27.2.10

uzun lafın kısası

cervantes: her şey satılır ve her şey satın alınır.

remarque: tam zamanında içilecek bir sigara, dünyanın bütün ideallerinden daha iyidir.

ivan illich: en iyi öğretmenler bile öğrencilerini okullaşmanın seremoni ve ritüelinin oluşturduğu gizli müfredattan koruyamazlar.

juli zeh: insan, oturduğu yerde değil, anlaşıldığı yerde evinde hisseder kendini.

polly toynbee: din iyi değildir, öldürür. insanların gerçekten ona inandığı yerde zehirleyici bir etkisi vardır. tanrı vergisi mutlak küstahlık ortaya çıktığında kan akar ve kadınlar zincire vurulur.

saint-exupery: sevmek birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.

peter atkins: hem entelektüel yönden dürüst davranıp hem de tanrılara inanabilmek mümkün değildir. tanrılara inanan birinin gerçek bir bilim adamı olması imkansızdır.

robert l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.

gabriel garcia marquez: londra kilise meclisinin yirmi yedi yasasının yirmi yedisinin de içine sıçayım.

pythagoras: en iyiyi seç; alışkanlıkla hem kolay hem de sevimli duruma gelecektir.

ahmet hamdi tanpınar: insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir; insan insanla konuşamaz.

rana dasgupta: kendimizi kandırmayalım; iğrenç bir dünyada yaşıyoruz, her şey yalan.

26.2.10

yok yere yaygara

william shakespeare


mutluluğun en güzel ifadesi susmaktır. ne kadar mutlu olduğunu anlatıp duran insan çok da mutlu olamaz.

ırmaktan daha geniş köprüye ne gerek var
ödülün iyisi ihtiyacı karşılayandır

kendi mükemmelliğini kabul etmemek
her zaman üstünlük göstergesi olmuştur

kötü bir sözün sevgiyi ne kadar zehirleyeceğini
hiç bilemez insan

kendini övüp de akıllı olan kişi yirmide bir çıkmaz.

insanoğlu böyledir
elinde olanın gerçek değerini bilmez
ama o şey elden gidip yok olunca
birden kıymetleniverir ve işte o zaman
sahip olduğu sürece görmediği niteliklerini de
görmeye başlar

acayip derdin çaresi de acayip olur

ne harika şey şu insanoğlu; dışarı çıkarken cepkeniyle pantolonunu giyiyor; ama aklını evde bırakıyor. o zaman da maymun azmanından farkı olmuyor; ama maymun bile böyle birinin yanında bilgin kalır.

25.2.10

savaş

jacques prevert

..ve sonra savaş ülkemizi sardı. ben iki dünya savaşı gördüm ama ikisine de katılmadım. kimseyi öldürmedim. belki de, bundan dolayı, kimse beni öldürmedi. bunları kendisine söylediğim biri beni küçümseyerek yüzünü buruşturmuştu:

- ya herkes sizin gibi yapmış olsaydı!

- evet ya herkes benim gibi yapmış olsaydı!

bir prévert bir daha kolay kolay gelmez yeryüzüne: iyi dinleyin onu, dar kalıplar, miskin düşünceler, katı kurallar, ikiyüzlülükler içinde tüketmeyin kendinizi. hayır demeyi bilin, dünyamızı güzel kılmayı öğrenin. kabullenmeyin size her verileni, her söyleneni.

zenginlik

alain de botton

adam smith "milletlerin zenginliği" adlı kitabında, modern toplumların büyüleyici üretkenliğiyle ilkel toplayıcı ve avlayıcı toplumların kısır kaynaklarını karşılaştırır. smith'e göre ilkel toplumlar fakirlik içinde yaşamaktaydı. hasattan yeterince ürün alınmıyor, temel besin maddelerinde hep bir kıtlık yaşanıyor, kriz zamanlarında çocuklar, yaşlılar ve fakir insanlar "vahşi canavarların" ellerine terk ediliyordu.

oysa modern toplumlarda yenilikçi üretim modelleri ve smith'in deyişiyle "işgücünün eşit pay edilmesi" sayesinde ürünler bütün toplum üyeleri tarafından paylaşılabiliyordu. öyleyse tutup da başka yaşamlar peşinde koşanlar yalnızca romantikler ve cahillerdi: "modern toplumlarda bir işçinin, en fakir kesimden bile olsa tutumlu olduğu ve verimli çalıştığı takdirde yaşamın olanaklarından ve gereklerinden aldığı pay, ilkel toplumlarda yaşayan yabanıl bir işçiye göre çok daha büyük olacaktır."

ancak smith'ten yirmi iki yıl önce, topluma karşı atılan çığlığa benzer bir ses tam tersi yönde üretmişti savını. bu ses, yabanıl işçiden yanaydı. j.j. rousseau, "insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı" adlı eserinde, acaba, diye soruyordu, herkesin düşünmeye alıştığının tam tersi olmasın? ilkel ve yabani işçiyle modern işçiyi karşılaştıracak olursak yabanıl işçi daha zengin olmasın sakın?

rousseau'nun savı zenginlikle ilgili bir teze dayanıyordu: zenginlik, illaki çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyordu aslında. zenginlik, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmak demekti. varlıklı olmak mutlak bir kavram değildi, arzuya bağlıydı ve göreceliydi. paramızın yetmediği bir şeyi arzuladığımızda fakirleşiyorduk, kaynaklarımız her ne olursa olsun. ve elimizdekilerle yetinebiliyorsak eğer zengindik aslında, sahip olduklarımız ne kadar az olursa olsun.

rousseau'ya göre insanları zengin etmenin iki yolu vardı: onlara daha çok para vermek ya da arzularını sınırlandırmak. modern toplumlar ilk bakışta ilk seçeneği gerçekleştirmiş gibi görünüyordu; ancak bireylerin iştahını sürekli tetikleyerek başarılarını yetersiz kılmışlardı. kendini zengin ve varlıklı hissetmenin en etkili yolu daha çok para kazanmaya çalışmak değildi belki. bizimle eşit şartlarda yaşıyormuş gibi görünen ama zaman içinde bize göre daha zengin olan insanlarla aramıza -pratik ve duygusal olarak- mesafe koyabilmekti. enerjimizi, daha büyük balıklar haline gelmeye çalışmak yerine, etrafımıza daha küçük yoldaşlar toplamaya yoğunlaştırabilirdik. yan yana geldiğimizde kendi boyumuzun bize iç sıkıntısı yaratmayacağı arkadaşlar edinmeliydik.

