salah birsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
salah birsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.08.2022

ayı dediğin

neyzen tevfik 

bir akşam asmalımescit'ten geçiyorum. baktım, bir çingene ayı oynatıyor. etrafını çoluk çocuk çevirmiş, seyrediyorlar; ama çingene ayıyı oynatamıyor. ayı usta. bir ehlinin elinde olsa mükemmel oynayacak. ama ayıcı acemi.

ben o zamana kadar ayı oynatmadım; ama çok seyrettim. çok seyrettiğim için biliyorum. nihayet, dayanamadım. sokuldum. çingenenin elinden ayının zinciriyle halkasının ipini çekip aldım. değneğini de aldım, tefini de: "gel arkamdan!" dedim.

ayı elimde, çingene peşimde, doğru tepebaşı bahçesi'ne. tepebaşı bahçesi o zaman rağbette. şişli'den, kadıköy'den, bütün kibar semtlerden, muhitlerden hanımlar, beyler akın akın gelip tepebaşı bahçesi'ni doldururlar. incesaz, orkestra dinlerler.

bahçe'ye girdim. hıncahınç! iğne atsan yere düşmez. ortaya doğru yürüdüm. önce bir hayret. bir sessizlik. sonra kulaktan kulağa fısıltılar: "neyzen. neyzen tevfik." arkasından bir alkış. saz durdu. ben ortaya geldim. defi çalıp ayıyı oynatmaya başladım. dedim ya, ayı usta. mükemmel oynuyor. oynattıktan sonra, değnekle koltuğunun altından dürttüm: "eskiden genç kızlar yavuklularını gördükleri zaman nasıl utanırlardı?" ayı bir pençesini kaldırıp yüzünü tuttu. utanma taklidi yaptı. elimi uzattım: "ya şimdikiler ne yapıyorlar?" o da pençesini uzattı; tokalaştık. kahkaha, alkış kıyamet! yine değnekle koltuk altından dürterek: "kocakarılar hamamda nasıl bayılır?" yere uzanıverdi. yine kahkahalar, alkışlar..

ayının zincirleriyle değneği çingenenin eline tutuşturdum. defi elime alıp parsa topladım. herkes, o zamanki kağıt yüz paralıklardan, çeyreklerden, mecidiyelerden, yeşil yirmi beş kuruşluklardan, elli kuruşluklardan, boyuna defin içine yağdırıyor. def doldu. getirip çingeneye verdim. çingene, o kadar parayı bir arada görmemiş. bir daha görmesine de olanak yok. paraları paylaşmak için davrandı. "haydi, haydi dedim. al o paraları da git! sade, ayı oynatmayı öğren! ayı dediğin böyle oynatılır.."

via salah birsel

27.06.2021

yanlış

salah birsel

süleyman nazif, ingiliz yazarı oscar wilde gibi dehasını yaşamına harcamış bir sanatçıdır. o keskin zekasını, diliyle yazarları, siyasetçileri sokmak yoluyla çarçur etmiştir. bir gün abdullah cevdet kendisine şöyle der:

"aman bir dizgi yanlışına kurban gittim ki olur şey değil. bir şiirimde 'vatanımın öksüzüyüm' demiştim, 'öküzüyüm' diye yayımlanmış."

süleyman nazif o her zamanki çıngıraklı kahkahasını attıktan sonra abdullah cevdet'e:

"buna dizgi yanlışı değil, dizgi doğrusu derler."

20.01.2019

saray mutfağı

salah birsel

ulusun paracıklarını -abdülhamit bu paracıkların kendisinin olduğunu sanır- asıl yutan saray boğazlarıdır.

yıldız köşk ve bahçeleri ayrı bir kenttir. 7000 tüfekçi, yani 7000 gırtlak onun üstündedir. valdesultanların, kadınefendilerin, ikballerin, şehzadelerin, cariyelerin, mabeyincilerin, bahçıvanların, aşçıların sayısı da 5000 dolaylarındadır. bunlara yıldız parkı içindeki atelyelerde çalışan usta ve işçileri katarsanız, gırtlaklar 15.000'e yükselir ki topunun doldurulup boşaltılması değme hazinelerin işi değildir.

bir süre sultan reşat'ın başkatipliğinde bulunan halit ziya uşaklıgil şöyle diyecektir:

- saray boğazı, doymak ve dolmak bilmeyen bir açlıkla ağzı açılmış, her şeyi yutmaya hazır ve ne tıkınırsa kanamayacak, sonu gelmeyecek bir ırmak biçiminde, derinliklerine akacak yiyecek dalgalarını bekleyen korkunç bir uçuruma benzer.

abdülhamit çağında saray mutfaklarının aylık masrafı 10.000 altındır. bir günde alınan tavuk sayısı da 500'den aşağı düşmez.

meşrutiyet'ten sonra yiyinti işleri oldukça değişir. şehzadelerin, sultanların boğazları saray mutfağından uzaklaştırılmıştır. üstelik bunların olsun, sultan reşat'ın olsun ödenekleri kısılmıştır. ne ki, bu padişah yavrularının gırtlakları, yine de, durmadan, dinlenmeden işler. abdülhamit'in oğlu şehzade burhanettin efendi 14 ocak 1910 cuma günü akşamı midesini şu yemeklerle sıvamıştır:

sebze çorbası, beyinli börek, hollanda salçalı kefal balığı, yeşillikli fileto, kuşkonmaz, enginar, pilav, kremalı kestane, dondurma, şekerleme.

bu arada punç da unutulmamış, yemek arasında ya da üstüne fincan fincan punç da devrilmiştir. bu yemeklerin burhanettin efendi'nin sofrasından hiç eksik olmadığını anlamak için şehzade'nin 1 mart 1916 çarşamba günü yediklerine de bir göz atalım:

kestaneli çorba, istakoz, mantarlı file, türlü, hindi kızartması, bezelyeli pilav, marmelatlı jenevuaz, viyana peyniri, meyve.

osmanlı imparatorluğu'nun kuruluş yıllarında türk mutfağının bir türlü yemekle yetindiğini belirtmeliyiz. sultan ii. murat çağında fransız elçisi marquis de la brouquiére'e çekilen bir şölende sadece parça etli pilav çıkarılmıştır. fatih sultan mehmet çağında da sarayda konuklara ve devlet büyüklerine yoğurtlu ve etli hamur (mantı) ya da ıspanaklı börek gibi bir türlü yemek verilirmiş. ama herkes doyacağı kadar alırmış. yemekten sonra da tanenli şerbetler içilirmiş.

