27.2.20

tanrı

georg büchner

payne: gel bakalım filozof anaksagoras, irşat edeyim seni. tanrı yoktur; çünkü dünyayı ya tanrı yaratmıştır ya da yaratmamıştır. tanrı yaratmadıysa dünyanın nedeni kendi içindedir ve tanrı yoktur; çünkü tanrı ancak her türlü varlığın nedenini içermekle tanrı olur. ama tanrı dünyayı yaratmış olamaz; çünkü yaratılış ya tanrı gibi öncesiz ve sonrasızdır ya da bir başlangıcı vardır. bir başlangıcı varsa tanrı'nın onu zamanın belirli bir anında yaratmış olması gerekir; yani tanrı sonsuz bir süre dinlendikten sonra bir anda faaliyete geçmiş olmalıdır, yani ansızın zaman kavramının onun üzerinde uygulanmasını sağlayan bir değişiklik geçirmiş olmalıdır ki ikisi de tanrı'nın varlığıyla çelişir. dolayısıyla tanrı dünyayı yaratmış olamaz. oysa biz dünyanın ya da en azından kendi ben'imizin mevcut olduğunu ve yukarıda söylenenlerden kendi nedeninin de kendi içinde ya da tanrı olmayan bir şeyde olması gerektiğini açık ve net olarak bildiğimiz için, bu yüzden bir tanrı var olamaz. quod erat demostrandum.

mercier: bir dakika payne, ya yaratılış öncesiz ve sonrasız ise?

payne: o zaman yaratılış değildir. o zaman spinoza'nın dediği gibi tanrı'yla birdir ya da onun bir özelliğidir. o zaman tanrı her şeydedir, sizdedir cancağızım, filozof anaksagoras'tadır ve benim içimdedir. bu o kadar kötü olmazdı; ama itiraf etmelisiniz ki sevgili tanrı her birimizin içindeyken diş ağrısı çekebilir, belsoğukluğuna yakalanabilir, diri diri gömülebilir ya da en azından bunun çok nahoş düşüncesine kapılabilirse, ilahi yücelikten pek de söz edilemez.

mercier: ama ortada yine de bir neden olmalı.

payne: bunu kim inkâr ediyor; ama bizim tanrı olarak, yani mükemmel olarak düşündüğümüz şeyin bu neden olduğunu kim söylüyor size? dünyayı mükemmel olarak mı kabul ediyorsunuz?

mercier: hayır.

payne: peki, mükemmel olmayan bir sonuçtan mükemmel bir nedene nasıl varıyorsunuz? voltaire ne tanrı'yla ne de krallarla bozuşmaya cesaret edebildi; bu yüzden yaptı bunu. aklından başka bir şeyi olmayan ve onu tutarlılıkla kullanmayı bile bilmeyen ya da buna cesaret edemeyen, beceriksizin tekidir.

mercier: buna karşılık ben mükemmel bir nedenin mükemmel bir sonucu olabilir mi diye soruyorum. yani mükemmel bir şey mükemmel bir şeyi yaratabilir mi? bu imkansız değil midir? çünkü yaratılanın kendi nedeni asla kendi içinde olamayacaktır; oysa bunun mükemmelliğe dahil olduğunu söylemiştiniz.

chaumette: susun! susun!

payne: sakin ol filozof. haklısınız, tanrı'nın yaratması gerekiyorsa, yalnızca mükemmel olmayan bir şey yaratabilir, tereddütle onu tamamen bu haliyle bırakır. tanrı'yı yalnızca yaratır halde düşünebilmemiz pek insanca değil mi? çünkü kendimize "biz varız!" diyebilmek için sürekli hareket edip silkinmemiz gerekiyor. tanrı'ya da bu sefil ihtiyacı yakıştırmak zorunda mıyız? tinimiz uyumlu bir halde kendine dayanan bir varlıkta sonsuz bahtiyarlığa dalıyorsa, ulaklara tamamen gizemli bir tavırla söylediğimiz gibi coşup taşan sevgi ihtiyacından ötürü hemen parmaklarını uzatıp masanın üstünde hamurdan insancıklar yaptığını varsaymak zorunda mıyız? sırf kendimizi tanrı'nın oğulları yapmak için bütün bunlara mecbur muyuz? daha mütevazı bir babayı tercih ederim, en azından ona kendi seviyesinin altında, domuz ahırlarında ya da kadırgaların üstünde eğitim görmeme izin vermesini yakıştıramam.

mükemmel olmayanı ortadan kaldırın, ancak o zaman tanrı'yı kanıtlayabilirsiniz. spinoza denedi bunu. kötüyü yadsıyabilirsiniz ama acıyı yadsıyamazsınız; yalnızca akıl tanrı'yı kanıtlayabilir, duygu buna isyan eder. anlasana anaksagoras, neden acı çekiyorum? bu ateizmin kayasıdır. en küçük bir acı titremesi, yalnızca bir atomun kıpırdaması yaratılışta yukarıdan aşağıya bir çatlak yaratır.

mercier: ya ahlak?

payne: önce tanrı'yı ahlaktan yola çıkarak kanıtlıyorsunuz, sonra da ahlakı tanrı'dan yola çıkarak. ahlakınızla nereye varmak istiyorsunuz? kendinde ve kendisi için iyi ya da kötü var mıdır, yok mudur bilmiyorum; bu yüzden de davranış değiştirmek zorunda değilim. doğama uygun davranıyorum, ona uygun olan benim için iyidir ve onu yaparım; doğama aykırı olan, benim için kötüdür, onu yapmam ve yoluma çıktığında kendimi ona karşı savunurum. söylendiği gibi erdemli kalabilirsiniz ve kendinizi sözümona sefahatten koruyabilirsiniz; bu yüzden onların karşıtlarını hor görmeniz gerekmez, çok da hazin bir duygudur bu.

chaumette: doğru, çok doğru.

hérault: ey filozof anaksagoras, tanrı'nın her şey olduğu için kendi karşıtı da, yani mükemmel ve kusurlu, kötü ve iyi, mutlu ve acı çeken de olması gerektiği söylenebilir; elbette sonuç sıfıra eşit olur, bunlar birbirini karşılıklı ortadan kaldırır; böylece hiçe varırız. sevinebilirsin, sonunda mutlu çıkıyorsun işin içinden, madam momoro'ya doğanın başyapıtı olarak tapınabilirsin rahatlıkla, en azından kasıklarında gül çelenkleri bıraktı.

chaumette: size yürekten teşekkür ediyorum beyler.

