henri bergson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
henri bergson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.11.2021

sanat

henri bergson

kavranması somut bir yarar getirmiyorsa eşyanın ve varlıkların bireyliğini fark etmeyiz. ve bunu fark ettiğimiz hallerde de gözümüze çarpan şey bireylik, yani renklerin ve biçimlerin tümüyle özgün belli bir ahengi değil, sadece pratik tanımayı kolaylaştıracak bir iki özelliktir.

şekil, esasın önüne geçmek ister, lafız anlamı kovar.

resim olsun, heykel, şiir ya da müzik olsun sanatın yegane amacı pratik bakımdan faydalı sembolleri, uzlaşımsal ve toplumsal kabul görmüş genellikleri, kısacası gerçekliği bizden gizleyen her şeyi silip süpürerek bizi gerçeklikle yüz yüze getirip bırakmaktır.

sözcüklerin anlamıyla hiç oynamaksızın denebilir ki realizm yapıttayken idealizm ruhtadır ve realiteyle sadece idealite üzerinden temasa geçilebilir.

9.03.2020

sanat

henri bergson

sanatın amacı nedir? gerçeklik duyularımızla ve bilincimizle doğrudan temas etse, eşyayla ve kendimizle aracısız iletişime girebilsek, bence sanat gereksiz olur, daha doğrusu hepimiz birer sanatçı olur çıkardık; zira bu durumda ruhumuz sürekli doğayla uyum içinde titreşirdi. gözlerimiz, hafızamızın da yardımıyla taklidi imkansız resimleri zamanda sabitler, mekanda şekillendirirdi. insan vücudunun canlı mermerinden oyulmuş, antik örnekleri kadar güzel heykel parçalarına her yerde rast gelirdik. ruhumuzun derinlerinde kimi zaman neşeli, çoğu zaman hazin ama her zaman özgün bir musiki gibi, içsel hayatımızın kesintisiz namesini işitirdik. tüm bunlar etrafımızdadır, içimizdedir fakat hiçbirini açık seçik algılamayız. bizimle doğa arasında, daha doğrusu bizimle yine kendi bilincimiz arasında bir perde, insanların çoğu için kalın, şairler ve sanatçılar için ince, neredeyse şeffaf olan bir perde gerilidir.

ama yaşamak lazımdır ve hayat eşyayı ihtiyaçlarımızla ilintisi çerçevesinde anlamayı gerektirir. yaşamak davranmaktır. yaşamak, uygun tepkilerle cevap vermemize yarayan izlenimleri kabul etmektir.

20.08.2019

kahramanın çağrısı

"gerçek hitabet, hitabeti umursamaz."

pascal: ateşli insanların, tartışmalarda, bilinçleri onlara başka bir kanıt vermediği zaman, yalnızca gerçek kaygısıyla davranmadan ve bu gerçeği bazen çok sonraları fark ederek, kendi menfaatleri için, üzüntü uyandıran davranışlara kendilerini kaptırdıklarını görmek olağan değil midir?

henri bergson: azizlerin niçin taklitçileri vardır ve iyilikte büyük olan insanlar neden arkalarından yığınları sürüklemişlerdir? hiçbir şey istemiyorlar ve buna rağmen elde ediyorlar. teşvik etmeye gereksinimleri yoktur, yalnızca var olurlar; varoluşları bir çağrıdır.

gustave flaubert: siz, bütün gün, bir sözcük bulmak için, zavallı beynine baskı yaparak başı iki eli arasında kalmanın ne olduğunu bilmiyorsunuz. sizde fikir, bir nehir gibi geniş ve aralıksız akıyor. bende, çok az bir su akıntısı. bir çağlayan elde etmek için bana çok büyük sanat çalışmaları gerekiyor. (george sand'e mektup)

jean-richard bloch: bir çocuk koyu bir maviliğin harikalığı karşısında duralar, haykırır, hayranlığı tüm dünyayı yardıma çağırır. yetişkin bir insan geçer; gazete okuyan, bilgilenmiş bir insandır; bir gözünü riske eder, yarı şaşırmış, yarı yatışmış bir ses tonuyla şöyle der: "ne olmuş?! bu sadece bir bok böceği!" el değmemiş duyumunu adlar dizininin çevresine sokarak, olası bir kazayı daha önce görülmüş bir şeyin içine yerleştirerek sakinleşir ve uzaklaşır.

bergson için iki tür ahlak vardır: "kapalı ahlak" olan birincisi yalnızca toplumsal baskının sonucudur. "açık ahlak" olan diğeri, entelektüel olarak tanımlanmamış da olsa elit bir kişilikte cisimleşen bir ideale özlemdir. kahramanın çağrısıdır.