20.05.2018

çevirmen

salah birsel

halit carım, la pensée turque adında fransızca bir gazete çıkaracaktır. yazıları türkçeden fransızcaya çevirecek her iki dili de bilen birine gerek duyar. biri, reşat nuri darago'yu salık verir. bu işi ondan iyi yapacak yoktur. mektup yazılır. iki gün sonra reşat nuri çıkagelir ve hemen de işe başlar. bir hafta, iki hafta, üç hafta. sonunda gazetede çalışanın darago değil, güntekin olduğu anlaşılır. ama halit carım, güntekin'in işinden o kadar memnun kalmıştır ki, bu mutlu yanlışlığa şükretmekten başka bir şey yapmaz.

2.01.2018

sergi

salah birsel

1937 yılında fikret mualla, ayvalık ortaokulunda resim öğretmenidir. ama bir gün petrograd'dan içeriye bir adam girer. fikret mualla'dır bu. masalardan birinde de hamit görele oturduğu için hemen yanına damlar. masaya raspalayınca da:

- okul müdürünü kovdum geldim. zeytinyağ zeytinyağ. nerdeyse salata olacaktım. kaçtım geldim.

- şimdi ne yapacaksın?

- isviçre'de sergi açacağım.

- kaç tuvalin var?

- yirmi.

- bu kadar resmi ne vakit yaptın?

- ne yapması, hepsi de boş tuval. dümbeleklere bir de resim mi göstereceğim? sergi açacağım sadece. gelsinler, boş tuvalleri seyretsinler.

5.11.2016

gece mavisi

salah birsel

"hayat, ancak ruh ile vücut arasında bir uyum varsa, ikisi arasında doğal bir denge kurulmuşsa ve her biri öteki hakkında tabii bir saygı besliyorsa tahammül edilebilen bir şeydir." (d.h. lawrence)

anais nin: yaşamın ya da aşkın bir anını yeniden yaratmak kadar insana mutluluk veren bir şey yoktur.

d.h. lawrence: sessizliğe, dinlenmeye, yalnızlığa önem verin. bunlar insanın çalışmasına yol açan şeylerdir.

charles baudelaire: biçim zorlayıcı olduğu için düşünce daha şiddetle fışkırır. bir hava deliğinden veya iki baca arasından, bir kemerden görülenin, büyük bir panoramadan daha derin bir sonsuzluk fikrini verdiğini bilmem hiç fark ettiniz mi?

fahir onger: değerler alanında mücadeleye atılan yapıt, eleştirmenin durumunu tayin eder. eleştirmenin işi de sanıldığı gibi önceden belli, kurallaşmış maddelerle saptanamaz. eleştirmene görevini ihtar eden de sanat yapıtının değerler alanındaki durumudur.

d.h. lawrence: aşkta sevgiliyi kandırmak; ele geçirmek ve ona aşkını söylemekten daha ince bir iştir.

aristoteles: ruh yaşamın en büyük bir anlatımıdır.

d.h. lawrence: benim en büyük dinim kan ile bedenin akıldan daha akla dayandığına inanmaktır. aklımız yanılabilir ama bedenin duyduğu, inandığı, söylediği şeylerin hiçbirinde yanılma yoktur.

şiir esintinin değil; aklın, hesabın, iradenin verimidir.

her insanda sonsuzluğa ve tanrı'ya yönelme duygusu vardır; bu yüzden insan geçici ve göreli olan her şeye bir karşılık bulmaya çalışır. ama bulamaz; çünkü her şey rüzgar, her şey küldür.

10.01.2016

şakşuka

salah birsel

orhon murat arıburnu içkiye pek yatkın değildir. ama evinde dostlarını ağırlayacak içki bulundurmayı da hiç eksik etmez. hem de içki şişelerini dolaplarda saklamaz, onları salonda iplerle tavana asarak konuklarının gözüne sokar. hemen hemen her koltuğun yanında tavandan sarkmış bir votka şişesi bulunur. içki içmek isteyenler yine yanındaki orta masası üzerinde duran bardağı alır, şişeden buraya içkiyi boca eder.

1946 yılında arıburnu, hacı emin efendi sokağında otururken bir pazar sabahı evine gelen behçet necatigil, oktay akbal ve salah birsel'i de yine böyle bir odada, duvardan duvara salıncak gibi sallanan içki şişeleriyle karşılamıştır. şişeler her üç konuğu iyisinden büyülemiş, şişelerin içindekiler ise onları yere sermiştir. bereket orhon içki şöleninin arkasından bol biberli bir şakşuka -meyhanelerdeki adı: menemen- şölenini de uygulama alanına koymuştur ki, bizimkiler iyice ayılmışlardır. o günden sonra içkiye değilse bile şakşukaya tövbe etmişlerdir.

31.03.2015

uzun lafın kısası

konfüçyüs: iyilikseverlik, bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır.

tagore: bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli.

andre maurois: bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.

cicero: adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlaken doğru olamaz.

bilge karasu: siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.

oscar wilde: hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.

ernest hemingway: başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur; asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir.

salah birsel: insanları en iyi nişanlar uyutur.

henry david thoreau: insan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

jeannette walls: eğer emin değilseniz, muhtemelen kötü bir fikirdir.

alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği, sözü edilemeyen şeylerde yatar.

melih cevdet anday: benim içimde hiçbir inanç yok, hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptıysam hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.

27.02.2015

uzun lafın kısası

salah birsel: her şahın işi, eninde sonunda iyi bir piyade ile biter.

andre malraux: yoksullar savaşmaya kararlı olduklarında zenginleri her zaman yenerler.

bhartrihari: kadın kalbi, aynadaki bir hayale benzer. yakalayamazsın. ruhu keçi yolları gibi eğri büğrü. nereye götüreceği bilinmez.

konfüçyüs: insanların yanlışları, sınıflarının özelliğidir.

chuck palahniuk: seks yaparken bir erkeğe annesini sorarsanız büyük patlamayı sonsuza kadar geciktirebilirsiniz.

ernest hemingway: erkek yenilgi için yaratılmamıştır. erkek mahvedilebilir ama yenilmez.

harper lee: bir avın peşinde koşarken yapılacak en iyi şey, avı kendi haline bırakmaktır. hiçbir şey söylemeyince mutlaka meraklanır ve ortaya çıkar.

melih cevdet anday: ana babalarla, çocuklar, kız erkek kardeşler arasındaki cinsel ilişki yasağı tümüyle anlamsızdır.

oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.

tacitus: iyilikler insana, karşılığını verebileceğini sandığı sürece hoş gelir. bu ölçüyü aştılar mı onları minnetle değil nefretle karşılarız.

george sand: şefkat ve özverili bir dostluktan başka her şey geçicidir.

wolfgang günter lerch: sahtekarlar gerçek anlamlarını asla kavrayamadıkları kurallara harfiyen uyarlar.