25.2.20

gezgin ve gölgesi

nietzsche

küçücük bir bahçe, incirler, biraz peynir ve üç ya da dört arkadaş: buydu epikuros'un bolluğu.

insanı aramadan önce feneri bulmuş olmak gerekir.

rüyalarda o kadar çok sanatsallık tüketiriz ki, bu yüzden gündüzleri genellikle yoksul kalırız bu açıdan.

hakiki görünüşlülük, ama hakikat değil; özgür görünüşlülük, ama özgürlük değil; bu iki meyvedir, bilgi ağacının yaşam ağacıyla karıştırılamayışını sağlayan.

insanların gerçekten de çok önem verdiği şeylerin, en yakın şeylerin, ikiyüzlüce bir hor görülüşü vardır.

bir insan üzerinde tutkularının biçimi, bir diğerinde dinleme ve itaat etme alışkanlığı, bir üçüncüsünde mantıklı bilinç, bir dördüncüsünde ise kaçamaklardan hoşlanma ve cesurca keyif alma olarak durur zorunluluk.

herhangi bir şeye bağımlı olduğumuzu hissetmediğimiz sürece kendimizi özgür sanırız.

her türlü ruhsal zevkte ya da sıkıntıda işbaşındaki hatalar olmasaydı, hiçbir zaman bir insanlık ortaya çıkmazdı. insanlığın temel duygusu, insanın özgürlüğün olmadığı bir dünyada özgür olan olduğu, ister iyi ister kötü davransın ölümsüz mucize yaratıcısı, şaşırtıcı bir istisna, hayvanüstü, handiyse tanrı, yaratılışın anlamı, var olmaması düşünülemeyen, kozmik bilmecenin çözüm şifresi, doğanın büyük hakimi ve onun aşağılayıcısı, kendi tarihine dünya tarihi diyen varlık olduğu duygusudur. hiçliklerin hiçi insandır.

ne denli az zevk yetiyor birçoklarına yaşamı iyi bulmak için, ne denli mütevazıdır insan!

schopenhauer: yaşama istencinin zaman içindeki sürekli varlığının işareti cinsel birleşmedir.

her türlü karşı sevgiden vazgeçmek, sevginin sevilen varlığa acı çektirmemek adına ortaya koymaya hazır olduğu bir fedakârlıktır; aksi durumda kendi kendine, bu fedakarlığın verdiği acıdan daha fazla acı çektirecektir.

vicdan azabı çekmek, bir köpeğin taşı ısırması kadar aptalcadır.

en seçkin anlama yetisi olmadıkça, der deneyim, en incelmiş seçme yeteneği ve güçlü bir ölçülülük eğilimi olmadıkça, doğuştan ahlaksal zenginler, ahlaklılık savurganlarına dönüşürler. merhametli, iyiliksever, uzlaştırıcı, yatıştırıcı dürtülerine kendilerini ölçüsüzce kaptırarak, çevrelerindeki tüm dünyayı daha ihmalci, daha istekli ve daha duygusal kılarlar. bu büyük ahlaksal savurganların çocukları da bu yüzden kolaylıkla ve söylemesi ne acı ki, en iyi durumda hoş, hastalıklı birer işe yaramaz olup çıkarlar.

dikkat et de, dinginliğin ve huzurun, bir kasap dükkanının önünde duran köpeğinkiyle aynı olmasın: korkusundan ileriye iki, hırsından da geriye bir adım atamayan ve gözlerini ağzıymış gibi açan köpeğin.

on emirdeki gibi ahlaksal yasaklar yalnızca boyunduruk altına alınmış aklın çağına uygun düşerler.

iyi olan her şeyden pay almak isteyen, her an küçük olmayı da bilmeli.

tutkularını yenmiş bir insan, dünyanın en verimli toprağını ele geçirmiştir.

ancak en zeki ve en çalışkan hayvanların canları sıkılabilir.

en kısa yol, olabildiğince düz olan değil, uygun rüzgarda yelkenlerimizi şişirendir.

yalnızca kendi gördüğü zararlar akıllı yapar kişiyi, yalnızca başkalarının gördüğü zararlar da iyi.

kutsallık kokusu yalnızca yanılgılara siner.

insanlar, düşüncelerindeki imgelere, en sevgili sevgililerine olduklarından daha çok sadıktırlar.

bir partiden ya da bir dinden ayrılmak isteyen, şimdi onu çürütmesi gerektiğini düşünür. oysa çok fazla kibirli bir düşüncedir bu. gerekli olan yalnızca, şimdiye dek hangi perçinlerin onu bu partiye ya da dine bağladıklarını ve şimdi artık bunu yapmadıklarını, hangi niyetlerin onu buraya sürüklediklerini ve şimdi başka yöne sürüklediklerini açıkça görmesidir. o partinin ya da dinin yanına bilgiye dayalı kesin gerekçelerle geçmiş değilizdir; ondan ayrıldığımızda da böyleymiş gibi yapmamalıyız.

büyük üslup, güzel olanın korkunç olana karşı zafer kazanmasıyla doğar.

genç yazarlar bilmezler, iyi anlatımın, iyi düşüncenin ancak kendisi gibiler arasında iyi bir etki yaptığını; harika bir alıntının bütün bir sayfayı, hatta bütün bir kitabı mahvedebileceğini, bu arada okuru uyarıp ona adeta "dikkat et, ben değerli taşım ve etrafımdakiler kurşun, soluk adi kurşun" diye sesleneceğini. her sözcük, her düşünce ancak kendi toplumunda yaşamak ister: budur seçilen üslubun ahlakı.

artık, bir kitap yazmak istediği söylenen yazarları değil, yalnızca düşünceleri yanlışlıkla bir kitap olanları okumak istiyorum.

özgün olan genellikle hayranlık uyandırır, hatta tapılır ona; ama ender olarak anlaşılır. gelenekten inatla uzaklaşmak demek, anlaşılmak istememek demektir.

klasikler, entelektüel ve yazınsal erdemleri yeşertenler değil, halklar yok olup gitseler bile üzerlerinde duran bazı erdemleri olgunlaştıranlardır ve onların en uçtaki sürgünleridirler; çünkü onlardan daha hafif, daha özgür, daha saftırlar.

kalem, mürekkep ve yazı masası istemelidir kitap; ama genellikle kalem, mürekkep ve yazı masası kitabı isterler. bu yüzden şimdi bu kadar az şey var kitaplarda.

gözüpek benzetmeler yazarın kötü niyetinin kanıtı değillerse, onun yorulmuş düşleminin kanıtıdırlar. ama her halükarda onun kötü zevkinin kanıtıdırlar.

iyi bir yazarın elde edeceği en son şeydir verimlilik; ona daha başından sahip olan, asla iyi bir yazar olamayacaktır. en soylu yarış atları, zaferlerinin yorgunluğunu çıkarma hakkına sahip oluncaya dek cılızdırlar.

gerçek düşünceler, gerçek şairlerde hep örtülü dolaşırlar, mısırlı kadınlar gibi; yalnızca düşüncenin derin gözü bakar özgürce, peçenin ardından.

böyle yaparız birçok yeteneği onaylarken: onlara iyilik ederiz, bize acı verdiklerinde.

sıradanlık üstün tinin taşıyabileceği en mutlu maskedir, büyük kitlenin, yani sıradanların aklına bir maske olduğunu getirmez; yine de tam da onların yüzünden tercih etmiştir bunu, onları kışkırtmamak için, hatta hiç de az değildir bunda, acımanın ve iyiliğin payı.

