alberto manguel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alberto manguel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.06.2022

aby warburg

alberto manguel

aby warburg 13 haziran 1866'da hamburg'da doğmuştu. banker yahudi bir ailenin en büyük oğluydu. fotoğraflarında kısa boylu, etkileyici koyu renk gözleri olan utangaç bir adam olarak görülür.

hem yahudi ortodoksluğunu hem de aileden gelme bankacılık işini benimseme konusunda babasının isteklerine kulak asmayan warburg'un başı uzun süreli endişe ve melankoli nöbetleriyle dertteydi. rahatlamak için dünya deneyimini kitaplarda aramaya koyuldu.

kitaplara ve resimlere olan tutkusu çocukluk yıllarında başlamıştı. kardeşleri onu hep kitaplarının arasında, karşısına çıkan her kağıt parçasını -aile ansiklopedisini bile- okuyan biri olarak hatırlıyorlardı.

warburg için yalnızca okuma değil kitap toplama da yaşamsal bir gereksinime dönüşmüştü. 13. doğum gününde babasının mesleğini de ailesinin dinini de sürdürmemeye kararlı bu doymak bilmez delikanlı, küçük kardeşi max'a veraset hakkını devretti. ailenin büyük oğlu olarak aile şirketine girme ayrıcalığını, isteyeceği bütün kitapları ona satın almasına karşılık max'a aktardı. on iki yaşındaki max da bunu kabul etti. o günden başlayarak vefakar max tarafından karşılanan fonlarla satın alınmış pek çok kitap warburg'un kütüphanesinin temelini oluşturacaktı.

warburg'un ergenlik yaşlarında toplamaya başladığı, 1909'da hamburg'da heilwigstrasse'deki yeni evine aktardığı kütüphane her şeyden önce kişisel bir kitaplıktı, kendine özgü benzersiz bir kataloglama sistemine göre kurulmuştu.

yalnızca kitaplar mı? warburg resimler için de etkileyici bir belleğe sahipti; ikonografik bağlantılardan ördüğü karmaşık desenleri, kaleme aldığı bölük pörçük deneme yazılarına yaymaya da çalışmıştı. warburg'un hayalindeki kütüphane her şeyden önce çağrışımlar birikimiydi; her çağrışım yeni bir resme ya da metne kapı açan bir çağrışım yapar ve çağrışımlar okuyucuyu ilk sayfaya döndürene dek bu böyle sürüp giderdi. warburg'a göre her kütüphane döngüseldi.

1914 baharında meslektaşlarının isteklerine boyun eğen warburg, kütüphanesini bilim insanlarına ve bilimsel araştırmalara açmaya, aynı zamanda öğrencilerin hamburg'a gelip çalışmalarına olanak tanıyan burs sistemini kurmaya karar verdi. ancak 1. dünya savaşı geçici olarak bu planları durdurdu.

zamanın umutsuz ve kargaşa ortamında, çocukluğundan beri aralıklı olarak endişe ve depresyondan muzdarip warburg kendi ruh haliyle dünyanın içinde bulunduğu durum arasında tatsız bir uyum kurmuştu. çağdaşlarından biri, carl georg heise, "hassas sinirleri başkalarının tamamen sağır kaldığı yeraltı titreşimlerini bir sismograf gibi çoktandır kaydediyordu." diye yazmıştı.

1920'de, nietzsche'nin de tedavi gördüğü, isviçreli doktorlar otto ve ludwig biswanger'in kreuzlingen'deki ünlü kliniğine yatırıldı. 1924'e dek kaldı orada. "neden" diye sormuştu o zaman, "kader, yaratıcı bir insanı sonsuz huzursuzluğa mahkum eder; ister cehennemde olsun ister arafta ya da cennette, onu zihinsel yetişme tarzını seçmeye zorlar?"

warburg 1924'te klinikten taburcu olduğunda daha önce bu konuyu konuştuğu fritz saxl'ın, ailesiyle anlaşıp kütüphaneyi sonunda planlandığı gibi araştırma merkezi haline getirdiğini öğrendi.

warburg'un bitmemiş ve bitirilecek gibi olmayan projesi mnemosyne adını verdiği büyük ikonografik bir atlastı; bağlantılar örgüsü boyunca planı çıkarılmış uçsuz bucaksız resimler koleksiyonuydu bu, bilim adamının izini sürmüş olduğu yollardı.

aby warburg 1929'da 63 yaşındayken öldü. 1933'te hitler'in reich şansölyesi olmasının ardından warburg kütüphanesi, memurlarıyla birlikte ingiltere'ye taşındı. 600 kutu dolusu kitapla mobilya ve araç gereç deniz yoluyla londra'ya nakledildi ve üç yıl sonra londra üniversitesi bünyesine alındı. 1944'te bu üniversitede warburg enstitüsü kuruldu.

21.06.2022

borges

alberto manguel

borges kendi körlüğünden sık sık ve daha çok yazınsal bir merakla söz ederdi: en çok bilinen haliyle, kendisine "kitapları ve geceyi" bahşeden "tanrının ironisi"nin bir göstergesi olarak görürdü bunu; tarihsel açıdan, homeros ve milton gibi ünlü kör şairleri anımsardı. batıl inancı vardı; çünkü jose marmol ve paul groussac'tan sonra, kör olan üçüncü ulusal kütüphane yöneticisiydi. neredeyse bilimsel bir merakla, tüm çevresini kaplayan gri sisin içinde siyahı artık hiç göremediği için yakınır ve görebildiği tek renk olan sarıyı bağrına basardı. çok sevdiği kaplanların ve güllerin rengiydi bu; o yüzden de arkadaşları her doğum gününde ona parlak sarı kravatlar armağan eder ve borges de oscar wilde'ın bir sözünü yinelerdi: "ancak sağır bir adam böyle bir kravat takabilir." hüzünlü bir ruh halindeyken, körlüğün ve yaşlılığın, yalnız olmanın farklı birer biçimi olduğu söylerdi. körlük onu tek kişilik bir hücreye kapatmıştı, son yapıtlarını burada yazmıştı, satırları kafasının içinde kuruyor ve sonra, hazır olduğunda, yanında kim varsa ona yazdırıyordu.

evrene kütüphane demiş ve cenneti "bajo la forma de una biblioteca" olarak hayal ettiğini itiraf etmiş biri için, kendi kütüphanesinin boyutları bir düş kırıklığı olmuştur belki de; çünkü bir başka şiirinde de dediği gibi, dilin "bilgeliği yalnızca taklit edebileceğini" biliyordu. ziyaretçiler, kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kağıt ormanı görmeyi bekliyordu. bunun yerine, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir apartman dairesiyle karşılaşıyorlardı. genç mario vargas llosa, borges'i 1950'lerin ortalarında ziyaret ettiğinde, alçak gönüllü dekorasyondan söz açmış ve büyük ustanın neden daha büyük, daha lüks bir yerde yaşamadığını sormuştu. borges bu sözlerden çok alındı. "belki lima'da öyle yapıyorlardır." dedi patavatsız peruluya, "ama burada, buenos aires'te, gösterişten hoşlanmayız."

