlerce aldatmaca doğuyor böylelikle. yazarlar, saygınlık ve itibarla çevreli, ne yapacaklarını bilemez haldeler.

bunun sonucunda genel bir uyuşukluk yayılıyor her tarafa. ve eğer tarihin dersine kulak verseydik, uyuşukluktan sersemliğe giden yolun en kaygan yollardan biri olduğunu bilirdik.

hangi alanda olursa olsun aptallıkta birbirimizle yarışıyoruz. icatlarımız paradoksa çare bulamıyor. giderek daha zekice imkanlara sahip olurken giderek daha aptallaşıyoruz. biz bu imkanların yasasına tabi olacağız ve bu imkanlar da bize sahip olacak. biz hayal kırıklığına uğrarken devlet şeflerimiz imkanların ilk hizmetkarları olacaklar ve biz de sınırsız bir köleliğe bağlanacağız.

eserlerimizin ortasında, deliliğe ve aptallığa mahkumuz. kullandığımız imkanların ruhuna asla sahip olamıyoruz. kendi aralarında uyuşmayan planlar üzerinde yaşıyoruz. birbirlerimizin çağdaşı bile değiliz. ölçüsüzlük bizim ortak paydamız. tutarsızlıktan asla şaşmıyoruz. en hayranlık verici bahanelerle nesnelliğin içini boşaltıyoruz ve diyalektiğe başvurarak hakikatten gizleniyoruz. referans noktalarını keyfimizce çoğaltma ve ihtiyaçlarımıza göre bunları değiştirme sanatında mahiriz. sonunda bir labirent içinde dönüp durur hale geldik ve bizi sürükleyen hareket adına sentezi imkansız ilan ederek kendi müşkül durumumuzu meşrulaştırıyoruz.

hayvanlığa doğru yol alıyoruz ve vardığımız yer gayri insanilik. bıktırıcı ahlak öğütlerine ve iman bildirimlerine rağmen kendimizi haksız yere günahkar sanıyoruz. oysaki spermatik otomatlardan başka bir şey değiliz. insan dinin bize öğrettiği şey değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. hem insanı yeniden tanımlamak hem de dünyayı yeniden düşünmek gerekiyor; ama bunu hayal etmek için bile artık çok geç.

daha ne kadar aldatabiliriz kendimizi? bütün mühletler doldu, insan sayısı fırtınaların patlayacağı bir deniz gibi şişiyor, tükenmiş toprakta çabalarımız tükeniyor. her yer susuz kalacak, hava şimdiden seyrekleşti. besinlere artık daha az güveniyoruz, ökümen'i artıklar dolduruyor, her şeyi zehirliyorlar. hakikat saati aynı zamanda can çekişme saati mi olacak? ölümümüzün karşısına ne çıkartacağız? devlet şeflerimizin buyruklarını mı yoksa tinselcilerimizin vaazlarını mı? bu parazitler ve bu kargaşa tezgahçıları bizim ne işimize yarıyorlar? birileri bizi çürümeye götürüyor, ötekiler bizi yüreklendirerek onları kutsuyorlar ve bizi kutsayarak da onları yüreklendiriyorlar.

düzenli adımlarla kaosa doğru gidiyoruz. kalbimiz umut dolu, yan gelip yatılan hayal ülkesinin peşindeyiz. bilim bizim otuz milyar çocuğumuzu ve torunumuzu ödüllendirecek, yüz ulus tek bir halk olacak ve üç ırk tek olacak. imkansızın geleceğini umut ederek, gerçekliğimizi küçümseyerek daha ne kadar kandırabiliriz kendimizi? çünkü insan, ne olursa olsun, aşılmış olmayacaktır.

