31.3.16

uzun lafın kısası

harper lee: her zaman daha küçük bir ev istemişimdir, daha büyük bir bahçem olsun diye.

erich fromm: bizim yaşamımız kardeşçe, mutlu, erinçli bir yaşam değil; çılgınlık durumuna tehlikeli bir biçimde yaklaşan manevi karmaşanın ve aymazlığın damgasını taşıyan bir yaşamdır.

jaroslav hasek: insanoğlu en korkunç yıkımların bile üstesinden gelebilir; yeter ki doğruluk ve erdem yüreğinden eksik olmasın.

william faulkner: dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.

andersen: dedikodu küçük bir tüyü beş tavuk yapabilir.

william m. thackeray: bir kadın için en büyük kompliman kendi cinsi tarafından hor görülmesidir.

kierkegaard: kendimizi kandırmaktan ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle kurtulabiliriz.

alexandre dumas: ilkel halkların yasası, kısasa kısas yasasıdır.

choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.

orson welles: aklınız fikriniz çok para kazanmakta olduktan sonra çok para kazanmak marifet değildir.

sabahattin ali: dünyada en tahammül edilemeyecek şey, artık aşık olmadığımız birisiyle beraber yaşamak mecburiyetidir. şu halde aşık olduğumuz birisiyle hayatımızı birleştirmek, en hafif tabiriyle, düşüncesizliktir.

şevket rado: her şey geçer, her şey gider. insan her şeyi unutur. bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir.

29.3.16

zeitgeist: addendum

peter joseph

"borç" toplumları fethetmek ve köleleştirmek için kullanılan silahtır. "faiz" ise onun en önemli cephanesidir.

insanlar kanunları, oluşan sorunları çözmek için değil, bunları nasıl çözeceklerini bilmedikleri için yaparlar.

bence çok şey bilen insanları, alıp savaşa götüremezsiniz.

vatanseverlik, silahlar, ordular, donanmalar, bunlar hala uygarlaşamadığımızın göstergeleridir.

bizler tarih yazamayacak kadar berbat ve hastalıklı bir toplumuz.

dünyanın gerçek teröristleri gece yarısında karanlıklarda buluşmazlar. veya şiddet eylemlerinden önce "allah-u ekber" diye bağırmazlar. dünyanın gerçek teröristleri 5000 dolarlık takım elbiseler giyerler ve finans dünyası, hükümet ve iş hayatının en yüksek pozisyonlarında çalışırlar.

gerçek şudur: verimlilik, dayanıklılık ve bolluk çıkar ve kar dünyasının düşmanıdır. bir cümleyle özetlersek; "kar oranlarını arttıran kıtlıktır." kıtlık nedir? "kıtlık" ürünleri daha değerli yapan şeydir. bunun anlamı şudur; sağlam bir yapı ve bolluk, bu kar amaçlı sistemde asla ve asla var olamayacaktır. bu sistemin doğasına terstir. bu sistemde, savaşın ve yoksulluğun olmadığı bir dünya imkansızdır. bu sistemde, etkinliğine ve üretkenliğine rağmen teknolojik ilerleme de imkansızdır. en çarpıcı olansa, insanlardan gerçekten ahlaklı ve doğru davranmalarını beklemek imkansızdır.

bizlere iş sahibi olup çalışmanın saygınlık getirdiği fikri verildi. bakıyorum da, bu maaşlı kölelik!

hemen hemen bütün suç çeşitleri parasal sistemin sonucudur, ya direkt alakalıdır ya da ekonomik bunalımın yarattığı ruh halindendir.

zaman, değişim zamanıdır.

gerçek şu ki bugün toplum, yaratıcılık, birleşme ve ilerleme yerine sürekli savunma ve güvenlikten bahseden politikacılar sebebiyle geri kalmıştır.

sistemi desteklemeyi bırakmalıyız. bu düzenin değişmesinin tek yolu, süregelen yozlaşmışlığın farkına varıp bunun parçası olmayı reddetmemizdir.

propaganda güçleri, bizi savaşın doğallığına ve ordunun onurlu bir kurum olduğuna inandırmaya çalışıyor.

politik düzeni reddedin. demokrasi aldatmacası zekamıza hakarettir. parasal sistem içinde asla gerçek bir demokrasi olmamıştır, olmayacaktır.

gerçek devrim, bilinçte olacak devrimdir.

27.3.16

entelektüel serseri

botho strauss

bir bodrum kat garajının önündeki yükseltiye oturmuş, alaca karanlık bir lokantadan sigara almaya giden erkek arkadaşını bekliyor, dizinde onun ceketi. ikisi, sonuna dek seyretmeye dayanamadıkları bir filmden çıkmışlardır. şimdi adam, yine bir kavgaya tutuştuğu lokantadan sendeleyerek çıkar, yeniden kapıya bir yarım döner ve lokantacıya yine ağzına geleni söyler. sonra hızla sokağa süzülür, kapıyı ardından sıkıca kapatır. gömleğinin kollarını indirirken: "işte bu kadar!" der. lokantacı kapıyı açıp edepsizce tehditler savurur. ardından kapıyı öyle bir öfkeyle kapatır ki kendi binasının kapısı olduğu halde, sanki karşı tarafın kırıp dökme isteğini yerine getiriyormuş gibi görünür. kapı dışarı edilen, yalnızca bir omuz silker ve hafiften kıkırdar. sonra ötekini gülünç düşüren en galiz küfrünü, en yüksek sesle havaya boşaltır; ötekinin kulağına ulaşmaz ama.

"nereye gitsek küfrediyorsun" der genç kadın, "şimdi senin o aptal sigaran için yine bir başka yere gitmek zorundayız."

adam, öfkeyle: "ama öyle bir sürü barbar başıboş bırakılmaz ki!" der, kadının kucağına atılmış ceketini alır.

"o batakhanede elbette bir sürü barbar bulursun. tabii ya ne olacaktı? başka ne bekliyorsun? zaten daha baştan bile bile öyle bir batakhaneye giriyorsun, orada nasıl olsa sataşacak birini bulursun diye."

"bir de sen başlama!" diyerek adam, tehditten ziyade bozuk çalar biçimde kadının sözünü keser.

"sen var ya, filozof gibi bir kavga keçisisin. kolayca kızışıp hemen zıvanadan çıkıyorsun." sözü tam kesilmeden bu lafı da illa yetiştirmeliydi. topluca bir genç kadındı, boz gri dağınık dalgalı saçları vardı, tıklım tıkış dolu bir salona konuşuyormuş gibi yüzünü hep onun üstünde tutan bu entelektüel serseriyle çıkmaktaydı.

"sana nasıl sarılıp seni nasıl öpmem gerektiğini bilemez oldum. sırf ölü kamera gözler önünde görünmek için çiftleşen insanların aşağılık gösterişleri benim cinsel duyarlığımı berbat etti, düzeyini düşürdü. bunalımlı kafaların keyifsizliğini çağrıştırıyorlar. o batakhanedeki barbarlar da tam bizim kaçarcasına kurtulduğumuz filme methiye düzüyorlar."

"daha geniş ufku olan, bakmaz geçer."

"nasıl olacak o? senin çıplaklığın da böyle bir filmden sonra benim gözümde, dökülen, şişirilmiş, tutuk, anlam yoksunu lümpen bir burjuva utanmazlık giysisine bürünüyor. hepsi reklam, salt bir put, beden yok artık, artık bulunmayan bir ticari meta için, duyumsal zevk için kendini tatmin reklamından ibaret. dehşet sarsmalı insanı, burjuva lümpen giysi içindeki -aslında çıplak!- gösteriden duyulan dehşet. ama belki de benim umudum çoktan uğursuzluğa yönelmiştir. dünyanın henüz hiç bilmediği bir imgeler akını. bizim üstümüze gelmeli o, bizim kendimizden bir şey geleceği yok artık. herkese öyle gelmeli ki ekranda bir pantolon fermuarı çözüldüğünde, sanki bir insanı kusarken görüyormuş gibi olmalı. dolaylılığın ve en ince nüansın ustası olma iddiasındaki bir sanatçı tam da bu en hassas, en kutsal alanda nasıl en gürültücü realist gibi hava atabilir?

ah, yalnızca ben, eli kolu bağlanmış zevkin çığlığıyım! dünyanın dönüşümü benimle uygun adımda olmadığı için öyle bir kayıp halindeyim ki! öğrenilenler kullanılamaz olmuş. daha çıraklık kursu bitmeden, zanaat bitip tükenmiş.