modern dünyada, geçmişe göre gelirimiz daha fazlaymış gibi görünebilir; ancak modernitenin getirdiği zenginlik yalnızca görünüştedir. aslında artık daha fakiriz; çünkü beklentilerimiz fena halde tetiklenmiş, paramızın yettiğiyle elde edebildiklerimiz arasında derin bir uçurum oluşmuştur. olduğumuzla "aslında olabileceğimiz" kişi arasında dağlar kadar fark vardır artık.

modern toplumlar, yabanıl bir insana göre çok daha güçlü bir mahrumiyet hissiyle baş başa bırakır bizi. rousseau'nun savı da şöyle devam eder: "ilkel ve yabanıl işçi en azından başını sokacak bir yuvası varsa, yiyecek birkaç elma ya da fındık bulabiliyorsa, akşamlarını ilkel bir enstrümanla müzik yaparak ya da keskin taşlarla bir balıkçı kanosu yontarak geçirebiliyorsa bu dünyada hiçbir şeyinin eksik olmadığını düşünebilirdi pekala."

beklentilerimiz azla yetinmek yönündeyse eğer, azla yetinebiliriz. ve eğer beklentilerimizin yüksek olması gerektiği öğretiliyorsa bize, çok kazandığımızda bile kendimizi fakir ve sefil hissederiz.

atalarımızın sahip olduğundan çok daha fazlasına sahip olabileceğimiz beklentisinin ağır bir bedeli olmuştur: olabileceğimizle o anda olduğumuz arasındaki aşılamaz mesafenin doğurduğu sonu gelmez bir endişe yakamızı bırakmaz olmuştur artık.

24.2.10

yorgun savaşçı

kemal tahir

on bir yaşında asker olmak öteki insanlardan ayrılmaktır.

hayvana erkek gibi binen, silahı erkek gibi kullanan kadının kadınlığı nasırlaşır biraz. kendini sevişmenin yeline kapıp koyuveremez.

üniforma, bir yandan insanın kişiliğini ortadan kaldırıyordu ama, öte yandan onu silahlı bir topluluğun güvenilir parçası haline getiriyordu. "asker üşümez, asker acıkmaz, asker yorulmaz." martavalına herkesin inanması da galiba bundandı.

bence evlenme, yıldız barışıklığı işidir. zora hiç gelmez. insanlar birbirlerini kardeş gibi severler de, bakarsınız evliliği yürütemezler.

dostlar yağmaya koyulmakta düşmanlara parmak ısırtır
tanrı bir yerde çöküş belirtisi göstermesin

bir kere dövüşe girdin mi, geri basmayı beceremezsin.

hatırlamıyorum, dolaşık doğrulamadır hukukta.

ata dost gibi bakacaksın, düşman gibi bineceksin.

kapı çalınınca fırladı kaçtı. böyle kaçmalar daha kolay yakalanmak içinmiş.

bu havada kovulan çıkmaz.

orman ne demiş: "şuncacık balta, benim hakkımdan gelemez ama, neyleyim ki sapı benden."

bir gizli örgüt ikiye bölündü mü, gizlisi kalmaz.

bir örgüt, uzun zaman hükümete sırtını dayayarak çalışmaya alıştıysa, çetin zamanda ondan büyük başarılar beklemeyeceksin.

büyük altüst oluşlarda cellatlara gün doğar.

sizin kara kaplı kitabın başında "gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım." yazılıdır. sizin baba yasanız böyle başlar. iri bilgiciniz gökalp ziya mollayı kötülüyorum sanma! onun da suçu yok. bu lafı, başkalarını aldatmak için uydurmadı. çok büyük, çok çıkarlı bir gerçek bulduğuna inanmaktadır bugün bile. kendisi de çünkü ödevini her zaman gözünü kapayarak yapmıştır. meseleleri birbirine karıştırması, sonra da işin içinden çıkamaması bundan.

namık kemal: cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten

doktor insanların satranç taşları karşısında derin derin düşünceye dalmalarını sevmiyor, buna "tıkanık düşünme" diyordu. satrançta insan düşünme idmanı bile yapamaz. en büyük silahımız olan düşünme gücünün asıl işi, gerçeği bulmak, anlamak, değiştirmektir. satrançta düşünmenin bu çeşidinden kaçarız. onu boşa çalıştırarak, kısa bir zaman için olsa da iyice yorar, asıl ödevinden uzakta tutarız. kaytarmanın en korkuncu, bir kuvveti, asıl işinin üstünde gibi göstererek, onu boşa çalıştırmaktır. bunun en açık örneği de satranç.

imparatorluğa yeni bir dayanak lazımdı. almanlar tam bu sırada turancılık masalını dayadılar. biz de bu masala, denize düşenin usturaya sarıldığı gibi sarıldık. türk’e doğru atılmaktan başka çıkar yol kalmamıştı önümüzde. oradaki türklerin anadolu türküne hiç benzemediğini anladığımız zaman da iş işten geçmişti.

her şey zamanına göre doğrudur. dahası, senin baktığın açıya göre..

zarar karın kardeşidir.

ya devlet başa ya kuzgun leşe

yiğit atlar besledim kara gün için
binip ılgar edemedim ne fayda

deme olmaz olmaz
olmaz olmaz bu dünyada

batıda, ilkçağların kölelik sisteminden bu yana özel mülkiyet kutsal olduğu halde, sizin beş bin yıllık toplum tarihinizde devletten başka kutsal hiçbir şey yoktur. sizde her iş devlete yararlılığıyla değerlendirilir.

bir şeyin tabu olması için anlaşılması değil anlaşılmaması şarttır.

