jean baudrillard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jean baudrillard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.11.2020

simulakr

jean baudrillard

malenezyalı yerliler gökyüzünden geçen uçaklara hayran kalmışlardı. ama bu nesneler asla onlara doğru inmiyordu. ancak beyazlar, onlar, bu nesneleri yakalamayı başarıyordu. ve bu, onların havadaki uçakların dikkatini çekecek olan benzer nesnelere yerde, belli mekanlar üzerinde sahip olmasındandı. bunun üzerine yerliler, dallar ve sarmaşanlarla bir uçak simulakrı inşa ettiler, geceleri özene bezene aydınlatacakları bu toprak parçasının sınırlarını çizdiler ve gerçek uçakların oraya inmesini sabırla beklemeye koyuldular.

günümüzde kentlerin balta girmemiş ormanlarında gezen avcı-koleksiyoncuları ilkellikle suçlamaksızın (ayrıca, neden bunu da yapmayalım?) bu öyküden tüketim toplumu üzerine bir ders çıkarılabilir. tüketim kazazedesi de simulakr nesneler ve mutluluğun karakteristik göstergelerinden oluşan tüm bir aygıtı işlerliğe sokar ve ardından (bir ahlakçının umutsuzca diyeceği tarzda) mutluluğun konmasını bekler.

6.09.2020

yolculuk

ferit edgü: yolcu! bir gün yolunu yitirirsen artık eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine.

v.s. naipaul: yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.

jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

gogol: dünyayı dolaşmak, değişik insanlarla konuşmak canlı bir kitap okumaya benzer, ikinci bir ilim sayılır. göremediğin şeyleri görür; yeni, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşırsın. yabancılarla konuşmak da çok değerli şeyler kazandırır insana.

kiran desai: bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.

ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.

tomris uyar: insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.

joyce carol oates: bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da zamanla bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.

hermann hesse: sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.

jean baudrillard: yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.

3.03.2020

gerçek

jean baudrillard

meslek ilkelerine bağlılığını yakın bir geçmişte ifşa eden bir başka isimse tf1 (kamu televizyon kanalı) genel müdürü patrick le lay'dir. bu şahıs bize: "gerçekçi olalım, tf1 kanalında çalışmak coca cola'nın satış yapmasına yardımcı olmaktır. ticari bir mesajın algılanabilmesi için televizyon izleyicisinin beyninin uygun konumda bulunması gerekir. yaptığımız programların amacı izleyiciyi eğlendirmek, rahatlatmak, yani verilen iki mesaj arasında onu bu konuma getirmektir. biz coca cola'ya ona zaman ayıracak uygun insan beyni satıyoruz. bundan daha zor bir iş olamaz." demektedir.

1970'li yıllarda bnp'nin (banka) ünlü ilan billboard'unu hâlâ unutmadık. bu billboard'da sermayenin iğrençliğini hiçbir eleştirel çözümlemenin yapamayacağı kadar güzel bir şekilde sergileyen bir cümle vardı: "ben paranızla ilgileniyorum!" bunlar herkesin çoktandır bilip duyduğu sözlerdi ama bu ilanın bir olay ve bir skandala dönüşmesine neden olan şey bu sözlerin bizzat bir bankacının ağzından söyleniyor olması, hakikatin bizzat kötülüğün ağzından çıkmış olmasıydı. hakikatin ortaya çıkmasını sağlayan şey tamamen dokunulmaz hale gelen ve herkesin gözü önünde suç işleyebilen egemen güçtü.

31.01.2019

uzun lafın kısası

jean baudrillard: gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

yuval noah harari: hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

jean meslier: dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur.

marquis de sade: kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

esther vilar: yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

montesquieu: cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir.

erik orsenna: her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

john c. keats: teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! 

charles bukowski: ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu?

31.10.2018

uzun lafın kısası

patti smith: dikkat et, ruhunu sergilerken dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme.

jean baudrillard: çünkü farklılık güzeldir, kayıtsızlık ise soylu.

charles bukowski: tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.

thomas hobbes: dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

robert musil: yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey!

comte de volney: insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır.


woody allen: insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

theodore kaczynski: tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır.


erich fromm: umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.

shakespeare: senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.

3.10.2018

dizeler


elin elimdedir
sen çekmedikçe
(franz kafka)

yalnızlık senin o konuşkan kuşun
kırk kapıdan geçmiş kırk kilitten
yaralı, dili lal, kanadı kırık
vurulmuş başında bir yokuşun
(behçet aysan)

kim demiş haram nedir bilmez hayyam
ben haramı helali karıştırmam
seninle içilen şarap helaldir
sensiz içtiğimiz su bile haram
(ömer hayyam)

nedir ki zaten geçmiş dediğimiz
içinde közler bulunan külden başka
zaman zaman ürperip eşelendiğimiz
gereksinim duydukça sevgiye ve aşka
(metin altıok)

birer nehirdir hayatlarımız
adına ölüm denen
o denize doğru akan
(jorge manrique)

çünkü farklılık güzeldir
kayıtsızlık ise soylu
(jean baudrillard)

15.08.2018

karnaval ve yamyam

jean baudrillard

gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

bu, politikacılar kadar yurttaşlar için de geçerli bir düşüncedir. bu, iletişim araçlarına özgü içkin bir adalet anlayışıdır. imgelerin sizi iktidara taşımasını mı istiyorsunuz? o zaman imgelerin sizi yok etmelerine boyun eğmek durumunda kalacağınızı bilmeniz gerekir. imge karnavalı demek, insanın imgeler aracılığıyla kendi kendisini yutup yok etmesi demektir.

walter benjamin: insanlık akla gelebilecek en kötü yabancılaşma biçimini estetik ve gösteriyi andıran bir haz alma biçimine dönüştürdü.

herkes evrensel bir model tarafından büyülenir.

en iyi yöneticiyi seçme konusunda aydınlanma çağına özgü demokratik illüzyonlar insanüstü bir çaba harcanmasını gerektirdiğinden, bugün özellikle de çalkantılı dönemlerde bunun tam tersi yapılmakta ve yurttaşlar kitleler halinde kendilerinden düşünmelerini istemeyenlere oy vermektedir.

elias canetti: dünyada hiçbir güce sahip olmayan birkaç kişi bulunabileceğine inansaydım o zaman umut etmeyi sürdürebilirdim.