duyumsal merak, insan yüzünde, en azından bizim enlemimizdekilerin yüzünde, çok düşük bir rol oynuyor. son derece zayıf ve hizaya sokulmuş olarak geliyor görüntüye ve hemen hiçbir zaman da olduğu gibi çıkmıyor; öncelikle parlayan ve yüzlere can veren, toplumsal avantaj hırsı.

duyumsal zevk sorunu, en iyisi, bir süpermarketteki iki kasiyer kadının yaklaşan tatilleri üstüne konuşması fonda gösterilerek tartışılır; birbirine sırt dönmüş, cinsel organları üstünde oturan, malları tarayıcıdan geçiren ve müşteriye tek bir bakış bile lutfetmeyen iki kadındır bunlar. bizim için en merkezi, en yakıcı sorun olan duyumsal zevk sorunu, hiç önem taşımadığı, düpedüz duyumsuzluğun gündelik yaşama ve işlere egemen olduğu toplumsal zamanın muazzam kütlesine karşı iyice bir düşünülüp taşınılmalıdır. insanın gözü, eli beceriksizleşti; her çeşit güvenceden yoksun meraklı ruhu da beceriksizleşti. mağdurlar, maler-ruhlular, dostoyevski-ruhlular nerede? takıntılar, kavga verenler, kopmuşlar, sağaltım tutkunları, kışkırtılanlar, yürek parçalayıcı sancılarıyla ruh savrukları, neredeler? yok işte. çatlamaları kavraması gereken zeka dümdüz, sağlıklı bir karaciğerin aynası gibi kaygan. bir tek ben çıkıyorum sarsılmışların, dehşete uğramışların, ürküntü felçlilerinin bahçesine ve gül demetli yüceliğe doğru demecimi sunuyorum; ben, ışık geçiren adam.

çağ kırılması ve dönem çöküşü, böyle işte, tarih yutmuş bilinçlerle tükettik kendimizi. şimdi yeniden, önce sanatçılar olmak üzere, sonsuzun gündemini ele almalıyız. ki, tüm olanlarda yüceliğe doğru hareketi, anagog'u sorgulayalım.

varoluşun evinde gürültüyle mobilyalar kaydırılıyor. dehşet verici bilinçten daha dehşet vericisi gelemez. düşünülebilir tüm dehşetler. düşünülebilirden daha kötüsü yoktur. korkunçta, resmedilmiş ve önceden görülmüş gibi gelendir en korkunç. akıl hala yürekten konuşuyor, kötülüğün ve kaygının adını vererek konuşması garip bir şekilde hep daha canlı ve daha ustalıklı oluyor. ama yeryüzü güçleri çok az birikmekte ve şamataları bastırıyor zaten.

geç kaldık canım, geç kaldık. yeniyi zamansız anladık. şimdi yeni gerçekten ortalığa çıktığında ise bizim anlayışımız kullanımdan düştü. şimdi, tüm modeller uygulanıp bittikten, tüm heyecanlar coşup tükendikten sonra, çağ, ayıları serbest bırakıyor. "tarihsel dönüşüm süreçleri içinde bulunuyoruz" diyor çocuksu kamuoyu ağzı. aslında bizim güncel ilgilerimiz abartılı bir merakla, günümüzün ne anlama geldiğini daha kararlıca ve kolaylıkla bilecek olan gelecektekilere yöneliyor. biz, geçmişi incelemenin ustaları, onların geriye kayıtsızca bakışları için imrenmeyle kendimizi parçalıyoruz; öylesine güçlü, henüz kesinleşmemiş, mayalanmamış bir şimdi, geç de olsa başımıza gelmeli bizim. ama tespih böceklerini veya yusufçukları, mahmuzlu camgöz veya leoparları çevreleyen, en eski güvenilir küçük dünyalara oranla tarih içinde sürekli askıda duran, kendini düzelten veya kendiyle çelişen bir dünya, ne kadar anlamaya değer ki?

bizim dünyamız, karıncaların "dünya tablosu" gibi, dokunma ve salgı zinciri yoluyla sürekli bir kimyasal taktik bağlantı sayesinde güvenceye alınmış olmayıp tam tersine, sürekli sahte dünya tablosu üretimi nedeniyle güvensizleşmiştir. bizim yapacağımız dünya tasarımı hep, fabrikasyonu ile onu yaratan beyin tekniğinden daha ilkel kalacaktır. beyin ile gerçek dünya, dünya tablosu ile dünyanın ilişkisinden veya beyin ile onun yansıtmalarından daha yakındır birbirine. hiçbir şeyi doğru göremeyiz; keyif ehli körleriz biz, çalışkan aymazlarız. birbirine dokunup salgı ileten karıncaların doğası nasıl kimyasal taktik nitelikliyse, insanın doğası da tasarımlayıcıdır. ve bu güvenilir sürekli aldanma düzeneği, doğanın meydana getirdiği en büyük şeydir! bu düzeneğe, imalatın, yaratışın, renk, biçim, anlam, figür ve bağlantılar fabrikasyonunun kesintisiz işleyişi egemendir. insan, salt dur durak bilmeyen çalışkanlığıyla doğa süreçleri içinde yer almıştır ve hatta eyleminin körlüğü açısından, güzelliğiyle kategorik olarak insan gözlemcinin yöneldiği güzellik duyumuna katılan hayvanlarla yakın akrabadır.

serbestçe ve keyifle havalarda oynaşan tavus benekli gece ve gündüz kelebekleri, gerçekte ancak telefondan telefona koşuşturan borsa simsarıyla karşılaştırılabilir. "insan ruhunun simgesi olan" kelebekte işgüzarlıktan başka bir şey yoktur. bizim tablo ve tasarım dünyamızdaki kötüye kullanmaların ve saçmalıkların her yerde izi sürülüp açığa dökülmeli. cambazlık! ah canım! özgür! ah canım! hatta üstelik "mutlu" mu ne? daha uçsuz bucaksız hayallerimizi bırakamazken, tümden yabancı bir dünyanın ortasında, zorunlu bir eğretilemeli çekinceyle davranmayı ne zaman öğreneceğiz nihayet? yaşamın gevezeliğinin kendisi! yaşamın yalanının kendisi. baştan aşağı kendini övme!

kendinden gurur duyma yetisi olmayan ağaca uzun süre bakınca iflah olmazlığı belirir. ruhumuz, yollar içinde doğanın bizi boşlayan güzelliklerinden üzüntü ve hayal kırıklığı ile geri çekilir. eh, elbet doğa da çok hoşlandıklarıyla birleşmek istemiştir. ruhumuz, ölü bir ağaç parçasını, ölü bir çiçeği birden fark eder -ve yalnızca molekülleri frenleme duygusu vardır. ruh, yalnız olduğunu ve o bir başına kendine hayran olmayı, ancak nice sonra anlar. hep yalnızca kendi kendini sevmiştir. zeka ile ruh, güvenli bir işbirliği içinde her şeyi; ama düpedüz her bir şeyi, gerek nesnelerin güzelliğini gerekse o güzelliğe yönelik duyarlığı, beraberce ortaya çıkardılar. ve bu, salt insanın kendini iyi hissetmesi uğruna yapıldı!

canlıyı cansız görmeye çalışıyorum. bir kelebek, bir bahar çiçeği etrafında dört dönüyorsa, aerodinamik açıdan bu uçuşu en küçük kanat hareketine dek gerekçelendirmiş ve açıklamış olsam bile onun varlığında benim insanca bilgilenmeme ve anlamama hiçbir şey katılmaz. ne zaman ki en büyüğünden en küçüğüne -ışığıyla, soluk alışıyla, kanıyla, bakışıyla- en içten bir "insandan kaçan"a rastlarım, o zaman umursamazlık mucizesinin ne olduğunu birazcık anlamaya başlarım. o mucizede biz insansal bilgimizi, milyarlarcasının içinden rastlantı olarak tek bir çalışkanlığı sergiliyoruz. mistiğin çekirdeği bu, tepeye dek kapalı olmak bu, dünya dahil. onun içinde ben, sevdiceğimle birlikte canlı canlı dört duvar arasına gömülmüşüm. bir zamanlar sudan'da kabile reisinin, soyu tükenince, son sevgililerinden biri dizlerinde olmak üzere yaptığı gibi.