aklında mı doğduğun zamanlar
sen ağlar idin gülerdi alem
bir öyle ömür geçir ki olsun
mevtin sana hande halka matem

ne demiş köroğlu’nun babası: "biz kör olduksa, dünyanın da bakılacak suratı kalmadı ya!"

bozmadım ettiğim büyük yemini
kalbimin içine çizdim resmini
dudağım anıyor hala ismini
ben seni bir türlü unutamadım

bunlar bilek gücünden, usta nişancılıktan, gözü karalılıktan anlar. söz geçirmek isterseniz, yırtıcı hayvan terbiyecisi gibi davranacaksınız. en rezilini bir kere tepelediniz mi, sonra artık kırbacı şaklatmak yeter.

sokak, gittiği yere kadar, bu bayraklarla süslüydü. hangi evlerin türk, hangi evlerin rum olduğunu bir şeylerden seçip ayırmaya çalıştı. rumların artık türklerden korkmadıkları için, bu alacalı bezleri asmaları ne kadar iğrençse, türklerin de korktukları için aynı işi yapmaları, o kadar iğrençti.

ince dudakları inatçı olduğunu, bu inatçılığın kincilikten geldiğini gösteriyordu.

sesinde, az konuşan insanların, kendilerini zorlamadan, sözlerine yükledikleri inandırıcılık vardı.

bir memlekette halkın kahraman anlayışı, eşkıyadan yukarı çıkmamışsa, o memlekette insanların çoğunluğu soyguna biraz yatkın demektir.

bu cellat milleti, ya çok soylu kişilerden çıkar ya da büsbütün ayaktakımından.

23.2.10

oz

aşk etikten daha önemlidir.

"intikam soğuk yenen bir yemektir." intikam planları yapan birisi eğer öfkeli ve hızlı davranırsa eve aç gitmiş gibi olur. ama hedefine sakin ve emin adımlarla ilerlerse kendisine bir ziyafet çeker.

belki biz insanların özü kötüdür. belki kötülük tamamen yerleşmiş, ruhumuza gömülmüştür.

"intikamı seçen kişi iki mezar kazmalıdır."

birisinden intikam aldığınızda, aslında ona olabilecek en büyük iltifatı yapıyorsunuzdur. sanki şey demek gibi: "hayatımı öylesine etkiledin ki karşılık vermem gerekiyor. senin hayatın da benimki kadar derinden etkilenmeli." intikam en büyük tebrik kartı olsa gerek.

"kibir en büyük günahtır."

en kötü bıçak yarası kalpte olandır. çoğu insan bunu atlatır ama kalp asla eskisi gibi olmaz. daima bir yara vardır; bir süre için bile olsa, birisinin kalbinizin daha hızlı atmasını sağladığını size anımsatır. ve bu yara izini ömrünüzün sonuna kadar gururla taşırsınız.

belli bir yaştan sonra insanlar değişmemeli.

her şey evimiz için değil midir? nerede olduğun fark etmeden, kim olduğun fark etmeden bir ev. günün sonunda herkes dinlenmek ister, bacaklarını uzatabileceği bir yer; hatta evin ismi oz olsa bile. "evim gibi yer yok." evim gibi kahrolası bir yer yok.

veda

stefan zweig

özgür iradem ve açık bilincimle yaşama veda etmeden önce, son bir görevi mutlaka yerine getirmek istiyorum. bana ve çalışmalarıma oldukça iyi ve konuksever bir dinlenme ortamı sunan bu harika ülke brezilya’ya içten teşekkürler. her geçen gün bu ülkeyi sevmeyi daha çok öğrendim, dilini konuştuğum ülkenin dünyası çöktükten, manevi yurdum avrupa kendini yok ettikten sonra, yaşamımı yeniden başka hiçbir yerde kuramazdım. ama altmış yaşından sonra, yeni bir hayata başlamak için, özel güçlere gereksinim duyuluyor. bendeki güçlerse yıllardır yersiz yurtsuz dolaşmaktan dolayı tükendi. tam zamanında ve elim ayağım tutarken, zihinsel faaliyetleri, her zaman için yeryüzünün en hissedilir sevinci, kişisel özgürlüğü ve en değerli serveti olarak gören bir yaşama son vermeyi, daha doğru buluyorum. bütün dostlara selam gönderiyorum! uzun bir geceden sonra, yeni bir günün doğduğunu da görecekler! fazlasıyla sabırsız olan ben, onlardan önce gidiyorum. (22 şubat 1942)

22.2.10

solmayan

leyla şahin


dünyanın en hızlı/çarpıntılı akan iki nehrinden biri çoruh
desem, doğrudur; ikincisi kalbim, desem: 'şair sözü' olur

kuzey rüzgarlarına bindim, yeşil saçlarına ormanın gür saçlarına
bir geyik adımı söyledi; öyle karanlıktı ki gözleri sonsuz inandım ona

birdenbire açılıp birdenbire kapanan gökyüzü ve kalbim
küçük, ıslak bir gece

ezberledim kuşların tamamını ıssızlıkta ve unutmadım
turnalar! (siyah kuğuya gözyaşı dökmüştüm oysa)
(siyah bir kuğuya dönüşünce akşam)

bahçe sustu, balkon ve odalar gecikmiş bir mektup gibi
yağdı kar. "tolstoy'un istasyon"undaydım
o istasyonda kaldım sonra. hep!

anladım, çocukluk gökyüzüdür, kaybolmuyor
anladım, şiir çocukluk gibidir
solmuyor zamanla

dünyanın en hızlı/çarpıntılı akan iki nehrinden biri çoruh
desem, doğrudur; ikincisi kalbim, desem: 'şair sözü' olur

kuzey rüzgarlarına bindim, yeşil saçlarına ormanın gür saçlarına
bir geyik adımı söyledi; öyle karanlıktı ki gözleri sonsuz inandım ona

birdenbire açılıp birdenbire kapanan gökyüzü ve kalbim
küçük, ıslak bir gece

ezberledim kuşların tamamını ıssızlıkta ve unutmadım
turnalar! (siyah kuğuya gözyaşı dökmüştüm oysa)
(siyah bir kuğuya dönüşünce akşam)

bahçe sustu, balkon ve odalar gecikmiş bir mektup gibi
yağdı kar. "tolstoy'un istasyon"undaydım
o istasyonda kaldım sonra. hep!

