zülfü livaneli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zülfü livaneli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.07.2022

üç ülke

zülfü livaneli

ispanya, kanlı bir iç savaşın ardından yıllarca koyu bir faşizm yaşadı. generalissimo franco'nun iktidarı, her özgürlük ve demokrasi talebini doğduğu yerde ezen bir sertlikle 1970'lere kadar geldi.

bu uzun yıllar boyunca ispanyol entelektüelleri çil yavrusu gibi dağıtıldılar. büyük şair ve oyun yazarı federico garcia lorca kurşunlanarak öldürüldü. pablo picasso, luis bunuel, rafael alberti sürgüne gittiler. demokrasiyi savunan ispanyol siyasetçileri ülke dışında örgütlenmeye çalıştılar.

sonra ispanya franco rejiminden kurtuldu. mutlak faşizmin yerini mutlak demokrasi aldı. sürgündekiler geri döndü, ülkelerinde şanla şerefle karşılandılar. franco yılları döneminde ölmüş olanların adına anıtlar dikildi, kültür merkezlerine adları verildi. sosyalistler iktidara geldi. insan hak ve özgürlüklerine saygı duyan ispanya, avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak iber yarımadası'nda bir yıldız gibi parlamaya başladı.

yabancı orduların işgalini ve kanlı iç savaşı yaşamış olan yunanistan'da 1960'larda albaylar rejimi iktidara geldi. demokrasi talepleri susturuldu. siyasi cinayetler ülkeyi sarıyor, kaçabilen aydınlar kapağı avrupa'ya atıyor, kaçamayanlar ise hapsediliyordu. mikis theodorakis ve maria faranduri'nin sesi yasaktı.

sonra albaylar cuntası yıkıldı. yunanistan demokrasi yolunda ilerlemeye başladı. sürgündeki sanatçılar ve politikacılar geri döndü. darbeci subaylar ömür boyu hapis kararıyla cezaevine kondu. yunanistan da mutlak faşizmden mutlak demokrasiye geçmişti artık. ve bugün avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak ege güneşinin altında pırıl pırıl parlıyor.

türkiye hiçbir zaman ispanya ve yunanistan kadar kanlı iç savaş ve onlar kadar net ifade edilen faşizm dönemleri yaşamadı. aynen o ülkelerdeki gibi bizde de aydınlar hapsedildi, öldürüldü, siyaset askıya alındı, demokratlar yurt dışında yaşamaya mecbur bırakıldı ama yarı asker yarı sivil görünümlü rejim hep biçimsel demokrasiye bağımlılık yeminleri etti.

ihtilal dönemleri sona erdiğinde de bu ülke bir kurtuluş sevinci ve demokrasiye geçiş şöleni yaşamadı. ihtilal liderleri, devirdikleri siyasilerle kol kola girip resim çektirdiler. halk bu liderlere bağlılığını bildirdi.

yarı karanlık rejim hiçbir zaman çökmedi ki nazım hikmet'ler, sabahattin ali'ler gibi onca şair ve yazar şana şerefe boğulsun ya da halk onlara sahip çıksın.

türkiye zaman tünelindeki bir ülke gibi hala ihtilal yapan paşasına ve onunla işbirliği yapan siyasetçisine aşık, yazarına çizerine düşman ve onları sakıncalı sayan bir ülke.

sonsuz bir alacakaranlık kuşağı. ne tam gece oluyor ne de şafak söküyor!

12.07.2021

yalan

zülfü livaneli

insanın en kötü yalanı, kendine karşı olanıdır.

hayvanların yaptığı gibi neredeyse hafızasız yaşamak ve mutlu olmak mümkündür ama hiçbir şeyi unutmadan yaşamak imkansızdır. uykusuzluk, derin düşünceye dalmak, tarihselliği hissetmek, yaşayanlar için zararlı ve sonunda ölümcüldür. bu "yaşayanlar" kavramının içine bir insan, bir halk ya da bir kültür dahildir.

denizler ötesine giden kişi yalnızca iklimi değiştirmiş olur, aklını değil.

insanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz; çünkü hiçlik zor geliyor.

normal insanlar bir cinayet haberi alınca ayrıntıları öğrenmek ister.

insan duygularının en tehlikelisi aşktır. aşk dünyadaki en tehlikeli, en öldürücü duygudur. insanları felakete sürükler.

bazen insan o kadar eziliyor ki, öfke bile duyamaz hale geliyor.

insanlık bir gün bu barbarlık dönemini aşacak ve canlıları öldürüp etini yiyen bizlere aşağılayarak bakacaklar.

28.02.2020

uzun lafın kısası

andre malraux:
bir ahlak anlayışına bağlı yaşamak bir dramdır hep. ister devrim sırasında olsun, ister başka zaman.

cicero: tamamen kendisine bağlı olan ve kendisinin olduğunu söylediği her şeyi içinde taşıyan birisinin son derece mutlu olmaması olanaksızdır.

jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

lawrence durrell: her şeyi bilmen gerekirdi; bütün insanlar gibi her şeyi bilecek donanımla geldin bu dünyaya. ama gittikçe artan bir bozulmaya uğradın, hayallerin eski çiçekler gibi yavaşça soldu. neden, neden?

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

napolyon: toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz.

tolstoy: insanların size kulak vermesi için, gerçeği, acı çekerek ve hatta ölümle pekiştirmek gerekir.

pascal bruckner: arzu, su üstünde yüzen bir dünyadır; sallantılı, değişken.

zülfü livaneli: insanlık bir gün bu barbarlık dönemini aşacak ve canlıları öldürüp etini yiyen bizlere aşağılayarak bakacaklar.

giovanni papini: karşılığında başka bir iyilik elde edeceğini bile bile yapılan iyiliğin bir anlamı yoktur; bu sadece bir değiş tokuş, bir pazarlıktır. gerçek iyilik, kötülük umarak yapılandır.

joyce carol oates: umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

goethe: yaşamın çiçekleri yalnızca görünüştür. bu çiçeklerin çoğu hiçbir iz bırakmadan gelip geçer, pek azı meyve verir, bu meyvelerden de pek azı olgunlaşır.

