petrarca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
petrarca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.11.2019

inanç

karen armstrong

anselmus: inancınız olmadıkça anlamayacaksınız.

norman cohn: her akıllı yaratık kendi doğal kutsanmışlığı içindedir.

petrarca: kaç kez kendi sefaletim ve ölümüm üstüne düşündüm. nasıl gözyaşı selleriyle ağlamadan konuşabilmek için lekelerimi yıkamaya çalıştım ama şu ana kadar hepsi boş çıktı. tanrı gerçekten de en iyisidir, ben en kötüsüyüm.

gershom scholem: her insan, hepsi kendinin olan bir dünyanın kurtarıcısıdır. yalnızca ne görmeliyse onu görür ve yalnızca kişisel olarak ne hissetmesi gerekiyorsa onu hisseder.

dostoyevski: kendimi yaşlanmış bir çocuk olarak görüyorum, inançsızlık ve kuşkunun çocuğu. ölene kadar da böyle kalacağım herhalde, hayır bunu biliyorum. inanma özlemiyle çok işkence çektim ve gerçekten şimdi de çekiyorum; ikna edici entelektüel zorluklar önüme çıktıkça bu özlem daha da büyüyor.

richard s. westfall: insanoğlunun boş inançlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.

albert einstein mistikliğin "tüm sahici sanat ve bilimin en yaygını" olduğunu öne sürmüştür: "bizim için ulaşılmaz olan gerçekliğin gerçekten var olduğunu, kendisini bize en yüce bilgelikte ve en ışınlı güzellikte gösterdiğini, bizim kaba yeteneklerimizle bunun ancak en ilkel biçimleriyle anlayabildiğimizi bilmek, bu bilgi, bu duygu bütün sahici dindarlığın özüdür. bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, ben de dindar insanlar arasında yerimi alıyorum."

aristoteles'in dediği gibi, "öyle şeyler vardır ki onların görülmemeleri görülmelerinden iyidir."

1.06.2019

kütüphane

aziz maurus: kitapların kendi yazgıları vardır.

umberto eco: bir kütüphanenin ideal işlevi, birazcık sahaf tezgahına benzemektir; orada keşif yapılır.

petrarca: kütüphanem, bilgisiz birine ait olsa bile kendisi bilgisiz bir koleksiyon değildir.

robert musil: bütün iyi kütüphanecilerin sırrı, başlıklarla içindekiler listesi dışında ona emanet edilen edebiyata ait hiçbir şeyi okumamaktır. burnunu kitapların içine sokan kütüphaneci kütüphanenin içinde kaybolmuş demektir.

northrop frye: büyük bir kütüphane, dil yeteneğine ve telepatik iletişimin uçsuz bucaksız etkisine sahiptir.

gabriel naude: bir kütüphaneyi içinde başka yerde arayıp da bulamadığı her şeyi bulan bir adamdan daha fazla tavsiye edilir kılan hiçbir şey yoktur. ne kadar kötü olursa olsun veya ne kadar kötü eleştiri alırsa alsın, ileride bir gün belli bir okurun aramayacağı bir kitap dahi mevcut değildir.

muhammad uthmani: şeytana karşı bir edip, ibadet eden bin kişiden daha güçlüdür.

samuel johnson: insanı, umutlarının boş olduğuna bir halk kütüphanesi kadar çarpıcı bir biçimde inandıran bir yer yoktur.

montaigne: onları seçmeyi bilenler için kitapların pek hoş özellikleri vardır; ama çaba harcamadan iyiye ulaşılmaz; bu yalın ve temiz bir zevk değil, diğerlerinden daha fazla değil; rahatsız edici yanları da var, hem de çok; ruh kendini eğlendirir; ama savsakladığım beden işlemez, bitkin düşer ve mahzunlaşır.

