29.2.20

gerçek

leyla erbil

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

27.2.20

tek yönlü bilet

abe kobo

şarkı söylemek isteyen keyfince söylesin. aslında, eline tek gidişlik bilet tutuşturulmuş bir insan, pek öyle kolay kolay gönlünce şarkı söyleyemez. elinde tek gidiş biletinden başka bir şey olmayan insan türü, ayakkabısının topuğu çakıllara bastığında çıkan sesten bile ürkecek kadar diken üstündedir. artık daha fazla yürümeye niyeti yoktur. canı gidiş-dönüş bileti için ağıt yakmak ister aslında. tek yön bileti, dün ve bugün, bugün ve yarın arasındaki bağın koptuğu, paramparça olmuş bir yaşamdır. öylesine yırtık pırtık olmuş bir tek yön bileti için ağıt yakabilenler, bir zamanlar gidiş-dönüş biletini sımsıkı yakalamış olan insanlarla sınırlıdır. işte o yüzden biletin dönüş için olan yarısını kaybetmemek, çaldırmamak için neredeyse histeri telaşıyla hisse senetleri alır, hayat sigortası yaptırır, sendikayla amirleri arasında ikiyüzlüce oynarlar. banyo oluklarından, tuvaletin deliğinden yükselen tek yön biletlilerin yardım isteyen çığlıklarından bıkar, kulak tıkamak için televizyonun sesini iyice açarak izler, tek gidiş bileti için gönül rahatlığıyla ağıt yakabilirler. kapatılan insanın şarkısı, çift yönlü bilet için ağıt bile olsa, hiç kuşkuya kapılmazlar.

25.2.20

şiddet

pascal bruckner

insan en çok, değer verdiği varlıkları yaralar, yabancıları hırpalamak insana zevk vermez. uygarlık diye adlandırdığımız her şey zalimliğin derinleştirilmesi üzerine temelleniyor. fiziksel şiddet gözden düştüğü için gelişmiş acımasızlık bugün sözcüklerde gelişip büyüyor, canlanıyor. vahşiliğe son verişiyle gurur duyan bizim kuşağımız onu maskelenmiş bir halde geri gelmeye zorladı. insanlar gücünün dozunu yumruklarıyla ya da kaslarıyla ayarlamıyor artık; onu zekaları ya da dilleriyle pekiştiriyorlar. toplumumuz bu konuda incelik kazandı ama acı alay ve karalama suretiyle yaratılan büyük yıkımların telafisi için birtakım cezalar getirilmedi henüz. şunu da unutmayın ki, başkasını yıldırmak için, bir yüzyıldan beri topraklarımızda yeşermiş çeşitli kurtuluş ideolojileri de içinde olmak üzere, her yol mübahtır. hatta bireylere kendi özgürlükleri adına hakaret edebilmek çağımızın özel cazibelerinden biridir.

23.2.20

çağların bilgeliği

paul auster

ömrün boyunca yaşadığın sayısız sidik zorlamaları, idrar keseni boşaltmak için kıvrım kıvrım kıvrandığın ve tuvalet bulamadığın nice olay; örneğin tıkanmış trafiktesin ya da aheste aheste ilerleyen metro vagonunda, çişini tutmak için kendini zorlamanın verdiği o dayanılmaz ıstırap. bu, hiç kimsenin sözünü etmediği; ama herkesin günün birinde o noktaya geldiği evrensel bir çözümsüzlüktür; herkesin başına gelmiştir ve bu insanların çektiği acıların idrar kaçırmak kadar gülünç bir başka örneği yoksa da, insan işeyip rahatlamadan önce bu olaya gülmekten kaçınır; çünkü üç yaşından yukarı olan kim ortalık yerde altına kaçırmak ister? o yüzden, bir arkadaşının ölüm döşeğindeki babasının şu son sözleri hiç aklından çıkmaz: "unutma, işemek için hiçbir fırsatı kaçırma." çağların bilgeliği işte böyle kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