9.08.2019

türk, övün, çalışma, kıskan!

zülfü livaneli

devletin ve terörün baskılarını ağırlaştıran bir durum da kendine 'sol aydın' adını veren bir takımın bana uyguladığı saldırı kampanyasıydı. belki size biraz tuhaf gelebilir ama o kan ve ateş günlerinde bile yarı-aydın sanatçı kesimi, birbiriyle uğraşmayı ve kıskançlık krizlerinin sebep olduğu dedikodu alışkanlığını bırakmamıştı. genellikle barlarda toplanıyor ve onu bunu çekiştirerek vakit öldürüyorlardı. hiçbirinin de elle tutulur bir yaratısı yoktu.

bunlar için bir arkadaşlarının ufak tefek başarıları hoşgörülebilir, sırayı bozmadığı ve kategoriyi değiştirmediği sürece bağışlanırdı. ama iki şey bağışlanmazdı: halkla ve dünyayla ilişki. eğer yaptığınız iş halkta yankılanıyorsa hapı yuttunuz demekti. bundan da kötüsü, batı'da bir şeyler yapmak ve adını duyurmaktı. böyle bir başarı, bizim yarı-aydınların içine yılan gibi çörekleniyordu.

bu yüzden yıllarca yaşar kemal'i çekiştirmişler, alay etmişlerdi. bir arkadaşlarının batı'da ünlü olması ve kitaplarının yayımlanması onları çileden çıkarıyordu. en yaygın söylenti, o kitapları yaşar kemal'in eşi thilda kemal'in yazdığıydı. yoksa yaşar kemal o kitapları nasıl yazabilirdi?

batı'da yaşar kemal kitapları yayımlayan yayınevi sahiplerinin thilda'nın akrabaları olduğunu anlatıyorlardı. bununla da yetinmeyerek yaşar kemal'i siyonist odakların meşhur ettiği konuşuluyordu. hatta anlı şanlı bir edebiyatçımız bir gün yaşar kemal'den le monde'a makale yazması için yardımda bulunmasını rica etti. yaşar kemal böyle bir gücünün bulunmadığını söyleyince de hayretle, "aaa!" dedi, "le monde'un müdürü senin kayınbiraderin değil mi?" olumsuz cevap üzerine gösterdiği tepki ise daha da ilginçti: "o zaman senin hakkındaki onca yazı nasıl çıkıyor orada?"

bir romancı arkadaşlarının başarısı karşısında canı yanan sanatçı takımının tepkileri işte böyleydi.

10.12.2018

aslan bir gün..

zülfü livaneli

ormanların kralı aslanın canı sıkılıyormuş. çıkıp bir dolaşayım demiş. yürürken tilki çıkmış önüne: "ulan tilki" demiş, "gel ulan buraya. söyle bakiim, ormanların kralı kimdir?" tilki hemen yaltaklanıp "sensin efendimiz" demiş. aslan yoluna devam etmiş. zürafa çıkmış karşısına. "ulan" demiş, "zürafa. ne boy gezdiriyorsun havalarda! söyle ulan, ormanların kralı kimdir?" zürafa başını yerlere kadar eğip "sensin efendimiz" demiş. aslan, iyice şişinerek yürürken karşısına fil çıkmış. fil, biraz önce karısıyla kavga ettiği için gayet sinirliymiş ve hortumuyla ağaçları tuttuğu gibi sağa sola savuruyormuş. aslan, "ulan fil, ne delleniyorsun? söyle ulan ormanların kralı kim?" der demez, fil bunu hortumuna sardığı gibi kayalara çarpmış. bir süre sonra kendine gelen aslan titreyen bacaklar ve şaşı gözlerle filin önünden geçerken: "ne kızıyorsun yahu?" demiş. "bilmiyorsan, bilmiyorum de!"

sefere çıkacak bir gemi için gemici aranıyormuş. 3 kişi gelmiş. biri demiş ki: "ben çok iyi görürüm." öteki, çok iyi duyduğunu belirtmiş. üçüncü de "benim canım sıkılır." demiş. ilk ikisini almayı düşünmüş kaptan. ama 3 arkadaş anca beraber kanca beraber deyip razı olmayınca üçünü de işe almaya mecbur kalmış. gemi okyanuslara açılmış ve bir gün berbat bir fırtınayla karşılaşmış. her yanından su alan gemi batmak üzereyken, kaptan yeni tayfalardan marifetlerini göstermelerini istemiş. iyi gören demiş ki: "çok ilerde bir fener görüyorum. hatta bekçinin gözlüğü bile var." kaptan umutsuzlukla iyi duyana dönmüş. "arkadaşım doğru söylüyor" demiş iyi duyan. "bekçinin bir ayağı da tahta. merdivenleri çıkarken tak tak diye ses çıkarıyor." üçüncü arkadaşları kaptana: "gördünüz mü" demiş. "işte benim de bunlara canım sıkılıyor."

yaz boyunca karınca kan ter içinde çalışırmış; ağustosböceği ise durmadan şarkı söylemiş. karınca, "şimdi şarkı söylüyorsun, çalışmıyorsun ama kış gelince açlıktan öleceksin!" dermiş ona. ağustosböceği aldırmazmış. derken kış gelmiş. karınca güvenli, sıcak yuvasına kapanmış ve yazın biriktirdiklerini yiyerek huzur içinde geçirmeye başlamış kışı. dışarda kopan fırtınalar, tipiler erişemiyormuş ona. ilk birkaç gün böyle geçmiş. sonra bir hafta, bir ay.. karınca yemek yiyor, yatıyor, sonra kalkıp yine yemek yiyor, yine yatıyormuş. birinci ayın sonunda çıldıracak gibi olmuş karınca. sıkıntıdan aklını kaçıracakmış. bir gün kapıyı açmış ve dışardaki kar fırtınasına doğru avazı çıktığı kadar bağırmış: "gel be ağustosböceği. n'olur gel de bir şarkı söyle!"

4.10.2018

kardeşimin hikayesi

zülfü livaneli

her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar; ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür, nedense bundan kimse korkmaz.

insan soyunun duygularını anlatan, psikolojik derinliklerine inebilen tek bir birikim vardır, o da edebiyat. hayatın tek gerçek yanı kurgudur, hikayelerde anlatılanlardır. edebiyat, hayatı anlamanın tek yoludur.

hayatta her şeyin bir bedeli vardır.

birçok insan herkesi ve her şeyi gözlemleyemez, başkalarıyla ilgilenemez; çünkü aşırı derecede kendi duygularıyla ve egosuyla meşguldür.

rus kızı votka gibidir; tek başına içilir, hiçbir şey istemez ama türk kızı rakı gibidir; yanında meze ister, peynir kavun ister, ister oğlu ister.

insanın kaderini bilmesinden daha korkunç ne olabilir?

bazı kelebek türlerinin bir günlük ömrü, hücre bölünmesinin hızlı olmasından dolayı, insanın 80 yılına denktir. bu durumda 70 yaşında ölen bir insan mı daha uzun yaşar, 25. saatini gören bir kelebek mi?