her şeyi olumlayan bir süreç olumsuzluğu kesinlikle şeytani bir güç ya da diyalektik bir antitez olarak görmemektedir.

insanoğlu hiç kuşkusuz doğa yasalarıyla hiçbir ilişkisi olmayan özgün bir ortadan kaybolma biçimi icat eden tek canlı varlıktır.

ortaya sözcüğün gerçek anlamında bir terörün çıkmasına yol açan gerçek anlamda bir köktencilik varsa o da bütün dünyayı birbirine bağlayan elektromanyetik akım, sinyal ve ağları yönlendirip yerinde duramayan, sürekli yer değiştiren, bütün dünyaya dağılmış ve dağıtılmış, artık kendinden kurtulmanın mümkün olmadığı bir teknokratik zihniyet, yani temelden yoksun bir köktenciliktir.

dünyanın böylesine güncel ya da sanal bir küresel gücün egemenliği altına girdiği bir sırada iyiliğin var olabilmek için artık kötülüğe ihtiyacı yoktur.

özgürlük kavramı yalnızca boyun eğdirme sistemlerinde bir anlama sahip olabilir.

hiç durmadan kendini aşmaya yönelik sınırsız bir gelişme anlayışı üstüne oturan bir bakış açısı yalnızca her şeyi işlevli kılmakla yetinmeyip aynı zamanda her şeyi anlamlı kılmak istemektedir.

arnold schwarzenegger'in california eyalet valiliğine seçilmesiyle birlikte tam bir maskaralık dönemine girdik ve politika bir yıldızlar ve hayranlar oyununa dönüştü. bu, temsil sistemini yok etme yolunda atılmış muazzam bir adımdır. güncel politikanın bu süreçten kaçabilmesi olanaksızdır.

orta çağda intihar girişiminde bulunanları ölü ya da diri asarak cezalandırıyorlardı.

iyice düşünüldüğünde yasal yaptırım gücü açısından birini ölüme mahkum etmek ya da ilke olarak yaşamaya mahkum etmek arasında bir fark yoktur. her iki durumda da bu yaptırım gücüne boyun eğmemek gerekmektedir, özellikle de sizin iyiliğinizi isteyene.

insanın kendi iyiliğini isteyen her şeye karşı mücadele edebilecek güce sahip olması gerekir. katip bartleby'ye "i would prefer not to!" (yapmamayı tercih ederim) dedirten sessiz bir yadsımaya..

27.09.2017

sessiz yığınların gölgesinde

jean baudrillard

kitle, toplumsalın içinde kaybolduğu karanlık bir deliktir.

bütün gönderen sistemlerinin, bütün ayakta duramayan anlamların, olanaksız tarihin ve artık var olmayan temsil etme sistemlerinin kara kutusu olan kitle, toplumsalla ilgili olan her şey unutulduğunda geriye kalan artıktır.

kitleler, üstlerine doğru gelen ışık enerjisi ve ışık dalgalarını yakalayarak eğen, büken ve yok eden muazzam bir deliğe benzemektedirler.

kitleler iktidar tarafından güdümlenmiş, futbolla uyutulmuştur.

içinde yaşadığımız dünyada haber oranı arttığı ölçüde anlam oranı da azalmaktadır.

haber ne bir iletişim ne de bir anlam biçimidir. laboratuvarlarda yapılan atom bombardımanı deneyleri gibi hiç durmadan input-output'larla dolup boşalan ve zincirleme bir tepkilenmeye uğrayan sürekli bir emülsiyon biçimidir.

eğer ölümün yeniden dağıtımı ya da başlangıçtan bugüne yeniden düzenlenmesi mümkün olsaydı bir kullanım değeri olarak yaşamı kendiliğinden ortadan kaldırırdı.

nihilist olmak, radikal bir alay ve şiddet yoluyla egemen sistemleri tahammül sınırlarına kadar zorlayıp bu meydan okumaya kendi ölümleri aracılığıyla yanıt vermelerini ihtar etmekse, o zaman ben kuramsal düzeyde bir terörist ve nihilistim. aynen başkalarının silaha sarılarak terörist ve nihilist olmaları gibi. gerçeğin kendisi değil, kuramsal şiddet başvurabileceğimiz tek kaynaktır. oysa bu bir ütopyadır. sistemin kendisi de bir anlamda nihilisttir. çünkü kendisini yadsıyanlar da dahil olmak üzere her şeyi ilgisizlik, kayıtsızlık kazanına boşaltmaktadır.

6.03.2016

cool anılar

jean baudrillard

anısı yüreğinizi daraltınca, hoş olanın yüceliği anlaşılır.

"hayatın kendisi bir alıntıdır." (borges)

en heyecan verici an, bir kadının ayakkabılarını çıkardığı ve sizin karşınızda boyunun birdenbire kısalıverdiği andır.

çünkü farklılık güzeldir
kayıtsızlık ise soylu

hakikat, olabildiğince hızlı kurtulunması ve başkasına bırakılması gereken şeydir. aynı hastalıklar gibi, gerçekliği iyileştirmenin tek yolu budur.

masumiyet gibi afrodizyak yoktur.

haz duyan kadınlardan çok, haz duyuyormuş gibi yapan ama haz oyunu kisvesi altında belli bir mesafeyi ve bekareti koruyan kadınları sevmeli. çünkü onlar ırza geçmeyi gerektirirler.

bilge insan, ruhsal durumunu anlamak için tırnaklarındaki ayçaya bakar.

her acıda ve hazda, onu olabildiğince hızlı bitirmeye ve bir an için varoluştan bağışlanmaya dair gizli bir dilek vardır. sona ne kadar çabuk ulaşılırsa, bağışlanmanın süresi de o kadar uzar.

katıksızdan da daha katıksız olan şey, herhangi bir yolla sonun ötesinde yaşamaktır.