4.08.2019

vivere beate

saint simon: tutku hissedilmeden büyük şeyler yapılamaz.

charles renouvier: içinde aklın buyurduğu bir dünya, haksızlığının onu her taraftan sardığı zincirlerden kurtulmuş olan iyiliğin tek başına hüküm sürdüğü bir dünya olacaktır.

emile durkheim: gerçek çoğu zaman acı vericidir.

pierre janet: bir kitap, hemen hemen her zaman bir dönemin duygularının ve fikirlerinin bilincine varılmasından başka bir şey değildir.

henri delacroix: kalpte zihinden geçmeyen hiçbir şey yoktur.

thales: insanın gölgesinin insana eşit olduğu anda, piramidin gölgesi piramide eşittir.

charles blondel: insan sadece çift yönlü değildir, aynı zamanda üç yönlüdür; sadece fizyolojik ve ruhsal gerçek değildir, aynı zamanda sosyal gerçektir.

levy-bruhl: ilkeller deneye karşı duyarsızdırlar.

sigmund freud: düş, uykuyu rahatsız edebilecek şeye karşı onu koruyan bir gardiyandır. çocuk düşü, arkasında bir özlem, bir üzüntü, tatmin olmamış bir istek bırakan günün bir olayına tepkidir. düş, bu isteğin açık, doğrudan gerçekleşmesidir.

henri bergson: düş, içinde yoğunlaşma çabasının eksik olduğu tam bir zihinsel yaşamdır.

jacques maritain: birçok yönden insanların yapısı köleliktir.

henri frederic amiel: kendinin, bahanelerinin, içgüdülerinin, doğasının kurbanı olunmadığı ölçüde özgür olunur. o halde boyun eğmişiz ama özgürleşebiliriz; bağlıyız ama kendimizi çözebiliriz. ruh kafestedir ama kafesinin çevresinde uçabilir.

spinoza: olumsallık yoktur ve özgürlük yalnızca bir yanılsamadır.

descartes: vivere beate, yüce mutluluk içinde yaşamak, tamamen hoşnut ve tatmin olmuş bir zihne sahip olmaktan başka bir şey değildir.

26.06.2019

sosyoloji notları

cemil meriç

biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan gafilleriz.

dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.

ebul ala el maari "insanlar iki kısımdır" der, "bir kısmının dini vardır, aklı yoktur; bir kısmının aklı vardır, dini yoktur." ve tanrı'ya meydan okur: "kekeme musa'nın karşısına çıkan allah, benim karşıma neden çıkmıyorsun?" der. "ben ki arabistan'ın en güzel konuşan insanıyım!" sonra ilave eder: "çıkmıyorsun, çünkü yoksun!"

"bilinçsiz ilim, insan ruhunun düşmanıdır." demiş, rabelais.

durkheim, "sosyoloji insanlann acılarını dindirmeyecekse lanet olsun böyle ilme!" der.

abbe meslier'nin adını taşıyan "le bon sens" adlı eser aslında baron d'holbach'ındır, tanrıtanımaz. abdullah cevdet, d'holbach'ın eserini "akl-ı selim" ismiyle çıkarmıştır.

bir ülkede şair ne kadar çoksa o ülke düşünce bakımından o kadar geridir. insanlar ve milletler yaşlandıkça şiirin yerine nesir geçer. düşüncesi henüz pozitifleşmemiş medeniyetlerde nesir çok ağır ilerler. bir 18. asır fransasında şiir susar, hakikatin haşin sesi, şüphenin ve akim çığlığı konuşur. derebeylik içtimai düzeni, bu devirde yıkılır.

18. asırda, engels'in dediği gibi, akıl burjuvazidir.

"bir kadını iyi tanımak, bütün kadınları tanımaktır." der napoleon.

quinet "la creation"da (yaradılış) "insan kâinatın efendisi değildir." der. gelip geçici bir kuvvettir. tabiatta çok kısa bir müddet, tırnaklarının izini, gözyaşlarını bıraktıktan sonra gidecektir.

"insanı insan yapan dış dünyayı değiştirmesi değil, dış dünyayı değiştirirken kendini de değiştirmesidir." diyen marx, en güzel sözü söylemiş olur.

bergson'un dediği gibi "cümleye başlarken başka insandım, bitince başka insan." ve bir ırmağın sularında iki değil, bir kere bile yıkanılmaz.

kültür, insanı gündelik kavgaların dışına çıkarır.

ideolojiler kinlerimize takılan maskelerdir.

engels, "teknik bu şekilde geliştiğine göre insanlık ya sosyalizme ya barbarlığa gidecektir." der.

h. lefebvre "paris komünası" adlı eserinde "bir tarihçinin ilk vasfı yalan söylememektir." der.

faşizm, kapitalizmin kendi kendini yeni metotlarla devam ettirmesidir.

her insanın yapabileceği en mükemmel işi en mükemmel şekilde yaptığı cemiyet bahtiyardır.

romain rolland'a göre din, insanın kendi dışında bir şeyleri sevmek istemesidir, ebediyete kadar uzanan sevgidir.

