#zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.10.2022

çocuk

balzac

yaşlılar çocukları sevdiklerinde tutkularına sınır tanımazlar, onlara taparlar. bu küçük yaratıklar için tüm alışkanlıklarından vazgeçer, tüm geçmişlerini onlar için anımsarlar. deneyimlerini, hoşgörülerini, sabırlarını, bir yaşamın tüm edinimlerini, kısacası nice zorluklarla edinilmiş bir hazineyi bu genç yaşamın ayaklarına sererken, onun aracılığıyla kendileri de gençleşir ve böylece zekâyı analığın yerine geçirirler. her zaman uyanık bilgelikleri, en az analık içgüdüsü kadar değerlidir aslında; annede bir uzgörü niteliği taşıyan incelikleri anımsar ve onları, gücünü büyük olasılıkla bu çok büyük zayıflıktan alan bir şefkatin gösterimine taşırlar. hareketlerinin yavaşlığı, annenin yumuşaklığının yerini tutar. son olarak da, tıpkı çocuklarda olduğu gibi onlarda da yaşam en basite indirgenmiştir ve nasıl duygu anayı köleleştirirse, her türlü tutkudan kurtulmuş ve hiçbir çıkar gözetmiyor olması da yaşlıya kendini bütünüyle verme olanağını sağlar. bu yüzden çocuklarla yaşlıların iyi anlaştığı çok sık görülür.

8.10.2022

mesele

ahmet hamdi tanpınar

işte bir yıl daha bitti, bir yenisi başlıyor. gençler bir yaş daha büyüdüler. yaşlılar biraz daha kocadılar. hayat nehri, geniş yatağında bir daha kabardı. büyük, ölümsüz zaman ejderi kendi üstüne bir daha döndü, gene kendisinden doğabilmek için altın kuyruğunu ısırmaya başladı. mevsimlerin mucizesine, aydınlığın değişen cilvesine yeni baştan bir daha şahit olacağız. tabiat ana yenileştikçe biz de yenileşeceğiz. ey ebedi dönüş, sen ne kadar güzelsin! nizamın, ahengin ta kendisidir. insanoğlu, ruhunda bu ahenk hüküm sürdüğü için, talihindeki acılığın, yoksulluğun rağmına büyüktür.

hayat hiçbir zaman meselesiz ve davasız olmamıştır. zanneder misin ki, sokrates'in veya medicilerin devrinde, endülüs veya bağdat saraylarında, selim ve kanuni devirleri aydınlarının toplandığı edirnekapı köşklerinde hayat meselesizdi? o zamanların adamları şiire, mimariye, resim veya heykeltıraşlığa, musikiye olmuş bitmiş şeyler gibi bakıyorlardı. insanoğlu daima bir meseleler çıkınıdır. yaşamak her an kendimize sorduğumuz bir yığın suale cevap vermekten başka ne olabilir? biz sormasak bile onlar kendiliklerinden bize gelirler. fakat bugün, şartlar büsbütün değiştiği için işler daha bir karıştı, daha güçleşti.

28.08.2022

geçmiş

henry miller

kimi zaman, geçmişten tamamen kopamadığımız takdirde insanlar için bir umut olmadığına inanırım. yani değişik düşünüp değişik yaşamadığımız takdirde. bayağı gibi göründüğünü biliyorum. binlerce defa tekrarlanmış; fakat sonuç alınamamıştır. çevremizi saran büyük güneşleri, kimsenin, varlığı dışında bir şey bilmediği cennetteki bu büyük güneşe ait kütleleri düşünüyorum. bunlardan birinin yaşantımızı temin ettiği kabul edilmiştir.

kimisi ay'ın da dünya yüzündeki varlığımızın hayati bir faktörü olduğunu kabul eder. başkaları yıldızların yararından ya da zararından söz eder. fakat düşünmekten vazgeçecek olursanız, her şey -her şey dediğim zaman, var olan her şeyi kastediyorum!- görünsün ya da görünmesin, bilinsin ya da bilinmesin, var olmamız için hayati önem taşır.

birçok yönden tarif edilmesi mümkün olmayan ve kesiksiz işleyen manyetik güçteki bir şebekenin tam ortasında yaşarız. bunların hiçbirini biz yaratmadık. güya uygulamak, kullanmak üzere birkaç şey öğrendik. küçük çalışmalarımız nedeniyle gururumuzdan patlayacak hale geldik. fakat günümüzün sihirbazları arasındaki en cesur, en kibirli olanları bile bilmediklerimizle karşılaştırılacak olduğu takdirde bildiklerimizin bölünemeyecek kadar küçük olduğunu kabul etmek zorunluluğundadır.

rica ederim, bir an durun ve düşünün! günün birinde her şeyi öğrenebileceğimize içtenlikle inanan birisi var mı, dürüst olarak söylesin? daha da ileri gideceğim. içtenlikle soruyorum. kurtuluşumuzun bilgiye dayandığına inanıyor musunuz?

bir an için insan beyninin, evreni yöneten tüm gizli gelişmeleri esrarlı kıvrıntıları arasına alabildiğini kabul edelim, sonra? evet, sonra? düşünülemez ki bu bilgiyi, biz insanlar ne yapacağız? ne yapabiliriz? bu soruyu kendi kendinize hiç sordunuz mu?

herkes bilgi kümesinin çok iyi bir şey olduğunu kabul etmiş görünüyor. kimse "bilgiye sahip olduğum zaman ne yapacağım?" diye soruyor mu? artık kimse, kısa bir hayat dönemi içinde, var olan tüm insan bilgisinin kısa bir zamanda kazanılmasının mümkün olacağına inanmak cesaretini gösteremez.

