31.3.16

uzun lafın kısası

harper lee: her zaman daha küçük bir ev istemişimdir, daha büyük bir bahçem olsun diye.

erich fromm: bizim yaşamımız kardeşçe, mutlu, erinçli bir yaşam değil; çılgınlık durumuna tehlikeli bir biçimde yaklaşan manevi karmaşanın ve aymazlığın damgasını taşıyan bir yaşamdır.

jaroslav hasek: insanoğlu en korkunç yıkımların bile üstesinden gelebilir; yeter ki doğruluk ve erdem yüreğinden eksik olmasın.

william faulkner: dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.

andersen: dedikodu küçük bir tüyü beş tavuk yapabilir.

william m. thackeray: bir kadın için en büyük kompliman kendi cinsi tarafından hor görülmesidir.

kierkegaard: kendimizi kandırmaktan ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle kurtulabiliriz.

alexandre dumas: ilkel halkların yasası, kısasa kısas yasasıdır.

choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.

orson welles: aklınız fikriniz çok para kazanmakta olduktan sonra çok para kazanmak marifet değildir.

sabahattin ali: dünyada en tahammül edilemeyecek şey, artık aşık olmadığımız birisiyle beraber yaşamak mecburiyetidir. şu halde aşık olduğumuz birisiyle hayatımızı birleştirmek, en hafif tabiriyle, düşüncesizliktir.

şevket rado: her şey geçer, her şey gider. insan her şeyi unutur. bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir.

25.3.16

edebiyat nedir?

orhan pamuk

kendi hikayemizden başkalarının hikayeleri gibi ve başkalarının hikayelerinden kendi hikayemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. bunu yapabilmek için yola başkalarının hikayelerinden ve kitaplarından çıkarız.

kitap okuyarak, düşünerek, tek başımıza yaratıcı bir şekilde ve özgürce kafamızı kullanarak dünyayı kavrayabileceğimize ilişkin iyimser inanç, modern edebiyatın ve bireysel özgürlük duygusunun da başlangıcıdır.

iyi edebiyatın seslendiği şey yargılama gücümüz değil, kendimizi bir başkasının yerine koyabilme yeteneğimizdir.

bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmelerdir.

kitaplar insanın mutsuzluğuna teselli sandığımız bir derinlik katar yalnızca.

okumak aynanın içine bakmaktır; aynanın arkasındaki 'sırrı' bilenler öteki tarafa geçerler, harflerin sırrından haberdar olmayanlar ise bu dünya içinde kendi yüzlerinin yavanlığından başka bir şey bulamazlar. 

en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır. asıl ihtiyaç belki de edebiyat değil, bir odada tek başına kalıp hayal kurmaktır.

21.3.16

marquis de sade

tomris uyar

"kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız.. bir iki lafla ben böyleyim işte. ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni. çünkü değişmeyeceğim."

milton'ın ünlü "kaybolmuş cennet" şiirinde şeytan, "cennette köle olacağıma" der, "cehennemde efendi olurum." işte simone de beauvoir, "sade'ı yakmalı mı?" adlı incelemesinde cehennemde; ama yeryüzü denilen o geçici ve sıkışık cehennemde tek başına bir imparatorluk kurmayı deneyen bir yazara eğiliyor. albert camus'nün deyimiyle "hayır" diyen, başkaldıran bir bireye.

"bir yerde, bir yönden haklı olduğumuza ilişkin bir görüşümüz olmadan başkaldırma söz konusu değildir." diyor camus. sade'ın asıl önemi, "zekanın soğukkanlılıkla tasarladığı sonsuz özgürlük tutkusunda" beliriyor. (camus) sade, "insanı bir deney aracı haline getirerek egemenlik istemiyle nesneleşen insan arasındaki ilişkinin yasasını buluyor." (camus) "insanın insanla ilişkilerine eğilmemizi" istiyor. (beauvoir)

sade'dan bir edebiyatçı çıkaran, onun hapiste geçirdiği hayattır kuşkusuz. "bir adamın kafası kapalı bir hücrede boyun eğmeye dayanan töresel bir felsefe yaratmayacak kadar güçlüyse genellikle bir egemenlik felsefesi yaratır." diyor camus.

