29.4.12

uzun lafın kısası

shakespeare: cehaletten başka karanlık yoktur.

alciatus: bilge adamın ilk zaferi, insanın ne olduğunu bilmesidir.

arif damar: umutsuzluk bilinç eksikliğidir. bilincini yeterince derinleştirmemiş, dünyanın nereden gelip nereye gittiğini kavrayamamış insanlar umutsuzdur.

e.m. forster: tüm uluslar iğrençtir; ama bazıları ötekilerden de iğrençtir.

doris lessing: bir saatlik doludizgin bir aşk, ömür boyu yavan bir yaşam sürdürmekten kat kat iyidir.

francis bacon: yatak büyük imparatorlukları yönetmiştir; sedye ise büyük orduları.

herman melville: bilinç cennette var olamaz ve bilincin olduğu yer de cennet olarak kalamaz; bilinç ya cennetten kovulmak ya da kaçmak zorundadır.

jose ortega y gasset: yaşamın tümü, kendi olma çabası, kendi olma savaşıdır.

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

paulo coelho: hayatımızda keskin bir dönüşüm yaratan felaketlerin temelinde hep aynı şey vardır: birini kaybetmek.

torgny lindgren: yaşama sıkı sıkıya sarılmak bir çeşit köleliktir.

demir özlü: yeryüzünde insan çok azdır. insan da, aşk da. şu gördüklerin var ya, hepsi birer makettir bunların. insan figürleri. dostlar varsa, bir kent, gerçekten bir kenttir.

28.4.12

sen-sin

özdemir asaf


duygulu bir anda büyüttüğüm
-şaşırdığım-
şiirlerden, eskimez güzelliklerden
suskun tükenmez gülümsemelerden
-kaçırdığım-
katmer katmer ördüğüm
bir sevi taşıdım sana

solmaz renkleriyle bir çiçek
-kurumuş-
saçların rüzgarla dağıldığında
göğsüne düşecek
-olmuş-
gözlerin buğulanıp daldığında
seni hep ikiye bölecek

biri uyurken biri uyanık
-sana-
benim suskularıma dalacak
kendini arayacaksın bahçemde
-bana-
birbirine bakan iki heykelce
ikimiz karşı karşıya olacak

karşımdakinin karşısında sen
-iyi+kötü-
ikisi de sen, ikisi de sensin
bir sevide ikiye bölünensin
-acı+ölü-
sen hangisini istersen
hep biri senin, öbürü onun olacak

27.4.12

ulusal gurur

arthur schopenhauer

doğamızın budalalığı, esas olarak üç sürgün verir: mevki hırsı, kibir ve gurur. son ikisi arasındaki fark, gururun kişinin kendi değerinin herhangi bir bakımdan üstünlüğü hakkında zaten sabit olan kanısına dayanmasıdır; buna karşılık kibir, başkalarında böyle bir kanıyı uyandırma arzusudur; bu arzuya çoğu kez bu kanı sonucunda, onu kendine de mal edebilme sessiz umudu eşlik eder. buna göre gurur, içten kaynaklanır; bu yüzden kendi kendine dolaysızca aşırı saygı dışarıdan, yani dolaylı bir biçimde ulaşma çabasıdır. gurur, kökü kanıda olduğu için, tüm bilgiler gibi bizim keyfimize bağlı değildir. gururun en kötü düşmanı, yani en büyük engeli, gururun zaten bütünüyle sağlam olması gereken ve onun ön koşulunu oluşturan kendine ilişkin yüksek görüşünü, başkalarının alkışına dayanarak kurmak isteyen kibirdir.

"köleyle şakalaşırsan sana kıçını gösterir." (arap atasözü)

gururun en kelepir türü ulusal gururdur. çünkü bu gurur, kendisine kapılmış olanın gurur duyabileceği bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir; yoksa milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurmazdı. önemli kişisel üstünlüklere sahip olan bir kimse, daha çok, sürekli gözünün önünde bulunduğu için, kendi ulusunun hatalarını en açık bir biçimde görecektir. dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çareye, ait olmakla gurur duyduğu ulusa uzatır elini; burada kendine gelir ve artık, şükran içinde ulusa özgü tüm hataları ve aptallıkları dişiyle tırnağıyla savunmaya hazırdır.

ulusal karakter, kitleden söz ettiği için, onda asla samimi bir biçimde övünülecek çok sayıda iyi yön bulunmaz. insani sınırlılık, kusurluluk ve kötülük her ülkede bir başka biçimde bulunur ve buna ulusal karakter denilir. bir ulusal karakterden tiksindiğimizde, başımıza aynı şey gelene kadar, bir başka ulusal karakteri överiz. her ulus öbür uluslarla alay eder ve hepsi de haklıdır.

okumak

zülfü livaneli

hayatta anlamlı olan değerler, parayla sahip olunamayanlardır.

zenginlik insana ait bir özellik değildir. para insanın doğal bir parçası değil; kaybolabilir, çalınabilir, soyut bir kavram, birtakım sıfırlar.. kitap, çalışacak insan, eşya alabilirsin; ama bunlar bilginin, dostluğun, paylaşma duygusunun yerini tutamaz. oysa zengin aptallar paranın çok önemli olduğunu sanıyorlar; bu yüzden de servetlerinin kendilerine ruhsal bir ayrıcalık, özel bir mutluluk getirmesini bekliyorlar. bu mümkün olmayınca, içleri de boş olduğu için can sıkıntısı başlıyor. konuşacak bir şeyleri olmadığı için tavla, kağıt oyunu falan oynayarak tahammül edebiliyorlar bu hayata ve birbirlerine. veya işkolik oluyorlar; sanki kıtlık koşullarından kurtulmaları gerekiyormuş gibi işlere dalıyorlar. onların yerinde olsam intihar ederdim.

okumak, sadece okumak. okuyan insan, dünyanın aklına yaslar sırtını. o zenginlerin arkadaşları birkaç finansçı, üç beş holding yöneticisi. üstelik içtenlikten her zaman şüphe duyulan ilişkiler içindeler. oysa benim dostlarım dünyanın gelmiş geçmiş en akıllı ve en yaratıcı insanları: aristoteles, platon, ibn rüşd, faulkner, homeros, nietzsche, ibn haldun.. bunları hangi maddiyatla bir tutabilirsin?

26.4.12

intihar

ahmet oktay


her insan
aklında en az bir kez
öldürür kendini
çünkü biliniyor artık
tek içgüdü değil
yaşam içgüdüsü

sözcükleri seçen kişi
zamanı sorgular durmadan
ve bu güncel zorunluluk
isteyelim istemeyelim
tarihsel bir an'da
ontolojik bir sorun olarak da
belirir

galiba şu
intiharın kökenindeki soru:
onaylıyor muyum?

buradan bakıldığında
bir "öteye geçiş"
sorunu değildir intihar
tam tersine
bir "burada oluş"
sorunudur
sartre'ı anımsayalım:
"intihar
bir başka yoludur
dünyada varolmanın."

