a. kadir
ilk sorgular olurken ben bodrum katında, okulun kalorifer dairesinin olduğu yerde, ufacık bir odaya kapatılmıştım. helaların yanındaydı bu oda. tavana yakın bir penceresi vardı, el kadar. okulun avlusuna açılıyordu bu pencere. paydoslarda avluya çıkan arkadaşların kendilerini göremesem de, seslerini duyardım. içimde en ufak bir sıkıntı yoktu. uzanıyordum yatağa, hayaller kuruyordum tatlı tatlı. o sıralar beşiktaş'ta bir kıza tutkundum. ilk sorgum da olmuş bitmişti.
savcı şerif budak,
"nedir bu kitaplar?" diye sormuştu. "kara gömleklilerin ihtilali", "diyalektik materyalizm", "ispanya kurtuluş savaşı"..
"dünyayı öğreniyorum bunlarla ben."
"öğretirim ben sana dünyayı. görürsün yakında kaç bucak olduğunu."
bir iki şey daha sordu. arkadaşlarımla nasıl, nerede, kim vasıtasıyla tanıştığımı, bir araya gelince neler konuştuğumuzu falan. hepsi sudan şeyler. sonra nöbetçilere bağırdı şerif budak iri gözlerini aça aça:
"alın götürün şunu!"
şadi alkılıç'ın sorgusu da şöyle olur:
"bu kitaplar senin mi?"
"benim."
"kimden aldın? hangi arkadaşın verdi yani?"
"kendim aldım, kitapçılardan paramla."
"'benerci kendini niçin öldürdü?' ne demek?"
"kitap adı."
"ama bu kitap nazım hikmet'in."
"serbest satılıyor."
"bana bak, tepemi attırma benim. nazım hikmet'in kitabıyla senin ne işin var?"
"benim de şiir kitabım var, efendim. ben de şairim. merak dolayısıyla okuyorum. kitaplarımın arasında fuzuli divanı da var, onu neden sormuyorsunuz?"
a. kadir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
a. kadir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1.07.2021
ördek ali
a. kadir
bir ördek ali varmış. ördek denmesine çok kızarmış. bir gün bir arkadaşıyla yolda giderken, arkadaşı,
"bugün hava bulutlu" demiş. bunun üzerine ördek ali:
"vay, sen bana ördek dedin!" diye başlamış kalaylamaya arkadaşını. arkadaşı,
"yapma, etme, eyleme, böyle bir şey demek istemedim sana ali" dediyse de, ali:
"yok" demiş, "bana sen ördek dedin, söyle niye dedin?" arkadaşı bu sefer:
"peki, nereden anladın ördek dediğimi?" diye sorunca ali:
"nereden anlayacağım; hava bulutlu dedin, hava bulutlu olunca yağmur yağar, yağmur yağınca yerde sular birikir, yerde sular birikince göl olur, gölde de ördek yüzer. sen bana ördek dedin."
bir ördek ali varmış. ördek denmesine çok kızarmış. bir gün bir arkadaşıyla yolda giderken, arkadaşı,"bugün hava bulutlu" demiş. bunun üzerine ördek ali:
"vay, sen bana ördek dedin!" diye başlamış kalaylamaya arkadaşını. arkadaşı,
"yapma, etme, eyleme, böyle bir şey demek istemedim sana ali" dediyse de, ali:
"yok" demiş, "bana sen ördek dedin, söyle niye dedin?" arkadaşı bu sefer:
"peki, nereden anladın ördek dediğimi?" diye sorunca ali:
"nereden anlayacağım; hava bulutlu dedin, hava bulutlu olunca yağmur yağar, yağmur yağınca yerde sular birikir, yerde sular birikince göl olur, gölde de ördek yüzer. sen bana ördek dedin."
18.11.2020
bu su çoğala çoğala
a. kadir
yaşlılara saksılar dizdim, bahçeler yaydım
yorgunlara diri beden verdim, taze yürek
döşekler serdim hastalara, rahat, yumuşacık
nerde yalan dolan gördüysem kızardım
yiğit yüreklere, dedim, canım armağan
ardına kadar açtım çocuklara kapıları
dostluklar boy attı yeryüzünde
dostluklar orman orman
ebemkuşakları gökyüzünde fır dolandı
yürüdü dağlardan ovalara doğru
gümbür gümbür bir deli su
yıktı bu su önüne geleni
bu su çoğala çoğala
insanlar insanları aldı götürdü
ne kavga kaldı, ne zulüm, ne korku
20.11.2014
1938 harp okulu olayı ve nazım hikmet
a. kadir
sonradan, ankara askeri cezaevi'nde nazım bana tevkifini şöyle anlattı:
tevkif edildiği gece, çıkaracakları aylık bir derginin hazırlıklarını yapmak üzere, halası oğlu celalettin ezine'nin evindeymiş. aralarında hilmi ziya ülken de varmış. dergi üzerine konuşurlarken kapı çalınmış. gelenlerin polis olduğu anlaşılınca hilmi ziya sapsarı kesilmiş, başlamış eli ayağı titremeye ve telaşla: "eyvah, basıldık, basıldık!" demiş.