6.01.2015

gazel

salah birsel

muallim feyzi, bilgisine güvenilir bir ozandır. neyzen tevfik ilk gazellerini yazmaya başlayınca onun öğütlerinden yararlanmak isteyecektir. nedir, feyzi efendi her defasında kalemi eline alacak ve hiç kusuru olmayan, daha doğru bir deyişle, feyzi efendi'nin kendi yazdıklarını kat kat aşan bu şiirleri düzeltmeye kalkışacak ve neyzen'i adamakıllı kızdıracaktır. neyzen böyle günlerden birinde yine:

"dün akşam doğdu." diyerek feyzi efendi'ye bir gazel sunar. feyzi efendi, alıştığı üzere kaleme sarılıp, şiiri düzeltmeye başlar. bir ara neyzen atılır:

"aman hocam dur. bu benim değil fuzuli'nin. yanlışlıkla onu vermişim. işte benimki."

10.11.2014

boğaziçi şıngır mıngır

salah birsel

sultan murat han, hezarfen ahmet çelebi'ye bir kese altın bağışlayarak "bu adam pek korkulacak bir adamdır. her ne istenilse elinden geliyor. böyle kimselerin yaşaması doğru değildir." diye cezayir'e sürmüştür. anda merhum oldu.

iv. murat, revan'ı ele geçirdikten sonra, emir gûne yusuf han'ı istanbul'a getirmiş, emirgan'da bir bahçe yaptırarak, onun yemesine içmesine bırakmıştır. bahçedeki bütün yapılar acem yüzlüdür. dört duvarı billur bir hamamı da vardır. bülbüllerin yuvalarında yavrularını fırt fırt beslemeleri ta buradan görünür. o zamanlar ağzı laf yapan herkes emir gûne bahçesinden açar. bahçe silme güllüktür. pulat yapılı sultan murat'ın ölümünden sonra 1640 yılında, osmanlı tahtına çöken deli ibrahim de bahçenin güzelliğine vurgundur. sadrazam kemankeş kara mustafa paşa bahçeyi padişah mallarına katmak için yusuf han'ı öldürtmekten başka çare bulamaz. bunun için sağlam bir nedeni de vardır. yusuf han'ın iran'a kaçabilme olasılığını, oh ki oh, kökünden kazıyacaktır. ne ki, sultan ibrahim, emir gûne'nin 14 temmuz 1641 günü idam edilmesinden sonra burayı, içindeki görkemli sarayla birlikte sadrazamına bağışlamayı yeğ tutar.

dünyada hiçbir ihtilalci görülmemiştir ki, yıkmakta gösterdiği başarıyı, yapmak konusunda da gösterebilmiş olsun.

insanları en iyi nişanlar uyutur.

bülbül: bülbüller içkiye düşkündür. buldular mı bir dolu içerler. ama bu gerçeği bilginler değil, tarihçi reşat ekrem koçu'nun annesi zağralı hacı fatma hanım saptamıştır. bunun için de bülbülleri günlerce, göztepe'deki evinin bahçesinde, dürbünüyle gözetlemiştir. fatma hanım gözlemlerini şöyle dile getirir: "bir bülbül ala sabah, sözgelişi bir vişne ağacına gelip konar. yirmi otuz kadar vişneyi gagasıyla deştikten sonra çekip gider. akşam, yine gelir. vişnenin kuş gagasıyla deşilen yerinde meyve suyu mayalanmış, bir likör ya da şarap oluşmuştur. kuş, akşamın "garipler sersemliği" denilen bu son saatinde bir iki vişneden kendi elceğiziyle hazırlanmış içkinin ilk yudumlarını içince şöyle bir silkinir, birkaç külhani ıslık öttürür. kadehler beşi, altıyı buldu mu nağmeler uzar. ortalık iyice karardığı için küçük esmer kuş göze görünmez ama sesi ağaçtadır. belki de içkiyi sürdürmektedir. artık tan sökünceye kadar gelsin gazeller, şarkılar, feryatlar."

sözüne inanılmayacak kişiler, ozanlar değil, tarihçilerdir.

pierre loti: ömürleri boyunca türkiye'ye ayak atmamış ve türkleri tanımamış olan batılıların, önyargılara dayanarak türklerin yaşamı üzerine düşünceler ileri sürmeleri insanı çileden çıkarıyor. yeni döndüğüm amerika'da da durum bundan başkası değil. orada da türklerden açıldığı vakit "asya aşiretleri", "barbarlar" gibi sözler kullanılıyor. oysa yeryüzünde türklerden daha yürekli, daha gözüpek, daha dürüst ve kendi halinde bir ulusun varolduğunu sanmıyorum. ne ki, okullarımızda okuyan, bulvarlarımızda kişiliklerini yitiren kimi türkleri hesaba katmıyorum. ama halk, gerçek halk, küçük esnaf ve köylüler.. bunlardan daha iyi insanlar bulunabileceğini düşünemiyorum. hiçbir yerde türkler kadar yoksullara, güçsüzlere, küçüklere acıyan ve sevgi duyan, ana babaya saygı gösteren birine rastlayamazsınız. onlar hayvanlara acımakta da bizden ileridirler. istanbul'un başıboş köpekleri büyük bir hoşgörü ile yüzyıllardan beri rahatça ömür sürmektedirler. türkler, yağmur altında kalmış bir köpek yavrusu gördükleri vakit, hemen sokağa fırlar, üstünü kilim parçalarıyla örterler. kedilere gelince, bunlar hiçbir zaman sokaktan gelip geçenlerin önünden çekilmez. çünkü türkiye'deki insanların kendilerine ilişmemek için yollarını değiştireceklerini bilirler.

hoca hayret efendi: fuhuş iyi şiire engel değildir.

