zygmunt bauman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zygmunt bauman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.11.2022

üstinsan

zygmunt bauman

nietzsche'nin tam anlamıyla insani, mutlu yaşam için ideal reçetesi -ki yaşadığımız postmodern ya da akışkan modern zamanlarda popülerlik kazanan bir idealdir bu- çoğu sıradan ölümlüye ayak bağı olan her türlü prangadan kaçınabilen yahut kurtulabilen, kendini ispatlama sanatının büyük üstadı olan "üstinsan" imgesidir. üstinsan gerçek bir aristokrattır -"bütün alçak, fesat, kaba, avam"ın büyük hıncının karşı etkisi ve şantajına boyun eğip köşesine çekilerek özgüven ve kararlılığını yitirene kadar, "kendilerinin ve eylemlerinin iyi olduğunu düşünen, kudretli, yüksek statülü, yüce gönüllü olandır."

üstinsan'ın, -daha doğrusu nietzsche'nin geçmişte bir zamanlar var olduğunu düşündüğü/tasvir ettiği- ilk, katışıksız ve saf halinde yeniden canlandırılan ya da yaşam verilen, geçmişin aristokratı olduğunu söyleyebiliriz. bu üstinsan, kendi geçici talihsizliklerinin ve aşağılanmışlıklarının geride bıraktığı bütün ruhsal kalıntılarından kurtulan ve kendi iradesi ve eylemiyle geçmiş günlerin asıl aristokratlarına doğal ve gerçekçi gelen şeyi yeniden yaratan kişidir.

nietzsche şunu vurgular: "soylu olanlar kendilerini düpedüz mutlu hissediyordu; mutluluklarını yapay bir şekilde üretmek ya da mutlu oldukları konusunda kendilerini telkin etmek ve kandırmak zorunda değildiler. dört başı mamur, kuvvetle dolup taşan ve bu nedenle kaçınılmaz olarak canlı insanlar olsalar da, mutluluğu eylemden ayrı düşünemeyecek kadar akıllıydılar. onların zihinlerinde eylem mutluluk addediliyordu kaçınılmaz olarak."

nietzsche'nin "üstinsan"ı açısından, güç ve bütün kuralları ve yükümlülükleri önemsememe kararı, uzlaşmaya karşı canını dişine takarak savunulması gereken yüce bir değerdir. gelgelelim, çok geçmeden nietzsche'nin de ortaya çıkaracağı gibi, üstinsan tarzında kendi kendisinin efendisi olmaya giden yolda, çetin bir engel de, zamanın boyun eğmez mantığıydı; hanna buczynska-garewicz'in içgörülü yorumuna göre, özellikle de can sıkıcı, bununla birlikte ehlileştirilemez "anın dayanma gücü" idi.

kendi kendisinin efendisi olmak, öz-yaratım projesine ters düşen dış güçlerin etkisini geçersiz kılma ya da en azından nötrleştirme yeteneği gerektirir. bununla birlikte bu tür güçlerin arasında en çetin ve karşı konulmaz olanlar, müstakbel üstinsan'ın tamamen kendi kendisinin efendisi olmaya yönelik kendi dürtüsünün izleri, tortuları ya da artıklarıdır; kendisinin üstlendiği ve onun uğruna başardığı eylemlerin sonuçlarıdır. mevcut an -nitekim tamamen kendi kendisinin efendisi olma yolundaki her adım şöyle ya da böyle mevcut andır- halihazırda bütün bu olup bitenden muntazam bir şekilde koparılamaz. yeni bir başlangıç layıkıyla yerine getirilemeyecek bir fantezidir. zira aktör mevcut ana varırken bütün önceki anların silinmez izlerini taşır; üstinsan olmak için, geçmiş anların izlerinin kendi geçmiş eylemlerinin izleri olması kaçınılmazdır. tamamen kendine yeterli ve bağımsız bölüm bir mittir. edimlerin, kendilerinden daha uzun yaşayan sonuçları vardır.

buczynska garewicz şu yorumda bulunur: "geleceği tasarlayan istenç, geçmiş tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. eski hesapları düzenleme istenci geçmişe yönlendirir ve bu, nietzsche'nin edebi sözcüsü zerdüşt'ün ifade ettiği gibi, istencin diş gıcırdatması ve bir başına çektiği eziyettir." anın dayanma gücü, yeni başlangıç denemelerinin ölüm çanıdır diyebiliriz. yatkın bir kulak açısından bunun sesi, yeni başlangıca girişilmeden çok daha önce işitilebilir olacaktır. kendi kendinin efendisi olmanın oluştuğu gebelik döneminde, pek çok embriyonun yaşamı düşükle sonlanır.

nietzsche üstinsanın -kendi geçmiş eylemleri ve sorumlulukları da dahil- geçmişe alayla yaklaşmasını ve kendini bunlardan kurtulmuş hissetmesini ister. ancak bir kez daha tekrarlamam gerekirse: yaratıcılığın hareketini yavaşlatan ya da durduran ve geleceğin tasarımcılarının ellerini bağlayan geçmiş, yitip gitmiş anların tortusundan başka bir şey değildir. şimdiki zayıflıklar, bunların geçmişteki güç gösterilerinin doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıdır. daha da korkuncu, hırslı üstinsanlar -yani, nietzsche'nin çarpışma çağrısını ciddiye alan ve onu izlemeye karar veren insanlar- daha becerikli ve azimli hale geldikçe, gücün ve onun görüntülerinin içerisinde yuvalanan mutluluğu yenileyip genişletecek mevcut anların her birine ve her türlüsüne de bir o kadar ustalıkla hükmeder, manipüle edip sömürürler. başarılarının etkileri ne kadar derin ve hatta silinmez olursa gelecekte manevra alanları da bir o kadar dar olacaktır.