9.12.2021

edebiyat

alberto manguel

her ne kadar hayıflansak da yazılı dil, bundan beş bin yılı aşkın bir süre evvel ilk olarak ortaya çıktığı zaman, ozanlar değil muhasebeciler tarafından icat edilmişti. iktisadi nedenlerle, iktisadi vakaları, örneğin mülkleri, ticari alışverişleri ve alım-satım anlaşmalarını kayıt altında tutma gayesiyle ortaya çıkmıştı.

hikâyeler, en iyi ve en doğru olanlar dahi, bizi kendi akılsızlığımızdan kurtarmaya yetmezler. hikâyeler bizi acı çekmekten ya da hatadan, doğal ya da yapay felaketlerden, intihara meyilli açgözlülüğümüzden koruyamazlar. yapabilecekleri tek şey, kimi zaman, öngörmesi imkansız nedenlerle, bize bu akılsızlığı ve açgözlülüğü anlatmak ve gün geçtikçe kusursuzlaşan teknolojiye daha ihtiyatlı yaklaşmamız gerektiğini hatırlatmak olabilir. hikâyeler acılarımızı teselli etmeyi ve deneyimimizi isimlendirecek kelimeleri teklif edebilirler bizlere. hikâyeler bize kim olduğumuzu ve eleğinden geçtiğimiz bu kum saatlerinin ne olduğunu anlatabilir; bunca istismar edilmiş bir dünyada, konforlu bir mutlu sona gereksinim duymaksızın bize bir arada yaşamda kalmanın yollarını sunan bir gelecek önerebilirler.

edebiyat dogmanın karşıtıdır. edebi bir metin daima başka okumalara, başka yorumlamalara açıktır; çünkü belki de, dogmadan farklı olarak, hem düşünce hem ifade özgürlüğüne izin verir ve bize tahayyül gücü bahşeden o önemli genler gibi, kendi kendini üretebilir niteliktedir. hiçbir edebi metnin bütünüyle özgün, tam anlamıyla biricik olmayıp hepsinin kendinden önceki metinlerden kaynaklanmasını, alıntılar, yanlış alıntılar ve başkaları tarafından yaratılarak tahayyül ve kullanım yoluyla dönüşüme uğrayan söz dağarcıkları üzerine kurulmasını dokunaklı buluyorum. yazarlar ilk hikâye ya da son hikâye diye bir şeyin olmadığı gerçeğinde teselli bulmalıdırlar. edebiyatımız, belleğimizin erişmemize izin verdiği başlangıçlardan çok daha öncesine uzanmakta ve tahayyülümüzün algılamamıza izin verdiğinden çok daha ileride yatan geleceğe erişmektedir.

ölüm yalnızca kaçınılmaz ortak kaderimiz değildir; insanlığın ona dair ortaklığı bizzat yaşamın içine dek yayılır; yaşamımız asla bireysel değildir, ötekinin varlığıyla ilelebet zenginleştiği gibi yokluğunda da fakirleşir. bir başımıza, bir adımız ve bir yüzümüz yoktur; bize seslenecek biri ve ayırt edici özelliklerimizin farkına varmamızı sağlayacak bir yansımamız yoktur.

her edebi ilişki, az çok bilinçli bir biçimde, ötekini görmenin üç yolunu içerir: hayali, yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak.

her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.

1.12.2021

kusursuz dostluk

alberto manguel

16. yüzyılda
michel de montaigne, birbirimizden korkutucu biçimde farklı ya da birbirimizi çekecek kadar benziyor olsak da bizi birlikte olmaya sürükleyen nedenleri anlamaya çalışmıştır. "benim anlattığım dostlukta" der montaigne, "ruhlar o kadar derinden uyuşmuş, karışmış ve kaynaşmıştır ki, onları birleştiren dikişi silip süpürmüşlerdir; artık o bulunamaz olmuştur."

montaigne'e göre, bu türden bir ilişkide "ben" ve "öteki" arasındaki ayrım inkâr edilemez: her biri, bireyselliğini ve emsalsizliğini muhafaza eder. gözlemcinin baktığında "bulamadığı", onları bağlayan ve dolayısıyla bir varlığı bir diğerinden ayıran "dikiş"tir. bu dikiş bulunamaz ve tam da bu nedenle önyargı ihtimalinden bağımsız bir halde, yaftalanmadan kalır. akışkan ve çok yönlü bir toplumun yalnızca iki kişi arasında değil, bütün üyeleri arasında yakalamaya çalışabileceği, işte bu belirgin görünmezlik, iki bireyi sevgi dolu bir ilgiyle birbirine bağlayan bu sarih ama tanımlanamaz "ayrılık"tır.

bu tip ilişkilerin bu denli geniş bir ölçekte imkansız olduğu yargısına aceleyle varmadan evvel, şu soruyu sormamıza izin verin: bu sanki dikişsiz ilişki, tam olarak neye dayanmaktadır? montaigne buna yanıt vermenin imkansız olduğunu itiraf eder: "onu niçin sevdiğimi öğrenmekte ısrar edecek olursanız, bunu ifade edemem sanıyorum."