20.06.2022

yol arkadaşı

louis-ferdinand celine

sözcüklerden asla yeterince sakınmayız; öyle zararsız gibi durur sözcükler, tehlikeli bir halleri falan yoktur elbette, hava cıva, ağızdan çıkan birtakım sesler, etliye sütlüye karışmayan, kulaktan girip beynin o kocaman gevşek gri dokusunun müthiş sıkıntısı tarafından kolayca emilebilen. onlardan sakınmayız, sözcüklerden, felaketler de öyle gelir zaten. 

bir zamanlar sıradan, değerli, bazen de ürkütücü bir halde bıraktığımız yaşamın ve varlıkların ve onlarla birlikte nesnelerin de her seferinde biraz daha içimizde yumuşadıklarını, büzüştüklerini görürüz. bizler keyif peşinde ya da karnımızı doyurma amacıyla kentin içinde koşuştururken ölüm korkusu işte tüm bunlara kırışıklıklarıyla damgasını vurmuştur bile.

yıllar sonra bunları yeniden düşündükçe, bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için. ama giden gitmiş! o zamanlar onları anlayacak kadar eğitimli değilmişiz. oysa merak ediyor insan, hani olur ya, şimdi fikir değiştirmişler midir acep diye. ama artık iş işten geçmiş. bitmiş! kimse onlar hakkında hiçbir şey bilmiyor artık. bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor. gerçek yol arkadaşlarımızı yitirmişiz. üstelik, henüz iş işten geçmeden, doğru soruyu, esas soruyu da soramamışız onlara. onların yanındayken bilememişiz. yitik insan. zaten her zaman geç kalmaz mıyız? bütün bunlar artık beş para etmeyen son pişmanlıklardır.

17.04.2022

lokomotif

tolstoy

lokomotif gidiyor. nasıl hareket ediyor, diye sorulur. köylü, onu şeytanın yürüttüğünü söyler. başka birisi, tekerlekleri hareket ettiği için yürüdüğünü iddia eder. bir üçüncüsü, onun hareketinin sebebinin rüzgârla savrulan duman olduğunu ileri sürer.

köylünün iddiası çürütülemez. onu çürütmek için şeytan diye bir şey olmadığını birisinin ona kanıtlaması ya da lokomotifi şeytanın değil, alman'ın yürüttüğünü başka bir köylünün ona açıklaması gerekir. ancak o zaman her ikisi de haklı olmadıklarını çelişkiler içinde göreceklerdir. ama lokomotifin tekerleklerin hareketi sayesinde hareket ettiğini söyleyen, kendi kendini çürütüyor; çünkü tahlil yoluna girince çok daha ileri gitmesi gerekecektir, tekerleklerin neden hareket ettiğini açıklaması gerekir. son açıklamaya, buhar kazanındaki sıkışmış buhara gelinceye kadar da sebepleri araştırmaktan vazgeçmeye hakkı olmayacaktır. lokomotifin hareketini rüzgârın geriye savurduğu dumanla açıklayan kişi de büyük olasılıkla şöyle yapmıştır: tekerlekler hakkındaki açıklamanın inandırıcı olmadığını görerek ilk rastladığı işareti almış, kendi adına onu bir neden olarak ileri sürmüştür.

lokomotifin hareketini açıklayabilecek tek kavram, bu harekete eşit bir kuvvet kavramıdır.

ulusların hareketini açıklamaya yarayabilecek tek kavram, onların genel hareketine eşit bir kuvvet kavramıdır.

bununla birlikte bu kavram ayrı ayrı tarihçiler tarafından başka başka, bu harekete hiç de eşit olmayan bir kuvvet olarak anlaşılmaktadır. bazıları onda, köylünün lokomotifte şeytanı gördüğü gibi, doğrudan doğruya kahramanlara has bir kuvvet, bazıları da tekerleklerin hareketi gibi, başka birtakım kuvvetlerden üremiş bir kuvvet, diğer bir kısmı ise savrulan dumanlar gibi manevi bir şey görmektedirler.

tek kişilerin tarihi -olaya katılan "bütün", istisnasız "bütün" insanların tarihi değil de yalnız caesar'ların, iskender'lerin ya da luther'lerin, voltaire'lerin tarihi- yazıldığı sürece bu tek kişilere, başka insanları bir hedefe yönelmeye zorlayan kuvvetler atfetmemeye imkan yoktur. tarihçilerin bildiği böyle bir tek kavram iktidardır.

bu kavram, tarih materyalini bugünkü açıklanmış şekliyle kavramaya yarayan biricik tutamaktır; tarih materyalini başka türlü kullanmayı bilmeyip de bu tutamağı koparacak olan kimse, ondan yararlanabileceği son imkandan kendisini mahrum etmiş olur ancak. tarihsel olayları açıklamak için iktidar kavramının zorunluluğunu en iyi genel tarih yazarlarının kendileri ve iktidar kavramını sözde reddeden ama onu zorunlu olarak her adımda kullanan kültür tarihçileri kanıtlamaktadır.