en yüce ve en kültürlü tinlerin ve de onlara ait olan sınıfların doğurganlıklarının az oluşu, çoğu kez evlenmeyişleri ve genel olarak cinsel soğuklukları, aslında insanlığın tutumluluğudur. bu tür insanlar insanlığın doruklarıdır, küçük zirveler halinde devam edemezler.

geçmişe saygı duyulan hiçbir yerde titizleri ve temizleri içeriye sokmamak gerekir. birazcık toz, çöp ve pislik olmadan kendini iyi hissetmez dindarlık.

hemen hemen her mesleğe bir amaç için seçilerek başlanır; ama meslek nihai amaç olarak sürdürülür. niyetlerin unutulması, en sık yapılan aptallıktır.

kendisi en üst düzeyde düşünme gücünün bir ürünü olan makine, onu kullanan insanlarda hemen hemen yalnızca en düşük düzeydeki, düşüncesiz güçleri devindirir. bu sırada, başka zaman atıl duran olağanüstü bir gücü yerinden oynatır, doğrudur bu; ne ki daha yukarıya çıkma, daha iyisini yapma, sanatçı olma itkisi vermez. etkin ve tek biçimli kılar; ancak bu durum zaman içinde bir karşı etkiyi, onun sayesinde değişiklikler dolu aylaklığı özlemeyi öğrenen ruhta, ümitsiz bir can sıkıntısını doğurur.

ortaçağ en büyük tutkuların çağıdır. ne antik çağda ne de bizim çağımızda vardır ruhun bu genişliği; ruhun uzamı asla daha büyük olmamıştır ve asla daha uzun birimlerle ölçülmemiştir.

her azarda biraz hakikat ve her övgüde biraz aptallık buluyorum. övgüyü genellikle hafife alıyor ve azarı da abartıyorum.

yalnızca sıradan olanın bir fiyatı vardır.

birkaç saatlik bir dağ çıkışı, bir namussuzu ve bir azizi oldukça eşit iki yaratık yapar.

ara sıra biraz sağlık, en iyi ilacıdır hastaların.

iftiralar, başkalarının senin bedeninde ortaya çıkan hastalıklarıdır; toplumun ahlaksal bir beden olduğunu; bu yüzden senin, başkalarına yarayacak tedaviye kendi üstünde başlayabileceğini kanıtlarlar.

zaman zaman insanlara karşı aldırışsız ve soğuk oluşumuz, katılık ve karakter eksikliği olarak yorumlansa da, çoğu kez yalnızca tin yorgunluğudur. bu durumdayken başkaları ve kendimiz de bize önemsiz ya da can sıkıcı gelir.

kahramanca olan, kişinin büyük bir şeyi, kendini başkalarının önünde, başkaları ile rekabet içinde hissetmeden yapmasına -ya da büyük bir tarzda yapmamasına- dayanır. kahraman, ıssız ve ayak basılmaz kutsal sınır bölgesini hep taşır yanında, nereye giderse gitsin.

aptallık, kadındaki kadınca olmayandır.

en berbat veba bile bir gün kibrin elinden gitmesi kadar zarar veremez insana.

demokratik kurumlar, tiranca arzuların eski vebasına karşı karantina tesisleridir; bu halleriyle çok yararlı ve çok sıkıcıdırlar.

en tehlikeli yandaş, yokluğu tüm partiyi yok edebilecek olandır; yani en iyi yandaştır.

bir şey yaşandığı sürece yaşanana boyun eğmeli ve gözleri kapamalı, yani hemen burada gözlemciyi oynamamalı. yoksa yaşantının iyi hazmedilmesine engel olunur: bir bilgelik yerine bir hazımsızlık kalır geriye.

bilmek ve ölçmek istediğin şeylere veda etmelisin, en azından bir süreliğine. ancak şehirden uzaklaşırsan görürsün, kulelerin binaların üzerinden ne kadar yükseğe uzandığını.

vermek daha mutludur sahip olmaktan; nedir ki en zengin kişi, bir çölün ıssızlığında!

ev tamamlandığında, iskele sökülmelidir.

gelişkin insanlığın ilk çağında cesaret erdemlerin en seçkini olarak kabul ediliyordu, ikinci çağda adalet, üçüncüsünde ılımlılık, dördüncüsünde de bilgelik. biz hangi çağda yaşıyoruz? sen hangisinde yaşıyorsun?

gününün en az üçte birini tutkulardan, insanlardan ve kitaplardan uzak geçirmeyen biri, nasıl bir düşünür olabilir ki?

23.2.20

öğretmen

abe kobo

öğretmenler kadar kıskanç varlıklar son derece azdır. öğrenciler her yıl, akan bir ırmağın suyu gibi, öğretmenlerin üzerinden akar gider ama o akıntının dibinde, sadece öğretmenler, çöküvermiş kayalar gibi, hep oldukları yerde kalırlar. ümit sözcüğünü başkaları için kullansalar da kendileri rüyalarında bile göremezler. onlar, kendilerini işe yaramaz çöplük gibi görerek ya mazoşist eğilimlere kapılır ya da başkalarının pervasızlıklarından şikayet eden fazilet savaşçıları haline gelirler. başına buyruk hareketlere hayran oldukları halde, başına buyruk hareketlerden nefret etmeden duramazlar.

21.2.20

sicilya konuşmaları

elio vittorini

insan suç işlemek için doğmuştur.

hangi sınıftan olursa olsun, hangi inançtan olursa olsun; ister cahil olsun, ister okumuş; ister zengin olsun, ister yoksul; hepsi birdir.

herkes her şeyin kötü yanını görmeye hazır. her zaman başka bir şey için umutlanırlar, daha iyi bir şey için, her zaman da onu elde edemeyeceklerinden yakınırlar. her zaman kalbi kırık, her zaman üzgün. her zaman için intihar etmeyi kurarlar.

ben, insanlığın yeni bir şeye hazır olduğuna inanıyorum. yalnız hırsızlık etmemeye, adam öldürmemeye, iyi bir vatandaş olmaya değil. bunun ötesinde başka bir şeye. yeni ve başka ödevleri yüklenmeye hazır olduğuna inanıyorum insanlığın. bizim içimizde duyduğumuz da bu, sanıyorum, başka ödevler yüklenme isteği, yeni işler başarma isteği. yeni bir duyarlıkla vicdanımızın bize gösterdiği yeni işler başarma isteği.

bence asıl mesele şu: artık ödevimizi, ödevlerimizi yerine getirmek bizi tatmin etmiyor. onları yerine getirmek bir çeşit duygusuzluğa yol açmakta, ödevler yerine getirildikten sonra içimizde bir rahatlama olmuyor. çünkü bu ödevler artık çok eskimiş şeyler, çok eski ve çok kolaylaşmış sorumluluklar. bunlar gerçek vicdanın ihtiyaçları değil artık.

her şey memurluktan daha iyidir.

evin kadını hastalandı mı, felaket başlar. erkeğin hastalanması daha iyi. çünkü kışın erkekler zaten çalışmazlar; ama kadın hastalandı mı her şeyin sonu gelir. çünkü kadın her zaman vadiye inip hindiba toplayabilir, olmazsa kırlarda salyangoz arar. evi çekip çeviren kadındır, anadır.

insanlar tanrıların sıradan kimselerde nefret ettikleri şeyleri krallarda hoş gördüklerini sanırlar.