21.2.20

manifesto

duygu asena

mutlu bir sabah, ne istediğimi biliyorum. kendime inanıyorum. kendimi seviyorum. yaşayacağım, daha çok şey öğreneceğim, savaşacağım. aykırı mı, peki, aykırı olacağım. kendime ihanet etmeyeceğim, onlara uymayacağım, onlar kim, kim öğretmiş onlara bu kuralları, kim karar vermiş bizi etiketlemeye, kim bizi, onların altında yaşamaya mahkum etmiş, onlar için, onların kuralları doğrultusunda, aşksa yaşamımın ilkesi, aşk için yaşayacağım; heyecansa yaşamımın çekirdeği, heyecansız kalmayacağım; ünse ünlü olacağım; işse, işimde en yüksek yere geleceğim; paraysa zengin olacağım; boyun eğmemekse, eğmeyeceğim; tümü birdense tümünü yapacağım; onlar kendi çıkarlarına uygun kalıplarına sokamayacaklar beni, kendi diledikleri etiketi yapıştıramayacaklar üzerime; onların koruması altına girmeyeceğim; benim onlardan hiçbir eksiğim yok; bunu onlara kanıtlayacağım; hiç kimsenin muavini olmayacağım ben.

19.2.20

ütopya

schopenhauer

iş, endişe, didinme ve sıkıntı neredeyse herkesi hayatları boyunca etkiler. ama her arzu ortaya çıkar çıkmaz doyurulursa insanlar hayatlarını nasıl meşgul edip zamanlarını nasıl geçirirler? insan ırkının her şeyin otomatik olarak yetiştiği ve güvercinlerin rosto yapılmış olarak uçtuğu bir ütopya ülkesine götürüldüğünü düşünün; herkesin sevgilisini hemen bulduğu ve elinde tutmada zorluk çekmediği bir yere; o zaman insanlar can sıkıntısından ölür ya da kendilerini asarlardı; ya da dövüşür, birbirlerini gırtlaklayarak öldürür ve dolayısıyla kendilerine şu anda doğa tarafından verilenden daha büyük bir acı verirlerdi.

17.2.20

öğretmen

john fowles

iyi bir öğretmen hiçbir zaman yalnızca dersini öğretmez.

iyi bir eğitimde dört ana amaç olması gerekir:

birincisi, bütün mevcut sistemleri önceden ele geçiren amaçtır: öğrencinin toplumda bir ekonomik rol için eğitilmesi.

ikincisi, toplumun doğasını ve insani yönetim biçimini öğretmektir.

üçüncüsü, varoluşun zenginliğini öğretmektir.

ve dördüncüsü, insanın; canlı yaşamın öteki türlerinin aksine, çok uzun süredir yitirmiş olduğu o görece ödül duygusunu yeniden yaratmaktır.

daha basit bir deyişle, öğrenciyi geçimini sağlamak için, sonra öteki insanlar arasında yaşaması için, sonra kendi yaşamından zevk alması için ve son olarak da varoluşun amacını -ve nihai olarak da adaleti- insani biçimde anlaması için hazırlamamız gerekmektedir.

15.2.20

tutkusuz çilecilik

raoul vaneigem

otuz beş yaşındaki bir adamı ele alalım. her sabah arabasına atlar, büroya gider, dosyalara gömülür, öğle yemeğine çıkar, tekrar dosyalara gömülür, işten çıkar, bir tek atar, eve gelir, karısına gülümser, çocuklarını öper, televizyon karşısında bifteğini atıştırır, yatar, sevişir, uyuyakalır.

bir insanın hayatını bu dokunaklı klişelere indirgeyen kim? gazeteci? polis? piyasa araştırmacısı? popülist yazar? hiçbiri değil. kendisi; 24 saatini, egemen basmakalıp davranışların çeşitli türleri arasından seçtiği bir dizi poza böler. imge bombardımanının aldatmacalarına teslim olan vücudu ve aklı gerçek bir doyumu reddeder ve tutkusuz bir çileciliği benimser. öylesine gösterişli; ama basit zevkleri vardır ki bunlar dış görüntüden başka bir şey olamazlar. basmakalıp davranışları başarılı bir biçimde taklit etmesi koşuluyla, bir rolden bir diğerine geçişi onun için iç gıcıklayıcıdır. bu yüzden, ustaca oynanan bir rolün verdiği doyum, onun kendisinden uzaklığıyla, kendisini yadsımasıyla ve kendisini kurban etmesiyle doğrudan ilişkilidir.