"nevcivanım efendim, zülf-ü kemendim, meyhane dükkanında şehlevendim, oruç ve namazın kazası var, sıkıntılarla geçen içkisiz günlerin kazası yok. siz civanım meyhane miçosu ile yolladığınız çağrı, kulunuz için ağız miski olmuştur. gerçek şudur ki, kapımızda, duziko dolu taze bardak, yalın ayaklı, yarım pabuçlu içki bulunmaz. efendim, kalpten kalbe yol vardır. bu kulunuza haberiniz geldikte, gönül evimize sevinç gülsuları saçılmıştır. anzarot efendi, kaygıya ne gerek, ayağınıza yüzüm, gözüm sürerim, sizinle elbet murada ererim. bizim dahi aklımız sizin yanınızdadır. yiğitler içinde, yaptığı iyiliği başa kakmayan güzelim, bugünkü akşam, iskele gazinosu'nda zanu-ber zanu (diz dize) içmek edelim. durmaz ağlar gözlerim, siz civanımı özlerim. ahu bakışların merdane, kadehe dökülüşün levendane, içkiler arasında bir tane, mavi camlar içinde gördüğüm deli pehlivana yazıldı bu name. gözümün ışığı, gönlümün sevinci, aşk yarasının kafuri merhemi efendim, tez gelelim, tez buluşalım. bir altın mineli saat, kordonuyla birlikte, yanıklığımızın küçük bir armağanı olmuştur. bu saatin akrebi yedinin, yelkovanı da on birin üstüne geldi mi, bilin ki, biz de iskele gazinosu'ndayız."

"fikret ey dil ki doğduğun vakit
halk handan idi ve sen giryan
ana say et ki öldüğün vakit
halk giryan ola ve sen handan"

ahmet mithat efendi'nin kütüphanesinde çerkezce, arapça, farsça, fransızca, ingilizce, italyanca, bulgarca, latince, yunanca, her dilde kitaba rastlayabilirsiniz. ahmet mithat efendi çerkezce, farsça, arapça ve fransızcayı kendi dili gibi konuşur ve yazar. öteki dilleri ise sadece okur ve anlar. bu kitaplığa her hafta, dünyanın çeşitli yerlerinden, kocaman paketler içinde, yeni yeni kitaplar, dergiler, gazeteer gelir. ahmet mithat kitapları dikkatle okur, kimi satırların altını çizer. sonra da onları numaralayarak, büyük bir özenle, kitaplığının raflarına yerleştirir. böylece istediği bir kitabı, istediği vakit şaşılacak bir hız ve kolaylıkla bulur. yaşamında en sevdiği şey kitaptır. parasını, pulunu, malını herkese dağıtır; kitaplarını ise okumak için bile kimseye vermez. "gelin burada istediğiniz kitabı çekin okuyun. ama götürmece yok." der.

kethüdazade mehmet arif efendi köpeklere pek düşkünlük gösterir. onları kedilerle bir çatı altında barındıramadığı için de çokluk sokakta besler. evden çıkarken cebini ekmekle doldurur, yolda önüne çıkan köpeği "oh, afiyetler olsun. oh, yağ olsun." diyerek doyurur. bir gün, bir köpeğe bir ekmek parçası fırlatmıştır ki, kıtmir'in torununun torunu ekmeği ağzına alıp bir iki adım uzaklaştıktan sonra durmuş, geriye dönüp arif efendi'ye acıklı kuyruklar sallamaya başlamıştır. kethüdazade yanına yaklaşınca da yeniden ilerlemiş, yine durup arif efendi'ye zulümlü bir bakış zula etmiştir. arif efendi de "bunda bir iş var." diyerek hayvancağızı izlemeye koyulmuştur. köpek gitmiş, arif efendi gitmiştir. köpek gitmiş, arif efendi gitmiştir. ıhlamur deresi'nin ordaki köprüye gelinmiştir. meğer köpek köprü altında yavrulamış, onları kethüdazade ile tanıştırmak istiyordur. o günden başlayarak, yavrular büyüyünceye değin, arif efendi ıhlamur'a taşınır. hazret, hacca giderken de kedilerini unutmamış, seyit ağa adıyla anılan bir dostuna bolca para bırakarak, onların ciğerlerini eksik etmemesi için sıkı tembih geçmiştir.

padişahların sarayına giren en güç şey doğruluktur. onların çevresindeki kişiler, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. bunların ilgisini çeken şey sadece buyurganlığın tadı içinde ve ortasında yaşamaktır. halkın çektiği acı, yine halkın tembelliğindendir sanırlar. ve devletlerin güçten düşmesini, çaresi bulunmayan doğal olaylara bağlarlar.

i. ahmet sık sık beşiktaş bahçesi'nde görülür. orada "çinili köşk" diye anılan yedi kubbeli bir köşk yaptırırsa da (padişahlığı 1603-1617) oturmaya pek vakit bulamaz. ama oğlu ıv. murat -ki güreşte kırk fen, yetmiş bend, yüz kırk hava bilir- burayı pek çok keşkeklemiştir. 25 haziran 1629 salı günü de, yine köşkte iken, yanı başına korkunç bir yıldırım düşmüş, kendisine feleğini meleğini şaşırtmıştır. enderun ağaları ise yüzleri üzerine düşüp meclite büyük bir ürküntü yaratmışlardır. o gün huzurda hekimbaşı emir çelebi ile şair nefi de vardır. dahası, nefi'nin siham-ı kaza (kaza okları) adlı şiiri sultan murat'ın elinde bulunmaktadır ki, bu onun okunduğu anlamına gelir. yıldırım ortalığı birbirine katınca, sultan murat bu işlerin şair nefi'nin yergisi yüzünden başlarına açıldığını düşünerek hemen oracıkta şu ikiliği fırlatır:

gökten nazire indi siham-ı kazasına
nefi diliyle uğradı hakkın belasına

nefi bu şiiri gıkı çıkmadan kucakladıktan sonra padişah'tan bir de zılgıt yemiştir ki, bu zılgıtın içinde bir daha böyle yergiler yazmaması tembihi de vardır.