19.2.19

evren erkektir

esther vilar

kadına karşıtlık içinde erkek bir güzellik yaratığıdır; çünkü kadından farklı olarak onun bir beyni vardır.

erkek, bilgi kazanmayı arzular. çevresindeki dünyayı gözlemek ve nasıl işlediğini bulmak ister. erkek düşünür. kendisine sunulan verilerden sonuçlar çıkarır. erkek yaratıcıdır. istisna ölçüsünde geniş, çok boyutlu duygusal kapasitesinden ötürü, sadece açık veya geleneksel olanı kavramakla kalmaz, yeni duygusal değerler de keşfedip yaratır ve anlamlı tanımlama yoluyla genele erişilebilir kılar ya da bir sanatçı olarak bu duygusal değerleri görsel veya işitsel şekilde yeniden yaratır.

bir kadın sadece kişisel bir anlamı olduğu ve kendi amaçları için kullanabileceği bir konuya gerçek bir ilgi duyar. erkeğin merakı daha farklıdır. bilgi kazanma arzusu kişisel sonuçların da ötesindedir, tamamen nesneldir ve uzun vadede kadının tutumundan çok daha pratiktir.

bir erkeğin merakını uyandırmayacak hemen hiçbir şey yoktur. politika, botanik, nükleer fizik ya da adını koyabileceğiniz her şey olabilir. meyve konservesi yapma, kek hazırlama ya da bebek bakıcılığı yapma gibi alanının gerçekten dışında olan konular bile onun ilgisini çeker.

erkekler, çevrelerindeki dünyayı gözlemlemekle kalmazlar. kıyaslamalar yapmak ve başka bir yerde kazandıkları bilgileri, bu yeni bilgiyi yeni bir şeye dönüştürmeye yönelik nihai amaçla uygulamak doğalarında vardır. sadece elektrik, aerodinamik, jinekoloji, sibernetik, mekanik, kuantum mekaniği, hidrolik ve yer çekimi alanlarında değil, diğer alanlarda da bütün buluşların ve keşiflerin her zaman için erkekler tarafından yapıldığını belirtmeye gerek bile yok.

kadının, zaten pek gelişmemiş olan damak zevki, mutfakta her gün pişirilen birbirinin aynı, monoton, tatsız tuzsuz yemeklerle daha da körelir. hiç kadın çeşnici göremezsiniz. aslında kadınlar her alanda yararsızdır.

birçok yeteneği sayesinde erkek, hem zihinsel hem de fiziksel açıdan doyurucu ve özgür yaşama ideal bir uyum sağlama kapasitesine sahip gibidir. bunun yerine, onca buluşunu, yaratma becerisinden yoksun olanların hizmetine vererek bir köle gibi yaşamayı tercih etmektedir. olabildiğince kusursuz bir yaşam sürme kapasitesine sahip bu cinsin, bundan vazgeçip her şeyi böyle bir kusursuzluğa ilgi duymayan kadın cinsine teslim etmesi ne kadar çelişkili!

insanların asalakça bir grup tarafından tek taraflı olarak sömürülmesi yönündeki açık mekanizmaya öylesine alıştık ki, bütün ahlak değerlerimiz tamamen kokuştu.

genç bir erkek evlenip bir yuva kurduğu ve yaşamının geri kalanını insanın ruhunu öldüren bir işte çalışarak harcadığı zaman, erdemin ve sorumluluğun bir örneği olarak gösterilir. diğer erkek tipi, yani sadece kendisi için yaşayan, sadece kendisi için çalışan, hoşuna gittiği için iş değiştiren ve sadece kendine bakmak zorunda olan, istediği yerde yatan ve tanıştığı kadınlarla milyonlarca köleden birisiymiş gibi değil de eşitlik temelinde etkileşen bir erkek toplum tarafından reddedilir. bu ikisinin arasında özgür, kelepçesiz erkeğe yer yoktur.

erkeklerin her yıl varoluş gerekçelerine ihanet ettiğini görmek ne kadar can sıkıcıdır! sadece bir erkek beyniyle, gücü ve zekasıyla açılabilecek hayal etmesi bile zor olan yeni dünyalar keşfedilebilirdi. yaşamı -yani, kadınların farkında bile olmadığı erkeğin yaşamını- daha dolu, zengin ve değerli kılacak keşifler yapılabilirdi. bütün bunlar erkekler tarafından yapılabilirdi. bunun yerine, bütün bu muhteşem potansiyellerden vazgeçer ve kadınların itici ölçüde ilkel ihtiyaçlarına hizmet etmek için kafasının ve bedeninin sapaya girmesine göz yumar. erkek, evrendeki her türlü gizemi aralayacak anahtara sahiptir; ama bunu görmezlikten gelir ve kendini kadının seviyesine indirir ve onun hizmetine girer.

erkeklerin, kadının "gizemli" (gizemli; çünkü arkasında hiçbir şey yok) ruhunun derinliklerini incelemek yerine, kendi ruhlarının, hatta diğer gezegenlerde olabilecek yaratıkların ruhunu araştırmaları ve onlarla temas kurmanın yeni yollarını aramaları gerekir.

kadınlar hayal gücünden öylesine yoksundur ki, yeni buluşlara yönelik hiçbir ihtiyaç duymazlar. ihtiyaç duysalardı bir kerecik de olsa kendileri yaratırdı.