"bir ağacı bir insandan daha çok severim." der beethoven.

zirveye varan her cemiyet çökmeye yüz tutar.

köylü mütevekkildir, ahmaktır, batıl inançları vardır ve tarihin dışındadır. istihsal vasıtaları yenilenmedikçe köy hep aynıdır. ve bu vasıtaları kendi kendine değiştiremez.

rabelais "ben hakikat âşığıyım" der, "ama darağacına kadar" diye ilave eder.

vivekananda "aklın ve ilmin karşısında tutunamayan her din batıldır." der.

dinin tahlile tahammülü yoktur. dinle akıl ayrıdır. din bir coşuştur, bir ürpertidir. ilim tanrı'nın varlığını veya yokluğunu ispat edemez. ilim bu bakımdan agnostiktir. ilimle din arasında hiçbir uzak-yakın münasebet yoktur. aklın ışığı imandan uzak tutulmalıdır.

sınır çizmek bilginin başlangıcıdır.

opera bütün sanatların sentezidir, sanatların sanatıdır.

insanlar çizmesini yaladıkları şefin, sonradan suratına tükürecek kadar aşağıdırlar. kurtlar ihtiyar kurtları parçalarlar ama onlara hakaret etmezler. oysa insanlar, karşısında küçüldükleri insanı affetmezler.

"fare için en korkunç hayvan kedidir, aslan değil."

michelet'e göre de kalabalık devdir, kahraman onun omuzlarına binmiş bir cüce.

carlyle de "tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir." der.

burjuvazi tarih sahnesine çıkan sınıflar içinde en büyüğü, en değerlisi, insanlığa en çok şey katanıdır.

politika, sürüleri gütme, sınıflar arasında bir denge kurma sanatıdır. politika cemiyet halinde yaşayan insanların mümkün olduğu kadar birbirlerine az zarar vererek yaşamalarını temin eder.

tarafsız olmak yalanların en iğrenci. yaşayan her uzviyet taraf tutar, taraf tutmamak oportünizmlerin en adisidir.

hafızanın kanunu, aşkın kanunudur. insan ancak sevdiğini öğrenir.

"felsefenin kuşu alaca karanlıkta uçar." der hegel.

"hayat düşünenler için trajedi, hissedenler için komedidir."

anakarsis "kanun, küçük sineklerin takılı kaldığı, büyüklerin yırtıp geçtiği bir örümcek ağıdır." der.

bir çağda hakim olan düşünceler, hakim sınıfın düşünceleridir.

nietzsche, "herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur." diyor.

en büyük ideoloji anayasadır.

bir düşünce ne kadar bizimkine benzemiyorsa, bizimkini o kadar tamamlar. en büyük dostlarımız bizim gibi düşünmeyenlerdir.

dünya her gün bir parça daha mükemmelleşmesi gereken bir oyuncağıdır insanın.

süleymancılığın başı olan süleyman tunahan'ın rus casusu olduğu söyleniyor.

fransızların bir sözü vardır. "tek kitaplı insandan korkulur." derler. tek kitaba bağlanan insan, tek düşünceye bağlanan insan gerçekten korkutan insandır. bu düşünce hakikatin bütününü kucaklar veya kucaklamaz.

insanı toprakta sürünen bir hayvan olmaktan kurtaran tek doktrin spiritüalizmdir.

medeni bir dilde birbirinin aynı olan iki kelime bulunmaz.

bizde edebiyatın kökü edeb: davet etmek, ziyafete çağırmak. sonra kelime manasını genişletmiş: ruhun ziyafetine davet.

çileler ve felaketlerle doludur büyük adamın ömrü.

vahye dayanan bir medeniyetin aydınlık olmaya ihtiyacı yoktur.

münevveri şartlandıran, münevverin düşüncelerine istikamet veren, düşüncesinin hudutlarını çizen, kucağında yaşadığı cemiyettir. kimse bunun dışına çıkmamıştır ve çıkamaz.

