bret easton ellis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bret easton ellis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.05.2021

bir kız

bret easton ellis

bir çarşamba gecesi. m.k.da tanıştığım, benim için adsız kalan bir kız, oturma odamda kanepenin üzerinde oturuyor. bir şişe şampanya, crystal, yarılanmış, cam sehpanın üzerinde duruyor. çeşitli düğmelere basarak şarkılar seçiyorum, wurlitzer'ı canlandıran şarkılar. sonra pencereleri açıyorum, terasa açılan raylı kapıları, gerçi serin bir gece, güz ortası ve o da çok ince giyinmiş; fakat bir kadeh crystal daha alıyor ve bu onu yeterince ısıtıyor ki, bana hayatımı nasıl kazandığımı sorma gücünü kendinde buluyor. ona harvard'a gittiğimi, oranın iş idaresi bölümünden mezun olduktan sonra wall street'te çalışmaya başladığımı anlatıyorum, pierce and pierce'da. o ya anlamayarak ya da şaka olsun diye, "o da neresi?" diye sorunca yutkunuyor ve arkam ona dönük olarak, yeni onica'mı düzeltirken zar zor "bir.. ayakkabıcı" deme gücünü buluyorum kendimde.

yatak odası. çıplak, bütün vücudu yağlanmış, çükümü emiyor, onun üzerinde ayakta durmuşum, sonra çükümü sağlı sollu suratına vuruyorum, ellerimle saçından kavrayıp ona "siktiğimin orospusu, kancık" diyorum, bu onu daha da tahrik ediyor ve uslu uslu beni emerken, klitorisini parmaklamaya başlıyor ve taşaklarımı yalarken de bana "hoşlanıyor musun?" diye soruyor, "ev-vet, ev-vet" diye cevap veriyorum nefesim sıklaşarak. memeleri dik, büyük ve sert, her ikisinin de uçları iyice sertleşmiş, ben sertçe ağzına verirken boğulur gibi oluyor, bense aşağıya doğru uzanıp onları sıkıyorum ve daha sonra, kıçına bir dildo sokup kayışla bağladıktan sonra, onu düzerken memelerini tırnaklıyorum, ta ki o bana durmamı söyleyene kadar.

"oh, tanrım" demekte şimdi. tahrik oluyor, tokatlıyorum onu, sonra hafif bir yumruk indiriyorum ağzına, sonra öpüyorum, dudaklarını ısırarak. korku, dehşet alıyor kızı, şaşalıyor. kayış kopuyor ve kız beni itip kurtulmaya çalışırken dildo kayarak çıkıyor kıçından. öte yana yuvarlanıyor, kaçmasına izin vermiş gibi yapıyorum, sonra o elbiselerini toparlar ve mırıldanarak benim nasıl da "siktiğimin manyak bir orospu çocuğu" olduğumu söylerken üzerine sıçrıyorum, çakal gibi, kelimenin tam anlamıyla ağzım köpürerek. bir çığlık atıyor, özür dileyerek, isterik hıçkırıklar içinde, kendisini incitmemem için bana yalvararak, gözyaşları içinde, memelerini örterek, utanç içinde şimdi. fakat hıçkırıkları bile beni tahrik etmeye yetmiyor. suratını mace'lerken biraz zevk alıyorum, kafasını dört ya da beş kez duvara vururken daha azını, sonunda bilincini kaybediyor, duvarda üzerine saç yapışmış küçük bir leke bırakıyor. o yere yığıldıktan sonra banyoya yollanıyorum ve kokainden bir çizgi daha çekiyorum.

kız bağlı olarak yerde yatıyor, çıplak, sırtüstü, elleriyle ayaklarının uçlarına metal ağırlıklar asılı, bunlar da yerdeki tahtalara diktiğim direk gibi şeylere bağlı. elleri çivi dolu, bacakları mümkün olan en geniş biçimde iki yana açılmış. kıçının altına bir yastık sürmüşüm ve açık organını baştan aşağı peynirle sıvamışım, hatta birazını da vajinasına tıkamışım.

belli belirsiz kendine gelip de üzerinde ayakta duran beni gördüğünde, benim insanlıktan tamamen yoksun oluşumun onu, akıl fırttıran bir dehşetle doldurduğunu görüyorum. vücudunu televizyonun önüne yerleştirdim, video kayıt cihazında eski bir bant var, ekranda ise son videoya aldığım kız. ekranda, yere bir cesedin yanı başına çömelmiş, kızın beynini yemekteyim, hapır hupur götürüyorum, pembe, parça parça tombul etin üzerine grey poupon sürmekteyim.

