milan kundera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milan kundera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.07.2022

şiddet

özgürlüğün bedeli ebedi ihtiyattır. (edward peters)

edward shils: her toplumun, toplumsal hayatın tekdüze gerekliliklerine hiçbir otorite ve başarı düzeyinde ayak uyduramayan kendi toplum dışı insanları, sefilleri ve lanetlileri vardır.

milan kundera: bir halkı tasfiye etmenin ilk adımı, onun belleğini silmektir. kitaplarını, kültürünü, tarihini imha et. sonra başka birilerinin yeni kitaplar yazmasını, yeni bir kültür imal etmesini, yeni bir tarih icat etmesini sağla. çok geçmeden bu ulus şimdi ve geçmişte ne olduğunu unutmaya başlayacaktır. bu unutuş, çevresindeki dünyada daha da hızlı gerçekleşecektir.

george mikes: bir yabancı olmak utanç verici ve kötü bir duygu; böyle değilmiş gibi yapmanın yararı yok. bundan kurtuluş yok. bir suçlu ıslah olabilir ve toplumun nezih bir üyesi haline gelebilir; ama bir yabancı ıslah olamaz. bir kez yabancı olan daima yabancıdır. ondan kurtuluş yoktur. britanyalı olabilir; ama asla ingiliz olamaz.

edmund leach: teröristlerin eylemleri ne denli anlaşılmaz olursa olsun yargıçların, polislerin ve siyasetçilerin, terörizmin hayvanlaşmış yamyamların değil, insan kardeşlerimizin bir faaliyeti olduğunu unutmalarına asla izin vermemeliyiz.

noam chomsky / edward herman: güçlünün anlamsal aletleri haline gelmiş bulunan terör ve terörizm sözcükleri, genellikle şiddetin bireysel ve marjinal gruplar tarafından kullanılmasıyla sınırlandırılmıştır. hem kapsam hem de tahripkarlık bakımından çok daha geniş olan resmi şiddet tamamen farklı bir kategoriye yerleştirilir.

26.07.2021

aforizmalar

~criminal minds

platon: karanlıktan korkan bir çocuğu kolayca affedebiliriz. asıl trajedi, yetişkinlerin ışıktan korkmasıdır.

milan kundera: utancın kaynağı bizdeki bir eksiklik değil, o eksikliğin başkaları tarafından görülmesidir.

gandhi: tarihin, yenilmez görünen tiranlarla ve katillerle dolu olduğunu unutmayın. ama sonunda daima yenilirler. daima.

rose kennedy: zaman bütün yaraları iyileştirir derler. katılmıyorum. yaralar kalır. zamanla, akıl kendini korumak için yaranın üstüne kabuk bağlar ve acı azalır; ama asla tamamen kapanmaz.

la rochefoucauld: zihinsel hata ve kusurlar vücuttaki yaralara benzer. hayal edilebilecek en iyi tedaviden sonra bile yara tamamen kapanmaz.

dietrich bonhoeffer: bir toplumun ahlakı, çocukları için ne yaptığıyla ölçülür.

mark twain: bütün hayvanlar içinde acımasız olan yalnızca insandır. zevk için acıya sebep olan sadece odur.

halil cibran: ıstırap, en güçlü ruhları ortaya çıkarır. en büyük karakterler kurumuş yaralarla doludur.

24.06.2021

felsefe

cicero: felsefe yapmak ölüme hazırlanmaktır.

terentius: insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

milan kundera: çoğu insanı ölüm konusunda dehşete düşüren şey geleceğin kaybı değil, geçmişin kaybıdır. aslında unutmak, hayatın içinde her zaman var olan bir ölüm biçimidir.

st. augustine: bir adamın benliği yalnızca ölümün karşısında doğar.

sigmund freud: alınan zevkin sınırlılığı, zevkin değerini artırır.

schopenhauer: endişelerimizin ve kaygılarımızın yarısı başkalarının bizim hakkımızda düşündüklerinden kaynaklanır; bu dikeni tenimizden çıkarmalıyız.

la rochefoucauld: güneşin ya da ölümün yüzüne doğrudan bakamazsınız.

otto rank: bazıları ölüm borcundan kurtulmak için yaşam kredisini reddeder.

thomas hardy: daha iyi var olmanın bir yolu olsaydı, en kötüsüne bakmayı gerektirirdi.

24.05.2021

mücadele

milan kundera

kendini suçlu hissetmek ya da hissetmemek. bence her şey burada yatıyor. hayat, herkesin herkese karşı mücadelesidir. bu malum zaten. peki, bu mücadele az çok medeni bir toplumda nasıl cereyan eder? insanlar birbirlerini fark ettikleri anda birbirlerinin üzerine atılamazlar. bunun yerine, başkasının üzerine suçluluğun utancını atmaya çalışırlar. öbürünü suçlu kılan kazanır. hatasını itiraf eden ise kaybeder.

sokakta düşüncelere dalmış yürüyorsun. kızın biri, dünyada bir tek kendisi yaşıyormuş gibi, sağına soluna bakmadan, dosdoğru üzerine yürüyerek sana doğru geliyor. çarpışıyorsunuz. ve işte hakikat anı gelip çatıyor. kim öbürüne sövecek, kim özür dileyecek? aslında her ikisi de hem çarpan hem çarpılan.