cansızlar arasında, titreşen tel olmak ister insan. bizim gezegenimizden çıkıp uzaya yayılan büyük tınılardan söz ediliyor. oysa müzik, bizi kuşatmış tunçtan sessizliğe karşı mücadele için dışa açılıyor. müzik, dünyalar cephesindeki tek kavgadır. insanlar birbirini anlamıyor da ne demek? gereğinden fazla anlıyorlar, o kadar. tüm konuşma denen şey enikonu karanlıkta ses duyma ihtiyacına varır, kazlar gibi. simmel ile öteki, neydi adı? iletim hırsıyla birbirlerine bağırdılar, biri ötekini dinlemeksizin, yüksek sesle ve neredeyse öfkeyle birbirlerine seslendiler. buna karşın her ikisinde de birbirlerini çok iyi anladıkları hissi vardı. incil'in kapağında onun viski bardağının tabanı koyu bir kenar izi bırakmıştı. bardağı incil'in üstüne koymakla kalmıyor, heyecanla konuşurken bardağı kapağa vuruyordu da.

bir düşünsene, herkes tepesini örtmek istese, saçının bir telini bile göstermemek için herkes peruk özlese, herkes, utançla kendinden geçmiş gibi. kadınların yabancı erkekler önünde saçlarını örtmek zorunda oluşu yalnızca doğu'nun, yalnızca yahudilerin adeti değil. herkes başını örtmek istiyor, herkes! saç görkemi -saç utancı. her şey tepetaklak olsa canım kız arkadaşım, her şey bir tepetaklak olsa: burun büyüklüğü aşağılık duygusuna dönse; çerçeve genişletme, çerçeve küçültmeye inse. saygınlık gösterişi, silik kalma tutkusuna dönüşse; her şey, kendi karşıtına, iktidar/iktidarsızlık. şatafatlı şapka, yaldızlanmış utançtır, saç tuvaleti, saç utancının reklam parlatmasıdır ve utanç tüm zevklerin kaynağıdır: her çeşit soyunmanın tüketilmesi, tepe gözünün kapatılması.. tüm gelecektekiler anı olacak. geleceğin kendisi, anımsamanın eseri olacak. iyi ama ütopya nerede kaldı; düşler, insanlık düşü nerede? insanlık, düş görmez. yalnızca her seferinde "bir" insan düş görür. düşler, ruha ve geceye aittir. düş sözcüğünü yerinden alıp canının istediği yere dikemezsin.

bütün dünyayı dolaştım ve hiçbir şey görmedim. renkli dünya, çıkarılıp kenara konmuş soytarı önlüğü gibi değersizdir. soytarı çoktan onun içinden sıyrılıp çıkmış, kralının peşinde uzaklara uçmuş. ayrıca sürgünde gayretli bir gelirler müdürü ve aslında işgüder olmuş. kimdi o sahi, bernard von clairwaux muydu? üç kez cenevre gölünün çevresinde dolaşmış; ama sofuca düşünceler içinde yürüdüğü için gölün farkına varmamıştı. inancın ve aşkın görmezliği ile imgelerin imgesizliği, bugüne bugün bizi bitirmeye çalışıyor. filme alınmış her yüz adına, görünmezlerden utanıyorum. yitirilmiş profil olarak cepheden gösterim yapılamaz artık. çekincesiz aşk da yok. elbette sözler, yalnızca sözcüğün döküntüsü olmuşsa, imgeler sırf imgenin döküntüsüyse, bundan o her iki mucizenin, sözcük ve imgenin kendisine bir zarar gelmez. bu yetmezmiş gibi şimdi bir de şu insanın ve insan işleyişinin olumsuz bir kendi kendini tanrılaştırması var. son rasyonalite diyor ki: her şey berbat, zehirli. güneşin tadını asla çıkarmayın! hiçbir ırmağı, hiçbir ağacı sevmeyin; onun üstündeki bozuşmuş, çürümüş durumları görün.

heyecan gemisinin iki güvertesi var. çağların değişik akınlarında katmanlar üst üste gelir. o zaman yolcular yüksek tarafa zıplamak durumunda kalırlar: devrim, imge katliamının saati. put kırıcıların egemenliği, daha sonra yine yıkılmak zorunda. sürekli heyecanlananların gemisi fena sallanıyor, en basit anlamıyla insanlığın azgınlaşan beşiği bu ve o hep çaresiz, hep yeniden doğan. ah! ya bizim, gözyaşlarını erken yüceltmemiz? tüm varoluş, yaratılışın kendisi, tek bir gözyaşı damlasının çeperi içinde gömülü. tarih, salt gözyaşı ırmağını güvenceye almak için var. ağlamaya susamışlık.. uzun taraçaları anımsıyor musun, villaları, parkta çakıl serili yolları, la notte'yi, antonioni'nin geniş yalnızlıklarını? yoo, anımsamazsın. o ciddi, soğuk sessizliği, başarısızlığın fazla söze yer bırakmayan patos'unu, hafif spor giyinmemiş modern erkekleri tanımazsın artık. ya midi kostümü ve beyaz topuklusuyla bir sarışının soluk kesen masumiyetini? onlar, yüz yüze geldiğimiz ilk yalnızlardı, üsluplu ve hayat dolu yalnızlar. bir avuç modern gece insanı arasında, içini göstermez, karanlık aranjmanlar! can sıkıntısının ve tiksintinin kahramanları, ben'in soyluları.

ah, az önceye dek biz de bitmez tükenmez can sıkıntısı konusuna kendimizce, bize özgü bir katkı koyabilirdik; büyük can sıkıntısının gözden kaçmaz bir varyantını, insanları sarmalayıp boğan biçimsiz korkunç boş zaman geçirme gibi öyle zorbaca olmayan bir çeşitlemesini getirebilirdik. ama bu şansı kaçırdık. artık çok geç. can sıkıntısı geçti, yakında pek de bir daha gelmez; hele çağa damgasını basmış bir duygu olarak hiç gelmez.

evet, la notte'den bu yana süren yaşam, batı dünyasının bu duygusal tarihi, iyi egzistansiyalistler olmamızı engelledi. özgürlüğün yolları! peki şimdi? yeni bir egzistansiyalizm, yeni bir başarısızlık armaları bilgisi. dünyanın bir soluksuzluk duygusu. tüm kavranabilirliklerin parçalanışı üstüne bir matem üslubu. ve şafak. o ne ki? yalnızca, şimdi yapılacak, başka türlüsü yok. hiçbir şey vaat etmeyen, baştan aşağı nankör bir zamanda, salt verilen sözlerle yaşanmış gibi kendi şafağımız bastırıyor. ve öyle oluyor ki insan, sırf yüreğin verdiği sözleri bir kez daha hissetmek için, daha iyi, daha sert, daha nurlu, yani işte daha temiz, tertemiz duyumsamak için insanlardan uzaklaşıyor. özlenen, doğa değil, serpilip gelişme değil, farklılık değil, farkların çoğalması değil, sapma değil, bireylik değil. bir insanın özlemi, doğadışı ve doğaüstü dehalarda, ilk gülümsemeden son duaya dek güzellikte ve büyüde takılıp kalıyor. tüm canlıların yaşamadığı; sanatların, ideallerin, umutların yarı hayatta, yarı inorganik olduğu ve duygusallıklara sürüklenen çökelti muamelesi yapılması gerektiği, ayrıca bizim yeryüzünde eklenti bir tarih olduğumuz görünüyor işte. onun içinde yaşamımızın bir karşıt parçası olarak inorganik yürek atmakta. yalnızca seslenişimiz kurbağalardan farklı. dik yürüme insanda doğuştan var; ne zaman ki dizleri çözülür, o zaman saygınlık kazanır. ama bunu bilmiyorlar, bilmiyorlar.

ben baraj gölüyüm. dağları yırtarak inen dereler ve coşkun eylem akışları bende sonlanır. eylemi yok edenim ben, anlamı çözenim, ilişkiyi ayıranım. uçuşan giysilerle dönüp gelen sen de, benim mekanımda toplanmış dolaşıp dururken birbirlerinden pek de farklı olamayanların meydana getirdiği bir eylemsiz durağa varırsın. söylüyorum sana, bana erişen her şey bir durgun suya varmış olur. ama yeryüzünden kopmuş, rüzgarda salınan ve artık hiçbir yerde durmayan düşüncelerin şarkısını dinlemeyeceğim asla. bilim camiasından atılmış, serserice dolanan, orada burada bir insanın karanlık düşlerine değip geçen; ama hiçbir şeyin ona neden söz edebileceğini açıklamadığı, efendisiz zihne kulak vermeyeceğim. o zihin, neden söz edeceğini ancak duyumsamıştır.