13.11.2017

intihar

zülfü livaneli

amerikalı şair sylvia plath ise bir sabah çocukları henüz uyurken, başını gaz fırınının içine sokarak intihar etti. bu ölüm, yıllar sonra onun üstüne tez yazan şair nilgün marmara'nın da 29 yaşında intihar etmesinde rol oynadı.

fransız yazar gerard de nerval de ruhsal hastalıklarla boğuşmuş, birkaç kez sanatoryuma yatırılmıştı. tedavisi pek bir sonuç vermemiş olmalı ki nerval de kendini asarak hayatını sonlandırmayı seçen yazarlar kervanına katıldı.

avcılığıyla ünlü ernest hemingway'in son avı kendisi oldu. çiftesini ağzına sokarak tetiğe bastı. yaşlılığı kabul etmek istemediği, ölümü bir erkek yiğitliğiyle karşılamak istediği söylendi. ama hemingway'in ailesinde de intihar eğilimi vardı. babası, iki kardeşi ve bir torunu intihar etti.

romancı jerzy kosinski, çocukluğunun polonyasında savaşın büyük acılarını yaşamıştı ve ruhunda açılan yaralar hiçbir zaman kapanmadı. bir banyo küvetinde kendisini plastik bir torbayla boğmadan önce "her zamankinden biraz daha uzun sürecek bir uykuya dalıyorum" diye yazmıştı.

italya'da antifaşist hareketin önemli ismi ve bu dilin en büyük yazarlarından cesare pavese, depresyon ve aşk acısı yüzünden intihar edenler arasında.

yasunari kawabatawalter benjaminjack london derken liste uzayıp gidebilir.

orta doğu ve türk edebiyatında, 1887 yılında damarlarını kesen ve kendi kanıyla ölüm anlarını not eden beşir fuat ve viyana sefiriyken ağzına havagazı hortumunu sokarak intihar eden şair sadullah paşa en bilinen örnekler. sadullah paşa'nın intiharını abdülhamit baskısına bağlayanlar da var, elçilikte âşık olduğu anna schumann'ın gayrı meşru bir çocuk doğurmasına da.

ziya gökalp de kafasına bir kurşun sıkmış ama ölmemişti.

ülkesindeki kötü gidişe dayanamadığı için paris'te intihar eden iranlı yazar sadık hidayet, doğu edebiyatında intihar denilince akla gelen ilk isim.

bizimki gibi ülkelerde entelektüel intiharlarına pek fazla rastlanmamasına karşın öldürülen, hapsedilen, zulüm gören şair-yazar sayısı çok kabarık. belki de bu yüzden intihar etmeye fırsat bulamamışlardır. çünkü onların bu işi gören, yaratıcı insanları yavaş veya hızlı ölümlere iten devletleri ve toplumları vardır.

10.08.2017

işkence

zülfü livaneli


kontrgerilla mensupları her sabah mesaiye başlayınca önlerine listeleri alıyorlardı. emniyet müdürlüğünde, yıldırım bölge'de ve mamak'ta bulunanlardan sorgulanmamış olanlar taranıyor ve birkaç isim saptanıyordu. her sabah bu listeyi taşıyan bir askeri araç giriyordu nizamiye kapısından. bizler heyecanla araçtan inen astsubayın nizamiyeye girişini, birkaç dakika sonra ellerinde kelepçeler ve siyah göz bantları taşıyan astsubay ve erlerin koğuşlara yaklaşmasını izliyorduk. henüz sorgulanmamış olanlar için ölüm kalım anıydı bu. gittikçe yaklaşıyor, demir parmaklıkların önünde durarak içeriye doğru birkaç isim söylüyorlardı. her isim okunuşunda bir dalgalanma yaşıyordu topluluk. eğer sizin isminiz okunmadıysa ilk anda müthiş bir sevinç duyuyordunuz ama geride bir iki isim daha vardı. nefesinizi tutarak o isimlerin okunmasını bekliyordunuz. eğer yine isminiz okunmadıysa, o günü kurtardığınızı düşünüp hayvanca bir mutluluk duyuyordunuz.

bir an sonra ise isimleri okunmuş olan arkadaşlarınızın acısı çöküyordu içinize. müthiş bir utanç kaplıyordu içinizi. o gün için işkenceden kurtulmuş olmanın yarattığı hayvanca sevinç, gün boyu taşıyacağınız aşağılık bir utanca dönüşüyordu.

ismi okunan arkadaşlar kurbanlık koyun gibi çıkarılıyor, elleri kelepçelenerek gözlerine siyah bir bant geçiriliyordu. bant takılmadan önceki son anda, koğuşa doğru, yardım isteyen gözlerle bakıyorlardı. işte o zaman, duyduğunuz utanç daha da yoğunlaşıyor ve işkenceye götürülmüyor olmanın suçluluğuyla içiniz burkuluyordu. sanki o insanları gönderen sizdiniz.

askeri araç bilinmeyen yöne doğru çıkıp gittikten sonra derin bir sessizlik kaplıyordu koğuşu. kimse götürülenlerden söz edemiyordu ve koğuşa yayılmış olan elektrikli hava, çoğunlukla gazete okuma sırası yüzünden patlak veren bir kavgaya dönüşüyordu.

en korkuncu da, yoklamalarda o arkadaşların isimlerinin okunması ve resmi kayıtlara göre "var" sayılmalarıydı. resmen yıldırım bölge'de bulunuyorlardı. oysa gövdeleri kim bilir hangi bilinmeyen köşede işkencecilerin elindeydi. ertesi sabah aynı işlem tekrarlanıyordu ve siz gene aynı ruh durumlarına geçiyordunuz.

birkaç gün sonra o arkadaşları geri getiriyorlardı. yürüyemeyen, ayaklarının üzerine basamayan ve canlı birer cesede dönüşmüş vücutlar zorlukla taşınıyordu içeri. birçoğu yatamıyor ve gövdelerinin herhangi bir yere değmesi durumunda çığlıklar atıyordu. bazılarını iki üç sandalye üzerine, gövdelerinin yaralı bereli kısımlarını değdirmemeye çalışarak yatırıyorduk.

nedense akşamları beklenmedik bir şekilde, isterik kahkahalar duyuluyordu koğuşta. gördüğü işkencenin üzerinden bir süre geçmiş olanlar, işin komik yanlarını bulmaya çalışıyor ve anlattıkça hem kendileri gülüyor hem de çevredekileri güldürüyordu. örneğin alp orçun adlı arkadaş, işkenceye girmeden önce bir beyin ameliyatı geçirmişti. tam elektrik verilmeden önce de bunu söylemiş ve kafasındaki dikişleri göstermişti.