nietzsche'nin üstinsanının akıbeti de, sıradan insanlar olan çoğumuzun akıbeti gibi olmaya mahkum gibi görünmektedir. örneğin, douglas kennedy'nin "kendi hayatını yaşamak isteyen adam"ın öyküsündeki kahraman gibi. bu adam, her daim daha fazla özgürlük düşlerken, aile yaşamının gitgide artan kapan ve tuzaklarıyla aralıksız bir şekilde kalınlaşan, kendisini çevreleyen yükümlülük duvarları arasına hapsolmayı sürdürüyordu. yüklerden kurtulmuş olarak yolculuk etme kararı vermişken, kendisini olduğu yere bağlı tutan yükleri çoğaltıyor ve böylece de en küçük hareketi külfet haline getiriyordu. bu tür çözülmez çelişkilere bulaştığından -daha doğrusu kendi kendini bulaştırdığından- kennedy'nin kahramanı yanıbaşındaki kişiden daha fazla baskıya maruz kalıyor değildi. hiç kimsenin kurbanı, yahut hiç kimsenin kininin ya da kötülüğünün hedefi de değildi. özgürce kendini ispatlamaya dair düşlerini engelleyen, kendisinden ve kendini ispatlamaya yönelik çabalarından başka bir şey değildi. altında ezildiği ve sızlandığı yük, kennedy'nin öne sürdüğü gibi, sabah yataktan çıkmak için iyi bir neden sunan bütün bu takdire şayan ve gıpta edilen "yaşamın ürünleri" olan çabaların -kariyerinin, evinin, çocuklarının, büyük banka kredisinin- gıpta edilen ve aslında değer verilen meyvelerinden oluşuyordu.

dolayısıyla nietzsche'nin maksadı bu olsun ya da olmasın, ki muhtemelen onun maksadına karşıt olarak, onun mesajını bir uyarı olarak yorumlayabiliriz: kendini ispatlama bir insanlık kaderi olmasına rağmen ve bu kaderi hayata geçirmek için hakikaten kendi kendinin efendisi olmaya yönelik bir üstinsan gücüne ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, ayrıca bu kaderi tamamına erdirmek ve böylece kendi insani potansiyelinin hakkını vermek için gerçekten bir üstinsan gücünün araştırılması, toplanması ve harekete geçirilmesine ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, üstinsan projesi, belki de kaçınılmaz biçimde, en başından kendi yenilgisinin nüvelerini taşır.

31.08.2022

uzun lafın kısası

ayn rand:
insanın bir baloda entelektüel olması gerekmez. yalnızca neşeli olması yeter.

scott adams: ne kadar hızlı hareket edersen et, asla ufuk çizgisine ulaşamazsın.

sorti/monaldi: rahat özgürlük her şeyi barındırır. az ve iyi değerlidir, çok ve kötü olandan.

hüseyin rahmi gürpınar: bu şifa bulmaz manevi hastalıklar, kederler, ağlayışlar sonuna kadar sürecek mi? çünkü bugünkü uygarlık, övündüğü ve görkemiyle dolu olan sinesinden bu sefaletleri kovup çıkaramadı.

frida kahlo: hayatta bazı şeylerin sizi sorgulaması gereklidir. insan kendini o şeylere göre belirler, sonra bir bakar ki ilerliyor.

jose saramago: belki de mutluluk yalnızca budur: deniz, ışık ve baş dönmesi.

richard bach: en büyük öğretmenleri bulun, en zor soruları sorun. size asla "felsefe oku." veya "üniversiteden mezun ol." demezler. söyleyecekleri şudur: "zaten biliyorsun."

marquis de sade: kalpten gelen her şey yanlıştır. ben sadece duyulara inanırım, cinsel arzu ve alışkanlıklara. aradığım, istediğim sadece budur.

arthur koestler: tarihin bize öğrettiği şeylerden biri de şudur: çoğu kez yalanlar gerçeklerden daha çok işe yarar. çünkü insanoğlu miskindir ve gelişme yolunda bir adım atabilmesi için kırk yıl çölde yürümesi gerekir.

thomas hardy: ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taş yüreklilik dışında her şeye razıyım.

epikuros: bilge âşık olmaz; cenaze işleriyle de uğraşmaz. bilge hitabet gösterisi yapmayacaktır. bilge evlenmeyecek ve çocuk yapmayacaktır.

william s. burroughs: fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.

zygmunt bauman: insanlık durumu olarak bilinen muğlak, çelişki dolu çıkmaza basit, dolaysız, tek hamleli çözümler bulmak mümkün değildir.

goethe: saf adamcağızlar bilmezler insanın okumayı öğrenmesi için ne kadar çok zaman ve emek ister! ben bu işe 80 yıl harcadım ve ereğime ulaştığımı şimdi bile söyleyemem.

2.08.2022

milgram deneyi

zygmunt bauman

stanley milgram'ın deneklerine, öğrenmeyi daha verimli kılacak yolların keşfedilmesi amacıyla yapılan bir araştırmaya katılacakları söylenmiştir.