15.01.2014

rıza tevfik

melih cevdet anday

"filozof" lakabı ile anılan rıza tevfik'i, bir ramazan günü meyhanenin birinde demlenirken yakalayan bir polis memuru karakola götürmüş onu, komisere teslim etmiş. komiser açmış ağzını yummuş gözünü, "sen ne utanmaz adamsın! sen nasıl müslümansın!" diye bağırıp çağırıyor. rıza tevfik, yakayı kurtarmak için, "ben müslüman değilim, yahudiyim." demiş. duraklayan komiser, karşısındakinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için, polis memurunu çarşıya gönderip bir yahudi satıcı getirtmiş karakola, "konuş bakalım şu herifle, yahudi mi değil mi, söyle bana." demiş. meğer rıza tevfik çok iyi ispanyolca bilirmiş. yahudi ile uzun boylu konuşmuşlar. komiser, yahudi'ye rıza tevfik'i gösterip, "yahudi mi?" diye sorunca, yahudi satıcı, "ne yahudisi, haham haham!" demiş.

19.12.2013

sait halim paşa

salah birsel

sait halim paşa 13 haziran 1913'te sadrazam olduktan sonra, daha çok "sadaret konağı" adı verilen, sultanahmet'te fuat paşa türbesi karşısındaki konakta oturur. ama ara sıra yine yeniköy'deki yalısına gelir. goben ve breslau adındaki alman zırhlılarının karadeniz'deki rus limanlarını topa tutmaları üzerine osmanlı imparatorluğu savaşa girmek zorunda kalınca buna katlanamayan paşa, görevinden çekildiği gün de yeniköy'deki yalısına koşar. çekilme yazısını geri alması için ricaya gelen bakanların topu da oraya değin uzanmak gereğini duymuşlardır.

bir gün kendisini yoklamaya gelen necmettin arif, celalettin arif, mehmet akif ve ibnülemin mahmut kemal'in önünde sait halim paşa şöyle der:

"tanıdıklardan biri yeni yazdığı bir yazının müsveddelerini bana gönderip düşüncemi sordu. okutalım da sizler de düşüncelerinizi söyleyiniz."

yazı, şifre katibine okutturulur. bittikten sonra paşa, akif'e:

"nasıl buldunuz?" diye sorar. mehmet akif:

"çok yinelenmiş sözler bunlar. önemli bir şey değil."

paşa bu kez de ibnülemin'e döner:

"siz ne dersiniz?"

ibnülemin, paşa'nın sararıp morarmasından yazının onun kaleminden çıktığını çakmıştır. üstelik yazıyı da beğenmiştir. karşılığı şu olur:

"ne diyebilirim? eleştirip değerlendiremeyeceğim yüce düşünceler bunlar."

bu sözlerden mehmet akif de yazıyı yazanın kim olduğunu anlamıştır. o da durumu kurtarmak için bir iki söz mırıldanır.

17.08.2013

boğaz kavgası

salah birsel

her paşanın konağı ya da yalısı minik bir saray gibidir. oralarda da yüzlerce tencere, yüzlerce kazan kaynar. tevfik fikret onlara: "yiyin efendiler yiyin, bu han-ı yağma sizin." dedikçe onlar da durmadan dinlenmeden, soluk almadan tıkınırlar.

nedir, bu boğaz kavgasının abdülhamit'in iznine bağlı olduğunun unutulmaması gerekir. ziftleneceksin ama ziftlendiğini yıldız sarayı da bilecek. bir kez bunu unutan rauf paşa ile konuklarının başına öyle işler açılmıştır ki, yiğitçe zehirli hançerler bundan beterini edemez.

rauf paşa sağlam tembihli yemekler yapmaya ve yaptırmaya düşkündür. bir akşam yine ışıklı yemekler döktürmüş ve arkadaşlarını bebek'teki yalısında toplamıştır. bol yemeklik ve içmelik olunmuştur. sıra ağızları silmeye geldiği vakit de yalı basılır. bu da nesi demeyin. her zamanki gibi bir curnal işlemiştir. curnalde "rauf paşa'nın yalısında babıali ileri gelenleri toplanıyor. geç vakitlere değin devlet sohbeti yapılıyor." denilmiştir. basılanlar arasında amedi odası görevlilerinden saip efendi de vardır. daha yıldız'daki ilk sorguda bedeni korkudan çiftetelliye durur:

"rauf paşa'nın yalısında ne yapıyordunuz?"

"hindi yedik, kaz dolması yedik."

"daha?"

"hindi yedik, kaz dolması yedik."

"daha, daha?"

"kaz yedik, dolma yedik. başka bir bok yemedik."

abdülhamit, her vakit olduğu gibi, sorguya çekileni bir perde arkasından dinliyordur. saip efendi'nin sözlerinden ve hallerinden curnalin sağlam bir temele oturmadığını çakmıştır. 50 altın vererek kendisini savar. rauf paşa ile öteki kaşık düşmanlarına da selamlarını yollayarak perdeden aşağı iner.

5.07.2012

osmanlı'nın savaşa girmesi

salah birsel


27 eylül 1917 günü.

ingiliz elçisi sir louis mallet, kabakuşlukta, amerikan elçisine koştuğu vakit tüm şaşkınlık içindedir. mısır hidivi de tam o sırada morgenthau'nın odasından çıkmıştır. amerikan elçisi, sir louis mallet'yi karşısında görünce, tazesinden mısır sorunlarına el atmak ister. ingiliz elçisinin karşılığı şu olur:

"bunu başka bir zaman tartışırız. size verilecek çok daha önemli bir haberim var: çanakkale boğazı'nı kapadılar."

morgenthau, ingiliz elçisinin "kapadılar" derken türk hükümetini söz konusu etmediğini biliyordur. çünkü ikisinin de sözlüğünde, açıp kapama hakkı sadece türklerin olsa da, türkiye'de -o sıralar- sözü geçen tek ulusun almanlar olduğu yazılıdır.

morgenthau, girişini yapıp da bekleme odasına, clement'in tablosunun tam karşısına alındığı vakit, yandaki odada da sait halim, talat, cemal, enver paşalarla meclisi mebusan reisi halil ve cavit bey türkiye'yi masanın üstüne yatırmışlar, doğramaya çalışıyorlardır. gecenin ileri bir saatidir. morgenthau'dan önce ingiliz ve fransız elçileri de gelmişler, boğazın kapatılması ile bir gün önce bir sürü fransızı alıp marsilya'ya gitmek üzere istanbul'dan yola çıkan bir messageries vapurunun çanakkale'de aranmasını protesto etmişlerdir.