12.12.2019

kukla

milan kundera

hayatın akışı içinde insanlar karşılaşır, çene çalar, tartışır, kavga ederler; birbirlerine uzaklardan, her biri zamanın farklı bir yerine dikilmiş bir rasathaneden seslendiklerini fark etmezler. zaman akıp gider.  onun sayesinde, öncelikle yaşarız; bu da demek oluyor ki, sanık ve yargıç oluruz. sonra ölürüz ve bizi tanımış olanlarla birlikte birkaç sene daha kalırız; ancak çabucak bir başka değişiklik olur: ölüler yaşlı ölülere dönüşür, kimse onları hatırlamaz artık, hiçlikte yitip giderler; yalnızca bazıları, çok çok nadiren, isimlerini hafızalarda bırakırlar; ancak bunlar da, yaşamış tüm şahitlerinden, tüm gerçek anılardan yoksun kalmış olarak kuklaya dönüşürler.

14.10.2019

mücadele

milan kundera

küçük bir araba, çakıllı yolda bir ırmak boyunca ilerliyor. sabahın soğuğu, bir banliyönün sonuyla kırsal bölge arasında bir yerde kalan, evlerin, seyrek yayaların hiç olmadığı bu sevimsiz manzarayı daha da öksüzleştiriyor. araba yolun kenarında duruyor; içinden bir kadın iniyor, genç ve çok güzel. tuhaf şey: kadın arabanın kapısını öyle umursamaz bir hareketle itti ki, araba kesinlikle kilitlenmedi. hırsızların kol gezdiği çağımızda, bu beklenmedik umursamazlık ne anlama geliyor? kadın dalgın mı?

hayır, dalgın olduğu izlenimini vermiyor, tersine yüzünden kararlılık okunuyor. bu kadın ne istediğini biliyor. bu kadın baştan ayağa irade. yolu takip ederek, ırmağın üzerindeki köprüye kadar olan yüz metreyi yürüyor, köprü bayağı yüksek ve dar, araçların girmesi yasak. köprüde yürüyüp diğer kıyıya doğru yöneliyor. birçok kez etrafına bakınıyor, hayır, kendisini bekleyen biri varmış gibi değil, kendisini bekleyen biri olmadığından emin olmak isteyen biri gibi bakınıyor. köprünün ortasına vardığında, duruyor. ilk bakışta tereddüt ediyormuş gibi geliyor ama hayır, tereddüt değil bu, ansızın bastıran bir kararlılık eksikliği de değil, tersine yoğunlaşmasını kuvvetlendirdiği, iradesini daha da sağlamlaştırdığı bir an bu.

kadın bacağını korkuluğun üzerinden atıyor ve kendini boşluğa bırakıyor. düşüşü sona erdiğinde, su yüzeyinin sertliğiyle şiddetli bir sarsıntı yaşadı, soğuktan felce uğradı ama uzun birkaç saniyenin ardından yüzünü kaldırdı ve iyi bir yüzücü olduğu için, özdevinimi ölme iradesine karşı ayaklandı. başını tekrar suya daldırıp su yutmaya, soluk alışverişini durdurmaya zorladı kendini. tam o anda bir çığlık duydu. biri onu görmüştü. ölmenin kolay olmayacağını, en büyük düşmanının hükmedemediği iyi yüzücü refleksi değil, hesaba katmadığı biri olduğunu anladı. mücadele etmek zorunda kalacaktı. ölümünü kurtarmak için mücadele etmek.

11.02.2019

schopenhauer'a göre dünya

milan kundera

büyük bir masanın başında, yoldaşlarla çevrelenmiş olarak oturan stalin, kalinin'e döndü: "inan bana dostum, ünlü immanuel kant'ın şehrinin isminin sonsuza dek kaliningrad kalacağına benim de hiç şüphem yok. doğduğu şehrin isim babası olarak, kant'ın en önemli görüşünün ne olduğunu anlatabilir misin bize?"

kalinin'in hiçbir fikri yoktu. yoldaşlarının cehaletinden usanan stalin soruya kendi cevap verdi.

"yoldaşlar, kant'ın en önemli görüşü, 'kendinde şey'dir, buna almancada 'ding an sich' denir. kant, görünüşlerimizin ardında nesnel, bununla birlikte gerçek bir şey, bir 'ding' olduğunu düşünüyordu. ama bu görüş yanlıştır. görünüşlerimizin ardında gerçek hiçbir şey, hiçbir 'kendinde şey', hiçbir 'ding an sich' yoktur."

hepsi kendinden geçmiş, onu dinliyordu; stalin devam etti: "hakikate en yakın olan schopenhauer'dı. schopenhauer'ın en önemli görüşü neydi yoldaşlar?"

hepsi mümeyyizin alaycı bakışlarından kaçıyordu, meşhur alışkanlığı gereği stalin soruya kendisi cevap verdi:

"schopenhauer'ın en önemli görüşü, yoldaşlar, dünyanın, görünüş ve iradeden ibaret olduğuydu. bu da, gördüğümüz haliyle dünyanın ardında nesnel hiçbir şey, hiçbir 'ding an sich' olmadığı, bu görünüşü var etmek, onu gerçek kılmak için bir iradenin, onu dayatacak çok büyük bir iradenin olması gerektiği anlamına gelir."