31.12.2015

uzun lafın kısası

andre luguet: hayatta en karanlık saat bile altmış dakikadan fazla sürmez.

boccaccio: en süslü, en cicili, en alacalı giysiyi sırtına geçiren, herkesten daha çok saygınlık kazandığını sanıyor. bilmiyor ki, bu giysiler pekala bir eşeğe yaraşır; ama saygınlık kazandırmaz eşeğe.

halil cibran: aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

ernesto sabato: dünyayı asla sevemedim ve insanlardan hep tiksindim; özellikle de insan kalabalıklarından. yazları plajlar en katlanamadığım yerlerdir.

jean baudrillard: her hayvanda sizi küçümseyen bir insan saklıdır; her bilgisayarda canı sıkılan bir insan saklı olduğu gibi.

konstantin fedin: şaka ve gülme asla boşa gitmez; bunlar dünyanın en iyi eğitimcileridir.

algernon sydney: hiçbir yasa, ortaya çıkabilecek her duruma tam uyacak kadar mükemmel değildir.

melih cevdet anday: yaşamaktan soğumamak için tek çare, daha güzel bir dünya düşünmektir. o dünyayı özlemek ve o dünya için savaşmaktır.

pascal: hayatımızı seve seve feda ederiz; yeter ki başkaları bundan bahsetsinler.

choderlos de laclos: para insanı mutlu etmez; ama kabul etmeli ki mutlu olmasını çok kolaylaştırır.

salman rushdie: insanlarda zevk diye bir şey yoksa, her şeyin en iyisi bile boşuna.

şevket rado: soğuğa dayanmanın en emin çaresi soğuğu sevmektir, derler. hayatın güçlüklerine katlanmanın en sağlam yolu da hayatı sevmektir.

31.10.2015

uzun lafın kısası

jean baudrillard: anısı yüreğinizi daraltınca hoş olanın yüceliği anlaşılır.

andre gorz: hiçbir iş adanmayı hak etmez.

erik orsenna: bütün yabani hayvanlardan kaçabilirsin; kaderini taşıyanın dışında.

walter benjamin: bir aşkta çoğu insan ebedi yurdunu arar. ama başkaları, çok azı, ebedi yolculuğu. bu sonuncular aşkta toprak anayla temasa gelmekten korkan melankoliklerdir. sıla hasretini onlardan uzak tutacak kişiyi ararlar. o kişiye sadık kalırlar.

klaus schröter: her yerde yararlı olmaya çalışın, siz her yerde evinizdesiniz.

william blake: eğer algının kapıları temizlenseydi her şey insana olduğu gibi görünürdü: sonsuz. çünkü insan kendisini kapattı; ta ki tüm şeyleri mağarasındaki dar çatlaklardan görene dek.

alexandre dumas: kendini savunmayı bilmeyenlerin intikamını almak, adaletin görevidir.

hakan günday: medeniyetten daha kötü bir şey varsa o da medeni olmaya çalışan bir medeniyetsizliktir.

mehmed uzun: her zaman böyledir; karanlık, çaresiz ve dar günlerde dostlar azalır.

choderlos de laclos: her anlamlı kişide en azından üç temel nitelik vardır: önce insanda bir amaç kavramı, sonra buna ulaşma istenci, daha sonra da bu istencin dizgeleştirilmesi.

oscar lewis: bir erkekle yatan orospu için en keyifli an, parayı avucunda hissettiği andır.

william james: çoğu insan fiziksel, entelektüel veya ahlaki açıdan olsun kendi potansiyel varlıklarının çok azını kapsayan dar bir çemberde yaşar. hepimiz içinden hayal bile etmediğimiz şeyleri çekip çıkarabileceğimiz yaşam sarnıçlarına sahibiz.

29.09.2015

uzun lafın kısası

andre gorz: yalnızca bir özne anlam yaratabilir.

bertrand russell: bir suçsuzun cezalandırılmasındansa, doksan dokuz suçlunun cezadan kurtulması daha iyidir.

cicero: iftira kadar hızlı çıkan, kolayca ortalığa atılan, çarçabuk kabul edilen, alabildiğine yayılan hiçbir şey yoktur.

erik orsenna: en güzel hikayeler hep daire biçimindedir; kalbimizin en derin noktasına dokunmak için bizleri en uzağa götürür.

hakan günday: üçüncü dünya ülkelerinde rütbe yoktur. tanrı ve kulları vardır.

jean baudrillard: büyük insan zamanının önündedir; akıllı insan zamanında bir şeyler yapar; aptallar da zamanın önünde dikilirler.

klaus schröter: sağlam bir kahkaha dünyadaki en iyi şeydir.

alexandre dumas: mutluluk, büyülü adalarda kapılarını ejderhaların beklediği saraylar gibidir. onu elde etmek için savaşmak gerekir.

mehmed uzun: dünyada hiçbir fikir eseri yoktur ki zulme karşı başkaldırmamış olsun.

oscar lewis: bir kadının mutlu olabilmesi için kendisini iyi giydiren, iyi doyuran ve iyi okşayan bir erkeğe ihtiyacı vardır.

şevket rado: insanlar dünyadan değil, insanlardan şikayetçidirler.

sadık hidayet: bana göre değil bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuş bu dünya. yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmayı bilenler için.

31.08.2015

uzun lafın kısası

andre malraux: bir insan yaratmak için dokuz ay gerekir; öldürmek içinse bir gün yeter.

bertrand russell: eğer iş adamlarının zenginleşme arzuları başkalarını yoksullaştırma arzularından daha güçlü olsaydı, dünya çarçabuk bir cennete dönerdi.

christine arnothy: ahlaklı olmak fakirlere has bir şeydir. daha tahammüllü olsunlar diye.

erik orsenna: gerçeğin özelliklerinden biri de az bulunurluktur. az bulunurluk, yani pahalılık.

hakan günday: ne yapmak istediğini bilememek kadar acı verici bir şey daha yoktur.

jean baudrillard: insan hiçbir zaman, karın içindeki vahşi bir hayvanın güzelliğine, gri filin yumuşak melankolisine, yeşil karıncaların basiretine ulaşamayacak.

mehmet eroğlu: büyük bir yürek taşımak her zaman başa beladır.

alexandre dumas: politikada insanlar yoktur, düşünceler vardır; duygular yoktur, çıkarlar vardır; politikada bir adam öldürülmez, bir engel ortadan kaldırılır.

oscar lewis: ölüler bağışlanır, hayatta olanlar değil.

sadi şirazi: düşünceli insanlar dünyadan götürecekleri her şeyi yanlarına alırlar; alçak adamlarsa mallarını hasretle arkalarında bırakırlar.

klaus schröter: toplum sıradışı insanı ikiyüzlülüğe zorlar.

