31.12.09

uzun lafın kısası

louis althusser: bir sabah, seçiminin tutsağı olarak uyanır insan.

lord acton: güç yozlaştırır. mutlak güç mutlaka yozlaştırır.

gandhi: özgürlüğün çoğunlukla cezaevlerinin duvarları arasında, bazen de idam sehpasında aranması gerekir; asla meclislerde, mahkemelerde ya da okullarda değil.

iris murdoch: alışılagelmişin dışındaki insanlar, alelade insanlar için faydalıdır; çünkü onlar diğerlerinin her şeyin farklı olduğunu anlamalarına yardımcı olurlar.

matsuo basho: anlam uçucudur, yaşam geçicidir, ömür sonludur, ölüm zorunludur; öyleyse kişi yalnızdır.

margaret atwood: her hayat, daha yaşanırken bile bir çöplük gibidir; bir ölünün arkasından temizlik yaptığınızda, bir gün sıra size geldiğinde ne kadar plastik çöp torbası doldurulacağını daha iyi anlarsınız.

narayana: dar kafalı "bu bendendir, bu yabancıdır." diye düşünür. geniş düşünceli olanlar ise tüm dünyayı kendi ailesi olarak görürler.

simone de beauvoir: eğri bir yüzeyde dik bir doğru alınamaz! dürüst olmayan bir toplumda, böyle bir yaşam sürdürmek olanaksızdır.

sokrates: yaşamak, uzun süren bir hastalıktır.

mine söğüt: kutsal kitaplar her şeyin cevabını verir, bir bu sorunun cevabında susarlar: "neden?"

vasili grossman: yaşamın özgünlüğünün ve kendine özgü özelliklerinin kaba kuvvetle silinmek, yok edilmek istendiği yerlerde yaşam söner.

nihat behram: bir an vardır, uğruna ölüme gidilir. işkence acıları unutulur, onurlu ve dik yaşamak iz bırakır hayatta.

28.12.09

seçme şiirler

yves bonnefoy



ey ışık ve hiçliği ışığın, ey gözyaşları
endişe ya da umuttan daha yüksekte gülümseyen
ey kuğu, karanlık gerçekdışı suda gerçek yer
ey pınar, derince akşam olduğunda

en saf varoluş saçılmış kandır

yıkıntılar kuşu ayrılıyor ölümden
yuva kuruyor gri taşta güneşte
her acıyı, her belleği aşmış
bilmiyor yarın nedir sonsuzda

mükemmel olmayış doruktur

günün dibinde gün kurtaracak mı
birlikte olduğumuz az sayıda sözcüğü
öylesine sevdim ki ben bu güvenen günleri
başında duruyorum
kaplerimizin ocağında sönmüş birkaç sözcüğün

gürültüsü, kapalı
çamurlu suya çarpan sırığın
gecesi
ırmağın dibine kayan zincirin
başka bir yerde

hiçbir şey bilmediğim, yazdığım
belki zehirlenmiş bir köpek tırmalamaktaydı
acı toprağını gecenin

kabul et, uyumak için
sözüne
rüzgarın boralarıyla deldiği
sözcüklerimizi

dinliyorum senin
dünya içinden zorlanan
yapıtın hiçliğinde titreştiğini
algılıyorum
çağrılar tepinmesini
ki otlağı yanan ampuldür
avuç dolusu alıyorum toprağı
bu çeperleri perdahlı açıklıktan
orda ki dip yoktur
günden önce
dinliyorum seni, alıyorum
senin ip sepet'inden
bütün toprağı, dışarıda
imgeden önceki
acının zamanıdır daha
dışarıdaki elde, kapalı
filizlenmeye başlamıştır
dünyanın şeylerinin buğdayı

iç, ben suyum, yanmış
akışın omzundan
göğsün
bir yıldız yansımasıyla şiştiği yerde
iç, yansımada
sev üstümde benim, ki yakalayamazsın
sonsuz bir ağızla
devinimsiz varlığını yıldızın

hiçbir şey değişmedi
aynı yerler ve aynı şeyler
nerdeyse aynı sözcükler
ama, gör, sende, bende
bölünmemiş olan, görülmez olan toplanmakta

ey alev
ki yok ederken kutlarsın
kül
ki dağıtırken toplarsın

ışık ışıkla oynamaktadır
ve işaret hayattır
var olanın saydamlığı ağacında

arzu aşk olmuştu gecesel yollarıyla
yüzyıllar hüznünde ve anlaşılmış
güzellikle, kabul edilmiş sınırla, bellekle
aşk, zaman, taşıyor çocuğu, ki işarettir

sessizlik
yıkılmış bir köprü gibi üstümüzde
akşamda

dileğe kapalı olması gibi taşın
aradığımız neydi? hiçbir şey belki
tutku yalnızca bir düştür
onun elleri istemez

25.12.09

ateizm

marquis de sade

günümüzde akılyürütmeyi bilen tüm insanların tek sistemi ateizmdir.

insan aydınlandığı ölçüde, hareketin maddeye içkin olduğunu kavradığı ölçüde, bu hareketi yaratacak bir failin gerekliliğinin yanıltıcı bir varlık olduğunu anladı; ve var olan her şey özü gereği hareket halinde olduğundan, devindirici gücün gereksizliğini hissetti; ilk yasa koyucuların özenle icat ettikleri kuruntuların ürünü bu tanrının, onların ellerinde, bizi zincirleyecek yeni bir araçtan başka bir şey olmadığı anlaşıldı ve bu hayaleti konuşturma hakkını yalnız kendilerine saklayarak, bizi köleleştirmek için başvuracakları gülünç yasalara destek olacak şeyi bu tanrıya söyletmeyi iyi bildikleri de ortaya çıktı. lycurgue, numa, musa, isa, muhammet; tüm bu büyük hinoğluhinler, bizim fikirlerimizin tüm bu büyük despotları, kendi ölçüsüz tutkuları için yarattıkları ilahları bir araya getirmeyi bildiler ve bazıları bu tanrıların yaptırımları aracılığıyla halkları esir edebileceklerine emindiler; bilindiği gibi, onlar ya kendilerine uygun sorular sorulmasına ya da kendilerine hizmet edebileceğine inandıkları şeye cevap vermeye özen gösterdiler.