jdanov çekinerek itiraz etti: "bir görünüş olarak dünya mı josef? bizi hayatın boyunca, bunun burjuva sınıfının idealist felsefesinin bir yalanı olduğunu ileri sürmeye zorladın!"

stalin: "bir iradenin temel özelliği nedir yoldaş jdanov?"

jdanov sustu, stalin cevap verdi: "özgürlüğü. istediğini ileri sürebilir. geç bunu. doğru soru şu: dünyanın gezegendeki insan sayısı kadar görünüşü var, bu da kaçınılmaz olarak kaosa yol açıyor; bu kaos nasıl düzene sokulur? cevap açık: herkese tek bir görünüş dayatarak. bu da ancak, bir tek büyük iradenin, bütün iradelerin üzerindeki bir iradenin dayatmasıyla olur. ben de, gücüm yettiğince bunu yaptım işte. ve sizi temin ederim, büyük bir iradenin etkisi altında, insanlar sonunda neye olsa inanırlar! neye olsa, yoldaşlar!"

stalin, sesinde bir mutlulukla güldü.

2.04.2017

kayıtsızlık şenliği

milan kundera

mümkün olan tek bir direniş vardır: dünyayı ciddiye almamak.

dikkat çekici bir tip, bir kadını baştan çıkarmaya çalıştığında, kadın rekabete girdiği izlenimine kapılır. kadın da kendini dikkat çekmek zorunda hisseder. direnmeden teslim olmamak zorunda hisseder. oysa kayıtsızlık kadını özgür kılar. tedbir almaktan kurtarır. pratik zeka gerektirmez. kadını kaygılardan arındırır, böylece onu daha ulaşılabilir kılar.

kayıtsızlık varoluşun özüdür. her zaman ve her yerde bizimledir. kimsenin görmek istemediği yerde bile mevcuttur o: dehşette, kanlı savaşlarda, en kötü felaketlerde. dramatik durumlarda onu kabul etmek ve adlı adınca anmak çoğunlukla cesaret ister. ne var ki, onu kabul etmek yetmez, kayıtsızlığı sevmek gerekir, onu sevmeyi öğrenmek gerekir.

hem bir davetsiz misafir hem de müşfik olan biri, acımasız bir mantığın sonucu olarak, hayatı boyunca özür dilemeye mahkumdur.

yaşam ölümden daha güçlüdür; çünkü yaşam ölümle beslenir.

şu insanlara bak! bak! gördüklerinin en azından yarısı çirkin. çirkin olmak da insan haklarının bir parçası mı? peki, hayatın boyunca bu çirkinlikle yaşamanın ne demek olduğunu biliyor musun? hiç ara vermeden? cinsiyetini de kendin seçmedin. gözlerinin rengini de. yaşadığın yüzyılı da. ülkeni de. anneni de. önemi olan hiçbir şeyi kendin seçmedin. bir insanın sahip olabileceği haklar, uğruna savaşılmasını ya da meşhur beyannameler yazılmasını gerektirecek hiçbir neden bulunmayan zırvalardan ibaret!

kadın cinselliğinin bazı altın noktaları vardır: ben hep bunların üç tane olduğunu düşünmüşümdür: uyluklar, kalçalar, memeler.

11.11.2016

gülünesi aşklar

milan kundera

insanlığın tarihinin, tarih öncesinden ayrılan yanı, insanın yazgısını kendi ellerine almış olması ve tanrı'ya ihtiyaç duymamasıdır.

bir erkeğin en büyük mutsuzluğu, mutlu bir evliliğinin olmasıdır. hiç boşanma umudu yoktur bu erkeğin.

gerçek aşkın sonunda ölüm vardır ve ancak ölümle sonuçlanan aşk aşktır.

her insan hayatı hesaba sığmaz anlamlar taşır.

mutlulukla kuşku arasında öyle pek büyük bir uzaklık yoktur.

insanın hayatta geri çekilmek zorunda kaldığı anlar vardır: yaşamsal konumları korumak için en az önemli konumları terk etmenin gerektiği anlar.

kadın ruhunun hamurunda olan katı usdışı engeline ussal olarak saldırmak boşunadır.

12.05.2015

varolmanın dayanılmaz hafifliği

milan kundera

suç üzerine kurulu yönetimler mücrimler değil, cennete giden tek yolu bulduklarını sanan coşkulu yandaşlar tarafından kurulur.

her iki tarafı da mutlu edecek tek ilişki, duygusallığa yer vermeyen ve sevgililerden ne birinin ne de ötekinin birbirlerinin yaşamı ve özgürlüğü üzerinde hak öne sürdükleri ilişki biçimidir.

birisine merhamet duyarak sevmek gerçekten sevmek değildir.

bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur; sadece farklı değil aynı zamanda zıt tutkular. aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur.

hiçbir karnaval sonsuza dek sürmez.

kendisi farkına varmasa da, birey en sıkıntılı anlarında bile güzelliğin yasaları uyarınca örer yaşamını.