1588 yılına kadar yayımlanan her denemeler basımında paragraf bu cümleyle sona erer. ancak 1592'de, ölümünden kısa süre önce, montaigne bir tür yanıt bulur ve onu basılı kitabın sağ kenar boşluğuna yazıverir. "bunu ifade edemem sanıyorum"un ardından, şık el yazısıyla "ancak şunu söyleyebilirim: çünkü o, o idi." sözlerini ekler.

yani, arkadaşının kimliğini belirleyen fakat kelimelerle ifade edilemeyen nitelikleridir onu sevmesinin sebebi, aralarındaki algılanabilir farklar değil, onu var eden içkin nitelikleridir. ve daha sonra, birkaç gün ya da birkaç ay sonra, sanki kavramın bütün sırrı adeta bir ilhamla bildirilmiş gibi, montaigne aceleyle ve farklı bir mürekkeple sözlerine üç kelime daha ekler ki, böylelikle bizler bugün cümlenin tamamını dirayetiyle ışık saçan tek bir düşünce olarak okuyabiliriz: "onu niçin sevdiğimi öğrenmekte ısrar edecek olursanız, bunu ifade edemem sanıyorum; ancak şunu söyleyebilirim:

çünkü o, o idi; ben de bendim."

12.10.2021

kitap endüstrisi

alberto manguel

kitap endüstrisi yalnızca bir dogmayı üretmekle kalmaz, aynı zamanda dışında kalanlara çok küçük bir alan bırakır. kitapçı zincirleri vitrinlerini ve sergileme standlarını en yüksek teklifi verene satarlar, böylece halk, yalnızca yayımcının ücretini ödediği eserleri görebilir. dolayısıyla, çok satan olduğu duyurulan kitapların oluşturduğu yığınlar bir kitap dükkanındaki alanın çoğunu kaplar. her birinin üzerinde, aynen yumurtaların üzerindeki gibi bir "son satış" tarihi vardır ki, bu da üretimin sürekliliğini teminat altına alır. sözümona düşük kültürlü okurları hedef alan genel gazete politikasının baskısı altındaki kitap ekleri, benzer "fast-food" kitaplar için günbegün daha çok alan ayırarak "fast-food" kitapların da modası geçmiş herhangi bir klasik kadar değerli olduğu ya da okurların "iyi" edebiyatın keyfine varacak denli akıllı olmadığı izlenimini yaratırlar. bu son nokta çok mühimdir: endüstri bize aptal olduğumuzu öğretmek zorundadır; zira doğal yollarla aptallık edinmeyiz. aksine, dünyaya zeki, meraklı ve öğrenmeye hevesli varlıklar olarak geliriz. entelektüel ve estetik kabiliyetlerimizi, yaratıcı algımızı ve dil kullanımımızı bireysel ya da kolektif olarak köreltmek ve nihayetinde söndürmek, muazzam bir zaman ve çaba gerektirir.

günümüz yayıncılık endüstrisinin büyük çoğunluğu, engin ve derin kitaplar okumayı teşvik etmek yerine, tek boyutlu nesneler, yüzeyden ibaret olan ve okura keşif imkanı tanımayan kitaplar yaratmaktadır.

formüllere başvurarak yazmayı reddeden sayısız yazar olduğu ve kimisinin bu yolla başarı kazandığı muhakkaktır; ancak bugün büyük yayıncılık şirketleri tarafından üretilen kitapların çoğu, değişmeyen bu endüstriyel modeli izler. okuyan kesimin büyük bir kısmı bu nedenle belli türden bir "konforlu" kitap beklentisinde olacak biçimde eğitilir ve daha da tehlikeli olan, okurların kısa betimlemeler, televizyon dizilerinden kopyalanmış diyaloglar, tanıdık marka isimleri ve dolambaçlı yollar takip eden olay örgüleri peşinde, çetrefilliğe ya da belirsizliğe asla izin vermeyen belli türden "konforlu" okumalara alıştırılmasıdır.

alman felsefeci alex honneth, györgy lukacs tarafından geliştirilen bir terimi kullanarak, bu süreci "şeyleşme" olarak adlandırır. lukacs'ın şeyleşmeden kastı, deneyimler dünyasının, ticari alışveriş kurallarından türetilen tek boyutlu genellemeler vasıtasıyla sömürgeleştirilmesidir. yaratıcı hikayeler dolayımıyla değil, yalnızca, bir şeyin ne kadara mal olduğuna ve bir kimsenin onun için ne kadar ödemek istediğine göre değer ve kimlik biçilmesidir söz konusu olan. bu ticari fetişizm, bilinç de dahil olmak üzere insani faaliyetlerin tümünü kapsar ve insan emeğine ve endüstriyel metalara bir tür aldatıcı özerklik yükler, öyle ki, bizlere onların itaatkar izleyicisi olmak düşer. honneth bu kavramı, öteki'ne, dünyaya ve kendimize dair algılayışlarımızı da kapsayacak biçimde genişletir, diğer bir deyişle, insanları ve var oldukları alanı yaşayan varlıklar olarak değil de tekil kimliklerden yoksun şeyler ya da nicelikler olarak gören bir toplum anlayışını katar kavrama. honneth'e göre bu kavramların en tehlikelisi "kendi kendine -şeyleşme" dir ki bu da iş görüşmeleri, şirket eğitim programları, sanal seks siteleri, role-playing video oyunları gibi türlü faaliyette kendimizi diğerlerine sunma biçimimizde kendini gösterir. ben bunlara, zekamızı yadsıyan ve hak ettiğimiz yegane hikayelerin bizim için önceden sindirilmiş hikayeler olduğuna bizi ikna eden edilgen okuma alışkanlıklarını da ekleyeceğim.

bu edebiyatın her edebi türde örnekleri vardır; duygusal kurmacadan kana susamış gerilim romanlarına, tarihi aşk romanlarından mistik palavralara, gerçek itiraflardan gerçekçi dramaya kadar. "satılabilir" edebiyatı eğlence, dinlence ve meşgalenin, dolayısıyla toplumsal açıdan yüzeysel ve nihayetinde lüzumsuz olanın alanıyla katı bir biçimde sınırlar. gerek yazarları gerekse okurları çocuklaştırır; ilkini yaratımlarının daha iyi bilen biri tarafından hale yola sokulması gerektiğine inandırır; diğerini ise daha zekice ve karmaşık anlatılar okuyacak denli akıllı olmadığına ikna eder. bugünün kitap endüstrisinde, hedef kitle ne kadar geniş olursa, yazardan da o kadar itaatkar bir biçimde, basit olgusal ve dilbilgisel düzeltmeler kadar olay örgüsü, karakter, mekan ve başlık değişikliklerine de karar verme gücüne sahip editörlerin ve kitap satıcılarının (son zamanlarda aynı zamanda edebiyat ajanslarının) talimatlarına uyması beklenir. bununla birlikte, bir zamanlar anlaşılması güç ya da akademik olarak değil de yalnızca zekice olarak nitelenen kitaplar bugünlerde esasen üniversite yayınevleri ve mucizevi bütçeleri olan küçük firmalar tarafından yayımlanıyor. aldous huxley'nin 1932 tarihli romanı brave new world'deki denetimci, bu taktikleri kısa ve öz bir biçimde şöyle açıklar: "bu, istikrar uğruna ödememiz gereken bir bedeldir. mutluluk ve yaygın deyişiyle yüksek sanat arasında bir seçim yapmak zorundasın. biz yüksek sanatı feda ettik."