beauvoir'a göre sade'ın tutuklanması, yani o dönemde aynı rezilce hayatı sürdüren yaşıtları gibi adaletten paçayı kurtaramaması kaçınılmaz bir olaydır. çünkü sade, gizliliği yok edecek bir aşırılığa kayarak zaferini doğrulamaya kalkmıştır. suç ortaklarını bile kendisine düşman eden davranış budur işte. "kısa bir süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünyada gerçek hiçbir şeye sahip olmayan gerici bir sınıfın çocuklarıdır bunlar." feodal zorbalıklarını ancak yatak odalarında uygulayabilmektedirler. sade da onlar gibi düzensiz yaşar, borçlanır; çok şey umduğu, şımartıldığı bir dünyada aradığını bulamayınca da sıkıntıya düşer. yalnız çıkış noktasında büsbütün ayrılır onlardan. o güne kadar eşi görülmemiş bir yadsımayla, göklere çıkarılan değerleri yerle bir eder; bayağıyı soyluya, çirkini güzele, yaşlıyı gence, kirli ve pis kokuyu temizliğe yeğ tutar. çünkü doğa kötüdür, zalimdir, kan dökücüdür. yaşamımızdaki çelişki de bundan doğmaktadır. toplum, zevklerinde suç bulmak için doğaya başvururken doğa suçtan zevkler yaratmakta, bu defa doğaya öykünen birey toplumun tepkisiyle karşılaşmaktadır.

insanları güçlüler ve güçsüzler diye ikiye ayırdığı toplumda sade o kötü doğaya canla başla öykünür. "hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken, daha keskin olsun." toplumdan aldığı korkunç öcün parıltısında bulur mutluluğu; şehveti, zevki artıran her şeyi kutsar ve suçta orgazmın kaynağına iner. homoseksüelliği övmesini de bu şekilde yorumlayabiliriz: "kendi cinsinizden biriyle işlediğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size."

kadınlar doğuştan gözü yaşlı kurbanlardır onun gözünde; ama suç işleyen kadın kıyıcı, egemen olma hakkını, yani güçlüler arasına katılma olanağını elde etmiş olur. coşku, ortaklaşa tat küçük adamlara özgü şeylerdir ona göre. güçlü kişi egemen olmak ister, zorba zorbalığının bilincine varınca, can yakınca zevklenir; öte yandan kurbanın da kurban olmanın bilincine varması, yani sızlanıp yakınması, haykırması şarttır. bu bilinçlenmeyi kolaylaştırmak için tanıkların varlığından yararlanılır.

tanıklar arttıkça zevk düzenleri de sayıca artacaktır, özneyle nesne kendi varlıklarını belirleyen bir durum yaşayacaklardır; özne, başkalarının gözünde bir nesne olurken acı çektirdiği gövdenin karşısında bir özne olacaktır aynı zamanda: sadomazoşizm diyoruz buna. gelgelelim sade'ın gerçekte uygulayamadığı bu düşsel törenler eninde sonunda bir yere gelip takılıyor. kurban ya cayıyor ya da ölüyor. oysa ölüm tıpkı camus'nün ileri sürdüğü gibi saçmanın yani dünyaya ilişkin geçicilikten güç alan yürekli bir seçmenin, bir sürdürmenin dışına sarkmak demek.

"değil mi ki yalnız doğa gerçektir, doğada yalnız istek ve yıkıma izin varsa, bu kan içiciliği doyurmaya insanlığın gücü yetmez; yıkım yolu evrensel silinmeye götürür." diyor camus. hem sade bununla da yetinemez; çünkü öldürenler, kıyanlar doğaya dönerler yine, öldürme eylemi bile tamamına eremez. sade doğadan tiksinir gerçekten: "tiksiniyorum doğadan. onun tasarılarını altüst etmek.. ona yardımcı olan her şeyi yok etmek.. güneşe saldırmak.. gerçek suç bu olurdu işte, asıl suç."

zaten sade da girdiği çıkmazın bilincindedir; bu yüzden düşleriyle, edebiyatçılığıyla yıkmıştır doğayı, kendisinin tanrı olduğu başka bir evren yaratarak toplumdan öcünü almıştır. onu okurken buruk, çarpık bir kuşku belirir yüzümüzde. tutarlı bir düşünür ya da büyük bir edebiyatçı olmasından değil bu, "suçlarını yükleniş tarzından" (beauvoir), çağına karşı gelerek "ilkelerin özgürlüğünü değil, içgüdülerin özgürlüğünü savunmasından." (camus) belki de nietzsche'nin etkisiyle öldürülmeyi bekleyen bir tanrı'ya doludizgin koşuşundan.