20.04.2019

gülme

henri bergson

ne zaman bir şahıs bize eşya izlenimi verecek olsa güleriz.

gülünç, kendinin bilincinde değildir.

sadece gerçek anlamda insani olan şeyler için gülünçlükten bahsedilebilir. bir manzara güzel, zarif, görkemli, silik veya çirkin olabilir fakat asla gülünç olamaz.

gülüncün doğal ortamı kayıtsızlıktır ve gülmenin en büyük düşmanı duygulardır.

gülünç, etkisini tam olarak göstermek için kalbin bir anlığına da olsa hissizleşmesini gerektirir. gülünç, saf akla hitap eder.

pascal: birbirlerine benzeyen iki yüz, kendi başlarına hiç gülünç olmadıkları halde yan yana iken benzerlikleriyle güldürürler.

kişinin manevi özellikleriyle ilgili olmasına karşın dikkatimizi onun fiziki özelliklerine çeken her vaka gülünçtür.

herbert spencer: gülme, birdenbire boşlukla karşılaşan bir çabaya delalet eder.

çekingen, bazen bedeninden sıkılmış, etrafında onu bırakacak yer arayan biri izlenimi verir. bu yüzden, tragedya yazarları, kahramanlarının fiziksel yönüne dikkat çekebilecek her şeyden özenle sakınırlar. bedenle ilgili bir düşünce uyanır uyanmaz güldürü unsurur kapıda demektir. bu nedenle tragedya kahramanları yemezler, içmezler, ısınmazlar. hatta mümkün mertebe oturmazlar bile.

gülünç söz tekrarlarında genel olarak şu iki öge mevcuttur: bir zemberek gibi boşalan baskılanmış bir duygu ve bu duyguyu tekrar baskılamaktan keyif alan bir fikir.

immanuel kant: gülme, sonu birdenbire hiçlikle biten bir beklentiden kaynaklanır.

hayat bize zamanda bir gelişme, mekanda bir karmaşıklaşma olarak takdim eder kendini.

bir olay aynı anda, birbirinden tamamen bağımsız, iki olay dizisine aitse ve yine aynı anda birbirinden tümüyle farklı iki anlamda da yorumlanabiliyorsa daima gülünçtür.

mecaz anlamıyla kullanıldığı halde, bir tabiri sözcük anlamıyla aldığımızı ima ettiğimiz her seferde bir gülünç elde ederiz.

bir fikrin doğal ifadesi bir başka tona aktarıldığında gülünç bir etki elde edilir.

sağduyu sürekli ve tekrar tekrar intibak eden, mevzu değiştiğinde ona göre fikrini de değiştiren bir zihnin çabasıdır. kendini tamı tamına nesnelerdeki değişkenliğe göre ayarlayan bir zekânın göstergesidir. hayata yönelik dikkatimizin hareketli sürekliliğidir.

her dalgınlık gülünçtür. dalgınlık ne kadar derinse güldürü de o kadar niteliklidir.

21.07.2018

felsefenin ışığında

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

georges gusdorf: eğer akıl insansal düşüncenin en üst organı ise, gerçeğin görevi içimizdeki birbirinin zıddı özlemleri kavramak ve düzenlemek, akla kendisine ait olan yeri vererek bu özlemlerin her birine hakkını vermektir.

henri bergson: zeka, içgüdüye ve sezgiye karşı çıkan üretici bir yetidir.

francis herbert bradley: kişisel ahlak olmadan ahlaksal kurumlar ölü kütlelerdir ve ahlaksal kurumlardan kopmuş kişisel ahlak gerçek dışı bir şeydir, bedensiz bir ruhtur.

jean-marie guyau: yasal cinayet, yasa dışı cinayetten daha saçmadır.

frederic rauh: bir parti, eğer üyeleri açık bilime, eleştiriye yabancı ise ahlaksızdır. dürüst insan inancını üst bir ilkeye bağlamaktan çok onu derinleştirmeyi, ortaya çıkarmayı, geliştirmeyi düşünür. düşüncesi eleştireldir.

george sand: bir kitap yazma işiyle ilgilenmediğim veya yeni birisini yazma hayali kurmadığım zaman can sıkıntısından ağlama isteği duyuyorum.

ferdinand alquie: insan, içinde kaybolduğu, sınırlandığı, yabancılaştığı her şeyi aşabilir ve aşmak zorundadır; ama insanı aşamaz.

pierre janet: en zor şey, tüm depresyonlarda en hızlı ve en çok yok olan, tüm biçimleriyle gerçeğin kavranmasıdır. bir algıyı veya bir fikri onun gerçek olduğu duygusuyla kavramak, yani bu algının çevresinde tüm eğilimlerimizi ve etkinliklerimizi birleştirmek dikkatin en büyük eseridir.

maine de biran: içsel duygumuzun yapısına dayanan ahlaksal yapının temeli, varlığımızın üzerinde her zaman en fazla bilgisiz olduğu tarafıdır.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

leon brunschvicg: eğer bizi çevreleyen dünyaya akılcı bir düzeni yerleştirmeyi başaramazsak, kendimiz aracılığıyla kendimiz için akılcı varlıklar haline gelemeyeceğiz. jules lachelier'nin ifadesine göre: "dışarıdaki tutarsızlık, içerideki deliliktir." ancak insanlar arasında insanız, ancak bedenler arasında bedeniz.

