milena jesenska etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milena jesenska etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.06.2022

franz kafka

milena jesenska

prag'da yaşayan alman şair franz kafka evvelki gün, viyana dolayındaki klesterneuburg yakınlarında bulunan kierling sanatoryumu'nda hayatını kaybetti. onu burada pek az insan tanırdı; çünkü kendi kabuğunda yaşayan biriydi, bilen ve dünyadan korkan bir insandı; yıllardır verem hastasıydı ve bir yandan hastalığı iyileştirmeye çalışsa da, diğer yandan bilinçli olarak onu besliyor ve kafasında geliştiriyordu.

"ruh ve kalp, yükü taşıyamaz hale gelince, akciğer yarısını alır ki yükün dağılımı en azından biraz eşit olsun." diye yazmıştı bana bir keresinde bir mektupta ve hastalığı da böyleydi. ona neredeyse inanılmaz bir kırılganlık ve neredeyse korkunç denilebilecek kadar tavizsiz bir entelektüel incelik veriyordu; ama o, o insan, bütün entelektüel yaşam korkusunu hastalığının omuzlarına yüklemişti. çekingen, korkak, yumuşak ve iyi kalpliydi; ama yazdığı kitaplar zalim ve acılıdır. onun gözünde dünya, savunmasız insanları parçalayıp yok eden görünmez iblislerle doluydu. yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek için fazla güçsüzdü; tıpkı içlerinde anlayışsızlığa, kötülüğe, entelektüel yalana karşı duydukları korku varken savaşamayan; çünkü çaresizliklerini daha baştan bilen ve yenilgileriyle yeneni utandıran asil, güzel insanlar gibi güçsüz.

insanları, ancak büyük asabi duyarlılığa sahip bir insanın tanıyabileceği şekilde tanıyordu; neredeyse peygamber misali, ötekini gözlerin şimşek çakmasını andıran tek bir parlayışından teşhis eden biri gibi. dünyayı alışılmadık ve derin bir biçimde tanıyordu, kendisi de alışılmadık ve derin bir dünyaydı. genç alman edebiyatının en önemli eserlerini kaleme aldı; bunlar, taraflı kelimelerle olmasa da, günümüz kuşağının tüm dünyadaki mücadelesini yansıtan kitaplardır. gerçek, çıplak ve acılıdırlar; öyle ki, söyleyeceklerini sembolik bir biçimde ifade ettikleri noktada bile neredeyse natüralisttirler. kuru bir alaycılığın yanı sıra, dünyayı katlanamayacağı kadar net gören ve diğerleri gibi itiraflarda bulunmayı ve mantığın ya da bilinçaltının farklı; aynı zamanda da asil yanılgılarına sığınarak kurtulmayı tercih etmediğinden, ölmek zorunda kalan bir insanın duyarlı bakışıyla doludurlar.

franz kafka, ateşçi fragmanını, henüz yayımlanmamış olan harika bir romanın bu ilk bölümünü, iki kuşak arasındaki çatışmayı anlatan hüküm'ü, modern alman edebiyatının en güçlü kitabı olan dönüşüm'ü, ceza kolonisinde'yi ve gözlem ile bir taşra hekimi'nin taslaklarını yazdı. son romanı mahkeme önünde'nin el yazısı metni ise yıllardır basılmaya hazır vaziyette bekliyor.

bazı kitaplar vardır, sonuna kadar okunduğunda dünyayı öylesine bütünlüklü temsil ettiği hissini yaratır ki, başka tek kelimeye gerek kalmaz; işte bu da onlardan biri. onun bütün kitapları, insanlar arasındaki gizli anlaşmazlıkların, suçsuz suçun dehşetini anlatır. o, diğerlerinin duymayarak güven içinde yaşadıklarını sandıkları seslere bile kulak verecek kadar hassas vicdanlı bir sanatçı ve insandı.

12.03.2020

franz kafka

taşralı çek proletaryasından gelip zengin bir tüccar konumuna yükselmiş bir baba ile zengin ve aydın bir alman yahudisi bir annenin çocuğu olan franz kafka, içe dönük ve huzursuz kişiliğini büyük ölçüde annesine borçluydu.

çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. ailesinin prag'daki alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunca alman okullarında okudu. çek kökenli bir aileden geldiği halde almancayı ana dili olarak kullandığı için tam bir çek sayılmayan franz'ı almanlar da tam anlamıyla kendilerinden görmediler.

babasının zoruyla 1906'da tamamlayacağı hukuk eğitimine başladı. eğitimini tamamladıktan sonra bir sigorta şirketine girdi. max brod ile tanışıp prag edebiyat çevresine katıldı.

sigorta şirketinde çalışmasıyla yabancılaşma duygusu iyice gelişen kafka 1912'de felice bauer ile tanıştı. 1914 ve 1917'de iki kez felice ile nişanlanmasına rağmen yazmaktan alıkoyacağı düşüncesiyle bir türlü evlenemedi. bu ilişkiden geriye beş yüzü aşkın mektup kalmıştır.

birinci dünya savaşı sırasında fiziksel yetersizlik nedeniyle askere alınmadı.

1917 yılında vereme yakalandığı anlaşıldı.

1920'de yapıtlarını çekçeye çevirmek isteyen milena jesenska ile tanıştı. kendisinden on iki yaş küçük ve evli olan milena'yla -birleşmelerinin umutsuz olduğunu bildiği halde- yıllarca mektuplaştı.

sağlık sorunlarının artması üzerine emekliliğini istedi. son yıllarda yirmi yaşındaki dora diamant ile mutluluğa yelken açtı.

1924'de viyana yakınlarında kierling sanatoryumu'na kaldırıldı ve oradan çıkamadı. prag'a gömüldü.

nazilerin çekoslavakya'yı işgali sırasında üç kız kardeşi da toplama kamplarında öldürüldü. kafka ile ilgili birçok belge yok edildi.

yirmi yıl süren dostluklarının sonunda kafka bütün yazdıklarını ölümünden sonra yakması için max brod'a vermişti. ama brod, dostuna ihanet ederek bu yapıtları bastırdı. 1935'de başlanan ilk toplu basım önce engellendi, sonra da yasaklandı ama zaman içinde üne ve sıkı bir satış garantisine kavuştu.

31.01.2013

uzun lafın kısası

herakleitos: bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın.

buket uzuner: kadınlar, sırların en sık rastlananı, en karmaşık olanı; bu nedenle de en hoşa gideni, en heyecanlısıdır.

daniel defoe: hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın "benden başka herkes aldanıyor." demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?

john fowles: kibarlık istemiyorum. kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde.

lawrence durrell: aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.

albert camus: bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar.

antoni casas ros: namus, cinsellikten elini ayağını çekmek ruhun hapishanesidir.

milena jesenska: en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır.

seneca: bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır.

thomas kempis: her şeyde erinç aradım; ama hiçbir yerde bulamadım, bir kitapla çekildiğim köşeden başka.

johannes mario simmel: çağımızda, beş duyusu sağlıklı işleyen her insan sosyalisttir.

paul lafargue: bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada ne sağlık ne de özgürlük. yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gider.

14.09.2011

milena'ya mektuplar

franz kafka

hiç kimse cehennemin dibindekiler kadar temiz şarkı söyleyemez; meleklerin söylediğini sandığımız şarkı, aslında onlarınkidir.

insan kendi eksikliğine katlanmak zorundadır, her an için; oysa iki kişilik eksikliğe katlanmak zorunda değildir. yine de durum o kadar kötü değil, abartı ve yalan bu, her şey abartı, yalnızca özlem gerçek, o abartılamaz. fakat özlemin gerçekliği bile o kadar da onun kendi gerçekliği sayılmaz; daha ziyade, geri kalan her şeyin yalan oluşunun ifadesidir. kulağa saçma geliyor ama öyle.

belki en çok seni sevdiğimi söylediğimde de söz konusu olan gerçekten sevgi değil; sevgi, senin içimde çevirip durduğum bıçak olman.

uyku en suçsuz varlıktır, uykusuz insansa en suçlu varlık.