"görebiliyor musun?" diye soruyorum; ama televizyondaki varolmayan kıza değil. "şunu görüyor musun? seyrediyor musun?" diye fısıldıyorum.

elektrikli matkabı onun üzerinde kullanmaya çalışmaktayım, zorla ağzının içine sokarak; ama bilinci yeterince yerinde, dişlerini kapayacak, onları kenetleyecek gücü var ve matkap dişlerini kolaycacık delip geçse de olay beni enterese etmiyor; bu yüzden ağzından kan sızan kafasını tutup kaldırıyorum, onu videonun geri kalanını seyretmeye zorluyorum ve o ekranda mümkün olan her deliğinden kanlar sızan kıza bakarken, ne olursa olsun, bütün bunların kendi başına da geleceğini anlamış olduğunu umuyorum. sonunun şurada, apartman dairemin zemininde yatmak olacağını, elleri direklere çivilenmiş olarak, vajinasına kırık cam parçaları ve peynir tıkıştırılmış olarak, kafatası çatlamış ve mosmor olmuş bir halde, herhangi bir başka seçim yapmış da olsa öyle olacağını. benim onu nasıl olsa bulacağımı. hayat böyledir işte.

elimdeki içi boş plastik tüplerden birini vajinasına sokmaya çalışıyorum, vajinanın dudaklarından birini zorlamaya çalışarak, zeytinyağıyla yağlanmış dahi olsa tam girmiyor. bu sırada frankie vallie, müzik kutusunda "beterin var beteri"ni söylüyor, ben de tüpü kancığın amcığına sokmaya çalışırken dudaklarımı sözlere uydurarak eşlik ediyorum. dudaklarının dışına kezzap dökmekte buluyorum çareyi, böylece et yağlanmış tüpü içine alacak kadar genişler diye, gerçekten de çok sürmüyor, kolayca giriyor. "umarım canın yanıyordur." diyorum.

mutfaktan oturma odasına taşırken sıçan kendini cam kafesin duvarına vuruyor. geçen hafta ona oynasın diye satın aldığım ve şu anda kafesin bir köşesinde ölüsü duran, çürümekte olan öteki sıçandan geri kalanları yemeyi reddetti. son beş gündür özellikle aç kalmasını sağladım. cam kafesi kızın yanı başına, yere koyuyorum ve belki de peynirin kokusundan ötürü sıçan fıttıracak gibi oluyor, önce kafesin içinde daireler çiziyor, sızlanıyor, sonra açlıktan zayıf düşmüş bedenini kafesin kenarından aşırıyor. sıçanı dürtmem bile gerekmiyor, öyle ki, kullanmak üzere yanımda getirdiğim bükülmüş tel askı elimde kalıyor ve henüz kızın bilinci yerindeyken, hayvana bir enerji geliyor, hiç zorluk çekmeden tüpe hızla dalıyor, gövdesi yarı yarıya tüpün içinde kayboluyor, derken dakika geçmeden, tümüyle -yerken iki yana sallanan sıçan vücuduyla- içeri girip kayboluyor, kuyruk hariç; tüpü hızla çekip çıkarıyorum kızdan, kemirgeni içeride bırakıyorum. çok geçmeden kuyruk bile kayboluyor. kızın çıkardığı sesler, genel itibariyle, anlaşılmaz şeyler.

sıçanın kızın içine alt tarafa girdiğini gördükten bir ya da iki dakika sonra kızın bilincinin hala yerinde olduğundan, başını acıyla iki yana salladığından, gözlerinin dehşet ve şaşkınlıktan iri iri açıldığından emin olarak, elektrikli testere marifetiyle saniyeler içinde onu ikiye biçiyorum. vızlayan dişler deri ve kas ve sinir ve kemik dinlemeden öyle hızla yarıp geçiyor ki, kız bacaklarını -kalçaları aslında, parçalanmış vajinasından geriye kalanlar- vücudundan ayırdığımı ve onları, içlerinden fışkıran kanlarla, neredeyse bir ganimet gibi havaya kaldırdığımı görecek kadar bir süre canlı bile kalıyor. gözleri bir dakika açık kalıyor, umarsız ve gözbebekleri kayık, sonra kapanıyorlar ve sonunda, ölmeden önce, öylesine, anlamsızca burnundan içeri doğru bir bıçak sokup bıçağı alnının derisinden dışarı çıkana kadar ittiriyorum, sonra çenesinin kemiğini kırarak kesip atıyorum. sadece ağzının yarısı var, onu da düzüyorum bir, iki, derken üç kere. hala nefes alıp almadığına aldırmadan gözlerini oyuyorum, sonuna doğru parmaklarımı kullanarak.