amerikan elçisinin varlığı sadrazam'a duyurulunca, biraz vakitten sonra sait halim paşa morgenthau'nın yanına gelir.

hazret kararın doğruluğunu öğrendiği vakit de sesinin gradosunu yükseltecek ve:

"biliyorsunuz, bu, savaş demektir." diye parlayacaktır.

sait halim paşa konuşmayı sürdürmenin gereksizliğini anlamıştır. özür dileyerek yanından ayrılır ve konuyu morgenthau ile tartışması için maliye nazırı cavit bey'i gönderir. cavit bey'in ilk sözü şu olur:

"bu, bizim için de beklenmedik bir olay oldu."

elçi, amerika'nın bu kararı kabul edemeyeceğini yineler. barış daha ortadan çekilmediğine göre türkiye'nin ticaret gemilerine boğazları kapamaya hakkı olamayacağı üzerinde direnir.

cavit bey, bu işin bir öncesi bulunduğunu döker ortaya. çünkü bir türk torpidosu çanakkale boğazını geçip ege denizine girmek istemiş, boğaz'ın dışında bekleyen ingiliz savaş gemileri de türk torpidosunu durdurmuştur. yapılan araştırmada alman denizcileri bulununca ingiliz amirali torpidoya hemen geri dönmesini buyurmuştur. çanakkale istihkamlarının başında bulunan weber paşa da, türk hükümetinin düşüncesini sormadan hemen boğazları kapatmıştır. fenerlerin ışıkları söndürülmüş, denize fileler ve mayınlar indirilmiştir.

boğazların kapatılmasından sonra boğaziçi birden vebaya tutulmuş bir liman görünümü alır. buğday, kereste ve daha başka mallar yüklü yüzlerce rus, rumen ve bulgar gemisi boğaziçine daha ileri geçemeyeceklerini öğrenmek için geliyorlardır. malları alacak yeterince depo olmadığından da topu, yükleriyle birlikte boğaz'ın üstünde sallanıp duruyorlar, olayların gelişimini bekliyorlardır. boğaziçi artık tüten bacalar ve direklerden oluşan bir ormandır. gemiler boğaz'ı öylesine tıkamışlardır ki herhangi bir motorun bunların arasında kendisine yol bulabilmesi çok güçtür. ama sayıları her gün biraz daha artan gemiler, bir ay bekledikten sonra birbiri ardından karadeniz'e açılıp geldikleri limanlara dönmüşlerdir. bir hafta içinde boğaziçi tam bir çöle dönüşür. zaman zaman bir mavuna, küçük bir kayık ya da küçük bir yelkenli bu sessizliği bozuyorsa bozuyordur.

ağustosun sonunda vekiller heyeti özel kurulu -sait halim, talat, cemal paşalarla meclis reisi halil bey- sadrazamın yalısında yeniden bir araya gelirler. biraz sonra enver paşa da sökün eder. içeri girerken yüzünde güller açıyordur. ilk sözü şu olur:

"bir oğlumuz dünyaya geldi."

sonra da sözlerinden bir şey anlamayan nazırları çokça merakta bırakmamak için lafın gerisini getirir:

"goeben ile breslau bu sabah çanakkale önüne gelmiş, ingiliz donanmasının kendilerini izlemekte olduğunu söyleyip boğaz'dan geçmelerine izin verilmesini istemiş. anlaşmayla bağlı olduğumuz bir devletin -2 ağustos 1914'te osmanlı imparatorluğu ile almanya arasında gizli bir anlaşma imzalanmıştır- savaş gemilerini kaçınılmaz bir tehlikeden korumak için bu isteğe evetimi bastım. gemiler şimdi boğaz'ın beri yanında, boğaz toplarının koruması altında. bunun sonucu olarak siyasal bir sorunla karşı karşıyayız. bu gece konuyla ilgili bir karar vermek gerekiyor."

bahrine nazırı cemal paşa o geceyle ilgili olarak, sonradan anılarında şunları söyleyecektir:

"sorun gerçekten pek nazikti. savaşan taraflardan birinin 2 savaş gemisi osmanlılara sığınmıştı. yansızlık kurallarına göre -savaşın ilk günlerinde türkiye yansız kalacağını ilan etmiştir- bizim ya 24 saat içinde bu savaş gemilerini kara sularımızdan çıkmaya zorlamamız ya da bütün silahlarından arındırarak bir limanda oturtmamız gerekirdi. oysa biz, almanya'ya bir anlaşma ile bağlı olduğumuzdan, bu gemileri düşman eline vermekle bir olacak birinci yolu tutamazdık. bu hem çıkarlarımıza hem görevlerimize aykırı idi. ikinci yola ise almanların yanaşmayacağı kesindi. bu durumda itilaf devletleri, 24 saat sonra, bu davranışımızı savaş nedeni sayarak bize savaş ilan edebilirlerdi. gerçi bu olay meydana gelecek ve biz savaşa katılacaktık ama, ordumuzun durumu, bu katılmanın elverdiğince geriye atılmasını buyuruyordu."

o gece yalıdaki encümen-i vükela, gemilerin silahtan arındırılmasına karar verir. ne ki alman elçisi osmanlıları iyisinden savaşın içine çekmek için bu kararı tanımak istemez. türk hükümeti de alman zırhlılarını satın alınmış gibi göstermek zorunda kalır. cemal paşa anılarında satışın gerçeğe dayanmadığını ve "görünüşte" olduğunu açıkça söyleyecektir ama talat paşa da tam tersini ileri sürecektir.

bu, savaşın ilk adımıdır.

itilaf devletleri gemilerin satışına inanmamış olmakla birlikte, türkiye'nin yansızlığını sürdürmesi için oldubittiyi sineye çekerler. aralıkta, osmanlı donanmasını hale yola koymakla görevli ingiliz amirali limpus paşa ile adamları işten uzaklaştırılır ve osmanlı donanması başkomutanlığına alman filo komutanı amiral souchon paşa atanır.

savaşın ikinci ve sonuç veren adımı da 29 ekim 1914 cumartesi günü şavullanır. o gün amiral souchon komutasındaki osmanlı donanması karadeniz'de rus limanlarını ve kıyılarını -bu iş enver, talat ve cemal paşaların bilgisi altında yapılmıştır- topa tutar.

ismail hami danişmend, sultan hamit'ten yana bir tarihçidir ama, kimi zaman gerçekleri de çuvaldız gibi sokar:

"enver, hiçbir çıkar karşılığında olmamak koşuluyla türkiye'yi, almanya'ya işte böyle feda etmiş, sonuç olarak da türklüğe fenalık ettiği ölçüde almanlığa hizmette bulunmuş ve işte bundan dolayı savaş içinde memleketimize gelen alman trenlerinde vagonların üzerine "türkiye" yerine iri harflerle "enverland/enveristan" yazılmıştır.