25.4.12

baltimore olayı

david b. resnik

bu olay, nobel ödüllü bilim adamı david baltimore'un diğer yazarlarla birlikte imza attığı bilimsel makalenin uydurma sonuçlar içerdiği öne sürülünce gündeme geldi. 1991 yazında new york times, ön sayfasında bu olayı manşetten verdi. bu skandal, nih ve whitehead institute de dahil olmak üzere, araştırmanın sponsoru olan kurumları mahcup etmekle kalmayıp baltimore'un saygınlığını da zedeledi. o sıralarda, baltimore olayı meclis'in de dikkatini çekmişti; hatta gizli servis'in olayın araştırılmasında parmağı olduğu öğrenildi.

25 nisan 1986 tarihinde cell adlı dergide çıkan makalede 6 yazarın ismi vardı. deneylere bizzat katılmasa da, araştırmayı yöneten kişi baltimore'du. makaleye göre, deneyler, bir fareye yabancı bir genin verilmesi ile farenin genlerinin bu yabancı genleri kopyalayıp antikorlar üretebildiğini gösteriyordu. eğer bu iddia doğruysa, bağışıklık sistemi, yabancı genlerce üretilen antikorlarla kontrol edilebilecekti. şu ana kadar, bu araştırma diğer bilim adamlarınca doğrulanamadı. deneyler, massachussetts institute of technology (mit) ve tufts üniversitesi'nin ortaklığıyla whitehead institute'taki bir laboratuvarda gerçekleştirilmiş ve nih fonlarıyla desteklenmişti.

margot o'toole isminde bir öğrenci, whitehead institute'ta, sözü geçen makalenin yazarlarından biri olan thereza imanishi-kari danışmanlığında doktora sonrası çalışmalarını sürdürmekteydi. o'toole, imanishi-kari'nin makalenin sonuçlarıyla çelişen 17 sayfalık notlarını bulduğunda, araştırmanın doğruluğuna ilişkin şüpheler duymaya başladı. bazı deneyleri tekrarlamaya çalışsa da başarısız oldu. makalede belirtilen çoğu deneyin aslında hiç yapılmadığına ya da makaledeki sonuçların sahte olduğuna inanmaya başladı. böylece o'toole, bu araştırmayla ilgili şüphelerini dile getirerek, mit ve tufts'taki teftiş heyetlerini gizlice bilgilendirdi. bu heyetler araştırmayla ilgili incelemeler yaptılar. ilk araştırmalarda çalışmanın bazı hatalar içerdiği saptandıysa da, söz konusu araştırmanın hileli olduğu sonucuna varılmadı. yine de, o'toole, çıban başı olarak ün yaptığından, doktora sonrası çalışmalarını tamamladıktan uzun süre sonra bile iş bulamadı.

nih'ın office of research integrity (ori: araştırmanın doğruluğunu teftiş birimi) adlı birimi bu ilk incelemeleri dikkatle izledi. kongre de söz konusu bilimsel skandaldan haberdar edildi. michiganlı temsilci dingell ve meclis izleme ve araştırma komitesi'ndeki grubu, bu olayla ilgili iki oturum yaptı ve gizli servis'in bu araştırmayı yürütmesini istedi. önceki soruşturmalarda imanishi-kari'nin defterleri incelenmemişti; ancak kongre'nin yürüttüğü araştırmada bunlar da ele alındı. incelemelerde, defterlerdeki tarihlerin değiştirildiği, sonuçların farklı sayfalara farklı renkli kalemlerle yazıldığı ve şüpheli araştırmanın imanishi-kari'nin söylediği zamanda yapılmadığı ortaya çıktı. denetçiler, araştırmayla ilgili şüpheler ortaya çıktıktan sonra imanishi-kari'nin defterleri bir araya getirdiği konusunda fikir birliğine vardılar. bu olay hakkındaki son raporda ori, 1994 yılında imanishi-kari'nin sunduğu deneysel veri ve sonuçların yanlış olduğunu bildirdi. rapor yayımlanır yayımlanmaz, tufts üniversitesi, imanishi-kari'nin üniversiteden derhal ayrılmasını istedi.

ancak, imanishi-kari bütün bu olaylar sırasında masum olduğu konusunda ısrarlıydı. nitekim, 21 haziran 1996'da, sağlık ve insani hizmetler bakanlığı tarafından gerçekleştirilen ve söz konusu araştırmanın doğruluğunu savunan bir panelle aklandı. bu panelde, imanishi-kari'nin aleyhinde sunulan kanıtların sağlam dayanakları olmadığı; hatta bunların güvenilmez ve tutarsız olduğu belirtildi. panel, ayrıca ori'yi olayı sorumsuzca ele almak ve araştırmakla suçladı. tufts üniversitesi, imanishi-kari'yi, panelin onu suçsuz bulmasından kısa bir süre sonra eski görevine davet etti.

imanishi-kari, savunmasında, kendi laboratuvar notlarının düzenli ve güncel olmadığını kabul etti. suistimal şüpheleri ortaya çıktığında kağıtlara aldığı notları bir laboratuvar defterinde bir araya getirdiğini de itiraf etti; ancak, denetçileri veya bilim çevresini aldatmak gibi bir niyeti olmadığını savundu. notları iyi olmasa da asla asılsız veya hileli sonuçlar üretmeyi planlamadığı konusunda ısrar etti. panelde verilen karar nih'in bu suistimal olayında parmağı olduğunu düşünen ya da imanishi-kari'nin gerçekten asılsız veya hileli sonuçlar ürettiğine inanan bazı bilim adamlarını öfkelendirdi. bu olaylar sırasında pek çok bilim adamı, incelemelere devletin burnunu sokmasına, bürokratik müdahalelere ve bilimsel suistimal iddialarına getirilen yargısız infaza karşı çıktı. bu kişilerin birçoğu, bilim adamlarının kendi kendilerini denetleme hakkına sahip olması gerektiğini savunuyordu.

baltimore sahtekarlıktan suçlanmasa da, kendi isminin karıştığı bu skandaldan dolayı aralık 1992'de rockefeller üniversitesi'ndeki rektörlük görevinden istifa etti. bütün bu olaylar sırasında imanishi-kari'yi savundu ve sahtekarlık iddialarından sonra yapılan incelemeleri cadı avına benzetti. makaledeki hataları düzeltmek amacıyla, baltimore ve diğer yazarlar, makaleyi değişikliklerle birlikte cell dergisine gönderdiler. baltimore, ortaya çıkan farklılıkların sahtekarlıktan değil, dikkatsizlikten ileri geldiğini ve deneysel sonuçlarda bağımsız bir doğrulamaya gitmediğini kabul etti.