camus, "sade'ın tanrıtanımazları temelde tanrı'nın var olmadığını kabul ederler; çünkü var olsaydı kayıtsız, kötü ya da zalim demek olurdu." diyor, şatolardaki tanıkları "tuhaf bir gize erdiklerinden ötürü kendilerini tutsak yığınlarının üstünde tutan küçük bir aristokrat kümesi" olarak nitelendiriyor; öyle ki sade'ın cinsel zevklenme sırasında boyuna sayıklayan, anlatan, açıklayan soğukkanlı kişiler tanıkların önünde bir çeşit günah çıkarmış oluyorlar; suçsuzsalar aforoz ediliyorlar yani.

camus, "sade insanlığın dostu değildir, insanseverlerden nefret eder. ara sıra sözünü ettiği eşitlikse matematiksel bir kavramdır." der. yalnız bu yargı üstüne düşünürken sade'ın cinselliği toplumda mülkiyetin yerine koyma çabasını gözden kaçırmamak gerek: "boş yasalarla değil, tam bir servet eşitliğiyle ve en güçlünün gücünü silecek yeni koşullarla." gelenekleri, toplumu hiçe sayan bir adamın içinde bulunduğu durum tam bir uyumsuzluktur. camus,"onun kurmak istediği, bir suç cumhuriyetidir; uzun bir süre devletini evrenselleştiremeyeceği için yasalara uyar görünmek zorundadır." diyor.

fransız devrimi'nin zindandan kurtardığı cumhuriyetçi markinin siyasal görüşü oldukça belirsiz; aristokrasiye karşı ama halkla da bir alışverişi yok. tek başınalığın acıları içinde. ihtilalin ortasında ölüm cezasına da karşı üstelik. "erdem adına işlenen her türlü suça" karşı olduğu için, yargılamayı gülünç bulduğu için. çok geçmeden cumhuriyetçiler de atıyorlar onu hapse. "öldürmeyi bir kere kabul edince, tek bir defa bile olsa, ona evrensellik tanımanız gerekir." diyor onlara.

17.3.16

yüreklilik

jean jaures

bugün yüreklilik, diğerleri üzerine her zaman patlamasından övünülen korkunç ama uyutucu olan savaşın karanlık bulutunu dünya üzerinde tutmak değildir. yüreklilik, aklın çözebileceği çatışmaların çözümünü gücün ellerine bırakmak değildir; çünkü yüreklilik insanın yücelmesidir.

hepiniz için yüreklilik, her saatin yürekliliği, yaşamın saçıp savurduğu fiziksel ve ahlaksal her düzeydeki denemeleri eğilip bükülmeden yüklenmektir. yüreklilik, istenci duyguların ve güçlerin rastlantısallığına bırakmamaktır; kaçınılmaz bezginliklerde çalışma ve eylem alışkanlığını korumaktır. bizi her taraftan sarsan yaşamın sonsuz karışıklığında yüreklilik bir meslek seçmek ve ne olursa olsun onu iyi yapmaktır; titiz veya monoton ayrıntıdan yılmamaktır, olabildiği kadar eksiksiz bir teknisyen haline gelebilmektir; yararlı eylemin koşulu olan çalışmanın uzmanlaşması yasasını kabul etmek ve anlamaktır ve bununla birlikte bakışında ve zihninde geniş dünyaya doğru bazı kaçışlara ve daha geniş perspektiflere yer ayırmaktır.

yüreklilik, ister bir pratisyen, ister bir filozof, meslek ne olursa olsun, bir bütün olmaktır. yüreklilik, kendi öz yaşamını anlamaktır, onu belirlemektir, onu derinleştirmektir, onu kurmaktır ve bununla birlikte onu genel yaşamla uyumlu hale getirmektir. yüreklilik, hiçbir ipin kopmaması için iplik veya dokuma makinesini gözetmektir ve bununla birlikte, içinde makinenin özgür işçilerin ortak hizmetçisi olduğu daha engin ve daha kardeşçe bir sosyal düzeni hazırlamaktır. yaşamın bilime ve sanata dayattığı yeni koşulları kabul etmektir, olayların ve ayrıntıların hemen hemen sonsuz karmaşıklığını benimsemek ve keşfetmektir ve bununla birlikte bu korkunç ve karışık gerçeği genel fikirlerle aydınlatmaktır, düzenlemektir ve onu biçimlerin ve ritimlerin kutsal güzelliği ile yükseltmektir.