öğrenci ilk hatasını yaptığında deneklerden ona elektrik şoku uygulamaları istenmiştir. şok düzeyi 15 volttur. 15 voltluk bir şok tümüyle zararsızdır ve hissedilmez. burada ahlaksal bir sorun yoktur.

bir sonraki şok elbette daha güçlüdür; ama yalnızca hafifçe. her şok bir öncekinden hafifçe daha yüksektir.

deneğin davranışının niteliği tümüyle suçsuzdan vicdansıza doğru ama dereceli bir şekilde değişir.

denek kesin olarak nerede durmalıdır? bu iki tür davranışı birbirinden ayıran çizgi hangi noktada aşılmıştır? denek bunu nasıl bilecektir?

bir çizgi olması gerektiğini saptamak kolaydır; ama bu çizginin nerede olması gerektiğini saptamak pek kolay değildir. eğer denek bir sonraki şokun kabul edilemez olduğuna karar vermişse bu şok -her seferinde- bir öncekinden yalnızca hafifçe şiddetli olduğuna göre, verdiği son şok uygulamasının gerekçesi neydi? atmak durumunda olduğu adımın uygunluğunu reddetmek az önce atmış olduğu adımın ahlaksal değerini düşürmektir ve bu, deneğin kendi ahlaksal değerini düşürür.

denek, deneyi derece derece gerçekleştirerek tuzağa düşmüştür. deneyi yapanlar ahlaksal kaygıların ifade edilmesi karşısında hep "dokularda kalıcı hiçbir hasar kalmayacak" gibi donuk, alışılmış ve sönük bir açıklamayla yanıt verdiler.

bir deneyde, deneğe, kurbana şok verecek tetiği çekmesi değil de, başka bir denek asıl şoku verinceye dek, yalnızca yardımcı bir eylemde bulunması emredildiğinde, 40 yetişkinden 37’si en yüksek şok düzeyine dek çıktı.

milgram'in vardığı sonuca göre, kötü bir eylemin yapıldığı bir zincirde yalnızca bir ara halka ve eylemin nihai sonuçlarından uzak olunduğunda sorumluluğun görmezden gelinmesi psikolojik yönden kolaydır.

milgram'in deneyindeki deneklere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde yalnızca %30’u emre itaati deney sonuna dek sürdürdü. kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde itaat edenlerin oranı %40’a yükseldi.

kurbanlar bir duvarın ardında gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıkları duyulur olduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62,5’e fırladı. sesin kapatılması, oranı daha fazla yükseltmedi, oran ancak %65 oldu. bu, bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi gösterir. kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale geliyordu.

30.04.2022

uzun lafın kısası

dostoyevski:
temiz giysilerin bile yakışmadığı insanlar vardır.

paulo coelho: sorunlarımızın çoğu kurallara uymaktan kaynaklanır.

cenap şahabettin: kırda gezerken süprüntü görmeye başladınız mı, anlayınız ki biraz sonra bir insan topluluğuna rast geleceksiniz.

goethe: halk, kadınlar gibi muamele görmek ister. onlara duymak istediklerinden başka bir şey söylenemez.

halil cibran: insanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde; ama iskender ve napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

tolstoy: dinim falan yoktur benim. çünkü kendimden başka hiç kimseye inanmam. hiç kimseye. bir adım olduğunu sanıyorlar. oysa yoktur adım. hepsini attım; ne adım vardır ne yurdum. ben varım yalnız.

victor hugo: en iyiler bile bencil düşüncelerden büsbütün arınmış değildirler.

zygmunt bauman: gerçekten ilelebet hatırlamamız gereken şey, herhangi bir şeye ve herhangi birine ömür boyu bağlılık konusunda ant içmekten kaçınmak gerektiğidir.

scott adams: her zaman zebra gibi bir şeyin evrende hareket halindeki bir grup molekülden nasıl oluştuğunu merak etmişimdir.

octavio paz: tutsaklar, uşaklar ve baskı altında ezilen halklar sürekli maske taşırlar; gülen ya da asık yüzlü bir maske.

jodi picoult: eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: hiçbir şey değişmiyor.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

7.12.2021

yaşam sanatı

zygmunt bauman

farkında olalım veya olmayalım, hoşumuza gitsin veya gitmesin, yaşamlarımız bir sanat yapıtıdır. yaşamlarımızı yaşama sanatının gerektirdiği gibi sürdürmek için, tıpkı herhangi bir sanatın ustası gibi, kendimize -en azından ortaya kondukları anda- açıkça karşı koyması güç olan sorunlar belirlememiz gerekir. her ne yapıyor veya yapabiliyorsak, onunla aşık atmak için, -en azından seçim anında- erişimimizin epeyce ötesinde olan hedefler ve -en azından çoktan edinilmiş- becerilerimizi can sıkıcı bir şekilde epeyce aşıyormuş gibi görünen mükemmellik standartları seçmeliyiz. imkansız olanı denememiz gerekir. kesinlik bir yana, hiçbir güvenilir, yararlı öngörüden destek almadan, uzun ve zahmetli bir çabayla, bu standartları bazen yakalayabileceğimizi, bu hedeflere varabileceğimizi ve böylece sorunlarla başa çıkabileceğimizi olsa olsa umabiliriz.

belirsizlik insan yaşamının doğal habitatıdır, belirsizlikten kaçma umuduysa insan yaşamındaki arayışların motorudur. belirsizlikten kaçmak, yalnızca zımnen varsayılsa bile, her türlü karma mutluluk hayalinin en önemli bileşenidir. "gerçek, muntazam ve eksiksiz" mutluluğun, her zaman belli bir uzaklıktaymış gibi görünmesinin nedeni de işte budur: malum ufuk gibi, ne zaman yakınlaşmaya çalışsanız uzaklaşır.

30.09.2021

uzun lafın kısası

richard bach:
bu dünyanın gerçek olmadığını hatırlayın.