9.11.2017

sağduyu

irvin yalom

terentius: mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.

epiktetos: eğer felsefeye karşı samimi bir arzunuz varsa ilk andan itibaren alaycı kahkahalara hazırlanın. unutmayın, eğer ısrarlıysanız o insanlar daha sonra size hayran olacaktır. unutmayın, eğer bir başkasının zevki için dikkatinizi dışarıya çevirecek olursanız hayatınızın düzenini altüst ettiğinizden emin olabilirsiniz.

lucretius: başkalarının başına gelen kötülükleri seyretmek bize keyif verir.

evliliğini kurtarmanın tek yolu onu bırakabilmeye istekli olmaktır.

petrarca: huzur ve sessizlik arayan herkes, sürekli bir bela ve tartışma kaynağı olan kadınlardan uzak durmalıdır.

herkesin karanlık bir seks hayatı vardır.

ovidius: zihin için en iyi yardım, kalbi tuzağa düşüren bağların bir kerede koparılmasıdır.

cicero: tamamen kendisine bağlı olan ve kendisinin olduğunu söylediği her şeyi içinde taşıyan birisinin son derece mutlu olmaması olanaksızdır.

hayat tam bir sürtük; ama zevkli de.

terapistler anne babalar gibidir. iyi ebeveynler çocuklarının evden ayrılıp bir yetişkin olabilmesi için yeterince özerklik kazanmasını sağlar; aynı şekilde iyi bir terapistin de amacı hastalarının terapiyi bırakacak hale gelmelerini sağlamaktır.

aristoteles: sağduyulular zevke değil, acısızlığa ulaşmaya çabalarlar.

kimse sonları prova etmez. sonlar yalnızca bir kez olur. bu durum hakkında kitap yazılmaz; bu yüzden her şey doğaçlama gelişir.

6.12.2008

stepançikovo köyü ve sakinleri

dostoyevski

ezilmekten kurtulan aşağılık bir insan, bu kez başkalarını ezmeye başlar.

petrarca: masumluk çoğu zaman uçurumun tam ucundadır.

son derece tuhaf şeylere pek sevinen, gülen insanlar vardır. sarhoş bir köylünün mimikleri, birisinin sokakta ayağının takılıp düşmesi, iki kadının ağız dalaşı -nedendir bilinmez- bazı kimseleri içten bir sevinçle coşturur.

insan, her ayrıntısıyla bilmediği bir olay üzerine yargıda bulunmamalı. suçlamak kolaydır!

bilgisizlik kötülüğün ta kendisidir.

insanın elini ayağını ölünceye dek bağlayacak sözü vermesi hiç de güç değildir.

gençlik aşırı derecede gururludur bazen; genç bir yürek de hemen her zaman ürkektir.

evet, inanıyorum bilimlerin, sanatların.. söz gelimi heykeltıraşlığın.. her neyse işte, anlayacağınız, bütün bu yüce ülkülerin, nasıl söylemeli, kendilerine özgü çekici birer yanları olduğuna. inanıyorum; ama kadınların yerini hiçbir zaman tutmazlar. kadınlar.. kadınlar sizin kişiliğinizi olgunlaştırırlar. bu nedenle onlarsız olmaz.

"zenginde buzağı, yoksulda çocuk bol olur."

kadınlar için kocalar ancak uzaktayken değerlidirler.

"dünyayı yenmek istiyorsan, önce kendini yen!"

9.01.2008

veba

salah birsel

geçmiş yılların en büyük, en kötü renkli hastalıklarından, salgınlarından biri vebadır.

1179 yılında bağdat'ta da veba, içinin alacasını göstermiş, tüm kenti yere yıkmıştır. salgın süresince büyük bir kıtlık da olmuştur. 1244 yılında da malatya ile çevresinde tıpın tıpır bir kıtlıkla yine veba başgöstermiştir. memleket çarşıları yoksul kişilerin ölüleriyle dolmuştur.

veba, çok eski yıllarda roma imparatorluğu'nun da ensesinde boza pişirmiştir. evlerde ölüler, ölüler, ölüler. başka hiçbir şey yoktur. sokaklar da cenaze alaylarıyla dudak dudağadır. ölüm genç, yaşlı, kadın, erkek hiç umursamıyor, aklına eseni alıp götürüyordur. tutsaklarla plebler, hastaların yanı başında nöbet tuttukları için yakalarını ondan sıyıramıyorlardır. yani o tıngır elek, tıngır saçlar da ötekiler gibi aynı odun yığınlarının üstünde yakılıyorlardır.

m.s. 2. yüzyılda roma yine veba ile şemşempürü bir havaya bürünür. ne ki, o çağda vebaya en etkili şeyin defne kokusu olduğuna inanılıyordur. ama hastalar burunlarını defne yapraklarından uzak tutmadıkları halde yine de iyilik bulmuyorlardır. yani sağ kalanlar ölüleri gömmeye yetişemiyordur.