bugün, hem dalaverecilerin vaaz ettikleri bir işe yaramaz bu tanrıyı hem de onun gülünççe benimsenmesinden kaynaklanan tüm dini kurnazlıkları aynı şekilde aşağılayalım artık! özgür insanlar artık bu çocuk oyuncağıyla eğlenmiyor. tüm avrupa'ya yaydığımız ilkeler arasında ibadetin her türünün ortadan kaldırılması da yer alsın artık! krallığı parçalamakla yetinmeyelim; putları da sonsuza dek ezip toz edelim: batıl inançla kralcılık arasında pek bir mesafe yoktur. kralların kutsanma ayininin ilk koşullarından biri, tahtlarını en iyi destekleyecek politik temellerden biri olarak hakim dini korumaktı her zaman için. ama bu taht devrildiğinde, sonsuza kadar ortadan kalktığında, onun dayanaklarını oluşturan şeyin de kökünü kazımaktan asla çekinmeyelim.

din özgürlük istemiyle bağdaşmaz; bunun farkındasınız. özgür insan, hristiyanlığın tanrıları karşısında asla eğilmez; bu dinin dogmaları, tören kuralları, sırları ya da ahlakı asla bir cumhuriyetçiye uygun değildir. biraz daha çaba; mademki tüm ön yargıları yok etmeye çalışıyorsunuz; hiçbirinin varlığını sürdürmesine izin vermeyin, bir teki bile kalsa hepsini diriltmeye yeter. eğer yaşamasına izin verdiğiniz şey kesin olarak tüm diğerlerinin beşiğiyse, tüm ön yargıların dirileceğinden emin olabilirsiniz!

sizin teizminiz, tek kelimeyle, sayısız alçakça cinayet işledi, cinayetlerin tek birini bile engelleyemedi.

ulusal eğitime dinsel bir masal karıştırmaktan uzak durun. bir tanrıya tapan sefiller değil özgür insanlar yaratmak istediğimizi asla gözden uzak tutmayalım.

tüm fikirlerimiz karşılaştığımız nesnelerin temsilleridir; nesnesiz bir fikir olduğu kesin olan tanrı fikri bizde neyi temsil edebilir? her ilke bir yargıdır, her yargı bir deneyimin sonucudur ve deneyim ancak duyuların harekete geçirilmesi yoluyla elde edilebilir; dolayısıyla, dini ilkeler kesinlikle hiçbir şeye dayanmazlar ve asla doğuştan değillerdir. anlaşılması en güç olan şeyin en önemli şey olduğuna aklı başında insanları nasıl oldu da ikna edebildik diye soracaksınız. onları müthiş korkutarak; çünkü insan korktuğunda artık akıl yürütemez; çünkü bu insanlara özellikle kendi akıllarından sakınmaları öğütlendi ve insanın bir kez aklı karıştığında her şeye inanır ve hiçbir şeyi incelemez. tüm dinlerin iki temeli cehalet ve korkudur. insanın tanrı karşısındaki kararsızlığı tam da onu dine bağlayan güdüdür. insan karanlık içindeyken hem fiziksel olarak hem de moral olarak korkar; korku onda alışkanlık halini alır ve ihtiyaca dönüşür: ümit edeceği ya da endişe duyacağı bir şey kalmadığında kendinde bir şeylerin eksik olduğuna inanır.

hiçbir tanrının karışamayacağı varlıklar olmamız gerektiği; bitkiler ve hayvanlar gibi doğanın gerekli kıldığı yaratıklar olarak bu dünyada olduğumuz, başka türlü olmasının da mümkün olmadığı gerçeğiyle; tanrı karşısında sorumlu olduğumuza yanlış yere inandığımız görevler yok olup gider; bunlarla birlikte tüm dini suçlar da yok olur: dinsizlik, günah, dine hakaret, ateizm vs. adı altında bilinen muğlak ve tanımlanamaz suçların hepsi.

tanrıları ancak onlarla alay ederek yok edebilirsiniz. eğer bu alaya öfke ya da önem atfederseniz peşlerinden getirdikleri tüm tehlikeler sürü halinde anında yeniden doğacaktır.

22.12.09

köygöçüren

fakir baykurt

"baharın gülleri açtı
acep ne yapsın gönlüm?"

biz, birbirimize doğru söylesek ne olur, eğri söylesek ne olur? ne hükmümüz var şu bok yiyen dünyada? belki yarın ahrette bile yerimiz en arkalar.

"sulh olalım dediler de olmadı
beyde insaf, kulda sabır kalmadı
haber gitti candarmalar gelmedi
kara toprak bey kanıyla yoğrulur

haciz geldi ocakları bozuyor
kimi vergi, kimi sorgu yazıyor
can dayanmaz, kul canından beziyor
böyle olursa demir kalmaz sivrilir"

varını veren utanmaz.

işkilli büzük tingilder imiş.

bindikleri beygirin daha güçlü olmasını istemezler. güçlü olursa, fırlatır atar sonra. onun için istemez, cayar. osmanlının işleri böyledir hep.

kabı ayrı olanın tadı ayrı olur.

eşeğe gem vurma, kendini at sanır.

alim unutur kalem unutmaz.

- orospunun çocuğu olmazmış, neden?
- bilmiyorum. neden?
- biri yapar, öbürü yıkarmış da, ondan.

bir gözü ayda, bir gözü çayda.

delilsiz tekkeye girilmez imiş.

kumarda kaybeden aşkta kazanır.

etin girdiği yere dert girmez, demişler.

gönülsüz pişen aş, ya karın ağrıtır, ya baş.

"bugün ben bir güzel gördüm
cennet kadını kadını
desem dile düşürürler
demem adını adını

sular akar oymak oymak
olur mu hiç yare doymak
ne bal verir ne de kaymak
yarin tadını tadını"

gelelim fasulyenin nimetlerine.

halkımızın isim koyma dehası gerçekten yüksektir.

ne demişler, horozun bol olduğu yerde sabah tez olur.

bir aban var, atarsın; nerde olsa yatarsın.

düşmanın yoksa, anan da mı doğurmadı?

kara gün kararıp kalmaz, bunalan bunda da kalmaz.