baltimore olayı pek çok etik soruyu gündeme getirdi. baltimore, kendi denetiminde yapılan araştırmayla daha yakından mı ilgilenmeliydi? eğer bu araştırmayı yeterince denetleyemediyse, makalenin yazarlarından biri olarak ismi geçmeli miydi? o'toole'un gizlice bilgi sızdırmaması için daha fazla mı önlem alınmalıydı? çalışmayı başlatan araştırmacılar daha özenli ve dikkatli araştırmalar mı yapmalıydılar? bilim çevrelerinin dışındaki insanların bilimsel suistimal hükümleri vermesine ve bu konuda incelemeler yapmasına izin verilmeli miydi? sahtekarlık olaylarında bilimsel kanıtlar mı yoksa hukuki kanıtlar mı dikkate alınmalıydı? siyasetçiler, bilim adamları ve medya "peşin hüküm" mü vermişti? imanishi-kari'nin asılsız veya yanlış sonuçlar ortaya koymadığı farz edilse bile, iyi not tutamaması bir sorumsuzluk veya gayri etik olarak değerlendirilmeli miydi? bu olaydaki sahtekarlık iddiaları nasıl ispatlanabilirdi?

üçüncü şahsın şiiri

attila ilhan


gözlerin gözlerime değince
felaketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felaketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgar aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felaketim olurdu ağlardım

akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felaketim olurdu ağlardı

23.4.12

seks

michel foucault

"en iyisi, insanın, hem ruhun arzusu hem de bedenin gereksiniminin baskısında olduğunda cinsel yaklaşımda bulunmasıdır." (efesli rufus)

eylemin kendisinde, kadının hazzı erkeğinkinden daha az yoğundur; çünkü erkekte sıvı atımı ani bir biçimde ve çok daha şiddetli olur. buna karşılık kadında haz eylemin en başında belirir ve tüm ilişki boyunca sürer. hazzı, ilişki boyunca erkeğe bağımlıdır. bu haz ancak erkek kadını azat ettiğinde durur. ve eğer kadın erkekten önce orgazm olursa yine de hazzı kaybolmaz; yalnızca başka bir biçimde duyumsanır.

hristiyan öğretisi cinselliği, itiraf edilmek için biçilmiş kaftan olarak ele almakla onu hep endişe verici bir bulmaca biçiminde sunmuştur. cinsellik ısrarla gösterilen değil, her yerde saklanan bir şey, sesini değiştirerek ve kısarak konuştuğundan, kulak asmamamız tehlikesini doğuran tuzak-mevcudiyettir. 

en azından, orta çağ'dan beri, batı toplumları, itirafı, gerçeği üretmesi beklenen ana törenlerin arasına yerleştirmiştir. batı'da insan bir itiraf hayvanına dönüşmüştür. düşünün, 13. yüzyılın başında her hristiyan'a yılda en az bir kez, hiçbirini es geçmeksizin, tüm kabahatlerini itiraf etmesi için verilen buyruk, kim bilir ne korkunç görünmüştür insanların gözüne.

iki ya da üç yüzyıldır cinsellik etrafında kopardığımız bu çılgın kıyamet, birincil bir kaygıya, nüfusu sağlamak, işgücünü yeniden üretmek, toplumsal ilişkiler biçimini sürdürmek, kısacası ekonomik olarak yararlı, siyasal olarak muhafazakar bir cinsellik düzeni kurmakla bağıntılı değil midir?

william s. burroughs

halil turhanlı

"junk, kötü virüsün temel formülünü doğurur: gereksinim cebiri. kötünün yüzü daima bütüncül gereksinim yüzüdür. uyuşturucu bağımlısı, bütünüyle gereksinim içinde bulunan insandır. belirli yinelenmeler dışında, gereksinim hiçbir sınır veya denetim tanımaz." (william s. burroughs)

"bağımlılığın pek çok türü var ve kanımca hepsi de aynı temel yasalara tabidir." diyor burroughs. herkes bir şeye bağımlıdır ama kimse "ben bulmaca çözme bağımlısıyım" ya da "hi-fi tutsağıyım" demeye cesaret edemez. uyuşturucu bağımlısının dünyası, gerçekte içinde yaşayanların şuna ya da buna; fakat mutlaka bir şeylere tutsak düştükleri, bağımlı oldukları çok daha geniş bir dünyayı simgeler: insan virüs'ün taşıdığı hastalığa yakalanmış insanların dünyasını. virüs'ün belirtileri "açlık, nefret, savaş, polis suçları, bürokrasi ve cinnet"tir. bu belirtilerin görüldüğü deforme olmuş dünyada, yengeç adamlar, siyah dev kırkayaklar, küf tutmuş yaşlı insanların yarı saydam bedenlerini yiyerek beslenirler. kemirilip yıkıntıya dönüştürülen söz konusu insanlar umutsuz mahkumlardır: taşlaşmış bir toplumun duvarlarını ören tuğlalar.

burroughs'un evreninde devinen her şey, tüm objeler birer junk'tır ve bunlar bedeni denetler, baskı altında tutarlar. "junk" sözcüğünü iki anlamıyla kullanır. birinci anlamıyla junk, afyon -ve başta morfin ve eroin olmak üzere- türevlerini ifade eder; fakat yanı sıra, kullanılmış, tüketilmiş ve atılmış, çöp anlamlarına da gelir. uygar toplumumuz durmaksızın kullanılıp atılan, tüketilen objeler imal eden tüketim kültürüyle çevrelenmiştir. en çok çoğaltılan obje iğnedir (needle); bedene boşalır ve junkie mükemmel bir tüketicidir. insan bedeni de kullanılıp tüketilecek ve sonra bir yana atılacak bir yığındır.

burroughs'un temel izleği "denetim sistemleri" ve bunlara karşı direniştir. junk ve virüs sembollerini söz konusu izleği derinleştirmek için birer anahtar olarak kullanır. insanoğlu ile kişilik parazitleri arasında dur durak bilmeyen bir mücadele vardır. virüs güçleri insanlara utku aşılarlar ya da onları eroin için çırpınan kurbanlar haline getirirler. tenyalar, bin bir çeşit kurtçuk, insanın içini eşi görülmemiş bir oburlukla yiyip bitirir, hayalet gibi içini bomboş bırakırlar. burroughs'a göre, bütün siyasal sistemler asalak ve insanlık dışıdır.

toplumsal ve kişisel ilişkiler ise, sadistlik kertesinde ezici, sömürücü ve beyin yıkayıcıdır. denetim şiddet içerir, gerçekte insanlararası ilişkilerin kökeninde şiddet vardır. çünkü son kertede ben, öteki'ne, öteki'nin ruhuna ve bedenine sahip ve egemen olmayı hedefler. iki insan arasındaki ilişki sado-mazo bir öz taşır.