19.2.20

elsa'nın gözleri

louis aragon

öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de

bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm

orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm

öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde


uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde

sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer

yaz meleklerinin eteklerinden bulutlar biçer

göklerin en mavisi buğdayların üzerinde


karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgâr

göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince

camın kırılan yerindeki maviliğini de

yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar


ben bu radyumu bir pekbilent taşından çıkardım

benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde

bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke

gözlerin peru'mdur benim golkond'um, hindistan'ım


kâinat paramparça oldu bir akşam üzeri

her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın

gördüm denizin üzerinde parlarken elsa'nın 

gözleri, elsa'nın gözleri, elsa'nın gözleri

17.2.20

şimdi bile

john steinbeck

şimdi bile

ne zaman girse düşüme, o turunç memeli yârim

hâlâ o turunçlarla, yıldız yüzü ne zaman görünse

ve alev alev vücudu

sevda ateşiyle delik deşik

o tazecik hâli için seçtiğim güzel ne zaman girse düşüme

karlar altında kanar yüreğim, vurur vurur


şimdi bile

lotus gözlü yârim bana dönse

sevdayla baygın

yeniden uzatırdım özlemli kollarımı ona

baldan sarhoş olmuş arıya dönerdim

bir nilüferin özünü içerek dudağından


şimdi bile

onu uzanmış görsem, gözleri açık

yaprakları alev alev, solgun yanına dönüp

beni çağıran

sevgim bir çelenk olurdu

gece bizi sarardı

günün göğsünü öpen kara saçlı bir âşık gibi


şimdi bile

boş gözlerim göstersin bana

ah göstersin bana

yitik çocuğumun bütün yüzlerini

ey altınlı alkalar

manolya çiçeklerinin yanaklarını okşayan

ve siz beyazlıklar, tatlı beyazlıklar

üstünüze dudaklarım ne güzel yazardı

bir daha yazmayacakları öpüşten mısralar


şimdi bile

ki ölüm, kaymış gözler üstünde kırpışan

kirpiklerinin ve aşktan harap olmuş

sebu endamının acısını sunar

ve tüller arasında titreşen

memelerinin pembe çiçeklerini, beni mest ederek

ateşten dudaklar ki, bir gün dudaklarımla mühürlenmiş

beni harap edip


şimdi bile

ki pazarlarda, çarşılarda anıldı derdi

beni candan sevmek derdi

altın ve gümüş için alıp satan adamcıklar

gözlerini uğuştururlar, ama hiçbir deniz prensi

götürmedi iğrenç yatağına onu

bir tanem benim

setrenin omuza asılısı gibi sarılırdın bana

yavrucuğum


şimdi bile

hâlâ hayranım o siyah gözlere, ipekli ve okşayıcı

hep öyle mahzun, mahzun büsbütün ve kapanmış kirpikleri

tatlı bir gölge salan gülümser gözlere

ne başka bir bakıştı o

taptaze dudaklar deli eder beni hâlâ, o dudakların kokusu

o büklüm büklüm saçlar, dumanların en incesi

narin parmaklar ve zümrüt gözlerin yeşil gülüşü


şimdi bile

hatırlıyorum nasıl usulca cevap verirdin bana

ellerin saçlarımda, tek can olurduk ikimiz

ve sunardı dudakların ateşli bir hâtıra bana

görmüştüm mehtaplı gecelerde sevişmesini

rati rahibelerinin

altın bir lâmbayla tapınağa girdiklerini

gelişigüzel yere serilip uyuduklarını görmüştüm


şimdi bile

ki hep gençliklerini düşünen kule hâkimlerinin

dinlediğim sözlerinden usanmışım

yârimin iç çekişlerinin tadını arıyorum boşuna

üzerinde uyuduğumuz karışık renklerin fısıltısını

doğru sözcükler, tuhaf sözcükler

bir derenin gümüş çağıltısını andıran

delikli taştaki kabarık beyaz köpükler söndü

habbecikler patladıkça alçaldı

direklerin altında deniz epeyden beri

görülmeyen şekilde yükselmiş

küçük dalgalar kayaları okşuyordu.


şimdi bile

selvilerle güllerden bezgin

mavi dağlardan, esmer tepelerden

denizin şarkısından bezgin, sihirli gözlerin parıldadığı

kelebekler gibi ellerin üstüme konduğu, tarla kuşu öterken

çocukların gülüşerek derede çimdiği günleri düşünüyorum


şimdi bile

bu hayatın doyulmaz tadına varmışım, biliyorum

büyük şölende yeşil kadehten içmişim

bir ömür boyu ancak

yârimi görmüşüm bir an

akmış gözlerime vücudunun açtığı

ebedi ışık seli

15.2.20

bitik adam

giovanni papini

"tüm hayatını yalnız ve yabanıl geçirdi.(ludovico ariosto)

yüreğinde mesihvari tutkuyu barındırmayan bir ülke parçalanmaya mahkumdur.

şişkin cüzdanların yakınında doğmuş olanlardan, istediklerini neredeyse her zaman satın alabilen o insanlardan daima nefret etmişimdir.

çocukluk aşktır, neşedir, kaygısızlıktır. ancak ben geçmişteki kendimi hep ayrık, mahzun, düşünceli görüyorum.

tanrı benim için hiç ölmedi; çünkü zaten ruhumda hiç var olmadı.

ruhumu kitaplara ve ölülere borçlu olduğum kadar ağaçlara ve dağlara da borçluyum. kırlar beni kütüphaneler kadar eğitmiştir. tek ve belli başlı bir kırsal bölge: içimdeki tüm şiirselliği, melankoliyi, karamsarlığı ve yalnızlığı toscana kırsalından, floransa çevresindeki kırlıklardan almışımdır.

en derin gerçeklik, her zaman geç ya da en son keşfedilendir.

hayat, katlanılabilir bir şey olsun diye yaşanır. duyarlılık onu yaratır ve anbean içini doldurur ve su misali sessizce akıp gitse bile en azından bizi değişmez ve ebedi görünebilecek bir akıntı misali beraberinde sürükler. ama hayat, düşünceyle, mantıkla, akılla, felsefeyle sorgulanıp, ayıklanıp soyulduğu vakit boşluk, dipsiz yüzünü gösterir, hiçlik dürüstçe bir hiç olduğunu itiraf eder ve umutsuzluk, tanrı'nın oğlunun terk edilmiş mezarı başına konan melek misali ruhun içine tüner.