şükrü erbaş: dağıstan'da avarlar, hayatını istediği gibi yaşayamamış insanların mezar taşlarına "100 yaşına kadar yaşadı ama dünyaya gelmedi" diye yazarlarmış. 

thomas mann: dünyadaki bu ölüm şenliğinden ve yağmurlu akşam gökyüzünü kızgın alevlere boğan bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı dersin?

tolstoy: bu dünyadaki hayatımızın hiçbir anlamı yoktur.

trevanian: aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

victor hugo: elmaslar ancak toprağın karanlıklarında, gerçekler de ancak düşüncenin derinliklerinde bulunur.

vincent van gogh: gerçekten anlam taşıyan az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

zygmunt bauman: özgün güzergahlar bile art arda uğranılacak limanların listesinden başka bir şey olamaz.

cenap şahabettin: olağanüstü ruhlarda erdem gibi kusur da benzersiz bir büyüklük halini alır.

goethe: hiç kimse, affettiği zaman olduğu kadar yükselemez.

halil cibran: söylediklerimin yarısı anlamsızdır; ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları.

2.08.2021

gevşemenin zevkleri

zygmunt bauman

laura potter -onları oraya getiren "acil iş" ne olursa olsun bekleme zorunluluğuna verip veriştiren- "her kaybolan saniyeye sövüp sayan tez canlı, huysuz, kızgın suratlı insanlar" bulacağını umarak, her çeşit bekleme salonuna ilişkin yaratıcı araştırmasına girişmişti. "anlık tatmin tutkumuz" yüzünden, birçoğumuzun "bekleme yetisini de kaybettiğini" düşünüyordu: "bekleme"nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu (olabildiğince) yitirdik ve yeni, favori sıfatımız "hemen" oldu. artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. bay veya bayan doğru'nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz. görünen o ki, zamanla yarıştığımız yaşamlarımızda, yirmi birinci yüzyıl ingilizlerinin artık hiçbir şeyi beklemeye vakti yok.

gelgelelim, laura potter'ın (ve belki de çoğumuzun) şaşkınlığına karşın, potter çok farklı bir tabloyla karşılaştı. nereye giderse gitsin, aynı hissi duyumsadı: "beklemek bir keyifti. beklemek bir lükse, sıkıca programlanmış yaşamlarımızda bir pencereye dönüşmüş gibi görünüyordu. 'halihazırdaki' blackberry'ler, dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları kültürümüzde 'bekleyenler', bekleme salonunu bir sığınak yeri olarak düşünmekteydi." potter çalışmasını, "belki de bekleme salonu bize son derece zevkli olan, maalesef unutulmuş gevşeme sanatını hatırlatır." diye bitiriyor.

gevşemenin zevkleri, başka şeylerin peşine düşmek için zaman kazanma uğruna hızlandırılan bir yaşamın sunağına serilmiş tek şey değildir. kendi becerimiz, adanmışlığımız ve zor kazanılan marifetlerimiz sayesinde bir zamanlar elde edilmiş sonuçlar yalnızca havalı bir kredi kartı ve bir tuşa basmayı gerektiren bir cihazda "taşeronlaştırıldığında", birçok insanı eskiden mutlu kılan ve muhtemelen herkesin mutluluğu açısından yaşamsal olan şey ("başarıyla kotarılmış iş", ustalık, maharet ve beceri karşısında, yıldırıcı bir görevin yerine getirilmesi, inatçı bir engelin üstesinden gelinmesi karşısında duyulan gurur) zamanla yitirilir.

daha uzun vadede, bir zamanlar elde edilen beceriler ve yeni beceriler kazanma ve uzmanlaşma hüneri de yitip gider ve bunlarla beraber, özsaygının açığa çıkardığı mutluluğun yanı sıra, yerine başka bir şey koyması çok güç olan izzetinefsin yaşamsal şartı, yani ustalık yeteneğini tatmin etme zevki de yitip gider.

22.06.2020

eğitimin görevi

zygmunt bauman

"hayata hazırlamak" -bütün eğitim faaliyetlerinin sürekli, değişmez görevi- her şeyden önce gündelik hayatı sürdürme yeteneğini, belirsizlik ve müphemlikte, farklı bakış açılarıyla uyum halinde, yanılmaz ve güvenilir otoritelerin yokluğunda geliştirmek anlamına gelmelidir; farklılığa hoşgörü ve farklı olma hakkına saygı gösterme arzusu anlamına gelmelidir; eleştiri ve özeleştiri melekelerini güçlendirme, kişinin yaptığı seçimlerin ve bu seçimlerin yol açtığı sonuçların sorumluluğunu üstlenmesinin gerektirdiği cesaret anlamına gelmelidir; "çerçeveleri değiştirme" ve özgürlükten kaçma ayartısına, yeni ve beklenmedik keyiflerin beraberinde getirdiği kararsızlık endişesiyle birlikte direnme yeteneğinin kazanılması anlamına gelmelidir.

11.05.2020

gözlem

zygmunt bauman

gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını ileri sürüyor. eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde, sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

16.03.2020

kelebek etkisi

zygmunt bauman

amos oz'un 28 ağustos 2005'te goethe ödülü'nü kabulünde acı bir şekilde yorumladığı gibi, sosyal bilimcilere göre, bütün insan saikleri ve eylemleri çoğunlukla kişisel kontrolün ötesinde olan koşullardan kaynaklanır. toplumsal özgeçmişimiz tarafından kontrol ediliriz.

yaklaşık yüz yıldır, bize sadece ekonomik kişisel çıkar tarafından güdülendiğimiz, etnik kültürümüzün ürününden ibaret olduğumuz, kendi bilinçaltımızın kuklasından başka bir şey olmadığımız söyleniyor.