yüreklilik, kendi hatalarına egemen olmaktır; onlardan acı çekmek ama onların altında ezilmemek ve yoluna devam etmektir. yüreklilik yaşamı sevmektir ve ölüme dingin bir bakışla bakmaktır; ideale koşmak ve gerçeği anlamaktır; harekete geçmek ve evrenin çabamıza hangi ödülü ayırdığını veya bir ödül ayırıp ayırmadığını bilmeden büyük amaçlara kendini adamaktır. yüreklilik, gerçeği aramak ve onu söylemektir; geçici olarak muzaffer olan yalanın yasasına boyun eğmemektir ve ruhumuzu, dudağımızı ve ellerimizi, aptal alkışların ve fanatik yuhaların yansıması yapmamaktır.

15.3.16

elde var hüzün

attila ilhan


dağıtır insanı
bu garip tutku
bu çılgın sevi

sabah uyanırsın karanlıktır
ezan yağmurda dağılır
kuş yağar bulutlardan

bizi tanıştırmadılar evet yalnızım
eş dost arasında büsbütün yalnız
aslında kararsızım dilim dolaşıyor
gözleriniz olmasa konuşamayacaktım
hep böyle cana yakın mı bakarsınız
hafif koyu kestane az yeşile çalıyor

yarın o pavyon kızı ölesiye sevdiğim
onu neden sevdiğimi bir türlü anlamıyor
ağzı temmuz sıcağı bakışları sonbahar
sanki saman ateşi için için yanıyor

mavi yıldız sürmüş gözkapaklarına
dokunduğu yer patlıcan moru
gözlerine muazzam kirpik indirmiş
bir yanardağ ağzıdır dudakları

sabahlar olur bir türlü uyuyamam
içimde sanki şilepler çarpışıyor
yağmurda sis düdükleri

kim ne derse desin içimde delice bir his

döne döne sonbahara ulaştı yorgunluğum
uzaktan ölümün çanlarını duyuyorum
geceler uzadı sabahlar olmak bilmiyor
sürekli alacakaranlıkta hanidir ruhum

"ders-i aşkın müşkilin yahya nice halleylesin
söyleyenler kendini bilmez bilenler söylemez"
(şeyhülislâm yahya)

erkek güzeli kadın
kadın güzeli erkek
dibinde fosforlu bir karanlığın
sabahlara kadar boğuluyorlar
nefes nefese sevişerek

"azade ser olurdum âsib-i derd-ü-gamdan
ya dehre gelmeseydim ya aklım olmasaydı"
(ziya paşa)

koparıp göğsünden yüreğini
uzatsan kan içinde
çiçek yerine

"dilde gam var şimdilik lûtfeyle gelme ey sürûr
olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne"
(râsih)

kanlı hesapları vardır
kıyamete kadar sürecek
ölümle şairlerin
kim bilir nerden bilecek
ne çığlıklar geçer daha dünyadan
attilâ ilhan gibi

keman yanlış anlaşılmasından tedirgin
utlar vahim sorular soruyor

hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün

yağmurlu kış günü tenha bahçede çırılçıplak
mevsim ona beyhudedir artık ne soğuk ne sıcak
bu çınar ömür boyu yalnızlığa hüküm giymiştir
her gün bir parça ölerek süresini dolduracak

sabah ezanları köyden köye yayılıyor
hey gidi hey
mülk sözde osmanlının ama
alamanın elinden
ingiliz alıyor

"bende sığar iki cihan ben bu cihana sığmazam"
(nesimi)

14.3.16

şairin romanı

murathan mungan

öğrenmenin hazzı olmadan insan tamamlanmaz. çevremizdeki birçok insanın yarım kalması bu yüzdendir.

güven, kazanılan bir şey değil, inşa edilen bir şeydir.

sadece erdem sahibi olmak yetmez; erdeminde ustalaşmak gerekir.

neden herkes hayatta gerçeğin peşinde sanır kendini? hakikat her zaman yarayışlı bir şey değildir. aklınızda, ruhunuzda hakikati ağırlayabilecek yeriniz yoksa, onu davet etmemelisiniz.

bazı mevsimler bir günde gelir.

sıradanlık görülür olmaya başladığında acı verir.

katiller sıradan insanlardır. sıradanlık ürkütücüdür. büyük canavarlar orada saklanır.

kimse sandığı kadar dayanıklı değildir. herkes bir gün incitilir.