şüphesiz doktorlar aptaldırlar, daha doğrusu aslında diğer insanlardan daha aptal değildirler; ama kendini beğenmişlikleri gülünçtür.

evet, benim de mutsuz ettiğim insanlar oldu; ama uzun vadede bana asla sitem etmiyor, sadece sessizliğe gömülüyorlar ve inanıyorum ki içten içe de beni suçlamıyorlar. insanlar arasında böyle istisnai bir durumum var.

eğer mutluluktan ölünüyorsa, bu benim başıma gelmeli. ve eğer ölüme yazgılı biri mutluluk sayesinde hayatta kalıyorsa, o zaman hayatta kalacağım.

biraz kötülük olmadan ruh herhangi bir yükten nasıl kurtulabilir ki?

milena jesenska: en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır.

yahudi dediğin tehlikelidir, senin ayaklarına kapanmış olsa bile.

evet, seni seviyorum budala; tıpkı denizin, kendi dibindeki küçücük bir çakıl taşını sevmesi gibi, işte sevgim seni öyle kaplıyor.

bazısının şarkısı daha uzundur, bazısınınki daha kısa. fakat aradaki fark yalnızda birkaç kelimeden ibarettir.

ölümcül bir yarayla sahnede yatarken bir arya söyleyen hikaye kahramanlarına gülümsemek haksızlık. biz yatıyor ve yıllarca şarkı söylüyoruz.

insanların mektup yoluyla birbirleriyle ilişki kurabilecekleri düşüncesi nereden çıkmış ki! uzaktaki bir insanı düşünebilir ve yakındaki bir insanı elimizle tutabiliriz; geri kalan her şey insan gücünü aşar. ama mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki öpücükler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları. bu zengin besin sayesinde görülmemiş derecede çoğalırlar. insanlık bunu hissediyor ve buna karşı savaşıyor; insanlar arasındaki hayaletli iletişimi olabildiğince kesmek için demiryolunu, arabayı, uçağı icat etti; ama hiçbir şey işe yaramıyor, belli ki bunlar uçurumdan düşerken yapılmış icatlar, karşı taraf ise çok daha sakin ve güçlü, mektuptan sonra telgrafı icat etti, telefonu, telsizi. hayaletler açlık çekmeyecekler; ama biz telef olacağız.

"bu dünyada cezasız kalmayacak bir şey varsa, o da manevi meselelerde kullanılan hesap ve rakamlardır."

milena jesenska: iki insanın birbiriyle evlenmesinin tek bir mantıklı sebebi vardır; o da, onlar için birbiriyle evlenmemenin imkansız olmasıdır. birbirleri olmadan yaşayamamalarıdır.

evliliğin anlamı, keskin ve katı bir biçimde tanımlayacak olursak, güvende olmaktır.

milena jesenska: insan derinlerde aldatır ama yüzeyde tanırsın onu.

büyükbabam hep derdi ki: "hayat şaşırtıcı derecede kısa. şimdi bu söz hafızamda öylesine belirgin ki, mesela genç bir insanın atla en yakın köye gitmeye karar vermesine ve bunu yaparken -mutsuz tesadüfler bir yana- mutlu geçen, sıradan bir hayatın böyle bir geziye yetmemesi ihtimalinden korkmamasına akıl sır erdiremiyorum."

en içten selamlarımı yolluyorum size, daha bahçe kapısında yere yığılsalar ne çıkar, sizin gücünüz de bir o kadar artar belki.

11.04.2010

yuvadaki şeytan

milena jesenska


neden bütün ya da hemen hemen bütün modern evliliklerin mutsuz olduğu sorusu (sanki sadece modern evlilikler mutsuzmuş ve modern olmayanlar mutluymuş gibi), bütün edebiyatın -ciddiyetle- ve her beş çayı sohbetinin -ciddiyetten uzak bir biçimde- etrafında döndüğü, son moda sorulardan biri. dünya üzerindeki her soru, toplumun gevezeliklerine olduğu kadar, felsefi incelemeye de uygundur ve tabiri caizse, sokaktaki insanın konuştuğu her konuyu, biz gazeteciler de ele alırız. yine de bu soru beni her seferinde afallatır; modern evliliklerin neden mutsuz olduğunu söyleyemeyeceğimden değil -bir gazetecinin yanıtlayamayacağı soru olur mu hiç?- kendi kendime tekrar tekrar şu soruyu sorduğum için: neden mutlu olsunlar ki?