oz, buna katılmadığını belirtiyordu: "şahsen ben, kadın olsun erkek olsun, her insanın, kendi yüreğiyle, iyiyi kötüden ayırabileceğine inanıyorum. bazen iyiyi tanımlamak güç olabilir, ancak kötünün açık işareti vardır: her çocuk acının ne olduğunu bilir. bu yüzden bilerek can acıttığımız her defasında, bir başkasına ne yaptığımızı biliriz. kötülük yapıyoruzdur."

meteorolog edward lorenz büyük bir şaşkınlık içinde, bir bahar günü pekin'de kanat çırpan bir kelebeğin meksika körfezi'nde güz fırtınalarının yörüngelerini pekala değiştirebildiğini bulmuştur. ne çıkar ki bundan? yoksa, insan yaşamına rastlantılar mı yön verir? defetmek, geriye almak, geçersiz kılmak şöyle dursun, öngörülemeyen rastlantılar mı yön verir? neyi seçtiğimizin bir önemi var mıdır? kısacası, yaşamımızı şekillendirme konusunda bizler ıstaka mı, ıstakayı tutanlar mı yoksa bilardo topu muyuz? oyuncu muyuz yoksa oynanan mı?

22.12.2019

nietzsche

zygmunt bauman

"yalnızca yarından sonraki gün bana aittir. bazıları ölümden sonra doğar."

işte böyle dedi zerdüşt aracılığıyla. insanlığa "şimdiye kadar verilmiş en büyük armağanı" vermişti. yaşamına ilişkin geriye dönük genel bir araştırmayı da aşağıdaki hükümle sonuçlandırıyordu:

"yazgımı biliyorum. bir gün korkunç bir şeyin anısıyla birlikte anılacak benim adım -yeryüzünde eşi görülmemiş bir krizin, en derin vicdan çatışmasının, o güne dek inanılmış, istenmiş, kutsallaştırılmış ne varsa, hepsine karşı yöneltilecek bir son sözün anısıyla. insan değilim ben, dinamitim. ilk saygın insan olmak benim yazgım. hakikati ilk keşfeden bendim."

17.11.2019

mutlak

zygmunt bauman

insanlık durumu olarak bilinen muğlak, çelişki dolu çıkmaza basit, dolaysız, tek hamleli çözümler bulmak mümkün değildir.

tzvetan todorov şu uyarıda bulunuyor: "mutlak" peşinde olanların karşılaşabilecekleri yaygın bütün tuzaklar, aşk peşinde olanların sıklıkla yöneldiği dolambaçlı yollara çarpıcı biçimde benzer.

"aşk sever ve severken de her zaman sahip olduğundan daha fazlasını arar." der scheler.

özgün güzergahlar bile art arda uğranılacak limanların listesinden başka bir şey olamaz.

lawrence grossberg'in belirttiği gibi, "bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor."

gerçekten ilelebet hatırlamamız gereken şey, herhangi bir şeye ve herhangi birine ömür boyu bağlılık konusunda ant içmekten kaçınmak gerektiğidir.

22.09.2019

satın alınan mutluluk

zygmunt bauman

gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını söylüyor.

eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

üstelik, yukarıda sayılanlar gibi ticari ve pazarlanabilir olmayan şeyleri elde etmekte kullanılabilecek zaman ve enerjiyi, yalnızca mağazalar yoluyla elde edilebilen bu metalara yetecek kadar para kazanmak için kullanmak ağır bir külfettir. şu epeyce muhtemeldir ki yitirilenler kazanılanları çoğu kez geçer ve mutluluk yaratmak üzere artan gelir kapasitesinin yerini, paranın satın alamayacağı şeylere erişimin azalmasının neden olduğu mutsuzluk alır.

eldeki bir şeyin nicelik olarak artışı hiçbir şekilde başka bir nitelikteki ve değerdeki şeyin yokluğunu tam anlamıyla telafi etmez.

mutluluğu, mutluluk yaratması beklenen meta alışverişiyle özdeşleştirmenin en önemli sonuçlarından biri de, mutluluk arayışının gün gelip duracağı olasılığına şans tanımamaktır.

mutluluk arayışı asla sona ermeyecektir. çünkü arayışın sonu, bizatihi mutluluğun sonu anlamına gelecektir. emniyetli mutluluk durumu erişilebilir olmadığı için, arayışta olanları bir dereceye kadar da olsa mutlu tutabilen tek şey, elden sürekli kayıp giden bu zor hedefin takibidir. mutluluğa giden bu yolda bitiş çizgisi yoktur. görünüşte araçlar amaçlara dönüşür. düşlenen ve gıpta edilen mutluluk durumunun belirsizliği için tek teselli, amaçlanan yolda ilerlemektir. bitkinlikten yere yığılmayıp ya da kırmızı kart görmeyip yarışta kalındığı müddetçe nihai zafer umudu canlı kalır.

etiketin, markanın ve alışveriş merkezinin müşterileri için yapabileceği şey işte budur: kafa karıştırıcı ölçüde dolambaçlı, bubi tuzaklı mutluluk yolunda onlara rehberlik etmek. kişinin doğru yolda olduğunu, hâlâ yarışta bulunduğunu ve umut beslemeye devam edebileceğini onaylayan, herkesçe tanınan ve saygı duyulan bir sertifikayla ortaya çıkarılan bir mutluluktur bu.

doğru etiket veya markayı taşıyan ve doğru mağazadan edinilen şeylere sahip olmak ve bunları herkese sergilemek, esas itibariyle gözettikleri ya da göz diktikleri toplumsal mevkiyi elde etme ve muhafaza etme meselesidir.

toplumsal olarak tanınmadığı, yani, söz konusu kişi doğru "toplum" tipi tarafından (toplumsal mevkideki her kategorinin kendine özgü yasaları ve hakimleri vardır) meşru ve hak sahibi üye olarak -"bizden biri" olarak- onaylanmadığı sürece toplumsal mevkinin hiçbir anlamı yoktur.

alışverişçilerden oluşan bir toplumda ve alışverişten oluşan bir yaşamda, mutlu olma umudunu kaybetmediğimiz müddetçe mutluyuzdur, bu umudun birazı canlı kaldığı müddetçe mutsuzluktan azadeyizdir.