17.01.2017

ütopya

karl marx: gerçeği belirleyen, insanların bilinci değildir; aksine bilinçlerini belirleyen, gerçektir.

maurice merleau-ponty: felsefe, uzaktan sahip olmanın ütopyasıdır. filozof, uyanan ve konuşan insandır ve insan sessizce felsefenin çelişkilerini taşır; çünkü tamı tamına bir insan olmak için, bir insandan biraz az ve biraz fazla olmak gerekir.

georges gusdorf: filozofun görevi, insanlık durumunu aydınlatmaktır.

moritz schlick: felsefemizin gerçek babası, hepsi uzun bir zincirin son halkaları olan ne comte'dur, ne frege'dir, ne poincare'dir, ne russell'dır, ne bir bilim adamıdır ne de mantıkçıdır. bu kişi sokrates'tir. öğrencilerine doğru sorular sormayı öğreten ilk insan odur.

victor brochard: platon'un gözünde tamamen saf gözlem her zaman yaşamın en mükemmel biçimidir.

immanuel kant: hiçbir bilgi içimizde deneyden önce değildir. her şey deneyle başlar.

maine de biran: herhangi bir nesne veya biçim ancak algılayan veya hisseden özne ile ilişkisiyle kavranabilir. ne kadar çok etkilenirsek o kadar az algılıyor ve biliyoruz.

henri bergson: en fazla tutunduğumuz görüşler, en büyük zorlukla farkına varabildiklerimizdir ve onları doğrulamamızı sağlayan nedenler, çok ender olarak, onları benimsememize yol açanlardır.

bossuet: zihnin en büyük problemi, şeylere gerçekte oldukları gibi değil, olmaları istendiği biçimde inanmaktır. bu, tutkularımızın neden olduğu bir hatadır. doğru olsun veya olmasın, istediğimiz veya umduğumuz şeye inanma eğilimi içindeyizdir.

emile durkheim: gerçeğin içinden karşı konulamaz bir ışık yayılır.

albert burloud: yetişkin birçok bilinçte, bazı soyut kavramlar niteliksel evreyi aşamazlar ve hiçbir zaman gerçekten genel haline gelemezler. yücenin, iyi yüreklinin, güzelin ve çirkinin, adilin ve adaletsizin sadece ayrı değil, aynı zamanda açık bir fikrine sahip kaç kişi vardır?

maurice merleau-ponty: dünyaya tutulmuşuz ve bu dünyadan, kendimizi ayıramadığımız için dünyanın bilincine varamıyoruz. eğer bunu yapabilseydik, niteliğin hiçbir zaman hemen kavranamayacağını ve tüm bilincin bir şeyin bilinci olacağını görecektik.

karl marx: filozoflar yalnızca dünyayı farklı tarzlarda yorumlamışlardır; şimdi söz konusu olan, bu dünyayı değiştirmektir.

14.05.2011

sorgulayan denemeler

bertrand russell

ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir. gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir. politika ve din konularındaki görüşler hemen hemen tümüyle aşırı duygusallık ile bağıntılı olan türdendir.

sıradan insanlar, felaketleri düşmanların entrikalarına atfetmeyi yeğlerler. sonuç olarak da konu ile ilgisi olmayan şeyler için veya o şeylere karşı savaşırlar.

günah, gerçek olmayan, yanıltıcı bir kavramdır ve onu cezalandırmak için uygulanagelen zulüm gereksiz bir şeydir.

milliyetçilik, kuşku götürür konularda ateşli inanç sahibi olmanın bir uç örneğidir.

insanların kendileri hakkındaki gerçekler normal zamanlarda sadece kabalık olarak, savaş halinde ise suç olarak algılanırlar.

inançlar, eylemlerin nedeni olarak, ne ölçüde etkindirler? inançlar, ne ölçüde mantıksal açıdan yeterli delillerden kaynaklanırlar ve kaynaklanabilirler? öyle olmaları ne ölçüde olanaklı veya arzu edilen bir şeydir?

insan, karısının sadakatsizliği hakkında bir bilgi edinmişse büyük olasılıkla salt içgüdüsel davranacaktır. ancak bu içgüdü sonradan olacakların temel nedenini de oluşturan bir inanç etkisiyle harekete geçmiştir.

siyasal ve dinsel eylemlerimiz özellikle inançlarımızla bağıntılıdır.

inançların kanıtlara dayanma oranı onlara inananların sandıklarından çok daha düşüktür.

politik görüşler, nadir olarak kanıtlara dayanır.