13.2.19

bir ödül olarak seks

esther vilar

tutsak bir yunus balığı kendisine öğretilen numarayı iyi yaptığı zaman terbiyecisi ona balık atar. yunus balık yemek istediği için istenen her şeyi yapacaktır. ama para kazanan erkek, kendi yemeğini temin etme becerisine sahiptir. ona bu şekilde rüşvet vermek imkansız olacaktır.

her ekonominin temeli bir takas sistemine dayanır. bu nedenle bir hizmet talep eden kişinin, bunun karşılığı olarak buna eşdeğerde bir şey önerebilmesi gerekir. ama erkek, cinsel arzularını doyurma ihtiyacı duyduğu ve bir vajina üzerinde tek yetkili hak sahibi olmak istediği için, bunun fiyatı olağan dışı bir düzeye çıkmıştır. bu da kadınların, en kapitalist sistemi bile gölgede bırakacak bir sömürü sistemi kurmalarını mümkün kılmıştır. ve hiçbir erkek bu sistemden muaf değildir.

kadın, tıpkı derin duygular beslemeyi reddetmesi gibi, cinsel iştahı da reddeder. başka nasıl genç bir kız erkek arkadaşına onu sevdiğini söylerken vücudunu ondan mahrum edebilirdi ki? annesinin öğütleri sayesinde genç kız, daha sonra kazanacağı sermaye için ergenlikte bile arzularını bastırır. eski toplumlarda gelinin değer kazanmak için bakire olması gerekiyordu. bugün bile daha az cinsel deneyimi olan bir kız, birçok aşığı olan bir kızdan daha yüksek bir itibari değere sahip olacaktır.

erkek, hiçbir zaman karşı cinste cinsel arzu uyandıracak şekilde giyinmez; ama kadında durum tam tersidir. kız çocuğu, on iki yaşına gelinceye kadar, tuzağa konan yem gibi süslenip püslenir. sıkı giysilerle göğüslerin kıvrımı ve meme uçları abartılır, şeffaf çoraplarla bacakların uzunluğu, baldırların ve ayak bileklerinin şekli zenginleştirilir. makyajla nemlendirilen dudakları, gözleri, parlak renklerle boyanan saçları davetkardır. eğer bunun tek amacı erkekteki bitmek tükenmek bilmez cinsel arzuyu daha da uyarmak, artırmak değilse nedir? kadın, mallarını, vitrindeki mallar gibi sunar (görünürde çok yakın, kolayca alınabilen bir fiyata). o zaman elbette erkekler, böylesine iç gıcıklayan bir malı alacak parayı kazanmaktan daha büyük mutluluk olmadığını düşünecektir.

erkeğin parası yoksa ya da para kazanma ihtimali yoksa kadınsız -ve sonuçta sekssiz- yaşamak zorunda kalacaktır.

bir erkek için, evliliğe balıklama atlamak yerine cinsel ihtiyaçlarını bir fahişeyle gidermek çok daha ekonomik olacaktır. burada "fahişeliği" alışılmış anlamında kullanıyorum; çünkü kadınların çoğu yapısı gereği bu gruba aittir.

ama erkeğin eğitimi yine ona engel olur. rekabetçi bir toplumun bir üyesi olarak koşullandırıldığı için ucuz seksin değersiz olduğuna inanır. kadının maliyeti ne kadar yüksekse alacağı cinsel haz da o kadar yüksek olacaktır. ve istediği kadını başka türlü alamıyorsa verilen en yüksek fiyatı teklif edecektir. onu tescil dairesine götürecektir.

erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

kadınlar da profesyonel fahişeyi küçümser; ama onların nedeni daha farklıdır. onlar fahişeyi, vücudunu bu kadar ucuza satacak kadar aptal olduğu için küçümserler; çünkü kadının zeka standartlarına göre onlar tartışma götürmeyecek kadar aptaldır.