üniversite mezunu ile kendi kendini yetiştirmiş kişi arasındaki fark, bilgi düzeyinden çok dirim gücü ve kendine güven düzeyinin yüksekliğinde ortaya çıkar.

ilk ihanet onarılmazdır. başka ihanetlerden oluşan bir zinciri harekete geçirir ve bunlardan her biri bizi ilk ihanetimizden uzaklara, daha uzaklara götürür.

bedensel sevgi şiddetsiz düşünülemez.

bir toplum zenginse bireylerin elleriyle çalışmalarına gerek yoktur; kendilerini zihin ve ruh etkinliklerine adayabilirler.

yaşam ne kadar acımasız olursa olsun, mezarlıkta hep huzur vardır.

gündüz okunsun diye yazılmış kitaplar vardır; bir de geceleri okunabilecek olanlar.

sevgi, insanın gücünden vazgeçmesi demektir.

aşklar da imparatorluklar gibidir; üzerine dayandırıldıkları düşünceler unufak olduğunda onlar da silinir gider.

terörle yönetilen bir toplumda hiçbir ifade ciddiye alınamaz. hepsi güdümlü, zorlamadır ve bunları görmezlikten gelmek her dürüst kişinin görevidir.

mutluluk, yinelenmeye duyulan özlemdir.

eğretilemelerle oyun olmaz. eğretilemeler tehlikelidir. tek bir eğretileme aşkı doğurabilir. aşk bir eğretilemeyle başlar. aşk bir kadının, dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar.

aşk kaybettiğimiz yarımızı özleyişimizdir.

yüzyılların içinden yürüyüp duran coşkun bir kalabalığın parçası olduğumuzu düşlemek her zaman hoş bir şeydir.

hüzün, son duraktayız demektir. mutluluk, birlikteyiz demektir. hüzün biçimdir, mutluluk içerik. mutluluk hüznün uzamını doldurur.

cennete duyulan özlem insanın insan olmamaya duyduğu özlemdir.

1.12.2014

bir kadın düşmanı

milan kundera

goethe, "ne diye durmadan kadın düşmanı olmakla övünüp duruyorsun boccaccio?" dedi. "çünkü, erkeklerin en kusursuz olanları kadın düşmanlarıdır." bu sözler üzerine şairlerin hepsi yuhalamaya başladılar. boccaccio sesini yükseltmek zorunda kaldı: "beni iyi anlayın. kadın düşmanı, kadınları küçümsemez, hor görmez; kadın düşmanı kadınlığı sevmez. erkekler öteden beri iki bölüme ayrılır, kadınlara tapanlar, başka deyimle şairler ve kadın düşmanları ya da kadınsılıktan tiksinenler. tapınıcılar ya da şairler, geleneksel kadınca değerleri yüceltirler: duygusallık, aile ocağı, analık, doğurganlık, isterinin kutsal kıvılcımları ya da içimizdeki doğanın kutsal sesi gibi. oysa, kadın düşmanları ya da kadınsılıktan tiksinenler için bu değerler bir tür korku esinletir. kadına tapanlar kadında kadınlığı yüceltirler, oysa kadınsılıktan tiksinenler, önceliği kadınlığa değil kadına verirler. bir şeyi unutmayın: kadınlar ancak bir kadın düşmanıyla gerçekten mutlu olurlar. sizlerle hiçbir kadın gerçekten mutlu olmamıştır. kadına tapanlar ya da şairler, bir kadına dramı, tutkuyu, gözyaşı ve kaygıyı tattırabilirler ama, onu doyuramazlar!

5.03.2014

yasak

milan kundera

hayat kısa; her anından yararlanmak gerek.

kıskançlık pek hoş bir karakter özelliği değildir; ama aşırıya kaçılmazsa, bütün sakıncalarına karşın, dokunaklı bir yanı vardır.

dostluk aşktan daha az oynak değildir ve dostluk üzerine hiçbir şey kurulamaz.

aşk gerçekte mantık dışı olan şeydir. 

aziz paul: kalbi temiz, saf olanlar için her şey saftır.

tanrı'yı seven kişiye hiçbir şey yasak değildir. bir şeyi arzu ettiğimizde, onu tanrı'nın lütfuyla arzu ederiz. isa tek bir şeyi, bize sevginin kılavuzluk etmesini diliyordu.

aziz augustinus: tanrı'yı sev ve canının istediğini yap.

kendi hayatımdan daha büyük olan bir şey için yaşadığıma inanmasaydım, belki de hiç yaşayamazdım.

insan yalnızca kendisi için yaşar.

13.11.2013

aşk

milan kundera

insan dediğin yalnızlıktan ibarettir. yalnızlıklarla çevrili bir yalnızlık.

aşk, bir zamanlar, bireysel, benzersiz olanın şöleniydi, biricik olanın, hiçbir tekrara katlanamayanın ihtişamıydı. oysa göbek deliği tekrara başkaldırmamakla kalmıyor, o bizzat tekrara bir davet. ve biz de, bu bin yılda, göbek deliği burcunun altında yaşayacağız. bu burcun altında her birimiz, sevdiği kadına değil; tek bir anlamı, tek bir amacı, her cinsel arzunun tek geleceğini ifade eden, karnın ortasındaki aynı küçük deliğe sabitlenip bakan seks askerleriyiz.