insanlar neyin kendi yararlarına olduğu konusunda yanılırlarsa, akla uygun olduğunu sandıkları tutum, başkaları için, gerçekten akla uygun olan tutumdan çok daha fazla kötülüğe yol açar. bu nedenle, insanları kendi çıkarlarını iyi değerlendirecek duruma getiren her şey yararlıdır.

bilinçdışımız göründüğünden daha kötü niyetlidir. bu nedenle, ahlaki gerekçelerle, kendi yararlarına ters düşen şeyleri bilerek yapan kişiler kendi yararlarına olanı tam olarak yapan kişilerdir.

insanların eylemleri ne ölçüde rasyonel olabilir veya olmalıdır?

insanlara rasyonel olmayı öğretmeyi bir ölçüde biliyoruz: eğitimden sorumlu olanların her konuda uyguladıklarının tam tersini yapmak bunun için yeterlidir.

rasyonalizmin uygulama alanını belirleyen kesin sınırlar vardır; yaşamın en önemli bölümlerinden bazıları mantığın işe karışmasıyla mahvolurlar.

hepimizin içinde mantıktan esinlenmeyen eylemlerle tüketilmesi gereken bir miktar enerji olduğuna inanıyorum; bu, çıkış yolunu, koşullara göre sanatta, tutkulu aşkta veya tutkulu nefrette bulur. saygınlık, düzen ve rutin, sanatsal dürtüyü köreltmiş ve aşkı verimli, özgür ve yaratıcı olmak yerine bunalıma veya gizliliğe mahkum etmiştir.

içgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir. birincisi yaşama aşkını, sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir; ikincisi de rekabeti, milliyetçiliği ve savaşı. geleneksel ahlak birincisini bastırmak, ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar.

sevdiklerimizle ilgili davranışlar içgüdüye güvenle bırakılabilir. akıl kapsamına alınması gerekli olan ise nefret duyduğumuz kişilere karşı olan davranışlardır. günümüz dünyasında etkin olarak nefret ettiklerimiz, bizden uzak olan gruplar, özellikle de yabancı uluslardır. onları soyut olarak algılarız ve gerçekte nefretin ta kendisi olan eylemleri, adalete olan aşkımız ve benzeri yüce amaçlar için yaptığımızı ileri sürerek kendimizi kandırırız. bu gerçeği bizden saklayan perdeyi ancak, büyük ölçüde kuşkuculukla kaldırabiliriz.

eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse..

insan genellikle bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna yeniden dalar.

freud, geceleri gördüğümüz düşlerin, büyük ölçüde, arzularımızın görüntü şeklinde gerçekleşmesi olduğunu göstermiş; bunun, gündüz gördüğümüz düşler için de aynı ölçüde doğru olduğunu söylemiştir.

doğru olduğuna inandığımız şeylerin rasyonel olmayan kökenini göz önüne serecek üç yöntem vardır: deli ve isterik kişilerin incelenmesinden yola çıkıp, giderek bu hastaların temelde normal sağlıklı kişilerden pek az farklı olduğunu ortaya koyan psikanaliz yöntemi; ikincisi, en değerli görüşlerimizin rasyonel kanıtlarının ne kadar zayıf olduklarını gösteren kuşkucu filozofların yöntemi; son olarak da, insanları genel olarak gözlemleme yöntemi.

rasyonel olmayan inançlar insanların ilk dönemlerine özgü değildir. insan ırkının büyük bir bölümü bizimkilerden farklı olan, bu nedenle de doğal olarak, aslı astarı bulunmayan dinsel inançlara sahiptir.

nezaket, bir kişinin, kendisinin veya çevresindekilerin meziyetlerine ilişkin görüşlerine saygılı olma alışkanlığıdır.

herkes, her gittiği yerde, rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. bunların bazıları kişiseldir; kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisinden ve tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek de iyi olmayan sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. onun ardından ailesinin olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir. daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları gelir. ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında rahatlatıcı kuruntular besler.

insanın ruhu vardır ama hayvanın yoktur; insan "rasyonel bir hayvan"dır. aşırı acımasız veya anormal bir eylem "hayvan gibi" veya "vahşi" olarak nitelenir. halbuki böyle eylemler kesinlikle insanlara özgüdür. evrenin nihai amacı "insan"ın mutluluğudur. böylece, bizi rahatlatan aşamalı bir inançlar dizisine sahip oluyoruz.

bir aritmetik toplaması yaparken insanın kendi lehine yanlış yapması, aleyhine olanı yapmasından daha olasıdır. bunun gibi, bir kimsenin mantık yürütürken kendi özlemleri yönünde yanlışlar yapması, özlemlerine ters yönde yanlışlar yapmasından daha olasıdır.

düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır olanların açılabilecekleri "engin denizler" vardır. dünyadaki konumunu olduğu gibi görme yürekliliği göstermeyen hiç kimse korkunun zulmünden kurtulamaz; kendisine, kendi küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse gücünün yettiği yüceliğe erişemez.

bütün rönesans dönemi boyunca hıristiyanlığa karşı, esas itibariyle pagan çağı uygarlığına duyulan hayranlıktan kaynaklanan bir tür düşmanlık var olmuştur.

bergson, geçmişin bellekte yaşamayı sürdürdüğü, hiçbir şeyin asla gerçekten unutulmadığı kanısındadır.

rasyonel tavır, bir kanaate varmadan önce konuyla ilgili bütün kanıtları dikkate almayı gerektirir.