şunu iletmeye çalışır burroughs: "bütün denetim sistemlerini ve gerçeklik stüdyosu'nu sarsın." bu sömürüde "gevşek makine"lere imgeler gönderen kitle iletişim araçlarını özel bir düşman olarak gösterir. burroughs'a göre polis, uyuşturucular ve hatta dil de birer denetim aracıdırlar. "konuşmak yalan söylemektir" diyen burroughs, okuruna karşı dürüst olabilmek, "konuşmamak" için "cut up" tekniğine yönelir.

yazar da sözcüklerin kölesidir ve kendisini tuzağa düşüren kodlar ve sözcükler karşısında 3 seçeneğe sahiptir:

a. sözcük ve kodları kıskıvrak yakalayarak olağan işleyişlerine son vermek
b. onlara sert öldürücü darbeler indirmek
c. kod ve sözcüklerin kendisine ulaşamayacakları bir yerde konumlanmak

diğer bir deyişle, dilin ötesine geçerek sessizliğin alanına girmek. sözcükler, yaşamın ve duyguların baş düşmanıdır.

burroughs'un anarşist özü, bürokrasiyi eleştirirken netlik kazanır. bürolar, tıpkı uyuşturucu virüsü gibi kanser yapısıdır. toplumun dokularını sarmaşık gibi sararlar. suç işleme ya da suça azmettirme alışkanlığından vazgeçmeksizin yaşayamayan morfin polisi gibi, büro da devlet olmaksızın varlığını sürdüremez.

burroughs, dünyanın gidişinden duyduğu umutsuzluğu dile getiren bir "yeni zaman peygamberi"; fakat bir ahlakçı değil. olsa olsa bir nihilist. sansürün tarihçesinde bir dipnotu.  kendisiyle yapılan bir söyleşide, "çağdaş buluşların oluşturduğu yeni çağa ve çevreye uygun düşen bir mitoloji" yarattığını söylüyordu. bu "cool" yazar, bireyin kişiliğini sonuna dek sömüren çağımızın tüm baskılarını dramatize ederek bir mitoloji yarattı.

22.4.12

veronika ölmek istiyor

paulo coelho

bu dünyada hiçbir şey rastlantı sonucu meydana gelmez.

yaşamın, harekete geçmeden önce doğru anı beklemekten ibaret olduğunu biliyordu.

tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyorlarmış gibi söz ederlerdi; ama işin gerçeği, başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı; çünkü böylece kendilerinin mutlu ve şanslı olduklarına inanabiliyorlardı.

kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. yani, başkalarından farklı olanlar.

kendilerini normal sanıyorlar; çünkü hepsi hep aynı şeyleri yapıyorlar.

deliler ilk izlenimi çok ciddiye alırlar.

çoğu hasta daha hastaneye girer girmez iyileşmeye başlıyordu; çünkü artık semptomlarını saklamak zorunda değillerdi, üstelik buradaki aile havası nevroz ve psikozlarını kabullenmelerine yardımcı oluyordu.

insanlar hiçbir zaman kendilerine anlatılanlardan bir şey öğrenmezler; kendi çabalarıyla öğrenirler yalnızca.

insanların mutluluk olasılığı ne kadar yükselirse, mutsuzlukları da o kadar artıyor demek.

çok ciddi bazı patolojik vakalar dışında, insanlar yalnızca günlük yaşamın tekdüzeliğinden kurtulmak amacıyla delirirler.

dış tehditlerden korunaklı dünyalar yaratmak isteyen kimi kişiler, fazla ileri gidip dış dünyaya karşı abartılı yüksek duvarlar örerler. yeni insanlara, yeni yerlere, farklı yaşantılara karşı yükselen bu duvarlar onların iç dünyasını da yoksullaştırır. bu hastalığa tutulanlar her türlü isteği yitirmeye başlarlar, birkaç yıl içinde kendi dünyalarının dışına çıkamaz olurlar; çünkü tüm enerjilerini çevrelerine duvar örmeye harcamışlardır.

o günden sonra dünyada ya da cennette kimse sözünden çıkmasın diye tanrı bu iki kişiyi harcamak durumundaydı ve harcadı. onları cennetten kovdu, suçlarının bedelini çocukları da ödedi.

sana inanmıyorum; ama tanrım, n’olur bana yardım et.

keşke zedka da burada olsaydı diye düşündü; çünkü bir kadın, herhangi bir erkekten çok daha iyi bilirdi, zaten tüm sırlarını bildiği bir kadın gövdesini okşamayı.

ve dedim ki kalbime, budalaya ne olduysa
olacaktır bana da
git yoluna, ye ekmeğini coşkuyla
ferah gönülle iç şarabını da
ne yapacağını bilmiş tanrı önceden
giydiğin hep beyaz olsun
başından eksik olmasın merhem
yaşa keyfince sevdiğin kadınla
günlerin gururla dolsun
o da tanrının armağanıdır sana
gurur dolu günlerin
görüp göreceğindir hayatta
bir de güneşin altında harcadığın emek
yürü kalbinin gösterdiği yolda
gözünle gördüğünü tanı
ama bil ki bütün yaptıkların
yargısına uğrayacaktır tanrının

normallik fikir birliğinden başka bir şey değildir. yani, çoğunluk bir şeyin doğru olduğunu düşünür, dolayısıyla o şey doğru –normal- olur.

oysa bazı şeyler vardır ki, sırf insanların çoğunluğu öyle olmaları gerektiğine inandığı için yerleşir, normlaşırlar.

yazı makinesinin tuşlarının neden bildiğimiz sırada düzenlendiğini hiç merak ettiniz mi? ilk sıradaki harflerin düzenine göre adlandırıyoruz klavyeleri: qwerty. klavyenin neden alfabetik sıraya göre değil de, her dilde farklı farklı dizildiğinin gerekçesini merak edip araştırdım. ilk yazı makinesi 1873 yılında christopher scholes tarafından, el yazısının güçlük ve yavaşlığını telafi etmek üzere icat edilmiş. ama ortaya bir sorun çıkmış hemen; makinede çok hızlı yazıldığında çubuklar birbirine karışıyor, makine de çalışmıyormuş. bunun üzerine scholes qwerty klavyesini icat etmiş. yazı makinelerinin daha yavaş yazmalarını sağlayan bir klavye.

yazı makinesi ve bilgisayar klavyeleri, kullanıcılar daha hızlı değil, daha yavaş yazsınlar diye ayarlanmış.

siz farklı bir insansınız; ama herkes gibi olmak istiyorsunuz. bu da, bana kalırsa, ciddi bir hastalıktır.

diplomasi, karşındakini beklemede tutma sanatıdır. ilk aşklar belki hiç unutulmaz; ama mutlaka sona erer.

diplomasi, bekleme sanatı olmanın yanı sıra, koşullar ne olursa olsun, normallik görünümünün mutlaka sürdürülmesi sanatıydı.

mantra: hinduizm ve budizm’de tinsel bir gücü olduğu düşünülen kutsal hece ya da tümce.

deliler delice şeyler yaparlar.