11.09.2013

kitsch

milan kundera

modern helalarda klozetler yerden yukarı doğru beyaz nilüferler gibi yükselir. beden ne kadar değersiz olduğunu unutsun, insan sifondaki su bağırsaklarından çıkan artıkları silip götürdükten sonra bu artıkların başlarına gelenleri bilmezlikten gelsin diye mimar elinden geleni yapar. lağım boruları yapışkan kollarıyla evlerimizin ta içine dalsa da, özenle gözlerimizden gizlenir bunlar ve bizler banyolarımızın, yatak odalarımızın, dans salonlarımızın ve parlamentolarımızın altında yatan bu görünmez bok venediklerinden habersiz memnun, mesut yaşarız.

bok, kötülükten daha zor, daha uğraştırıcı bir teolojik sorundur. tanrı insana özgürlük verdiğine göre gerekirse insanın işlediği suçların sorumlusunun o olmadığını kabul edebiliriz. oysa bokun sorumluluğu tümüyle onun, insanın yaratıcısınındır. 

varoluşla kesin olarak uzlaşmanın önerdiği estetik ülkü, bokun reddedildiği, herkesin bok yokmuş gibi davrandığı bir dünyadır. bu estetik ülkünün adı kitsch'tir.

kitsch'in kökeninde varoluşla kayıtsız şartsız uzlaşma yatar.

kitsch, o duygusal 19. yüzyılın ortasında doğmuş almanca bir sözcüktür; oradan da batı dillerine geçmiştir. ne var ki çok sık kullanılmaktan özgün metafizik anlamını kaybetmiştir sözcük; kitsch, sözcüğün hem gerçek hem de eğretileme anlamında, bokun kesin reddidir, kitsch insan varoluşunda temelden kabul edilemez olan her şeyi kapsamı dışına atar.

yürek konuştuğunda, akıl karşı koymayı yakışıksız bulur. kitsch'in egemen olduğu yerde kalbin diktatörlüğü hüküm sürer.

kitsch'in insanda uyandırdığı duygu kitlelerin paylaşabileceği türden olmalıdır. o halde, kitsch alışılmamış bir durumdan yola çıkamaz; kişilerin belleklerine kazımış oldukları temel imgelerden türemek zorundadır; hayırsız kız evlat, ihmal edilmiş baba, çayırlarda koşuşan çocuklar, ihanete uğramış vatan, ilk aşk.

kitsch iki damla gözyaşının art arda yuvarlanıvermesine neden olur. ilk damla şöyle der: çocukların çayırda koşuştuğunu görmek ne güzel şey! ikinci damla ise şunu söyler: çocukların çayırlarda koşuştuklarını görüp bütün insanlıkla birlikte duygulanmak ne kadar da güzel! kitsch'i kitsch yapan, ikinci damladır.

insanların yeryüzündeki kardeşliği ancak kitsch temeli üzerinde kurulabilir. ve bunu en iyi bilen de politikacılardır. açıkta bir fotoğraf makinesi mi gördüler, hemen en yakın çocuğun yanına koşar, havaya kaldırır, yanağından öperler. kitsch bütün politikacıların, bütün politik partilerin ve hareketlerin estetik ülküsüdür. politik hareketler akli tutumlardan çok, şu ya da bu politik kitsch'i oluşturan düş, imge ya da sözcükler üzerinde yükselirler. 

kitsch'in yalan olduğu ortaya çıktığı an, kitsch, kitsch-olmayan bağlamına girer; böylelikle otorite gücünü kaybeder ve herhangi bir insan zaafı kadar dokunaklı olur sadece. çünkü hiçbirimiz kitsch'ten tamamen sakınacak kadar insanüstü değiliz. ne kadar aşağılık bulursak bulalım, kitsch insanlık durumunun vazgeçilmez bir parçasıdır.

unutulup gitmeden önce kitsch'e dönüştürecekler hepimizi. varolma ve unutuluş arasındaki durak kitsch'tir.

20.05.2013

yaşam başka yerde

milan kundera

anne sevgisi erkek çocukların alnına, diğer çocukların yakınlık duymasını engelleyen bir damga vurur.

kadın, bedeniyle yeterince yaşamadığı zaman, sonunda onu düşman gibi görür.

savaş insanı yüzünden ve kafasından mahrum bırakmadı mı? kafasız adamların, kafasız kadın parçasının peşinden koşmaktan başka bir şey bilmedikleri bir dünyada yaşamıyor muyuz? dünyanın gerçekçi bir açıdan görülmesi en boş yanılsama değil midir?

aşk ya çılgınlıktır, ya da yoktur.

en kötüsü dünyanın özgür olmaması değil, insanın özgürlüğünü unutmuş olması.

şairlerin gözlerini dünyaya açtıkları büyük evlerde kadınlar hüküm sürer: essenine ve mayakovski'nin kız kardeşleri, blok'un teyzeleri, hölderlin ve lermontov'un büyükannesi, puşkin'in sütannesi ve özellikle de anneler, babanın gölgesini örten şair anneleri. leydi wilde, oğlu oscar'ı kız çocuğu gibi giydirirdi. çocuğun aynada kaygıyla kendini seyredişini
düşünebiliyor musunuz?