anladım, çocukluk gökyüzüdür, kaybolmuyor
anladım, şiir çocukluk gibidir
solmuyor zamanla

güneş ülkesi

tommaso campanella

her şey kendi benzerini arar ve bulur.

sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma; sana yapılmasını istediğin bir şeyi başkalarına da yap!

yıldız haritasında ya da doğum haritasında burçlar kuşağının altıncı yıldızı olan virgo'nun (başak) ufkun doğusunda yükselmeye başladığı an uğurlu sayılır.

tertullianus, kadınlar dışında her şeyimiz ortaktır, der.

cehalet ve güçsüzlükten doğan hiçbir eylem günah sayılmaz; güç ve aklın önünde olan irade günah işleyebilir.

dişil yönleri (annelik, verimlilik) en ağır basan burçlar terazi, boğa ve yengeç'tir. venüs ve ay'ın etkisi altındadırlar. eril özellikleri ağır basan burçlar ise koç, akrep ve aslan'dır. mars ve güneş'in etkisindedirler.

dünyanın düzenini altüst edecek kadar etkin olan gök cisimleri, insan iradesi karşısında pek etkili değildir.

21.2.10

teklif

john fowles

dirseğinin üzerinde doğrulup döndü ve yüzlerimiz birbirine iyice yakın olsun diye başımı kendine çevirdi.

"seninle evlenmemi iste benden."

"benimle evlenir misin?"

"hayır." diğer tarafa döndü.

"neden yaptın bunu?"

"bitsin diye. ben hostes olacağım, sen de yunanistan'a gideceksin. artık özgürsün."

"tabii sen de."

"eğer bu seni mutlu edecekse -evet, özgürüm."

20.2.10

lord arthur savile'in suçu

oscar wilde

aktörler ne şanslıdır! tragedyada mı komedyada mı oynayacaklar, ağlatacaklar mı güldürecekler mi, gülecekler mi gözyaşı mı dökecekler, bunu kendileri seçebilirler. ama gerçek hayatta işler farklıdır. çoğu kadın ve erkek başa çıkamayacakları roller oynamaya zorlanırlar. guildensternlerimiz bize hamlet oynar, hamletlerimiz prens hal gibi komiklik yapmak zorunda kalır. dünya bir sahnedir; ama roller kötü dağıtılmıştır.

yaşayanlar her zaman altının kendilerine mutluluk getireceğine inanırlar.

çok güzel çiçeklerim var; ama en güzel çiçekler çocuklar.

mutlu olmaya vaktim yok. her zaman bana takdim edilen son insanı beğeniyorum; fakat genellikle insanları tanır tanımaz onlardan bıkıyorum.

ilginç olan hiçbir şey doğru değildir.

evlilik için doğru zemin karşılıklı yanlış anlamalardır.

ne fark ederdi ki? her savaşta birileri ölür, her dava için birileri canını verirdi; hayat ona zevk vermeyecekse, ölüm de yüreğine dehşet salmazdı. bırak kader ağlarını örsün. ona yardım etmek için yerinden bile kımıldamayacaktı.

koca dediğin çok cana yakın olmamalı. o zaman tehlikeli olur.

kocalar hiçbir zaman yeterince cana yakın olmaz.

banyodan çıktığında huzura kavuşmuş gibiydi neredeyse. içinde bulunduğu anın dörtbaşı mamur fiziksel koşulları ağır basmıştı, çok hassas ruhlar söz konusu olduğunda genellikle durum böyledir; çünkü duyular, ateş gibi, yakar yıkar ama aynı zamanda da arındırır.

ölüm, uykunun kardeşidir.

ben ayrıntı istiyorum. insanı ilgilendiren tek şey ayrıntılardır.

ah, nasıl da küçük şeylere bağlı aşk! bilge kişilerin aşk hakkında yazdıkları her şeyi okudum, felsefenin bütün sırlarına sahibim, gene de bir kırmızı gül yüzünden mahvoldu hayatım.

hakikaten de aşk harikulade bir şey. zümrütlerden daha değerli, güzel opallerden daha bulunmaz. inciler, kırmızı taşlar satın alamaz onu, pazarda da satılmaz. tacirlerden alınmaz, değeri altınla ölçülmez.

aşk hayattan daha değerlidir.

aşk en bilge felsefeden daha bilge, en güçlü güçten daha güçlüdür. alev rengidir kanatları, alev rengidir bedeni. dudakları bal kadar tatlı, nefesi tütsü gibidir.

ne saçmalık şu aşk denen şey! mantığın tırnağı bile olamaz; çünkü hiçbir şeyi kanıtlamaya yaramıyor ve insana hep gerçekleşmeyecek şeylerden bahsediyor ve insanı gerçek olmayan şeylere inandırıyor.

19.2.10

sessizlik

~pulp fiction

"sen de bundan nefret eder misin?"

- neyden?

"rahatsız edici sessizlikten."

- neden hep saçma sapan da olsa konuşmak zorundayız? kendimizi iyi hissetmek için mi?

"bilmiyorum. iyi bir soru."

- özel biriyle birlikte olduğunu çenesini kapatıp karşılıklı susabildiği zaman anlıyor insan.

2
oynadığım karakterin adı raven mccoy'du. sirkte büyümüştü. dizi içinde, elinde bıçakla çok tehlikeli oluyordu. ve bir sürü fıkra biliyordu. eski bir vodvil oyuncusu olan dedesi öğretmişti hepsini. dizi seçilseydi her dizide başka bir fıkra anlatacaktım.

"o fıkralardan bildiklerin var mı?"

- bir tane biliyorum. bir tek bölüm çekildi çünkü.

"anlat."

- saçma bir fıkra.

"yapma, anlat haydi."

- hoşuna gitmeyecek, ben de rezil olacağım.

-"rezil mi? 50 milyon insana anlattın o fıkrayı. bana neden anlatmıyorsun? gülmeyeceğim, söz."

- sorun da o ya vince.

"öyle demek istemedim. biliyorsun."

- artık hiç anlatamam, üzerinde fazla konuştuk.