21.12.09

okul müdürü

cevdet kudret

süleyman gece saat on ikiye doğru lokantadan çıktı. sarhoştu. boşlukta yürüyor gibiydi. serin hava yüzüne değince kendini daha da hafif buldu. başını yukarıya kaldırdı. gökyüzü yıldız dolu. bir baştan bir başa, irili ufaklı birçok yıldız. hepsi pırıl pırıl. genç adam neşelendi. ıslık çalmaya başladı. sarhoşluk başka bir alem. insan bütün alışkanlıklarından hatta huylarından kurtuluyor.

kazancılar sokağına sapacağı sırada, kale duvarının önündeki lambanın altında bir şekil gördü. baktı, bir çocuk, elektrik direğine omzunu dayamış, sokak lambasının ışığında bir kitap okuyor. merak edip yaklaştı. kendi sınıfından bir çocuk. sordu:

"sen misin remzi? ne yapıyorsun burada?"

çocuk, ayak seslerini duyunca toparlanmıştı. kısa bir duraksamadan sonra konuştu:

"derse çalışıyorum."

"burada mı?"

"evet."

süleyman, elini uzatıp kitabı aldı, kapaktaki yazıyı okudu: tarih.

başını kaldırıp baktı; 15-16 yaşlarında bir çocuk. gündüzleri okulda, dokuzuncu sınıfta, geceleri sokak lambasının altında. bir şeyler söyleyecekti, söyleyemedi, sadece:

"yarın gel de, okulda beni gör" diyebildi ve arkasını dönüp hızlı hızlı uzaklaştı.

süleyman soyut bir adalet duygusuyla işe başlamıştı. kim olursa olsun, sınıftaki bütün çocukları, mekandaki yerlerine göre değil, bir aynaya yansımış hayaller gibi, hepsini aynı yüzeyde görüyordu. hiçbirini öbüründen ayırt etmiyor, "bilen geçer, bilmeyen döner" diyordu. ne kadar yanlış bir yolda gittiğini bu gece kendi gözleriyle gördü. karanlığın içinde hem düşünüyor hem de yüksek sesle kendi kendine konuşuyordu:

"sokak lambası altında çalışan kuşaklar başkalarıyla nasıl eşit olabilir? bilmeyen döner. ama bilmeyenin niçin bilmediğini araştırıyor, buna bir çare bulabiliyor muyuz? iki çocuktan birisi, mum ışığı altında kitabını okuyor, öbürü ise kendisine ayrılmış özel bir odada, pırıl pırıl yanan bir elektrik lambası altında. mum devriyle elektrik devri arasındaki uzun zaman aralığını hesaba katmayacak mıyız? ikisinin başlangıç noktası bir değil ki. birisi bilmem kaç yüzyıl ileriden yola çıkıyor; öbürü ise bir o kadar geriden. bize gelince, biz sadece masa başında oturuyor, yarışçıların yalnız bitirişlerine not veriyoruz, başlayışlarına aldırış bile eden yok. hayır. gerçek adalet bu değil. buna bir çare bulmak gerek."

ertesi gün akşama kadar bu işle uğraştı. üçüncü dersten sonraki teneffüste remzi göründü. bahçede bir köşeye çekilip konuştular. çocuk, hayatını anlattı: geçen yıl niğde ortaokulunu bitirmiş; yoksulmuş ama okumaya hevesi varmış, babası rençpermiş, "istediğin yere git; yalnız benden bir şey isteme" demiş; o da, lisede okumak için kayseri'ye gelmiş, burada zengin bir hemşerileri varmış, boğaz tokluğuna onun evine girebilmiş, ahırın içinde "ahır odası" denen bir yer vermişler, görevi, ahıra ve hayvanlara bakmakmış; gündüz boş zamanlarında o işle uğraşıyor, derslere yalnız geceleri çalışabiliyormuş; fakat samanlar tutuşur da yangın çıkar diye, geceleri ateş yakmasına izin verilmiyormuş, o da sokak lambası altında okuyormuş.

süleyman, çocuğu dinlerken boğazının acıdığını, tıkandığını seziyor, yutkunamıyordu. sonunda:

"haydi git" diyebildi. "ben seni çağırtırım."

öğleden sonra doğruca müdürün yanına çıktı. dün gece lokanta dönüşü gördüğü hali, bugün öğrendiklerini bir bir anlattı. müdür dikkatle dinliyor, ara sıra gözlerini açıyor ya da acımış gibi başını sallıyor; fakat hiçbir şey söylemiyordu. süleyman sözünü bitirince sustu, karşısındaki konuşsun diye bekledi. müdür kitap açacağı ile iki kez avucuna vurdu, onu bıraktı, yazı yazmadığı halde kalemi hokkaya sokup çıkardı, masadaki kurutmalığı bir yerden alıp öbür yere koydu, eliyle alnını ovuşturdu, gözlerini masada bir noktaya dikip düşündü, sonunda sordu:

"peki, bu çocuğa nasıl bir yardım yapabiliriz? aklınıza bir şey geliyor mu?"

"aklıma ilk gelen şey, akşamları okula kabul edip ders çalışma saatlerinde yatılı öğrencilerle bir arada çalışmasına müsaade etmek."

"eh, bu olabilir, bu olabilir ama.."

"hatta, ben daha başka bir şey düşünüyorum. bu remzi ve onun gibilerini, yalnız ders çalışma saatlerinde okula almak değil, içinde bulundukları yaşama koşullarından da kurtarıp çalışmalarını daha verimli hale getirmek."

"kurtarmak mı? siz neler diyorsunuz allah aşkına? sanki elimizden bir şey gelirmiş gibi konuşuyorsunuz. bunu nasıl yapabiliriz?"

"nasıl mı? okulun temizlik işlerinde, yemekhanede, yatakhanede en aşağı 8-10 hademe kullanıyoruz. onların yerine bu yoksul öğrencileri çalıştırsak. böylece, hem oturacak sıcak bir oda, altında okuyacak iyi bir ışık hem de geceleri yatacak temiz bir yer bulmuş olurlar."

müdür gülmekten kendini alamadı:

"ilahi süleyman bey! siz okulu dillere destan etmek mi istiyorsunuz?"