zaten mesele de burada başlıyor. iki insan; hayatın bir yığın umutsuzluğuna, üzüntüsüne ve çaresizliğine teslim olmuş iki küçük, yalnız zavallıcık, bu akılalmaz, korkunç ve rahatsız edici büyüklükteki, dev yerküre üzerinde iki miniminnacık insan, ikisi de hem doğuştan, hem de doğanın ve hukukun kanunları doğrultusunda mutsuzken birdenbire -sabah dokuz buçuk sularında- aynı evin, aynı soyadın, aynı mal varlığının, aynı kaderin içine kapatılıyorlar; pat diye, bir anda, sırf birlikte oldukları için, mutlu mu olsunlar?

bana öyle geliyor ki, iki insan birbirleriyle, birlikte mutlu olmak istediği için evlendiği anda, işte tam da o anda, kendini mutlu olma ihtimalinden mahrum bırakmış, bu ihtimalin önüne geçmiş olur. mutlu olmak için evlenmek tıpkı iki milyon için, bir araba için ya da baronluk için evlenmek kadar kar amaçlıdır ve o iki milyon, araba ya da baronluk gibi mutluluk da mutlu olmaya yetmez. bu dünyada cezasız kalmayacak bir şey varsa, o da manevi konularda yapılan hesap kitaplardır.

iki insanın birbiriyle evlenmesinin tek bir mantıklı sebebi vardır; o da, onlar için birbirleriyle evlenmemenin imkansız olmasıdır. birbirleri olmadan yaşayamamalarıdır. bütün o romantizm, duygusallık, trajedi olmaksızın. bu tür evlilikler vardır, her gün karşılaşırız böylesiyle ve -ister sevgi deyin, ister başka bir şey- bu duygu kesinlikle dünyanın en meşru ve en güçlü duygusudur. peki, yaşarken bu duyguyu geçiştirenlerin, bastıranların, hafifletmeye çalışanların, ondan kaçanların sayısı kaçtır?

iki insan, birlikte yaşamak için evlenir. olağanüstü güzel, sıradışı bir hediye olan bu imkana neden bir de mutluluğun eklenmesi gerekiyor ki? insanlar neden hiçbir zaman yaldızsız, gerçek boyutlarla yetinmiyorlar da allı pullu yalanları tercih ediyorlar? neden birbirlerine, kendilerinin ve üstelik dünyanın, doğanın, gökyüzünün, kaderin ve hayatın da tutamayacağı, hiçbir zaman hiçbir yerde kimsenin yerine getiremeyeceği sözler veriyorlar? gerçek, kutsal, dünyevi bir sözleşmeye neden mutluluk gibi son derece edebi bir hayale yönelik talepler koyuyorlar? nasıl oluyor da karşı taraftan, kendilerinin vermeye hazır olduklarından fazlasını bekliyorlar; daha doğrusu nasıl oluyor da bir şey bekliyorlar, ortak hayat denilen bu kadar büyük, bu kadar ciddi, bu kadar derin bir olay karşısında?

evlenmeye kalkmadan önce evliliğe bilinçli bir biçimde yaklaşırsak, bugün düşünmediğimiz birtakım şeylerin farkına varırız. mesela beraber yaşamanın yalnız yaşamaktan sadece daha kolay değil, aynı zamanda daha zor olduğunun. yalnız insanın yalnızlığını telafi eden birçok kolaylık vardır: mesela yarı sorumluluk ya da özgürlük ya da bağımsızlık ya da belki sadece avustralya'ya seyahat etme imkanı. fakat evlilik zordur; çünkü kişi bağlandığı andan itibaren, evliliğin kendisine sunmadığı her şeyden, kelimenin tam anlamıyla her şeyden vazgeçmek zorunda kalır. bu da modern evliliğin çuvallamasına neden olan ikinci noktadır:

insanlar birbirleri hakkında olumlu karar vermeden evlenirler; daha doğrusu, diğer her şeyden vazgeçmeye karar vermeden.