şükrü erbaş: biz bir kentten gideriz kent boşalır, bir evden koparız ev küçüldükçe küçülür, bir insandan ayrılırız dünyanın en büyük yabancısıdır.

6.04.2013

tüketim toplumu

jean baudrillard

yaşamda mutluluğun ilk şartı çevrenin güzelliğidir.

malenezyalı yerliler gökyüzünden geçen uçaklara hayran kalmışlardı. ama bu nesneler asla onlara doğru inmiyordu. ancak beyazlar, onlar, bu nesneleri yakalamayı başarıyordu. ve bu, onların havadaki uçakların dikkatini çekecek olan benzer nesnelere yerde, belli mekanlar üzerinde sahip olmasındandı. bunun üzerine yerliler, dallar ve sarmaşanlarla bir uçak simulakrı inşa ettiler, geceleri özene bezene aydınlatacakları bu toprak parçasının sınırlarını çizdiler ve gerçek uçakların oraya inmesini sabırla beklemeye koyuldular.

günümüzde kentlerin balta girmemiş ormanlarında gezen avcı-koleksiyoncuları ilkellikle suçlamaksızın (ayrıca, neden bunu da yapmayalım?) bu öyküden tüketim toplumu üzerine bir ders çıkarılabilir. tüketim kazazedesi de simulakr nesneler ve mutluluğun karakteristik göstergelerinden oluşan tüm bir aygıtı işlerliğe sokar ve ardından (bir ahlakçının umutsuzca diyeceği tarzda) mutluluğun konmasını bekler.

ne kadar talepkar olursa olsun bir mercedes-benz ile kişiliğinin arzularını ve zevklerini tatmin edemeyecek bir kadın yoktur!

içe kapanma olarak gündeliklik, dünyanın simulakrı, dünyaya bir katılım kandırmacası olmasaydı dayanılmaz olurdu. gündelikliğin bu aşkınlığın çoğalan imgeleri ve göstergeleriyle beslenmesi gerekir. gündelikliğin dinginliği, gördüğümüz gibi gerçekliğin ve tarihin başdöndürücülüğüne ihtiyaç duyar. gündelikliğin dinginliği, yüceltilmek için sürekli şiddet tüketmeye ihtiyaç duyar. bu, gündelikliğin kendisine özgü edepsizliğidir. gündeliklik olaylara ve şiddete pek düşkündür; yeter ki bunlar ona odasında sunulsun. karikatürize edersek, söz konusu olan vietnam savaşı'nın imgeleri karşısında gevşeyen televizyon izleyicisidir. ters yöne açılan bir pencere olarak tv'nin resimleri bir odaya bakar ve dış dünyanın zalimliği samimi ve sıcak hale gelir.

bilgi ve iktidar bolluk toplumumuzun iki önemli az bulunur malıdır ya da öyle olacaktır.

hareketliliğin, statünün, tüm düzeylerdeki (kazanç, prestij, kültür vb.) rekabetin psikolojik ve toplumsal baskısı herkese çok ağır gelmektedir. dinlenmek ve kendini yeniden kullanıma sokmak için, zararların neden olduğu psikolojik ve sinirsel yıpranmayı gidermek ve telafi etmek için çok uzun bir zaman gerekir: ev/iş arasındaki yolculuk, kalabalık, saldırganlık ve kesintisiz stresler. "uzun sözün kısası, tüketim toplumunun büyük bedeli, kendisinin neden olduğu genelleşmiş güvensizlik duygusudur."

ekonomistler tüm ürünlerin ve kamu hizmetleriyle özel hizmetler arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin her türden hizmetin değerini birbiriyle toplarlar. zararlar ve zararların geçici çareleri, nesnel olarak faydalı malların üretimiyle aynı sıfat altında bu toplamın içinde yer alır. "alkol, çizgi roman, diş macunu.. ve nükleer füzelerin üretimi okulların, yolların, yüzme havuzlarının eksikliğini örtbas eder." (galbraith)

ulusal muhasebelerde açık veren yanlar, gerilemeler, eskime yer almaz. eğer yer alırlarsa, olumlu olarak yer alırlar. böylece işe gitmek için yapılan ulaşım giderleri tüketim harcaması olarak muhasebeleştirilir! bu, üretimin kendisi için büyülü erekselliğinin rakamlarla ifade edilen mantıksal sonucudur: üretilen her şey üretilmiş olması nedeniyle kutsallaşır. üretilen her şey olumludur, ölçülebilir her şey olumludur. paris'te havanın 50 yılda %30'luk bir oranda aydınlık kaybına uğraması muhasebecilerin gözünde tortuldur ve önemsizdir. ama bu kayıp büyük ölçüde bir elektrik enerjisi, ampul ve aydınlatma pencereleri vs. harcanmasına neden olursa, bu durumda var olur ve doğrudan doğruya üretim ve toplumsal zenginlik artışı olarak varlık kazanır! üretimin ve büyümenin kutsallık ilkesini sınırlayıcı ve seçici her girişim kutsallığa saygısızlık korkusunu uyandırırdı. (concorde'un bir vidasına bile dokunmayız!") muhasebe defterlerinde yazılı kolektif saplantı, yani üretkenlik; öncelikle toplumsal bir söylen işlevine sahiptir ve bu söyleni beslemek adına her şey iyidir, bu söyleni onaylayan rakamları yalanlayan nesnel gerçekliklerin tersine çevrilmesi bile.