"niçin? bu, amerika'da en olağan işlerden birisiymiş. yoksul öğrenci, ödemesi gereken öğrenim ücretini okulun temizlik işlerinde çalışarak ödermiş."

"orası amerika. oysa biz küçük asya'da yaşıyoruz. her yerin kendine göre adetleri vardır. amerika adetleri kayseri'de hazmedilmez. ya öbür öğrenciler temizlik işlerinde çalışan öğrencilerle alay etmeye başlarsa, ya aralarında kavga çıkarsa, okulun disiplini bozulursa?"

"bunu önleme olanağı yok mu, müdür bey? bu vesile ile çocuklara, hangi işte olursa olsun çalışmanın ayıp sayılmayacağını, en iyi ahlakın çalışma ahlakı olduğunu öğretemez miyiz?"

"olmaz azizim, olmaz. kayseri'de amerikalılık sökmez. bırakın allahınızı severseniz, durup dururken başımıza iş açmayın! kafanızı bu işlere yoracağınıza, tavlada şeş-beş ile hangi kapıları alabileceğinizi düşünseniz daha rahat edersiniz."

"bir zamandan beri ben de rahat etmeye başlamıştım; fakat dün gece kendi kendimden utandım."

"şu çocuk yüzünden mi? peki canım, onun, ders çalışma saatlerinde okulda kalmasına izin verebiliriz. yalnız.. beni düşündüren nokta.. başkaları da duyup gelmek isterlerse o zaman ne yaparız?"

"asıl sorun da o ya! koca kayseri'de remzi bir tane değil herhalde. eğer şimdiye kadar görmediğimiz remzi'ler karşımıza çıkarsa, onlara da elimizi uzatırız. adamakıllı bir ışık bulamadıkları için derslerini hazırlayamayan bu çocukları çıra, mum, kandil, idare lambası aydınlığından kurtarıp hepsini okulda bir odaya toplarız, yakarız tepelerinde iki lamba, "haydi" deriz, "çalışın bakalım!"

müdür, karşısındakini hafifseyen bir gülümseme ile cevap verdi:

"daha pek tecrübesizsiniz, süleyman bey. bakanlıktan izin almadan nasıl ayrı sınıf açabiliriz? bu, bizim yetkilerimizin dışında bir iş."

"izin mi?"

"elbette. siz sanıyor musunuz ki okul müdürleri her istediklerini yapabilirler? ne gezer! biz bakanlığın izni olmadan pencere bile açıp kapayamayız."

"kendilerine yazıyla sorsanız."

"olmaz, olmaz! 'bize akıl mı öğretiyorsun?' diye kızarlar sonra. durup dururken aramın açılmasını istemem. hem size bir şey söyleyeyim mi? böyle daha iyi. biz ne diye kafamızı yoralım? bizim yerimize onlar düşünür, emir verir, biz de yaparız. günün birinde bana umum müdürlük filan verseler, iki gün dayanamam vallahi! yoo! ben o kadar düşünmeye gelmem."

süleyman gülümsemekten kendini alamadı. sonra, kandırmaya çalışan yumuşak bir sesle sordu:

"peki, bu çocukların hali ne olacak? göz göre göre sınıf dönmelerine razı olacak mıyız?"

"bu, düşünülecek bir iş, süleyman bey. oysa, biliyorsunuz, düşünmek büyüklerimizin işidir. eğer onlar 'bilmeyenleri de geçirin' diye bir emir verirlerse iş değişir. ama bugün usul bu: bilen geçer, bilmeyen döner."

"bilmeyen, eğer oturacak bir odası olmadığı ya da yakacak ışığı bulunmadığı için bilmiyorsa? onlara da bilme olanaklarını hazırlamak varken neden elimizi kolumuzu bağlayıp oturalım?"

müdür, kendisini ille düşündürmeye zorlayan bu toy öğretmenin ısrarından usandığını gösteren bir el hareketi yaparak:

"parası olmayan da okumayıversin be birader!" dedi.

"demek ki okumak da, yemek, elbise, ev filan gibi yalnız parası olanların alabileceği bir nimet?"

"evet, evet. 'parası olan düdüğü çalar' demişler. ne yapalım? dünya böyle kurulmuş. kalkıp da kendi kendimize dünyanın düzenini değiştiremeyiz ya. haydi bir şeyler yapmaya çalışalım; bu isteklerin sonu gelmez ki. siz ışığı olmayan birisine rastladınız; karşımıza ya bir de yemek isteyenler çıkarsa? başka bir köşede elbise isteyenler de vardır tabi. iyisi mi hiçbirine aldırmamalı; o kapıyı her zaman kapalı tutmalı."

bu sırada odaya başmuavin nadir girdi. müdür gülümseyerek ona:

"nadir bey" dedi, "arkadaşımızın bir önerisi var: 'akşam çalışmalarında yoksul öğrenciler için okulda bir oda açalım, gelsinler, orada çalışsınlar' diyor."

"aman müdür beyciğim, kulunuz olayım, bu düşünce de nereden çıktı? işlerimiz zaten başımızdan aşkın. geceleri bir tane nöbetçi muavin kalıyor, adamcağız yoklamayı mı yapsın, öğrencinin disiplinine mi baksın, yemekhaneye mi koşsun, yatakhaneyi mi gezsin, hademeye mi söz anlatsın, ambardan erzak mı çıkarsın, ödevleri mi düzeltsin, hangisine yetişsin? yatılı öğrenci yetmiyormuş gibi bir de yatısız ile mi uğraşalım? düşünmesi bile insana sıkıntı veriyor. yok, yok, herhalde şaka ediyor, beni korkutmak istiyorsunuz. siz böyle bir şeyi aklınıza bile getirmezsiniz. hem bize ne canım? eğer yoksulsalar okumasınlar. herkes okursa ayakişlerini kim görecek?"

başmuavin, imzalatmak için getirdiği kağıtları bırakıp çıkınca müdür:

"görüyorsunuz ya" dedi, "başmuavin de benim gibi düşünüyor. türkiye'de ortaöğretim serbesttir, biz herkesi zorla okutmak zorunda değiliz. okuyabilen okur, okumayan çıkıp gider. ne yapalım, elimizden başka bir şey gelmiyor. ama o çocuğa gelince.. neydi adı? remzi miydi? sizin hatırınız için her türlü sorumluluğu üzerime alıp, evet, bütün sorumluluğu üzerime alıp geceleri okuma odasında çalışmasına izin vereceğim. çalışsın bakalım ne olacak? bence, okumasa daha iyi eder. ben okudum da ne oldum sanki? 50 lira asli maaşla kayseri'lerde sürtüp duruyorum. eğer bir terzinin yanına çırak olarak girseydim, bugün istanbul'da dükkan sahibi olur, bundan bin kat iyi yaşardım."

müdür daha sözünü bitirmemişti ki, okulun saymanı telaşla içeri girdi:

"müdür bey" dedi, "bir haber işittim. nadir bey söylemiş. muavinler odasında herkes birbirine giriyor. eğer kabul edilirse, muavinlikten istifaya hazırlananlar bile var. doğru mu bu haber? merak ettim."

"bunun sizi ilgilendiren yanı var mı?"

"elbette var. yeni bir okuma odası açıldı mıydı, orada geceleri en aşağı 100 mumluk 2 lamba yanar, sobanın odunu, kömürü.. bir gecede şu kadar, yılda bu masraf eder. oysa, biliyorsunuz, tasarruf için bakanlıktan iki defa emir geldi. bizlerden artanları bakanlık ankara'da başka işlerde kullanacakmış. çocukların yiyeceklerinden bile kısıp dururken, öbür yanda hiç gereksiz bu iş için fazla masraf yapmanın zamanı mı?"

müdür güldü:

"yok, yok, naci bey. kalbin rahat etsin. sınıf filan açacak değiliz. sadece üstünde düşündük, o kadar. düşünmek de parayla değil ya, a birader! insanın kafasının içi kımıldar kımıldamaz böyle herkesin birden ayaklanacağını nerden bilelim?"

sayman, rahatsız ettiği için özür diledi ve:

"ne bileyim, söylenenleri doğru sanmıştım da, telaşlandım" diyerek çıktı.

yalnız kaldıkları vakit, müdür, süleyman'a:

"bakın, öneriniz şimdiye kadar üç kişiye söylendi, üçü de kabul etmedi. meslekte daha çok tecrübesizsiniz, zamanla hepsini öğreneceksiniz, süleyman beyciğim! gidiyor musunuz? ben de başmuavinin getirdiği şu kağıtları imzalayayım. akşama kahvede yine buluşuruz. haydi güle güle!

süleyman çıktı. korkunç bir hayal kırıklığına uğramıştı.

20.12.09

ivan ilyiç'in ölümü

tolstoy

bu ölüm herkeste, görevlerde yapılması ihtimali olan değişikliklerle ilgili düşüncelerden başka, yakın bir ahbabın ölümünü duyanlarda olduğu gibi, ölenin kendileri değil de başkası olmasından ötürü bir sevinç uyandırmıştı.

.. ellerinde olmadan can sıkıcı bir nezaket ödevi olan matem törenini ve ölenin karısına başsağlığı ziyaretine gitmek zorunluluğunu düşündüler.

kadın sinirli, zorlukçu oldukça ivan ilyiç hayatının ağırlık merkezini o ölçüde memuriyet hayatına doğru götürüyordu. görevini eskisinden çok sevmeye, yükselme hırsı beslemeye başladı.

praskovya fedorovna, kocasının hastalığına karşı bu göstermelik halleriyle hem dışarıya hem kocasına şunları anlatmak istiyordu: bu hastalıktan ivan ilyiç kendi sorumludur; hastalığı, karısına yaptığı yeni bir aksilikten başka bir şey değildir.

ivan ilyiç, kadının öğrenecek bir şey olmadığını bildiğini, bu soruyu cevap almak için değil, laf olsun diye sorduğunu anlıyordu.

kamuya göre yukarı çıkıyordum. yükseldiğim ölçüde hayattan uzaklaşıyordum. şimdi de tamamiyle öl bakalım.

hastalığın başlangıcından, doktora ilk gidişinden beri ivan ilyiç'in hayatına birbiriyle nöbetleşen, birbirine zıt iki hal girdi. bunlar, kah umutsuzluk ve anlaşılmaz, korkunç ölümü bekleyiş; kah umut ve vücut çalışmasının merak dolu gözlemiydi.

acılar son derece şiddetlenmiş olmalıydı; hafifletmenin tek çaresi, afyondu.

ya bütün hayatım, yaşadığım bilinçli hayat gerçekten gerektiği gibi değil idiyse?

o andan itibaren, üç gün ardı kesilmeyen bir feryat başladı. bu korkunç feryat çift kapı arkasından duyuluyor, dehşet veriyordu.

yolculukta bazen, tren geri geri giderken ileri gittiği sanılır, sonra birdenbire gerçek istikametin farkına varılır. o da böyle olmuştu.

18.12.09

ateş ve kılıç

henryk sienkiewicz

sevgi hiçbir zaman bir buyruğa boyun eğmez.

haksızlık ne kadar büyükse telafisi de o kadar büyük olmalıdır.

yiğitlik tek başına hiç kimseye kesin zaferi getirmez; kurnazlıkla birleşmesi gerekir.

bu cehennem gibi yere dayanmak için şeytan olmak gerek.

sevgilim
hiçbir zaman
kara bir yağmur gibi
unutkanlık çökmeyecek
yüreğinin ateşi üzerine

insan birbirini ararsa bulur. dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.

mutlu değildi. kafes içinde tuttuğu bir kuştu mutluluk. ama ne yazık ki şarkı söylemeyi reddediyordu kuş.

hüzünname

ali çapan


hep yarınlara ertelediğim hüznümü
bir dal hanımeli bir dal fesleğenle
bir kağıtlara çiziktirip saklasam mı

alışamadığım bunalımın kökeni
dişinin ağrıması erik çiçeklerinin
oysa saptanmamış ölümün yankısı daha

duraksamadan uçması
adını bilmediğim kuşun
sevi kuramına ters düşen
uçması adını bilmediğim kuşun
kuşkusuz utku değil

bir yanı us dışı
bir yanı anı gibi
örneğin öncesiz sonrasız oluşu

eleştirmeden öptüğümüz her dudak
çok mu pembe

hep yarınlara ertelediğim hüznümü
bir dal hanımeli bir dal fesleğenle
bir kağıtlara çiziktirip saklasam mı