26.3.16

başka

baki ayhan t.


hayatta ben en çok kendimi sevdim
mutsuzluğa eklenen bir gülüş gibi
uzatmaya çalıştım gölgesini günün
eğildim derin sandığım sığ sulara: başkaları
mora çalan yalancı şafakların izinde
arayıp durdum morötesi şafakları

25.3.16

edebiyat nedir?

orhan pamuk

kendi hikayemizden başkalarının hikayeleri gibi ve başkalarının hikayelerinden kendi hikayemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. bunu yapabilmek için yola başkalarının hikayelerinden ve kitaplarından çıkarız.

kitap okuyarak, düşünerek, tek başımıza yaratıcı bir şekilde ve özgürce kafamızı kullanarak dünyayı kavrayabileceğimize ilişkin iyimser inanç, modern edebiyatın ve bireysel özgürlük duygusunun da başlangıcıdır.

iyi edebiyatın seslendiği şey yargılama gücümüz değil, kendimizi bir başkasının yerine koyabilme yeteneğimizdir.

bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmelerdir.

kitaplar insanın mutsuzluğuna teselli sandığımız bir derinlik katar yalnızca.

okumak aynanın içine bakmaktır; aynanın arkasındaki 'sırrı' bilenler öteki tarafa geçerler, harflerin sırrından haberdar olmayanlar ise bu dünya içinde kendi yüzlerinin yavanlığından başka bir şey bulamazlar. 

en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır. asıl ihtiyaç belki de edebiyat değil, bir odada tek başına kalıp hayal kurmaktır.

23.3.16

arzu

renata salecl

arzuyu tatmin edebilecek bir nesne asla yoktur.

kapitalizmin sürekli bel bağladığı pazarlama sisteminin tamamının arzu mantığını kullandığını ve hangi maddi malları edinirsek edinelim bunun o istediğimiz şey olmadığı hissini doğurduğunu görmek zor değildir.

marka üreticilerinin yeni felsefesi, logolarının çalınıp üçüncü dünya ülkelerinde taklit edilmesini görmezden gelmektir. diyelim ki bir türk imalatçı nike spor ayakkabılarının taklitlerinden yapıyor. nike bu telif hakkı ihlalinden dolayı bu imalatçıya dava açmaya çalışmaz. nike öncelikle logosunun yaygınlaşmasıyla ilgilendiği için, birilerinin ürünlerini taklit etmesini de bir reklam kampanyası olarak görür.

tüketim mallarına bağımlılık yaratma konusunda iyi bilinen bir diğer strateji de şöyledir: nike ve benzeri markalar ürün fazlalarını, mesela new york city'deki bronx gibi en yoksul muhitlere göndermeyi ve böylece mallarının genç tüketicilerin gözündeki cazibesini korumayı sever.

günümüz imalatçıları güvene dayalı bir ilişki oluşturmanın yanı sıra, bir imaj ve daha iyisi, bir hayat tarzı satmaya da çalışmaktadır. starbucks veya coffee republic'te satılan "tasarımcı kahveleri" örneğin: bu tür yerlerde satılan şey sadece kahve değil, belli bir çeşit deneyimdir; sıcak, cana yakın bir atmosfer sunan, bir tutam da politik doğrucu entelektüellik içeren iyi tasarlanmış mekanlar. bu şekilde kahvenin nasıl üretildiğine dair ekolojik mesajlar kadar, bu pahalı kahveyi satın alarak kolombiya'daki yoksul insanlara nasıl yardım ettiğimizin açıklamasını da alırız. bu pahalı kahveyi tüketenlere kendilerine hoş göründükleri sembolik bir uzamın yanı sıra, dış dünyadan -bilhassa yoksullardan- korunma da sunulmaktadır.

son zamanlarda japonya'da bu tür kahve mekanlarında bir patlama yaşanmaktadır. buralara gelen tüketiciler, eskiden iş çıkışı eve gitmemek için barlara veya çay içilen mekanlara giderken artık starbucks'a gittiklerini, çünkü orada kendilerini daha fazla evlerinde hissettiklerini söylemektedir. bu sahte ev, bağıran çocukların ve dırdır eden eşlerin olmadığı sakin bir vahadır elbette.

burada nike örnek verilebilir: sahiden sadece imaj satan ve hiçbir fabrikası, makinesi veya teçhizatı olmayan, sadece kapsamlı bir tedarikçi ağına, "üretik ortakları"na sahip olan bir şirket. nike, sofistike bir pazarlama formülü ve dağıtım sistemi olan bir araştırma ve tasarım stüdyosundan ibarettir.

yeni toplumumuzdaki bir diğer hayati unsur da cemaatin değer kazanmasıdır; öyle ki firmalar müşterileri için cemaatler oluşturmak amacıyla çırpınıp durmaktadır. nitekim pek çok şirket kitapçığında müşterilerle ilgilenmenin dört aşamasından bahsedildiğini görmekteyiz: ilki, "haberdarlık ağı", tüketiciyi yeni ürün veya hizmetlerden haberdar etmek; ikincisi, "özdeşlik bağı", tüketicinin markayla belli bir şekilde özdeşleşmeye başladığı aşama; üçüncüsü, "ilişki bağı", tüketicinin markaya belli bir bağlılık geliştirdiği aşama ve dördüncüsü, "cemaat bağı", marka yaratıcısının belli olaylar ve toplantılar organize ederek veya hiç değilse müşterilere doğum günü tebrik kartları göndererek tüketici memnuniyetini sürdürdüğü aşama.

lanetliler

joyce carol oates

kötü, her zaman insanı irkiltmese de bir çekiciliği vardır; bizi yalnızca, doğanın ve kazaların yaptığı gibi, kurban değil, doğrudan suç ortağı yapar.

öyle insanlar var ki, kadınlar özellikle, yanlarında yarı ölüler bile dirilir. güzel kadınlar, kızlar değildir bunlar her zaman. sıcakkanlıdırlar ama. ruhları bütündür. buz gibi bir ruh, öyle yüce birinin yanında, yitirdiği benliğinden bir şeyleri geri kazanabilir.

bazı sırlar en iyi kadınlar tarafından, kadınlar arasında saklanır.

masum çocukların anıları, çoğunlukla yetişkinlerin yakıştırdıklarıdır; kendilerine ait olmayan anılarla kirlenir.

tutkunun ömrü ne kadar da kısadır ve sonuçları, bizi hiç ayrım yapmadan aptala çevirir.

karşında bir suçlu varsa oturup onu tanrı'nın cezalandırmasını beklememelisin.

bir erkeğin en gücüne giden şey, yanında çocuklarından biri varken başka bir erkek tarafından terslenmektir.

insanın bir konuda yeteneği varsa bir biçimde bunu satması gerekir.

dünya üzerinde insan olarak varlığımızın en derin gizi, bireysel varlıklar olarak yaşıyor ve dünyayı yalnızca kendi benliğimizin prizmasından görüyor olmamızdır. bu bireyselliği başkalarına yansıtmak olanaksızdır; onun için de başkalarının gözünde gerçek dışı ve gizemlidir bu durum. tersinden de bakılabilir -başkaları bütünüyle, sözcüğün en kapsamlı anlamıyla yabancıdır.

insanın özünü oluşturan öznellik, bizi birbirimizden dönüşü olmayan bir biçimde ayıran gizemin ta kendisidir.

insan, kendisi delirmeden, içinde deliliği barındırabilir mi?

öğretmek bir iletişim eylemidir; anlayış -buluşma-, bilgiyi, beceriyi paylaşma isteği; başkalarıyla, yani öğrencilerle uyum içinde yaşama, başkalarını kendi ruhunun yalnızlığına davet etmektir.

umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

emily dickinson'ın dediği gibi, incilere geçene kadar oyun hamuru ile oyalanıyoruz. yaşamlarımız başlangıçta hep oyun hamuru ile oyalanma biçimindedir. ardından rüzgarda hızla kapanan bir kapının şiddetiyle ensemize iner yaşam.

william james: bizi tanıyan insan sayısı kadar farklı kişiliğimiz vardır.

doğada iyi veya kötü yoktur. yalnızca yaşam yaşamla savaş halindedir. yaşam yaşamı tüketir. ama insan yaşamının öbür yaşam formlarından daha değerli olduğuna inanmak isteriz.

spinoza: her canlı kendi varlığını sürdürme çabasındadır.

bahtsızlar içinde belagati en güçlü olandır hamlet.

erkekler kendilerini saklarlar kadınlardan. erkek ötekidir, ehlileştirilmesi gerekir; kadın ise ehlileşmenin ta kendisidir.

her şey önemsiz, anlamsız ve amaçsız olduğu derecede derindir.