3.02.2012

ilhan berk

salah birsel

ilhan berk iplik gibi ipince bir şeydir. ayak ayak üstüne attığı vakit ayakları kadınların saç örgüsü gibi birbirine dolanır. upuzun boyu üstünde küçük bir kavunu andıran bir başı vardır. cennet bahçesi'nin o lime lime hasır koltuklarına oturur oturmaz da ilk "harika!" sözünü bağışlar. ilhan, "harika"larını kendine takılanlar olduğu zaman da bol bol kullanmaktan kaçınmaz. salah birsel'den, bir kez virginia woolf'un "deniz fenerine yolculuk" adlı kitabını almıştır. iki gün sonra kitabı getirince birsel sorar:

"nasıl buldun?"

- beğenmedim.

"sen okumamışsındır onu."

- benim için önemli değil.

birsel kitabın sayfalarını karıştırır gibi yapar:

"sen bu kitabı okumadın. içinde yaprakları açılmamış 8 sayfa vardı. olduğu gibi duruyor."

ilhan çılgınca gülmeye başlar:

- harika! harika!

birsel hınzırlığını biraz daha ileri götürür:

"yahu sen bu kitabı eline bile almamışsın. çünkü sana söylediğim de doğru değil. kitabın sayfaları açık."

ilhan, voleybol topu gibi yerinde zıplar:

- harika! harika!

ilhan budur. her güzel şeye tutulur, onun ardından gitmeye kalkışır. hayranlık onun sözlüğünde yaşamak anlamına gelir. soyadı yasasından sonra nurullah berk'in soyadını kullanmaya başlamıştır. bu değiştirme bir kez ilhan'ın işine yarar ve tan gazetesi'ne götürdüğü bir yazı nurullah berk'in sanılıp yayımlanır. ama ilhan yazısının parasını almak için gazeteye gittiği vakit durum anlaşılır. ilhan'ın yazısı da bir daha o gazeteye giremez. bu yanılgıya yol açan, ilhan'ın o sıralar -bu tutumu 1953'lere değin sürmüştür- adının başına bir de büyük "n" harfi oturtmasıdır. yoo.. n'nin bu kez nurullah berk'le bir ilgisi yoktur. bu, ilhan'ın eski adı niyazi'den kalma bir şeydir.

ilhan'ın harikalarına en çok fahir onger biter. zamanla o da hoşuna giden şeyler karşısında kıkıh kıh kıkıh gülüp, "harika!" demeye başlamıştır. fahir, ilhan'ın şiirlerini de çok sever. 1946 yılının nisanında "bugünkü şiirimiz" adlı güldestesini yayımladığı vakit, orada onun için "büyük şiirin kapısını zorluyor." diyecektir. ama birsel bu yargı karşısında "büyük şiirin kapısını zorluyorsa, içeri giremediği içindir." demek acımasızlığını gösterecek, fahir de buna yine "harika! harika!" diyerek katıla katıla gülecektir.

9.11.2011

neyzen tevfik

salah birsel

sait halim paşa; ozanları, sanatçıları çokça sever. sık sık onları evinde toplar. naci sadullah'ın anlattığına göre paşa, neyzen tevfik'in neyine, şiirine, nüktelerine de tutkundur. onu da sık sık konağına çağırır, büyük ağırlık gösterir. kendi sofrasında fena halde sarhoş olup sızdığı bir gecenin sabahında ise neyzen'den bir daha içki içmeyeceği üzerine kesin söz ister. neyzen hık mık ederse de paşa'yı çokça sevdiğinden bir daha rakının damlasını ağzına koymayacağına söz verir.

yine ozanların, bilginlerin toplandığı bir gün paşa, neyzen'i de çağırır. bakar ki neyzen'in ayakta duracak hali yok.

"hani söz vermiştin? hani ağzına damlasını koymayacaktın?"

"vallahi billahi ağzıma bir damla içki koymuş değilim."

"inanmam. şöyle yakın gel de bir hoh de bakalım."

neyzen iyice sokulur. paşa'nın burnuna olanca soluğunu boşaltan bir hoh fırlatır. hayret! neyzen'in ağzı gerçekten de içki kokmuyordur. paşa şaşkın:

"bu nasıl iş neyzen?"

"sen kokusunu alıp da anlamayasın diye içkiyi alttan tenkiye ettirdim. insan biraz dişini sıkıp da aldığını çıkarmazsa, işte böyle, tıpkı yukardan içmişçesine mest oluyor, paşam."

23.08.2011

ii. abdülhamit

salah birsel

"eski roma'nın sezarları, rusya'nın çarları gibi türk'ün tahtında oturan zorba ve zalim bir hükümdarın en korkup çekindiği ve boğmak istediği şey düşünce ve sanattır. düşünce ve sanatın ihtilal ve devrime yeşil ışık tutacak bir kalk borusu, saray ve tahtları yıkacak bir yangın, zalimleri kendi kanlarıyla boğacak bir silah olmasından korkuluyordu. düşünür ve şair! işte onların en amansız düşmanları. bundan dolayıdır ki, halkçılık, ulusçuluk, yurt ve özgürlük üzerine yazı yazılamıyordu. 1897 yılında yunan savaşı ilan olunduğu zaman ben halkçı ve ulusçu ülkümün ilk yapıtını ortaya atmak fırsatını bulmuştum. o zamanlar maarif nezareti'nde "teftiş ve muayene heyeti" vardı. basılacak kitapları bu kurul incelerdi. bunların cellat satırına benzeyen düşünce ve sanat katili kalemlerinden kurtulabilen kitaplar pek azdı. benim ilk yapıtım olan "türkçe şiirler"i bu kurulun başkanı hasip efendi inceledi. değerli bularak bastırılmasına izin verdi. hiç kuşku yok, özgürlük "bir ulusun öldükten sonra dirilmesidir." biz de 10 temmuz'da dirildiğimizi anladık. artık "zorbanın nasibi ya bir mezar, ya zindan" diye şiirler yazabiliyordum. ne yazık ki, bu sevincimiz sürekli olmadı. memlekette yeni karışıklıklar başladı. parti tutkuları ve çekişmeleri çıktı ortaya. ben bozgunculuk yüzünden ulusların bağımsızlıklarını yitirebileceğini yazıyorduysam da kimseler bana mısın demiyordu." (mehmet emin yurdakul)

sultan hamit orta boyludur. bir ulu hakan için orta boy pek övünülecek bir şey değildir ama abdülhamit onu "ortanca dağları ben yarattım." diye kasılmak için kullanır.