"legende doree" adlı kitapta bu konuda şunlar okunabilir:

"sırtında av borusu taşıyan bir kötülük meleğine buyruklar veren bir iyilik meleği, gözle görünürcesine, lap lap ortada dolaşıyor ve öbürüne evlerin kapısını vurmasını işaret ediyordur. kapı kaç kez vurulursa o evden o kadar ölü çıkacak demektir."

akdeniz kıyılarında ilk salgın ise m.s. 542'de görülmüştür. mısır'ı, afrika'nın kuzeyini, filistin'i ve suriye'yi yere yıkmıştır. ikinci büyük salgın ise 14. yüzyıl ortalarında soğuk soluğunu belli eder. bütün küçük asya'ya yayılır. sonunda da avrupa'ya girişini yapar. "bir hekimin olağanüstü serüvenlerle dolu yolculuğu" adlı kitabında doktor victor heiser, vebanın 1348 yılında cenova'dan geçerek italya'ya daldığını yazar. sienna'da halkın dörtte üçü tükenir. pisa'da ölenlerin sayısı ise kent kalabalığının onda yedisidir. floransa'da bu mendebur hastalığı kendi gözleriyle görmüş olan petrarca da tanıklığını şöyle dile getirir:

"evden çıkıyor, bir sokaktan geçiyorum. sonra bir başka sokaktan. yol baştan başa can çekişen insanlarla ve ölülerle doluydu. eve döndüğümde de her şey boşluğa bürünmüş olurdu. evde tek bir canlı bulamazdım. topu da benim o küçücük yokluğum sırasında ölüp gitmişti."

doktor heiser kitabına "kara ölüm" denilen veba üzerine boccaccio'nun decameron'da yazdıklarını da almıştır:

"kasıklarda ya da koltuk altlarında urlar peydahlanıyordu. kimisi küçük bir elma büyüklüğündeydi. kimisi de yumurta kadar. daha sonra bedende, birçok yerde, kırmızı lekeler beliriyordu. kimi zaman da büyükten büyük boyutlara ulaşıyorlardı. nedir, sayıları badikler kadar değildi. yalnız, her iki durumda da onlara bir ölüm habercisi gözüyle bakılıyordu. ve hastalık sağlıklı kişilere de bulaştığından ağırlığı gün güne artıyordu. üstüne yeni odunlar atılmış ateşler gibi çoğalıyorlardı. salt bir vebalıyla fiskos lakırdıda bulunurken ya da onun yanında giderken yakalanılmıyordu ona. vebalıların bir giysisini ellemek, ellerinin değdiği bir eşyayı tutmak bile hastalığın peçesini açmaya yetiyordu." 

heiser, vebanın italya'dan, fransa'dan sonra manş denizi'ni de geçip ingiltere'ye antresini yaptığını da yazar. orada da ölüleri çukurlara atmaktan başka bir şey bilmiyorlardır. parlamento kapatılmıştır. iskoçyalılar, ilk günlerde "veba ingilizlere özgüdür" diye işi alaya alırsa da bir süre sonra kendi memleketleri de vebanın baskınına uğrar. kısa zamanda da iskoçların üçte birini alıp götürür.

kara ölüm ertesi yüzyılda (1466) teselya'da yeniden ortaya çıkacak, makedonya ve trakya'yı kasıp kavuracaktır. en çatayaz yıkım da atina'da gözlemlenir. yunanlılar deniz kıyısında büyük bir odun yığını tutuşturmuşlardır. geceler boyunca ölüleri oraya taşıyorlardır. yine de cesetleri yer gök almıyordur. hemen herkes kendi yakınlarının ölülerini bu odun yığınının içine yerleştirebilmek için birbirleriyle cebelleşiyorlardır.