16.03.2022

büyük anlar

victor hugo

büyük anlar insanı bitkin ve yıkkın bırakır; onun yaşama cesaretini kırar. içine girdikleri insan, benliğinden bir şeylerin eksildiğini hisseder. gençlikte büyük acılara uğramak hazin, daha sonraları ise felakettir. heyhat! henüz kan damarlarda kaynarken, saçlar siyah, beden üstünde baş meşale üstünde alev gibi dururken, kaderin yumağı henüz kalınlığını korurken, arzular uyandıran bir aşkla dolup taşan yürek henüz atışlarına karşılık veren atışlara sahipken, insanın önünde kendini düzeltecek zamanı varken, bütün kadınlar, bütün gülümseyişler, bütün gelecek ve bütün ufuk şuracıkta hazır beklerken, yaşama gücü eksiksiz tastamamken, evet eğer böyleyken bile umutsuzluk korkunç bir şey ise, yaşlılıkta, yılların birbiri ardınca ve insanı gittikçe daha çok soldurarak hızla geçip gittiği çağda, o alacakaranlık vaktinde, mezarın yıldızları görülmeye başladığı saatte, o nasıl olur varın siz düşünün.

4.01.2022

modern dünyada gündelik hayat

anthony giddens

modern dünyada gündelik hayatın boş veya bayağı olmasına yol açan özellikle önemli iki etken vardır. birisi, modern kentselliğin "inşa edilmiş çevresindeki" metalaşmış alanın belirginliği ile ilgilidir: inşa edilmiş çevre, estetik biçimden yoksun bırakılmıştır. ikincisi, önceki toplum türlerinde açıkça görülen ve tüm topluluğun sosyal yaşam dokusunda var olan insan tecrübelerinin ve faaliyetlerinin bazı türlerinin, kimi toplumsal analiz uzmanlarının deyişiyle, "tecrit edilmesi"dir. suçluları hapishanelere kapatma uygulaması, son iki yüzyılda ortaya çıkan bir gelişmedir. orta çağ avrupa'sında cezaevleri vardı; fakat esasen mahkumiyet öncesi zanlıların gözaltına alınması ya da borçlular için kullanılırdı. ciddi suçlar hapisten çok sürgünle, idamla veya fiziksel işkenceyle cezalandırılırdı. yaklaşık son iki yüzyılda sadece hapishaneler değil, aynı zamanda sanatoryumlar ve hastaneler de yaygın olarak görülmeye başlanmış ve yine aynı dönem içinde birbirlerinden açıkça ayrılmıştır. tecrit etme, günlük yaşamın devamlılığını tehdit eden suç, delilik, hastalık ve ölüm gibi fenomenlerin gündelik hayattan çıkarılmasına işaret eder. bu tür fenomenler ve onlarla en çok ilişki içinde bulunan bireyler çoğunluğun gündelik hayatının akışından ayrılır. "yaşamın nesri", araçsal ereklere yönelmiş günlük faaliyetlerin rutini, böylelikle daha geniş bir yayılma alanı bulur.

ölümün her yerde karşımıza çıkması ve görünürlüğü, modernizm öncesi aileyi ve genel olarak günlük toplumsal yaşamı çağdaş dönemden en güçlü şekilde ayıran bir fenomendir. ölüm oranları bugün olduğundan birkaç kat fazlaydı ve ölüm esasen yaşlıların başına gelen bir şey değildi. kasabalarda yaşayanlar, salgın hastalıkların devamlı olarak görülmesi olasılığına neden olan hijyen eksikliği ve içme suyunun temiz olmaması nedeniyle özellikle savunmasızlardı. aslında kasabadakiler, kendileri çoğalmamışlar ve devamlılıklarını kırsal alanlardan gelen düzenli göçlere dayandırmışlardır. insan ömrü çok kısaydı. büyük ihtimalle bebeklerin üçte biri yaşamlarının ilk yılı içinde ölüyordu. 17. yüzyıl fransasında yaşayan köylüler arasında, çocukların ortalama yarısı 10 yaşına gelmeden ölüyordu. toplam nüfusun yarısı 20 yaşın altındaydı ve 60 yaşın üstünde olan yalnızca çok küçük bir azınlık vardı.

26.11.2021

zaman

norbert elias

kaynakları ve özellikleri ne olursa olsun, zaman belirlemeye hizmet eden araçlar, istisnasız her zaman sadece insanlara hitap eden mesaj kaynaklarıdır. saat denen mekanizmalar insanlarca düzenlenmiş olsalar bile bir yönüyle hareketli olayları, yani bir fiziksel ilişkiyi temsil ederler. ama bunlar belli bir yoldan, örneğin akrep ve yelkovanın değişen konumlarına göre insanların semboller dünyasının, sosyal dünyanın içine yerleştirilmiş fiziksel kökenli enstrümanlardır.

salt fiziksel süreçlerin belirlenmesi amacıyla saatlerin kullanılması alışkanlığı esas galileo'yla başladı. yani fiziksel zamanın sosyal zamandan oldukça geç ayrılmış bir gelişme olduğunu daha önce de söylemiştik. gelgelelim fizikçiler ile filozoflar, daha yolun başında, kendi uzmanlık alanlarının üzerinde kafa yorarlarken, gelişen insan toplumunun bilgiyi besleyen toprağı ile kendi bilgileri arasındaki bağı kaybettiler. bu gelişmenin yapısı, gene fizikçilerin ve filozofların meseleyi yanlış kavramaları yüzünden, yapıdan yoksun bir tarih anlayışına kurban gitti. yapısı bulunmayan, salt geçmişe ilişkin bir gelişme olarak değersizleştirildi bu süreç. sosyologlar da zamana gereken ilgiyi göstermeyince, zaman bir bilmece, bir muamma olma özelliğini korudu.