öyleyse mutluluğun anahtarı ve mutsuzluğun ilacı, mutlu olma umudunu canlı tutmaktır.

işler gerçekten sarpa sardığında kurtuluş aramanın bir yeniliği yoktur; insanlar her zaman bunu denemiş ve çeşitli ölçülerde de başarılı olmuştur. gerçekten yeni olan şey, kişinin kendi benliğinden kurtulma ve ısmarlama bir benlik edinme düşüdür.

çoğu çağdaşımız için mutluluk daha ziyade, her ne kadar sabır ve çelik gibi sinirler gerektirse de, "insanın kendi yolunda gitmesi" (henüz tatmin edilmemiş arzularla dürtülen ve hedeften hâlâ belli bir mesafede bulunan insanın düş kurmaya ve bu düşlerin gerçekleşmesi için çabalamaya ve umut beslemeye devam etmeye zorlanması) bir değer olarak kabul edilir ve şüphesiz ki son derece de kıymetli bir değerdir.

bu, muhtemelen seneca'nın tüm kalbiyle onaylayarak aktardığı epiküros'un düşüncesiyle anlatmak istediği şeydir: "eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olamayacaksınız, eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız." ya da "yaygın kabul gören şeyin en iyi olduğunu düşünerek söylentiye boyun eğmemiz ve birçoğumuzun izinden gidebileceği pek çok iyi şey bulunmasından ötürü akıldan ziyade öykünme ilkesiyle yaşamamız kadar başımıza bela getiren başka bir şey yoktur." yorumuyla; "doğal arzular sınırlıdır; yanlış görüşlerden kaynaklanan arzular dur durak bilmez. zira hatanın son durağı yoktur." uyarısıyla; son olarak da "ne kadar çok insanla kaynaşırsak tehlike de o kadar artacağı" için "özellikle kaçınılması gereken en önemli şey" olarak "kitlesel kalabalıkları" seçme kararıyla da anlatmak istediği budur.

"insanın kişiliğine en çok zarar veren şey, bir gösteri izleyerek zaman geçirmektir. çünkü o anlarda, eğlence aracılığıyla, ahlaksızlık büyük bir kolaylıkla gelip içimize yerleşiverir."(seneca) kısacası: kalabalıktan kaçının, kitlesel dinleyici topluluklarından sakının, -felsefeye ve edinip sahip olabileceğiniz bilgeliğe ait olan- kendi düşüncenize kulak verin.

seneca, "insan dünya üzerindeki geçici yolculuğunda kadim tanrı'ya eşittir." der. hatta bir bakıma insan tanrı'dan üstündür: tanrı'nın kendisini korkuya karşı koruyacak doğası vardır. ancak insanı korkudan her ne korursa korusun, insanın bunu kendi aklıyla üretmesi gerekir.

kuşaklar arasındaki değişimi ve özellikle de bu değişim sonucu ortaya çıkan yaşam tarzlarını son derece doğru ve içgörülü bir biçimde analiz eden hanna swida-ziemba, "eski kuşaklar kendilerini gelecek kadar geçmişle de tanımlıyorlardı." diyor. ama yeni kuşaklar için var olan tek şey şimdiki zaman.

sorun, ebediliğin insanlara yasaklanmış olmasıdır ve dolayısıyla hepsi acılar içinde bunun farkında olan ve kaderin bu hükmüne karşı gelmek için pek umut beslemeyen insanlar, trajik hikmetlerini kırılgan ve geçici hazların hayhuyunda bastırmaya ve köreltmeye çalışır. bu, hiç kuşkusuz yanlış bir hesap olduğundan -ki bunun nedeni yanlış hesaba yol açan şeyle aynıdır (yani, trajik hikmet asla kovalanamaz ya da temelli olarak ortadan kaldırılamaz)- insanlar, maddi zenginlikleri ne olursa olsun, kendilerini ebedi tinsel yoksulluğa mahkum eder: yani daimi mutsuzluğa.

"insan kendini mutsuz olduğuna inandırdığı kadar mutsuzdur." (seneca)

insanlar zor durumlarının sınırları içerisinde, mutluluğa giden yolu aramak yerine, yol boyunca bir yerlerde iğrenç ve menfur kaderlerinden kurtulabileceklerini ya da atlatabileceklerini umut ederek yan yollara saparlar -ancak, onları (içtenlikle istenen ama elde edilemeyen) keşif yolculuğuna çıkmak üzere harekete geçiren umarsızlığa varırlar nihayetinde. bu yolculukta insanların yapabileceği tek keşif, kat ettikleri yolun, kendilerini er geç başlangıç çizgisine getirecek olan bir yan yol olduğudur.