"hülya kâsesinden büyük yudumlar içmek gerekir."

düşünce asla durmaz. kapatılan son sayfa yeni bir oyunun başlangıcından başka bir şey değildir ve çıkılan her zirve başka uçuşlar için kullanılan bir tramplendir.

sen göçüp gitmedin, lakin yittin / elbette ağlarsın, ey can kuşu (dante)

her şey görecelidir. yanlışlık burada, doğruluk oradadır. doğruluk bu yanda, yanlışlık ise diğer yandadır. tüm prensipler birbirini yalanlar. her metafizik, herhangi mistik bir bütünlüğe, anlaşılmaz, hiçbir şey olmayan, hiçbir anlama gelmeyen bir tekliğe indirgenen genel iki üç formülün değişik anlatım biçimleriyle yazıya geçirilmesinden ibarettir. yaşamımızdaki ön yargıları, duyguları, en banalleri de dahil olmak üzere ihtiyaçları haklı çıkarmak için felsefeler üretiliyor.

hatıraları silme hakkını ve gerçekliği yeni konular ve şekillerle tekrar örme gücünü kendimizde yalnızken, safken, bakirken ve arıyken buluruz.

dünya yanlış tasarlanmış, hayat uyumdan ve yücelikten mahrummuş gibi görünür bize; düşünce, yarım kalmış çılgınca bir amaç, henüz yeni başlamış bir hareket, kimsenin çizmediği karanlık ve karmakarışık bir çizim izlenimi yaratır üzerimizde.

felsefe bilgiydi (derin düşünme) ve evrensel olanın (birlik) arayışıydı.

herkesin yaşadığı yaşamdan iğreniyorum. ya büyük olmak ya da kendimi öldürmek istiyorum. bu kısa hayat ve dünyadaki köleliğimiz boyunca bize kimin verdiğini bilmediğim şu yegâne ruhu devleştirmek, arıtmak, çalışmak ve acı çekmek gerekir büyümek için. ruhu yüceltmek için küçük şeyleri bilmeye ihtiyaç vardır; onu arıtmak için tüm pislikleri, onu daha canlı ve güçlü kılmak için tüm korkuları ve küçük kalleşlikleri görmek lazımdır.

insanların, yakınındakilerin gözündeki çöpü görmekteki başarısı yeni bir şey değildir.

felsefe! canlılardan daha canlı hayaletlerin, bedenlerin en denizkızımsı gölgelerinin, şeylere ait en dolgun sözcüklerin, bir şiir kıtasından daha alevli formüllerin masalımsı dünyaları!

ulaşılamaz yükseklik yoktur, çok kısa kanatlar ve yetersiz soluklar vardır.

daha büyük bir gücün yenemeyeceği bir güç yoktur, daha kuvvetli birinin alt edemeyeceği bir düşman yoktur, mucizevi zenginliklere ulaşmayı engelleyecek yoksulluk yoktur; erimeyecek, ısıtılıp kaynatılamayacak buz yoktur. insan bir girişime başlarken bitirmek için nelere ihtiyacı olduğunun hesabını iyi yapmalıdır.

ey binbir gece masalları! sen tüm şiirlerin başyapıtısın.

elime geçen her şeyi soludum, emdim, çiğnedim ve sindirdim; şimdi ise nasıl mal ayrımı yapacağımı bilmiyorum. tamamen başkalarının teorilerine bulanmış, tıka basa kitaplarla dolmuş, makalelere doymuş, boğazıma kadar kelimelere ve imgelere batmış durumdayım. ben kültürün ve başkalarının çocuğuyum ama aslında bir dahi ve kendim olmak isterdim. bu belirsizlik yüreğimi dağlıyor: gerçekten kim olduğumu, yaptığım şeylerdeki şahsi tarafımın hangisi olduğunu bilmek isterdim.

her şeyini verene her şey verilecektir.

uydurmalar satan kişi, sıkılganların ve paralıların kölesidir; kendi içinde yeterince hayata sahip olamayan kimselere başkalarının uydurma hayatını satan bir çeşit muhabbet tellalıdır. netice olarak bir puroyla bir öykü, bir dramla bir şişe şarap arasında ne fark vardır? sigara içmek ve okumak beklemenin verdiği sıkıntıyı giderir; bir komedya dinleyerek ve iyice sarhoş olunarak başka bir dünyaya geçilir; hayaller kurulmaya ve olmayan şeyler görülmeye başlanır. aradaki fark sanattır.

insanların hemen hepsi, altmış yaşında bile olsalar çocuk gibidirler; keşiflere ve maceralara, pitoresk ve dokunaklı şeylere gereksinim duyarlar.

bir delinin de kendine ait konuları vardır ve onları bilgelikle dinlemek lazımdır.

profesyonel bir anlatıcının, normal hayatlarında yeterince eğlencesi olmayan küçük beyler ve küçük hanımlara, don kişot'un arkasından seve seve kahkaha atan ve kral lear için seve seve bir damla yaş döken anneler ve babalara sonradan sunmak için el atmadığı ve sahiplenmediği hiçbir şey yoktur bu dünyada.

bütün müzik melankoliden ibaret, çaresizlik kuyusunun dibinde iğrenç olmayan tek şey şehvet.

şimdiye duyduğum nefret yüzünden birkaç ölü dahiye sığınıyordum; var olana duyduğum nefret yüzünden kendimi hayallere bırakıyordum; insanlara duyduğum nefret yüzünden doğanın yalnızlığını ve bitkilerin sessiz dostluğunu arıyordum. o zamanlardaki favori kelimem özgürlük idi. ondan ve bundan; şimdiden ve sonradan, buradan ve oradan özgür olmak: her şeyden özgür olmak.

13.2.20

yorgun

osho

insanlar neden bu kadar yorgun görünüyor? hepsi savaşıyor. dinin sana savaşmayı öğretiyor, yetiştirilişin tamamen çatışma üzerine kurulu, çünkü ego ancak mücadele yoluyla yaratılabilir. gevşediğinde, ego ortadan kaybolur. gevşemek, egosuz olmak demektir. ırmakla birlikte hareket edersen bir ego yaratamazsın. ego doğaya aykırı bir fenomendir, egoyu yaratmak çok büyük enerji gerektirir ve onu korumak da çok büyük enerji gerektirir. bir egoya sahip olmak çok pahalı bir olaydır. bütün yaşamını ona harcarsın.

mutsuz olmak mutlu olmaktan daha fazla enerji gerektirir. mutluluk doğaya ait bir durumdur, aslında mutlu olmak için enerji harcamaya gerek yoktur; çünkü mutluluk doğaldır. mutsuz olmak enerji gerektirir; çünkü mutsuzluk doğal değildir.

gerilimin nedeni senin dışındaki bir şey değil, gerilim senin içinde olanlarla ilgili. hiçbir neden yokken gergin olmak çok aptalca göründüğü için, her zaman gerginliğini açıklamanı sağlayacak dışsal bir neden bulacaksın. oysa gerilim senin dışında değil; biçimsiz yaşam tarzında. sürekli geçmişi ya da geleceği düşünüyorsun ve tek gerçeklik olan şimdiki zamanı kaçırıyorsun. bu, gerilim yaratır.

kırk iki yaşında hayat belli bir sonuca geliyor, başarısızlığa uğradın ya da başarılı oldun. kırk iki yaşından sonra fazla umut yok: para sahibi olduysan, bu yaşa gelinceye kadar kazandın. o muhteşem enerji ve güç günleri geride kaldı. otuz beş yaş zirvedir. bir yedi yıl daha verebilirsin; aslında yedi yıldır zaten tepeden aşağı iniyorsun. yapabileceğin her şeyi yaptın. şimdi yaş kırk ikiye geldi ve birden başarısız olduğunu görüyorsun.

insanlar yaşamlarında başarısızlığa uğramaya başladığında, yüksek tansiyon, kalp krizi ve benzeri bir sürü problem yaratıyor. bu problemler bahanedir. hiç fark ettin mi? kalp krizi ve yüksek tansiyon çoğunlukla kırk iki yaş civarında ortaya çıkıyor. neden kırk iki yaşına yakın? sağlıklı bir insan aniden kalp krizine kurban gidiyor.