bir insanı tanımak, inanılmaz zor bir iştir. bir insanı ilk olarak baş başa bir sohbetin ilk yarım saatinde ve ikinci kez, ancak 10 yıl birlikte yaşadıktan sonra tanıyabileceğimizi söylersem, sanırım abartmış olmam. ayrıca şuna inanıyorum ki, iki insanın kim olduklarını ve kiminle evlendiklerini düğünden önce sezebilmeleri bile mümkün değildir. birisi ötekinin bütün davranışlarını, bütün fikirlerini, tutkularını, kanaatlerini, inançlarını bilse bile; çorapları, uykuda çapaklanmış gözleri, her sabah diş fırçalarken ağzını çalkalayış şekli ve özellikle, garsona bahşiş verişi hakkında henüz hiçbir fikri yoktur; çünkü insan derinlerde aldatır ama yüzeyde onu tanıyabilirsin. kısacası, her bir evliliğin içinde binlerce hayal kırıklığı riski ve her türlü içsel çuvallama ihtimali saklıdır; ki bunlara karşı kullanılabilecek tek bir silah vardır: hepsini daha baştan üstlenmek. evrensel bir anlaşma, milliyet, politik ve dinsel aidiyet gibi bir insanın iç dünyasıyla ilintili çeşitli özelliklerin sevgi uğruna hoş görülmesini gerektirir; zaten bunları hoş görürüz de. ama biraz daha derine inelim: o insanın yüzeydeki özelliklerini de hoş görelim. anna kareninavari modern histeriyi bir tarafa bırakalım ve birbirimizin kepçe kulaklarını, yamuk bağlanmış kravatlarını hoş görelim.

her insan, kendi içinde sınırları belli bir dünyadır. aksine, bir insan ne kadar kendine has olursa, bütünselliğe o kadar yakındır. imkanları, yetenekleri ne kadar azsa, bu imkan ve yetenekler o kadar derin ve esaslıdır. ve eğer tek bir yeteneği varsa, en değerlisi de budur. fakat nasıl ki sarışın bir insandan aynı zamanda -mesela salı ve cuma günleri, değişiklik olsun diye- koyu renk saçlı olmasını bekleyemezsek, kılı kırk yaran birinden shimmy dansı yapmasını, bir kafasızdan kierkegaard'ı anlamasını, melankolik bir insandan şarkı söylemesini, bir münzeviden evinde parti vermesini de bekleyemeyiz.

bu basit bir hesap ve pek az insanın bunu anlaması tuhaf. genelde insanlar birbirlerini, ötekinin iç dünyasının özünü oluşturan şeyle suçluyor ve ötekinin özüne tahammül etmenin; hatta ötekinin kendini neyse o olduğu için haklı hissetmesini sağlayacak şekilde tahammül etmenin tam da evliliğin gerektirdiği bir görev olduğunu hiç düşünmüyorlar. en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır. sevildiğinin kanıtıdır; oysa.. hepimizin böyle bir "oysa"sı vardır ve karşımızdaki kişi işte bu yüzden mutsuz olur.

insanların yalnızca cinsel, erotik, maddi, sosyal ihtiyaç sebebiyle birlikte yaşadıklarına asla inanmam; insanlar, bir arkadaşları olsun diye birlikte yaşıyorlar. onları ceza, intikam, fena düşünceler, adalet ve vicdan azabından koruyacak biri olsun diye. yoksa siz gerçekten bir yuvanın başka bir şey olduğunu, insanı korumaktan, dünyadan ve asıl kendi benliğinin içsel aynasından korumaktan başka bir görevi olduğunu mu sanıyordunuz?

erkeğin kadına ve kadının erkeğe verebileceği en büyük söz, çocuklara gülümseyerek söylemeye özen gösterilen şu derin cümledir: "senden vazgeçmem." "seni ölene dek seveceğim" ya da "sana ölene dek sadık kalacağım"dan daha fazla bir şey değil mi bu? "senden vazgeçmem." her şey bu cümlenin altında yatıyor. insanın insana gösterdiği özen, insanın insana dürüstlüğü, yuva, sadakat, aidiyet, bizzat verilen karar, arkadaşlık. böyle sözler, zavallı, değersiz bir mutlulukla karşılaştırıldığında ne kadar da muazzam! 