çok kimse aklın tek işlevinin, kişinin kendi özlem ve gereksiniminin doyumunu kolaylaştırmak olduğunu söylemektedir.

zihin her şeyden çok bir taraf tutma aracıdır. işlevi kişiye ya da türe yararlı olacak eylemlerin gerçekleşmesini ve daha az yararlı olanların engellenmesini güven altına almaktır.

marksistlerin inancı ile dinsel inanç arasındaki fark pek derinlerdedir; dinsel inanç özlem ve gelenek temeline, diğer ise nesnel gerçeklerin bilimsel analizine dayanır.

faydacı filozoflara göre kanılar, yalnızca varolma savaşında kullandığımız silahlardır ve insanın yaşamını sürdürmesine yardımcı olanlarına "doğru" denilmelidir.

bu görüş m.s. altıncı yüzyılda, budizm japonya'ya ilk eriştiği zamanlar, japonya'da yaygın olan görüştü. yeni dinin doğruluğundan kuşku duyan iktidar, deneme olarak, saray mensuplarından birine bu dini kabul etmesini emretti; eğer bu kişi başkalarından daha başarılı olursa yeni din herkesçe kabul edilecekti. bu yöntem faydacıların bütün din tartışmalarında benimsedikleri yöntemdir; ancak ben, insanı zenginliğe, bütün öteki dinlerden daha çabuk götürdüğü anlaşılan museviliğe geçen bir kimse duymadım.

bir cinayet davasının jürisinde yer alan bir faydacı, kanıtları herhangi bir insan gibi değerlendirecektir; ancak eğer kendisine özgü ölçütü uygulayacak olsa, toplumda kimin idam edilmesinin daha karlı olacağını düşünmesi gerekir. tanım gereği o kişi cinayetin de suçlusudur; çünkü başka birisinin değil de onun suçlu olduğuna inanmak daha yararlı, bu nedenle daha doğrudur.

irrasyonalizm, yani nesnel gerçeği yadsımak, hemen her zaman, hiçbir kanıtı olmayan bir şeyde ısrar etmek; ya da çok sağlam kanıtları olan bir şeyi yadsımak arzusundan kaynaklanır.

kanılarımız çoğu zaman olgulara ters düşer; hatta belirli kanıtlara göre bir şeyin olası olduğunu söylediğimizde bile, aynı kanıtlara göre o şeyin olası olmadığı da söylenebilir. bu durumda rasyonelliğin kuramsal yanı, olgulara ilişkin kanılarımızı özlemlere, önyargılara, geleneklere değil, kanıtlara dayandırmaktan ibarettir.

savaş sırasında ortaya çıkan savaş nevrozunun [travma sonrası stres bozukluğu] en etkili tedavi yönteminin psikanaliz olduğu kanıtlanmıştır.

delilerdeki kuruntuların çoğunun içgüdüsel engellemenin bir sonucu olduğu ve tümüyle zihinsel yollarla -hastaya anısını baskı altında tuttuğu olguları anımsatmak yoluyla- tedavi edilebildikleri anlaşılmıştır. bu çeşit bir tedavi ve onu çağrıştıran durum, hastanın yitirmiş olduğu sağlıklı bir ruh halinin var olduğunu ve unutmayı en çok istedikleri de dahil olmak üzere, bütün işe yarar olguları bilinç yüzüne çıkarmakla bunun tekrar kazanılabileceğini varsayar.

belirli bir şeyi yapmak isteyen bir kimse, böyle yapmakla yararlı saydığı bir sonuca ulaşacağına kendini inandırır.

kumarbazlar, uzun dönemde kesinlikle kazandıracak sistemler konusunda irrasyonel inançlarla doludurlar. politikayla ilgilenenler kendi partilerinin başkanının, rakip politikacıların düzenbazlığına düşmeyeceğine kendilerini inandırırlar. yönetmeyi sevenler halk tabakasına koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler; sigaradan hoşlananlar sigaranın sinirleri yatıştırdığını, alkolden hoşlananlar da alkolün zihni uyardığını söylerler. bu tür gerekçelerin yol açtığı yargılar, olayların değerlendirilmesinde önlenmesi zor olan yanılgılara yol açarlar.