şefkat, yetişkin yaş eşiğine fırlatıldığımız ve çocuk olduğumuzda anlayamadığımız çocukluk avantajlarının kaygıyla farkına vardığımız an doğar. şefkat, yetişkin yaşın bizde uyandırdığı korkudur. şefkat, öbürüne çocuk gibi davranması gereken yapay bir alan yaratmaktır. şefkat, aynı zamanda aşkın fizik sonuçlarından korkudur; aşkı (aldatıcı, zorlayıcı olduğu, tenle ve sorumlulukla ağırlaştığı) yetişkinler dünyasından çıkarma ve kadını çocuk gibi görme girişimidir bu.

annesi babası olmamak özgürlüğün ilk koşuludur. özgürlük ana babalann reddedildiği ya da gömüldüğü yerde değil, olmadıkları yerde başlar. insanın, kimden olduğunu bilmeden dünyaya geldiği yerde. insanın ormana atılmış bir yumurtadan dünyaya geldiği yerde. insanın, gökyüzü tarafından yere tükürüldüğü ve hiçbir minnet duygusu olmaksızın ayağını yere bastığı yerde.

bence aşkta anlaşma olmaz. birbirini sevdiğinde insan her şeyini vermeli.

kız sordu: “çıplakken mi daha güzelim, giyinikken mi?” kadınların, her erkeğin yaşamı boyunca er ya da geç karşılaşacağı bazı klasik sorulan vardır ki, eğitim kurumları genç insanları bu sorulara karşı hazırlamalıdır. ama jaromil hepimiz gibi kötü okullara devam ettiğinden, nasıl cevap vereceğini bilemiyordu; genç kızın ne işitmek istediğini çözmeye çabaladı, ama işin içinden çıkamadı; kız zamanın büyük bölümünde, topluluk içinde giyinikti, o halde giyinikken daha güzel olmak kuşkusuz hoşuna gidecekti; ancak çıplaklık bedenin gerçeği olduğundan, çırılçıplakken daha güzel olduğunu söylemesi onu daha da mutlu edecekti. "çıplakken de giyinikken de güzelsin" dedi jaromil, kız bu cevapla hiç tatmin olmamıştı. odanın ortasında zıplayıp kendini genç adamın bakışlarına sunuyor ve onu kem küm etmeden cevap vermeye zorluyordu.

sevgililer yaralar, anneler teselli eder.

"gençlik, şiir ve devrim, tek ve aynı şeydir!"

şiir nehirlerin akışlarını değiştirdikleri büyülü bir ülkedir.

gözyaşları en iyi leke çıkarıcıdır.

ama büyük aşk, sevilen kişiyi, kusurlu olması ölçüsünde insani olan, kusurlu bir yaratıktan yaratmayı ister.

şiir, her söylenenin gerçek olduğu bir ülkedir. şair dün, yaşam gözyaşları kadar boş, dedi, bugünse yaşam kahkaha kadar keyifli diyor ve her ikisinde de haklı. bugün, her şey sona eriyor ve sessizlikte yitip gidiyor, diyor, yarın, hiçbir şey sona ermiyor ve sonsuza dek yankılanıyor diyecek; ikisi de doğru. şairin hiçbir şeyi kanıtlamaya ihtiyacı yoktur; tek kanıt duygunun yoğunluğunda bulunur. lirizmin dehası, deneyimsizliğin dehasıdır.  şair dünyaya dair pek az şey bilir, ama ondan fışkıran sözcükler, kristal kadar kesin olan güzel eklemlenmeler oluşturur, şair olgun bir adam değildir, ama sözleri, karşısında kendisinin de eli kolu bağlı kaldığı bir kehanet havası taşır.

şair, dizelerin ekranında kavranan yüzünün sevilmesi ve hayran olunması isteğiyle otoportresini dünyaya sunan kişidir.

zalimlere karşı zalim olma cesaretini gösterememek en büyük zalimliktir.

ağlattığımız bir kadının gözyaşları kefaretimizdir, bizim için çarmıhta can veren isa'dır.

aşk ya her şeydir ya da hiçtir. aşk ya tam vardır ya da yoktur. gerçek aşkın yanında her şey solar, geri kalanın önemi yoktur. gerçek aşkın kulağı, dünyanın geri kalan bölümünün söylediklerine tıkalıdır, bu özelliğinden tanınır.

gözyaşları, insanın insan olmakla yetinmeyip, doğasının sınırlarını aşmak istediğinde içinde eridiği cevherdi; insan bir gözyaşının aracılığıyla maddi yapısından, sınırlı varlığından kurtulup uzaklara karışıyor ve sonsuz oluyordu.

bir tek küçük yıldız bile, aniden yerinden sökülüp alındığında bir evrenin uyumunu tatsız bir şekilde bozabilir.

7.10.2012

shelley

milan kundera

yaşam başka yerde, diye yazmıştı öğrenciler sorbonne'un duvarına. evet, bunu biliyor, bu nedenle de, halkın ayaklanmış olduğu irlanda'ya gitmek üzere londra'dan ayrılıyor.

adı percy bysshe shelley, 20 yaşında ve yanında, gerçek yaşama girmesi için izin belgesi yerine geçmesi gereken yüzlerce bildiri ve el ilanı götürüyor. çünkü gerçek yaşam başka yerde.