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

insan yalnız yaşayınca, yemek yemesi aşağılanma ya da alay gibi geliyor. çünkü yemek denen şey toplumsal bir törendir; yoksa yemek yalnızca içine yiyecek doldurulmuş bir tabaktan ibarettir.

öfkelenmek, depresyona girmekten iyidir.

ah yaşam, kanın akışıyla başlayan
ve kupkuru noktalanan (emily dickinson)

21.3.16

marquis de sade

tomris uyar

"kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız.. bir iki lafla ben böyleyim işte. ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni. çünkü değişmeyeceğim."

milton'ın ünlü "kaybolmuş cennet" şiirinde şeytan, "cennette köle olacağıma" der, "cehennemde efendi olurum." işte simone de beauvoir, "sade'ı yakmalı mı?" adlı incelemesinde cehennemde; ama yeryüzü denilen o geçici ve sıkışık cehennemde tek başına bir imparatorluk kurmayı deneyen bir yazara eğiliyor. albert camus'nün deyimiyle "hayır" diyen, başkaldıran bir bireye.

"bir yerde, bir yönden haklı olduğumuza ilişkin bir görüşümüz olmadan başkaldırma söz konusu değildir." diyor camus. sade'ın asıl önemi, "zekanın soğukkanlılıkla tasarladığı sonsuz özgürlük tutkusunda" beliriyor. (camus) sade, "insanı bir deney aracı haline getirerek egemenlik istemiyle nesneleşen insan arasındaki ilişkinin yasasını buluyor." (camus) "insanın insanla ilişkilerine eğilmemizi" istiyor. (beauvoir)

sade'dan bir edebiyatçı çıkaran, onun hapiste geçirdiği hayattır kuşkusuz. "bir adamın kafası kapalı bir hücrede boyun eğmeye dayanan töresel bir felsefe yaratmayacak kadar güçlüyse genellikle bir egemenlik felsefesi yaratır." diyor camus.

beauvoir'a göre sade'ın tutuklanması, yani o dönemde aynı rezilce hayatı sürdüren yaşıtları gibi adaletten paçayı kurtaramaması kaçınılmaz bir olaydır. çünkü sade, gizliliği yok edecek bir aşırılığa kayarak zaferini doğrulamaya kalkmıştır. suç ortaklarını bile kendisine düşman eden davranış budur işte. "kısa bir süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünyada gerçek hiçbir şeye sahip olmayan gerici bir sınıfın çocuklarıdır bunlar." feodal zorbalıklarını ancak yatak odalarında uygulayabilmektedirler. sade da onlar gibi düzensiz yaşar, borçlanır; çok şey umduğu, şımartıldığı bir dünyada aradığını bulamayınca da sıkıntıya düşer. yalnız çıkış noktasında büsbütün ayrılır onlardan. o güne kadar eşi görülmemiş bir yadsımayla, göklere çıkarılan değerleri yerle bir eder; bayağıyı soyluya, çirkini güzele, yaşlıyı gence, kirli ve pis kokuyu temizliğe yeğ tutar. çünkü doğa kötüdür, zalimdir, kan dökücüdür. yaşamımızdaki çelişki de bundan doğmaktadır. toplum, zevklerinde suç bulmak için doğaya başvururken doğa suçtan zevkler yaratmakta, bu defa doğaya öykünen birey toplumun tepkisiyle karşılaşmaktadır.

insanları güçlüler ve güçsüzler diye ikiye ayırdığı toplumda sade o kötü doğaya canla başla öykünür. "hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken, daha keskin olsun." toplumdan aldığı korkunç öcün parıltısında bulur mutluluğu; şehveti, zevki artıran her şeyi kutsar ve suçta orgazmın kaynağına iner. homoseksüelliği övmesini de bu şekilde yorumlayabiliriz: "kendi cinsinizden biriyle işlediğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size."

kadınlar doğuştan gözü yaşlı kurbanlardır onun gözünde; ama suç işleyen kadın kıyıcı, egemen olma hakkını, yani güçlüler arasına katılma olanağını elde etmiş olur. coşku, ortaklaşa tat küçük adamlara özgü şeylerdir ona göre. güçlü kişi egemen olmak ister, zorba zorbalığının bilincine varınca, can yakınca zevklenir; öte yandan kurbanın da kurban olmanın bilincine varması, yani sızlanıp yakınması, haykırması şarttır. bu bilinçlenmeyi kolaylaştırmak için tanıkların varlığından yararlanılır.

tanıklar arttıkça zevk düzenleri de sayıca artacaktır, özneyle nesne kendi varlıklarını belirleyen bir durum yaşayacaklardır; özne, başkalarının gözünde bir nesne olurken acı çektirdiği gövdenin karşısında bir özne olacaktır aynı zamanda: sadomazoşizm diyoruz buna. gelgelelim sade'ın gerçekte uygulayamadığı bu düşsel törenler eninde sonunda bir yere gelip takılıyor. kurban ya cayıyor ya da ölüyor. oysa ölüm tıpkı camus'nün ileri sürdüğü gibi saçmanın yani dünyaya ilişkin geçicilikten güç alan yürekli bir seçmenin, bir sürdürmenin dışına sarkmak demek.

"değil mi ki yalnız doğa gerçektir, doğada yalnız istek ve yıkıma izin varsa, bu kan içiciliği doyurmaya insanlığın gücü yetmez; yıkım yolu evrensel silinmeye götürür." diyor camus. hem sade bununla da yetinemez; çünkü öldürenler, kıyanlar doğaya dönerler yine, öldürme eylemi bile tamamına eremez. sade doğadan tiksinir gerçekten: "tiksiniyorum doğadan. onun tasarılarını altüst etmek.. ona yardımcı olan her şeyi yok etmek.. güneşe saldırmak.. gerçek suç bu olurdu işte, asıl suç."

zaten sade da girdiği çıkmazın bilincindedir; bu yüzden düşleriyle, edebiyatçılığıyla yıkmıştır doğayı, kendisinin tanrı olduğu başka bir evren yaratarak toplumdan öcünü almıştır. onu okurken buruk, çarpık bir kuşku belirir yüzümüzde. tutarlı bir düşünür ya da büyük bir edebiyatçı olmasından değil bu, "suçlarını yükleniş tarzından" (beauvoir), çağına karşı gelerek "ilkelerin özgürlüğünü değil, içgüdülerin özgürlüğünü savunmasından." (camus) belki de nietzsche'nin etkisiyle öldürülmeyi bekleyen bir tanrı'ya doludizgin koşuşundan.

camus, "sade'ın tanrıtanımazları temelde tanrı'nın var olmadığını kabul ederler; çünkü var olsaydı kayıtsız, kötü ya da zalim demek olurdu." diyor, şatolardaki tanıkları "tuhaf bir gize erdiklerinden ötürü kendilerini tutsak yığınlarının üstünde tutan küçük bir aristokrat kümesi" olarak nitelendiriyor; öyle ki sade'ın cinsel zevklenme sırasında boyuna sayıklayan, anlatan, açıklayan soğukkanlı kişiler tanıkların önünde bir çeşit günah çıkarmış oluyorlar; suçsuzsalar aforoz ediliyorlar yani.

camus, "sade insanlığın dostu değildir, insanseverlerden nefret eder. ara sıra sözünü ettiği eşitlikse matematiksel bir kavramdır." der. yalnız bu yargı üstüne düşünürken sade'ın cinselliği toplumda mülkiyetin yerine koyma çabasını gözden kaçırmamak gerek: "boş yasalarla değil, tam bir servet eşitliğiyle ve en güçlünün gücünü silecek yeni koşullarla." gelenekleri, toplumu hiçe sayan bir adamın içinde bulunduğu durum tam bir uyumsuzluktur. camus,"onun kurmak istediği, bir suç cumhuriyetidir; uzun bir süre devletini evrenselleştiremeyeceği için yasalara uyar görünmek zorundadır." diyor.

fransız devrimi'nin zindandan kurtardığı cumhuriyetçi markinin siyasal görüşü oldukça belirsiz; aristokrasiye karşı ama halkla da bir alışverişi yok. tek başınalığın acıları içinde. ihtilalin ortasında ölüm cezasına da karşı üstelik. "erdem adına işlenen her türlü suça" karşı olduğu için, yargılamayı gülünç bulduğu için. çok geçmeden cumhuriyetçiler de atıyorlar onu hapse. "öldürmeyi bir kere kabul edince, tek bir defa bile olsa, ona evrensellik tanımanız gerekir." diyor onlara.