11.2.20

büyük denizci

jack london

okulun çıkış kapısına doğru yürüdü ve kapıdan çıktı. ona kahraman gözüyle bakanlar şaşkın şaşkın durdular bir an; ama o yürümeyi sürdürdü, köşeyi döndü ve gözden kayboldu. amaçsız adımlarla dolaştı bir süre. ayakları tramvay raylarına götürdü onu. kente giden bir tramvay yolcularını indirmek üzere durduğunda basamağa atladı ve tramvayın açık bölümündeki yerlerden birine çöktü. bu ana kadar yaptıklarının bilincinde değildi pek. tramvay, dönüşünü yaparken tangur tungur sallandığında kendine geldi. vapur iskelesinin önündeydi şimdi. hiçbir şey duymadan, hiçbir şey görmeden san francisco'nun göbeğine gelivermişti. iskele binasının kulesinde duran saate bir göz attı. biri on geçiyordu. bir on beş vapuruna yetişecek kadar zamanı vardı. öyleyse bu vakti gereğince değerlendirmeliydi. nereye gideceği konusunda hiç ama hiçbir şey bilmediği halde on sente bir bilet aldı, kapıdan içeri girdi. az sonra san francisco körfezi'nin ortasında, güzelim oakland kentine doğru ilerliyordu.

bir saat kadar sonra, gene öyle amaçsız, gene öyle aklı başından çıkık, oakland kenti iskelelerinden birinin tahta kirişlerinde oturmuş, ağrıyan başını dost bir kalasa dayamış bulunuyordu. oturduğu yerden birkaç küçük vapurun güvertesi görünüyordu. küçümsenmeyecek sayıda işsiz güçsüz, sular üzerinde ileri geri kayan bu vapurları izlemek üzere toplanmıştı ve joe şimdi kendine gelmeye, çevresiyle ilgilenmeye başlamıştı. dört tekne vardı. oturduğu yerden adlarını okuyabiliyordu bunların. tam altında duranın, kıç tarafında kocaman yeşil harflerle hayalet yazılıydı. daha ötede duran üçü sırasıyla kapris, istiridye kraliçesi ve uçan hollandalı adlarını taşıyordu.

eğer o, yani joe bronson, şu balıkçı kayığının içinde olsaydı ve açık denizlere açılsaydı, daha ne isterdi! ah, ne güzel olurdu! ya da o ıskunada olsaydı, güneşin denizde yıkadığı ışıkları arasında kaybolsa, dünyaya açılsaydı! asıl yaşamak ona derlerdi işte! hayatta bir şeyler yapmak, yeryüzünde bir anlamı olmak, buna derlerdi. oysa o burada, kilitli bir kapı ardında, kendisi daha dünyaya gelmeden binlerce yıl önce ölüp gitmiş insanların ne yapıp ne ettiğini ezberlemek için kafa patlatıyordu.

bu teknelerden her birinin büyük kamaraları vardı, kamaraların tepelerinde de bacalar ve hayalet'in bacasından duman çıkıyordu. kamara kapıları açıktı, tepelerindeki sürgü de çekik olduğundan joe, içerisini görebiliyor ve on dokuz yirmi yaşlarında bir gencin yemek pişirmekte olduğunu izleyebiliyordu. kalçalarına dek uzanan balıkçı çizmeleri giymişti genç. çizmelerin bitiminde mavi pantolonu, koyu renk yün kazağı bile seçiliyordu. kazağını dirseklerine dek sıvamış, sert adaleli, güneş yanığı kollarını açığa çıkarmıştı.

delikanlı başını kaldırdığında, yüzünün de öyle sağlıklı, güneşi içmiş, esmerleşmiş olduğu görülüyordu. tatlı bir kahve kokusu geldi joe'nun burnuna. küçük bir tencereden de, helmeli helmeli pişmiş olduğu kuşkusuz, kuru fasulye kokusu yükseliyordu. genç, ocağın üzerine bir tava yerleştirdi, tava kızınca bir kalıp yağ gezdirdi üzerinde ve kalınca bir biftek parçasını cızz diye yerleştirdi. pişirme işini sürdürürken güvertedeki arkadaşıyla konuşuyordu. o genç de eğilip eğilip denizden kovayla su alıyor, güvertede yığılı istiridyelerin üzerine boşaltıyordu tuzlu suyu. bu iş tamamlanınca, istiridyeleri ıslak çuvallarla örttü ve kamaraya indi. yemek pişiren genç, küçük bir masa hazırlamıştı bu arada. yemekler tabaklara kondu ve iki denizci karınlarını doyurmaya başladı. joe'nun düşleri, gözlerinin önünde seriliydi şimdi. yaşam buydu işte. yaşamak buydu. onlar yaşıyordu. güneşin ve gökyüzünün altında, ayaklarının dibinde sallanan denizin üzerinde, üzerlerine rüzgâr üfleye üfleye ya da gününe göre yağmur damlaları düşe düşe sürdürüyorlardı yaşantılarını. gerçek hayatı yaşıyordu onlar.

öte yandan kendisi, onun gibilerin doldurduğu, onun gibi elli zavallının doldurduğu dört duvar içinde kafa patlatıyor, kabuklaşmış bilgi kırıntılarını ufalayıp ortaya dökmek için çabalıyordu. elli kişiyle -ve daha birçok kişiyle- birlikte bunları yaparken, bu mutlu insanlar, gönüllerinin dilediğince yaşıyor, kürek çekiyor, yelken geriyor, kendi yemeklerini pişiriyor, o kalabalık okuldakilerin ancak düşleyebilecekleri serüvenleri yaşıyorlardı.

joe göğüs geçirdi. o, böyle bir yaşam sürmek için yaratılmıştı, kitapları koltuğunda bir okul çocuğu olmak için değil. okulda başarısız olduğu apaçık ortadaydı. sınavlarda başarısızdı. ve şu anda, evet tam şu anda, bessie göğsünü gere gere eve gidiyordu. son sınavları vermişti, üstelik en yüksek notları aldığı da kuşkusuzdu. hayır, buna dayanılmazdı! okulu çekemezdi o. babası, onu okula göndermekle hata etmişti. yetenekli, okumaya hevesli çocuklar içindi okul. oysa kendisinin böyle bir isteği, okuma yeteneği olmadığı apaçık ortadaydı. yalnız okula gidenler, okuyanlar mı adam oluyordu sanki! birçok insan, bir hiç olarak denizlere açılmış, büyük işler başarmış, koca koca filolara sahip olmuş, tarihe adlarını yazdırmıştı. bunlardan biri olamaz mıydı o? joe bronson. büyük denizci.