"bir ödül olarak seksin" temel kuralı kadından kadına değişmez. hepsi de kendini bir erkeğe sunar, kendi güzelliklerini vurgular ve erkeğin bazı "trikleri" başarıyla geçmesi durumunda onu ödüllendirir. ve erkeği kesintisiz bir cinsel heyecan durumunda tutmaktan kesinlikle vazgeçmedikleri için erkek tekrar tekrar ödüllendirilmek ister. sadece cinsel gücü azalan bir erkek düzenli ödüllendirilme ihtiyacı duymaksızın yıllarca bir hippi yaşamı sürebilir.

ne olursa olsun, bir kadın bulabildiği her fırsatta anatomik özgünlüklerinden kârlı çıkar; buna karşın erkek kendi anatomisinin sonsuz kölesidir.

erkek, seksin her türlü hazzın timsali olduğunu düşünmeye yönlendirilmiştir. ama elbette yanılıyor. kadın, orgazma ulaştığı zaman elbette mutluluk duyacaktır; ama bu onun tanıdığı en yoğun haz değildir. bir kokteyl partisi veya yeni bir çift patlıcan renkli deri çizme almak ona çok daha büyük bir haz verir.

erkeğin cinsel gücünün sadece bir yanı kadını ilgilendirir: çocuklarına babalık yapabilmesi. çocuklar, kadının planlarında başarılı olması için temel bir önem taşır.

hemen her dinin dogmasında mutlaka bulunan ortak bir günah vardır: üreme amacı gütmeyen cinsel hazza kapılmak. dini inançlarla ilgili her şey mantığın kurallarına ters düşer ve bu nedenle mantık duygusunun gelişmediği erken bir yaşta beyinlere aşılanması gerekir.

erdem

konfüçyüs

insanların yetenek ve erdemi tepecikler gibidir, üstünden aşılır.

iyilikseverlik bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır. kişi bilgi sahibi olmadan nasıl erdem sahibi olabilir?

sebat etmeyen bir insan ne büyücü ne de doktor olabilir. erdemde süreklilik olmazsa o kişi saygınlığını yitirir.

ikiyüzlülük erdemi sarsar. zekice konuşma erdemi engeller. küçük şeylere karşı sabırsız olmak büyük planları bozar.

7.2.19

defterler

nilgün marmara

akıl hastanesinde gidişat üzerine sorgulamada, hastalardan biri "hepiniz bir gün buraya geleceksiniz, gelecek, geleceksin, geleceksiniz, gelecekler." demiş.

sylvia plath: every woman adores a fascist, the boot in the face.

ne yazık ki "insan" yok, bir şeyler iletilebilir. sessizliğin bölüşülebileceği insanlar yok burada. kalık, geleneksel, geçerli, çağa uygun yüzeysel amaçlar var ve tüm bunların alegorik temsilcileri gelip bu çölü yurt edinenler.

kentlerin havaalanlarından çok düşalanlarına gereksinimi var.

oyun yazma ya da yapma dışında acıklı bir aynılık her gün her gece. bellek ve imgelem olmasa katlanılmaz bir çoraklık.

"çingeneye bayrak vermişler, önce babasını asmış."

kişilik ve bireysellik nasıl da aykırı geliyor bu insanlara; aramaktan, düşlemekten vazgeçmeyenleri nasıl da kuşkuyla karşılıyorlar, biriciklik özlemini nasıl tiksinç buluyorlar, yaşamla ölümün birbirini tamamlayışını nasıl da görmezden geliyorlar; nasıl bu kadar korkaklar, bu iç açılarının toplamı sonsuz darbe derecesi göt-beyin-phallus üçgenindeki yer değiştirmelerle böyle neyi koruyorlar savunuyorlar?

bir hayatın yaşanılarak anlaşılmasından önce pek çok başka hayatın yaşanması gerekiyor.