ülkü

ülkü tamer

artık "genç şair" sayıldığım yıllar. beyoğlu'nda yürüyorum. galatasaray postanesi'nin önünde tarık'a (dursun k.) rastladım. yanında bir adam.

tarık bizi tanıştırdı.

adam "ülkü tamer"i duyar duymaz sırtını döndü bana, başını postanenin duvarına vurmaya başladı.

kalakaldım. adam bu defa da duvarı yumrukluyor. hem yumrukluyor hem "olamaz!" diye bağırıyor.

ilk kez gördüğüm biri. tek söz söyleyecek halim yok. şaşkınlıkla tarık'a baktım. tarık, "ben de bir şey anlamadım." gibilerden dudak büktü. sonra kolundan yakaladı adamı, "ne oldu?" diye sordu.

şöyle bir kendine geldi adam. "ne olacak?" dedi. "ege ernart'ı kız sanıyordum, erkekmiş. ece ayhan'ı kız sanıyordum, o da erkekmiş. son umudum ülkü tamer'di, karşıma böyle bir herif çıktı! ben kafamı duvara vurmayayım da ne halt edeyim!"

kış günlüğü

paul auster

insanın, sahtesi olmayan tek niteliği zekasıdır.

bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelmeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın; sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar.

"yazmak, dansın daha az gelişmiş biçimidir."

insan elli yaşındayken ölümden yetmiş dördündeyken korktuğundan daha çok korkar.

güneşin parladığı, çamaşırların çabucak kuruduğu, camcıların, onarım işlerinin, işçi tazminatlarının ya da su basan bodrumların olmadığı bir yer vardır daima.

james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

yazmak gövdede başlar, gövdenin müziğidir ve sözcüklerin anlamı varsa, bazen anlamlı olabilirlerse, sözün müziği anlamların başladığı yerdir.

joseph joubert: hayatın sonu acıdır.

hepimiz kendimize yabancıyız; kim olduğumuzla ilgili algılarımız ise yalnızca başkalarının gözlerinin içinde yaşadığımız kadarıyla var.

bir panik atak, şehrin sokaklarındaki soluksuz koşuya çevrilmiş; çünkü panik zihinsel kaçışın bir ifadesidir; köşeye sıkıştığın, gerçek kaldıramayacağın kadar ağır geldiği, bu kaçınılmaz gerçeğin haksızlığına karşı koyamadığın zaman içinde kabaran sınırsız güçtür; o yüzden dehşete verebileceğin tek tepki kaçmak, kendini soluk soluğa seyirten, çılgınlaşmış bir bedene dönüştürerek aklının kapılarını kapatmaktır; hangi gerçek bundan daha korkunç olabilir? birkaç saat ya da birkaç gün içinde ölmeye mahkum olmak, hiç mi hiç anlayamadığın nedenler yüzünden hayatının yarı yerinde bitmek, yaşamının bir anda bir avuç dakikaya, saniyeye, kalp atışına indirgenmesi.

bu yaşayan el, şimdi sıcak ve içtenlikle kavrayabilen
soğumuş olsaydı mezarın buzdan sessizliğinde
günlerin öyle tekinsiz olur ve
gecelerin öyle ürpertici düşlerle dolardı ki
kalbinin kanı kurusun isterdin
benim damarlarımda kızıl can tekrar akabilsin diye
ve vicdanın rahat olsun -bak işte burada-
elimi tutuyorum sana doğru

20.3.16

ateist aforizmalar

jack huberman

hakikat asla insanları ona inanmaları için zorlamaya ihtiyaç duymamıştır: "termodinamiğin ikinci kanununa inanıyorum diyeceksin; bunu söylemezsen ölürsün, kafir!"

din bir mucize gösterebilir, insanları sonsuza dek lanetlenmekle tehdit edebilir, cennete dair hoş, bol hurili izlenimler uyandırabilir; sağlık, zenginlik, sosyal ya da siyasi çıkarlar veya suçluluktan, yalnızlıktan, boşluk duygusundan arınmayı vaat edebilir. ama bunlar kabul edilmezse önünüze başka bir seçenek olarak başınızın vurulmasını ya da yavaş yavaş yakılmayı da getirebilir.

zulüm ve şiddet din tarihinin vazgeçilmez bir unsurudur. dini otoriteler her zaman bilimsel araştırmaların ve eğitimin önünü kesmek, sanat ve edebiyatı kontrol altına alıp sansürlemek, yüzyıllar ya da bin yıl öncesinde geçerli olabilecek; hatta o zaman bile zorlukla kabul edilebilecek davranış kalıplarını halka empoze etmek, ne kadar zalim ve baskıcı olurlarsa olsunlar, kendi ayrıcalıkları ve zenginliklerini devam ettirebilmek karşılığında, yönetenleri ve hükümetleri desteklemek için uğraşmıştır. kısacası, aradan geçen binlerce yıllık süre boyunca, dinin dünyaya yarardan çok zararı dokunmuştur.

geçtiğimiz yüzyıl içerisinde, temeli dinsel nefrete dayanan bir savaşta milyonlarca yahudi'nin öldürüleceği, avrupa topraklarında -eski yugoslavya- dinle ilgili bir diğer savaşın gerçekleşeceği, orta doğu ülkelerinin hala teokrasiyle yönetileceği, yaygın islam gruplarının dünya kapsamında bir cihat gerçekleştirmek için çabalayacağı, çin'deki milyonlarca talun gong müridinin, kendi kendini kutsayan ve uçmak ile görünmezlik gibi yetenekleri olduğunu iddia eden bir sözde kurtarıcının peşinden gideceği, yüz yıl önce yaşamış kafası çalışan bir insana söylenseydi, bu insan muhtemelen, son üç ya da dört yüzyılda gerçekleşen tüm entelektüel ilerlemenin hiçbir işe yaramadığını düşünürdü.

yanlış inanışların zararları aza indirgenmeli, mantık ve kanıtlarla desteklenen gerçeklere saygı duymak, insanın temel yükümlülüğü haline gelmelidir. gerçeklerin kasıtlı olarak gözardı edilmesini ve aptallığı, hayata karşı işlenen birer suç oldukları için, "günah" olarak kabul etmeliyiz. bilimin keşfettiklerini öğrenmemek ve bunlara hürmet göstermemek ve bunun yerine barbarca kabile efsanelerini kutsal kabul etmek; işte ben buna istemli cehalet ve aptallık derim. bu davranışı, sadece hayatımızı daha uzun, daha sağlıklı, daha güvenli ve daha zevkli kılmakla kalmayarak, kendi içinde de saygı uyandıran ve hürmet duyulması gereken, içinde yaşadığımız dünya hakkındaki esas, değerli gerçekleri, yüzyıllardır emek vererek yavaş yavaş keşfeden bilim adamı nesillerine karşı affedilemez bir nankörlük olarak kabul ederim.

19.3.16

atasözleri

en soluk mürekkep bile en iyi hafızadan iyidir. (çin)

direnç, ancak temel ögelere karşı sürekli mücadele sonunda elde edilir. (yunan)

bir suçsuz insan hapiste yatacağına 99 suçlu serbest gezsin, daha iyi. (ingiliz)

akıllı bir adam suyu geçmeden köprüleri atmaz. (ashanti)

tek bir kar tanesi, bambunun yaprağını bükebilir. (çin)

bir kadın bir erkeğe aşıksa ona kapının deliğinden bile verir. (fas)

tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset. (musevi)

zaman ve sabır, dut yaprağını ipeğe çevirir. (italyan)

bir ev sadece toprak üzerinde durmaz; bir kadın üzerinde yükselir. (meksika)

köleyle şakalaşırsan sana kıçını gösterir. (arap)

yaşlılığın kendisi bir hastalıktır. (latin)

aşk yüzünden evlenen, mutsuz bir hayat sürmek zorundadır. (ispanyol)

cennet, güzel bir kızın belindeki kurdelenin güneyine düşen yerdedir. (arap)

kan kanla yıkanmaz. (kürt)

akıl yürekten daha çok yürür; ama daha uzağa gidemez. (çin)

herkes aynı yöne çekseydi dünya alabora olurdu. (musevi)

ev hazır olunca kapıyı çalar ölüm. (arap)

18.3.16

hayatın mucizeleri

stefan zweig

hiçbir şey insanı mutlu olmak kadar iyileştiremez ve bir başka insanı mutlu etmekten daha büyük mutluluk yoktur.