"arabanızı çarpın, gerisini sigorta halleder." zaten araba hiç kuşkusuz gündelik ve uzun vadeli, özel ve kolektif savurganlığın ayrıcalıklı odaklarından biridir. araba; sadece sistematik olarak düşürülen kullanım değeriyle, sistematik olarak güçlendirilen prestij ve moda katsayısıyla, kendisine yapılan ölçüsüz yatırım miktarlarıyla değil; ama hiç kuşkusuz daha derin bir şekilde, kuşkusuz kazada cisimleşen sac, mekanik ve insan yaşamı kaybıyla kolektif savurganlığın ayrıcalıklı odaklarından birini oluşturur. kaza; tüketim toplumunun, törensel madde ve yaşam kaybında aşırı bolluğunu kanıtladığı en güzel, en heybetli happening'dir.

tüketim toplumu var olmak için nesnelerine ihtiyaç duyar, daha doğrusu onları yok etmeye ihtiyaç duyar. nesnelerin "kullanımı" sadece nesnelerin yavaş yavaş kaybolmasına götürür. nesnelerin şiddetle yitirilmesinde yaratılan değer çok daha yoğundur. bu yüzden yok etme, üretime temel alternatif olarak kalır: tüketim sadece üretimle yok etme arasındaki aracı bir terimdir. tüketimde, kendisini yok etmede aşmaya, dönüştürmeye yönelik derin bir eğilim vardır. işte burası tüketimin anlamını kazandığı yerdir. mevcut gündeliklikte tüketim çoğu zaman yönlendirilen tüketimcilik olarak üretkenlik düzenine bağımlı olmaya devam eder. bundan dolayı nesneler çoğu zaman gıyaben üretimcilik düzeninde yer alırlar ve bu nedenle bolluklar bile çelişkili olarak kıtlığı simgeler. stok, yokluğun gereksiz yinelemesi ve kaygının göstergesidir. nesneler sadece yok etmede gereğinden fazla olarak vardırlar ve yok oluşlarında zenginliğe tanıklık ederler. her durumda yok etme ister şiddetli ve simgesel biçimi altında (happening, potlatch, bireysel ya da kolektif yok edici eylem) olsun, isterse de sistematik ve kurumsal yok edicilik biçimi altında olsun endüstri-sonrası toplumun başat işlevlerinden biri olmaya adanmıştır.

reklam, nesnelerin kullanım değerini artırmak değil yalnızca azaltmak, onları moda/değerine ve hızlı yenilenmeye tabi kılarak zaman/değerini azaltmak amacıyla harcanan bu hatırı sayılır bütçe mucizesini gerçekleştirir.

sistem sadece zenginlik ve yoksulluk üreterek, tatminler kadar tatminsizlikler, "ilerleme" kadar zararlar üreterek ayakta kalır. sistemin tek mantığı varlığını sürdürmektir ve bu anlamda stratejisi insan toplumunu yıkıldı yıkılacak durumda, sürekli açık içinde tutmaktır. sistemin varlığını sürdürmek ve yeniden güç kuvvet toplamak için genel olarak ve geniş ölçüde savaştan yararlandığı biliniyor. günümüzde savaşın mekanizmaları ve işlevleri ekonomik sistemle ve gündelik yaşamın mekanizmalarıyla bütünleşmiştir.

kalıtım, doğuştan sahip olunan değer, geri alınamaz. tanrı lütfu göstergesi olan antika nesnenin çok özel prestiji bundan ileri gelmektedir.

yerinin doldurulamaz olduğu nesnel işlev alanının dışında, kendi anlam alanının dışında nesne, gösterge değerini kazandığı yan anlamlar alanında neredeyse sınırsız biçimde başka nesnelerle yer değiştirebilir hale gelir. örneğin, çamaşır makinesi mutfak eşyası olarak hizmet eder ve konfor, prestij ögesi vb. rolü oynar. tüketimin alanı tam olarak işte bu ikinci alandır. bu alanda her tür nesne, anlam verici öge olarak çamaşır makinesinin yerine geçebilir. simgelerin mantığında olduğu gibi göstergelerin mantığında da nesneler artık hiç de bir işleve ya da tanımlı bir ihtiyaca bağlı değildir. bu tam olarak nesnelerin başka bir şeye cevap vermesindendir. ister toplumsalın mantığı ister arzunun mantığı olsun, bu başka şeye nesneler hareketli ve bilinçdışı anlamlandırma alanı olarak hizmet eder.

"insan, sadece otomobilleri satmak üretmekten daha zor olduğundan beri insan için bir bilim nesnesi haline gelmiştir." (galbraith)

tüketimin yapıları hem akışkan hem de kapalıdır. otomobil sahiplerinin vergi puluna karşı bir işbirliği düşünülebilir mi? televizyona karşı kolektif bir itiraz? milyonlarca televizyon izleyicisinin her biri televizyondaki reklamlara karşı olabilir; ama bu reklamlar yine de devam eder. bu tüketimin öncelikle kendinde bir söylem olarak düzenlenmesi ve bu asgari değiş tokuştaki doyumları ve düş kırıklıklarıyla kendini tüketmek eğiliminde olmasıdır. tüketim nesnesi yalnızlaştırır. özel alanın somut olumsuzluğu yoktur; çünkü kendi nesneleri üzerine kapanır ve bu nesnelerin somut olumsuzluğu yoktur. özel alan üretim sistemi tarafından dışarıdan yapılandırılır; bu sistemin politik stratejisi, yani arzu stratejisi bu defa varoluşumuzun maddiliğini, tekdüzeliğini ve eğlencesini kuşatır. ya da daha önce gördüğümüz gibi tüketim nesnesi bir statü tabakalaşmasını belirginleştirir: eğer yalnızlaştırmazsa farklılaştırır, tüketicileri kolektif olarak bir koda dahil eder, bununla birlikte (tersine) kolektif dayanışmaya yol açmaz.

göstergelerin o acınası tekrarı her yerde okunuyor: çok gençlerin ve çok yaşlıların yüceltilmesi, soylu evliliklerinden duyulan heyecanın birinci sayfalara taşınması, kitle iletişiminin beden ve cinselliğe düzdüğü övgü; tüketim adı altında günümüzde her yerde hem gerçek yok oluşlarını hem de karikatürsü dirilişlerini kutlayan bazı tarihsel yapıların parçalanmasına tanık oluyoruz. aile çöküyor mu? aile yüceltilir. çocuklar artık çocuk değil mi? çocuklar kutsanır. yaşlılar yalnız mı, devre dışı mı kalmışlar? hep birlikte yaşlılığa acınır. ve çok daha açık olarak: gerçek imkanları cılızlaştığı ve giderek bir yandan denetim, bir yandan da kentsel, mesleki, bürokratik zorlamalarla sıkıştırıldığı ölçüde beden yüceltilir.