ölüm, yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız; ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız..

merkezden uzak olunca bile onun çevresinde sızıp uyumak, ölmek, uyanmak istememek, uyanınca yine insanlara kendine sonsuzca birbirine dönüşen kendi-başkası-kendine saldırmak, merkezi unutamamak, başkasından arınamamak, vazgeçememek, öfke, umarsızlık.. çembere katılamamak, merkezle donanamamak, değirmi dilin sözcükleriyle sarınamamak.. sonra yine, yakın, içinde ve göbeğinde olmasa bile, yakın çevresinde unutmak.

kafka insan vücudundaki karanlığı görmüştü yalnızca; ışığı, aydınlığı gözden kaçırmıştı.

6.2.19

toplumsal cinsiyet kimliği

jean-paul sartre: bizler özgür olmaya mahkum edildik.

emma goldman: yalnızca kendisini evlilik içinde veya dışında bir adama veya birçok adama satıp satmadığının ölçüsüne ilişkin bir  sorun bu. reformcularımız bunu kabul etsin ya da etmesin, fahişelikten sorumlu olan, kadınların ekonomik ve toplumsal aşağılıklığıdır.

john stuart mill: oy kullanma hakkı erkeklere tanındığına göre, hangi koşullar altında ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, aynı hakkın kadınlara da tanınmamasını haklı çıkaracak en ufak bir neden yoktur.

gayle rubin: erkekler ve kadınlar kuşkusuz birbirinden farklıdır. ama gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü, yin ve yang, yaşam ve ölüm gibi bir farklılık değildir bu. doğrusu, doğadan doğru bakıldığında, erkekler ve kadınlar birbirlerine örneğin dağlar, kangurular veya hindistan cevizi ağaçları gibi başka şeylere olduklarından daha yakındırlar. kişiye özel toplumsal cinsiyet kimliği, doğal farklılıkların ifadesi olmanın ötesinde doğal benzerliklerin bastırılmasıdır da.

sigmund freud: gözleri gören, kulakları işiten bir insan, hiçbir ölümlünün sır tutamayacağına gönül rahatlığıyla inanabilir. çünkü sır verilen kişi tek kelime etmese de parmaklarıyla konuşur; ihanet, gözeneklerinin tek tek her birinden dışarı sızar.

simone de beauvoir: psikanalist, kız çocuğunu, genç kızı, anne ve babayla özdeşleşmeye kışkırtılmış, "erkeksi" ve "kadınsı" eğilimler arasında bocalayan biri olarak tanımlar. oysa ben onu, nesne rolü, yani kendisine sunulan "öteki" ile özgürlük iddiası arasında bocalıyor olarak görüyorum.

emma goldman: bir kadın, işçi olarak konumunu, önüne çıkan ilk fırsatta terk edeceği geçici bir konum olarak görür. erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları örgütlemenin son derece zor olmasının nedeni budur. "neden sendikaya üye olayım ki? nasıl olsa yuva kuracağım." bebekliğinden beri kendisine, temel ödev olarak peşine düşmesi öğretilen şey bu değil mi zaten?

5.2.19

aşk

safveti ziya

insanı aşk kadar tedbirli, ağzı sıkı, başkalarına karşı müsamahakâr eden bir şey yoktur.

ruhun aynası olan gözlerin arkasında gizlenen kalp de tanınması, içine girilmesi mümkün olmayan kapalı bir kalptir. bu kalp pek çok kişi için bir bilmece, çözülmesi gereken bir bilmece halinde kalacaktır.

asıl dünyada muhabbetin ne olduğunu bilmeyenlere, o yüce hissi takdir edemeyenlere, kalplerinde mukaddes, aziz bir hayal taşımayanlara acımalısınız. dünyada sevmek, sevilmek kadar bahtiyarlık var mı zannedersiniz?

evlilikle neticelenmeyen aşkların hepsi boştur. hele intiharı göze aldırmaya mecbur olacak derecede şiddetli bir aşk yolunda.

ooof, bu müthiş muamma.. bu ebedi muamma.. bu kadınlık.. ooof, bu kuruntulu kalplerin ebedi tereddütleri.. bu sevilmemiş olmak korkuları!.. o tereddütler, o korkular ki en açık itiraf karşısında bile devam eder, ruha azap verir, kalbi parçalar. bir aşkı, bir kalbi, bir kadın kalbini tamir edilemeyecek surette kırıp bırakır.

yazmak

charles bukowski

yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

yaşarken hepimiz farklı tuzaklara yakalanırız. kimse kaçamaz o tuzaklardan. bütün hayatını bir tuzakta yaşayanlar bile vardır. önemli olan, tuzağın tuzak olduğunu fark etmektir. fark edemiyorsan bitmişsin. ben tuzaklarımın çoğunu fark ettiğime inanıyorum. ve yazdım onlar hakkında.

insan sadece tuzaklar hakkında yazmaz elbette. başka şeyler de var. hayatın kendisi bir tuzaktır diyenler de çıkabilir. yazmak bir tuzak olabilir. kimi yazarlar geçmişte okurlarını memnun eden tarzda yazmayı sürdürürler. sonra da tükenirler. çoğu yazar yaratıcılığını bir süre sonra kaybeder. övgülere kapılır. yazar hakkında nihai kararı verecek yargıç kendidir. eleştirmenlerin, editörlerin, yayıncıların, okurların rüzgarına kapılmışsa işi bitmiştir. ün ve servet rüzgarına kapılmışsa hiç düşünmeden sifonu çekebilirsiniz.

her yeni dize bir başlangıçtır ve kendinden önce gelen dizelerden bağımsızdır. her dize ile baştan başlarız. ve o kadar da kutsal filan değildir. dünya yazarların yokluğuna kanalizasyon yokluğundan çok daha kolay katlanır. ve dünyanın bazı yerlerinde ikisinden de çok az var. ben kanalizasyonsuz yaşamayı yeğlerim elbette, ama ben hastayım.

yazmanın yapması gereken ilk şey kıçını kurtarmak olmalı. bunu yapıyorsa kendiliğinden lezzetli ve eğlendirici olur zaten.

bir başka yazarın tarzını seven yazar yok gibidir. ancak öldüklerinde ya da çoktan ölmüşlerse. yazarlar sadece kendi boklarını koklamaktan hoşlanırlar.

ölümü düşünmeyi başka yazarları düşünmeye yeğlerim. çok daha memnuniyet vericidir.

daktilo çamurda yürümektir. bilgisayar buz pateni. göz kamaştırıcı bir patlamadır. içinizde bir şey yoksa bunların önemi yoktur elbette. sonra o düzeltme olanakları, temizlik. lanet olsun, eskiden her şeyi iki kez yazardım. ilkinde yazmak için, ikincisinde pisliği temizlemek için. böylesi, zafere ve kurtuluşa tek koşu.

4.2.19

herkes

john fowles

bir hristiyan şöyle der: "herkes iyi olsa herkes mutlu olurdu."

bir sosyalist şöyle der: "herkes mutlu olsa herkes iyi olurdu."

bir faşist şöyle der: "herkes devlete itaat etse herkes hem mutlu hem iyi olurdu."

bir lama şöyle der: "herkes benim gibi olsa mutluluk ve iyiliğin önemi kalmazdı."

bir hümanist şöyle der: "mutluluk ve iyilik daha fazla çözümleme gerektirir."

bu sonuncusu en az yadsınabilir olan görüştür.

3.2.19

kadın ve çocuk

esther vilar

çocuk sahibi olmayı sadece kadınların istediğini iddia etmek doğru olmaz. erkekler de ister. çocuklar, erkeğin kadının tahakkümü altına girmesini mazur gösteren birkaç bahaneden birisidir. öte yandan kadınlar, kendi tembelliklerini, aptallıklarını ve sorumsuzluklarını haklı çıkarmak için çocuk yapmak zorundadır.


kadın soyut düşünme yetisinden yoksundur. bu nedenle varoluşsal kaygı sorunu onu etkilemez. yaşamına daha fazla anlam katmak için tanrıya ihtiyaç duymaz. ihtiyaç duyduğu tek şey, erkeğin ateşi söndükten sonra bile onun için çalışmasını sağlayacak bir gerekçedir. bu nedenle onun uğruna çalışan erkekten çocuk yapması gerekir.


çocuklar, erkeğin kadının tahakkümü altına girmesini mazur gösteren birkaç bahaneden biridir. öte yandan kadınlar, kendi tembelliklerini, aptallıklarını ve sorumsuzluklarını haklı çıkarmak için çocuk yapmak zorundadır.

erkek, bir kadınla çocuk yaptığı zaman, çocukları ona rehin bırakır ve kadının ona sürekli şantaj yapmasını bekler.

erkek, karısı ve çocukları sayesinde sefil hayatına, esaretine bir gerekçe bulur. keyfi olarak yaratılan bu sisteme, bu kutsal birime "ailem" der. kadın, onun hizmetlerini "aile" adına kabul eder, kendisine emanet edilen rehineleri alır ve onu çok daha sıkı bağlarla kendine bağlayıp ölünceye kadar ona şantaj yaparak erkeğin köleleşme arzusunu yerine getirir.

kadınların, evi ve aileyi tercih etmelerinin çocukları sevmek gibi basit bir nedeni olduğu iddia edilebilir. ama kadınlar, bir çocuğun istediği tam özgecil sevgiyi verecek duygusal derinlikten yoksundur.

bir kadının tiksindiği bir şey varsa o da kendi çocuklarıyla oynamaktır. bu onun için başka bir açıdan daha zordur. çünkü çocuklar hemen her şeyle ilgilenir ve her konuda bir şeyler öğrenmek ister. ama kadın, kendi vücudu ve evi yoluyla oynadığı birkaç aptalca oyundan başka hiçbir şeyle ilgilenmez.

bu nedenle dünyadaki en güçlü iradeyle bile bir annenin çocuğun maceralı dünyasına girmesi kolay değildir. küçük dağarcığında, yeni yeni konuşmaya başlayan bir çocuğu eğlendirecek birkaç aptalca tekerleme olabilir:  "bak kim geliyor?" ama iki yaşına gelen çocuk kendi başına düşünmeye başlar ve kadını geride bırakır.

bir kadın gerçekten de çaba gösterip çocuğuyla yarım saat oynarsa -daha fazlası çocuğun zihinsel gelişimine zarar verebilir- sanki büyük bir başarı kazanmış gibi bütün dünyaya bundan söz edecektir.

evliliği güvence altına almak ve kadının çaresiz ve kendi hayatını kazanma kapasitesinden yoksun gözükmesini mümkün kılmak için iki veya üç çocuk şarttır.

yapılan araştırmalar, yarım gün annesiyle olmayan çocukların, zihinsel becerilerini daha hızlı geliştirdiğini ve bu nedenle daha sonra daha büyük başarılar kazanabildiklerini göstermiştir.

ortalama olarak bir kız çocuğunun dile getirdiği en son özgün düşünce beş altı yaşlarında olacaktır. bu yaştan sonra embesil anne, kızdaki her türlü zeka kıvılcımını söndürecektir.

kadının aptallığı, yaşama yönelik tutumunun doğal bir sonucundan öte bir şey değildir. beş yaşına gelen her kız, evlenip yuva ve çocuk sahibi olmak istediğine karar verir ve on, on beş veya yirmi yaşına geldiğinde de aynı şeyleri ister. dolayısıyla kadın, daha çocuk yaşta erkeğin sırtında yaşamaya karar verirse zeka ve mantık ne işine yarayacaktır ki? gelecekteki erkeği için kafasını boş tutması gerekir; aksi takdirde erkeğin eğilimlerinin ve ilgilerinin tamamına tepki veremez.

kadının aptallığı öylesine ezicidir ki bununla teması olan herkese bulaşır.

politika, felsefe, bilim, ekonomi ve psikoloji alanında yayın yapan dergiler ve kitaplar vardır. ayrıca moda, kozmetik, iç dekorasyon, sosyete dedikodusu, aşçılık, suç ve aşk ilişkileri konulu dergi ve kitaplar da vardır. erkekler neredeyse sadece ilk türü okurken kadınlar sadece ikinci grubu okuyor.

kadınların bilmek istediği tek şey, yastıkların üzerine küçük kahverengi tavşan figürlerini nasıl işleyebilecekleri, bir elbiseye nasıl kroşe çekecekleri ya da bir film yıldızının boşanıp boşanmayacağı gibi şeylerdir.