4.05.2021

ideal okur

alberto manguel

ideal okur, romanın ana karakteridir.

ideal okur, kelimeler sayfanın üstünde bir araya gelmeden hemen önceki yazardır. 

ideal okur kitabın karakterlerinden birine aşık olma yetisine sahiptir. 

ideal okur tarih hatasıyla, belgesel hakikatlerle, tarihi doğrulukla, topoğrafik kesinlikle ilgilenmez. 

ideal okur, yazardan daha zekidir ama bunu yazarın aleyhine kullanmaz. 

ideal okur metni altüst eder. yazarın söylediğini olduğu gibi kabul etmez. 

ideal okur sözlük kullanmayı sever.

ideal okur, biriktiren bir okurdur. bir kitabın her okunuşu, anlatının anısına yeni bir katman ekler. 

ideal okur bütün edebiyatı anonimmiş gibi okur. 

bir kitabı kapattığında ideal okur, onu okumasa dünyanın daha yoksul olacağı duygusuna kapılır.

ideal okur, bir yazarın bir akşamı şarap içerek birlikte geçirmeye karşı çıkmayacağı biridir.

vladimir nabokov: iyi bir okur, önemli bir okur, aktif ve yaratıcı bir okur, yeniden okuyan bir okurdur.

sayfanın kenarına yazmak, ideal okurun bir işaretidir.

sivil itaatsizliği savunduğunu düşündüğü için don quijote'yi yasaklayan pinochet, o kitabın ideal okuruydu.

goethe: üç tür okur vardır. bir, yargılamaksızın keyfini çıkaran; üç, keyfini çıkarmadan yargılayan; iki, keyif alırken yargılayan ve yargılarken keyif alan. sonuncu sınıf, hakikaten bir sanat eserini yeniden üretir; üyeleri fazla değildir.

ideal okur, bret easton ellis'in yazdıklarıyla ilgilenmez.

ideal okur çevirmendir, metni teşrih edebilir, derisini soyabilir, iliğine kadar dilimler, her arter ve damarı izler ve sonra da tamamen yeni, duyarlı bir varlığı ayakları üstüne kaldırır. ideal okur tahnitçi değildir. 

emerson: insan iyi okumak için mucit olmalı. 

werther'i okuduktan sonra intihar eden okurlar ideal değil, sadece duygusal okurlardı. ideal okur ender olarak duygusal olur.

her ideal okur çağrışımsal bir okurdur ve sanki bütün kitaplar yaşı olmayan, verimli bir yazarın kitabıymış gibi okur kitapları.

5.12.2019

kaplan

alberto manguel

buenos aires hayvanat bahçesi'ndeki kaplan, bir yazarın hiçbir zaman, düşlerinde bile ulaşamayacağı kusursuzluğun alev alev yanan bir simgesidir. kaplanlar, çocukluğundan beri borges'in simgesel hayvanıydı. bir keresinde, kipling'in, içinde kaplan ruhu geçen bir öyküsünü okurken, "kaplan olarak doğmamamız ne büyük talihsizlik!" demişti. üç dört yaşlarındayken, eve gitme zamanı geldiğinde kaplan kafesinin önünden ayrılırken yaygara kopardığını anımsıyordu annesi; ayrıca ilk karalamalarından biri de, bir müsvedde defterinin iki sayfasına birden, renkli pastel boyalarla çizdiği, çizgili bir kaplandı. daha sonraları, buenos aires'teki hayvanat bahçesinde gördüğü jaguarın lekeleri, hayvanın kürküne basılmış bir tür yazı sistemi hayal etmesine yol açmıştı: bunun sonucunda da "tanrı'nın yazısı" adlı o harika öykü doğmuştu.

kaplanlardan söz açıldığında, kız kardeşi norah'nın ikisi de küçükken yaptığı bir gözlemi aktarırdı: "kaplanlar sanki sevgi için yaratılmışlar." ölümünden birkaç ay önce, arjantinli zengin bir toprak sahibi borges'i estancia’sına davet etti ve bir sürpriz sözü verdi. yaşlı adamı bahçedeki bir banka oturttu ve yalnız bıraktı. birden borges yanıbaşında iri ve sıcak bir beden hissetti, ardından da omuzlarına dayanmış iri patiler. estanciero'nun evcil kaplanı, onu düşleyen adama saygılarını sunuyordu. hiç korkmadı borges. yalnızca çiğ et kokan sıcak nefesinden rahatsız oldu. "kaplanların etobur olduğunu unutmuşum."

4.09.2019

borges

alberto manguel

borges 1967'de elsa astete millan ile evlendi. borges'in annesi bu evliliğe "bence elsa'yla evlenmen uygun; çünkü dul ve hayatı tanıyor." sözleriyle rıza göstermişti. ancak evlilik bir felaketti. borges'in sevgi duyduğu herkesi kıskanan elsa, annesini ziyaret etmesini yasakladı ve onu evlerine hiç davet etmedi.

elsa, borges'in edebiyattaki ilgi alanlarının hiçbirini paylaşmazdı. çok az okurdu. borges her sabah kahve ve kızarmış ekmekle birlikte rüyalarını anlatmaktan keyif alırdı. elsa rüya görmezdi ya da görmediğini söylerdi ki borges bunu inanılmaz bulurdu. elsa onun yerine şöhretin borges'e getirdiği ve onun kesinlikle hor gördüğü debdebeyle ilgilenirdi: madalyalar, kokteyller, ünlülerle bir araya gelmeler. borges'in konferans vermek için davet edildiği harvard'da, ona daha fazla ücret verilmesinde ve onlara kalacak daha lüks bir yer sağlanmasında ısrar etti.

bir gece profesörlerden biri borges'i kaldıkları yerin önünde, terlik ve pijamayla buldu. "karım beni dışarı atıp kapıyı kilitledi." diye açıkladı borges, çok mahcup bir şekilde. profesör, borges'i evine aldı ve ertesi sabah elsa'yla yüzleşti. kadın, "onu yatakta görmek zorunda kalan sen değilsin." diye cevap verdi.