öğrenciler kaldırım taşlarını söküyorlar, arabaları deviriyorlar, barikatlar kuruyorlar. dünyaya zorla girişleri güzel ve gürültülü; alevlerle aydınlatılıyor ve göz yaşartıcı bombaların patlamalarıyla selamlanıyor.

paris komünü'nün barikatlarını düşleyen ve charleville'den oraya gitmeyi asla başaramayan rimbaud'nun kaderi ne kadar da acıklıydı. ama 1968'de, binlerce rimbaud'nun, ardında dikildikleri ve dünyanın eski efendileriyle her tür uzlaşmayı reddettikleri kendi barikatları vardı. insanın özgürleşmesi ya tam olacak ya da olmayacaktır.

9.09.2011

kadın ve şiir

milan kundera

bir kadın şair iki kat kadındır.

şiir, her söylenenin gerçek olduğu bir ülkedir. şair dün 'yaşam gözyaşları kadar boş' dedi, bugünse 'yaşam kahkaha kadar keyifli' diyor ve her ikisinde de haklı. bugün 'her şey sona eriyor ve sessizlikte yitip gidiyor' diyor, yarın 'hiçbir şey sona ermiyor ve sonsuza dek yankılanıyor' diyecek; ikisi de doğru.

şairin hiçbir şeyi kanıtlamaya ihtiyacı yoktur; tek kanıt duygunun yoğunluğunda bulunur. lirizmin dehası, deneyimsizliğin dehasıdır.  şair dünyaya dair pek az şey bilir; ama ondan fışkıran sözcükler, kristal kadar kesin olan güzel eklemlenmeler oluşturur; şair olgun bir adam değildir ama sözleri, karşısında kendisinin de eli kolu bağlı kaldığı bir kehanet havası taşır.

şair, dizelerin ekranında kavranan yüzünün sevilmesi ve hayran olunması isteğiyle otoportresini dünyaya sunan kişidir.

şairlerin gözlerini dünyaya açtıkları büyük evlerde kadınlar hüküm sürer: yesenin ve mayakovski'nin kız kardeşleri, blok'un teyzeleri, hölderlin ve lermontov'un büyükannesi, puşkin'in sütannesi ve özellikle de anneler, babanın gölgesini örten şair anneleri. leydi wilde, oğlu oscar'ı kız çocuğu gibi giydirirdi. çocuğun aynada kaygıyla kendini seyredişini düşünebiliyor musunuz?

6.01.2011

gülüşün ve unutuşun kitabı

milan kundera

insanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır.

kadınlar güzel adam aramazlardı. onlar güzel kadınları elde etmiş olan adamları ararlardı.

gelecek kimsenin umurunda olmayan, ilgisiz bir boşluktur, geçmiş ise yaşam doludur, kızdırır, başkaldırtır, yaralar, o kadar ki, bu yüzden onu yok etmek ya da yeniden yaratmak isteriz. geleceğe egemen olmak istenilmesinin nedeni, geçmişi değiştirecek güce sahip olmaktan başka bir şey değildir. fotoğraf stüdyolarına girerek fotoğrafları rötuş edebilmek ve yaşam öyküleriyle tarihi yeniden yazabilmek içindir tüm kavgalar.

eva arkadaşlık için canını verirdi ama, bencillik ve isteri saydığı aşkı kabul etmezdi.

bütün aşk ilişkileri, birbirlerini sevenlerin aşklarının ilk haftalarında düşüncesizce kabul ettikleri yazılı olmayan anlaşmalara dayanır. henüz bir çeşit düş içindedirler, aynı zamanda, bilmeden, tartışma kabul etmeyen bir hukukçu gibi, sözleşmelerinin en ince ayrıntılarını bile saptamaktadırlar.

bir an gelir ki artık sürdüremeyeceğini anlarsın.

güzellik denen şeyin, uzun yıllar arasında, farklı yaşta iki kişinin karşılaşmasıyla çakan bir kıvılcımdan başka bir şey olmadığını düşünüyordu. güzellik, zamanı silip götürüyordu ve zamana karşı bir başkaldırmaydı.

“gülmek, tatlı ve sonsuz bir sevinçtir, baştan başa sevinçtir.”

“gülmek, derinlemesine yaşamaktır. yaşamak, mutluluktur: görmek, işitmek, dokunmak, içmek, yemek, çiş ve kaka yapmak, suya dalmak, gökyüzüne bakmak, gülmek ve ağlamak. ve çiftleşmek güzelse, yaşamın olabilecek sevinçlerinin tümü olduğu içindir: dokunma, görme, işitme, konuşma, hissetme ve dahası, içme, yeme, kaka yapma, tanıma, dans etme. emzirmek de bir sevinçtir, doğurmak da bir erişmedir, aybaşı olma nefis bir şeydir, şu ılık tükürük, şu loş süt, şu kanın şekerli gibi ve ılık akışı, şu sancı ki mutluluğun yakıcı tadını taşımaktadır.”

mistik olan her şey bir abartmadır.

şeytan'ı bir kötülük yanlısı, meleği ise iyilik savaşçısı olarak kabul etmek, meleklerin demagojisine ayak uydurmak olur. bu işler kuşkusuz çok daha karmaşık. melekler iyiliğin yandaşı değil, kutsal birer yaratıktırlar. şeytan da, tam tersine, kutsal yaşamın bütün akılcı görüntüsünü reddeden bir yaratık.

gülünç bir gülüş, bozgundan başka bir şey değildir.

bir halka içinde dans etmek büyüleyicidir: bu halka, insanoğlunun binlerce yıllık belleğinin derinliğinden bize seslenir.

barışa tutkun insan her zaman gülümser.

bizi ölümsüz kılan tek şey, polis arşivleridir.

roman, bir insan hayalinin ürünüdür. başkasını anlayabilme hayali. ama, birbirimiz hakkında ne biliyoruz ki?