17.12.09

kitaplarda ölmek

behçet necatigil


adı, soyadı
açılır parantez
doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
kapanır parantez

o şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
bir parantez içinde doğum, ölüm yılları

ya sayfa altında ya da az ilerde
eserleri, ne zaman basıldığı
kısa, uzun bir liste
kitap adları
can çekişen kuşlar gibi elinizde

parantezin içindeki çizgi
ne varsa orda
ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
ne varsa orda

o şimdi kitaplarda
bir çizgilik yerde hapis
hala mı yaşıyor, korunamaz ki
öldürebilirsiniz

16.12.09

ortadirek türküleri

uğur mumcu

nükleer silahlara karşı çıkmak, insanlığı sevmekle eş anlamlıdır ve kendimize, yakınlarımıza, sevdiklerimize, gelecek kuşaklara sahip çıkma duygusunun, yaşam sevgisinin doğal bir uzantısıdır.

çoğumuzda genel sözlerle konuşma alışkanlığı vardır. herkes her konuda dilediğini söyler. demagojide özgürlüğün sınırı yoktur. ekonomiden siyasete, siyasetten sosyolojiye kadar her alanda "genel sözler" egemendir. genel söz, insana kolay konuşma olanağı sağlar. ağızlarda sakız gibi çiğnenen genel sözler, insanı düşünce tembelliğine iter. bir süre sonra, insanın aklı ve zekası genel sözlerin kısır döngülerine hapsolur.

araştırmaları, yayınları ve kişiliğiyle karşıtlarının bile saygısını toplamış bir ilerici yazar ölür; bunlar arkasından küfrederler. bir gazeteci, bir yazar, bir avukat siyasal bir suç nedeniyle tutuklanır, bayram ederler. "nasıl bir basın ve nasıl bir özgürlük anlayışıdır" diye sormayız. bunlar özgürlükleri, tıpkı mal varlıkları gibi, ancak kendi mülkiyetlerinde sanan insanlardır. dünyaları böyledir bunların!

herkes bilir; "resmi propaganda", soğuk yüzlü propagandadır. bu yüzden çok inandırıcı olmaz. resmi ağızlarca söylenen sözler yüzde yüz gerçekleri yansıtsa da, dünya kamuoyu, çeşitli ideolojik saplantılar ve siyasal nedenlerle bu sözlere inanmamak eğilimndedir. propaganda, resmilikten ne kadar uzaklaşırsa o kadar etkili olur.

sol, solu sevmez. ilerici yazar, bir başka ilerici yazarın düşmanıdır. "yalnız ben konuşayım, başkaları sussun" bencilliği, kendisini sol ve ilerici sayan bir kısım aydınlarımızın ortak hastalığıdır. solun içinden çıkan yazarlar, liderler, sanatçılar, önce kendi arkadaşlarınca yaralanmış ve karalanmışlardır. solun sola verdiği zararın maliyetini hesaplamak bile güçtür. sol içindeki ideolojik bölünmeden tutun da kişisel çekişmelere ve kıskançlıklara kadar uzanan bir dizi neden, bu düşmanlığa, bu soğukluğa yol açar. sol görüntülü birçok aydın da bir çeşit "gizli faşist" ya da "sol mccarthyci"dir; kendi ideolojik inancı dışındakilere söz hakkı tanımaz. tanımadığı gibi sırası gelince jurnalciliğe de başvurmaktan çekinmez.

15.12.09

duyumsama

nicholas malebranche

bize mutluluğu getirecek olanlar hiçbir şekilde duyumsanan nesneler değildir.

insanların körlüğü ve bilgisizliği bizi şaşırtmamalıdır; çünkü zihinleri, önemli bir zorluğu içeren hiçbir şeye nüfuz edemez.

"bir malebranche'ın akılcı dininde, bilimsel kafa, tanrı aşkının biçimlerinden biridir. hatta tüm erdemlerin en belli başlısı, en tanrısalı ve sevginin en yüksek ifadesidir." (edmond goblot)

hemen her zaman en masum zevklere eşlik eden can sıkıcı vicdan azapları vardır.

zihinlerin en birinci ödevi, özgürlüklerini korumak ve artırmaktır; bunu da ancak en iyi alışkanlıklarla yapabilirler ve bu şekilde mutluluklarını hak edebilirler.

sevgili ariste, fikirlerimizin ışığı ile duygularımızın karanlığı arasında, bilmek ile duyumsamak arasında fark vardır ve bu farkı zahmetsiz bir biçimde ayırt etmeye alışmak gerekir. en güçlü biçimde hissettiği şeyi çok açık olarak bildiğini zannederek bu fark üzerinde yeteri kadar düşünmemiş kişi, kendi değişimlerinin karanlıklarında kaybolmaktan başka bir şey yapamaz. bu önemli gerçeği iyi anlayınız. insan hiçbir biçimde kendi kendine kendisinin ışığı değildir. yapısı kendini aydınlatmaktan çok uzaktadır ve kendisi için kavranamaz bir olgudur. tüm zihinleri aydınlatan evrensel aklın ışığı olmadan, bu aklın kendi ışıklı yapısında keşfettiği kavranabilir fikirler olmadan insan hiçbir şeyi bilemez.

14.12.09

binbir gece masalları

antoine galland

düşün de yasaları vardır.

sihirbazlar talihsizlik ve aksiliklere o kadar alışkındırlar ki olmayacak düşlerin, boş hayallerin peşinde koşmaktan yaşadıkları sürece geri durmazlar.

bir güzelliğin hakkını vermede kullanılan birkaç sözcük, güzelliğin bizzat kendisiyle aynı etkiyi yaratmaz.

hiç abartmadan, iki zaman olduğunu belirtebiliriz. biri, içinde yazgımızın dokunduğu tarihsel zaman. diğeri, binbir gece zamanı. o, her daim katkımızı bekler. talihsizliklere ve kaderin cilvelerine, dönüşümlere ve iblislere rağmen, şehrazat'ın bitmez tükenmez zamanı, bize, kitaplarda olduğu kadar yaşamda da çok nadir bulunabilecek bir tat bırakır: erincin tadı. kısa ve methiyelerle doludur ama ahlaki bütünlüğü bağlayıcı değildir; vahşet ve cinsellikle doludur ama bir aynadaki tamamlanmış biçimlerin masumiyeti vardır içlerinde.