"mezarı dorukta olanların ziyaretçisi az olur."

en büyük çaresizlik varoluştur. niye var olduğunu anlamadan var olursun çünkü.

yerkürede iyilik ve kötülük, şiir ve cinayet hep bir arada olagelmiştir. onca yıl şiirle, erdemle, bilgelikle, güzellikle, emek ve zahmetle büyüttüğünüz birileri, günün birinde kötülüğün sinsi karanlığından çıkıveren başka birilerinin darbesiyle öldürülüverir. onca şiir, erdem, bilgelik, güzellik bir anda ölüverir.

11.3.16

şiir ve bilim

melih cevdet anday

nobel ödülü sahibi fransız ozanı saint-john perse, washington'da bulunduğu sırada, bir gün einstein, princeton'dan telefon etmiş ona, görüşmek istediğini söylemiş ve karşılaştıklarında şunu sormuş:

"bir ozan nasıl çalışır? bir şiirin düşüncesi nasıl gelir ona? bu tasarı nasıl dönüşür şiire?"

saint-john perse "büyük ölçüde sezgi ve bilinç dışı ile" yanıtını verince de çok sevinmiş. "bilim adamı için de tıpkı öyle" demiş, "bir buluşun, bulgunun oluşumu mantıksal da değildir, anlıksal da. bir anlık bir aydınlanma, bir esinlenme, nerdeyse bir esrimedir bu. elbet bunun arkasından us çözümler sezgiyi, deneyleme ise doğrular. başlangıçta imgelem vardır."

masal

ömer hayyam


ev barkla, köşk sarayla boşa kaygılandın
yaşam denen masala ne diye inandın
yeller esen bir yerde mum yakılır mı hiç
sel yatağına evler kurulur mu sandın

10.3.16

makine

friedrich engels

"iktisatta, maddi bir çıkar olmaksızın hiçbir şey olmaz."

modern devlet, biçimi ne olursa olsun, esas olarak kapitalist bir makinedir: kapitalistlerin devleti, düşüncedeki kolektif kapitalist. üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür.

roma imparatoru vespasianus, tuvaletlere vergi koyduğu için onu suçlayan oğluna "paranın kokusu yoktur." karşılığını vermiştir.

üretimin doğal bir gelişme izlediği her toplumda, -ve bugünkü toplum bu durumdadır- üretim araçlarını egemenlikleri altına alanlar üreticiler değil; ama üreticileri egemenlikleri altına alanlar üretim araçlarıdır. böyle bir toplumda her yeni üretim kaldıracı, zorunlu olarak, üreticileri üretim araçlarına yeni bir köleleştirme aracı durumuna dönüşür.

modern savaş gemisi, büyük sanayinin yalnızca bir ürünü değil ama aynı zamanda onun bir örneği, ne var ki her şeyden önce para israfı yaratan yüzen bir fabrikadır.

hüsran filizleri

celal sılay



şu yaşayış dediğin bir ah etmeye değmez

her dönüş yaşayışın bir gününü yutuyor
bir gün ki, bir hayata, neler bahşeder neler

vardığı yer nokta olan her sonun manası haldir

kollarımın kavuştuğu mekanda değil
aklımın eriştiği alanda cirit atarım

ben yıldız topluyorum yalınayak
onlar izmarit topluyor otomobilli

bildiğin ve öğrendiğin kadar bilmek ve öğrenmek var

bahar geldiği için çiçekler açmaz
çiçekler açtığı için bahar gelir

hayret aklın en güzel çocuğu; onu kitaplar yedi
şüphe aklın en çirkin piçi; onu kitaplar besledi

sesten kesiliyor sesten, ses gibi için aydınlık
ses gibi aklın mutlu, kesiliyor ses gibi güzel
sıcak olan bir şeyden

değmemeli birbirine yaşamıyla anısı

konuşunca yaşam susuyor
susunca ölüm konuşuyor

önce etin usa dar gelmesindeki o sevinç
şimdi usun ete dar gelmesinden bu tasa

sözde sebeple ağlayanlar
gerçek sebeple gülemedi

kurcalanmadık kilit bırakmaz
anahtarı her kapıya uyanlar

duvar olur kent sokakları sevmeyenle dolaşınca
sokak olur ev duvarları sevenle oturunca

yaşamı algı algı açık
ömrü dönem dönem kapalı

gökte diziyle ışıldayan yıldızları
yerde tek tek söndürdüler

hiçbir şeyle denemez kendisini
kendisinde deneyenler her şeyi

bir kuş bir kanat tenimizde
bir rüzgar bir serinlik içimizde
bir gök bir deniz mavi mavi
şarkı bahçe düğün dernek

savru mu deniz mi
neresinden katlıyorsunuz sesi
siz ne yapıyorsunuz orda

"ağlamayan gözler göremez."