sıçanın kafası çıkıyor önce dışarı -bir şekilde ters dönmüş karın boşluğunda- baştan aşağı mor bir kana batmış -elektrikli testere kuyruğunun da yarısını götürmüş- ta ki ayağımın altında parçalayıp öldürmek hissi gelinceye kadar ona biraz daha brie peyniri veriyorum, sonunda da öldürüyorum. daha sonra, kızın uyluk kemiğiyle çene kemiği fırında pişmekte, tutam tutam edep yeri kıllarını kristal bir steuben küllüğe dolduruyorum, tutuşturunca hemen yanıveriyorlar.

4.05.2021

ideal okur

alberto manguel

ideal okur, romanın ana karakteridir.

ideal okur, kelimeler sayfanın üstünde bir araya gelmeden hemen önceki yazardır. 

ideal okur kitabın karakterlerinden birine aşık olma yetisine sahiptir. 

ideal okur tarih hatasıyla, belgesel hakikatlerle, tarihi doğrulukla, topoğrafik kesinlikle ilgilenmez. 

ideal okur, yazardan daha zekidir ama bunu yazarın aleyhine kullanmaz. 

ideal okur metni altüst eder. yazarın söylediğini olduğu gibi kabul etmez. 

ideal okur sözlük kullanmayı sever.

ideal okur, biriktiren bir okurdur. bir kitabın her okunuşu, anlatının anısına yeni bir katman ekler. 

ideal okur bütün edebiyatı anonimmiş gibi okur. 

bir kitabı kapattığında ideal okur, onu okumasa dünyanın daha yoksul olacağı duygusuna kapılır.

ideal okur, bir yazarın bir akşamı şarap içerek birlikte geçirmeye karşı çıkmayacağı biridir.

vladimir nabokov: iyi bir okur, önemli bir okur, aktif ve yaratıcı bir okur, yeniden okuyan bir okurdur.

sayfanın kenarına yazmak, ideal okurun bir işaretidir.

sivil itaatsizliği savunduğunu düşündüğü için don quijote'yi yasaklayan pinochet, o kitabın ideal okuruydu.

goethe: üç tür okur vardır. bir, yargılamaksızın keyfini çıkaran; üç, keyfini çıkarmadan yargılayan; iki, keyif alırken yargılayan ve yargılarken keyif alan. sonuncu sınıf, hakikaten bir sanat eserini yeniden üretir; üyeleri fazla değildir.

ideal okur, bret easton ellis'in yazdıklarıyla ilgilenmez.

ideal okur çevirmendir, metni teşrih edebilir, derisini soyabilir, iliğine kadar dilimler, her arter ve damarı izler ve sonra da tamamen yeni, duyarlı bir varlığı ayakları üstüne kaldırır. ideal okur tahnitçi değildir. 

emerson: insan iyi okumak için mucit olmalı. 

werther'i okuduktan sonra intihar eden okurlar ideal değil, sadece duygusal okurlardı. ideal okur ender olarak duygusal olur.

her ideal okur çağrışımsal bir okurdur ve sanki bütün kitaplar yaşı olmayan, verimli bir yazarın kitabıymış gibi okur kitapları.

15.08.2020

çöl

bret easton ellis

eskiden doğa ve toprak, yaşam ve suyun olduğu yerde, bitimsiz bir çöl gördüm, bir tür kratere benzeyen, öylesine uzak ki mantıktan ve ışıktan ve ruhtan, zihin onu herhangi bir bilinç düzeyinde kavrayamaz ve algılamaya yaklaşsan bile zihnin gerisin geriye kaçar, içine alamaz onu. öyle açık ve gerçek ve yaşamsal bir manzara idi ki benim için, el değmemişliğinde neredeyse soyuttu. benim anlayabildiğim buydu, benim hayatımı yaşama biçimim, çevresinde hareketlerimi ördüğüm şey, elle tutulur, gözle görünür olanla hesaplaşma biçimimdi. benim gerçekliğimin çevresinde dönendiği coğrafya: benim aklıma gelmezdi hiç, insanlar iyi midir, insan kendini değiştirebilir mi, insan bir duygudan ya da bir bakıştan ya da bir jestten haz duyarsa dünya daha iyi mi olur ya da birinin aşkını ya da iyiliğini kabul ederse. hiçbir şey olumlayıcı değildi; "ruh cömertliği" lafı hiçbir şeyi açıklamıyordu, bir klişeydi, kötü bir şakaydı. seks aritmetiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla. arzu anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı. düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey.. insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey. benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi.