5.11.2021

mazi

hüseyin rahmi gürpınar

hayatımızın kökü mazidedir. mazi olmasa hatıra olmaz. hatıra olmayınca hayat, şimdi yaşadığımız nefes alma saniyesinden ibaret kalır. insan, yalnız maddeten değil manen, fikren de ruhunu mazi ile istikbal arasında çırpındırarak gezintiler yapmak için geniş sahalar ister. fikren kâh geriye döner, kâh ileriye uçar. halin nefes alıp verme saniyesi içine hapsolmak hayat değil ölümdür.

yalnız ebediyet vardır. bunun içinden çıkamayan mahlukat doğmak, yaşamak, ölmek gibi üç devre geçiriyor zannolunuyor. lakin devre birdir. bunu üç gören biziz. yarın doğacaklar bugün mazide beklemiyorlar. şu anda yaşayanlar mazi, istikbal dediğimiz zamanlardan ayrılmış değildirler. yarın ölecekler genel hayattan çıkmıyorlar. doğmak, yaşamak, ölmek aynı hadisedir.

mazisiz, istikbalsiz bir hayatta ne eylem ispatlanabilir ne de ceza mümkündür. eylem var olabilmek için mutlaka bir dün, bir bugün, bir yarın ister.

8.10.2021

nostalji

svetlana boym

nostalji, modern zaman fikrine, tarih ve ilerlemenin zamanına karşı bir isyandır. nostaljik kişiler tarihi silmek ve özel ya da kolektif bir mitolojiye dönüştürmek, zamanı mekan gibi yeniden ziyaret etmek isterler; insanlığın başına bela olan zamanın geri çevrilmezliğine boyun eğmeyi reddederler.

nostalji, özlemin bizi diğer insanlara karşı daha empatik yapabilmesi anlamında paradoksaldır; ancak özlemi aidiyetle, yitirilenle ilgili kaygıyı kimliğin yeniden keşfiyle düzeltmeye çalıştığımız an, genellikle yollarımızı ayırır ve karşılıklı anlayışa son veririz. algia (özlem) paylaştığımız şey, nostos (eve dönüş) ise bizi bölen şeydir. günümüzde birçok güçlü ideolojinin özünü oluşturan, bizi duygusal bağlılık uğruna eleştirel düşünceyi bırakmaya ayartan ideal evi yeniden inşa etme vaadidir. nostaljinin tehlikeli yanı, gerçek evle hayali evi birbirine karıştırma eğiliminde olmasıdır. aşırı durumlarda hayali bir anayurt, insanın uğruna ölmeye ya da öldürmeye hazır olduğu bir anayurt yaratabilir nostalji. üstünde pek düşünülmeyen nostalji, canavarlar yaratır. yine de duygunun kendisi, yerinden edilmenin ve zamanın tersine çevrilmezliğinin yası, modern insanlık koşulunun tam kalbindedir.

nostaljinin nesnesi göründüğünden daha uzaktır. nostalji asla düz anlamlı değildir, her zaman yalındır. nostaljiyi dış görünüşüne bakarak değerlendirmek hata olur. nostaljik yeniden inşalar taklide dayalıdır; geçmiş şimdinin ya da arzulanan geleceğin suretinde yeniden yaratılır; kolektif tasarımları kişisel arzulara benzetmek -ve tersi- için çaba harcanır.

geçicilikle mest olan, geleneğe nostaljiyle bakan şair, olmamış ama olabilecek şeylerin matemini duyar.

ulusal farkındalığın cemaatin içinden değil, dışından geliyor olması şaşırtıcı değildir. yok olmaya yüz tutmuş dünyanın bütünlüğünü belli bir mesafeden gören, romantik gezgindir. seyahat ona perspektif kazandırır. yabancının bakış açısı yerli idili şekillendirir. nostaljik kişi asla yerli değildir; aksine her zaman için yerel ile evrenseli dolayımlayan yerinden olmuş insandır.

çoğu zaman insansevmezlerle karıştırılan melankolikler, aslında insanlık için çok büyük umutları olan ütopik hayalcilerdir.

19.08.2021

hayat

yaşamında kesinlikle hata olduğunu bildiğin ama aslında hata olduğunu bilmediğin şeyler vardır; çünkü gerçekten hata olup olmadığını öğrenmenin tek yolu hatayı yapmaktır ve geriye dönüp şöyle demek: "evet. bu bir hataydı." yani aslında en büyük hata, hatayı yapmamak olurdu; çünkü o zaman bütün hayatını bunun bir hata olup olmadığını bilmeden geçirirsin. bazen hata olduğunu bildiğin bir şeyi bile, her koşulda yapmak zorundasındır. belki de en salak hataları bile. (~himym)

louis winchell: rahata bağımlı dünyamızda yuttuğumuz yalanların arasında aşk yalanı kadar sinsi olanı yoktur. bizi her yönden tamamlayacak birinin bir yerlerde yaşadığına dair baştan çıkarıcı; ama çocukça bir fikir. bizi tamamlayacak biri. tabii bu yanılsama, bizi kendi içimizde ve kendi başımıza bir bütün olmaktan alıkoyar. hatta sonunda bizi yetersizliklerimizi, kusurlarımızı hor görmeye teşvik eder. oysa insanlığımız burada yatar. o insanlık ki, onsuz biz bir hiç olurduk." (~six feet under)