"taştan fışkıran bir pınar ol, suyu tutan bir sarnıç olma."

içerideki yaşam ile dışarıdaki yaşam birbirinin tıpkısı. orada da burada da insanlar gruplaşıyor, çevrelerine duvarlar örüyor ve kendilerine tuhaf gelen hiçbir şeyin sıradan yaşamlarını sarsmasına izin vermiyorlar. birtakım şeyleri inceliyorlar, aralarında eğleniyorlar; çünkü eğlenmek gerekir, dünyanın geri kalanında olup bitenlerden onlara ne? en fazla, televizyonda haberleri izliyorlar –bizim de sık sık yaptığımız gibi- ve böylece sorunlarla, haksızlıklarla dolu dünyadan ne kadar uzak olduklarını hissederek mutluluklarını bir kez daha doğruluyorlar.

sevgi, akıldan üstündür.

ölüm bilinci bizi daha yoğun yaşamaya yöneltir.

yaşadığı her yeni günü bir mucize olarak görecekti kız.. ki kırılgan yaşamlarımızın her anında başımıza gelebilecek beklenmedik olayları düşünecek olursak, her yeni gün bir mucizedir.

21.4.12

sineklerin tanrısı

william golding

"aptal bir küçük oğlansın sen." dedi sineklerin tanrısı. "cahil ve aptal bir küçük oğlandan başka bir şey değilsin."

simon, ağzında şişen dilini oynattı; ama bir şey söyleyemedi.

"öyle değil mi?" diye sordu sineklerin tanrısı. "aptal bir küçük oğlandan başka bir şey değilsin."

simon, aynı sessizlikle karşıladı bu soruyu.

"peki öyleyse" dedi sineklerin tanrısı. "koşup ötekilerle oynasan daha iyi olur. onlar kafadan çatlak sanıyorlar seni. ralph'ın seni kafadan çatlak sanmasını istemezsin, değil mi? sen ralph'ı çok seversin, değil mi? domuzcuğu da, jack'i de?"

simon başını hafif kaldırmıştı. gözlerini ayıramıyordu sineklerin tanrısı'ndan ve sineklerin tanrısı gözlerinin önünde boşlukta asılıydı.

"ne yapıyorsun burada, tek başına? korkmuyor musun benden?"

simon titredi.

"sana yardım edecek kimse yok. ben varım ancak. bense canavarım."

simon, ağzını zorla kımıldattı; ancak duyulabilecek bir söz söyledi:

"bir değneğe takılmış domuz başı."

baş, "canavarın avlanıp öldürülebilecek bir şey olduğunu sanmak da nereden aklınıza geldi?" dedi.

ormanda ve simon'ın belli belirsiz görebildiği başka yerlerde, bir kahkahanın gülünç taklidi çınladı bir iki saniye.

"sen biliyordun, değil mi? sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun? sizlere öyle yakın, öyle yakın, öyle yakınım ki! her şeyin bozuk gitmesinin nedeniyim ben. bunu biliyorsun, değil mi?"

kahkaha yeniden ürperircesine çınladı.

"haydi" dedi sineklerin tanrısı; "ötekilerin yanına git de unutalım bu olup bitenleri."

simon'ın başı boşlukta sallanmaktaydı. değneğe takılı rezil şeye özenircesine gözleri yarı kapalıydı. bir nöbet geçireceğini biliyordu. sineklerin tanrısı bir balon gibi şişiyordu.

"gülünç bir şey bu. oraya gitsen de gene ancak benimle karşılaşacağını pekala biliyorsun. onun için kaçmaya kalkma!"

simon'ın bedeni bir yay gibi gerilmiş, kaskatı kesilmişti. sineklerin tanrısı, bir öğretmen sesiyle konuştu:

"yeterince ileri gitti bu iş. benim zavallı yolunu şaşırmış çocuğum, benden daha mı iyi bileceksin yoksa?"

bir duraklama oldu.

"haberin olsun öfkeleneceğim. anladın mı? seni istemiyorlar. anladın mı? biz eğleneceğiz bu adada. anladın mı? biz eğleneceğiz bu adada. onun için, bir haltlar çevirmeye kalkma, benim zavallı yolunu şaşırmış çocuğum, yoksa.."

simon, koskocaman bir ağzın içine bakar buldu kendini. bu ağzın içinde bir karanlık vardı, yayılan bir karanlık.

"yoksa" dedi sineklerin tanrısı, "seni yok ederiz. anladın mı? jack, roger, maurice, robert, bill, domuzcuk ve ralph. yok ederiz. anladın mı?"

simon ağzın içindeydi. düştü, bayıldı.

20.4.12

diktatör ile palyaço

zülfü livaneli

"bir ülkede içki serbest olursa, içki kültürü olan aklıbaşında insanlar yetişir. eğer içkiyi yasaklarsanız bol bol alkolik elde edersiniz." (george washington)

hiçbir başarı, küçük bir kız çocuğunun gülüşündeki mutluluğu yaratamaz. hiçbir ün, baharın ilk günlerinde omzunuzu ısıtan güneş kadar değerli değildir. bir insanı sevmenin derinliği, hiçbir iktidarla kıyaslanamaz. mutluluk, insanın kendi yaşamında; küçük görülen, horlanan insani ilişkilerinde ve doğayla uyumunda.

türkiye'de en tehlikeli şey "gerçek"tir. gerçek'ten korkulur. gerçek, bin bir ayrıntı, yalan dolan ve hurafeyle boğulur, örtülür ve saklanır. kuytu köşeler, gün ışığı vurmayan loş çürümüşlükler, gerçek aleyhinde kumpas kurmanın, gerçeği tam tersine çevirmenin gözde mekanlarıdır.

sizi bilmem; ama ben dünyada en çok cehaletten korkarım. çünkü cehalet kendi bildiğinin dışında bir bilgi ve düzey olduğunu fark etmeyen bir kör karanlıktır. zehirli tutkular ve fanatik öfkeler üretir. en kötü yanı da, cahilin, cahil olduğunu bilmemesidir.

türkiye'deki yaratıcılığın önündeki en büyük engel, altyapı ya da yaratı sorunlarından çok, sanat çevrelerimize egemen olan kıskançlık, dedikodu, kötüleme, karalama ortamıdır.

sosyalizm, insan soyunun daha güzel ve daha adil bir dünyada yaşamak için duyduğu özlemin ifadesidir. dünyayı daha iyiye, daha doğruya ve daha güzele götürme mücadelesidir.

insan yaşamının derinliğe kavuşması, para kazanıp harcamak ve güç sahibi olmak döngülerinin dışına çıkıldığı zaman gerçekleşiyor. ancak o zaman yaşamın anlamı üzerine düşünen, gözle gördüğümüz olayların aynen bir buzdağı gibi görünmeyen derin boyutları olduğunu kavrayan zengin kişilere dönüşüyoruz.