"saçma."

kestim kara saçlarımı

gülten akın



uzaktı dön yakındı dön çevreyi dön
yasaktı yasaydı töreydi dön
içinde dışında yanında değilim
içim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
bu nasıl yaşamaydı dön

onlarsız olmazdı taşımam gerekti kullanmam gerekti
tutsak ve kibirli -ne gülünç öfke be-
gözleri gittikçe iri gittikçe çekilmez
içimde gittikçe bunaltı gittikçe bunaltı
gittim geldim kara saçlarımı öyle buldum

kestim kara saçlarımı -n'olacak şimdi-
bir şeycik olmadı deneyin lütfen
aydınlığım deliyim rüzgarlıyım
günaydın kaysıyı sallayan yele
kurtulan dirilen kişiye günaydın

şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
bir yaşantı ile karşılayanlara
gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum

18.2.10

batı cephesinde yeni bir şey yok

erich maria remarque

dünyadaki felaketlerin çoğuna ufak tefek insanların neden olması tuhaftır. böyle insanlar, iri yarılardan çok daha enerjik ve geçimsizdirler. bölük komutanı ufak tefek olan bir yere düşmemeye hep dikkat etmişimdir. çünkü bu gibiler lanetlinin ve eziyetçinin biri oluyorlar.

insan aslında ve her şeyden önce canavar yaratılışlıdır; ancak bundan sonra, ekmek dilimine yağ sürülmesi gibi, üzerine azıcık bir iyilik boyası çekilmiştir. üniforma demek de birisinin ötekine hükmetmesi demektir hep. kötülük, her birinde fazlasıyla hüküm ve kudret bulunmasında. onbaşı ere, teğmen onbaşıya, yüzbaşı da teğmene, çileden çıkarıncaya kadar eziyet eder. bunu bildikleri için de kendilerini hemen bir şeye alıştırırlar.

asker için midesi ve sindirim işi, öteki insanlar için olduğundan daha önemlidir. sözlüğündeki kelimelerin dörtte üçü elinden alınmıştır. gerek aşırı sevinç gerekse derin öfke anlatımı da onda en kuvvetli şeklini alır. bu derece az söz ile ve bu derece açık açık derdini başka bir tarzda anlatmak olanaksızdır.

benim için cephe, korkunç bir kargaşalık, merkezinden daha epeyce uzakta ve sessiz bir yerde bulunulduğu zaman bile insanı ağır ağır fakat fazla karşı koymaya ve kaçmaya olanak bırakmadan kendisine çeken kuvveti duyulan bir yerdir.

fakat topraktan ve havadan -özellikle topraktan- direnci kamçılayan kuvvetler fışkırır. toprak, herkesten daha çok asker için önemlidir. bir asker bedenini toprağa şöyle bastırdığı, ateş korkusu ile yüzü ve her yanı ile kendisini toprağa gömdüğü zaman toprağı tek dostu, kardeşi ve anası bilir; korkusunu ve çığlığını onun sükun ve güven dolu kucağına boşaltır. toprak da bütün bunları bağrına basar ve sonra bir on saniyelik ömrü, bir hayat için yine koyverip yeniden kavrar; hem de bir daha bırakmamak üzere kimi zaman.

bizler gençlik falan değiliz artık. dünyayı fethetmek istediğimiz de yok. kaçan kimseleriz. kendi kendimizden kaçıyoruz. kendi hayatımızdan kaçıyoruz. on sekiz yaşımızda dünyayı ve hayatı sevmeye başlamıştık. sonra da aynı şeylere ateş etmek zorunda kaldık. patlayan ilk öbüsler, kalbimize rastladı. eylemlerle, çabalarla ve ilerleyişlerle ilgimizi kestiler. böyle şeylere inanmıyoruz, savaştan başkasına inandığımız yok.

kafatasları olmadan da yaşayan insanlar ve her iki ayağı koptuğu halde koşan askerler görüyoruz. ayak kısmı kopmuş, bacakları üstünde sendeleye sendeleye ilk çukura kadar koşuyorlar. elleri üstünde iki kilometre yol alan bir onbaşı, parça parça olmuş dizini arkası sıra sürüklüyor. bir başkası bacaklarını elleriyle bastıra bastıra ilk sargı yerine kadar gidiyor. ağzı olmayan, çenesinin alt kısmı olmayan, suratı olmayan insanlar görüyoruz. kanı durdurmak için damarını dişleriyle tam iki saat sımsıkı ısıran birine rastlıyoruz. güneş doğuyor. gece oluyor. mermiler ıslık çalıyor. hayat sona eriyor.

askerin hayatta kalması bin bir rastlantıya bağlıdır; asker rastlantıya inanır ve ona güvenir.

sessizlik yayılıyor. konuşuyorum ve konuşmam gerekiyor. böylece konuşuyorum. hem de onunla: "arkadaş, seni öldürmek istememiştim. bu çukura bir daha atlarsan böyle bir şey yapmam; sen de doğru durursan elbette. ama sen bundan önce benim için bir fikir, bir bileşimdin sadece. beynimin içinde yaşayan ve beni bu karara yönelten bir fikirdin. ben bu fikri hançerledim. şimdi ise, senin de tıpkı benim gibi bir insan olduğunu görüyorum. el bombalarını, süngünü ve silahlarını düşünmüştüm. şimdi ise karını, yüzünü ve ortak yanımızı görüyorum; bağışla beni, arkadaş! bizler hep geç fark ederiz. sizlerin de tıpkı bizler gibi zavallı yaratıklar olduğunuzu, sizin analarınızın da tıpkı bizim analarımız gibi korku içinde titreştikleri, hepimizin ölüm karşısında aynı korkuyu duyduğumuz, aynı biçimde öldüğümüz ve aynı acıyı çektiğimiz, bizlere her zaman ve yine ve yine niçin söylenmez? bağışla beni arkadaş! sen benim düşmanım olabilir misin hiç? şu silahlarla üniformaları fırlatıp attık mı, sen benim için bir kardeşten farksız olabilirdin. arkadaşım, al benim yirmi yıllık ömrümü de kalk haydi! istersen daha fazlasını da al. bu ömrü bundan böyle ne yapacağım, ben de bilmiyorum."