hayatınızın en mükemmel anlarını ille de kendi elinizle yaratmanız gerekmiyor. bunlar aynı zamanda sizin başınıza gelenler olabiliyor. hayatınızın akıbetini etkilemek için harekete geçemezsiniz demiyorum. harekete geçmeniz gerek ve geçeceksinizdir de. ama şunu unutmayın: herhangi bir gün sokak kapınızdan adımınızı atarsınız ve tüm hayatınız sonsuza kadar değişebilir. evrenin bir planı vardır ve o plan her zaman hareket halindedir. bir kelebek kanatlarını çırpar ve yağmur yağmaya başlar. korkutucu bir düşünce olsa da, aynı zamanda harikadır da. makinenin tüm o küçük parçaları, siz tam olarak olmanız gereken yerde, tam olarak olmanız gereken zamanda bulunun diye sürekli çalışır. doğru yerde, doğru zamanda. (~himym)

9.08.2021

elma

tolstoy

elma olgunlaşınca düşer, niçin düşer? ağırlığı onu yere doğru çektiği için mi? sapı kuruduğu için mi, güneşten kızardığı, ağırlaştığı, rüzgar onu sarstığı için mi, aşağıda duran erkek çocuk onu yemek istediği için mi?

sebep hiçbiri değil. bütün bunlar sadece her türlü hayati, organik, içgüdüsel olayı doğuran şartların bir araya gelmesidir. elmanın, dokusu bozulduğu için düştüğünü ileri süren bitkibilimci de, aşağıda duran, kendisi yemek istediği için elmanın düştüğünü, bunun için dua ettiğini söyleyecek bir çocuk kadar haklı olacaktır. altı kazılmış milyonlarca pud ağırlığındaki bir dağın, son işçinin son kazmayı vurduğu için devrildiğini söyleyen kimse ne kadar haklı, ne kadar haksızsa; napolyon'un moskova'ya gelmek istediği için geldiğini ve aleksandr onun mahvını istediği için mahvolduğunu söyleyecek kimse de o kadar haklı ve o kadar haksızdır. tarihi olaylarda büyük dediğiniz adamlar, adlarını olaya vermiş birer etiketten başka bir şey değildirler. onların da, etiket gibi, olayın kendisiyle pek az ilgileri vardır.

istenerek yapıldığını sandıkları hareketlerden hiçbiri tarihi anlamda istemli değildir; tarihin genel gidişine bağlıdır; çok önceden belirlenmiştir.

10.05.2021

doğu'da zaman

murathan mungan

her dönemin şimdisi, "zaman" olgusuyla kavramsallaştırılmış bir ilişkiye girer. geçmişi şimdide soğurmak da, geleceği biçimlemeye kalkışmak da bu ilişkinin bir parçasıdır. moda olgusunun varlığı, bu durumun histerisi üzerine kuruludur örneğin. bir sistem olarak moda, geçiciliği sabitler. insan doğasındaki değişim ve yenilik arzusunun sürekliliğine vurgu getirirken, şimdiki zamanı kendi aylasıyla kutsar. giysiler, eşyalar, nesneler bu kutsama ayininin vurgusu aşırı güncelleştirilmiş oyuncaklarıdır. bu imgeler ve araçlarla teçhizatlanmış bir toplumsal tahayyül, şimdiki zamanda yaşayanlara, tarihin en doğru zamanında yaşadığı duygusunu aşılamaya çalışır. bu dönemde yaşadığı için kişiye fazladan bir mutluluk payı oluşturmak, bu paketin önemli bir parçasıdır. "zamanı yakalamak" demek aynı zamanda modayı yakalamak demektir. reklam dünyasının "günü yakalayın" gibi sloganları, ömrün geçiciliğini, hayatın faniliğini varlığının derinlerinde bir yerde hisseden insanlara, dolaşım değeri olan "mal" üzerinden kendi hikayelerini kurmayı vaat eder; bu insanların içinde yaşadığı zamanın önemini bu mallar üzerinden işaretler. anlam üretimi, sistemin önemli egemenlik alanlarından biridir.

doğu'da zaman bir "kıymet" değildir. işaretlenmesi gereken bir şey değildir. doğulu toplumlarda çocukların doğum tarihlerinin bile aileleri tarafından kayıt altına alınmasına özen gösterilmediği bilinen bir gerçektir. erken yaşta ölenin adının kendinden sonrakine verildiği bir kültürde tarih, zaman ve diğerleri anonimdir. (kişinin doğum gününün kutlanması, bireyin ve bireyselleşmenin önemsendiği toplumların adeti olabilirdi elbet.)

doğu'da zaman, öldürülmesi gereken bir şeydir. anadolu'da herhangi bir kahveyi hıncahınç dolduran kalabalığa "ne yapıyorsunuz burada?" diye sorduğunuzda, alacağınız yanıt yalnızca ağız alışkanlığı yerleşmiş basmakalıp bir deyiş değil, aynı zamanda bir gerçekliktir. "vakit öldürüyoruz" derler. yalnızca işsiz ya da emekli oldukları için değildir vakti öldürülmesi gereken bir şey olarak görmeleri. vaktin kendisi öldürülecek bir şeydir zihnin işleyişinde. bir türlü geçmek bilmeyen, içi doldurulamayan, hep sıkıntısı duyulan, bir an önce öldürülüp kurtulunması gereken bir şey! zamanın durallığı, yaşamın işlerliğini de azaltır. hayatı kullanamadığınızda onu öldürmeye bakarsınız. kapalı toplumlar insanlarını çalıştırır; ama onlara hayatı kullandırtmazlar. çünkü bu alan geniş ölçüde hazzın, zevkin, öğrenmenin, gelişmenin, değişmenin olası tehlikelerini barındırır. dünyanın tekinsizliğini büyütür.