1478'de ise veba yeniden venedik'te türkü çığırmaya başlar. 16. yüzyılda da yeniden başverir. bu kez milano'nun nüfusu 250 binden 60 bine iner. 1665 yılında da veba hazretleri yine ingiltere'yi tefe koyup çalar. yalnız londra'da yaşayanların yüzde 16'sı telef olur. yani 70 bin kişi. 1720 yılında ise marsilya'da veba büyük kırımlara yol açar. oradan mısır'a, oradan suriye'ye, oradan arabistan'a atlar ve de demir bırakır.

aralıkta şeker pembe yıllar da, düttürü leylalar da dünyayı gözden bırakmaz. 1786 eylül'ünün dördünde almanya'da karlsbad'dan yola çıkıp 11 eylül'de italya'ya ayak basan alman şairi goethe orada iki yıl boyunca sağa sola koşturduğu, roma karnavalında hazırbaş olduğu halde, insanın ölümünü sineğin ölümüne eşit kılan hiçbir veba olayı ve salgını ile şerefyap olmamıştır.

19. yüzyılın sonlarına doğru kara veba hong kong'da yerli bakla olur. oradan filipinler'e de geçer. 1894'te hindistan'da başını iki yana sallamaya başlar. 18 yılda 11 milyon ölü. aynı yıllarda çin'de de çalım satar. yirminci yüzyılda ise amerika kıyılarında, san francisco'dadır.

cezayir 1930'da ve 1944'te iki salgın geçirmiştir. paris'te 1920'de 23 ölümle sonuçlanan küçük bir fırışka rüzgar da eser.

son yıllarda hindistan'da, cava'da, kuzey çin'de zaman zaman yine ona rastlarız. kaliforniya, oregon, meksika da bu şenliklerden yoksun kalmıyordur. ekvator, peru, arjantin, brezilya da payını almıştır.

cezayir'de, 1944 yılında, oran kentinin başına sarılan belayı albert camus "veba" adlı kitabında anlatır. bunu yapmak için de, ilkin kendinin, sonra da başkalarının tanıklığını kullanır. ayrıca kimi yazılı belgelere de el atar.

camus'ye göre oran çirkin bir kenttir. güvercinsiz, ağaçsız, bahçesizdir. ne bir kanat sesi ne bir yaprak hışırtısı işitilir. hoş, şehirde yine de alkış çeken bir yan vardır. insan, oran'da kıyak bir uyku çekebilir.

şehirde veba 16 nisan 1944 günü bir doktorun apartman sahanlığında bir fare leşine rastlamasıyla başlar. buna kimse, apartman kapıcısı da bunların içindedir, bana mısın demez. ertesi gün kapıcı bu kez üç fare leşiyle burun buruna gelir. hem de kendi odasında. ama bunu da soğukluktan hoşlanan kimselerin bir oyunu sanır. 

ne ki, nisan'ın 18'inden sonra, kentin depoları, fabrikaları yüzlerce fare leşiyle çiftetelli oynamaya başlar. dahası, dış mahallelerden kentin göbeğine değin, insanların toplu olarak çalıştığı her yerde fareler öbek öbektir. çöp tenekelerinde birikiyorlar ya da derelerde uzun sıralar halinde yüzüyorlardır. derken, ilk kurban belirir. bu, ilk fare leşlerine merhaba demiş olan kapıcı michel'dir.

camus'ye bakılırsa kapıcının ölümü şaşırtıcı belirtilerle dolu bir dönemin sonu ve de daha çetin bir dönemin başlangıcıdır. yani ilk zamanlardaki sersemlik yavaş yavaş paniğe dönüşüyordur. kısa zamanda ölü sayısı 40'a çıkar. artık, ilk ağızda, hastalığın tifo ya da kolera olacağını düşünmüş olanlar vebanın varlığını, iyisinden kabul etmişlerdir. başkentten de bu konuda bir tel gelmiştir:

"veba salgınını ilan edin. kenti de kapatın."

ne var ki, tel gelmezden birkaç saat önce oran valisi de tüm şehir kapılarını kapattırmıştır. bundan böyle oranlılar kendi şehirlerinde sürgün yaşamı yaşayacaklardır. kimse kentten dışarı çıkamıyordur. salgından önce şehirden ayrılmış olan, bir daha dışarı çıkmamak koşuluyla içeri alınıyordur.