13.2.20

adalet

halil cibran

kaynağı adalet olan bir dünya, kaynağı merhamet olan bir dünyadan daha büyüktür.

nasıl ki bir yaprak, tüm ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa, hata işleyen de sizlerin tümünün gizli isteği ve onayı olmadan hata işleyemez.

ve ey siz, doğruluktan yana olması gereken yargıçlar, dış görünüşüyle dürüst; fakat ruhen hırsız biri için nasıl bir ceza düşünürsünüz? gövdesiyle katil, ruhuyla kurban olan biri için hangi cezayı uygun görürsünüz? olay sırasında hain ve saldırgan davranmış olan, bir o kadar da incitilmiş ve öfkelendirilmiş olan birini nasıl sorguya çekersiniz? sonra, çektiği pişmanlık yaptığı hatalardan katbekat yüksek olanları nasıl cezalandırırsınız? hem, pişmanlığı tattırmak sizlerin hizmet edebilmeye uğraştığınız kanunun öngördüğü adaletin hedefi değil mi?

11.2.20

öğretmen

abe kobo

öğretmenler kadar kıskanç varlıklar son derece azdır. öğrenciler her yıl, akan bir ırmağın suyu gibi, öğretmenlerin üzerinden akar gider ama o akıntının dibinde, sadece öğretmenler, çöküvermiş kayalar gibi, hep oldukları yerde kalırlar. ümit sözcüğünü başkaları için kullansalar da kendileri rüyalarında bile göremezler. onlar, kendilerini işe yaramaz çöplük gibi görerek ya mazoşist eğilimlere kapılır ya da başkalarının pervasızlıklarından şikayet eden fazilet savaşçıları haline gelirler. başına buyruk hareketlere hayran oldukları halde, başına buyruk hareketlerden nefret etmeden duramazlar.

9.2.20

aşk

platon

bir insan öteki yarısıyla, kendi hakiki yarısıyla karşılaştığı zaman aşktan, dostluktan ve samimiyetten doğan şaşkınlıkla kendinden geçer. bu ikili bundan böyle birbirlerinden bir an bile ayrı kalmaya dayanamaz. hayatları boyunca beraber yaşar; lakin birbirlerinden ne beklediklerini açıklayamazlar.

birbirleriyle olmaktan bu denli zevk alan iki insanın beraberliklerinin sadece cinsel arzu olabileceğini kimse düşünemez. ruhun muradının bambaşka bir şey olduğu aşikar olsa da, bu kolay kolay açıklanamadığındandır ki, muğlak ve esrarengiz bir önsezi olarak kalır.

7.2.20

halk

douglas adams

en önemli sorun -ya da en önemli sorunlardan biri, çünkü bir sürü en önemli sorun vardır- halkı yönetmekle ilgili en önemli sorunlardan biri, bu işin kime yaptırılacağını bulmaktır. daha doğrusu halkı, kendilerini yönetmesine izin vermeleri için ikna etmeyi başaracak birini bulmaktır. özetlersek: iyi bilinen bir gerçektir ki, halka hükmetmeyi en çok isteyenler, bu işi yapmaya en az uygun olanlardır. özeti özetleyecek olursak: kendisinin başkan yapılmasını sağlayabilecek kişilerin bu işi yapmasına hiçbir surette izin verilmemesi gerekir. özetin özetini özetlersek: halk bir sorundur.