7.08.2019

jorge luis borges

alberto manguel

"düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."

paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.

"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.

victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi. 

borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."

ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."

sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"

yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akıl almaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır -dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."

"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.

"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."

"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu göz ardı etmedi."

"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."

5.10.2017

borges'in evinde

alberto manguel

borges için epik tema, yaşamsal bir açlıktır, aşka, mutluluğa ya da kötü talihe duyulan türden bir açlık.

unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da kendi yazdığı her şeyi anımsardı. yazdığı kitapların nüshalarına ihtiyacı yoktu: unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da, kendi yazdığı her şeyi ezberden okuyabilir, düzeltebilir ve değiştirebilirdi; bu becerisi onu dinleyenleri şaşkınlığa düşürür, eğlendirirdi.

bazen aklına bir anısı geliyor, benden çok kendisini eğlendirmek için bir hikaye anlatmaya başlıyor ve bir itirafla bitiriyor. yüzyıl başında buenos aires'teki bıçakçıların "cesaret kültü” olarak adlandırdığı kurallarından söz ederken, soto adında profesyonel bir silahşoru anımsıyor borges, bir gün han sahibi ona, kasabada aynı adı taşıyan başka bir adam daha olduğunu söylüyor. bu diğeri bir aslan terbiyecisi, bir gösteri için oralara gelmiş gezgin bir sirkin üyesi. soto, aslan terbiyecisinin içki içtiği bara girip adama adını soruyor. "soto," diyor aslan terbiyecisi. "buradaki tek soto benim." diyor silahşor, "bir bıçak al, dışarı gel." dehşete kapılan aslan terbiyecisi buna uymak zorunda kalıyor ve hakkında hiçbir şey bilmediği kurallar yüzünden öldürülüyor. "bu hikayeyi çalıp," diyor borges, 'güney' adlı öykümün sonunda kullandım."

"liste yapmak şairin en eski işlerinden biridir."

borges söz konusu olduğunda, ölümsüz olan onun yapıtı, malzemesi, evrenini kurmakta kullandığı şeylerdi; bu yüzden de kendisi için sonsuz bir varoluş arama gereği duymuyordu. "temaların, sözcüklerin, metinlerin sayısı sınırlıdır. o yüzden hiçbir şey yok olmaz. bir kitap yok olursa, elbet bir gün başka biri onu yeniden yazar. bu kadar ölümsüzlük de herkese yetmeli." demişti bana bir keresinde, iskenderiye kütüphanesinin yıkılışından söz ederken.

bütün dünyayı bir kitaba sokmaya çalışan yazarlar vardır. daha az rastlanır bazı yazarlar içinse dünyanın kendisi bir kitaptır, kendileri ve başkaları için okumaya çalıştıkları bir kitap. borges bu yazarlardandı. her şeye rağmen mutlu olmanın ahlaki görevimiz olduğuna inanırdı. mutluluğun da, nedenini açıklayamasa bile, kitaplarda bulunabileceğini düşünürdü. "bir kitabın bize mutluluk olasılığını sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum." demişti. "ama bu alçak gönüllü mucize için gerçekten minnettarım." yazılı söze, tüm kırılganlığına rağmen güveniyordu.

borges 14 haziran 1986'da cenevre'de öldü. heine ve vergilius'u, kipling ve de quincey'yi keşfettiği, baudelaire'i ilk kez okuduğu şehirdi cenevre - o zamanlar baudelaire'i seviyorduysa da (kötülük çiçekleri'ni ezberlemişti) sonraları nefret etmişti.

merdivenleri çıkan çocuk geçmişte bir yerde kaybolmuş, hikayeleri seven bilge ihtiyar da öyle. eski metaforları -bir nehir olarak zaman, bir yolculuk ya da savaş olarak yaşam- severdi ve o savaş, o yolculuk borges için artık bitti; "yaşamsal olan, her zaman sözcüklerin kavrayışının ötesinde olan şey gittikten sonra geriye kalandır edebiyat." (diye verlaine'den alıntı yapardı); işte o nehir de gecelerin içinden aktı, her şeyi önüne katıp götürdü, geriye yalnızca edebiyat kaldı.

her yazarın geriye iki yapıt bıraktığını söylüyor: yazılı yapıt ve kendisinin imgesi; her iki yaratımın birbirini sonuna kadar kovaladığını ekliyor. "bir yazar, bunlardan hiç değilse birini kayda değer bir sonuca ulaştırmanın tatminini yaşamayı umabilir en fazla, değil mi?" sonra da, gülümseyerek: "ama ne kadar inançla?" ayağa kalkıyor. ikinci kez uzatıyor elini. beni kapıya kadar geçiriyor. "iyi geceler." diyor. "yarın görüşürüz, değil mi?" bir yanıt beklemiyor. ardından kapı yavaşça kapanıyor.

17.08.2017

okumak

alberto manguel

okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

kütüphaneler toplumun hafızasıdır.

on altıncı yüzyılda, daha çok latifi adıyla bilinen osmanlı şairi abdüllatif çelebi, kütüphanesindeki her bir kitap için şöyle demişti: "bütün dertleri def eden hakiki ve müşfik dost."

asla iki kez aynı kitabı okumazsınız.

her kütüphane hem kucaklar hem reddeder. her kütüphane tanımı gereği tercih sonucudur ve alanını sınırlaması gerekir. her tercih de bir başkasını dışlar, yapılmayan tercih olur. okuma eylemi sonsuz bir sansür eylemiyle koşut gider.

bütün hikayeler, aslen, yorumladığımız hikayelerdir ve hiçbir okuma masum değildir.

her okur belli bir kitaba bir miktar ölümsüzlük getirmek için vardır. okuma bir bakıma yeniden doğum ritüelidir.

her kütüphane başlı başına bir öz yaşamöyküsüdür.