"büyük devletlerle ilişki, vahşi bir hayvanla aynı kafese girmeye benzer." (ismet paşa) vahşi ve güçlü yaratık o sırada sana ilişmiyor olabilir; ama bu, sonsuza kadar dokunmayacağı anlamına gelmez.

sahnede gerçekten ağırlıkları olmadığı halde vasatlıklarını, gürültü uyandıran politik açıklamalarla kapatmaya çalışan zavallılar kadar iç karartıcı bir şey olamaz.

insanoğlu büyük şoklar yaşadı. ilk düşünce şoku kopernik'ten geldi: dünya evrenin merkezi değildi. ikinci büyük şok darwin oldu: insanoğlunun orijini. üçüncü büyük şok ise freud tarafından yaratıldı: libido. bu üç büyük şok, insanoğlunun kafasında, yaşadığı dünya, kendi kaynağı ve cinselliği konusundaki inançlarını yıktı.

mustafa sabri livanelioğlu: bir anayasada ne kadar çok ayrıntı varsa, o ulus o kadar azgelişmiştir. anayasalar kuvvetin kaynağını belirlemek için hazırlanır.

bir ülkenin gelişmişlik derecesi, ordusunun toplumda aldığı yerle belirlenebilir. bütün gelişmiş ülkelerde ordu, entelektüel birikimin emri altındadır. bütün azgelişmiş ülkelerde ise ordu, entelektüel gücü baskı altına alır ve parçalar. bazı ülkelerde ise soylu entelektüel kavramı, "entel" diye ne idüğü belirsiz bir deyime dönüşür ve siyah yelek giyip sakal bırakan ve barlarda rakı içerken onun bunun dedikodusunu yapan kaba erkeklerle ihtiraslı ve acılaşmış kadınları anlatır.

françois mitterand: kültür, insanların boş vakitlerini değerlendirme yöntemi değildir. kalkınmasını tamamlamış, zenginleşmiş toplumlar kültürle ilgilenecek diye bir kural yoktur. kültür, bir toplumdaki ilişkilerin bütününü belirleyen bir temel taşıdır. politikacıları, sokaktaki insanı, fabrikada işçinin nasıl çalıştığını, ülkenin nasıl yönetildiğini saptayan bir temel taşı."

sigmund freud: cinsellik, insanoğlunun ilk tabusudur.

bizim gibi toplumlarda ünlü olmak iki ilkeye dayanıyor: ya halka tam benzemek ya da hiç benzememek. halk bazı ünlüleri kendisiyle özdeş kılıp onun başarısında kendi zaferini görürken, kendisine hiç benzemeyen cüretli bir kesimi de önce şaşkınlık, sonra hayranlıkla izliyor. yoksa muhtarın oğluyla kiraz ağacı altında konuşurken görüldü diye aile meclisi kararıyla kız idam edilen bir ülkede zeki müren ve bülent ersoy'un milyonlarca hayranı olması nasıl açıklanabilir?

"tanrı'nın bile reklama ihtiyacı var" denilmiş, "yoksa çan kuleleri olmazdı."

eski çağlarda, efes kentinde yaşayan erostratus adında bir adam vardı. erostratus, hayaller, bunalımlar içinde olan ve mutlaka adını duyurmak isteyen bir kişiydi. yapacağı bir olayla tarihe geçmek istiyordu. çarpık düşgücü ona yol gösterdi ve bir gün, efes'teki ünlü artemis tapınağı'nı yaktı. böylece erostratus, dünyanın yedi harikasından biri olan artemis tapınağı'nı yakan meczup olarak tarihe geçti.

hans eisler: yalnızca müzikten anlayan kişi, müziği de anlayamaz.

dışadönük orta doğu kültüründe her şeyin olduğu gibi, duygunun da taklidi yapılır. eskiden hassasiyet denilen duyarlılık, önemli bir kavramdır ve bizde zor bulunur. çünkü duyarlılık kimseye bir şey satmaya çalışmaz, kendini belli belirsiz ele verir. duygusallık ise insanları, feryat figan kendine acımaya çağırmaktır. duygusallıkta hiçbir gerçek duyguya yer yoktur. marifet duygulanıyormuş gibi yapmaktır. konser salonlarında duyguya, pavyonlarda ise duygusallığa rastlanır.

"bu memlekete komünizm lazımsa onu da biz yaparız." (nevzat tandoğan)

"arthur miller ve lee strasberg, marilyn'i çok aşağıladılar. sürekli onun kültürlü olmadığını, okuması gerektiğini, mesela lady macbeth rolünü oynayamayacağını söylediler. o yetenekli ve yalın kızdan, entelektüel bir trajedi artisti yaratmaya kalktılar ve kişiliğini parçaladılar. oysa marilyn zaten harika bir oyuncuydu." (elia kazan)

rembetiko müziği, hep açık kalacak bir yaranın usul usul kanamasıdır.

18.4.12

bir kara derin kuyu

nezihe meriç

ne boş şeyler konuşuyoruz gün boyu!

acının üstüne varmalıdır. o seni yok edeceğine, sen onu. çalışmak bir umuttur. bir katkı umudu.

kolay değildir, birtakım insanların kendisine baktığını bilen birinin, onlara doğru yürümeye başlaması.

ne kadar güzel bir kız! insan, bir insanın bu kadar güzel oluşuna inanamıyor. gül gibi, menekşe gibi, ne bileyim, zambak gibi. ben o çiçeklerin güzelliğine de şaşarım hep.

yadsıyamayız, yaşamak için edindiğimiz bu şeyler, bu eşyalar bizi egemenliği altına alıyor zamanla. alışıyoruz onlara. elimiz kolumuz oluyorlar.

şunu unutmamalı: çılgın bir devinmedir yaşamak.

ben yapayalnız bir kadın, yürüyüp gidiyorum ovanın ortasında, o toprak yolda. üzgünüm. incinmişim. kırgınım. çevre bomboş. kimseler yok. uzaktan bir kamyon bile geçmiyor.

ne konuşulursa konuşulsun, sonuç, belli kalıpların içinde biçimlenen bir boşluk oluyor. "nasılsın? n'aber? ne var ne yok? ya! öyle mi! tamam. iyi valla. n'apsın! doğru. haklısın canım. n'apacaksın! ne olsun, bildiğin gibi. hadi canım, görüşürüz. telefonlaşalım." deniyor.