satın alma günümüzde bireyin, somut bir ihtiyacın tatmin edilmesi amacına yönelik özgün tutumu olmaktan çok öncelikle bir soruya verilen yanıttır; bireyi kolektif tüketim ritüeline sokan yanıt. her nesne, bireyden aralarında seçim yapmasının istendiği bir değişkenler dizisine göre sunulduğu ölçüde satın alma bir oyundur; satın alma edimi seçmedir, bir tercihin belirlenmesidir, tıpkı bilgisayarın önerdiği cevaplar arasından seçmek gibi. alıcı burada oynar, yani dolaysız, nesnenin faydalılığıyla ilgili soruya değil; dolaylı nesnenin değişkeleri oyunuyla ilgili bir soruya yanıt vererek. bu oyun ve onu onaylayan seçim geleneksel kullanıcının tersine satın alıcı/tüketiciyi belirler.

john cage: sanat, yaşamın bir olumlaması olmalıdır, başka bir yaşam getirmeye çalışmak değil.. yalnızca yaşadığımız ve zihnimizi, arzularımızı aradan çıkartıp kendi bildiği gibi davranmasına izin verdiğimizde öylesine mükemmel olan yaşamın ta kendisine uyanmanın bir yolu olmalıdır.

"başarılı reklamcı yeni bir sanatın efendisidir: doğru olduklarını söyleyerek şeyleri doğru kılma sanatı. bu sanat kendi kendilerini gerçekleştiren kehanetlerin tekniğini kullanır."

tüketilen şeyler arasında diğer nesnelerden daha güzel, daha kıymetli, daha eşsiz -tüm diğer nesneleri özetlemesine rağmen otomobilden bile daha fazla yan anlamlarla yüklü- bir nesne vardır: bu nesne beden'dir. bin yıllık bir püritanizm çağından sonra fiziksel ve cinsel özgürleşme biçiminde bedenin "yeniden keşfi" ve reklamda, modada, kitle kültüründeki (özellikle de dişil bedenin) mutlak varlığı -bedenin etrafını kuşatan sağlık, perhiz, tedavi kültü, gençlik, zariflik, erillik/dişillik saplantısı, bedenle ilgili bakımlar, rejimler, fedakarca uygulamalar, bedeni kuşatan arzu söyleni- bunların hepsi bedenin günümüzde kurtuluş nesnesine dönüştüğünün tanığıdır. beden bu ahlaki ve ideolojik işlevde tam anlamıyla ruhun yerini almıştır.

jacques sternberg: ticari alana sunulacak madde ister bir lastik markası isterse bir tabut modeli olsun olası müşteri her zaman aynı yerden vurulmaya çalışılır: belden aşağısı. seçkinler için erotizm, kitle için pornografi.

tüketime tüm anlamını kazandıran saf ve basit tatmin değil, ödüllendirilmenin, kişisel dinginliğin sıcaklığıdır. modern tüketiciler ilginin güneşinde bronzlaşırlar.

tüm modern toplumlarda bu ödüllendirme ve ilgi sisteminin resmi araçları vardır: bu resmi araçlar, tüm toplumsal yeniden dağıtım kurumlarıdır (sosyal sigorta, emekli sandığı, çeşitli yardımlar, sübvansiyonlar, güvenceler, burslar). f. perroux'ya göre bu kurumlarla "kamu güçleri tekellerde toplanmış aşırı iktidarı, üretici hizmet vermek değil ihtiyaç tatmin etmeye yönelik toplumsal güvence bolluğuyla düzeltmeye çalışırlar. görünüşte karşılıksız olan bu çeşitli yardım aktarımları uzun vadede tehlikeli olduğu söylenen sınıfların saldırganlığını azaltır."

ekonomik kesintileri ve transferleri sayesinde toplumsal merci (yani yerleşik düzen) kendine cömertliğin psikolojik üstünlüğünü verir ve kendisini yardımsever merci olarak sunar. tüm bir anaç, himayeci söz dağarı bu kurumlara ad verir: sosyal sigorta, sigortalar, çocuğun ve yaşlının korunması, işsizlik yardımı. bu bürokratik "yardımseverlik", bu "kolektif dayanışma" mekanizmaları -ki hepsi de "toplumsal kazanım"lardır- böylece ideolojik yeniden dağıtım işlemi yoluyla toplumsal denetim mekanizmaları olarak etkili olurlar. her şey, artık değerin bir bölümü diğer bölümünü korumak için feda ediliyormuş gibi olup biter- global iktidar sistemiyse, "lütuf"un karı gizlediği bu cömertlik ideolojisiyle ayakta durur. bir taşla iki kuş: ücretli daha önce elinden alınmış olanın bir bölümünü armağan ve "karşılıksız" toplumsal güvence görünümleri altında geri almaktan oldukça hoşnuttur.

her yerde reklamın yakın, içten, kişisel iletişim tarzlarını taklit ettiği görülür. reklam ev kadınına ev kadınının diliyle seslenmeyi, memura ya da sekretere patronu ya da iş arkadaşıymış gibi seslenmeyi, içimizden her birine arkadaşı ya da üstbeni olarak ya da itiraf halindeki bir iç ses olarak seslenmeye çalışır. böylece reklam gerçek bir taklit (simülasyon) sürecine uygun olarak ne insanların kendi aralarında ne de insanlarla ürünler arasında, içtenliğin olmadığı yerde, içtenlik üretir.

tüm grup dinamiği ve benzer pratikler aynı (politik) amaçtan ya da aynı (hayati) gereklilikten kaynaklanır: gelir vergisine tabi psikososyolog, işletmelerin donuk ilişkilerine dayanışma, değiş tokuş, iletişim şırınga etmek için yüksek ücret alır.

g. lagneau: reklam, tutulacak yanı olmayan bir ekonomik mantığın, bu mantığı daha iyi işlesin diye yadsıyan binlerce karşılıksız prestij tarafından tatlı sözlerle yumuşatılmasıdır.