bazı insanlar aşk için doğmazlar; onlara sadece kutsal bir beklenti sağanağı çiçek açtırır; çünkü isteklerinin gerçekleşmesinin yaratacağı acı verici mutlulukları kaldırmak için fazla zayıftırlar.

erkeklerin şehveti kadınlarınki gibi değildir; ilkinde bu ateş daha başta, ilk olgunluk yıllarında yanar ama bazı genç kızlara ancak binlerce örtü altında ve binlerce farklı kılıkta ulaşır. kendini romantik bir heyecan ve mutlu bir hayal, kibir ve estetik zevk gibi gösterir ama bir gün gelir, bütün maskelerini atar ve onu gizleyen örtüleri yırtar.

birey daima fikirden güçlüdür; yeter ki kendisi olarak kalsın, kendi iradesiyle. tek bilmesi gereken, insan olduğu ve öyle kalmak istediğidir; o zaman çevresindeki laflar, bugünlerde insanları uyuşturmak için söylenen o laflar, vatan, görev, kahramanlık, bütün bunlar yalnızca leş gibi kan kokan, sıcak, canlı insan kanı kokan kelimelerdir.

insanlığın şu anda korkunç diye adlandırdığı her şey, bütün ülkelerdeki iradesi sağlam on kişiden oluşuyori ve bir başka on kişi de bunu yıkabilir. bir insan, yaşayan tek bir insan bu gücü reddettiği zaman onu öldürmüş olur. fakat olduğunuz yerde büzülüp "belki arada kaynarım" dediğiniz, boyun eğdiğiniz ve onları kalbinden vurmak yerine parmaklarının arasından kayıp geçmek istediğiniz sürece kölesiniz demektir; o zaman bütün bunlar müstehaktır size.

barbey d'aurevilly: genç kızlar acı çektiklerini asla söylemezler. kadınlar itaat etmek için yaratılmıştır. kuşkusuz kaderleri böyledir; bunu çok erken öğrenir ve buna o kadar az şaşırırlar ki, felaket gelip çatmışken onlar henüz böyle bir şey olmadığını söylerler.

doğa bizi yasalarındaki oranlara öyle bir bir alıştırmıştır ki, onun tecrübe edilmiş uyumundaki en küçük bir kayma bizi tiksindirir ve korkutur; dolayısıyla -değişmez bir haksızlık olarak- onu yaratanın her hatası, başarısız olmuş yaratıya karşı içimizde bir garez uyandırır. çünkü vahim bir biçimde bu nefreti ihmalkar ressamın yerine masum resme yöneltiriz. her sakat ve biçimsiz varlık kendi çilesinin üstüne bir de, acımasız bir şekilde eli yüzü düzgünlerin saklamayı beceremedikleri rahatsızlığına katlanmak zorundadır. böylece şaşı bir göz, tavşan dudak, yarık bir ağız, doğanın bir kerelik hatasından bir insanın gittikçe büyüyen acısına, bir ruhun kökü kazınamayacak felaketine dönüşür; daireler çizerek dönen yeryüzü adlı gezegenimizde anlam ve adalete inanmayı zorlaştıran iblisçe bir felakete.

17.3.16

yüreklilik

jean jaures

bugün yüreklilik, diğerleri üzerine her zaman patlamasından övünülen korkunç ama uyutucu olan savaşın karanlık bulutunu dünya üzerinde tutmak değildir. yüreklilik, aklın çözebileceği çatışmaların çözümünü gücün ellerine bırakmak değildir; çünkü yüreklilik insanın yücelmesidir.

hepiniz için yüreklilik, her saatin yürekliliği, yaşamın saçıp savurduğu fiziksel ve ahlaksal her düzeydeki denemeleri eğilip bükülmeden yüklenmektir. yüreklilik, istenci duyguların ve güçlerin rastlantısallığına bırakmamaktır; kaçınılmaz bezginliklerde çalışma ve eylem alışkanlığını korumaktır. bizi her taraftan sarsan yaşamın sonsuz karışıklığında yüreklilik bir meslek seçmek ve ne olursa olsun onu iyi yapmaktır; titiz veya monoton ayrıntıdan yılmamaktır, olabildiği kadar eksiksiz bir teknisyen haline gelebilmektir; yararlı eylemin koşulu olan çalışmanın uzmanlaşması yasasını kabul etmek ve anlamaktır ve bununla birlikte bakışında ve zihninde geniş dünyaya doğru bazı kaçışlara ve daha geniş perspektiflere yer ayırmaktır.

yüreklilik, ister bir pratisyen, ister bir filozof, meslek ne olursa olsun, bir bütün olmaktır. yüreklilik, kendi öz yaşamını anlamaktır, onu belirlemektir, onu derinleştirmektir, onu kurmaktır ve bununla birlikte onu genel yaşamla uyumlu hale getirmektir. yüreklilik, hiçbir ipin kopmaması için iplik veya dokuma makinesini gözetmektir ve bununla birlikte, içinde makinenin özgür işçilerin ortak hizmetçisi olduğu daha engin ve daha kardeşçe bir sosyal düzeni hazırlamaktır. yaşamın bilime ve sanata dayattığı yeni koşulları kabul etmektir, olayların ve ayrıntıların hemen hemen sonsuz karmaşıklığını benimsemek ve keşfetmektir ve bununla birlikte bu korkunç ve karışık gerçeği genel fikirlerle aydınlatmaktır, düzenlemektir ve onu biçimlerin ve ritimlerin kutsal güzelliği ile yükseltmektir.

yüreklilik, kendi hatalarına egemen olmaktır; onlardan acı çekmek ama onların altında ezilmemek ve yoluna devam etmektir. yüreklilik yaşamı sevmektir ve ölüme dingin bir bakışla bakmaktır; ideale koşmak ve gerçeği anlamaktır; harekete geçmek ve evrenin çabamıza hangi ödülü ayırdığını veya bir ödül ayırıp ayırmadığını bilmeden büyük amaçlara kendini adamaktır. yüreklilik, gerçeği aramak ve onu söylemektir; geçici olarak muzaffer olan yalanın yasasına boyun eğmemektir ve ruhumuzu, dudağımızı ve ellerimizi, aptal alkışların ve fanatik yuhaların yansıması yapmamaktır.

16.3.16

günlükler

stefan zweig

üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.

romain rolland: sıradan insanların huzurlu olmasının nedeni düşüncelerinin olmaması.

düşünceler nedense hayatın düşmanı; ama yine de en üstün hayat biçimi. en tehlikelisiyse para.

hem zihinsel, akılsal ilkelere dayanan konuların, hem de cinsel konuların ağza alınmadığı, yani basmakalıp şeylerle sınırlı kalan bir sohbeti kesinlikle yürütemiyorum.

tarihsel an'ı ne kadar az yaşar insan; hatta şimdi olduğu gibi çarpışma sırasında bile; yaşadığımız yalnızca o anın gölgesidir.

mahvolan insanlar sonunda önderlerine, krallarına karşı çıkacaklar, umudum bu benim, günden güne de artıyor.

stephane mallarmé: tek başınayken bile kendini bin kişi gibi hisseder insan.

bütün dünya paramparça oluyor. güçlüler yıkılmıyor, onlar kendi kendilerini yıkıyorlar. tıpkı fransız devriminde olduğu gibi bir dönüm noktasındayız. aradaki tek fark, ölçülerin aşırı büyümüş olması. yeni bir hayatı öğrenmeliyiz, başka türlü olmayacak.

düşüncelerimizi meşgul eden saçmalıklara gün gelip nasıl da gülerek bakacağız.

bu huzursuz dünyada, trende hareket halinde olmak huzur, yolculuk etmekse dinlenmek sayılıyor.

bir aşk söyleminden parçalar

roland barthes

usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda, usta öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."

jacques lacan: size arzunuzun imgesini tam olarak verebilecek olan şeye öyle her gün rastlamazsınız.

teatral bir bitişi olmayan aşk kurbanlığı yoktur; gösterge her zaman baskın çıkar.

novalis: aşk dilsizdir; yalnız şiir konuşturur onu.

öteki için yazmadığımı bilmek, yazacağım bu şeylerin hiçbir zaman beni sevdiğime sevdirtmeyeceğini bilmek, yazının hiçbir eksikliği karşılamadığını, hiçbir şeyi yüceltmediğini, tam da senin olmadığın yerde olduğunu bilmek, yazının başlangıcı budur.

victor hugo: sürgün bir tür uzun uykusuzluktur.

dünya, ötekini kendileriyle paylaşmamız gereken patavatsız komşularla doludur.