"bunun üzerine ne yapsınlar beğenirsiniz?" diyor ve ekliyordu: "telleri getirip tam yaranın içine soktular!"

bunu anlatırken gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.

yıldırım bölge'de insan psikolojisiyle ilgili çok şey öğrendim ama belki de en ilginci buydu. insanlar çıldırmamak için o acı ortamını gerçeküstü kılan bir mizah geliştirmişti. başka türlü dayanmaya olanak yoktu!

bir arkadaş hayalarına elektrik verilirken işkencecilerin etli pide yediklerini anlatıyordu. aralarında uzun uzun hangi kebapçının pidesinin daha lezzetli olduğunu ve soğan miktarının ne olması gerektiğini konuşuyorlarmış.

başka biri, işkence görürken orada asılı duran bir kafesteki kanaryaya kızmıştı. kendisine dış dünyanın güzelliklerini hatırlatan o kuşun orada olması içini yersiz umutlar ve acayip heveslerle dolduruyor, bu da acıyı artırıyordu.

bir arkadaşımız akseki karakolunda yakalanmış ve teslim edilmeden önce oradaki üç-dört jandarmanın günler süren işkencesini yaşamıştı. anlattıkları inanılır gibi değildi. jandarma erleri, ellerine düşmüş olan bu insan gövdesi üzerinde bütün bilinçaltı karanlık dürtülerinin uygulamasını yapmıştı.

benim ranza arkadaşım ömer madra'ydı. çok ağır işkencelerden geçmişti ve bir daha "oraya" giderse aklını kaçıracağını söylüyordu. gözaltında tutma süresi 30 gündü ve ömer içeri alınalı 33 gün olmuştu. artık gözaltında tutulmasının hiçbir yasal dayanağı yoktu ama tahliye etmiyorlardı. sonunda bir akşam vakti ismi okundu ve "ömer madra, tahliye!" diye bağırıldı. ömer heyecandan kıpkırmızı kesildi. hepimiz büyük bir sevinçle uğurladık onu. "akşam bizim için iyi bir rakı iç!" dedik.

oysa zavallı ömer, nizamiyede tahliye edildikten ve ana kapıdan dışarı çıktıktan sonra yanına siyah bir araba yaklaşmış ve zavallı dostumuz yeniden gözaltına alınmıştı. tekrar boylamıştı kontrgerilla hücrelerini.

bir gün koğuşta bizi çok sinirlendiren bir şey oldu: bir general teftişe geldi. sabah erken saatlerde koğuşa giren general yakışıklı, uzun boylu biriydi. üniforması üzerine sımsıkı oturuyordu. özenle tıraş olmuştu ve sürdüğü tıraş losyonu koğuşa yayılıyordu. saçları sımsıkı taralıydı. yüzüne yayılan geniş bir gülümsemeyle konuşuyor, özenle seçtiği türkçe kelimeleri yerli yerinde kullanıyordu.

sıraya dizilmiş ve yoklama durumunda olan bizlere çok sevecen konuştu. "bir şikayetiniz var mı arkadaşlar?" diye sordu. sonra binbaşıya döndü ve "bu duvarlar kirli binbaşı!" dedi. "badana ettirin. burada kalan arkadaşlarımız aydın kişiler. içlerinde lise, üniversite mezunu olanlar var. lütfen rahat etmelerine dikkat edin."

sonra geldiği gibi çekip gitti. bu ziyaret öyle büyük bir ikiyüzlülük içeriyordu ki; hayaları burulan, diri diri toprağa gömülen, emil galip gibi kollarından üç gün asılı tutulan ve cinsel organlarına elektrik şoku verilen bu insanların tek derdi, duvardaki boyanın dökülmesiymiş gibi aşağılık bir yaklaşım herkesi çileden çıkarıyordu.

10.04.2017

intihar

zülfü livaneli

yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?

kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.

mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.

stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.

eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.

ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.

rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.

ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.

6.01.2017

şiir

chateaubriand: şiir, seçmek ve gizlemek sanatıdır.

paul eluard: şiirin özel bir adının olması, ozanların da özel bir sınıf oluşturmaları ne yazık bir şey! şiir hiç de anormal bir şey değildir. insan zekasının doğal davranış türlerinden biridir. her insan her an ozan ve düşünür değil midir?

jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksın, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü, ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü.

pierre reverdy: imge, ruhun arı bir yaratısıdır.

eliphas levi: karşıtların benzeşimi, ışıkla gölge, dorukla uçurum, doluyla boş arasındaki ilişkidir. bütün dogmaların anası olan alegori; damganın, mührün; gölgenin, gerçekliğin yerini almasıdır. gerçeğin yalanı, yalanın gerçeğidir.

zülfü livaneli: şiir iç denge ister. tek tek kişilerle değil, kitleyle uğraşmaktır şairin işi.

paul eluard: bir gün gelecek, şiir sadece kafa ile okunacak; edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.

2.09.2015

darbe

zülfü livaneli

herhangi bir fransız aydınına pat diye sorsanız: "askeri darbelere karşı mısın?" yanıtı, neredeyse refleks denilecek bir çabuklukla "karşıyım" olacaktır. bir ingiliz, ispanyol, yunan, amerikalı, iskandinav aydınına "siyasi idamlara karşı mısın?" diye sorsanız, hiç tereddütsüz aynı cevabı alırsınız: "karşıyım" çünkü uygar dünyada oluşmuş bulunan "consensus"un temel ögeleridir bunlar. sivil toplumun "olmazsa olmaz" ön koşuludur. ve bir 20. yüzyıl aydınının düşünce namusudur.

aynı soruları türk aydınlarına yöneltseniz, bir bölümünden aynı net yanıtı alabilirsiniz. ama, bir bölümü, sorunuzu bir başka soru ile karşılayacaktır:

soru: "askeri darbelere karşı mısın?"
yanıt: "hangi askeri darbelere?"

soru: siyasi idamlara karşı mısın?"
yanıt: "hangi siyasal idamlara?"

işte bu "hangi" sorusu, çeşitli görüşlerden türk aydınını, uygar dünyanın "aydın" kavramından ayıran ve azgelişmiş ülke kargaşasına iten farktır.

çünkü bazı türk aydınları, belirli koşullarda, askeri darbelerin ve siyasal idamların yararlı olduğunu düşünmektedir. türkiye'nin yakın dönem siyasal yaşamına damgasını vurmuş üç ihtilalin, üçünün de yargılanmasına karşıdırlar. buradaki mantık, 27 mayıs'ın ülkede diktaya yönelmiş baskıcı bir iktidara karşı yapılmış olması ve sonunda türkiye'de bir aydınlanma dönemini başlatmasıdır. oysa 12 mart ve 12 eylül, ülkedeki uyanışa ve ilerlemeye karşı yapılmış, özgürlükleri susturan ihtilallerdir.

gerçekten de 27 mayıs sonunda, türkiye'nin en ilerici anayasası hazırlanmış, ülkedeki kültür yaşamında büyük bir aydınlanma yaşanmış ve şu anda yazan/çizen çok kişinin -ben dahil- yetiştiği bir ortam doğmuştur. diğer iki darbe ise bu özgürlükleri boğmak, işçi hareketlerini bastırmak ve ilerici güçlere darbe indirmek amacına yöneliktir.

bu niteliksel farka rağmen gene de 27 mayıs'ı savunamayacağımız görüşündeyim. çünkü 27 mayıs'la birlikte "kurdun ağzına kan bulaşmıştır." yoksa yıllar yılı askeri müdahale olmadan yaşamayı becerebilmiş bir ülkede, 27 mayıs'ın hemen ardından 22 şubat ve 21 mayıs kalkışmaları nasıl açıklanabilir? bu darbe, daha sonraki 12 mart ve 12 eylül darbelerini de hazırlamıştır. çünkü "meşruiyet" kavramı, yoruma, daha doğrusu güce bağlı hale getirilmiş, her ihtilalde olduğu gibi, başaran haklı olmuş, başaramayan ise asılmıştır.

eğer askeri ihtilallerin tümüne birden karşı çıkmazsak, bizim gibi düşünmeyen bir grubun da kendi askerini getirerek üzerimizde zulüm uygulamasına, felsefi anlamda tutarlı olarak karşı çıkamayız. çünkü mantıksal bütünlüğümüzün doğal sonucu, bizim savunduğumuz ilkelerle bir darbe yapılmasını haklı gösterdiği gibi, bize karşı ilkelerle bir darbe oluşturulmasına da izin vermektedir. bunun sonucu da demokrasi değil, "benim abim seninkini döver" mantığıyla her grubun kendi cuntasını hazırlamasıdır.