5.2.20

dilek

andre breton

inanılmaz bir şekilde şunu diledim hep: geceleyin bir ormanda, güzel ve çıplak bir kadınla karşılaşmak. ancak böylesi bir dilek bir kez ifade edildi mi hiçbir anlamı kalmayacağından, bu kez inanılmaz bir şekilde böyle bir kadına rastlamamış olduğuma pişmanım. böylesi bir karşılaşmayı varsaymak öylesine çılgınca bir şey değil. olmayacak şey de değil.

bana öyle geliyor ki her şey bir kalemde durur ve ah! yazmakta olduğumu da yazmazdım o zaman. aklın mevcudiyetinin yokluğunu bir olasılıkla en çok hissettiğim bu tür durumlara bayılıyorum. bu durum karşısında kalkıp kaçmaktan başka bir şey akıl edemezdim (bu son cümleye gülenler domuzdur).

geçen yıl bir akşam vakti "electric-palace"ın oralardaki galerilerde, üstünden çıkarıp atacak bir mantodan başka hiçbir şeyi olmayan bir çırılçıplak kadın, bembeyaz teniyle, bir sıradan diğerine gidip geliyordu. bu kadarı bile baş döndürücüydü. ne yazık ki olağanüstü olmaktan uzak "electric"in bu köşesi, hiçbir ilginç yanı olmayan bir sefahat mahalliydi.

3.2.20

çöl

bret easton ellis

eskiden doğa ve toprak, yaşam ve suyun olduğu yerde, bitimsiz bir çöl gördüm, bir tür kratere benzeyen, öylesine uzak ki mantıktan ve ışıktan ve ruhtan, zihin onu herhangi bir bilinç düzeyinde kavrayamaz ve algılamaya yaklaşsan bile zihnin gerisin geriye kaçar, içine alamaz onu. öyle açık ve gerçek ve yaşamsal bir manzara idi ki benim için, el değmemişliğinde neredeyse soyuttu. benim anlayabildiğim buydu, benim hayatımı yaşama biçimim, çevresinde hareketlerimi ördüğüm şey, elle tutulur, gözle görünür olanla hesaplaşma biçimimdi. benim gerçekliğimin çevresinde dönendiği coğrafya: benim aklıma gelmezdi hiç, insanlar iyi midir, insan kendini değiştirebilir mi, insan bir duygudan ya da bir bakıştan ya da bir jestten haz duyarsa dünya daha iyi mi olur ya da birinin aşkını ya da iyiliğini kabul ederse. hiçbir şey olumlayıcı değildi; "ruh cömertliği" lafı hiçbir şeyi açıklamıyordu, bir klişeydi, kötü bir şakaydı. seks aritmetiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla. arzu anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı. düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey.. insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey. benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi.

1.2.20

androjen

paulo coelho

platon'a göre, yaratılışın başında, erkeklerle kadınlar bugünküne hiç benzemezlerdi. sadece bir gövdesi, bir boynu ve her biri ayrı yönlere bakan çift yüzlü kafaları olan androjen varlıklar mevcuttu. sanki iki yaratık sırt sırta yapıştırılmış gibi, iki cinsel organı, dört bacağı, dört kolu vardı bunların. ama kıskanç yunan tanrıları, dört kollu bir yaratığın çok fazla çalışabildiğini fark ettiler; ters tarafa bakan iki yüz sürekli tetikteydi; dolayısıyla bu varlıklara kalleşçe saldırmak mümkün değildi. dört bacak sayesinde fazla yorulmadan uzun süre ayakta durabiliyor ya da yürüyebiliyorlardı. ve en tehlikelisi: çift cinsiyet organlı bu yaratığın üremek için kimseye ihtiyacı yoktu. bunun üzerine, olympos'un mutlak hakimi zeus dedi ki: "şu ölümlülerin gücünü elinden almak için bir planım var." şimşeğini fırlattığı gibi androjenleri ikiye bölerek erkekle kadını yarattı. dünyanın nüfusu bir anda artıverdi. aynı zamanda da üzerinde yaşayanlar güçten düştüler ve yollarını şaşırdılar. artık kayıp yarılarını aramak, yeniden onunla kucaklaşmak zorundaydılar. iki bedenin tek beden olmak üzere kaynaştığı bu kucaklaşmaya seks diyoruz.