dışı durgun, içi oynak
yaşam yalancısı, aşk doğrucusu

savunmayla sataşmanın göründükçe kendisiydi
gizledikçe benimdi, ne benimdi ne kendinin

führer

carl sagan

rudolf hess: her türlü eleştirinin dışında olan bir kişi vardır ve o da führer'dir. çünkü herkes hisseder ve bilir ki o her zaman haklıdır ve hep haklı olacaktır. bizim nasyonal sosyalizmimiz führer'e olan eleştirisiz sadakatimiz ve teslimiyetimizle perçinlenmiştir.

bu gibi kör inançların devlet liderlerine sağladığı kolaylık adolf hitler'in şu sözleriyle de açıkça ortaya konuyor: "halkın düşünmemesi iktidarda olanlar için ne büyük şanstır!" zihinsel ve ahlaki uysallık kısa vadede liderlerin işine gelebilir; ama uzun vadede ulusların intiharı demektir. bu yüzden ulusal önderlik için ölçütlerden biri sert eleştirileri anlama, teşvik etme ve yapıcı olarak yararlanma yeteneğidir.

8.3.16

düşsel konçerto #2

giovanni papini

bilmemenin verdiği pişmanlıklar telafi edilemez.

insanlar ucuza satın alınırlar ama değerleri gittikçe daha da azalır. ne ilikleri var, ne ruhları ne de ilhamları; belki de kural sözleşmesini imzalamak için kanları yeterince kırmızı bile değildir.

hatalarını çok çabuk telafi edenleri hiç sevmem.

farklılıklar ne denli çok olursa, gerçeklik de o denli gerçek olur. farklılıkları artırmak, yani hareketlendirmek ve değiştirmek, gerçekliği büyütmektir; farklılıkları azaltmak, yani durdurmak ve denkleştirmek, gerçekliği azaltmaktır.

insanlar hep hiçbir şey anlamadıkları zaman gülümserler.

eğer herhangi birisi, hatta sıradan bir insan kendi hayat öyküsünün tümünü yazmayı becerebilseydi, asla yazılmamış en büyük romanlardan bir tanesini yaratmış olurdu.

gelecek, gelecek gibi var olmaz; gelecek yalnızca şimdiki zamanın bir yaratımı ve bir parçasıdır ve huzursuz hayata, üzücü hayata, acılı hayata günbegün yiten ve uzaklaşan bu gelecek için katlanmak bu budala hayatın en acıklı budalalığıdır.

7.3.16

sahibini bekleyen şeyler

lale müldür


başımı kaldırdığımda
bir deniz gibi geri çekiliyordu
bütün gök tozları
küllerden bir ev yapılıyordu sanki orada
tepede boş bir koltuk gördüm
önümden yeni dalga bir kız geçti
uzaktan pembe bir tül
çaresizlikle fırlatılmış bir alyansı aramak ıssız bir kumsalda
içine yerleşilebilecek bir duyguyu
boşa çıkmış sözü
tam her şey bu dünyaya uydurulduğu anda
anlaşılmaz bir kadın gibi başını öteye çevirirdi yaşam

birden çıkıp gideceğim işte. bir yüzün kristal bir işarete dönüştüğü saat olacak. kumla boğulan bir evi hatırlatacak size anılar. çiçeklerle, bambularla, mumlarla, geçmişe dönük aynalarla aydınlatılmış bir ev. sinsi bir hastalık sarmıştı o evi ya da bana öyle görünüyordu. düşüyordum, düşüyordum o evde. neyse ne birden çıkıp gideceğim işte.