gözleri tahrirli yeşildir. daha doğrusu yeşil ile mavi arası eladır. gözlerinin çevresi de az biraz halkalıdır. bakışları -bunu kızı ayşe osmanoğlu söylüyor- zeka ve duygu yüklüdür. saçları, yine bir hakana yakışmayacak biçimde döküktür. yüzü beyazdır. pala gibi eğri ve iri burnu bu soğuk ve solgun yüzü -bunu da bir ingiliz yazarı söylüyor- ikiye ayırır. bedeni ise yüzünden aktır. elleri orta büyüklükte ise de biçimlidir. ayakları da ne küçük ne büyüktür.

"kara tahsin" adıyla ün salmış mabeyin başkatibi tahsin paşa'nın demesine göre, gür ve kalın bir sesi vardır. belleği öyle herkeste bulunmayacak denli güçlüdür. gel gelelim kuramsal bilgi denilen şeyden nasibini hiç mi hiç almamıştır. çağdaş hükümdarlarla karşılaştırıldığında, ondan bilgisizi yoktur. ne ki, yaşam içinde birtakım görgüler, deneyler elde etmiştir ki, bu, onun 33 yıl sanatlı beste ile türkleri inim inim inletmesine yetmiştir.

mehmet akif de abdülhamit'i yaşamı boyunca bir kez -o da meşrutiyet'ten sonra- görmüştür. o gün abdülhamit açık bir arabada meclis-i mebusan'ın açılış töreninden dönmektedir. akif ise mithat cemal ile birlikte, reşit paşa türbesi'nin oralardadır. kızıl sultan'ı görünce sapsarı kesilir. mithat cemal'de telaş:

"hasta mısın?"

"boyalı sakalıyla abdülhamit'in yüzü birdenbire karşıma çıktı. fena oldum."

gelin görün ki, halk geçip giden arabanın arkasından koşmakta, abdülhamit'e alkış tutmaktadır.

akif, mithat cemal'e bu kez şunları fısıldar:

"aman yarabbi, 33 yıl bu. hala alkışlıyorlar."

27.03.2011

recai efendi

salah birsel

bir akşam recai efendi körfez'dedir. sırtında kürkü, elinde oltası denizde bahtını arıyor, bir yandan da papaz uçuruyordur.

padişah kayığının üstüne gelmesi kesindir.

padişah'ın üç çiftesi recai efendi'nin kayığının yanından geçerken küreklerden biri oltasını koparır. recai efendi'nin canı sıkılır. oltayı çekip bir yenisini fırlatır. bunu yaparken de başını bir sağa, bir sola sallar (lahavle çeker). nevres paşa onun öfkesi burnunda biri olduğunu sezmiştir. sultan aziz'i eğlendirmek düşüncesiyle:

"baba efendi, nasıl, balık baş vuruyor mu?"

recai efendi'nin yüzü iyiden iyiye sirke satmaya geçmiştir. yine de sesini çıkarmaz. paşa baştan alır:

"baba efendi, nasıl, balık baş vuruyor mu?"

efendimiz yine tıs.

"sana söylüyorum babalık, duymadın mı? balık baş vuruyor mu?"

recai efendi'de sabır mabır kalmamıştır. başı da tütsülü olduğu için padişah sandalına dönerek bütün zehrini boşaltır:

"be herif! baş vuruyor mu, baş vuruyor mu? kafamı şişirdin. musallat olma, git işine. anlaşılıyor ki sen gevezenin tekisin. ya şu kara sakallı adama ne diyelim, senin saçmalıklarını dinliyor da gıkını çıkarmıyor."

recai efendi kiminle alışverişi olduğunu daha çakmış değildir. yalnız, kayıkçısı üç çiftedeki kürekçilerin düğmelerinden, sultan aziz'in sandalda bir pehlivan gibi kuruluşundan bir şeyler sezinlemiştir. efendisine işaret çekmeye başlar.

öfkesi başına sıçramış olan recai efendi kayıkçının göz kaş oynatmasına da bozulur:

"ulan ağzını burnunu ne eğip duruyorsun?"

sultan aziz kahkahalarını zor tutuyordur. "haydi, renk vermeden ayrılalım." der. onlar uzaklaşırken kayıkçı da recai efendi'ye doğru eğilerek, ona sandaldaki adamın kimliğini fısıldar.

recai efendi başını çevirip de sultan aziz'i tanıyınca "hay!" diyerek kayığın içine yıkılır. kendine gelince de, arkasından biri kovalıyormuşçasına, yel yepelek, yelken kürek yalısına sığınır. başına bir şey geleceği korkusu içinde sabahı zor bulur.

11.11.2010

neyzen tevfik

salah birsel

küllük kahvesini sık sık yoklayanlardan biri de neyzen tevfik'tir.

bir arife günü cahit saffet ırgat da ona orada rastlar:

"oturttu beni yanına, üst üste çay içtik. bir değil, üç beş bardak. bu keser dedi. içki isteğini keser. sonra yoksul çocukları toplamaya başladı yanına. çay ikram etti onlara. bir, iki derken çocuklar top top olmuş, birikmişti çevremize. iki sıra yaptı onları, okul çocukları gibi. kimi yalınayak, kiminin üstü başı yırtık pırtık."

"haydi, dedi, şimdi mahmutpaşa'ya!"

"ne olacak?"

"param var bugün. bu yetimler de sevinsin, yarın bayram, giydireceğiz bunları."

giydirdi o gün fakir fukara çocuklarını. sonra yine meyhaneye.. rakıdan önce bir fincan zeytinyağı. rakı çabuk çarpmasın diye.