duygu sömürüsü yapıyor diye reklamı yargılamak onu onurlandırmaktır. ama sansürcülerin ve savunucuların birbirleriyle yarışırcasına yakalandıkları bu devasa gizemlileştirme kuşkusuz, gerçek yargılamayı, yani tüm bu fantazmagorinin ardında oldukça etkili şekilde "işlemekte olan" sansür süreçlerinin radikal çözümlenmesini unutturmak gibi oldukça belirli bir işleve sahiptir. erotik reklam aygıtıyla boyun eğdirildiğimiz gerçek şartlandırma "derinden ikna etme", bilinçdışı telkin değil; tersine eklemlenmiş bir sözdiziminde derin anlamın, simgesel işlevin, fantazmatik ifadenin, kısacası cinsel gösterenlerin somut olarak ortaya çıkışının sansürüdür. kodlanmış bir cinsel göstergeler oyununda, her yana yayılmış; ama sözdiziminin incelikle yok edilmesinin yerini sadece kapalı ve totolojik bir güdümlemeye bıraktığı cinselin saydamsız gerçekliğinde üzeri karalanan, sansür edilen, yok edilen derin anlam, simgesel işlev, fantazmatik ifade, cinsel göstergelerin somut yayılımıdır. anlamlandırma düzeyinin ta kendisinde etkili olan bu sistemli terörizmde tüm cinsellik özünden uzaklaşır ve tüketim maddesine dönüşür. tüketim "sürecinin" gerçekleştiği yer, işte bu sistemli terörizmdir. ve bu ayrıca naif teşhircilikten, panayır fallusçuluğundan ve vodvil freudçuluğundan çok daha kaygı vericidir.

11.12.2012

gölgesini kaybeden adam

jean baudrillard

emeğimiz ve eylemlerimiz üretildikleri anda bizim denetimimizden çıkar, nesnelleşir, kelimenin tam anlamıyla şeytanın eline geçer. chamisso'nun peter schlemihl adlı yapıtında da gölge büyüyle sahibinden koparılır ve saf bir şey, dikkat edilmezse evde unutulabilen, çok üşürse yere yapışıp kalan bir giysi haline gelir. gölgesini kaybeden schlemihl bir ressama kendisine yeni bir gölge yaptırmayı düşünür. kendisini izleyecek olan bir gölge. mısır destanları, timsahlar geçen gölgelere düşkün olduğu için suyun çok yakınından yürümemek gerektiğini söyler. iki kıssadan hisse de birbirine benziyor: imge ya da gölge olsun, söz konusu olan kendimizle ya da dünyayla ilişkimizin şeffaflığının parçalanması ve bu nedenle hayatın anlamını kaybetmesidir. ama schlemihl yabancılaşmanın merkezine altını ve sadece altını -yani metanın ve değişim değerinin mantığını- koymasından ötürü anlattığı masal açısından şeytanla yapılan pek çok diğer anlaşmadan daha etkileyicidir.

ama masal daha sonra tamamıyla farklı şekilde gelişir: chamisso gölgenin nesneye dönüşmesinin sonuçlarını derinselleştirmediği için schlemihl'de fazla sert olmayan bir üslup söz konusudur. chamisso anlatısını sahibi olmayan başıboş bir gölgenin ışıl ışıl bir fundalıkta schlemihl tarafından, belki de kendi gölgesi olduğu için kovalanması ya da şeytanın gölgeyi birkaç saatliğine kendisine vermesi gibi fantastik ya da tuhaf epizotlarla donatır. ama schlemihl yabancılaşan gölgesinden dolayı doğrudan doğruya acı çekmez. sadece gölgenin yitirilmesine bağlı olan toplumsal kınamadan dolayı acı çeker. gölge, kaçtıktan sonra, varlığın yitirilmesine aracı olmak için schlemihl'in aleyhine dönmez. schlemihl yalnızlığa mahkum edilir; ama aynı kalır. ne bilinci ne de yaşamı, sadece toplumsal yaşamı elinden alınır. şeytanın kendisine ruhu karşılığında gölgesini geri vermeyi önerdiği ikinci pazarlığı kahramanca reddettiği son uzlaşma da bundan ileri gelir. böylece gölgesini kaybeder; ama ruhunu kurtarır.

3.10.2012

six feet under

ıstırabımızı azaltan, affetmektir.

çocuklar, insanın kendini kaybetmemesi için iyi bir nedendirler. kendi nedenlerimizi unuttuğumuzda.

bu dünyada insanların farkında olduğundan çok delilik var. bazen dışarıda tam bir kargaşa yaşanmamasına şaşırıyorum.

jean baudrillard: her sanat biçimi zaten keşfedilmiştir. yapılacak tek şey, bunları çözümleyip parçalarla oynamaktır.

tarihte gerçekten olanlar anlatılmıyor. tarih, aptalca bir savaş kışkırtıcısı ve olanlara dair ataerkil bir fikir sadece.

kıyamet su yüzünden kopacak. kimde su olduğu, kimin istediği ve suyu elde etmek için neler yapmaya istekli oldukları konusunda.

insanlar hala eşcinsel olup olmadığına bakarak kimin iyi kimin kötü olduğunu söyleyecek küstahlığa sahip. insanlar aptal.

insanın önünde bu kadar bilgi varken insanların sabah kalkabilmesi bile mucize.

10.08.2012

ruhumu öpmeyi unuttun

inci aral

günü yaşamaktan başka çaremiz yok. insan olmak trajik bir şey. dünyanın işleyişine kafa yordukça daha fazla karamsarlığa batıyoruz.

ölüm içimizdeki bir sınır çizgisidir ve o çizginin ötesindeki her şey soyutlamadır. kimi zaman ölüm ve zamanla ilgili algılarımız gerçeklik boyutunu aşar. bazen de yanılsama gerçeğin ta kendisidir.

uydurmak geniş bir hayal gücü, yalan söylemekse yaratıcılık ister. yeter ki taptaze, çekici yalanlar söylenebilsin.

jean baudrillard: yas tutmayı göze almanın tek yolu, onun biçimini değiştirmek ya da bozmak. ölümü sindirmenin akılcı hiçbir biçimi yok.