14.07.2015

sanat uzun, hayat kısa

zülfü livaneli

yaşamak, direnmektir.

sürüden ayrılan insanı hiçbir rejim sevmez. sürüden ayrılmanın, birey olmanın ve kendi kafasıyla düşünmenin en önemli göstergesi ise okumaktır.

karl marx: sahip olduklarınız ne kadar çoksa, siz o kadar azsınız.

yüzlerce yıldır din kavramının öldürdüğü insan sayısı, belki de ruhunu kurtardığı insan sayısından daha fazladır.

geçenlerde iki kızımız kitapçı vitrinine bakarken biri ötekine dönüp "aaa bak kız!" demiş, "aşk-ı memnu'nun kitabı da çıkmış." öteki, "amma da çabuk yazıvermişler!" demiş.

sanat, güzellik yaratmanın, kendini ifade etmenin ve varoluşunu gerçekleştirmenin olduğu kadar, dünyaya müdahale etmenin de bir yoludur.

nef'i: allah türk'e çeşme-i irfanı haram kılmıştır.

mağara resimlerini görünce tektanrılı dinler tarihinin ne kadar kısa olduğunu bir kez daha dehşetle fark ediyorsunuz. dünyanın kabul ettiği milat daha dün gibi. demek ki insanlar o kayalara resim çizerken daha milada 28 bin yıl varmış.

stephen hawking: evrenin, bizim gibi yok sayılabilecek kadar küçük yaratıkların tasavvuruna göre var olduğuna inanmak mümkün değil.

insan dediğin öyle ideallerden falan oluşmaz. hırs, başarı arzusu, para kazanma hırsı, cinsel tutku, kıskançlık, başkalarını ezme duygusu.. işte insan budur. ve amacına ulaşmak için her türlü aşağılık numarayı çevirir.

bernard shaw: dans etmek, yatay bir isteğin, dikey anlatımıdır.

"her şeyi kaybeden, her şeyi kazanır."

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

ilerleme, insanın başkaldırması ve kendisini engelleyen yasakları geçersiz kılması demektir. en yalın tarifiyle "ilerici" olmak da budur. ciddi bir düşünce ortamında, yasaları savunmaya öncelik verip de "ilerici" gibi görünmenin yolu yoktur. ama ne yazık ki türkiye'de böyle gariplikler yaşanabiliyor.

gülmek zeka belirtisidir.

bilimin sustuğu noktada şiir başlar ve evrenin gizli kapıları şiirle açılır.

jean-paul sartre: savaşta ölen bir tek çocuk karşısında benim bütün kitaplarımın ne değeri var?

jose ortega y gasset: ben, kendimin ve çevremin toplamıyım.

ahmet ertegün: kültür azınlık içindir. yani piramidin en tepe noktasıdır. eğer insanlara bir şey satmak istiyorsan, piramidin en alt tabanına hitap edeceksin.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

platon: bir toplumu yönetecek olan kişiler bu işe çok istekli olmamalı. neredeyse gönülsüz kişiler arasından seçilmeli. kendi paralarıyla, varlıklarıyla idare edebilecek durumda olmalılar. filozoflar arasından seçilmeleri daha uygundur.

zaman bütün devletlerden güçlüdür.

bernard shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.

spinoza: üzülme, öfkelenme; sadece anla!

toplumların tarihleriyle yüzleşmelerinin ve kendilerini tanımalarının en önemli yollarından biri de romanlardır.

bernard shaw: gazetecilik, bir bisiklet kazası ile uygarlığın çöküşünü birbirinden ayıramayan bir alandır.

egoyu sadece aşk yenebilir.

edebiyatımızda bir raskolnikov yoktur. türkler suçluluk duymaz ama utanır. bu kültürde rezil olmak, küçük düşmek korkusu, işlenen bir suçun yaratacağı vicdan azabından kat kat güçlüdür.

joseph campbell: çocuğu olduktan sonra bir insan doğa bakımından ölü sayılır.

sizi bilmem ama ben dünyada en çok cehaletten korkarım. çünkü cehalet kendi bildiğinin dışında bir bilgi ve düzey olduğunu fark etmeyen bir kör karanlıktır. zehirli tutkular ve fanatik öfkeler üretir. en kötü yanı da cahilin, cahil olduğunu bilmemesidir.

içten olmak bir sanatçının en önemli avantajı ama bir politikacının da büyük zaafı.

dünyada komünizm bitti ama bizdeki anti-komünizm henüz bitmedi.

yaşam dediğimiz, duyumsamalarla, çağrışımlarla zenginleşen, ayrıntılarla yoğunlaşan bir şey. bu ayrıntıları ve duyguları çıkarıp attınız mı, elinizde kuru bir kabuk kalıyor.

hayatta referans noktaları olmayan insan, uçuruma düşer.

hiçbir başarı küçük bir kız çocuğunun gülüşündeki mutluluğu yaratamaz. hiçbir ün, baharın ilk günlerinde omzunuzu ısıtan güneş kadar değerli değildir. bir insanı sevmenin derinliği hiçbir iktidarla kıyaslanamaz. mutluluk, insanın kendi yaşamında. küçük görülen, horlanan insani ilişkilerinde ve doğayla uyumunda.

sanat da hayatın gerçeği gibi devrimcidir.

antonio gramsci'nin dediği gibi, "eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı" bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.

* ars longa, vita brevis: lat. sanat uzun, hayat kısa.

15.05.2015

edebiyat mutluluktur

zülfü livaneli

kanayan vicdanlar karşısında hiçbir rejim ayakta kalamaz.