20.09.2019

belirsizlik

zygmunt bauman

belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği yegane topraktır.

belirsizlik insan yaşamının doğal habitatıdır -belirsizlikten kaçma umuduysa insan yaşamındaki arayışların motorudur. belirsizlikten kaçmak, yalnızca zımnen varsayılsa bile, her türlü karma mutluluk hayalinin en önemli bileşenidir. "gerçek, muntazam ve eksiksiz" mutluluğun, her zaman belli bir uzaklıktaymış gibi görünmesinin nedeni de işte budur: malum ufuk gibi, ne zaman yakınlaşmaya çalışsanız uzaklaşır.

ne kadar aksi denenirse denensin, yaşam belirsizlikler eşliğinde yaşanır. her karar, rastlantısal kalmaya mahkumdur. hiçbiri riskten muaf değildir ve başarısızlığa ve sonradan duyulacak pişmanlıklara karşı güvence altına alınmamıştır. bir seçim yönündeki her sava karşılık, aynı ağırlıkta olan bir karşı sav bulunabilir. nebulanın ışığı ne kadar parlak olsa da, başlangıç noktasına geri dönmeyi arzulama ya da buna zorlanma ihtimaline karşı bize garanti vermeyecektir. mazbut, şerefli, tatmin edici, değerli (ve elbette mutlu!) bir yaşam yolunda ilerlerken, bize rehberlik edecek ışığı temin ettiği için seçilmiş bir yıldıza güvenerek, hataları önlemeye ve belirsizlikten kurtulmaya çalışırız. gelgelelim çok kısa bir süre sonra öğreniriz ki, rehberlik edecek yıldızı seçen son kertede bizizdir ve bu seçim de diğer seçimlerimiz kadar risklere gebedir ve böyle de olmak zorundadır. sonuna kadar da bizim seçimimiz, bizim sorumluluğumuz olarak kalacaktır.

7.09.2019

ayartma

zygmunt bauman

insanlar yedi gün yirmi dört saat doğru ve uygun olduğunu düşündükleri yolları terk etmek, el üstünde tuttukları ve kendilerini mutlu ettiğini düşündükleri şeylere sırtlarını dönmek ve gerçekte olduklarından farklı olmak için çekidüzen verilmeye, eğitilmeye, öğüt almaya, kandırılmaya ve ayartılmaya eğilimlidirler.

grossberg, eğer ısrar edilirse, saiklerinin arkasındaki akıl yürütmeyi aşağıdaki gibi aktarabilecek insanların davranışını "ironik nihilizm" diye adlandırıyor: kandırmanın yanlış olduğunu ve kandırdığımı biliyorum, ancak işler böyle yürüyor, gerçeklik böyle bir şey. yaşamın ve her seçimin bir dolap olduğu bilinir, ancak bu bilgi o kadar evrensel kabul görüyor ki artık hiçbir alternatif yok. herkes herkesin kandırdığını biliyor, dolayısıyla herkes kandırıyor ve şayet ben kandırmazsam, aslında dürüst olmanın ıstırabını çekerim.

25.08.2019

yaşam sanatçısı

zygmunt bauman

bugünlerde her insan kendi seçimleri olduğu için değil, deyim yerindeyse, evrensel talih öyle buyurduğu için birer sanatçıdır.

"yaşam bir sanat yapıtıdır" önermesi, ("tıpkı ressamların resimlerini ya da müzisyenlerin bestelerini yapmaya çalıştıkları gibi, yaşamınızı güzel, ahenkli, duyarlı ve anlamlı yapmaya çalışmak" türü) bir varsayım ya da nasihat değil gerçeğin bir ifadesidir.

eğer yaşam bir insan yaşamı ise -yani irade ve seçme özgürlüğüyle donatılmış bir varlığın yaşamıysa- sanat yapıtı olmaması mümkün değildir.

akışkan modern dünyada, hiçbir değerli etkinlik değerini çok uzun süre koruyamaz.

ürettiği sanat yapıtının sokaklarda ve kamusal alanlarda ya da birinin özel çalışma odasında takdir edileceği konusunda biraz olsun umut olmadıkça, yaşam sanatının çok fazla anlamı yoktur.

yaşam sanatçılarının (bilinçli ya da bilinçsiz ve beceriyle ya da beceriksizce) nakşetme çalışmalarında kullandığı keskiler, onların karakteridir. thomas hardy "insanın kaderi onun karakteridir." derken bu ilkeden bahsediyordu. talih ve onun gerilla birlikleri olan rastlantılar, yaşam sanatçılarının karşı karşıya olduğu seçim gruplarını belirler. ancak hangi seçimlerin yapılacağını belirleyen karakterdir.

løgstrup ve levinas, her iki filozof da başka insanların iyiliği amacıyla yapılan davranışın, eğer tarafsız değilse ahlaki olmadığı görüşünü paylaşır: bir edim, ancak hesaplanmayan, doğal ve kendiliğinden olan ve çoğunlukla üzerinde düşünülmemiş bir insanlık dışavurumu olduğu müddetçe ahlakidir.

bilelim bilmeyelim, isteyelim istemeyelim, beğenelim beğenmeyelim; hepimiz kendi yaşamlarımızın sanatçılarıyız. sanatçı olmak, aksi halde biçimsiz ve şekilsiz olacak şeye biçim ve şekil vermek demektir. ihtimalleri manipüle etmek demektir. aksi halde "kaos" olacak şeye bir "düzen" dayatmak demektir: belirli olayları diğerlerinden daha olası hale getirerek, aksi halde kaotik -gelişigüzel, rastgele ve dolayısıyla önceden kestirilemez- olacak bir grup şeyi "organize etmek" demektir.

15.05.2019

orta sınıfın çilesi

zygmunt bauman

hem maddi hem de simgesel değerlere (prestij, saygı, aşağılanmaya karşı korunma) erişim konusunda keskin bir kutuplaşmayla belirlenen, adamakıllı tabakalaşmış toplumlarda, mutsuzluk tehdidine karşı en hassas kişiler, tepeyle en dip arasında bulunan "aradaki" insanlardır.