28.11.2017

ay parkı

bret easton ellis

ne kadar uzağa giderseniz sorular o kadar çoğalır.

thomas mcguane: salakça şeyler yaparak insanların dikkatini çekmenizin mesleki açıdan uzun vadede tehlikesi, eninde sonunda kendinizin de bir bilet almak zorunda kalmanızdır.

"hayatta her şey paradır."

john o'hara: birisi hakkında kanaat sahibi olmuş insanlar fikirlerinin değişmesinden, yeni kanıtlar ya da savlar ışığında yargılarının zıttını benimsemekten hoşlanmazlar ve onları fikirlerini değiştirmeye zorlayan kişi en hafif tabirle zamanını harcar ve belaya davetiye çıkarıyor olabilir.

"asla uyuma; çünkü ikinci fırsat diye bir şey yoktur."

amerikan sapığı'ndaki o cinayetlerle işkenceler aslında patrick bateman'ın  amerika'daki yaşam tarzının ve kendisinin bu hayatın içinde kısılı kalmış olmasının -ne kadar parası olursa olsun- yol açtığı öfke ve hiddetle kurulmuş fantezilerdiler. o fanteziler bir kaçıştı. kitabın tezi buydu. toplumla, davranış tarzlarıyla ve geleneklerle ilgili bir kitaptı, kadınları kesip biçmekle değil.

yazarların hayatları bir yalan girdabıdır. yazarlar allayıp pullamaya odaklanır. başkalarını memnun etmek için yaparız bunu. bir yazarın fiziksel yaşamı durağandır ve bu kısıtlamayla savaşmak için her gün zıt bir dünyanın ve bir başka benliğin inşa edilmesi gerekir.

evlilik sevgiyle, boşanmaysa parayla ilgilidir.

her şeyi görmezden gelmek çok kolaydır. dikkat etmektir asıl zor olan.

19.01.2016

amerikan sapığı

bret easton ellis

kızların peşinde oldukları şey nezaket değildir.

iyi karakterli kız dediğin, küçük taş gibi bir vücudu olan, bütün cinsel talepleri çok fazla orospulaşmadan yerine getiren ve esas itibariyle o siktiğimin salak çenesini tutan bir piliçtir.

piliçlerin tek varlık nedeni bizi tahrik etmektir.

bana doğru gelen güzel bir kız görünce iki şey düşünürüm. bir yanım onunla çıkmak, ona gerçekten iyi, hoş davranmak, gerektiği gibi davranmak ister. öteki yanım ise mızrağın ucuna geçirilmiş kellesinin nasıl görüneceğini düşünür.

judith martin: her içgüdünün peşinden gitsek, şu anda birbirimizi boğazlıyor olurduk.

bazı insanlar olmadan dünya daha yaşanacak bir yer olur.

iyi karakterli olup da aynı zamanda akıllı ya da matrak ya da belki zekimsi gibi ya da hatta belki yetenekli olan tek piliç cinsi çirkin piliçlerdir.

"hayat bir sırdır
herkes tek başınadır"

yaşadığımız dünyada başkalarıyla empati kurmak imkansız olduğu için, her zaman kendi kendimizle empati kurabiliriz.

judith martin: insanların yaptığı büyük hatalardan biri, görgü kurallarının sadece mutlu fikirlerin ifadesi olduğunu sanmaktır.

masumlara göre zamanlar değil bu zamanlar.

13.08.2013

sıfırdan az

bret easton ellis

lise son sınıfta, yıl sonunda bir gün okula gitmedim. arabayla, tek başıma palm springs'e gitmiş, yolda o zamanlar hoşuma giden, ama şimdi artık beğenmediğim bir sürü eski kaset dinlemiştim. sunland'deki bir mcdonald's'ta bir coca cola içmek için durduktan sonra, çöl yoluna sapmış ve eski evimizin önüne park etmiştim. ailemin almış olduğu yeni ev hoşuma gitmemişti; ev iyi olmasına iyiydi; ama eski ev gibi değildi. eski ev boştu, dış görünüşü gerçekten berbat ve bakımsızdı, eskiden evin önündeki çimenlik olan yerde yabanotları damdan düşmüş bir televizyon anteni, boş çöp tenekeleri vardı. havuz boşaltılmıştı, tüm anılarım canlanmış, ağlayarak boş havuzun basamaklarına okul üniformamla oturmak zorunda kalmıştım. cuma geceleri gelişimizi, pazar geceleri ayrılışımızı, büyükannemle havuzun yanındaki şezlonglarda iskambil oynayarak geçirdiğimiz öğleden sonraları geliyor gözlerimin önüne. ama artık kalmamış çimenliğin her yanına fırlatılmış boş bira tenekeleriyle parçalanmış, kırılmış pencereler tüm bu anılara gölge düşürüyordu. halam bu evi satmayı denemiş; ama duygusallığa kapılmış olacak ki sonradan vazgeçmişti. babam da satmak istemiş, kimsenin satamamış olmasına da gerçekten sinirlenmişti. bu durumda ev konusunu konuşmaz olmuşlar, ev aralarında böylece kalmış, bu konu da bir daha açılmamıştı. o gün çevresine bir göz atmak ya da evi görmek için gitmemiştim palm springs'e. okuldan kaçmak için, başka bir şey için de gitmemiştim. oraya gitmemin nedeni her şeyi eskisi gibi anımsamak isteyişimdi galiba. bilmiyorum.