"her zaman en karanlık yer lambanın altıdır."

deli her türlü erkten arı olandır.

anlaşılmaz bir nesne için çırpınmak, kendini yiyip bitirmek dinin ta kendisidir.

la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan söz edildiğini duymasalar aşık olmazlardı.

kıskançlık, aşkta doğan ve sevilen kişinin başka birini yeğlemesi korkusunun ürünü olan bir duygudur.

sigmund freud: sevdiğim zaman, sevgi dışında her şeyi dışlarım.

bekletmek: her iktidarın sürekli ayrıcalığı, insanlığın bin yıllık eğlencesi.

clotilde de vaux: duyulan sıkıntıyı çevreye yaymak büyük ruhlara yakışmaz.

dünyada hala açlıktan ölen bunca insan varken, bunca halk canını dişine takıp kurtuluşu için savaşırken, ötekisi uzak bir havaya girdi diye yıkılan bir özne kadar uygunsuz bir şey yoktur.

aristoteles: tanrı her zaman tek ve yalın bir hazzın tadını çıkarır.

ilk kavgayla, dilin çalkantılı ve yararsız bir nesne olarak uzun serüveni de başlar.

hiçbir kavganın bir anlamı yoktur, hiçbir kavga bir aydınlanmaya ya da bir dönüşüme doğru ilerlemez.

schubert: sözler nedir ki? bir damla gözyaşı çok daha fazlasını söyleyecektir.

15.3.16

din ve ideoloji

raoul vaneigem

tarım ve ticaret, meta uygarlığını karşıt anlamlarda temellendirir. egemen tarımsal üretim, değişime yer olmayan, hareketsiz, değirmi bir toplumun merkezidir. tarımsal yapının etrafı çevrili alanı, bireyin ve kolektivitenin üzerine kapanır, her ikisini de kilit altına alır. burası hareketsizliğin, döngüsel düşüncenin, korkunun yeridir: alışılmış yollardan çıkma, rutinden uzaklaşma, önyargının ve geleneğin ötesine geçme, engelin kötü tarafına geçme, malını mülkünü, yerini, alışkanlıklarını yitirme korkusu.

ataletin, pasifliğin, kaderciliğin, karanlıkçılığın yatağının oyulduğu yer burasıdır. mitler, dinsel dogmalar, gerici ideolojiler, yeniliği ve ilerlemeyi reddetme, yabancıdan nefret ve korku, milliyetçilik, ırkçılık, bürokratik despotizm, suçların ve cezaların acımasızlığı, fanatizm, hoşgörüsüzlük, kendini ve başkasını yok etme çılgınlığı burada kök salar.

insan yüzlü hayvanlık burada getto biçimli bir toplumun, cenin haline geri dönen, kuşatılmışlık hayali içindeki, koruyucu ve kaslı bir kabuk içindeki kendi üzerine kapanmış bir toplumun tuzağına düşer.

kadından çekinen ve kadını küçümseyen patriarkal erkekliği besleyen bu katı toplum türünün zihniyeti, nazi almanya'sı, stalin ve stalin-sonrası rusya, çin ve amerika birleşik devletleri gibi bazı sanayileşmiş ülkelerde dahi sürer.

aforizmalar

~criminal minds

platon: karanlıktan korkan bir çocuğu kolayca affedebiliriz. asıl trajedi, yetişkinlerin ışıktan korkmasıdır.

milan kundera: utancın kaynağı bizdeki bir eksiklik değil, o eksikliğin başkaları tarafından görülmesidir.

gandhi: tarihin, yenilmez görünen tiranlarla ve katillerle dolu olduğunu unutmayın. ama sonunda daima yenilirler. daima.

rose kennedy: zaman bütün yaraları iyileştirir derler. katılmıyorum. yaralar kalır. zamanla, akıl kendini korumak için yaranın üstüne kabuk bağlar ve acı azalır; ama asla tamamen kapanmaz.

la rochefoucauld: zihinsel hata ve kusurlar vücuttaki yaralara benzer. hayal edilebilecek en iyi tedaviden sonra bile yara tamamen kapanmaz.

dietrich bonhoeffer: bir toplumun ahlakı, çocukları için ne yaptığıyla ölçülür.

mark twain: bütün hayvanlar içinde acımasız olan yalnızca insandır. zevk için acıya sebep olan sadece odur.

halil cibran: ıstırap, en güçlü ruhları ortaya çıkarır. en büyük karakterler kurumuş yaralarla doludur.

elde var hüzün

attila ilhan


dağıtır insanı
bu garip tutku
bu çılgın sevi

sabah uyanırsın karanlıktır
ezan yağmurda dağılır
kuş yağar bulutlardan

bizi tanıştırmadılar evet yalnızım
eş dost arasında büsbütün yalnız
aslında kararsızım dilim dolaşıyor
gözleriniz olmasa konuşamayacaktım
hep böyle cana yakın mı bakarsınız
hafif koyu kestane az yeşile çalıyor

yarın o pavyon kızı ölesiye sevdiğim
onu neden sevdiğimi bir türlü anlamıyor
ağzı temmuz sıcağı bakışları sonbahar
sanki saman ateşi için için yanıyor

mavi yıldız sürmüş gözkapaklarına
dokunduğu yer patlıcan moru
gözlerine muazzam kirpik indirmiş
bir yanardağ ağzıdır dudakları

sabahlar olur bir türlü uyuyamam
içimde sanki şilepler çarpışıyor
yağmurda sis düdükleri

kim ne derse desin içimde delice bir his

döne döne sonbahara ulaştı yorgunluğum
uzaktan ölümün çanlarını duyuyorum
geceler uzadı sabahlar olmak bilmiyor
sürekli alacakaranlıkta hanidir ruhum

"ders-i aşkın müşkilin yahya nice halleylesin
söyleyenler kendini bilmez bilenler söylemez"
(şeyhülislâm yahya)

erkek güzeli kadın
kadın güzeli erkek
dibinde fosforlu bir karanlığın
sabahlara kadar boğuluyorlar
nefes nefese sevişerek

"azade ser olurdum âsib-i derd-ü-gamdan
ya dehre gelmeseydim ya aklım olmasaydı"
(ziya paşa)

korkunun kulak gibi çınladığı bir hicran saatında
tehditlerle dolu bir kış doludizgin yaklaşıyor
yağmurların soğuk kanatlarında
çevremde muazzam bir baş dönmesidir adeta şehir
münzevi bir soru işaretiyim
simsiyah şemsiyemin altında

koparıp göğsünden yüreğini
uzatsan kan içinde
çiçek yerine

"dilde gam var şimdilik lûtfeyle gelme ey sürûr
olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne"
(râsih)

kanlı hesapları vardır
kıyamete kadar sürecek
ölümle şairlerin
kim bilir nerden bilecek
ne çığlıklar geçer daha dünyadan
attilâ ilhan gibi

keman yanlış anlaşılmasından tedirgin
utlar vahim sorular soruyor

hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün

yağmurlu kış günü tenha bahçede çırılçıplak
mevsim ona beyhudedir artık ne soğuk ne sıcak
bu çınar ömür boyu yalnızlığa hüküm giymiştir
her gün bir parça ölerek süresini dolduracak

şöyle rivayet ederler kim
kanlıca'da kadızade eşref'in yalısı
nedense bu yıl gözü yaşlı teşrinlerin
içi paslı ve kötümser
kafeslerin ardında yağmur şakırtısı
su dumanı savrulur ağaçlardan
her çakışında şimşeğin
maytap yeşili kediler
olmadık bir yerinde
tutuşur gecenin
işte selamlıktan metroviçalı sabri hoca'nın
tecvit üzre kuran-ı kerim tilâveti
sesinde saygısız bir iman
bağışlamak bilmez bir tanrının
karanlık heybeti

sabah ezanları köyden köye yayılıyor
hey gidi hey
mülk sözde osmanlının ama
alamanın elinden
ingiliz alıyor

"bende sığar iki cihan ben bu cihana sığmazam"
(nesimi)

bir vapur gibi uğuldayarak
hışımla sırılsıklam
ansızın karşıma çıktı gece
başıboş bir vapur gibi
kara sularıma girmiş gizlice
o yol kesemez ben duramam artık
çarpışmamız kesinleşti
ne korku ne pişmanlık ne yeis
en sessiz derinliklere içimde belki senin
hasretini götüreceğim sadece