çünkü siz hepiniz aynısınız

öylesine bırakmış olacağım her şeyi ve çıkmadan önce inci rengi bir elbise de giysem, inciler kentinde ölmeye de gitsem, evin içinde kalan siluetlerimin üstünde tek bir deniz kabuğu bulunacak. yine de birdenbire çıkıp gideceğim işte bir yılın bir başka mevsimi. çünkü okyanusların önünde tadzio'nun gizemli işareti.

6.3.16

cool anılar

jean baudrillard

anısı yüreğinizi daraltınca, hoş olanın yüceliği anlaşılır.

"hayatın kendisi bir alıntıdır." (borges)

en heyecan verici an, bir kadının ayakkabılarını çıkardığı ve sizin karşınızda boyunun birdenbire kısalıverdiği andır.

çünkü farklılık güzeldir
kayıtsızlık ise soylu

hakikat, olabildiğince hızlı kurtulunması ve başkasına bırakılması gereken şeydir. aynı hastalıklar gibi, gerçekliği iyileştirmenin tek yolu budur.

masumiyet gibi afrodizyak yoktur.

haz duyan kadınlardan çok, haz duyuyormuş gibi yapan ama haz oyunu kisvesi altında belli bir mesafeyi ve bekareti koruyan kadınları sevmeli. çünkü onlar ırza geçmeyi gerektirirler.

bilge insan, ruhsal durumunu anlamak için tırnaklarındaki ayçaya bakar.

her acıda ve hazda, onu olabildiğince hızlı bitirmeye ve bir an için varoluştan bağışlanmaya dair gizli bir dilek vardır. sona ne kadar çabuk ulaşılırsa, bağışlanmanın süresi de o kadar uzar.

katıksızdan da daha katıksız olan şey, herhangi bir yolla sonun ötesinde yaşamaktır.

2.3.16

gösteri toplumu

guy debord

gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır. 

modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların tüm yaşamı gösterilerin uçsuz bucaksız birikimi olarak görünür. dolaysızca yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşır.

ekonomi dünyayı değiştirir; ama onu sadece ekonomi dünyası haline getirir.

koleksiyon için üretilen anahtarlıkların koleksiyonunu yapan kişinin biriktirdiği şey, metanın bağışlayıcılığıdır. şeyleşmiş insan, metayla olan samimiyetinin kanıtını herkese gösterir.

burjuvazi asla yenilgiye uğramamış tek devrimci sınıftır.

meta dolaşımının yan ürünü olan ve bir tüketim olarak kabul edilen insan dolaşımı, yani turizm, aslında bayağılaşmış şeyin görmeye gidildiği boş zamandan başka bir şey değildir.

tarihin yunan'da, demokrasiyle birlikte ortaya çıktığı zannediliyor. oysa tarihin dünyadan demokrasiyle birlikte silindiği kanıtlanabilir.

olayların bir sonraki aşamasını öğrenmek amacıyla sürekli olarak seyreden kişi asla harekete geçmeyecektir. seyirci olmanın koşulu budur.

1.3.16

giyim kuşam

tomris uyar

mini etek giymeyi şimdi fazla pratik bulmuyorum; çünkü dolmuşa binerken, inerken ayağımı toparlayamıyorum. kendime zorluk çıkarmayı sevmiyorum. çok özenerek giyindiğim günler oluyor. bir de "bilinçli perişanlığı" sevdiğim günler olur. edip cansever'in lafıdır o. yani canım o gün hiçbir şey istemiyorsa sade yüzümü temizleyip mis gibi akşama kadar oturabilirim. okurum, yazarım, gelen gelsin hiç mühim değil. demek ki insanlar için fazla giyinmiyorum. sanırım insanların dünyayı güzelleştirmesi gerektiğine inanıyorum. buna çok inanıyorum. insanın üstüne geçireceği palas pandıras da olsa, renkleri uyumludur. bunu özellikle yapmamayı, boyasız ayakkabı, saçlar kirli, üst baş dökülüyor; bunun ben bir rahatlık olduğunu değil, öbür insanlara bir hakaret olduğunu düşünüyorum. dünyaya bir hakaret. niye herkes temiz ve iyi giyinmesin? renk bakımından en azından. bir de çok ucuza çok güzel giyinirim laflarına da inanmam. ucuz bir şey iyi olmaz. o hep söylenir ya bakan eşidir, otururmuş kendi eteğini dikermiş. ne diye dikiyorsun? diken insan var işte, git diktir giy. hani o becerilerle övünmek var ya, "ben ördüm." belli oluyor zaten, söyleme.