özgün başlık 1000 geceden söz eder, çift sayıların verdiği batıl korku ise derleyicileri buna 1 gece daha eklemeye götürür ve bu da bir sonsuzluk hissi uyandırmaya yeter.

13.12.09

dexter

yeni bir kentin iyileştiremeyeceği hastalık yoktur.

tüm hayatınızın kontrolünü kaybetmeye başlayınca kendinizi iyi olduğunuz şeye verirsiniz.

canavarlar, uzaylılar, hayaletler. hiçbiri gerçek değil. bunu gerçek bir insanın yapabileceğini düşünmek çok kötü geleceğinden hayal gücümüz, bunu kaldırabilmenin daha kolay bir yolunu yaratır. fakat bir kez gerçeği öğrendik mi en güçlü hayal gücü bile bizi koruyamaz.

hiçbirimiz, kimliğimiz tamamen ortaya çıksın, hatalarımız ve zayıflıklarımız gözler önüne serilsin istemeyiz.

bir adamı öldürebilir, cesedini parçalara ayırabilir ve letterman'ı seyretmek için zamanında eve yetişebilirim. ama kız arkadaşım kendini güvensiz hissettiğinde neler söylemem gerektiğini bilemiyorum.

kız kardeşim, dünya onun nasıl da incinebilir olduğunu görmesin diye rol yapıyor. bense dünya hiç de incinebilir olmadığımı görmesin diye.

insanların birbirleriyle etkileşirken yapmacık davrandıkları olur. ama bana öyle geliyor ki benim tüm insani ilişkilerim yapmacık. üstelik bunu da çok iyi beceriyorum. ve sanırım benim omzumdaki yük de bu.

hiçbir konuda duygularım yoktur.

başına gelmiş olanı değiştiremezsin. ama onu en iyi biçimde kullanabilirsin.

bulmacaları severim. ama hiçbir şey insanı bulmacanın parçalarını bir araya getirip de onun hala bir anlam ifade etmediğini görmek kadar hayal kırıklığına uğratamaz.

12.12.09

'ağrı'nın derinliği

ece temelkuran

bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.

alexis govciyan: soykırımı reddetmek birini suçlu değil, sadece aptal yapar.

dünya kocaman bir hikayedir. o hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran. ve geçmişte, ekseriyetle, korkunç sırlar vardır, hep kan.

insanın kimyası, sanılanın aksine kendini kaçıp kurtarmaya değil, kendini feda etmeye ayarlıdır.

yeryüzündeki her anlaşmazlık kendi endüstrisini yaratır.

kurban için en acı şey suçun reddedilmesidir.

"zalimle aynı sofraya oturmadan ve hayatı hep dünyaya yeni gelmiş bir çocuk gibi hayretle yaşayarak.. ermeni halkı bunu yapmaya çalışıyor."

özgürlük bazen kudurmuş bir ırmak gibidir; çamur da getirir. o dönemlerde insanlığın derin bilgisine inanmak gerekir. insanlığın kalıcı anlamını kudurmuş nehrin çamurundan korumak gerekir.

varujan srabyan: unutmak ihanettir.

"ararat.. ulaşamadığımız bir dağdır ararat. biz ondan uzak kaldıkça güzelleşen. hepimizin kalpleri onun dibinde gömülüdür. küçükhanım, ararat sizin için bir yükseklik meselesidir. bizim içinse bir derinlik meselesi!"

hafıza kesinlikle tek kişilik bir şey değildir. seninle birlikte hatırlamazsa bir başkası, senin hatırladığın aslında yoktur, olmamıştır, yok olur.

"sinyorita, siz dansı yönetmeye çalışıyorsunuz. bu dansı erkekler yönetir. tango yapmak için teslim olmayı öğrenmelisiniz!"

ara toranyan: asala, ermeni meselesinin başı veya sonu değildir. soykırımla ilgili bir sessizlik duvarı vardı, türkiye'de ve fransa'da da. başlangıçta örgüt bu duvarı yıkmakta pozitif rol oynadı. daha doğrusu başka seçeneğimiz yoktu. sorunu halının altından çıkarıp ortaya koymamız gerekiyordu. türkiye'nin diasporayı susturma politikası devam ediyordu ve 70'lerde bu politika ile fransız hükümetine baskı uygulamaya başladılar. 1980'lere kadar sürdü bu. asala'nın öncesinde kimse ermeni meselesini konuşmuyordu.

kurban, anlatarak iyileşir. anlatmak iyileşmektir.

hatırlamak, bütün olup bitenleri geri çağırmak değildir. hatırlamak, geçmişi yeniden düzenlemektir. bugün ayakta kalmamız için gereken bilgiler ne ise, o bilgileri kenara ayırarak bir unutma sürecidir. hatırlamak budur.

"ne de olsa her ulus kendinde eksik olana kadeh kaldırırmış!"

hikayeler çığlıklardan daha güçlüdür. hikayeler, gürültülerden daha uzun sürer.

kanlı düğün

federico garcia lorca

herkes kendi yarasını deşmekten hoşlanır.

insan yaşadıkça kavga sürer.

- düğün ne zaman olsun?
- haftaya perşembe.
- kız o gün 22 yaşını bitirecek.
- 22 mi? büyük oğlum yaşasaydı, o yaşta olacaktı. insanlar sustalıyı icat etmemiş olsa, kanlı canlı bir erkek olarak yaşamaya devam edecekti.

beni öldürebilirler; ama kara çalamazlar. gümüş ne kadar parlak olsa da, bazen kararır.

bir şey insanın yüreğine yerleşince kimse onu yerinden sökemez!

seni dinlemeye dayanamıyorum. sesini duymaya dayanamıyorum. sanki bir şişe içki içmişim de güllerde bir yatakta uyuyorum. sesin beni sürüklüyor, boğulacağımı biliyorum, yine de peşinden gidiyorum.