ölüm! eğer çok yakınınızdaki birine değmişse ne kadar zordur ölümden söz etmek. anlamsızdır çünkü. gerçek dışı ve zalimdir. tehlikeli, dayanılmazdır; adını bile anmamak, akla getirmemek, bütünüyle dışlamak gerekir onu.

acı, sevgi, umutsuzluk ve merak bizi olduğumuz yerden daha öteye sürükleyen duygulardır. anlamayı ister ve sonuna kadar gitmeyi deneriz çoğunlukla. eli boş, yaralı bereli kalsak da yolun bitiminde.

kimi zaman çok tatlıdır acı, insanı havalandırır. neyin var neyin yok ortaya sürersin. sonra bir an gelir, bu oyunda kartların sana karşı hileli karılmış olduğunu anlarsın.

her şey acı, abartılı; ölü diri herkes yolunu kaybetmiş.

eğer şuradaki su damlası kalbini açığa vurursa
burada yüzlerce deniz görünür (şebüsteri)

atlıkarıncaya binmemişti. çocukluk denen o çileli yalnızlıktan kalanlar, boz bir kasaba meydanı, belediye bandosu, soğuk bir odadaki şafak ışığı ve yağmurun kamçıladığı buğday tarlalarıydı. açlığı, dayakları, ahırdaki kösnül sıcaklığı ve taze yaz otlarının tat ve kokusunu unutmuştu çoktan. ağaçlardaki rüzgarı, topraktaki kaynaşmayı, açmaya hazırlanan tomurcukları da. mevsimler yaban, doğup yaşamak zor, hayat grimsi bir şeydi.

italo calvino: eğer erkek ve kadınlar o kısacık düşlerini yaşamaya kalkışsalar her hayal bir kovalamaca, bir aldatmaca, bir anlaşmazlık, karşıtlık ve baskı hikayesinin yaşanmaya başlayacağı bir insana dönüşürdü ve hayallerin atlıkarıncası duruverirdi.

20.03.2012

alıntılar

tahsin yücel

atatürk devrimlerinin biçimiyle içeriği bir kağıdın iki yüzü gibidir; birbirinden ayrılmaz. "isteyen istediğini yapar; 10 yaşındaki kızını çarşafa sokmak babanın bileceği iştir!" dediniz mi insanı yaralarsınız; eşitliği, özgürlüğü, insanın insan niteliklerini geliştirme hakkını yaralarsınız.

georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.

çevirmenin emeği resmin üstündeki cam gibidir; arılığı oranında değil de kirliliği oranında belli eder kendini.

demirtaş ceyhun: türkler kent değil, köy bile kuramamışlardır; çünkü göçebedirler; türklerin ekonomisi her zaman bir "yağma ekonomisi" olmuştur; çünkü göçebe yağmalamadan başka bir şey bilmez. ermeni ile rum ekip biçmiş, türk yemiştir; çünkü göçebe, tarıma yabancıdır. türklerde hukuk da, hukuk saygısı da yoktur; çünkü göçebenin olduğu yerde hukuk olmaz.

bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyet'in aşil topuğudur.

fethi naci: şiirin iyisini bilen birinin orta halli bir şey yazması mümkün değildir.

konfüçyüs: adlar doğru konulmazsa sözler yerini bulmaz; sözler yerini bulmazsa devlet işleri yürümez.

beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.

bakmayın her dönemde bir başka telden çalanlara; iyi yazar biraz da köklerine ve ilkelerine bağlılığından belli olur.

jean baudrillard: her şey nesneden yola çıkar ve gene nesneye döner. özne ancak arzular; yalnız nesne baştan çıkarabilir.

daniel pennac: insan toplu yaşar; çünkü sürücüldür; ama yalnız olduğunu bildiği için okur. bu okuma başka hiçbir arkadaşlığın yerini almayan bir arkadaşlıktır; ama başka hiçbir arkadaşlık da bu arkadaşlığın yerini tutamaz.

eylem için eylem, savaş için savaş, sanat için sanat gibi, aşkın bir erekten yoksun olan her etkinlik tehlikelidir; sonunda öznenin kendisine karşı döner.

solcuyken dinci, dinciyken solcu olmak gibi kökten değişimler, biçimlenmemiş kişiliklerin, daha doğrusu kişilik yokluğunun özelliğidir.

paul valery: tarih, yinelenmeyen şeylerin bilimidir.

"yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir; bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler."

roland barthes: tüm resmi dil kurumları yineleme çarklarıdır. okul, spor, tanıtım, kitlesel yapıt, şarkı, haber, hep aynı yapıyı, aynı anlamı, çoğu kez aynı sözcükleri yineler: kalıp söz siyasal bir olgu, düşüngünün bir betisidir.

plinius: pabuççu, pabuçtan yukarı çıkma!

roland barthes: yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratısının öykünücüsü olur.

jean-paul sartre: tarihin içinde, suda balıklar gibi yaşarız.

15.02.2011

kefaret

jean baudrillard

beklemek erken ödenen bir kefarettir.

kötülük düşüncesinin en zor yanı, onu her tür mutsuzluk ve suçluluk kavramından arındırmaktır.

yalnızca arzu duymayan beden gerçek anlamda hazza layık olabilir.

yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.

en ideal çalışma ortamı aylaklıktır.

her hayvanda, sizi küçümseyen bir insan saklıdır; her bilgisayarda canı sıkılan bir insan saklı olduğu gibi.

ölmek bir şey değil, yok olmayı bilmek gerek.

tek mükemmel suç intihardır. intihar eşsiz ve kesindir; halbuki cinayet hep tekrarlanmak zorundadır. çünkü intihar, cellat ile kurbanı ideal bir biçimde karıştırır.

17.06.2010

sükunet

jean baudrillard

hızlanmanın saygınlığı uğruna yavaşlıktan vazgeçtik.

bütün erkekler, herhangi bir kadın ya da herhangi bir kadın imgesi tarafından artık üstlenilmiyor olmaktan müthiş korkarlar. hiçbiri, bir kadın imgesi onları mutlaklaştırmadan yaşayamaz.

harcanmış aşk enerjisi, zayıflık halinin sükunetidir. işlenmiş suç, kefaretin sükunetidir. her alanda etkilerle yetinmek ve nedenleri son yargıya bırakmak gerek.

eğer tek bir sır bile olsaydı, hiç kimse, o sırrı bilen bile, ona ihanet edemezdi.

belli bir anda bir hayatın kıvrımını keşfetmek, büyük bir yükseltide yeryüzünün kıvrımını hissetmekten daha az heyecan verici olamaz.

zeka düşüncenin, sır ise hakikatin baştan çıkarıcı biçimleridir.

insan hiçbir zaman, karın içindeki vahşi bir hayvanın güzelliğine, gri filin yumuşak melankolisine, yeşil karıncaların basiretine ulaşamayacak.

insan tutkuyla tükenir ama saplantıyla beslenir.

ister acı ister hazla ilgili olsun, her etkinlik çevriminin sonu simgesel bir mastürbasyonla onaylanır.