nazım bunu anlatırken katıla katıla gülüyordu.
kendisini aradıkları, götürecekleri söylenince: "peki, geliyorum" demiş, kalkmış.
daha önce, akşamüzeri, nişantaşı'ndaki apartman basılır. arama yapılır. komiser, polis, bir de ihsan ipekçi var. nazım'ın karısı, söylemez nerede olduğunu. giderlerse orayı da telaşa verirler diye düşünür. ama nazım akşam yemeğini orada yiyecek, gece eve geç gelecek, adamlar da gece yarısına kadar bekleyecekler. en iyisi bir yolunu bulup ihsan ipekçi'ye bunu söylemek. o gider bir yerden telefon eder, nazım da gelir, olur biter. ihsan ipekçi'nin kulağına eğilir, söyler celalettin ezine'nin evinde olduğunu. "oraya bir telefon edin, gelsin" der. ama bu gizli konuşmayı komiser görür. ihsan ipekçi'ye sorar: "ne oluyor?" ihsan ipekçi de idare edemez işi, söyler doğrusunu. giderler celalettin ezine'nin evine.
nazım'ın evinde yapılan aramada bir çuval kadar kitap, defter, kağıt alırlar. o arada, "haber" gazetesinde tefrika edilmekte olan "yaşamak hakkı" adlı romanın müsveddeleri de gider. bu roman gazetede yarıda kesilmiştir.
sonradan kulağımıza bazı söylentiler geldi. fevzi çakmak sonuna kadar baskı yapmış yargıtay'a, nazım'ın cezası muhakkak tasdik edilecek diye. oysa yargıtay'da çoğunluk, nazım'ın hiçbir suçu olmadığı kanaatindeymiş. ama en son gün, üyelerden biri, aklımda kaldığına göre ilyas paşa, fikrini değiştirmiş. nazım'ın 15 yıllık ağır hapis cezası böylece, çoğunlukla tasdik edilmiş.
sonradan, ankara askeri cezaevi'nde nazım bana tevkifini şöyle anlattı:tevkif edildiği gece, çıkaracakları aylık bir derginin hazırlıklarını yapmak üzere, halası oğlu celalettin ezine'nin evindeymiş. aralarında hilmi ziya ülken de varmış. dergi üzerine konuşurlarken kapı çalınmış. gelenlerin polis olduğu anlaşılınca hilmi ziya sapsarı kesilmiş, başlamış eli ayağı titremeye ve telaşla: "eyvah, basıldık, basıldık!" demiş.
nazım bunu anlatırken katıla katıla gülüyordu.
kendisini aradıkları, götürecekleri söylenince: "peki, geliyorum" demiş, kalkmış.
daha önce, akşamüzeri, nişantaşı'ndaki apartman basılır. arama yapılır. komiser, polis, bir de ihsan ipekçi var. nazım'ın karısı, söylemez nerede olduğunu. giderlerse orayı da telaşa verirler diye düşünür. ama nazım akşam yemeğini orada yiyecek, gece eve geç gelecek, adamlar da gece yarısına kadar bekleyecekler. en iyisi bir yolunu bulup ihsan ipekçi'ye bunu söylemek. o gider bir yerden telefon eder, nazım da gelir, olur biter. ihsan ipekçi'nin kulağına eğilir, söyler celalettin ezine'nin evinde olduğunu. "oraya bir telefon edin, gelsin" der. ama bu gizli konuşmayı komiser görür. ihsan ipekçi'ye sorar: "ne oluyor?" ihsan ipekçi de idare edemez işi, söyler doğrusunu. giderler celalettin ezine'nin evine.
nazım'ın evinde yapılan aramada bir çuval kadar kitap, defter, kağıt alırlar. o arada, "haber" gazetesinde tefrika edilmekte olan "yaşamak hakkı" adlı romanın müsveddeleri de gider. bu roman gazetede yarıda kesilmiştir.
sonradan kulağımıza bazı söylentiler geldi. fevzi çakmak sonuna kadar baskı yapmış yargıtay'a, nazım'ın cezası muhakkak tasdik edilecek diye. oysa yargıtay'da çoğunluk, nazım'ın hiçbir suçu olmadığı kanaatindeymiş. ama en son gün, üyelerden biri, aklımda kaldığına göre ilyas paşa, fikrini değiştirmiş. nazım'ın 15 yıllık ağır hapis cezası böylece, çoğunlukla tasdik edilmiş.