9.2.20

doğu'da kadın

hüseyin rahmi gürpınar

doğu'da kadınların yaşadığı sade, tekdüze -üzücü olmasa hemen boş diyeceğim- o hayatı anlamaya uğraştım. ne buldum? sözlerime gücenmeyiniz. tembellik, cehalet, yoksunluk.. yaşayışınızda derin bir acı da var. fakat âdetlerinize çocukluğunuzdan beri alışkın olduğunuz için bu taraf bizim kadar sizce mahsus değildir zannediyorum. siz dünyanın ötesinde her şeyin gizli olduğu bir dünyada yaşıyorsunuz. bütün sevgileriniz, tutkularınız, sevinçleriniz, acılarınız hep örtülü. siz canlı bir bilmecesiniz. o kadar sırla örtülmüş, o derece gölgede yaşıyorsunuz ki ne olduğunuzu kendiniz de bilmiyorsunuz. doğanın, her şeyi aydınlatan güneşi, şu mavi, geniş seması altında açıkta cereyan eder bir haliniz yok. niçin doğadan, ışıktan, gerçekten bu kadar yüz çeviriyor ve korkuyorsunuz?

hayat tarzınızın birbiriyle aynı olması nedeniyle birinizin hayatını anlatmak, hepinizin hikâyesini anlatmak olur.

şeküre hanım kimdi? seksen yıllık ömrünü kafesin çubukları arkasında geçirmiş bir "insan kanarya", namahrem bakışlardan yüzünü saklamak için toplarla kumaş eskitmiş bir örtülü. dünyanın top gibi yuvarlak olduğunu söyleyenlerin bu delice iddialarına kahkahalarla gülen, içtiği suyun kimyevi bileşimini bilmeyen bir fen ve hakikat yoksunu.. iskender'le napolyon'un zaferlerini duymamış, timurlenk'e esir düşen padişahının adını öğrenmemiş bir tarih habersizi.. şiirin güzel ahengiyle kendinden geçmemiş; heyecanlar, taşkınlıklar, coşkunluklar geçirmemiş.. güzel sanatların güzelliği karşısında sarhoş olmamış.. doğanın güzelliklerine tapmayı öğrenmemiş.. insan dehasının olgunluk çiçeklerinden hiçbir haz ve letafet kokusu koklamamış.. ilhama dair ruhu bir şey hissetmemiş.. dünya ufkunu bulunduğu kafesin aralıklarından göründüğü kadar zannetmiş.. kafesi içinde doğan, hapisliğinden habersiz ve güneşin ince bir ışığıyla şevke gelen kanaryanın farkında olmadan neşelenmesi gibi ömrünün baharında yalnız kaderindeki kocasına karşı aşk şarkıları söylemiş.. çiftehanesi (kuş kafesi) içinde evlat yetiştirmeye uğraşmış.. kocasının okşayışlarını ortaklarıyla paylaşmaya, kendi payına az iltifat düştüğü zamanlar ağlamakla yetinmeye alışmış bir kadın..

siz hayatın geçici âdetlerden doğan acılarını gelişigüzel karşılamaya, her belaya boyun eğmeye alışmışsınız. kazaya razı oluyorsunuz. fakat kaza zannettiğiniz şeylerin çoğu hoşgörünüzün ve ihmalinizin sonuçlarıdır. cehalet insanı miskin, bilgi ise güçlü yapar. bir kısım erkeklerinizin sizi cehalet körlüğünde bırakmak istemeleri, üzerinizde olan yersiz üstünlüklerini sonsuza kadar sürdürmek içindir. doğa, erkekle kadını insanın soyuna hizmet etmekle görevlendirmiştir. bu ortak görev yerine getirildikten sonra erkeğin kadından fazla amirane isteklerde bulunması, sırf yaratılıştaki sertlikten ileri gelen bir bencilliktir.

kaderinize karar verenler size basit fakat ağır görevler vermişler. kadınlarda bir onurun varlığı kabul edilmemiş. siz zavallılar hazreti havva'nın yaratılışındaki asaleti bozulmamış en saf, en temiz kızlarısınız. bilginiz, ahlakınız, hayatınız, süsünüze varıncaya kadar her şeyiniz sade, çocukça.. erkeklerinizin elinde telli pullu büyük çocuklarsınız. kadınalrı çocukluk devrinden çıkmamaya mahkûm bir millet nasıl gelişebilir, ilerleyebilir? bütün dünya kadınları adına bu bir hastalıktır. bundan kurtulmaya çalışınız.

analarınızdan gördüğünüzden başka bir terbiye eğitiminiz yok. erkekleriniz sizin için eğitimi gereksiz görüyorlar. böyle cehaletin karanlığında kalışınız kastidir. bu hakikat meydanda iken bazı yeni fikirli erkekleriniz, sizin akıl ve irfan noksanınızla eğlenmekte, evlenmek için frenk kadınlarını tercihte nasıl vicdani bir yetki buluyorlar? kendi kadınlarını hakir görüp yabancı kadınlarıyla evlilikte şeref arayanlar, bu hareketlerini övünme nedeni sayanlar gülünecek, hasta düşünceli insanlardır.

bir anne düşününüz ki elifi görse mertek sanacak kadar kara cahil.. bu bilgisiz annenin nur gibi cevval, zeki, sekiz dokuz yaşında bir oğlu var. okula gidiyor. okumayı öğrenmiş. gazete okuyor, mektup yazıyor. gece çocuk ödevlerini yazarken annesi bir annelik gururuyla yavrucuğunun omuz başından, kalemin kâğıdın beyaz yüzündeki kargacık burgacık gidişine bakıyor. bu siyah siyah çizgilerden, noktacıklardan o bin türlü anlamın nasıl çıktığına hayret ediyor. evladının bu öğrenme çabasını gözlerken gururla gözleri sulanıyor. zavallı anne, sekiz yaşındaki çocuğundan daha cahil. gerçekten ağlanacak durum!

o küçük küçük, siyah kırıntılardan anlam çıkarmak kimse için imkânsız bir başarı olmadığı halde, o bedbaht annenin velileri bu lütfu, bu çabayı kızlarından esirgemişler. eğitimine hiç önem vermemişler. bunun gereğini anlamamışlar. zavallıyı sekiz yaşındaki çocuklardan daha cahil kalmak utancına, felaketine mahkûm bırakmışlar. o çocuk, sekiz yaşındaki o çocuk, annesinin kendinden cahil olduğunu o yaşında öğreniyor. bilgi noksanlığını, muhakemesizliğini, akılsızlığını, saflığını hissediyor. daha o zaman annesini küçümsemeye başlıyor, ona saygısı azalıyor, sözüne itaat kalmıyor.

doğa, hayvanların birçoğunu bile yavrularını cinsine özgü eğitim ve terbiye ile görevlendirmiştir. sekiz yaşındaki çocuğundan daha cahil kalan anne kimin karısı olursa olsun, bu çaresizliğine daima acınır bir zavallıdır. kocası olan paşa, böyle bir kadını, kadınlığını yücelterek ne kadar süslü harem dairelerine kapasa, ne kadar ipeklere, elmaslara boğsa boşunadır. bir çocuk kadar öğretimle, çalışmayla aydınlanmamış, bilim cevherlerinden uzak boş bir beyin üzerine pırlanta çelenk takmak ne haz verir? büyükleriniz, ilerleme için iş hayatında kadınların yardımının gereğini bilmiyorlar. bu konuda kadınların da büyük bir payları vardır. bu önemli durum anlaşılmadıkça ileri gidilemez.