bir kimsenin arzuları başka bir kişininkiyle tam tamına uyum içinde olmaktan çok uzaktır.

düzenli bir toplumda, başkalarının zararına olan bir şeyin, onu yapan kişinin çıkarına olması pek enderdir.

bir kimse, aklının arzularını algıladığı ve onlara egemen olduğu ölçüde rasyoneldir.

yüz yıl kadar önce herkesin çok kötü bir insan olarak tanıdığı jeremy bentham adında bir filozof yaşadı.

kant'ın düşüncesine göre; bir iyilik, ondan yararlanan kişiye duyulan sevgiden kaynaklanıyorsa erdemli değildir; sadece ahlak kurallarından esinlenmişse erdemlidir.

17.06.2010

unutmak

şevket rado

bergson'un bir sözü vardır: beynin asıl görevi, der, hatırlamamızı değil, unutmamızı sağlamaktır. zaman, elinde sihirli bir fırça, hafızamızda yer eden kötü olayları bize hiç sormadan, kendi kendine, azar azar siler. hatta bu kadarla da kalmaz; fırçası yaldızlı mıdır nedir, o kötü olayları süsler, güzelleştirir. ruhumuzu karartan kötü hatıralar silinip yerine tatlıları geldikçe yaşam sevincimiz de artar, durur.

yemek yemeyi angarya sayanlar melankolik, kötümser, yaşama hevesi düşük insanlardır. yemeyi bir görev yapar gibi yiyenler dünya zevklerinden el etek çekmiş olanlara örnektirler. oburlar, hayatta her şeyin aşırısına gitmeye eğilimi olan tipin karşılığıdır. zevk düşkünleri ise, güç beğendikleri için hayatın keyfini kendi kendilerine kaçıran insanlar olarak görülmeli.

meşhur roma imparatoru augustus vatandaşlarından kim çağırırsa onun evine misafir gidermiş. bir gün kendisini bir vatandaş davet etmiş. ama o kadar senli benli davranmış, öyle üstünkörü yemekler önüne sürmüş ki, august'ün canı sıkılmış. giderken: "teşekkür ederim ama bu kadar dost olduğumuzu sanmıyordum." demiş.

11.02.2010

yaratıcılık

cemil meriç

kaldı ki konuya damdan düşer gibi girmez bergson. bu parça da bir bütünün kolu veya kanadı. güzel olan o bütün. devam edelim:

"hayatın manası ne, niçin yaratıldık? bu konular üzerinde kafa patlatan filozoflar şu noktaya dikkat etmemişler: hayat, kendisi söylüyor bize niçin yaratıldığımızı, hedefe varıp varmadığımızı açıkça belirtiyor. mutluluk duyuyorsak vardık hedefe, haz demiyorum. haz bir tuzak. canlı varlık hayatını devam ettirsin diye böyle bir oyun icat etmiş, böyle bir yem bulmuş tabiat. haz, hayatın hangi yöne atılması gerektiğini bildirmez. oysa mutluluk daima bir fethin, bir zaferin, bir galibiyetin belirtisidir. hayat yeni bir başarı sağlamıştır. her mutlulukta bir zafer havası var. nerede mutluluk varsa, mutlaka bir ibda ("creation") var orada. ibda ne kadar zenginse mutluluk o kadar derin. çocuğunu seyreden anne, mutluluk duyar; onu et ve ruh olarak yarattığını bildiği için duyar bu mutluluğu. servet ve itibar mutluluk vermez insana, bir takım hazlar sağlar. düşüncesine biçim veren sanatçının, yeni bir keşif, yeni bir icat sağlayan bilginin duyduğu mutluluğu düşünelim. size bu adamların şöhret için çalıştıklarını, duydukları büyük mutluluğun uyandırdıkları hayranlıktan ileri geldiğini söyleyecekler. büyük hata! insan başarısından şüphe ettiği ölçüde övülmek ister, pohpohlanmak ister. gururun temelinde mahviyet vardır. emin olmak için takdir bekler sanatçı. vaktinden evvel doğan çocuğu pamuklara sararlar; sanatçı da eserinin hayatiyetinden şüphe ettiği için sıcak bir hayranlıkla sarıp sarmalamak ister onu. yaşayan, yaşayacak olan bir eser halk ettiğine inanan kimse metihleri ne yapsın? şöhret vız gelir ona. vız gelir, çünkü tanrısal bir mutluluk duymaktadır. demek her alanda hayatın gayesi: yaratış. insanın kendi kendini yaratması, kendini aşan bir varlık yaratması dünyadaki zenginliklere her an bir yenisini katması.."