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

14.12.2016

geceleyin kütüphane

alberto manguel

on altıncı yüzyılda, daha çok latifi adıyla bilinen osmanlı şairi abdüllatif çelebi kütüphanesindeki her bir kitap için şöyle demişti: "bütün dertleri def eden hakiki ve müşfik dost."

bilgi biriktirmek bilmek değildir.

jorge luis borges: bir romanın temasını hayal etmek neşeli bir iştir; oturup onu gerçekten kaleme almaksa abartıdan başka bir şey değil.

her okur belli bir kitaba bir miktar ölümsüzlük getirmek için vardır. okuma bir bakıma yeniden doğum ritüelidir.

joseph brodsky: bellekle sanatın ortak yanı, seçme becerisi ve ayrıntıdan tat almaktır.

her kütüphane hem kucaklar hem reddeder. her kütüphane tanımı gereği tercih sonucudur ve alanını sınırlaması gerekir. her tercih de bir başkasını dışlar, yapılmayan tercih olur. okuma eylemi sonsuz bir sansür eylemiyle koşut gider.

"geometri bilmeyeni içeri almayın." (atina akademisi'nin platon kapısındaki yazı)

her kütüphane başlı başına bir özyaşamöyküsüdür.

nazizmin yükselişinden kısa bir süre sonra walter benjamin, "homeros'un devrinde olimpos tanrıları için düşünme nesnesi olan insanlık şimdi kendi için öyle olmuştur. kendine yabancılaşması öyle bir noktaya ulaşmıştır ki kendi yıkımını birinci dereceden estetik zevk olarak yaşayabilir." demiştir.

10.08.2015

okumalar okuması

alberto manguel

okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

asla iki kez aynı kitabı okumazsınız.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

g. k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

yazmakta başarı, minik, kırıldı kırılacak şeylere bağlıdır ve dehanın bütün engelleri aşabileceği doğru olsa da, sadece yetenek çoğu yazarın genelde mecbur kaldığından daha az kalabalık, daha az rahatsız edici zihinsel ortamlar gerektirir.

gay edebiyat fikri üç açıdan suçludur: önce, ya yazarlarının ya da karakterlerinin cinselliğine dayanan dar bir edebi kategori ima ettiği için; ikincisi, tanımını nasılsa edebi bir biçimde bulmuş dar bir cinsel kategori ima ettiği için; üçüncüsü, belirli bir cinsel grup için kısıtlı bir insan hakları dizisini savunan dar bir siyasi kategoriyi ima ettiği için.

"ah, aşktır, aşk, dünyayı döndüren." (lewis carroll)

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir; o zaman hiç yoktu ama o zamandan beri ona paralel olan biri olmuştur ve adeta onun dirilmiş benliğidir.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

edebiyat çözüm önermez ama ortaya iyi açmazlar atar.

her terör eylemi, kendi mazeretini protesto eder.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, en iyi ruh haliyle başarısız olmayı sürdürmektir.

voltaire: bütün olaylar muhtemelen dünyaların en iyisinde buluşur.

aldous huxley: birlikte yaşarız, birbirimizi etkiler ve birbirimize tepki gösteririz; ama daima ve her halükarda kendi başımızayız. din kurbanları arenaya el ele girer, tek başlarına çarmıha gerilirler. aşıklar kucaklaşarak yalıtılmış coşkularını tek bir kendini aşmışlıkta umutsuzca kaynaştırmaya çalışır, nafile. doğası gereği, cisim bulmuş her ruh yalnız halde ıstırap çekip zevk almaya mahkumdur.

gustave flaubert: aptallık, sonuçlandırma arzusundan ibarettir.

hiçbir çeviri masum değildir.

imkansız şeyler mükemmel olma eğilimi gösterir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulmuş değilim.

kütüphaneler toplumun hafızasıdır.

charles baudelaire: insan beyni, muazzam ve doğal bir palimpsesten başka nedir ki?

10.04.2015

okuma günlüğü

alberto manguel

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.

chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.

andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.

doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."

jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.

ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.

nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.

"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.

jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.

ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez

robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.

mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.

chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.

10.03.2015

kelimeler şehri

alberto manguel

her ne kadar hayıflansak da, yazılı dil, bundan beş bin yılı aşkın bir süre evvel ilk olarak ortaya çıktığı zaman, ozanlar değil muhasebeciler tarafından icat edilmişti. iktisadi nedenlerle, iktisadi vakaları, örneğin mülkleri, ticari alışverişleri ve alım satım anlaşmalarını kayıt altında tutma gayesiyle ortaya çıkmıştı.

william hazlitt: özgürlük aşkı, başkalarına duyulan aşktır; iktidar aşkı ise kendi kendimize duyduğumuz aşk.

her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.

alfred döblin: sanatta yönteme yer yoktur, ahmaklık daha iyidir.


alfred döblin: bitmiş kitap beni ilgilendirmez; ancak yazılmakta olan, sıradaki kitap beni ilgilendirir.


eric ormsby: kimi zaman, kelimelerin bizden bağımsız, kendilerine ait hususi bir varoluş sürdüklerine inanıyorum ve bana, bilhassa güçlü duygularla dolu olduğumuz anlarda konuştuğumuzda ya da yazdığımızda, yardımımıza nazır birtakım hecelere ya da birtakım uygun ifadelere atlayıp bir gezintiye çıkmaktan başka pek bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor.


sokrates bilinçli bir şekilde şunu öğretmişti: "kendini bil!" am
a kendimi nasıl bilebilirdim; hem bilecek hem de bilinecek olan bensem?

ölüm yalnızca kaçınılmaz ortak kaderimiz değildir; insanlığın ona dair ortaklığı bizzat yaşamın içine dek yayılır; yaşamımız asla bireysel değildir, öteki'nin varlığıyla ilelebet zenginleştiği gibi yokluğunda da fakirleşir. bir başımıza, bir adımız ve bir yüzümüz yoktur, bize seslenecek biri ve ayırt edici özelliklerimizin farkına varmamızı sağlayacak bir yansımamız yoktur.