evet, uzun lafın kısası, bana neredeyse öyle geliyor ki, evliliklerimiz onları kendimiz için korkunç basitleştirdiğimizden bu kadar mutsuz. birinden tutamayacağı bir söz almak ve bir yıl sonra, o sözü tutamadığında küserek kaçıp gitmek büyük rahatlık. bence insanın tutabileceği sözü vermesi ve sonra da gerçekten o sözü tutması çok daha güç. bütün o fantastik ruh derinlikleri, insana yakışır şekilde davranılmasını gerektiren ilk gerçekten zor durumda işe yaramadığı ortaya çıkan birer bahane.

peki ama neden insanlar, mesela kızartma yandığında ya da ikisinden biri akşam yemeğine geciktiğinde birbirlerine bağırmayacaklarına dair söz vermiyorlar? neden eve gelirken çantalarında bir portakal, bir demet menekşe, kohinoor marka yepyeni bir kurşunkalem ya da bir torba kuru üzüm getirmeye hiçbir zaman üşenmeyecekleri konusunda söz vermiyorlar? neden sabahları kahvaltı masasına ellerini yüzlerini yıkamış olarak, su ve sabun kokarak, temiz ve derli toplu giyinmiş halde -altın düğünün ertesi günü bile; ve o zamana kadar her gün- oturacaklarına dair söz vermiyorlar? neden öfkelendiklerinde karşı tarafa küçük bir çirkinlik, küçük bir ödleklik, küçük bir pislik, küçük bir iğrençlikle saldırmak yerine birbirlerine tokat atacaklarına dair söz vermiyorlar? neden birbirlerine, daima kendileriyle ve kendi ilgi alanlarıyla -bu ilgi alanı ister sanat tarihi olsun, ister futbol, ister kelebek koleksiyonu- meşgul olacaklarına dair söz vermiyorlar? neden birbirlerine karşılıklı susma özgürlüğü, yalnız kalma özgürlüğü, serbest alan özgürlüğü tanıyacaklarına dair söz vermiyorlar? neden birbirlerine, mutluluk gibi bir yan unsur yerine, bu gerçekleştirilebilir olan ama daima gözardı edilen sayısız zorlu ayrıntı konusunda söz vermiyorlar?

evliliğin bir anlamı olacaksa, bu anlam mutluluk özleminden daha geniş ve gerçekçi bir temele dayanmalı. tanrım, ne olur biraz üzüntü, biraz acı ve mutsuzluktan korkmayalım. bir kerecik olsun deneyin; yaldızlı bir gecede, yaldızlarla dolu gökyüzüyle yüz yüze gelin, ona 5 dakika boyunca dikkat, içtenlik ve gayretle bakın. ya da bir yerlerde, bir parçacık yeryüzünü gökyüzüne yakın bir yükseklikten göreceğiniz bir dağın tepesine çıkın. hayatın önemine ve mutluluğun önemsizliğine inandığınızı kısa bir süre sonra fark edeceksiniz. mutlulukmuş! sanki mutluluk imkanı yalnız ve sadece bizim içimizde değilmiş gibi! sanki mutlu olma yeteneği tıpkı şarkı söyleme, yazma, politika ya da ayakkabı yapma yeteneğine benzer özel bir kabiliyet değilmiş gibi! bir insana istediği her şeyi verin, onu sevgiye, kazanca, dilediği her şeye boğun; yine de mutlu olmayacaktır. öte yandan, başka bir insanı dayaktan gebertin, ondan sonra sokakta önüne bakarak yürürken bir öbek havuç, ucunda yeşil otlarıyla ıslak ıslak parlayan turuncu, taze havuçlar görsün, hemen mutlu olacaktır.

hayatı yaşamanın iki yolu var: bir tanesi, kaderinin sorumluluğunu üstlenmek, kendi kararlarını kendi vermek ve uygulamak, avantaj ve dezavantajları, mutluluk ve mutsuzluğu kabul etmek; cesurca, dürüstçe, pazarlık etmeden, yüce gönüllülük ve tevazuyla. diğeri ise, kaderini aramak: ama insan onu ararken sadece gücünü, zamanını, hayallerini, doğru ve iyi anlamdaki körlüğünü, içgüdülerini değil, kendi değerini de kaybeder. gittikçe yoksullaşır; yeni gelen daima önceden var olandan daha kötüdür.

bir şey daha: aramak için inanmak gerekir; inanmak içinse belki yaşamak için gerekenden daha fazla güç.