3.04.2010
yabancı
a. kadir
hapishanede birleştirildiğimiz günün ertesi günü akşamı, hiçbirimizin tanımadığı bir yabancı getirip soktular aramıza. uzunca boylu, siyah paltolu, bıyıklı, gözlüklü, kırklık bir adamdı. içeri girince, bir zaman afallamış gibi durdu, ne yapacağını bilemedi, sarsaklaştı. sonra gitti bir yatağın ucuna ilişiverdi. cebinden mendilini çıkardı, başladı gözlerini silmeye. ömer'le yanına vardık, baktık hüngür hüngür ağlıyor, gözlerinden boyuna yaş akıyor, gözlerinden yaş aktıkça da mendiliyle siliyordu gözlerini.
"sizi neden getirdiler buraya?" diye sorduk.
"bilmiyorum" dedi. "izmir'de öğretmenim. bir gece evimi bastılar, kitaplarımı aldılar, beni de buraya getirdiler. çoluğum çocuğum var. ne yapacağım şimdi ben? ne olacak halim?"
kurnaz ömer [deniz] hemen birini sordu izmir'den. adını söyledi, soyadıyla birlikte.
"izmir'de öğretmendir, tanır mısınız?" dedi.
adam soluk almadan:
"nasıl tanımam" dedi, "nasıl tanımam! tanırım, elbet tanırım."
ömer bana göz kırptı. adamın yanından ayrıldık.
"sorduğum adam benim babam" dedi. "aydın'da. izmir'de değil. herifi sınadım, atıyor."
bütün arkadaşlara bir bir söyledik durumu. adamın hareketlerini uzaktan uzaktan gözlemeye başladık. adam sinsi sinsi etrafı kolluyor, nerede iki yada üç arkadaş bir araya gelip konuşmaya başlarsa hemen kalkıp onların tarafına doğru gidiyor, konuştuklarını duyacak kadar yaklaşıp bir yere çöküyor, kulak kabartıyordu.
işi anlar anlamaz adamı sorgu yağmuruna tutmaya başladık.
"hangi kitapları okuyorsun?"
"kaç çocuğun var?"
"peki, böyle kolayca nasıl ağlayabiliyorsun?"
"senin mendil nasıl mendil öyle?"
adam şaşırdı. şaşırdığını da belli etmemeye çalıştı. zorladı kendini. sonra sırıttı. sonra kalktı başka yere gitti, oturdu. sonunda çaresiz kaldı, gidip kapıyı vurdu. nöbetçilere:
"su dökeceğim" dedi. ve dışarı çıktı.
bir daha da dönmedi.
hapishanede birleştirildiğimiz günün ertesi günü akşamı, hiçbirimizin tanımadığı bir yabancı getirip soktular aramıza. uzunca boylu, siyah paltolu, bıyıklı, gözlüklü, kırklık bir adamdı. içeri girince, bir zaman afallamış gibi durdu, ne yapacağını bilemedi, sarsaklaştı. sonra gitti bir yatağın ucuna ilişiverdi. cebinden mendilini çıkardı, başladı gözlerini silmeye. ömer'le yanına vardık, baktık hüngür hüngür ağlıyor, gözlerinden boyuna yaş akıyor, gözlerinden yaş aktıkça da mendiliyle siliyordu gözlerini.
"sizi neden getirdiler buraya?" diye sorduk.
"bilmiyorum" dedi. "izmir'de öğretmenim. bir gece evimi bastılar, kitaplarımı aldılar, beni de buraya getirdiler. çoluğum çocuğum var. ne yapacağım şimdi ben? ne olacak halim?"
kurnaz ömer [deniz] hemen birini sordu izmir'den. adını söyledi, soyadıyla birlikte.
"izmir'de öğretmendir, tanır mısınız?" dedi.
adam soluk almadan:
"nasıl tanımam" dedi, "nasıl tanımam! tanırım, elbet tanırım."
ömer bana göz kırptı. adamın yanından ayrıldık.
"sorduğum adam benim babam" dedi. "aydın'da. izmir'de değil. herifi sınadım, atıyor."
bütün arkadaşlara bir bir söyledik durumu. adamın hareketlerini uzaktan uzaktan gözlemeye başladık. adam sinsi sinsi etrafı kolluyor, nerede iki yada üç arkadaş bir araya gelip konuşmaya başlarsa hemen kalkıp onların tarafına doğru gidiyor, konuştuklarını duyacak kadar yaklaşıp bir yere çöküyor, kulak kabartıyordu.
işi anlar anlamaz adamı sorgu yağmuruna tutmaya başladık.
"hangi kitapları okuyorsun?"
"kaç çocuğun var?"
"peki, böyle kolayca nasıl ağlayabiliyorsun?"
"senin mendil nasıl mendil öyle?"
adam şaşırdı. şaşırdığını da belli etmemeye çalıştı. zorladı kendini. sonra sırıttı. sonra kalktı başka yere gitti, oturdu. sonunda çaresiz kaldı, gidip kapıyı vurdu. nöbetçilere:
"su dökeceğim" dedi. ve dışarı çıktı.
bir daha da dönmedi.