"her şeyi görmüş, coşkudan yeise bütün duyguları tatmıştı.
her şeyin, her gizli yerin, tufan'dan önce olup bitenin sırrına ermişti.
dünyanın ucuna kadar gitmiş ve uzun yolculuktan bitkin; fakat sapasağlam olarak dönmüştü." (gılgamış destanı)

franz kafka: ilerlemeye inanmak, onun zaten gerçekleşmiş olduğuna inanmak anlamına gelmez. çünkü buna inanmak denmez.

bütün hikayeler, aslen, yorumladığımız hikayelerdir ve hiçbir okuma masum değildir.

oscar wilde: ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.

her edebi ilişki, az çok bilinçli bir biçimde, öteki'ni görmenin üç yolunu içerir: hayali, yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak.

jorge luis borges: iyi bir dize ya hiç kimseye ait değildir ya da edebiyata aittir.

kierkegaard: filozofların gerçeklik üzerine söyledikleri bitpazarında bulunan bir tabelada yazanlar kadar yanıltıcıdır: "burada ütü yapılıy." çamaşırlarını getirirsin ve kandırıldığının farkına varırsın: tabela, satılmak üzere oradadır.

bellek, zamanın akışının yanı sıra, geçmişimizin mahzenleriyle olan bağımızdır.

jorge luis borges: gerçeğin ilginç olma zorunluluğu hiç mi hiç yoktur.

cervantes: eskilerin altın çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış, ne mutlu yüzyıllarmış. içinde bulunduğumuz demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar "senin" ve "benim" kelimelerini bilmedikleri için.

tarihsel gerçek, olup bitenler değildir; tarih, bizim olduğuna hükmettiğimiz olaylardır.

don quijote'u düzenli bir toplumdaki deli bir adam yerine koyan her okumaya karşılık, onu delirmiş ve adaletsiz bir dünyanın en rasyonel adalet arayıcısı olarak gören biri mutlaka çıkacaktır.

berkeley: var olmak algılanmaktır. (esse est percepi)

16.01.2015

islam ve kitap

alberto manguel

halife i. ömer'i amr ibn el-as'a iskenderiye'deki kitapları ateşe vermesini buyurmakla suçlayan ilk rivayette ömer'in doğruluğu şüpheli cevabı burada aktarılmaya değer; çünkü o günden bugüne her kitap yakanın acayip mantığını yansıtmaktadır. verilen emri yerine getirirken ömer'in şöyle dediği söylenir: "şayet bu kitapların muhtevası kuran-ı kerim ile hemfikirse, o halde lüzumsuzdurlar. şayet onunla ihtilaf halindeyseler, o zaman da mahzurlu olurlar. her halükarda ateşe atmak lazım gelir."

ömer'in sözünü ettiği, edebiyatın akışkanlığıdır. onun yüzünden hiçbir kütüphane, kurulduğu gibi kalmaz; kütüphanenin yazgısına genellikle onu yararları uğruna yaratanlarca değil, sözde yanlışları uğruna onu yok etmeyi dileyenler tarafından karar verilir.

14. yüzyılın tunuslu tarihçisi ibn haldun da aynı öyküyü iran'ın islami fethine uyarlayarak anlatır. buna göre, komutan sa'd bin vakkas, fethedilen krallığa girdiği zaman çok sayıda kitap görmüş. ömer ibn el-hattab'a "bu ganimeti müminlere dağıtmalı mıyım?" diye sormuş. ömer'in yanıtı, "onları suya at! hakikate ışık tutuyor olsalar bile tanrı bize onlardan daha iyisini verdi. eğer yalandan başka bir şeye yer vermiyorlarsa, tanrı bizi onlardan kurtaracaktır." olur. işte, der ibn haldun, perslerin bilgisini böyle kaybettik.

ömer'in hamlesinden üç buçuk yüzyıl kadar sonra cordoba'nın mağribi valisi ebu emir el-mansur, seleflerinin endülüs kütüphanelerinde topladığı bilimsel ve felsefi eserlerden oluşan nadide koleksiyonu ateşe verdi. sanki çağlar ötesinden ömer'in gaddar kararına karşılık verircesine, ispanyalı said'in yaptığı gözlem ona dokunmuştu: "bu bilimler eskiler tarafından küçük görülür ve kudretliler tarafından eleştirilir; onları araştıranlar yoldan çıkmakla ve sapkınlıkla suçlanırdı. o gün bugün bilgi sahibi olanlar dillerini tuttular, saklandılar ve bildiklerini daha aydınlık bir çağ için gizlediler."

beş yüzyıl sonra 1526'da sultan i. süleyman'ın komutasındaki osmanlı orduları budin'e girdiklerinde, fethettikleri insanların kültürünü ortadan kaldırmak adına 1471'de kral matthias corvinus'un kurduğu, macar tahtının en değerli varlıklarından biri olduğu söylenen büyük corvina kütüphanesi'ni yaktılar. o tahribattan üç yüzyıl sonra 1806'da süleyman'ın torunları, kahire'de bulunan, yüz bini aşkın değerli kitabın ev sahibi olağanüstü fatımi kütüphanesi'ni ateşe vererek onlara öykündüler.

15.02.2014

ernesto "che" guevara

alberto manguel

8 ekim 1967'de, bolivya ordusu özel kuvvetlerinin küçük bir müfrezesi sucre'nin doğusunda, la higuera köyüne yakın fundalık bir sel yatağında, bir grup gerillayı pusuya düşürdü. ikisi sağ olarak esir alındı: sadece willy diye tanınan bolivyalı bir savaşçı ile, küba devrimi'nin kahramanı, bolivya devlet başkanı general rene barrientos'un "castro komünizmi ajanlarının yabancı istilası" dediği şeyin lideri ernesto "che" guevara. yarbay andres selich haberi alınca bir helikoptere atladı ve la higuera'ya uçtu. viran bir okul binasında esiriyle 45 dakika konuştu.

1990'ların sonuna kadar, che'nin son saatleri hakkında çok az şey biliniyordu; selich'in dul eşi, 29 yıllık sessizliğin ardından nihayet amerikalı gazeteci jon lee anderson'ın, selich'in bu olağanüstü konuşmaya ilişkin notlarına başvurmasına izin verdi. tarihi bir belge olarak öneminin de ötesinde, bir adamın son sözlerinin düşmanı tarafından saygıyla kaydedilmiş olmasında dokunaklı bir yan var.

"comandante, sizi biraz morali bozuk gördüm." dedi selich, "bu izlenime kapılmamın nedenlerini açıklayabilir misiniz?"

"başarısızlığa uğradım." diye cevap verdi che, "her şey bitti, beni bu durumda görmenizin nedeni bu."

"kübalı mısınız, arjantinli mi?" diye sordu selich.

"kübalıyım, arjantinliyim, bolivyalıyım, peruluyum, ekvadorluyum.."

"neden ülkemizde eylem yapma kararı aldınız?"

"köylülerin nasıl bir durumda yaşadığını görmüyor musunuz?" diye sordu che. "vahşiler gibiler, yürek parçalayan bir yoksulluk içinde yaşıyorlar, uyumak ve yemek yemek için tek bir odaları var, giyecek giysileri yok, hayvanlar gibi terk edilmişler."