çoğu kez müzik, arkada ses olsun diye açılır/çalınır. kimse içiyle, içinin sessizliği ve boşluğuyla baş başa kalmak istemez çünkü. insan en çok içindeki boşluktan korkar. zamanın varlığını doldurmasına izin vermediği boşluktan.

18.04.2021

can sıkıntısı

schopenhauer

boş zaman, ariosto'nun dediği gibi, cahillerin can sıkıntısıdır. sıradan insanlar sadece zamanı geçirmeyi düşünürler; herhangi bir yeteneği olan kişi ise ondan yararlanmayı düşünür. sınırlı kafaların, can sıkıntısına çok maruz kalıyor olmalarının nedeni, onların zihninin, istençlerinin konularının ortamı olmaktan daha fazla bir şey olmamasıdır. bunun üstesinden gelebilmek için, istencin önüne, onu uyandırmak ve böylelikle bu konuyu kavrayacak zihnin de etkinliğe geçmesini sağlamak için, küçük, salt geçici ve gelişigüzel kabul edilmiş konular sürülür. bu konular, sözü edilen amaca yönelik olarak uydurulmuş, iskambil vb. oyunlardır. bu oyunlar olmazsa, sınırlı insan çareyi eline ne geçirdiyse şıkırdatmakta ve tıngırdatmakta bulur. sigara da seve seve düşüncelerin yerine koyacağı bir şeydir. bu yüzden tüm ülkelerde, tüm toplumun baş uğraşısı iskambil oyunu olmuştur. bu oyun topluluğun değerinin ölçütüdür ve tüm düşüncelerin iflasıdır. insanların birbirleriyle alışverişte bulunacakları düşünceleri olmadığı için, iskambil kağıdı alıp verirler ve birbirlerinin parasını almaya çalışırlar. ah, acınası insanoğlu!

nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinmeyen insan da en mutlu insandır; dışarıdan alınan pahalıya mal olur, bağımlılık yapar ve tehlike getirir, bıkkınlığa neden olur ve sonunda da, yerli toprağın ürünlerinin kötü bir ikamesidir.

17.03.2021

yazgı

felix pecaut

dışsal olaylara rağmen, ister uçarı veya ciddi, ister bencil veya eliaçık yön olsun, düşüncelerimizin alışık olduğumuz yönüne göre her gün yazgımızı oluştururuz. düşüncenin, duygunun, hayalin isteyerek büzdürülmüş bu kıvrımı bizi yan tutmaya, yollar izlemeye, ruh durumumuza yanıt veren ilişkileri seçmeye sürükler ve böylece yaşamımız, hemen hemen bilgimiz içinde bir yönde veya başka bir yönde kendini belirlenmiş bulur. öngörülemeyen olaylar ne olursa olsun bu yılın bize mutlu bir geleceği getirmesi bize bağlıdır; çünkü mutlu olmak için birinci koşul kendinin efendisi olmak, ne şeylere ne de insanlara bağımlı kalmaktır. bunu, çok uzun zaman önce bilge insanlar söylemişlerdi ve bu eski gerçek her zaman yeni olacaktır. kuşkusuz bu, gerçek mutluluğun gizini içermez -insanın yüreği kendi kendine yetmez- ama mutluluğun temel bir özelliğini gösterir. ve bu kendine egemen olma konumuna ulaşmak ve de onu kusursuz, gerginlik olmadan, gösteriş olmadan uygulamak bir günün eseri olmadığına göre, buna uyum sağlamaya çok erken başlayamazsınız.

7.02.2021

radyolu yıllar

murathan mungan

çocukluğumda, ankara'da, bir gecekondu semti olan topraklık'ta dayımların evinde kaldığımız sıralar, sabahın bir kör karanlığında bütün ev halkının uyanıp başarısız bir ihtilal girişimini nasıl heyecan, şaşkınlık ve korkuyla radyodan izlediğimizi hayal meyal anımsıyorum. kulağımız radyodaydı ve gözlerimiz semalarda ihtilal habercisi uçaklar arıyordu. sonuçta o ihtilal başarısız olduysa da, ben bütün gençliğimi karartmaya yetecek kadar başarılı 2 ihtilal daha gördüm.

rakamları koca koca dizilmiş, kadranında yem toplayan tavukların ya da kanat çırpan kuşların bulunduğu; kurgusu boşalırken çırpına çırpına zil çalarak kendini sağa sola savuran, o yıllarda hemen her evde görülen o yuvarlak masa saatleri, kaç kadının "mahir" ellerinde yeniden bir başka zamana kuruluyordu? ya da sandalye üzerine çıkılarak camlı kapağı "itinayla" açılan duvar saatinin akrebi, yelkovanı hangi dikkatli parmakların ucuyla bir kez daha şimdiki zamana düzeltiliyordu? o duvar saatleri ki, sarkacı, gecenin ileri zamanlarında boş salonlarda çınlarken, kaç kişinin uykusunun arasına, düşlerinin kuytusuna sızıyor ya da yatağında dönüp duran uykusu kaçmışlara uykusuzluğun saatini söylüyordu?