7.2.20

istanbul

mehmet rauf

istanbul, hayatı ve yaşam tarzıyla büyük bir milletin başkenti olacak bir şehir olmaktan o kadar uzak, o kadar, o kadar uzak ki..

istanbul'da hayat yok. oradaki halk yaşamıyor, gaflet ve miskinlik içinde uyuşmuş, yalnız bitkisel bir hayat sürüyor. işin komik tarafı, eğer istanbul halkı hayattan ve eğlenceden mahrum olduğunu bilse, şikâyet etse, insan tahammül eder. halbuki oradaki herkeste "yaşıyoruz ve eğleniyoruz" fikri mevcut ki işte beni ağlatacak kadar güldüren de budur.

istanbul hanımları hayatlarını bütün zevklerini oluşturan dedikoduya adamışlar; ihtiyaçsız, kendilerinden memnun, komşularına, eğlencelerine devam ederek, herkes mevsimine ve köyüne göre çayırlarda, rıhtım taşlarında, dere kenarlarında toplanıp bağdaş kurup birbirlerini çekiştirmekle yetinerek yaşıyorlar.

hiçbir yerde kadınlık bu kadar adileşmemiştir. hepsi adi.. istisnasız. en kibarından en aşağılığına kadar hepsi bir halde. en kibar ailelerin hanımefendilerine rast geliyorsunuz, ağzını açıyor, insan keyifli sözler dinleyeceğini beklerken falan bey şunu yapmış, filan hanım şunu seviyormuş gibi iğrenç rivayetler ve kıskançlıklardan başka bir şey işitemiyor.

insanlar bu kadar ahlaksızlığa, bu kadar fesada düşünce başkalarının saadetine düşman olurlar ve o saadeti yıkmak için ellerinden gelen fesatlığı yapmaktan çekinmezler.

hayatta bütün fikirleri, bütün hareketleri, bütün niyetleri, hatta bütün inançları yanlış ve zararlıdır. insan böyle yaşamaz, hayat böyle helak ve ziyan edilmez.

istanbul'un en büyük kusuru, bir kibar hayatı ve kibar halkı olmamasıdır. abdülhamit zamanında istanbul'da asalet türlü köpekliklerle zengin olmuş hırsız ailelerine mahsustu. şimdi hürriyet bunu da mahvetti. önceden zaten kibar yoktu, bugün zengin de kalmadı. eşitlik ise yalnız herkesin ahlaksızlık ve fikirsizlikte birbirine benzemesinde görülüyor.

5.2.20

hayalet

william s. burroughs

onun tamamen farklı ögeler arasında ilişki kurmaya, verileri düzenlemeye yarayan bir zekası, nadir bulunan bir algılama yeteneği vardır; ama bir şeyi gerçekleştirmek için zaman, mekan ya da kişileri bulmayı, hiçbir projeyi üç boyutlu gerçekliğe aktarmayı beceremediğinden hayatın içinde bir hayalet gibi dolaşır durur.

başarılı bir iş adamı, antropolog, kaşif ya da bir suçlu olabilirdi; ama uygun koşullar nedense hep ondan uzak durdu. ya hep geç kalır ya da çok erken davranır. yetenekleri larva halinde ve belirsizdir. kadim bir soyun son üyesi ya da başka bir mekan/zaman boyutundan çıkıp gelmiş ilk canlı gibidir; her durumda, bağlamı olmayan, yersiz ve zaman dışı biri.

3.2.20

ebediyet

hüseyin rahmi gürpınar

zaman olarak ebediyete karşı yürümekte yüzyılların dakikalardan farkı yoktur.

korkulacak şey ölüm değil, belki cahilce bir sevda ile temenni edip durduğumuz ebediyettir.

hastalanan bir insan kendini tedavi ile uğraşır. niçin? bir müddet sonra yine hastalanıp ölmek için. insanları düşüncesizlikten düşüncesizliğe sevk eden şey işin sonundaki bu hiçliği terk edememekteki ahmaklıklarıdır.

hayatın mahiyetini tahlil edebilenler ölümü anlamaya en çok yaklaşmış olanlardır.

schopenhauer: insanlar dünyaya nasıl her şeyden habersiz süt emen bir çocuk olarak geliyorlarsa doğanın amacı onları bir yaşın gayesine, yaşlılığın bunama devresine, yani tamamıyla ikinci çocukluğa erdirerek yine öyle hemen habersizce öbür dünyaya göndermektir. fakat hayat o kadar çığrından çıkarılmış, kötüye kullanılmış ki, şimdiki insanların çoğu doğal ömrünün yarısına bile varmadan tekerleniyor.

bu şifa bulmaz manevi hastalıklar, kederler, ağlayışlar sonuna kadar sürecek mi? çünkü bugünkü uygarlık, övündüğü ve görkemiyle dolu olan sinesinden bu sefaletleri kovup çıkaramadı.

"dünyada rahat sadece mezardadır." (arap atasözü)

insanın hayatı için yetmiş yaşı hakikaten dünyadan ahrete bir geçit olsaydı, bu âlem çok karışırdı. kimsenin ömrünün sonunu tayin edememesinde büyük bir hikmet vardır.

mezbahaların yakınındaki çayırlarda süreksiz bir neşe içinde gafletle otlayan koyunlar gibi hayatımızın zevklerinde aptalca bir ölümsüzlük, sonsuzluk düşüncesiyle kendimizi aldatarak sahte zevkler arkasında dolaşıp duruyoruz. sonunda böyle mutlak bir karanlığa varan hayatın gösterişinden tat almak, bunca aşikâr gerçeklere karşı göz yummak.. işte insan zekâsı!..

1.2.20

gördün mü

nilgün marmara



bu bahçede ölüm! ağaçlar
dolanır boğazımıza ve ürkünç
kuşlar kuyumlarımızı çalarlar
gerdanımızdan

sen gördün mü hiç ölümü
onu ben gördüm ve çok istedim
bir leke gibi -karanlık-
dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle
kendimi istediğim kadar
çok istedim ölümü

hayat hep yüzünle seviştik
tersinin hatırı kaldı