11.12.09

ateizm

voltaire: "ateist: din adamlarının yanılmaz akıllarının boşluğunda, ona tanıtmaya karar verdikleri tanrı'ya inanmayı reddeden kişilere din adamları tarafından verilen isim."

mihail bakunin: biz materyalist ateistleriz ve gerçeklerle övünürüz.

annie besant: ateist en büyük unvanlardan biridir. ateizm dünyanın kahramanlarının erdem nişanıdır: copernicus, spinoza, voltaire, paine, presley.

john bice: ahirete inanmanın bu hayatı olduğundan daha az eşsiz ve değerli kılması kaçınılmazdır. sırtına bir bomba yapıştırmak ya da uçurduğu uçakla bir binaya çarpmak konusunda istekli olan bir ateist bulmak neredeyse imkansızdır.

ernest hemingway: düşünen tüm insanlar ateisttir.

joseph mccabe: bu yüzyılda ateizm, medenileşmiş insanların ortak tutumu olacaktır.

carl van doren: tarih araştırmalarım sırasında, inançsızların dünyaya inançlılardan daha az zarar verdiklerini fark ettim. onu vahşi savaşlarla, haçlı seferleri ya da zulümlerle, kayıtsızlık ve cehaletle doldurmamışlardır. bunun yerine, onu bilgi ve güzellik, ılımlılık ve adalet, görgü ve mutlulukla doldurabilmek için ellerinden geleni yapmışlardır. kendi işlerine bakarak barışın hakim olduğu alanları genişletme sanatında, inançlılardan geri kalmadıkları kesindir.

james buchanan: din tarafından dünya görüşü daraltılmamış ve bozulmamış zeki insanlara nadiren rastlarım.

james morrow: bir agnostik, cesaretini yitirmiş bir ateisttir.

martin buber: ateistlerin çoğu, tanrı'ya, onun kendilerinin yarattıkları yanlış imgesine kapılan dindarlardan daha yakındır.

john buchan: ateist, arkasında kendisini destekleyecek görünmez güçler olmayan kişidir.

10.12.09

gün uzar yüzyıl olur

cengiz aytmatov

dünyada en büyük sevinç, seven bir insanın sevincidir.

insanların uzaya düzenli çıkışında teknik olanakların henüz yetersiz kaldığı; fakat iktisadi ve çevresel gereksinmelerin bu olanakları zorladığı günümüz koşullarında halklar arasında düşmanlık yaratma çabaları, silahlanma yarışı uğruna maddi kaynakların ve beyin enerjisinin akılsızca harcanması, insanlık evrenine karşı işlenen suçların en canavarcasıdır.

eğer insanlar yeryüzünde yaşamayı öğrenemezlerse yok olup giderler. karşılıklı güvensizlik, gerginlik, cepheleşme ortamı insanların huzur içinde, mutlu yaşamalarını tehdit eden en büyük tehlikelerden biridir.

çok çelişkili görünse de, geçmişi yadsıma -yalanlama- çabası ile çevresinde çin seddi çekmeyi gerektiren kendini beğenmiş, kibirli şovenizm arasında büyük bir benzerlik vardır. çünkü ancak çin seddi'nin arkasında bir halkın bütün öbür halklara üstünlüğü masalı, söylencesi yaşatılabilir.

"kötü avcı avını evde düşünür."

bir insanın içine korku salmak için kafasının uçurulacağını ya da buna benzer bir ölüm cezası verileceğini bildirmek; bu insanın belleğini köreltme, bilincine zarar verme, onun son nefesine değin tek zenginliği olarak kalan, başkalarının kolay kolay anlayamayacağı insanlık değerini kökünden yok etme cezası yanında çok hafif kalır.

fırtına ya da başka bir tehlike olmasa bile bu böyledir: engin suların bağrında kürek çekerken büyük bir mutluluk da duysanız, işinizle uğraştığınız sırada gün doğumu ya da gün batımının durgun sularda yansıması içinizi sevinçle de doldursa, eninde sonunda karaya dönmek gerektiğini bilirsiniz. insanoğlu sürekli suların ortasında yaşayamaz. değişik bir yaşam bekler onu karada. kara yaşantısı temelli, sular ise geçici olmuştur her zaman. insan sandalını çekeceği büyük bir kara bulamasa bile bir adaya sığınmak ister; çünkü orası sürekli yaşayacağı yerdir.

ah, yaşam böyle işte: dünyaya gelmesen hiçbir şey göremezsin, gelsen dertten kurtulamazsın.

8.12.09

gazoz ağacı

sabahattin kudret aksal

kadınla erkeğin doğayla karşı karşıya kalışlarında o kendiliğinden suskunluğu, çokluk, kadınlar yırtar. bu, sadece bir zamanın değil, her zamanın kadınlarında böyledir.

kedilerin en sevdiğim huyu, uygarlığın başlıca koşullarından biri olan yerleşme duygusunu benimsemeleridir. bu hayvancıklar yeni bir eve taşındılar mı duramazlar, ne yapıp edip eski yerlerine kaçmanın bir yolunu bulurlar.

bir duyguyu, o duygu kiminle başlamışsa o anlar ancak.

insanların benden uzaklaşırken alıp götürdükleri, yaklaşırken de getirmedikleri bir şey vardı ki adını bulabilmek için neler vermezdim!

yeni doğmuş duyguları, düşleri, tazeliğini bozmadan, o ilk güzellikleriyle koruyabilsek nemize yetmez; ışıtıverir hemen günümüzü. ama bir şeytan var, şeytanımız. aksine bozuyor, çirkinleştiriyor onları. kötüleşiyor böylece, çok kez de elimizde olmadan, dostluklarımız, aşklarımız, sanatımız kötüleşiyor.

bir erkeğin en çok önem verdiği şey günün yorgunluğundan gece kolaylıkla sıyrılabilmektir.

küçük yalanlar kudurtur da kadınları, büyüklerine gıkları çıkmaz.