çağın hakkını vermek, çağa uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir.

kurnazlık küçük insanlara özgü bir yaşam özelliğidir, büyük ruhlar buna tenezzül etmez. zeka, rüyaları olan büyük insanlara; kurnazlık ise "köşeyi dönmeye çalışan" küçük insanlara özgüdür.

gandhi: bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandıklarına bakılarak anlaşılabilir.

süssüzlük büyük bir süstür. edebiyatta en büyük marifet, süsleme başarısını veya yazarın yeteneğini değil, hikayenin duygusunu hissettirmektir.

hans fallada: marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.

bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir.

lenin: en doğru fikir bile abartılırsa saçmaya varır.

jorge luis borges: eğer bir kitabı okumaktan hoşlanıyorsanız, harika. hoşlanmadıysanız okumayın. edebiyat, size dikkatinizi çekecek başka yazarlar sunacak kadar zengindir.

kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir. 

william faulkner: bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür. 

hepimiz bir parça böyleyiz: geceleri idealizmle ve yüce duygularla dolup taşarız; ama sabah, hayatın gerçekleri bizi birer sanço panza haline getirir.

jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.

bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez.

insan soyunun en korkunç eylemi öldürmek, en kötü huyu ise alışmaktır.

kültür, kendi başına bir barış eylemidir. 

friedrich dürrenmatt: iyi bir istanbul entelektüeli paris'tekilerden daha üstündür.

"çok düşman, çok şeref demektir." (alman atasözü)

insan yaşamı ancak kültürle derinleşir, boyutlanır, tatlanır. biyolojik yaşam süreçlerine ve kısacık insan ömürlerine bir anlam katan boyut kültürdür.

woodrow wilson: eğer bir köpek yüzünüze bakıp da yanınıza gelmiyorsa vicdanınızı kontrol edin.

entelektüel olmak, dünyaya zihni olarak, düşünce süzgecinden geçirerek bakma refleksidir. entelektüel, yaşadığı ve yaşamakta olduğu her şey üstüne düşünür. dünyaya farklı bir disiplinle bakar. bir şeyler yazmış olmak, insanı entelektüel yapmaz.

jorge luis borges: dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!

20.02.2015

evlilik

zülfü livaneli

evlilikle ilgili değişmez trajedi şudur: aşk geçici ama kavga ebedidir.

romantizm avrupa'nın icadıdır ama buralarda da taklit edilmeye çalışılır. evli kadınlar romantizme çok meraklıdır. ne demektir bu: karı koca para kavgası yapacaksınız, arada bir bağırsaklarınızın bozulduğundan şikayet edeceksiniz, hangi ilacın gaza daha iyi geldiğini konuşacaksınız; sonra bütün bunlar bir anda bitecek ve mum ışığında karşılıklı göz göze bakarak birbirinize ayılıp bayılacaksınız. bunun da adı romantizm saati olacak. hiç böyle şey olur mu?

"bu dünyada her kadının bir tek amacı vardır: ömrünün sonuna kadar dizinin dibinde oturtabileceği bir erkeğe sahip olmak." (dostoyevski)

insanoğlu, homo erectus olduğu andan itibaren kadınların vajinası daraldı. bu yüzden insanın dişisi çok zor doğurur. hamileliği ağır geçer, bebeği de diğer hayvan yavruları gibi doğar doğmaz yürüyemez. bakıma ihtiyacı vardır. eee mağarada geçen uzun hamilelik ve annelik günlerinde aileyi kim besleyecek, kim av eti getirecek? tabii ki erkek. kendisini o aileye adamış bir adam. bu sebeple mağara devrinden beri dünyanın bütün kadınları, bütün erkeklere 3 soru sorarlar: "nereye gidiyorsun? ne zaman geleceksin? beni seviyor musun?" bu iş mağara devrinde böyleydi, günümüzün new york'unda da, paris'inde de, istanbul'unda da böyle.

4.12.2014

erkek erkeğe

zülfü livaneli

birçok kültürde erkekler öpüşmez. batı kültürlerinde kadınla erkek öpüşür. erkekler el sıkar, en fazla birbirlerinin omzuna vururlar. erkeklerin birbirlerini her gördüklerinde öpmeleri daha çok orta doğu ülkelerinde görülür. bir de ruslarda; ama onlarınki daha değişik ve neredeyse dudaktan öpüyorlar.

batı'nın tersine bizde kadınlarla erkekler öpüşmez. halkın büyük kesiminde el bile sıkışmaz. erkekler arasındaki muhabbet ise çok ileridir; neredeyse kendi ritüelini kuracak kadar. türk toplumu, erkek erkeğe yaşanan bir toplumdur. kahveler, gece gezmeleri, sokakta gezintiler, lokantalar, piknikler daha çok erkek erkeğe yapılır. erkekler bir arada içki içer, bir arada efkarlanırlar ve gecenin ucuna doğru, rakı ve sigara bulutları arasında birbirlerinin omzuna sarılıp ağladıkları görülür. palabıyıklı erkekler televizyon ekranında lame yakalı ceketleriyle arz-ı endam edip "cemalım, cemalım, aslan cemalım" diye türkü söylerler.

milattan sonraki üçüncü bin yıla girmek üzereyken, anadolu erkeği hala kadınların yanında rahat edemez. hele kendi sınıfından ve alışkanlıklarından olmayan kadınların yanında elini ayağını nereye koyacağını şaşırır. kadını düşman gibi görmesi bundandır. çocukluğunda ve ilkgençliğinde kadın hep uzak bir tabudur. dikenli tellerin, yasakların arkasındadır. ele geçirilmesi, uğrunda savaş verilmesi gereken bir yaratıktır. sonunda ele geçirir ve kadınsız geçen onca yılın acısını çıkarmaya başlar.

anadolu gencinin gözünde, kadının kendi sıkıntıları, zayıflıkları, bedensel işlevleri, ağrıları yok gibidir. tanımadığı bir dünyanın, tanımadığı yaratıklarıdır onlar ve varoluşlarının en önemli nedeni, bir erkek tarafından ele geçirilmektir. bunun için aşk şarkılarımız işkence feryatlarına benzer. şarkılarımız ilenmelerle, beddualarla doludur: "beni mecnun ettin/allah'tan bulasın", "toprak alsın muradımı" ile başlayıp "gözün kör olsun"lar, "seni çatlatacağım"lar, "ölürsem kabrime gelme sakın"larla süren bir feryatlar, çığlıklar kakofonisidir bunlar.

zaten şarkılarımızda kendini ele veren çarpık ve şizofrenik dünyada aşk, tanrı buyruğu, ölüm, kabir helali olan sevgili kavramları iç içe geçmiş, garip ve tüyler ürpertici bir trajedi oluşturmuştur.

bir de hünsa aşklar var: bunlar steril bir dünyada yaşanan müteverrim ve muzdarip aşklardır. tv ekranında kendilerini şarkı öncesi okunan manzumeler ve hafif boyun bükmesiyle anlamlandırılan şarkılardaki fal baktırmalar, ömrünün sonbaharında aşklarının yalan olduğunu idrak etmeler, sizli bizli muhabbetler ve yaradana -isyan değil- ufak serzenişlerle açığa vururlar.

bir de ilgisiz bir sonuç: gelişmiş ülkeler içinde erkeklerin birbirini öptüğü bir tek ülke yok. erkeklerin öpüştüğü ne kadar ülke varsa hepsi de azgelişmiş.