"ama küba'da da aynı şey oluyor." diye cevabı yapıştırdı selich.

"hayır, bu doğru değil." diye aynen karşılık verdi che. "küba'da yoksulluk olduğunu inkar etmiyorum ama hiç değilse oradaki köylülerin bir ilerleme hayali var; oysa bolivyalı umutsuz yaşıyor. nasıl doğduysa öyle ölüyor, kendi insanlık durumunda bir iyileşme görmeden."

cia che'yi canlı istiyordu ama belki de onların emirleri, operasyonu gözetip denetlemekten sorumlu küba doğumlu cia ajanı felix rodriguez'e hiç ulaşmamıştır. che ertesi günü idam edildi. esirleri savaşırken öldürülmüş gibi görünsün diye infazcılar onun kollarıyla bacaklarına ateş ettiler. sonra che yerde kıvranırken, -besbelli yüksek sesle bağırmamak için bileklerinden birini ısırırken- son bir kurşun göğsüne girdi ve ciğerlerini kanla doldurdu.

che'nin bedeni uçakla vallegrande'ye götürüldü, orada iki gün sergilendi ve görevliler, gazeteciler ve kent halkı gelip ona baktı. selich ve diğer subaylar, cesedi vallegrande uçuş pisti yakınlarındaki gizli bir mezarda kaybetmeden önce, başında durup fotoğrafçıya poz verdiler. ölü isa'yı kaçınılmaz biçimde hatırlatan -yarı çıplak zayıf beden, sakallı, ıstırap içinde yüz- ölü che'nin fotoğrafları bir kuşağın belli başlı ikonlarından biri halini aldı.

che bizim gördüğümüzü görmüş, bizim gibi hissetmişti, "insanlık durumu"nun temel adaletsizliklerine karşı öfke duymuştu; ama bizden farklı olarak bu konuda bir şeyler yapmıştı. yöntemlerinin şaibeli, siyasi felsefesinin yüzeysel, ahlaklılığının acımasız olması ve nihai başarısının imkansız görünmesi ise, onun, yerine tam olarak ne koyacağı konusunda asla pek emin olmasa da yanlış olduğunu düşündüğü şeye karşı savaşmayı kendine görev edinmesinin yanında daha önemsiz kalıyor.

23.04.2013

ermeni soykırımı

alberto manguel

adolf hitler, 1939'da polonya'nın istilasından kısa süre önce askeri bakanlar kuruluna şunu soruyordu: "yani bugün artık ermenilerin imha edilmesinden söz eden kaldı mı?"

hitler'in retorik sorusunun binlerce cevabı var; çünkü osmanlı türk hükümetinin emriyle bir buçuk milyon ermeni'nin kıyıma uğradığı korkunç onyıldan beri, dünyadaki don quijote'lar tekrarlayıp duruyor: "işte affedilmez bir zulüm, işte unutulamaz kötülük, işte son derece adaletsiz, korkunç bir eylem. imkansıza inanmak isteyebilirsiniz, büyük suçun asla işlenmediğine. ama işlendi. söyleyebileceğiniz hiçbir şey bu trajik olayı silemez."

hitler'in döneminden beri dünya nazi almanyası'nın mezalimini mahkum etti, mahkum etmeye de devam ediyor ve bizzat almanya bu mezalimi kabul etti, kabul etmeye de devam ediyor. "evet" diyor almanlar, "bu oldu. atalarımız adına pişmanız ve bağışlanmayı diliyoruz, böyle bir şey mümkünse eğer. burada, topraklarımızda olanları unutmayacağız, kimsenin unutmasına izin vermeyeceğiz. bunun bir daha olmasına da izin vermeyeceğiz."

ama türkiye, en azından türk hükümeti, ne yazık ki henüz bu kabul aşamasına erişmedi. dünyanın dört yanındaki kabul eden o binlerce sese rağmen, türk toplumunun büyük bölümü, sanki hitler'in sorusuna bir suç ortağı sessizliğiyle kuvvet kazandırmaya çalışırmış gibi, tarihi olguları teslim etmeyi hâlâ reddediyor: bütün anadolu nüfusunun, o sırada bölgede mevcut olan en eski nüfusun, bir buçuk milyondan fazla erkek, kadın ve çocuğun, 1909 ve 1918 yılları arasında, şair carolyn forche'nin deyişiyle "çağımızın ilk soykırımı"nda imha edildiğini reddediyor.

hrant dink her ciddi gazetecinin, her dürüst entelektüelin, kendine saygısı olan her yurttaşın istediğinden fazlasını istemiyordu: hakikatin kabul edilmesini. katledilmesi, sokrates'in "dünyada, ait olduğu devlette pek çok hatanın ve hukuka aykırılığın meydana gelmesini vicdanına dayanarak önleyen hiç kimsenin canını kurtarması mümkün değildir." sözünü doğruluyor. hrant dink bunu biliyordu mutlaka ve sokrates'in çıkardığı şu sonucu da: "adaletin hakiki savunucusu, kısa süreyle bile olsa sağ kalmaya niyetliyse eğer, mutlaka özgürlüğünü özel hayatla kısıtlayıp siyaseti kendi haline bırakmalıdır." böyle bir kısıtlama, dink'in anladığı ve sokrates'in kendisinin de bildiği gibi imkansızdır; çünkü yaptığımız her şeyin, verdiğimiz her kararın, sivil yurttaşlar olarak belirttiğimiz her fikrin siyasi sonuçları vardır.

siyaset, tanım olarak, birkaç kişinin iktidar koltuklarını işgal ettiği ve diğerlerinin de geri kalan pek çok rolü üstlendikleri ortak bir etkinliktir. toplumlarımızın kendilerini olduğundan daha az farklı gösterme ve daha fazla kendileri gibi olma mücadelesinde hiçbir yurttaş gözden çıkarılamaz, hiçbir ses yararsız değildir.

hrant dink, basılan son yazısında "tek silahım, samimiyetim" diye yazmıştı. sokrates'in de gayet iyi bildiği gibi samimiyet, birden fazla şekilde ölümcül olabilen bir silahtır. bu, dink'in son dersiydi: hakikati arayan kişi susturulabilse de, samimiyeti, nihayetinde yalanı ortadan kaldıracaktır.