geçmişin hiçbir şeyine değer verildiği yok. kültür ve yetişme düzeyini meydana getiren ayrımlar hemen hemen silindi ve sanki tanınmaz oldular. herhangi bir durumdan yararlanmak için bazı bazı işe yaramıyor değiller ama, tutukluklara neden olmak gibi sakıncalar da var. eskiden çeşitli memleketlerin madeni paralarıymış gibiyiz. sonra da bunlar eritilip hepsi aynı biçimde basılmışlar sanki. aralarındaki ayrımları seçmek için malzemeyi iyiden iyiye incelemek gerekiyor. çünkü bizler her şeyden önce askeriz ve ancak bundan sonradır ki, garip ve sıkılgan kişileriz. ortada büyük bir kardeşlik ve halk türkülerinin arkadaşlık havası esiyor. cezaya çarpılmışların karşılıklı bağlılık duygusu ile ölüme mahkumların umutsuzca dayanışması, garip bir surette, birleşik hayatın bir parçası oluyor.

geceleri bir rüyadan uyanıp da kabaran dalgalar halinde yaklaşan yüzlerin büyüsüne alet olarak kendimizi bırakınca bizleri karanlıktan ayıran sınırın ne kadar da ipince olduğunu dehşetle hissediyoruz. bizler küçük küçük alevleriz. titreye titreye yanan ve bazı bazı suya batıp hemen sönecekmiş gibi olan biz alevcikleri, içinde bulunduğumuz bu çözülüş ve anlamsızlık tufanına karşı şöylesine koruyan duvarlar ne de ince! sonra da, boğuşmanın boğuk uğultusu bizleri çembere alan bir halka oluyor ve içimize kapanıp gözlerimizi aça aça, durmadan geceye bakıyoruz.

1918 yılının ekim ayında vurulup öldü. o gün bütün cephe öylesine sakin ve sessizdi ki, ordu tebliği: "batı cephesinde kayda değer bir şey yok" demekle yetindi. yüzüstü kapaklanmıştı ve yerde uyuyor gibi uzanmıştı. çevirdikleri zaman, fazla acı çekmemiş olduğunu gördüler. yüzünün öyle sakin bir anlatımı vardı ki, bu sonuçtan neredeyse memnun kaldığı sanılırdı.

17.2.10

odaya kapatılan gökyüzü

şükrü erbaş

"aşk ile korku, cam ile taşa benzer." (sadi)

geceler bitti. yolculuklar bitti. yeni yerler, yeni sabahlar bitti. her yerde bin yıllık bir aşınma, solgun zaman kokusu. senden önceki haline döndü kalabalık. gamzeli sular yürürdü dünyaya, kirpiğin kaşına her değdiğinde. ben deniz derdim hazla, gökyüzü niyetine bakardı başkaları. kimsenin sesinde bulut yok, kanat yok, rüzgar yok; bir hızar sesiyle konuşuyor artık herkes. kalbinle donattın önce gövdemi, sonra aşkın nasıl bir yoksulluğa dönüştüğünü gösterdin. sevinçler bitti, kapı zilleri bitti. ne bir yere giden var, ne gelenlerin yüzünde bir iyilik. senden başka anısı yok döndüğün yerlerin. tükeniş kendini yokluğunla tanımlıyor. açık yarada bir ayaz şimdi anılar. incelikler bitti; o güzel telaşlar. ne bir yağmur sesi çatılarda, ne camlarda yüzünden bir balkıma ki düş kurabilsin odalar. sen oyunlarından çekildin, birbirine küstü çocuklar. yaşlılar aynaya bakmayı unuttu. ben durdum tüm bunların ortasında, boynumda ağır dilsiz bir çan, ölüme dek seni susmaya yargılı. özgürlük bitti. övünme bitti.

her şey sürekli olsun, dediğin yerlerdesin şimdi. yürek çarpıntısını gövdesine yük sayan, yüz yıl sonrası bugünde bilinenlerin paydasını seçtin. vakti belirsiz sevinçler taşıdım eşiklerine, alışkanlıklardan kurtarmak için seni. ayrılığı bile bir ayrıcalık diye sundum da, sen kapıların hep aynı saatlerde açılıp kapanmasını bekledin. bir lambadan alıyor ışığını artık gövden. gökyüzü bir odada kanat vurur mu? nerden alır rüzgarını bulutlar? bir akarsudan doğurmak istemiştim seni. az az yaşayarak uzatmak ömrünü. sen evcilliği kalıcı sandın. bir adres istedin aşka. komşular, bildik sokaklar, aynı saatlerde aynı konuşmalar, hiçbir şeyi gizlemeyen perdeler, başkalarıyla yağmalanmış düşler. güvenlik duygusunu dünyaya yeğleyen. senin yalnızlık dediğin yerde atıyor ayrıcalığın ve güzelliğin kalbi. gözbebeklerindeki ağrıya inan ne olur. ölümün eşiğindeki pişmanlığı söylüyorum sana.

dün akşam aldım seni yanıma; gücenikliğini aldım, vazgeçişini; ilk karşılaştığımız günkü sesini; benim dönüp dönüp gidişlerimi, senin gittikçe bir kuyuya benzeyen suskunluğunu. yolların kentten koptuğu bir uzaklığa varıp durdum. sonra bir ağacın yalnızlığına oturdum. üşüyen yerlerini aldım kirpiklerimin arasına, sana dünyayı gösterdim uzaktan. güneşin büyüsünü, taşların sesini, nasıl yer değiştirdiğini dağların. onca çokluğuna karşı yıldızların yalnızlığından söz ettim. hiçbir şeyin bize uzak olmadığından. insan sustuğu yerde yenilmez her zaman, dedim. gözleri içine göllenen hapislerin ufkunu anlattım. sanayi çıraklarını, hastaların yaşama gücünü. gözyaşını küçümseyenin acısı da olmaz sevinci de, dedim. oğlundan kalan tek parmağı törenle gömen dersimli annenin büyük suskunluğunu andım saygıyla. azalan bir bütün olmaktansa parçalanarak çoğalmanın ne anlama geldiğinden söz ettim.