önemli olan, insanın kendi kendini evetlemesidir.

hepiniz birbirinizi seversiniz. tanısanız da, tanımasanız da. bu, başka türlü bir sevgidir. bu, sevginin yitirilmemesi isteğinde birleşmenin sevgisidir. özetle, istenen bu değil mi? sevmek değil mi? ancak sevince başlamaz mı, insanla, yaşamla ilgili en küçük birimden, en büyüğüne doğru açılan anlam! incindi bizim kaba ellerimizde.

yıkanmış taşlık, sulanmış bahçe demektir bir bakıma yaşamak.

sana bir öğüt vereyim: karım karım, deyip durma. bilirsin, bir şey ısrarla söyleniyorsa, onda bir eksiklik vardır. bir yalan örtülmeye çalışılıyordur.

tutukluyum, diye düşündüm. ben bir gün, kendi kendime, kendim için, kendi zamanımı yaşamak için, dedim.

17.4.12

yetiştirdiklerimiz

oğuz atay

ülkemizde, eski çağlardan beri birçok medeniyet yetişmiştir. ülkemiz, birbirine benzemeyen birçok medeniyetin beşiği olmuştur. bu beşikte birçok medeniyet sallanmıştır. birçok medeniyeti uyutmuşuzdur. en son kurulan medeniyet ekmek medeniyetidir. bu medeniyetin sürekli oluşunu sağlamak için, ülkemizin birçok yerinde, buğday yetişir. fakat ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. köylü, bütün iklimlerde yetişir. köylünün yetişmesi için, çok emek vermeye ihtiyaç yoktur. köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir. çabuk büyür, erken meyve verir. kendi kendine yetişir. kendi kendine meyve verir. biz köylüleri çok severiz. şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. satır başı.

ülkemizde tarım ürünleri yetişir. kuru üzüm ve incir yetişir. önce ıslak yemişler yetişir. onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. ingiltere'ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. gerçek tohumları gönderirler. biz, o gerçeklerden, kendimize göre gerçekler yetiştirmeye çalışırız. son yıllarda, kuru üzüm ve incirin yanı sıra, köylü de göndermeye başlamışızdır. bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz. tam olgunlaşmadan -yolda bozulmasınlar diye- başka ülkelere göndeririz. onlar da bize döviz gönderirler. halk müziği göndeririz; şoför plağı gönderirler, aranjman gönderirler. azgelişmişülke göndeririz, yardım gönderirler. zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz; çadır ve heyet gönderirler. asker göndeririz, teşekkür gönderirler. binbirzorlukla yetiştirdiğimizdeğerler göndeririz, dışülkelerdeçalışan yabancılaristatistiği gönderirler. gerçekinsanlarımızı göndeririz, bizeordanmektup gönderirler.

eflatun

ihsan oktay anar

voyvoda yolunu diklemesine kesip ta küçük kule kapısı'na kadar giden o upuzun taş merdiveni tırmanmaya başlayan eflatun, çağrının bu yol üzerinde bir yerden geldiğinden emin gibiydi. ama kendisine seslenenler, başlarında kırmızı tunus fesleri, hem aşk hem de fiyaka olsun diye göğüslerine dövdürdükleri kadın isimleri, sine perçemleri ve kuşaklarında kulaklı yatağanları ile bu yolda nedense bir aşağı bir yukarı, avare avare yürürken birbirlerine ağalık taslayan, kavga gürültü çıkarmaya adeta yeminli şu bıçkınlar ve kopuklar olamazdı. havanın iyice kararmaya başladığı o saatte, bu tür bitirimlerden sakınarak, çevresine bakına bakına basamakları çıkan eflatun bu yoldaki bazı evlerin kapı üstlerine, ne hikmetse, kırmızı fener asılı olduğunu gördü. bu evlerden tambur, def dümbelek ve çalgı çağanak sesleri geliyor, şuh kadın kahkahaları erkek naralarına karışıyordu. galiba burası pek tekin bir yer değildi. üstelik bazı hanımlar da sokaktaydı. hatta telli pullu, gözlerine sürme ve kaşlarına rastık çekmiş bu kadınlardan biri, ayaklarında demir pabuçlar, boynuna nefir ve omzuna da çıkın asmış, eli asalı ihtiyar bir dervişin kolundan çekiştire çekiştire, "baba! baba! gel içeri! sana bedava!" diye bağırıyor, yüzü bu davet karşısında kızaran ihtiyar derviş de, "la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyül azim! o nasıl söz kızım!" diye bu hanımdan kurtulmaya çalışıyordu.

işte bu evlerden birinin kapısı açıldı ve dışarıya, suratı kıpkırmızı, merhemle burulup uçları dik tutulması gereken gür bıyığı lif lif, tel tel dağılmış, başındaki kalafatın rengine bakılırsa küçük rütbeli olması gereken bir yeniçeri zabiti çıktı. arkasından ışık sızan kapıda, biri yaşlı diğeri ise nispeten daha genç iki de güzelce hanım vardı. kaşlarına rastık ve gözlerine de sürme çeken bu kadınlar, fettan fıngırdak halleriyle, kırıta kikirdeye yeniçeriyi uğurluyorlardı. yeniçeri bir ara eflatun'u süzer gibi olunca delikanlı olduğu yerde kalakaldı ve bu adama bakmaya başladı. bu elbette büyük bir hataydı. eflatun'un gözlerini üzerinde hisseden yeniçeri sinirlenerek delikanlıya bağırdı:

"ne var? ne bakıyorsun öyle dik dik? belanı mı arıyorsun?"

eflatun ise çekine çekine, "hiç olur mu öyle şey efendim?" diye cevap verdi. "kulaklarım yalan söylemiyorsa bana seslenen sizsiniz. yanınıza yaklaşıp bir hacetiniz, bir emriniz mi var diye soracaktım. ama yenge ile konuşuyordunuz. bu yüzden rahatsız etmek istemedim. üstelik valideniz de kapıdaydı. neşeleri bol olsun! gelen kahkahalara bakılırsa evde de galiba kerimeleriniz var. belki de kına gecesi yapmaktalar. namuslu bir koca ve bunca kızı yetiştirmiş bir baba olan size, saygıda kusur ettiysem lütfen affediniz!"

öfkeden kuduracak gibi olan yeniçeri, "bre gavat! aba altından baba ölçen bu aşifteleri nasıl olur da benim akrabam sayarsın!" diye bağırıp eflatun'un suratına okkalı bir şaplak çarparken, kadınlar da adamın bu sözlerine bozulmuş olacaklar ki, "aşk olsun! biz aşifte miyiz ayol?" diye söyleniyorlardı.