saat 19.00'da "ajans" başladı mı, evin reisinin komutuyla bütün oturma odaları derin bir sessizliğe gömülür; yalnızca radyoya kulak verilirdi. radyo, televizyon gibi bakışmaya engel değildi; radyo dinlerken çoğu kez göz göze gelir, bakışırdı insanlar; yalnızca radyodan değil, birbirlerinin gözlerinden de dinlerlerdi söylenenleri. bir diğerinin bakışındaki bulutlanma, gözlerdeki kısılma ya da yüzdeki küçük bir değişiklik, söylenenlere yeni anlamlar yükler; aynı haberde, bizim kaçırmış olabileceğimiz, farkına varamadığımız bir başka boyutun varlığını düşündürürdü. böyle zamanlarda radyo, başkalarının bakışlarından alınan yardımla da dinlenirdi.

sabahları yayımlanan "arkası yarın" on civarıdır. "arkası yarın" demek, en heyecanlı yerinde kesilen bir serüvenin, yarına aktarılması demektir. belki de birçoğumuzdaki, daha çok o yıllara özgü o şiddetli "yarın duygusunu" güçlendiren şeylerden biriydi; arkası yarın gelecek olan, devamı hep yarınlara ertelenmiş olan o uzun serüven.. o sonsuz yarın umudu.

türk ve dünya edebiyatının birçok klasiğiyle radyo oyunları sayesinde tanıştık. birçok yazarı böyle tanıdık belki ya da böyle sevdik. seslendirenler diye anons edilen, bir dolu roman, hikaye ve kahramanını sesleriyle oturma odalarımıza taşıyan kimi adları duyduğumuzda yüreklerimiz heyecanla çarpardı. birçok sese öyle sevdalandık. yalnızca sesine sevdalandığımız, yüzünü hiç bilmediğimiz sevgilileri oldu çocukluğumuzun. sonsuz sevgilileri.. sesleriyle ruh verdikleri, yeniden yarattıkları kahramanlarla bir alaşım haline gelerek herkesin hayallerinde farklı farklı gövdelendiler. şimdi bile, zaman zaman tıpkı eski bir sevgili gibi çınlatıyorlar kulaklarımızı.

akşamüstü saat beşte mutlaka fasıl çalar, okul dönüşüdür. tutumlu ailelerin, hava tam kararmadan elektrik açmadıkları, her şeyin loş ve gölgeli olduğu, eşyanın kuytuda kaldığı alaca saatlerdir bunlar. akşam yemeklerinde ya da sonrasında, tavandan sarkan çıplak ampul ışığının muşamba masalarda patlayan çiğ aydınlığında çok daha iyi gizlenebilen, gözlerden saklanabilen bütün aile içi sorunlar, derin mutsuzluklar, onmazlıklar, bütün içe kapanışlar, vazgeçişler, pişmanlıklar, yılların tortusunda birikmiş ya da törpülenmiş söylenmeyen birçok şey, aydınlıkta değil de işte o kuytu saatlerde, o ışığı kıt odalarda, yıllardır saklanmış bütün aile sırlarının birdenbire ortaya dökülüvermesi gibi ansızın bütün çıplaklıklarıyla ortaya çıkıverip kendilerini bir bir ele verirler. her şeyin bir ışık ve gölge sorunu olduğunu, "aydınlanma anları" için ille de çıplak ışığa gerek olmadığını düşünür insan.

erken büyümüş bazı çocukların, bir gün, bir okul dönüşü ansızın anlayıverdikleri şey, belki de budur. bazı şeyleri görmemizi ışığa değil gölgeye borçluyuzdur.

yıllardır herkesin birbirinden sakladığı onca şey, herkesin fasıl şarkılarıyla kendi iç yolculuklarına çıktığı, herkesin hesaplaşmalarını tuttuğu bir kuytu defterin sayfalarını geçmişten gelen eski bir rüzgarın usulca dalgalandırdığı o içedönük akşam saatlerinde, uzun sürmüş bir sonbaharın ya da erken gelmiş bir kışın akşamüzerinde, birdenbire, yarısı gölgede kalmış yüzlerden, herkesin içindeki sızıyı istemeden ele verdiği dalgın duruşlardan, koltuğun kenarından sonsuza bırakılmış gibi sarkan bir elin ya da arkasındaki pencereden vuran ışıkta boynubükük duruşu bambaşka bir anlam kazanan yorgun bir başın havada asılı kalışından, içlerinden birinin durduk yerde iç çekişinden, arada bir su damlatan mutfak musluğundan ya da tam o saatte sokaktan geçen yoğurtçunun yorgun ve hüzünlü sesinden, bütün bunların toplamından oluşan o sisin kalınlığından herkesin hayatına yetecek kadar derin gölgeler kalır. gün perdelerde ağır ağır söner. ağır perdelerden sızan günün son ışıklarının eprimiş eşyaların üzerinde bıraktığı koyulaşarak derinleşen ve bir zaman sonra eşyanın dokusuna karışarak görünmez olan izlerde, yalnızca aile olmanın mutsuz tarihi değil, belki varoluşun kederi gizlenir. bir bilgi olarak değilse bile, bir sezgi, bir duygu, bir sızı olarak.. en çok da okuldan dönen çocuk.. erken büyüyen ve bir daha hiç büyümeyen çocuk.

müzik susar. koro söner. radyodaki ses söyler: fasıl heyeti'nden şarkılar dinlediniz.