los angeles'dayken dinlediğim, yerel bir topluluğun söylediği bir şarkı vardı. şarkının adı 'los angeles' idi, sözleri ve imgeleri o kadar sert ve dokunaklıydı ki, aklımda günlerce yankılanmıştı bu şarkı. daha sonra anladığıma göre, bu imgeler benim kişisel imgelerimdi, tanıdığım hiç kimse de paylaşmamıştı onları. benim algıladığım imgeler, kentte yaşamaktan aklını kaçırmış insan imgeleriydi. kendi çocuklarını yiyecek kadar aç ve doyumsuz anne-babaların imgeleriydi. asfalt yolda durmuş havaya bakarken, güneşten gözleri kör olmuş, benim yaşımda, yeniyetmelerin imgeleriydi onlar. bu imgeler kentten ayrıldıktan sonra bile aklımdan çıkmadı. bu imgeler o kadar acımasız ve kötüydüler ki, daha sonra, uzun süre onlar benim için tek gönderme noktası oldular sanki. ayrıldıktan sonra.

31.07.2013

uzun lafın kısası

çehov: dünya büyüktür ama, gene de çaldığı şeyi saklayacak yer bulamaz insan.

alain: neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.

sean o'casey: politika, esaretindeki binlerce insanı katletmiştir; din ise on binlercesini.

antoni casas ros: hayaller kurulabilir, gökyüzü arzulanabilir, hafızada binlerce enfes anı canlandırılabilir; ama bir bedenin bir ötekini arayışının yeri nasıl doldurulabilir?

la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.

bret easton ellis: en büyük iki yalan nedir? "paranı geri vereceğim." ve "ağzına boşalmayacağım."

ferit edgü: insanoğlunun bazı gerçeklerini hasıraltı etmek sevdasında olan ahlakçılar kadar ahlaksız kişi yoktur.

johannes mario simmel: hayatta işlenecek tek günah, cesaretini kaybetmektir.

michel tournier: insanın yaşamındaki en heyecan verici şey, içinde doğuştan var olan sapkınlık yönelimini keşfidir.

samuel taylor coleridge: on bin kişiden biri bile, ateist olabilecek zihin gücü ve kalp temizliğine sahip değildir.

thomas bernhard: kendimizi aldatmayalım; cenazeler her zaman tiyatrodur.

robert m. pirsig: biz hepimiz, başkalarının hayaletlerini kibirle aşağılarız; ama kendimizinkileri cahilce, barbarca üstün tutarız.

31.05.2008

uzun lafın kısası

charles fourier: 
medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.


emma goldman: insanlığın barışa yönelmesi için, despotlara ne bu dünyada ne de öbür dünyada saygı göstermemek gerekir.

henry miller: yarım düzine iyi kitap, hayatının sonuna kadar ruhunu besleyecek yeterli gıdadır.

bret easton ellis: kızların peşinde oldukları şey nezaket değildir.

h.l. mencken: ahlaki kesinlik her zaman kültürel bayağılığın simgesi olmuştur. kişi ne kadar az medenileşmiş olursa, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildiğinden o kadar emin olur.

la bruyere: sevdiğimiz insanın yanında olunca, konuşmak, hiç konuşmamak, hepsi birdir.

marquis de sade: en büyük zevklerimden biri sikim kalktığında tanrıya küfretmektir.

stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

richard dawkins: din, egemen kesim tarafından halkı zaptetmek için kullanılan bir araçtır.

stefan zweig: savaşa hazırlanan bütün diktatörler, hazırlıklarını bütünüyle tamamlayıncaya kadar sürekli barıştan söz ederler.