üst sınıflar kendi üstün konumlarını korumak için neredeyse hiçbir şey yapmaya gerek duymaz, alt sınıflar da kötü talihlerinden kurtulmak için neredeyse hiçbir şey yapamaz. oysa orta sınıflar için, imrendikleri ancak sahip olamadıkları şeyler ele geçirebilecekleri şeyler gibi görünürken, sahip oldukları ve keyfini sürdükleri şeyler -en ufak bir dikkatsizlikte- kayıp gidecekmiş gibidir. diğer insan kategorilerine kıyasla, zorundadır ve mutsuzluk korkusu ile görünürde güven dolu olan keyifli fasılalar arasında salınır dururlar. orta sınıf ailelerin çocukları, servetlerini yitirmemek ve var güçleriyle ve coşkuyla çalışarak ebeveynlerinin sahip olduğu rahat toplumsal mevkiyi yeniden yaratmak istiyorlarsa, durmadan çalışmaları gerekecektir.

"erdem gururun maskesiyse, insanlar güvenilmezse ve kimsenin kendinden başka dostu yoksa, herkesin herkese karşı olduğu bu savaştan nasıl kaçacağız?" (jean-claude michea)

29.11.2018

uzun lafın kısası

charles bukowski: sığınak çukurlarında melek bulunmaz.

albert caraco: evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

bertrand russell: milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

robert musil: diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zygmunt bauman: aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

immanuel kant: insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.

yuval noah harari: para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

carl sagan: hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

comte de volney: insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır.

inci aral: yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

9.11.2018

norm

zygmunt bauman

seneca: en yüce iyi, ölümsüz olandır; geçip gitme eğiliminde değildir, pişmanlığı olduğu kadar bıkkınlığı da dışlar. asil bir zihin asla kararlarında sendelemez, asla kendini hor görmez, yaşamında kusursuz olan bir şeyi asla değiştirmez. tensel hazlar açısından ise tam aksi geçerlidir: en yüksek sıcaklığa eriştikleri anda soğuverirler. tensel hazzın hacmi büyük değildir ve dolayısıyla hızlıca dolar. haz bıkkınlığa ve baştaki şevk can sıkıntısı ve miskinliğe dönüşür.

martin heidegger, ancak bir şeyler yanlış gittiğinde -iflasın eşiğine gelindiğinde, alışık olmadığımız şeyler gerçekleştiğinde ya da "normların dışına çıkılıp" dünyanın nasıl bir yer olduğu ve dünyada nelerin olabileceğine dair zımni varsayımlarımıza meydan okuyan şeylerle karşılaşıldığında- şeyleri gördüğümüzü, onların farkına ve bilincine vararak bütün dikkatimizi onlara yoğunlaştırıp maksatlı eylemin hedefleri haline getirdiğimizi söylemiştir.

7.11.2018

bağlanma korkusu

zygmunt bauman

stuart jeffries, eski "ölüm bizi ayırana kadar" tarzının yerini alma eğiliminde olan yeni ilişki tipleri hakkındaki yakın dönem bir araştırmada, "bağlanma korkusu"nun yükselişine işaret eder ve "riske maruz kalmayı asgariye indiren bağlılık vaadi olmayan şemalar"ın "giderek yaygınlaştığı"nı ortaya serer. bu şemalar iğneyi sıkıp içindeki zehri çıkarmayı amaçlar.

birlikteliğin dikenleri ve tuzakları yavaş yavaş ortaya çıktığından ve bunların tam dökümleri önceden güç bela oluşturulabildiğinden, ilişkiye girmek her zaman riskli bir iştir. ilişkileri iyi günde kötü günde, ne olursa olsun idame ettirecek bir bağlanmanın eşlik ettiği ilişkilere girmek, boş bir çek imzalamaya benzer. bu, başvurulacak hiçbir özel kurtuluş şartının olmadığı, henüz bilinmeyen ve tasavvur edilemez sıkıntılar ve ıstıraplarla karşılaşma ihtimalinin habercisidir. "yeni ve gelişmiş" "bağlılık vaadi olmayan" ilişkiler, öngörülen sürelerini, beraberinde getirdikleri tatmin süresine indirger: bağlanma, tatmin canlılığını kaybedene ya da makul standardın altına düşene kadar geçerlidir, bir an bile fazla sürmez.

aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

insan ilişkilerinin gitgide kırılgan hale gelmesi, uzun vadeli bağlanmaların popülerliğini yitirmesi, "görevler"in "haklar"dan çekilip alınması ve "kendine karşı yükümlülükler"in ("bunu kendime borçluyum", "bunu hak ediyorum" vb.) dışındaki yükümlülüklerden sakınılmasıyla uyumlu olarak, aşk ya en baştan kusursuz bir şey ya da hüsran olarak görülür -iyisi mi, aşktan vazgeçilmeli ve gerçekten de kusursuz olacağı umulan "yeni ve gelişmiş" bir modelle ikame edilmelidir. böyle bir aşkın, ilk ciddi anlaşmazlık ve yüzleşme şöyle dursun, en küçük hırgüre katlanması bile beklenemez.

kant'ın teşhisini anımsarsak, "mutluluk, aklın değil hayal gücünün bir idealidir." ayrıca kant şu uyarıda da bulunmuştu: "insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz." görünen o ki, john stuart mill, uyarısında bu iki hikmeti birleştirmişti: "kendinize mutlu olup olmadığınızı sorduğunuz anda artık mutsuzsunuzdur."

muhtemelen antik bilgeler de bu kadarından şüphe etmişti, ancak "dum spiro, spero" (nefes aldığım müddetçe umudumu yitirmeyeceğim) ilkesinin kılavuzluğunda, sıkı çalışma olmadan, yaşamın yaşamaya değecek hiçbir şey ortaya koymayacağını ileri sürmüşlerdi. anlaşılan o ki iki bin yıl sonra bile, bu önerme güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir.