ahmet altan
her sabah bir başkası gibi, pişmanlıklarla ve sıkıntıyla uyanırım.
hayat sanki benden kaçıyor; nereye gitsem orada her şeyin öldüğünü, kime dokunsam cansızlaştığını hissediyorum; hayatı ve canlılığı bulacağım bir başka yere koşuyorum, benim ayrıldığım yerde sanki hayat yeniden başlıyor ve benim yeni gittiğim yerde her şey ölüyor, hayatın hep benim olmadığım yerlerde yaşandığını düşündüğümden bütün zamanım bir yerden bir yere koşturarak hayatı aramakla geçiyor; ama onu yakalayamıyorum; başkalarının yaşadığını ben yaşayamıyorum; bu yüzden birlikte olduğum herkesten ve her şeyden sıkılıp hep uzaklardakini özlüyorum, uzaktakiler hep uzak, yakındakiler hep ölü, benim olmadığım yerlerde insanların neler yaşadığı ise benim için bitmeyen bir merak.
aşk çaresizdir; çaresini bulduğunda artık aşk olmaz.
deneyimlerimle, içine aşk karışmamış her ilişkinin iyi gittiğini, aşkın ise bütün ilişkiyi karmaşık hale getirdiğini anlamıştım; buna rağmen kendimi tutamayıp gene aşkın o çetrefil, hırpalayıcı, karışık, acılarla dolu, vahşi, bencil ve düşmanca yollarında gezinmeye dalıyordum; iyinin ve kötünün bu kadar açık biçimde önümde durduğu bir seçimde neden kötü olanı, yani aşkı seçtiğimi kavrayamıyorum. tek bildiğim, aşk, bütün bu tehlikeleri göze aldıracak kadar çekiciydi ve o çekiciliğin kenarında dolaşarak biraz eğlenip sonra yoluma devam ederim dersen, farkına bile varmadan sınırı aşıp aşkın ormanlarına dalıveriyordun.
yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım; yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben.
hiçbir zaman, çok sevdiğim, çılgınca aşklar yaşadığım zamanlar da dahil, sevginin, bütün içimi doldurduğunu hissedemedim; parçalardan oluşan bilmeceler gibi hep bir parça eksik kaldı; aslında benim bütün aşk maceralarım o kayıp parçanın aranışıyla geçti ve hiçbir zaman da o parçayı bulamadım; bütün erkekler benim için o kayıp parça olabilir diye baktım; ama artık o kayıp parçayı erkeklerde bulamayacağımı kabul ediyorum; o parça yok ve bu bilmece ben ölene dek eksik kalacak, aşklarımı hep eksik yaşayacağım.
ahmet altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5.10.2019
21.02.2011
bu dünyada olanlar
ahmet altan
askeri darbeden sonra işkenceleriyle ünlenen doğu hapishanelerinden birinde, mahkumların önemli bir kısmının aileleriyle ve yakınlarıyla görüşmeleri yasaklanmıştı. kalın taş duvarlı karanlık hücrelerde çırılçıplak soyulup köpeklerin saldırısına bırakılıyorlar ya da diz boyu pisliklerin içine çırılçıplak atılıp üstlerine buz gibi sular dökülüyordu. filistin askısı, falaka, boğazına su doldurmak sıradan işkencelerdi; ya kendileri işkence görüyor ya da işkencedeki bir arkadaşlarının çığlıklarını dinleyerek biraz sonra kendi başlarına gelecekleri düşünüyorlardı.
kalabalık ve karanlık koğuşlarda yaralı bedenlerinin sancılarıyla inleyerek işkenceyi bekleyen mahkumlardan biri, çektiği acılara dayanamaz bir hale gelerek yavaş yavaş gerçeklerle ilişkisini koparmaya başlamıştı. hep aynı şeyi tekrarlıyordu:
"biz öldük, biz hepimiz ölüyüz, burası öteki dünya."
arkadaşları ona ölü olmadıklarını, yaşadıklarını anlatmaya çalışıyorlardı. o da onlara soruyordu:
"yaşıyorsak nerede öbür canlılar, niye bizden başka kimse yok? hayır biz ölüyüz, biz öldük, ailelerimiz dünyada kaldı."
arkadaşları hapishane idaresine başvurup bir doktor çağrılmasını istemişlerdi; ama doktor yoktu. bunun üzerine ailesiyle görüşmesine izin verilmesini istemişlerdi, hapishane idaresi bunu da reddetmişti; ama içeridekilerin ısrarı ve mahkumun gittikçe kötüleşmesi üzerine adamın ailesi hapishaneye çağrılmıştı.
adam, müdürün odasında karısını ve çocuklarını görmüş, onlara sarılmış, onlarla öpüşüp konuşmuştu.
koğuşa döndüğünde arkadaşları hep bir ağızdan konuşmaya başlamışlardı:
"gördün mü, yaşıyoruz, bu dünyadayız."
adam da sessizce başını sallamıştı:
"evet yaşıyoruz, bu dünyadayız, ölmemişiz, bütün bunlar bu dünyada oluyormuş."
gerçeği kabul etmiş ve derin bir sessizliğe dalmıştı.
o akşam gardiyanlar mahkumları işkenceye götürmek için koğuşa gelince adamın ölüsünü bulmuşlardı; zavallı, gerçeğe dayanamamıştı.
askeri darbeden sonra işkenceleriyle ünlenen doğu hapishanelerinden birinde, mahkumların önemli bir kısmının aileleriyle ve yakınlarıyla görüşmeleri yasaklanmıştı. kalın taş duvarlı karanlık hücrelerde çırılçıplak soyulup köpeklerin saldırısına bırakılıyorlar ya da diz boyu pisliklerin içine çırılçıplak atılıp üstlerine buz gibi sular dökülüyordu. filistin askısı, falaka, boğazına su doldurmak sıradan işkencelerdi; ya kendileri işkence görüyor ya da işkencedeki bir arkadaşlarının çığlıklarını dinleyerek biraz sonra kendi başlarına gelecekleri düşünüyorlardı.kalabalık ve karanlık koğuşlarda yaralı bedenlerinin sancılarıyla inleyerek işkenceyi bekleyen mahkumlardan biri, çektiği acılara dayanamaz bir hale gelerek yavaş yavaş gerçeklerle ilişkisini koparmaya başlamıştı. hep aynı şeyi tekrarlıyordu:
"biz öldük, biz hepimiz ölüyüz, burası öteki dünya."
arkadaşları ona ölü olmadıklarını, yaşadıklarını anlatmaya çalışıyorlardı. o da onlara soruyordu:
"yaşıyorsak nerede öbür canlılar, niye bizden başka kimse yok? hayır biz ölüyüz, biz öldük, ailelerimiz dünyada kaldı."
arkadaşları hapishane idaresine başvurup bir doktor çağrılmasını istemişlerdi; ama doktor yoktu. bunun üzerine ailesiyle görüşmesine izin verilmesini istemişlerdi, hapishane idaresi bunu da reddetmişti; ama içeridekilerin ısrarı ve mahkumun gittikçe kötüleşmesi üzerine adamın ailesi hapishaneye çağrılmıştı.
adam, müdürün odasında karısını ve çocuklarını görmüş, onlara sarılmış, onlarla öpüşüp konuşmuştu.
koğuşa döndüğünde arkadaşları hep bir ağızdan konuşmaya başlamışlardı:
"gördün mü, yaşıyoruz, bu dünyadayız."
adam da sessizce başını sallamıştı:
"evet yaşıyoruz, bu dünyadayız, ölmemişiz, bütün bunlar bu dünyada oluyormuş."
gerçeği kabul etmiş ve derin bir sessizliğe dalmıştı.
o akşam gardiyanlar mahkumları işkenceye götürmek için koğuşa gelince adamın ölüsünü bulmuşlardı; zavallı, gerçeğe dayanamamıştı.
3.05.2010
cinayet saati
ahmet altan
insanlar gibi cinayetlerin de karakterleri, özellikleri, benzerlikleri, kendilerine ait zamanları vardı; her ayrı karakter için ayrı bir dosya açıyordum; katilleri asla yakalanmayacak olan faili meçhul cinayetler en kabarık dosyayı oluşturuyordu; sonra sırasıyla aşk için öldürenler, para için öldürenler, hakarete uğradığına inandığı için öldürenler, zevk olsun diye öldürenler geliyordu.
cinayetlerle ilgili bilgilerim gittikçe gelişiyordu; artık hangi tür katillerin hangi saatlerde cinayet işlediklerini dahi bilebiliyordum. zaman benim için bir cinayet birimi haline gelmişti artık, saatime baktığımda işlenen ya da işlenecek bir cinayeti görüyordum yuvarlak kadranın içinde.
mesela, kalın bıyıklı, esmer adamların, güneydoğunun dar sokaklarında, kahvelerden taşan tavla şakırtılarının, meyankökü şırası satan şıracıların sarı pirinçten ibriklerinin kapaklarını vurdurarak çıkardıkları şıngırtıların, kürtçe konuşmaların, polis hoparlörlerinden yükselen marşların gürültüsü arasında yürüyen birini, herkesin gözleri önünde ensesinden bir kurşunla öldürüp sonra da herkesin bakışları arasında yürüyerek ortadan kayboldukları "faili meçhul" cinayetler her gün akşamüstü dörtle altı arasında işleniyordu. her akşam aynı saatte bir ya da iki kişinin o sokaklarda vurulacağını, sıcak nedeniyle hızla kahverengileşen bir kan birikintisinin içinde yatacağını, herkesin yerde yatan cesede dehşetle bakıp kapı diplerine sığınacağını, kimsenin tanıklık etmeyeceğini biliyordum. akşamüstleri saatime baktığımda, zaman, faili meçhul cinayet zamanı oluyordu ve o saatlerde hayatta kalmamın güneydoğu'da değil de istanbul'da yaşamama bağlı olduğunu bilmek beni huzursuz ediyordu. insanların hayatlarının nasıl sona ereceğinin yaşadıkları kentlere göre belirlenmesi benim hayata olan güvenimi hiç de güçlendirmiyordu.
aşk cinayetleri ise gece yarısına doğru işleniyordu; cinayet saati geceleyin onla on iki arasındaydı ve büyük bir ihtimalle, sigara dumanı ve rakı kokan küçük bir odadaki dağınık bir içki masasının başında geliyordu ölüm.
aşk ya da kıskançlık yüzünden cinayeti işleyen -ki bu tür cinayetlerde aşk ve kıskançlık aynı anlamda kullanılıyordu; ölüm yaklaşınca bu iki birbirine bağlı; ama ayrı duygu tek bir duygu halinde kaynaşıyordu ya da bu iki duygu birleşip tek bir duygu haline gelince cinayet ortaya çıkıyordu- kadınsa, o cinayetler öğleden sonra ve büyük bir olasılıkla, perdeleri hiç açılmayan, eşyaların bir ölü gibi ruhsuz durduğu, yerlerin halısız ve çıplak olduğu garsoniyerlerde işleniyordu.
para için işlenen cinayetlerin zamanı ise öğleden önceydi; sabah kahvaltısıyla öğlen yemeği arasında, genellikle işyerinde ilk içilen çayın ardından işleniyordu; işleyenler genellikle profesyoneller oluyordu ve bir başkası adına ölümü bir yerden bir yere taşıyorlardı.
akşam yediyle on bir arası ise, bütün ülkedeki birahaneler ve kahvehaneler birer muhtemel cinayet yeri haline geliyordu. bu saatler, hakarete uğradığına inandığı için öldürenlerin saatiydi; hemen her gün kaçınılmaz olarak ülkenin bir köşesindeki bir birahaneden ya da kahvehaneden bıçaklanmış ya da vurulmuş kanlı bir ceset taşınıyordu dışarıya. katiller ise çoğunlukla gençlerden oluşuyordu; onlar hakarete uğradığına inanmaya çok yatkındılar. akşam karanlığında, kapılarının önü, biraz önce yenmiş sosisli sandviçlerin, midye-ekmeklerin sarıldığı yağ lekeli beyaz kağıt parçalarıyla, kırık bira şişeleriyle, boşalmış içki kasalarıyla dolmaya başlayan gürültülü birahanelerin önünden geçerken içerdekiler bana muhtemel katiller ve maktuller olarak gözüküyordu.
zevk için öldürenlerin saatleri yoktu, zaman tümüyle onlara aitti, canları istedikçe öldürüyorlardı. zaman konusunda belirli bir seçimleri bulunmuyordu; ama seçtikleri mekanlar birbirine benziyordu; kaçınılmaz olarak hepsi de bu zevki ıssız bir yerde tatmak zorundaydı; onun için tenha parklar, ormanlar, ücra mahallelerin ıssızlaşan arka sokakları onların kurbanlarını aradıkları yerlerdi, cinayet işleme biçimleri de ötekilerden daha değişikti; bazıları kurbanının başına bir naylon torba geçirerek boğuyor, bazıları ırzına geçtikten sonra kadının çorabıyla boğazını sıkıyor, bazıları öldürdükten sonra kurbanının bazı parçalarını kesiyordu; aralarından bir tanesi ise öldürdüklerinin gözlerine ve alınlarına birer çivi çakıyordu, onun için ayrı bir dosya açmıştım.
insanlar gibi cinayetlerin de karakterleri, özellikleri, benzerlikleri, kendilerine ait zamanları vardı; her ayrı karakter için ayrı bir dosya açıyordum; katilleri asla yakalanmayacak olan faili meçhul cinayetler en kabarık dosyayı oluşturuyordu; sonra sırasıyla aşk için öldürenler, para için öldürenler, hakarete uğradığına inandığı için öldürenler, zevk olsun diye öldürenler geliyordu.cinayetlerle ilgili bilgilerim gittikçe gelişiyordu; artık hangi tür katillerin hangi saatlerde cinayet işlediklerini dahi bilebiliyordum. zaman benim için bir cinayet birimi haline gelmişti artık, saatime baktığımda işlenen ya da işlenecek bir cinayeti görüyordum yuvarlak kadranın içinde.
mesela, kalın bıyıklı, esmer adamların, güneydoğunun dar sokaklarında, kahvelerden taşan tavla şakırtılarının, meyankökü şırası satan şıracıların sarı pirinçten ibriklerinin kapaklarını vurdurarak çıkardıkları şıngırtıların, kürtçe konuşmaların, polis hoparlörlerinden yükselen marşların gürültüsü arasında yürüyen birini, herkesin gözleri önünde ensesinden bir kurşunla öldürüp sonra da herkesin bakışları arasında yürüyerek ortadan kayboldukları "faili meçhul" cinayetler her gün akşamüstü dörtle altı arasında işleniyordu. her akşam aynı saatte bir ya da iki kişinin o sokaklarda vurulacağını, sıcak nedeniyle hızla kahverengileşen bir kan birikintisinin içinde yatacağını, herkesin yerde yatan cesede dehşetle bakıp kapı diplerine sığınacağını, kimsenin tanıklık etmeyeceğini biliyordum. akşamüstleri saatime baktığımda, zaman, faili meçhul cinayet zamanı oluyordu ve o saatlerde hayatta kalmamın güneydoğu'da değil de istanbul'da yaşamama bağlı olduğunu bilmek beni huzursuz ediyordu. insanların hayatlarının nasıl sona ereceğinin yaşadıkları kentlere göre belirlenmesi benim hayata olan güvenimi hiç de güçlendirmiyordu.
aşk cinayetleri ise gece yarısına doğru işleniyordu; cinayet saati geceleyin onla on iki arasındaydı ve büyük bir ihtimalle, sigara dumanı ve rakı kokan küçük bir odadaki dağınık bir içki masasının başında geliyordu ölüm.
aşk ya da kıskançlık yüzünden cinayeti işleyen -ki bu tür cinayetlerde aşk ve kıskançlık aynı anlamda kullanılıyordu; ölüm yaklaşınca bu iki birbirine bağlı; ama ayrı duygu tek bir duygu halinde kaynaşıyordu ya da bu iki duygu birleşip tek bir duygu haline gelince cinayet ortaya çıkıyordu- kadınsa, o cinayetler öğleden sonra ve büyük bir olasılıkla, perdeleri hiç açılmayan, eşyaların bir ölü gibi ruhsuz durduğu, yerlerin halısız ve çıplak olduğu garsoniyerlerde işleniyordu.
para için işlenen cinayetlerin zamanı ise öğleden önceydi; sabah kahvaltısıyla öğlen yemeği arasında, genellikle işyerinde ilk içilen çayın ardından işleniyordu; işleyenler genellikle profesyoneller oluyordu ve bir başkası adına ölümü bir yerden bir yere taşıyorlardı.
akşam yediyle on bir arası ise, bütün ülkedeki birahaneler ve kahvehaneler birer muhtemel cinayet yeri haline geliyordu. bu saatler, hakarete uğradığına inandığı için öldürenlerin saatiydi; hemen her gün kaçınılmaz olarak ülkenin bir köşesindeki bir birahaneden ya da kahvehaneden bıçaklanmış ya da vurulmuş kanlı bir ceset taşınıyordu dışarıya. katiller ise çoğunlukla gençlerden oluşuyordu; onlar hakarete uğradığına inanmaya çok yatkındılar. akşam karanlığında, kapılarının önü, biraz önce yenmiş sosisli sandviçlerin, midye-ekmeklerin sarıldığı yağ lekeli beyaz kağıt parçalarıyla, kırık bira şişeleriyle, boşalmış içki kasalarıyla dolmaya başlayan gürültülü birahanelerin önünden geçerken içerdekiler bana muhtemel katiller ve maktuller olarak gözüküyordu.
zevk için öldürenlerin saatleri yoktu, zaman tümüyle onlara aitti, canları istedikçe öldürüyorlardı. zaman konusunda belirli bir seçimleri bulunmuyordu; ama seçtikleri mekanlar birbirine benziyordu; kaçınılmaz olarak hepsi de bu zevki ıssız bir yerde tatmak zorundaydı; onun için tenha parklar, ormanlar, ücra mahallelerin ıssızlaşan arka sokakları onların kurbanlarını aradıkları yerlerdi, cinayet işleme biçimleri de ötekilerden daha değişikti; bazıları kurbanının başına bir naylon torba geçirerek boğuyor, bazıları ırzına geçtikten sonra kadının çorabıyla boğazını sıkıyor, bazıları öldürdükten sonra kurbanının bazı parçalarını kesiyordu; aralarından bir tanesi ise öldürdüklerinin gözlerine ve alınlarına birer çivi çakıyordu, onun için ayrı bir dosya açmıştım.
6.09.2009
tehlikeli masallar
ahmet altan
her kadında biraz orospuluk vardır.
iyi hazırlanmış bir cinayetten daha mükemmel tek şey varsa o da iyi kurulmuş bir romandır.
insanların en ilginç fikirleri aslında söylemeyip kendilerine sakladıkları fikirleridir. çocuklar ise hiçbir düşüncelerini kendilerine saklamazlar, hemen söylerler; onun için onlarla konuşurken daima ilginç bir şeyler duyabilirsiniz.
bazen, bambaşka nedenlerden söylenen çok sıradan bir cümle insanların ilişkilerini değiştiriverir; o cümlenin sihirli olduğunu da, ne o cümleyi bilmeden söyleyen fark edebilir ne de onu dinleyen.
niye her şeyin bir adı var; bir erkekle bir kadın arasındaki her şeye niye bir ad koymak gerekiyor?
kadınlarla erkeklerin arasındaki bazı konuşmalar uçurumun kenarından bir çiçek koparmak gibidir; yanlış bir sözcük söylerseniz bir utanç uçurumuna düşebilirsiniz; ama doğru sözcükleri seçebilirseniz hiç unutmayacağınız bir anınız olur.
kalabalıkların, insanların, sevişmelerin, maceraların içine atarsınız kendinizi, insanların hayat dediği garip bir girdabın içinde küçük bir ot parçası gibi kaybolmaya uğraşırsınız; bütün istediğiniz, korkunç bir ahtapot gibi size dolanan geçmişi ve o geçmişin ruhunuzu yakan acısını unutmaktır, unutursunuz da. geçmişi olmayan biri gibi güvenle evinize dönersiniz ve lambaları yakarsınız. geçmiş, evin yalnızlığına sarınmış kötü bir hayalet gibi oradadır.
en korkunç gerçekler, söylenmeye değmeyecek kadar basit olan bildik gerçeklerdir.
profesyonel orospularla amatörler arasındaki en büyük fark budur: profesyoneller iş sürdüğü sürece erkeğe kendisini hayattaki tek erkek zannettirmeyi başarırlar; amatörler ise tam tersini yaparlar, bütün ilişki süresince başka erkekler olduğunu hatırlatıp rekabeti kızıştırmaya çalışırlar.
bazen bir şeyden kuşkulanırsınız; ama neden kuşkulandığınızı bile tam anlayamazsınız, adını koyamazsınız kuşkunuzun; yalnızca bir şeyin ters olduğunu, olması gereken bir şeyin yerinde durmadığını ya da olmaması gereken bir şeyin orada durduğunu sezersiniz.
her kadında biraz orospuluk vardır.iyi hazırlanmış bir cinayetten daha mükemmel tek şey varsa o da iyi kurulmuş bir romandır.
insanların en ilginç fikirleri aslında söylemeyip kendilerine sakladıkları fikirleridir. çocuklar ise hiçbir düşüncelerini kendilerine saklamazlar, hemen söylerler; onun için onlarla konuşurken daima ilginç bir şeyler duyabilirsiniz.
bazen, bambaşka nedenlerden söylenen çok sıradan bir cümle insanların ilişkilerini değiştiriverir; o cümlenin sihirli olduğunu da, ne o cümleyi bilmeden söyleyen fark edebilir ne de onu dinleyen.
niye her şeyin bir adı var; bir erkekle bir kadın arasındaki her şeye niye bir ad koymak gerekiyor?
kadınlarla erkeklerin arasındaki bazı konuşmalar uçurumun kenarından bir çiçek koparmak gibidir; yanlış bir sözcük söylerseniz bir utanç uçurumuna düşebilirsiniz; ama doğru sözcükleri seçebilirseniz hiç unutmayacağınız bir anınız olur.
kalabalıkların, insanların, sevişmelerin, maceraların içine atarsınız kendinizi, insanların hayat dediği garip bir girdabın içinde küçük bir ot parçası gibi kaybolmaya uğraşırsınız; bütün istediğiniz, korkunç bir ahtapot gibi size dolanan geçmişi ve o geçmişin ruhunuzu yakan acısını unutmaktır, unutursunuz da. geçmişi olmayan biri gibi güvenle evinize dönersiniz ve lambaları yakarsınız. geçmiş, evin yalnızlığına sarınmış kötü bir hayalet gibi oradadır.
en korkunç gerçekler, söylenmeye değmeyecek kadar basit olan bildik gerçeklerdir.
profesyonel orospularla amatörler arasındaki en büyük fark budur: profesyoneller iş sürdüğü sürece erkeğe kendisini hayattaki tek erkek zannettirmeyi başarırlar; amatörler ise tam tersini yaparlar, bütün ilişki süresince başka erkekler olduğunu hatırlatıp rekabeti kızıştırmaya çalışırlar.
bazen bir şeyden kuşkulanırsınız; ama neden kuşkulandığınızı bile tam anlayamazsınız, adını koyamazsınız kuşkunuzun; yalnızca bir şeyin ters olduğunu, olması gereken bir şeyin yerinde durmadığını ya da olmaması gereken bir şeyin orada durduğunu sezersiniz.
26.09.2008
serüven
ahmet altan
yazıya başlamadan önce duyulan ölüm sıkıntısıyla yazıya başladıktan sonra önüne açılan bir cennet bahçesinden giriş ferahlığı arasında yaşanan kısa bir an vardır; ölüm anı gibi bir süre, ruhunun bedeninden ayrıldığını, bir bilinmezliğe doğru uçmaya başladığını duyduğun bir kısa zamandır bu. orada hem bedeninle hem ruhunla inanılmaz bir haz yaşarsın; sonra ruhun bedeninden kopar, cümlelerinin arasında bazen ak bir melek, bazen siyahlar içinde bir zebani gibi dolaşmaya başlar. artık bedenin yoktur; bütün zevkleri, acıları, tutkuları, özlemleri, istekleri ve korkularıyla birlikte terk edilmiştir, bedenin ölmüştür orada. cümlelerden cümlelere dolaşan ruhundur artık, bedeniyle bütün ilişkilerini kesmiş olan ruhun kendi serüvenini yaşar.
yazıya başlamadan önce duyulan ölüm sıkıntısıyla yazıya başladıktan sonra önüne açılan bir cennet bahçesinden giriş ferahlığı arasında yaşanan kısa bir an vardır; ölüm anı gibi bir süre, ruhunun bedeninden ayrıldığını, bir bilinmezliğe doğru uçmaya başladığını duyduğun bir kısa zamandır bu. orada hem bedeninle hem ruhunla inanılmaz bir haz yaşarsın; sonra ruhun bedeninden kopar, cümlelerinin arasında bazen ak bir melek, bazen siyahlar içinde bir zebani gibi dolaşmaya başlar. artık bedenin yoktur; bütün zevkleri, acıları, tutkuları, özlemleri, istekleri ve korkularıyla birlikte terk edilmiştir, bedenin ölmüştür orada. cümlelerden cümlelere dolaşan ruhundur artık, bedeniyle bütün ilişkilerini kesmiş olan ruhun kendi serüvenini yaşar.