kaküllerine düşen çiy tanelerini topladım sabaha karşı. doğan günden kırmızılar sürdüm yanağına. saçının telinden tırnağının ucuna dek öptüm incelikle. sonra alıp yalnızlığımı yanıma, biraz daha tutkun, biraz daha iyimser, döndüm yeniden bıraktığın boşluklara.

kasabanın en güzel kızı

charles bukowski

her kadın siktirici bir makinedir. ihale en yüksek teklifi verene gider. aşk diye bir şey yoktur. noel gibi bir seraptır aşk da.

kibar olmayacaksın hayatta.

amerika'nın neredeyse herhangi bir kaldırımında on dakikalık bir yürüyüşe çıktığınızda yüz sikiş makinesi geçiyordu yanınızdan. tek fark, onların insan numarasına yatmalarıydı.

ilk yanıklar fena acır.

ruh diye bir şey yok. düzmece. kahraman yok. kazanan yok. yutturmacadan başka bir şey değil. azizler yok. dâhiler yok. oyunun devamını sağlamak için uydurulmuş bir masal. her insan hayata tutunmaya çalışır ve talihli olmayı umar. gerisi hikâye.

küçük adam düzülmeye mahkumdur.

amerika ile rusya onu ortada tutmaya karar verdikleri için mevcudiyetini sürdürebiliyor. ama gerçekten oyun masasına oturduklarını düşün. castro ne yapabilir ki? elindeki fişlerle pespaye bir mısır genelevine bile giremez.

tanrım, insan hayatta kalabilmek için nelere katlanmak zorunda kalıyor. insan yeterince yaşlanmış ve kapana kısılmışsa, yeterince aç ve yılgınsa -çük emer, meme emer, bok yer hayatta kalabilmek için ya da intihar eder. insan ırkı en aşağılık ırktır.

her erkek karısını düzmekten sıkılır.

çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "hayat yok onlarda" derdi. "mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünemezler. yüzeyseldirler. içleri yoktur." deliliğe yakın bir mizacı vardı; mizacına delilik diyenler de.

başarılı olduğunda dünyanın en güzel kentiydi los angeles. olamadığında da ondan kötü tek bir kent vardı: new york.

nedir ki evlilik? onaylanmış bir sikiş. onaylanmış sikişler ama hiç şaşmaz, sonunda sıkıcı olur, işe dönüşür. ama dünyanın istediği buydu: kapana kısılmış, yapması gereken bir işi olan zavallılar. erkeğin hiç şansı yoktu. büyütülecek bir şey değildi sikiş. her kadın biraz farklı sikişiyordu, erkeğin düştüğü tuzak da buydu.

wallace stevens: sanayi yolu ile başarıya ulaşmak köylü idealidir.

bu dünyanın mirasçıları alçak gönüllülerdir.

her insanın hayatında kaçmakla direnmek arasında bir seçim yapmaya zorlandığı anlar vardır.

iğrenç insanlardır gazeteciler. tuvaletlerden kadınların aybaşı bezlerini toplayan kapıcılarda daha çok ruh vardır, doğal olarak.

yirmi beş yaşında herkes dâhi olabilir; ama elli yaşında beceri ister.

canlı bir kadına âşık olmak sadece ahmaklara mahsustur.

her şeyden korkuyorum: insanlardan, binalardan, şeylerden, her şeyden. en çok insanlardan.

önemlidir tarz. gerçeği haykıran çok insan var; ama tarzın yoksa unut gitsin.

sadece bu önemlidir, o canım düşün yitirilişi ve onu yitirmişseniz gerisinin önemi yoktur; generallerin ve para babalarının oynadığı oyunlardır gerisi.

demokrasi ile diktatörlük arasındaki fark şudur: demokraside önce oy kullanıp sonra emir alırsın, diktatörlükte seçimle filan zaman kaybedilmez.

bu konular ölümü de içeriyorsa, kanımca, insanın kendi ölümünden sorumlu olması, ölümün özgürlük, demokrasi, insanlık, milliyetçilik ve/veya diğer palavraların bir sonucu olarak gelmesinden çok daha az rahatsız edicidir.

tek bir fırsat yetebilir insana hayatta, ondan sonra beyefendi olursun.

insanın odasında içmesi çok daha iyidir elbette; ama yılların deneyimiyle dört duvar arasında bir başına oturmanın da bir sınırı olduğunu, bir yerden sonra dört duvarın seni öldürmekle kalmayıp seni öldürmelerine de yardımcı olacağını öğrenmiştim. düşmana kolay zaferler sunmanın âlemi yoktu. yalnızlıkla kalabalık arasındaki hassas dengeyi kurmak -işin sırrı buradaydı, akıl hastanesine düşmemenin sırrı.

16.2.10

vatikan'ın zindanları

andre gide

tanrı adına yapılan her şey iyidir. aptallıktan hoşlanıyorsanız öyledir.

en sarsılmaz kararlar en kötü kararlardır.

dün kafamı kurcalayan şeylerin hiçbiri ilgilendirmiyor şimdi beni.

çıraklığın sonu yoktur.

yaşamda, insan kendini düzeltir, kusursuzlaştırır; yapılmış olan düzeltilemez. yaşamın en güzel yanı budur; yeni baştan yaparsınız her şeyi. yaşamda çizmece yoktur.

yapamayacağın şeyi küçümsemekten kolay ne vardır?

kadın yüreği acılar karşısında pek çabuk duygulanır.

sahte zenginlikler insanı tanrı'dan uzaklaştırır.

böyle olur bazı; bayağılığın, ahlaksızlığın tam göbeğinde bile, birdenbire garip duygu incelikleri çıkıverir ortaya; bir gübre yığınının ortasında gök rengi bir çiçek büyür gibi.

iyilik gibi kötülük de, yani kötülük adı verilen şey de nedensiz olabilir.

gerçeğinin yerini sahtesi alınca gerçeğin saklanması gerekir.

yazanlar öylesine çok, okuyanlar öylesine az ki! bir gerçek bu: insanlar gittikçe daha az okuyorlar. bu bir yıkımla bitecek; güzel bir yıkım, dehşete batmış! kaldırıp atacaklar basılmış yazıyı; en iyinin en kötüyle bir araya gelmemesi bir mucize olacak.

fırsatlar yalnız yoksulluktan uzak olanlara, fırsatlardan yararlanmaya yanaşmayanlara düşer.

her şeyin bir zamanı vardır. beklemek yeter bu dünyada.