11.12.2020

yoksulluk

victor hugo

gençlikteki yoksulluğun -başarıya ulaştığı takdirde- fevkalade olan yanı şudur ki, bütün iradeyi çaba göstermeye ve bütün ruhu bir amacı özlemeye yöneltir. yoksulluk maddi hayatı hemen çırılçıplak soyup onu iğrenç hale koyar; ideal bir hayata doğru o anlatılması güç atılışlar buradan kaynaklanır işte.

bir genç adamın sefaleti asla sefil değildir. herhangi bir genç çocuk, ne kadar yoksul olursa olsun, sağlığıyla, kuvvetiyle, canlı yürüyüşüyle, parlak gözleriyle, damarlarında sıcak sıcak dolaşan kanıyla; kara saçları, taze yanakları, pembe dudakları, beyaz dişleri, temiz nefesiyle ihtiyar bir imparatorda her zaman gıpta ve kıskançlık duygusu uyandırır.

25.11.2020

eski, uzak, mutlu

orhan pamuk

o eski, uzak ve mutlu zamanlarda anlamla hareket birdi. o cennet çağlarda evlerimize doldurduğumuz eşyalarla o eşyalara ilişkin hayallerimiz hep birdi. o mutluluk yıllarında elimize aldığımız aletlerin ve eşyaların, hançerlerin ve kalemlerin yalnızca gövdelerimizin değil, ruhlarımızın da bir uzantısı olduğunu herkes bilirdi. o zamanlar şairler ağaç deyince herkes tastamam bir ağacı hayalinde canlandırabilir, şiirin içindeki kelimenin ve ağacın, hayatın ve bahçenin içindeki şeyi ve ağacı işaret edebilmesi için uzun uzun hüner gösterip yaprakları ve dalları saymaya gerek olmadığını herkes bilirdi. kelimelerle anlattıkları şeylerin birbirine çok yakın olduğunu o zamanlar herkes o kadar bilirdi ki, dağlar arasındaki o hayalet köye sis indiği sabahlarda, kelimelerle anlattıkları şeyler birbirine karışırdı. o sisli sabahlarda uykularından uyananlar rüyalarla gerçekliği, şiirlerle hayatı ve adlarla insanları da birbirlerinden ayıramazlardı. o zamanlar hikayelerle hayatlar o kadar gerçekti ki, kimsenin aklına, hangisi hayatın aslı, hangisi hikayenin aslı diye sormak gelmezdi. rüyalar yaşanır, hayatlar yorumlanırdı. o zamanlar, her şey gibi insanların yüzleri de o kadar anlamlıydı ki, okuma yazma bilmeyenler ve alfayı meyve, a'yı şapka ve elif'i mertek sananlar bile, yüzlerimizin üzerlerindeki apaçık anlamın harflerini kendiliğinden okumaya başlarlardı.

19.10.2020

ölü zamanın ritmi

raoul vaneigem

kendimi ararken hangi sapa yollarda yolumu yitiririm? beni koruma numarasıyla, beni kendimden ayıran perde ne? beni oluşturan bu ufalanmış parçaların içinde kendimi nasıl yeniden keşfedebilirim? kendimi kavrama konusunda asla bilmediğim bir belirsizliğe doğru ilerliyorum. sanki önümdeki yol önceden belirlenmiş. sanki iç dünyam, kendi yarattığını sandığı; ama gerçekte onu biçimlendiren zihinsel bir manzaranın çizgilerinin bir parçası. saçma -dünyanın rasyonelliğini onayladığı ve tartışmasız kabul edildiği için saçmalar saçması- bir güç beni durmaksızın sıçramaya zorluyor; ama asla terk edemediğim sert bir zeminde ayaklarım. ve kendime doğru yaptığım bu yararsız atlayışımla, sadece bugünle olan bağımı yitirme başarısını gösteriyorum: çoğu kez, kendimden uzakta, ölü zamanın ritmiyle yaşarım.

25.08.2020

tek çağ

giovanni papini

yirmi yaşındaki bir genç adamın gözünde her ihtiyar düşmandır. her fikir tartışılırdır, her önemli insan yargılanmalıdır ve geçmiş zaman, yıldırımlarla bölünmüş uzun bir geceye, karamsar ve sabırsız bir bekleyişe, şimdi, nihayet, bizimle doğan o sabahın sonsuz alaca karanlığına benzer. yirmi yaşındaki genç bir adama, sökmekte geciken şafağın beyaz ve hassas yansımaları varmış gibi gözükür gün batımlarında; ölülere eşlik eden meşaleler yeni şenliklere yakılan mutluluk ateşleridir ve dinibütün çanların yakınışları yeni doğumların habercisi ve yeni ruhsal vaftizlerin eşlikçisidir. bu, hayatın kahramanca yaşandığı, her boğayı boynuzlarından yakalamak gibi erkeğimsi kötü bir huya sahip olunan, titreyen elde kiraz ağacından bir sopa ve kafada bir şapkayla çevik adımlarla yürünen tek çağdır.