üçüncü hafta sonunda ölü sayısı 302'ye yükselir. bu, şu demeye gelir ki oranlılar sevecenlikle dolu bir bakışın vebadan daha güçlü olduğunu çakmışlardır. ağustos ayının ortasında salgın her şeye egemendir. giderek tabutlar bulunamaz olmuştur. kefenlik bez de öyle. mezarlıklarda da yer kalmamıştır. bu da, gömülme sırasında ailelerin mezarlığa sokulmaması önlemini beraberinde getirmiştir.

veba, eylül ve ekimde kenti yine kendi ağırlığı altında iki büklüm kılar. kimse bir şeye güvenemiyordur. şehirde bir kamp kurulmuştur. kamplar kurulmuştur. albert camus:

"bu kamplardaki yaşam buram buram insan kokuyordu. geceyle birlikte bir hoparlör gürültüsü de buna ekleniyordu. duvarların gizemselliği, yurttaşlarımızın içgücünü ezen ağır bir yük olmuştu."

kasım ayı insanların göğüslerinde alev alev yanmış, fırınları aydınlatmış, kampları, ne yapacağını bilmeyen yaratıklarla doldurmuştur.

bereket, ocak ayına doğru vebada beklenmez bir gerileme görülür. ne var ki, oranlılar yine de sevinmekte acele etmezler. gerçekten de salgın bir günde durmamıştır. ama önceden kestirilemeyen bir hızla güçten düşüyordur. sonra, günün birinde geçen ilkyazdan beri eşine rastlanmayan bir şey olur: sokakta bir kedi görünür. hayvancağız, şosenin ortasında birden zınk diye durmuştur. ön ayaklarını yalamaya başlamış, bir ara da sağ ayağını kulağının arkasından geçirmiştir. daha, daha, sessizce yolunu sürdürerek gecenin ortasında yitip gitmiştir.

oran'da vebanın sona erdiğinin bir muştusudur bu.

1880 yılına doğru mikroplarla ilgili yaşambilim büyük ilerlemeler gösterince veba cenapları da yavaş yavaş şapkasını kaparak şanodan aşağı inmiştir. 1894'te pasteur'ün öğrencisi alexandre yersin ve koch'un öğrencisi shibasaburo kitasato, her biri ayrı ayrı ve bağımsızca çalışarak veba basilini soyutlamışlardır.

doktor victor heiser bu bulgunun veba karşısında ilk utku olduğunu söyleyecektir.

bir de, kurbağaya saldıran yayın balığı gibi 1586 yılında istanbul'da inip binmeye başlayan vebadan, yani yumurcaktan, yani taun'dan açacağız. 

tarihçi selaniki mustafa efendi'ye bakarsanız bu yılın temmuzunda veba cenapları istanbul'da yakıp yandırmadığı kimse bırakmamıştır. herkes gönlünde ah ile eyvah çabası güdüyordur. ecel içkisi ölüm kadehini sunmak için ev ev dolaşmıştır. nakşibendi tarikatından taşkent şeyhi ahmet sadık hazretleri bile kendisine uzatılan ölüm kadehini almak için ta buhara'dan gelmiştir. saadetli padişahımız da hemen sadrazam siyavuş paşa'ya bir ferman iletip şeyh'in aziz ve sevgili bedeninin hazreti eyüp ensari yakınlarında bir yere gömülmesini buyurmuştur.

nedir, daha sonraki günlerde vebanın hınzırlığı azalmaya başlayacak, hastaların çoğu iyileşecektir. hoş, altı yıl sonra, yeniden başkentimizi yoklamaya geldiği görülür.

ecel içkisi bu kez görevini mayıs ayında başlatmıştır. ölenlerin çoğu "nazenin sübyan"lardır. ama onları nice, büyükten büyük kişiler de izler. ölenler arasında damat ibrahim paşa'nın kardeşi mehmet bey de vardır. mehmet bey milyarder oğlu milyarderdir. ölümünden sonra malı mülkü uzun süre dillerde dolaşmıştır. onun ardından da 250 bin akçelik tımarı bulunan müteferrike başı ibrahim ağa kaseyi taşırtır.