15.2.10

üniforma

ece temelkuran

yoksullar, zenginlerle karşılaşmadan önce kılık değiştirirler. zenginlere hizmet etmek üzere girdikleri mekanlarda yoksullara giydirilen üniformalar, insanlar arasındaki eşitsizliği estetize ederken yoksulluğun "kirini" örter.

zenginlerin böyle tuhaf bir yanı var. yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. o yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkarları. üniformalar bu işe yarar. sakın unutma bunu ve asla bir üniforma giyme.

an officer and a gentleman

douglas kellner / michael ryan

insancıllaştırılmış ordu filmlerinin en bilineni an officer and a gentleman, 1940'lı yılların bakış ve üslubunu geri getiren bir filmdir. reklamlarında filme bir geçmiş zaman hikayesi havası verilmeye çalışılmıştır; ancak, geride kalmış ve çok daha masumca bir eril militer ethosun türsel biçim ve üslubuna geri dönme çabasının, içinde bulunulan anla bağlantısı apaçıktır. filmde, sapına kadar "sert erkek", serkeş ve motosikletli zack'in "centilmen bir subaya" dönüşmesi anlatılır. filmin "zor oyunu bozar" biçiminde özetlenebilecek bakışına göre, dinsizin hakkından imansız gelir. siyahi çavuş foley, bencilliğini bir kenara bırakıp takım ruhunu benimseyene kadar zack'e gaddarca eziyet eder. kadınlara kötü davranmaktan da vazgeçen zack, engelli koşuda yeni bir rekor kırmak üzereyken yarışı yarıda bırakıp bir kadın askerin yardımına koşar. insancıl ve hatta liberal (bütünleşmeci ve sözde feminist) duygular okşanırken, asıl amaç ordu kurumunu güçlendirmektir. zack'i yola sokup bir "centilmen" yapan şey aldığı askeri eğitimdir. zack, ordu benzeri geleneksel kurumlardan soğumuş bir genç kuşağı temsil eder. zack'in kimliğinde, bu kuşağın içine düştüğü yabancılaşmanın üstesinden gelişini, askerlik şerefi ve takım ruhu gibi değerleri kabullenişini izleriz. bu değişimin bedeli disipline, otoriteye ve gaddarlığa boyun eğmektir, ödülü ise özsaygı ve sevgidir. filmdeki aşk hikayesi gönül çelici ve rahatlatıcıdır; modern çağdan gerilere, bir zamanların hollywood filmlerindeki "ateşli aşklara" doğru geri çekilerek libidinal enerjiyi orduya yöneltir; filmden anlaşıldığına göre, "kızları" askerler kapmaktadır. aslında filmdeki aşk hikayesi, kadınların hayatta kalmasını genellikle bir erkeğe bağımlılığa endeksleyen, gerçek insani gereksinimleri karşılamaktan uzak bir toplumdaki pek çok işçi sınıfından kadının gerçek deneyimini resmeder.

oklukirpi

julian barnes

tarih, olurken çoğu kez sıkıcıdır; daha sonra ilginç olur.

insanlığın tümü emperyalizmin ve sömürgeciliğin zincirlerinden kurtulmadıkça bağımsızlığınız tam olmayacaktır.

kadınlarını mutfakta tutamayan bir hükümet mahvolmuş demektir.

bütün çözümler kusurludur; ama en kusurlusu hiçbir şey yapmamaktır.

"ağaç dikmek için önce bir çukur kazmalısın."

eğer birilerini bir sopayla döver ve onlara sizi sevdiklerini söylemelerini emrederseniz ve bu arada onları dövmeye devam ederseniz, er geç size işitmek istediğiniz şeyleri söyleyeceklerdir.

her zaman iki şey arasında bir seçim vardır.

duvarların yankılarının söylediği
ruhların değil taşın çürüdüğüdür

budala çok şey ister; ama ona bunları veren daha da budaladır.

özgürlük yalnızca sosyal bir seçkinler tabakasının ayrıcalığıdır.

sosyalizm rejiminde insanın öğrendiği birkaç hünerden biri de budur: dilin bürokratik bozukluklarını süzüp dışarı atma yeteneği.

14.2.10

simgeler kitabı

alciatus



bilge adamın ilk zaferi, insanın ne olduğunu bilmesidir

zor ya da hızlı, sen duraksama hiçbir işte

aşk besler, gerçeklik ise dünyaya salar

sustu mu, farkı yoktur akılsızın akıllıdan
dili ve sesidir onun budalalığını ele veren

iki başlı ianus, bilirsin geçmişte olanları
gelecekte olacakları, önündeymiş gibi görürsün
arkandaki yapmacıklı yüzleri
neden seni bu kadar çok gözlü, bu kadar çok yüzlü betimliyorlar
sakıngan bir insan olduğunu gösteriyor olmasın bu şeklin

ne fazla aceleci ol, ne de aşırı oyalan

üstün bir gücü var birinin, diğerinin pırıl pırıl keskin zekası
yine de yapamazlar birbirlerinin yardımı olmadan
bir araya geldi mi bu ikisi, zafer kesin
zeka ve güç kaldılar mı tek başına, sendeletir adamı

ah, güzel şeyler neden kolayca gelmez insanın başına

umutları kaysın, arkalarına düşsün istemez insanlar
önde olanın daha iyi olduğuna inanırlar

yüreği sağlam olan toplar değerli armağanları

hemen güvenme, kuralsızca hüküm sürene
hayallerine kapılıp doludizgin gidene

pek çok kral kaderin tekerleğiyle yükselir
yıldızlara, gençlik hırsına kapılıp gider
büyük belalar açtıktan sonra insan soyuna
bütün katliamlarının cezasını öderler en sonunda

kara gecenin gölgesini kimse ışığa çeviremez