2.2.19

isyan

richard sennett

benim gençlik dönemimdeki asiler kurumları yerle bir ederek cemaatler -güven ve dayanışma ile yürütülen yüz yüze ilişkiler, sürekli müzakere edilip yenilenen ilişkiler, insanların birbirinin ihtiyaçları konusunda duyarlı olduğu bir komünal alan- üretebileceklerine inanıyorlardı. hiç kuşku yok ki bu gerçekleşmedi.

yeni kapitalizmde bağlılığın, kurumsal sadakat açısından bakıldığında, niçin giderek daha az bulunur hale geldiğini zaten görmüştük. bunun aksi akıl dışı olurdu -sana hiçbir söz vermeyen bir kuruma nasıl bağlanabilirsin? kendini adamak, zihinsel hareketliliğe ters düşer.

bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

sistem işçiler arasında yüksek düzeyde stres ve kaygı üretiyor. aslında her tür rekabet strese yol açar, kazananın her şeyi aldığı piyasalarda riskler yükselir. fakat şirket içi piyasalar stresi daha da yükseltir; çünkü rakip ile iş arkadaşı arasındaki çizgi belirsiz hale gelir. görüştüğüm geçici çalışanlar arasında stresle daha kolay başa çıkanların bunu yapabilmesinin tek nedeni var: duygusal açıdan firmaya bağlı değiller.

kaygı, olabilecek şeylerle; korku ise olacağı bilinen şeylerle ilgilidir. kaygı, kötü tanımlanmış koşullarda ortaya çıkar; korku, acı ya da talihsizlik iyi tanımlanmış olduğunda.

bu sayfalarda incelemeye çalıştığım şey bir paradokstur: giderek daha da yüzeyselleşen bir kültür vasıtasıyla kazanılmış iktidarın oluşturduğu yeni bir düzen. insanlar yaşama ancak ve ancak bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmaya çalışarak demir atabildiğine göre, işyerindeki, okullardaki ve siyasetteki yüzeyselliğin zaferi bana kırılgan görünüyor. bize bir sonraki temiz sayfayı açacak olan belki de aslında bu zayıflatılmış kültüre isyan etmek.

1.2.19

bütün güzel çocuklar şüpheli

umay umay

bir süredir kendimi hissetmiyorum. üstümdeki aşk kalkanlarından sıyrılmış gibiyim. ve şu kalkan, yerde ölü bir at gibi yatıyor. bir tekme vurup atamıyorum. belki artık bedenime bile dar gelir. nedense en çok bir ata yakışıyor bu hüzün.

çünkü aşk akıllıların ve korkakların işi değildir.

hayatın suçu diye geçiştirdiğimiz bütün ihanetler biz değil miyiz? sevdiğin resimlerin, sevdiğin kitapların, sevdiğin kadınların düşmanı.

ne zor, yazarak anlatmaya çalışmak sustuklarını.

benim için haykırmak istediğim bir şiirsin. yazamadığım, koklayamadığım, yetişemediğim bir şiir. her aşka bir kırmızı ruj düşer. hapishaneye, duvarlara, kalemlere, iç çekişlere, sana, bana, onlara.

"gül yanlış kokarsa yakaya tuz takılır."

sadece naylon poşetlerden korkuyorum. naylon suratlı adamlardan, bayat ekmek gibi kokan ama hiç eskimeyen yüzlerden.

jakuzili hayat çiplerinden korkuyorum. yaşı yirmi, ruhu yetmiş olanlardan korkuyorum. ama çok yalnızım, rahatsızım, arızam azdı. olan bitenden uzaktayım. deneyimsizim, plazaları şemsiye gibi kullanıyorum. deneyimsizim, size seks teklifinde bulunuyorum.

her elveda kırık bir merhabadır aslında.

budistler himalayalar'da internet kafe açmışlar. dünyanın her yeriyle ama hiçbir keşif duygusu taşımadan iletişim kuruyorlar. artık çok uzak yerlerin, asla dokunamayacakları yakınlıkların peşindeler. onlar da bu büyük palavranın parçası oldular. kavramları yeniden tartışmamız gerekecek. rüyaları, kabusları, adaleti, yalnızlığı. ne kadar basitse o kadar çok ve uzun tartışmamız gerekecek.

tanrıya son sözümü söyledim, terbiye borcum yok dünyaya.