16.4.12

şiddetin mitolojisi

veysel atayman

televizyon toplumu, şiddetin kaynağıdır.

bir öykünün kötü insanları çoğu zaman dürüst, iyi insanlardan çok daha ilginç gelmektedir seyirciye/okura.

psikiyatri bize, bilinç dışının vicdan tanımadığını öğretiyor.

her insan içinde öteki yabancı, hasta benini de taşımaktadır.

bilinçaltımızda, (sosyal/dış) çevreyi algılayışımıza etkiyen, kendimizi sürekli bir tehdit altında hissetme durumu vardır.

kötü ruhların dünyası doğrusal ve dikdörtgendir.

insanın kendini kişi olarak, özgür bir birey olarak bu totaliter toplumlarda geliştirme imkanı bulunmamaktadır.

şiddet, modern toplumun hayal kırıklıklarından ve duygusal soğukluğundan doğar.

aşk gider, davranış kalır.

travis'in bakışları donuk, ölü ve cahil bir bilincin yansısını taşır. onu dünyadan tecrit eden taksinin dışındayken çaresiz, ne yapacağını bilmez haldedir. dışarıda saçmalar sanki her an. ırkçı eğilimleri vardır.

bir kanlı katilin bir halk kahramanına dönüşmesi ancak tutuculuğun, gelenekselciliğin, aşırı milliyetçiliğin topluma egemen olduğu ülkelerde olabilir.

amerikan toplumunda şeytani, kötü şöhret; aydın olmaktan çok daha ulaşılmaya değer bir düzey olarak algılanmaktadır. kültürümüz bize, bilim adamlarını kimsenin tanımadığını öğretmektedir. billy the kid ise onlardan ünlüdür.

filmde bir fanatik, tişörtünün üzerine "beni öldür, mickey" yazdırmıştır. halkın katil idollerini nasıl sapkın bir ruhla yücelttiğinin göstergesidir bu herhalde.

hayatta olsun, tarihte olsun, her defasında hegel'in o, ben ile dünya arasındaki mutsuz bilincine gelip dayanıyoruz. dünyaya gitmeye kalkınca, ben'i kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorum; kendimi kendi üzerime geri çekersem, bu sefer de dünyanın avcumun içinden kayma olasılığı var.

nesneye o kadar yakınız ki, onun hakiki biçimini, sahici karakterini fark etmekte güçlük çekeriz.

görünürde tamlığın, bütünlüğün yitimi bir tamlık oluşturma stratejisiyle telafi edilir. hiçbir şeyi bir bütün ve tam olarak kavrayamadığımız için, bütünün en azından tüm ayrıntılarını kavramaya çalışırız. bundan ötürü de post modern filmlerde koleksiyonlara, birikimlere, sayı oyunlarına, sistemlere, kataloğumsu yol gösterici tekniklere büyük bir sempati görürüz.

filmin dişi kahramanı lula da sıradan, hiçbir özelliği olmayan biridir. bu yüzden de göze batıcı, abartılı çıkışlardan, pozlardan, tepkilerden oluşur onun hayatı.

geleneksel türde seyirci polislerin vurulup devrilmelerine alıştırılmıştır.

bağlı polisin çevresinde dans edip duran bay blonde'un bu ilkel cemaatlere özgü işkence töreninde, şiddetin ilkelliğine ve patojen kaynağına vurgu yapar.

gerçeklik duygusunun zedelenmemesi için devamlılık, süreklilik izlenimi şarttır.

günahkar dişinin sosyal düzene çekilip kurtarılması düzenin yeniden tesisinin tamamlayıcı adımıdır.

sözlü/yazılı dil, görüntüye hep yenilmiştir, yenilecektir.

travis bickle: tamamen yalıtılmış bir şekilde yaşadığım duygusunu taşıyordum. amaçsız, hedefsiz, sahici görevlerden yoksun; sadece kendi üzerimde yoğunlaşmış biri olarak bütün hayatım boyunca yalnızdım. her yerde: meyhanelerde, arabada, sokakta, dükkanlarda, her yerde. yalnızlıktan kaçış yoktur. ben tanrı'nın en yalnız adamıyım.

hangi son mutlu

cevat çapan


trenin penceresinden çekilmiş
bir resimden bakar gibi bakıyorsun dünyaya
dünya dersen, paçavralaşmış bir dünya
ülkesinden kaçarken yakalanmış bir zorba
barbut atıyor çöl dekorlu
eski bir fabrika avlusunda gaddar gardiyanıyla
tahta perdede, afişteki yarı çıplak kızın
delikanlıya uzanan kolu yırtılmış
çalpara eşliğinde bir şarkıcı
dirlik düzenlik içinde bir dünyayla dalga geçiyor
karaparaların saçıldığı karanlık gazinoda

işin başlangıcı mı bu sonu mu ortası mı
eskimeyen bir hikaye nerdeyse
küllendikçe sönmeyen o eski ateş

15.4.12

liste

boris vian


belediye iyi para veriyordu colin'e; ama artık çok geçti. bu işinde her gün çeşitli evlere gitmesi gerekiyordu. sabahtan eline bir liste veriyorlardı ve o da kapı kapı dolaşıp evdekilere, bir gün önceden başlarına gelecek felaketleri haber veriyordu.

her gün fakir, zengin bir sürü mahalleyi dolaşıyordu. bir sürü merdiven tırmanıyordu. her yerde kötü karşılanıyordu. kafasına ağır ve yaralayıcı cisimler, sert ve tatsız sözler fırlatıyorlar ve kapı dışarı ediyorlardı. buna karşılık para kazanıyor ve işverenlerini memnun ediyordu. uzun zaman kalabilecekti yeni işinde. yapabildiği tek şey buydu, kovulmak.

yorgunluk pençesine almıştı onu, dizlerini yapıştırıyor, suratını derin derin oyuyordu. gözleri artık insanların çirkinliğinden başka şey görmez olmuştu. durmadan dinlenmeden gelecek felaketleri haber veriyordu. durmadan dinlenmeden insanlar kovuyorlardı onu, yumruklarıyla, çığlıklarıyla, gözyaşlarıyla, sövgüleriyle.

iki basamağı çıktı, koridora yürüdü ve kapıyı çalıp hemen geri çekildi. içerdekiler kara şapkasını görünce tanıyorlar ve kötü davranıyorlardı. ama yakınmaya hakkı yoktu; çünkü böyle olması için ona para veriyorlardı. kapı açıldı. haberi verdi ve kaçtı. ağır bir odun havada uçtu ve sırtına vurdu.

listenin üstünde bundan sonra ziyaret edilecek kişinin adını aradı ve bunun kendi adı olduğunu gördü. fırlattı attı şapkasını bunu okuyunca ve sokakta yürümeye başladı. yüreği sanki kurşun dolmuş gibi ağırdı ve artık biliyordu yarın ölmüş olacağını chloé'nin.