29.11.2014

uzun lafın kısası

salman rushdie: her şeyden çok anlam yokluğundan korkuyorum.

boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.

alain de botton: olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.

felicien challaye: bilge insan, bildiğinden daha azını biliyormuş gibi görünür.

zygmunt bauman: derinin hangi parçalarının hassas kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.

henrik ibsen: aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.

zülfü livaneli: fazla bilmek mutsuzluk getiriyor. ne mutlu cehaletin koruyucu rahmi içinde bir cenin gibi büzülüp yatanlara!

andre maurois: yan yana iki insan, dalgaların oynattığı iki kayık gibidir; gövdeleri çarpıştıkça inler.

melih cevdet anday: hiçbir şiriin başı ve sonu yoktur ve bütün şiirler eksiktir.

ömer hayyam: şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır; ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kafir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna..

tahsin yücel: devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.

wladyslaw bartoszewski: yapabileceği her şeyi yaptığını ancak, ölüm cezasını çekmiş olanlar söyleyebilir.

5.10.2014

düşmanlık bağı

zülfü livaneli

mustafa kemal'le enver paşa arasında ömür boyu süren bir düşmanlık olduğu bilinir. padişah damadı, başkomutan enver'e karşı, ondan çok daha zeki ve parlak olan mustafa kemal kesin bir zafer kazanmıştır. enver, kemal'in bu zaferini hiçbir zaman içine sindirememiş, hatta millici harekete karşı bolşeviklerden yardım istemiştir. lenin'e yazdığı mektupta şöyle dediği aktarılır: "hindistan'dan afrika'ya kadar islam dünyasında doğan her çocuk enver adını bilir. mustafa kemal de kim?"

mustafa kemal "kim" olduğunu öyle bir göstermiştir ki, enver çılgın iktidar hayallerinin peşinde orta asya'daki türkleri kızıl ordu'ya karşı ayaklandırmaya gitmiş ve oralarda at sırtında dövüşürken, macerası kanlı biten bir islam don kişot'u olarak noktalamıştır hayatını. hem de ünlü çizmeleri ve wilhelm bıyıkları bile kalmadan yadigar.

düşmanlık sadece devlet adamları arasında görülmez. sanatçı dünyası da kıskançlık sarmaşıklarının zehirlediği bir düşmanlık atmosferine bürünmüştür. en ünlü düşmanlık hikayelerinin başında mozart ile salieri ikilisi gelir. orta düzeyde bir müzisyen olan salieri, mozart gibi bir kuyrukluyıldızı çekememiş ve hem kendi ömrünü hem de genç mozart'ınkini bir karabasana çevirecek tutkulu, ateşli bir düşmanlık başlatmıştır. genç mozart öldüğü zaman, salieri tarafından zehirlendiğine inanılmıştır. hala da öyle bilinir.

st. petersburg'un karanlık labirentlerinden eşsiz kahramanlar yaratan, yeraltı tanrısı dostoyevski de iflah olmaz nefret ve düşmanlıkla dolu birisiydi. onun kendine bulduğu en büyük düşmanlar ise tolstoy ve turgenyev'di. tolstoy da, turgenyev de asildiler. paraları, çiftlikleri, köleleri, sadık ve güzel eşleri, dünyaya yayılmış ünleri vardı. ayrıca sağlıklı kişilerdi. zavallı dostoyevski ise çok yoksuldu. gençliğinde petraçevski grubu'na katıldığı için idama mahkum edilmiş, tam idam mangası önünde ölümü beklerken, yazgısı değiştirilip sibirya'ya yollanmıştı. 10 yıl kaldığı sibirya cehenneminden, yakasını ölene kadar bırakmayacak olan sara hastalığıyla dönecekti. bunlar yetmiyormuş gibi karısı da yaşamını cehenneme çevirmişti. romanları sevilmiyor, gençlerin saygısını kazanamıyordu.

işte bu hastalıklı dahi, bir gün turgenyev'in kapısını çaldı. uşak onu misafir salonuna aldı ve şaşırmış olan turgenyev çıkageldi. dostoyevski, "ben" dedi, "dokuz yaşında hasta bir kız çocuğunu banyo küvetinde iğfal ettim." şaşkınlıktan dili tutulan turgenyev güç bela: "iyi ama bunu niye bana anlatıyorsunuz?" diyebildi. odayı terk etmek üzere olan dostoyevski döndü ve "seni hiç adam yerine koymadığımı göstermek için" dedi. romanlarındaki derin ve karmaşık psikolojik yöntemlerle intikam almıştı düşmanından. kız çocuğu hikayesi ise bu intikam için uydurulmuştu.

bütün bu ünlü düşmanlık hikayelerinde garip olan, iki düşmanın bir çift oluşturmaları ve hep bir arada anılmalarıdır. artık mozart ismini salieri isminden sonsuza kadar kimse ayıramaz. belki de düşmanlık bağı en güçlü bağ.

18.09.2014

sözün gücü

zülfü livaneli

new york'un brooklyn köprüsü'nde dilenen bir kör varmış. köprüden gelip geçenlerden biri, adamcağıza günlük kazancının ne kadar olduğunu sormuş. dilenci 2 dolara zar zor ulaştığını söylemiş. yabancı, bunun üzerine, kör dilencinin göğsünde taşıdığı ve sakatlığını belirten tabelayı almış, tersini çevirip üzerine bir şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin boynuna asmış ve şöyle demiş: "tabelaya, gelirinizi artıracak bir yazı yazdım. bir ay sonra uğradığımda sonucu söylersiniz bana." dediği gibi bir ay sonra gelmiş. "bayım, size nasıl teşekkür etsem acaba?" demiş dilenci. "şimdi günde 10-15 dolar kadar topluyorum. olağanüstü bir şey. tabelaya ne yazdınız da bu kadar sadaka vermelerini sağladınız?" "çok basit" diye yanıtlamış adam, "tabelanızda, 'doğuştan kör' yazıyordu, onun yerine, 'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' diye yazdım."

bir arzuhalci, çınarın altına sandalyesini atmış, önündeki eski remington daktiloya eser-i cedit kağıdı takmış, derdini anlatan köylüyü dinliyor. zavallı adam, köyde kendisine nasıl zulmedildiğini, topraklarının nasıl elinden alındığını anlatıyor kesik kesik cümlelerle. arzuhalci, "anladım" diyor. "biraz bekle." başlıyor remington daktilonun yıpranmış tuşlarına vurmaya. yazıyor da yazıyor. sayfalar dolusu uzun bir dilekçe. bitirdiği zaman, köylüye okumaya başlıyor. zavallı köylünün nasıl perişan edildiğini, çoluğunun çocuğunun aç sefil kaldığını, aman dilediği kapıların nasıl tek tek yüzüne kapatıldığını okurken gözü köylüye ilişiyor. bakıyor ki zavallı adam başını iki elinin arasına almış, hüngür hüngür ağlamakta. "ne oldu sana böyle?" diye soruyor. "niye ağlıyorsun?" "ben ağlamayayım da kimler ağlasın?" diyor köylü. "baksana, meğer bana neler yapmışlar!"

yıl 1954. erzurum hasankale'de korkunç bir deprem olmuş. cumhuriyet gazetesi'nden genç bir gazeteci bir ay kalıyor deprem bölgesinde. gazetesine izlenimlerini aktarıyor. genç gazeteci, yaşar kemal. yanında sürekli sakıp hatunoğlu isimli genç dolaşıyor. her şeyi birlikte izliyorlar. çadırların içinde donmuş ölüleri, katılaşmış cesetleri görüyorlar. hatta bir gün buz gibi bir çadırda, donmuş bir bebek buluyorlar. yaşar kemal bütün bunları o benzersiz üslubuyla yazıyor, anadolu ağıtlarıyla örüyor ve gazeteye gönderiyor. bir süre sonra istanbul'dan gazeteler geliyor ve yaşar kemal'in yazılarını okuyan sakıp hatunoğlu hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. hele bebek bölümünde iyice artıyor feryadı. yaşar kemal'e dönüp "meğer" diyor, "biz ne korkunç şeyler görmüşüz be usta!"

14.09.2014

sevdalım hayat

zülfü livaneli

hiçbir ideoloji, bir toplumda mevcut olan ilkellik ve şiddeti ortadan kaldıramaz.

okullardaki tek boyutlu insan yetiştirme programı; hayatı anlamayan, değişik disiplinleri kavramadan, vida gibi hep aynı noktada dönüp duran bireyler yaratıyor.

erasmus: gerçek bilgi okuldan değil kitaptan edinilir.

bir sabah babaannemi hüngür hüngür ağlarken gördüm. elinde bir gazete tutuyordu. ne olduğunu sordum, gazeteyi gösterdi. birinci sayfadaki büyük resimde adnan menderes beyaz idam gömleğiyle, ipin ucunda sallanmaktaydı. menderes karşıtı babaannem, "karga gibi astılar koskoca adamı!" diyerek hıçkırıklara boğuluyordu. 27 mayıs tartışılırken hep bu sahne gözümün önüne gelir. o barbarca idamların, insan vicdanlarını nasıl yaraladığını hatırlarım. diğerleriyle birlikte menderes ailesine yapılan kötülükler içimi sızlatır.

hermann göring: kültür lafını duyunca elim tabancama gidiyor.

ispanyol film yapımcısı luis megino'nun bakış açısına göre normal bir çocukluk geçiremeyen, kendilerini diğer çocuklardan ayrı gören insanlarda, birtakım nevrozlar gelişiyordu. bu nevrozlar, bir süre sonra onları sanat yapmaya itiyordu. bu yüzden bütün sanatçılar nevrotikti. sanat, nevrozlarını dışavurmanın bir aracıydı sadece.

bir gün
çok bunalırsan
denizin dibinde, yosunlara takılmış gibi soluksuz
sakın unutma gökyüzüne bakmayı
gökyüzü senindir
gökyüzü herkesindir

ne yazık ki bütün dünyada üniversite eylemleri olarak başlayan olaylar, türkiye'de öğrencilerin hunharca öldürülmeleri sonunda intikam örgütleri doğurdu ve türkiye'yi yıllarca sürecek kanlı hesaplaşmalara sürükledi. çünkü o dönemde strateji yapan asker ve sivil "türk büyükleri"nin müthiş sosyolojik buluşu olan "iti ite kırdırma" politikası uygulanmalıydı. soğuk savaş'ın cephe ülkesi olan türkiye'de solcu öğrenci hareketleri geliştiğine göre, bunun karşısına bir ülkücü gençlik çıkarılmalı ve bunlar birbirine kırdırılmalıydı. bu strateji sonucunda beş bin genç hayatını kaybetti. daha sonra solun karşısına islam'ı çıkarmaya karar verdiler. sol düşmanı olarak yarattıkları ve destekledikleri hareketler ileri gidince de bu sefer ondan kurtulmak için başka örgütlenmelerden medet umdular. dolayısıyla türkiye'nin doğal dengesi altüst oldu. birbirine düşman gruplar yaratıldı, iç savaş provaları yaşandı, kısacası halkın deneme yanılma yöntemiyle demokrasiyi öğrenmesine ve olgunlaştırmasına hiçbir zaman izin verilmedi.

bir kenti böylece bırakıp gitmek
içinde bin kaygı bin bir soruyla

ilhan koman: aslında, cumhuriyet'te olan biten şu: hasta adamın çevresini türk bayraklarıyla kapladık, törenle, bando mızıkayla caddelerden geçirdik. ve buna yeni bir isim taktık. oysa hasta adam yatıyordu içinde.

"çanağında balın olsun, arısı bağdat'tan gelir."

konserde, bizim devletin niteliğini anlatan bir olay daha gelişti: millenium konseri'nin üç sunucusu vardı: ünlü hollywood aktörleri gregory peck, sydney poitier ve büyük ingiliz oyuncu peter ustinov. konserden önce bizim dışişleri'nden bazıları beni aradılar ve bir uyarıda bulundular: "gregory peck'in aslı ermeni'dir. asıl adı gregor pekmezciyan."

"yılanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş." (via ahmed arif)

yaşam dalga dalga uzar giderdi
ölüm gözümüzde bir arpa boyu
çocuk gibi öper, okşar, severdim
yediğim ekmeği, içtiğim suyu

gerçekten kumbara gibi bir ülkeydi türkiye; girmesi kolaydı ama çıkması zordu.

peter ustinov: ben, okullarda bana öğretilenleri unutabilmek için 15 yılımı verdim.

alvin toffler: ucuz iş gücüne dayalı bir ihracatla ayakta kalmak zor. çünkü bir gün sizden daha ucuzu çıkıverir. yüksek teknolojiye yönelmelisiniz. devletiniz silikon vadisi'nde 5 türk şirketi kurulmasını desteklesin. bu şirketler birkaç yıl zarar etsinler ama yüksek teknolojiyi, kadroları, üretim ilişkilerini kavrasınlar. bu yöntemin türkiye'ye çok büyük yararı olur.

değerli parfümler küçük şişelerde saklanır.

hans eisler: sadece müzikten anlayan bir kişi, müziği de anlayamaz.

dünyaya gelmek ve var olmak bir mucizedir ama insanların çoğu bunu düşünmez. dünyaya gelmiş olmalarını ve var oluşlarını çok doğal karşılar ve bunun sayılamayacak kadar çok parametrenin kesişmesiyle oluştuğunu akıllarına getirmezler.