"yapılacak tek şey, insanın kendi hakkında bir rapor hazırlamasıdır. herkes kendisi hakkında. geri kalan hepsi, gücün kötüye kullanılmasıdır. geri kalan her şey yalandır."

daha james joyce'den beri, yaşamımızın en büyük serüveninin serüvensizlik olduğunu biliyoruz.

sevgilisine günde dört mektup yazan kadın bir yazma hastası değildir. o sadece aşıktır. ama, sevgililerine yazdığı mektupların fotokopilerini bir gün yayımlayabilmek amacıyla çektiren dostum, bir yazma hastasıdır.

insanı yazmaya iten motor, bir yaşamasızlık, bir boşluktur.

güzellik, anlaşılabilmesi için en küçük sessizliğe muhtaçtır.

bir evrenin özelliği tek oluşudur. başka bir evrenin varlığı onun özünü tehdit eder.

tiksintinin belleği şefkatin belleğinden daha büyüktür.

kendi iç zavallılığımıza karşı kullanılan en alışılmış reçete, aşktır. çünkü gerçekten sevilen bir kişi zavallı olamaz. çünkü bütün zayıflıkları, aşkın sihirli bakışıyla bağışlanır, böylece kafasını suyun üstünde beceriksizce tutan bir kötü yüzücü kusursuz bir baştan çıkarıcı olabilir.

bir kadın şair iki kat kadındır.

goethe, "ne diye durmadan kadın düşmanı olmakla övünüp duruyorsun boccacio?" dedi. "çünkü, erkeklerin en kusursuz olanları kadın düşmanlarıdır." bu sözler üzerine şairlerin hepsi yuhalamaya başladılar. boccacio sesini yükseltmek zorunda kaldı: "beni iyi anlayın. kadın düşmanı, kadınları küçümsemez, hor görmez; kadın düşmanı kadınlığı sevmez. erkekler öteden beri iki bölüme ayrılır, kadınlara tapanlar, başka deyimle şairler ve kadın düşmanları ya da kadınsılıktan tiksinenler. tapınıcılar ya da şairler, geleneksel kadınca değerleri yüceltirler: duygusallık, aile ocağı, analık, doğurganlık, isterinin kutsal
kıvılcımları ya da içimizdeki doğanın kutsal sesi gibi. oysa, kadın düşmanları ya da kadınsılıktan tiksinenler için bu değerler bir tür korku esinletir. kadına tapanlar kadında kadınlığı yüceltirler, oysa kadınsılıktan tiksinenler, önceliği kadınlığa değil kadına
verirler. bir şeyi unutmayın: kadınlar ancak bir kadın düşmanıyla gerçekten mutlu olurlar. sizlerle hiçbir kadın gerçekten mutlu olmamıştır. kadına tapanlar ya da şairler, bir kadına dramı, tutkuyu, gözyaşı ve kaygıyı tattırabilirler ama, onu doyuramazlar!

kadına tapanlar kadınların karşısında silahsızdırlar, çünkü hiçbir zaman annelerinin gölgesinden kurtulamamışlardır. her kadında, annelerinin bir habercisini görürler ve ona boyun eğerler. annelerinin etekleri onlar için kutsal gökkubbenin yerine geçer.

ey şairler, başınızın üstünde gördüğünüz gökyüzü değil, annenizin devasa etekliğidir! siz analarınızın etekleri altında yaşıyorsunuz!

bir şairin gururu sıradan bir gurur değildir. yalnız şair bilir yazdığı şeylerin değerini. ötekiler bunu ondan çok sonra anlarlar, belki de hiç anlayamayacaklardır. dolayısıyla, gururlu olmak, şairin görevidir. eğer gururlu değilse, kendi yapıtına ihanet etmiş olur.

anlamak, karşısındakiyle kendisini karıştırmak, onda kendisini bulmaktır. şiirin sırrı buradadır. sevdiğimiz kadınla kendimizi tüketiyoruz, inandığımız fikirlerle kendimizi tüketiyoruz, bizi heyecanlandıran bir görünüm karşısında kendimizi tüketiyoruz.

“aşk şiirdir, şiir aşktır ve anlamak ötekiyle kendisini birleştirmek ve onda yanmaktır.”

uzlaşmayı reddeden, sonunda düşünülebilen yenilgiler arasında en kötüsünü seçmek zorunda kalır.

kendi kendisinin tutsağı olan kişi, kendi yıkılışıyla öç alır.

"bir halkı ortadan kaldırmak için, belleğini yok etmekle işe başlanır, kitaplarını, kültürlerini, tarihlerini yok ederler. bir başkası onlara başka kitaplar yazar, bir başka kültür verir, bir başka tarih uydurur. ve böylece halk, yavaş yavaş ne olduğunu, daha önce ne olmuş olduğunu unutmaya başlar. çevresindeki dünya da onu daha çabuk unutur." "ya dil?" "ne diye unuttursunlar onu? nasıl olsa, er geç kendiliğinden ölecek bir folklordan başka şey olmayacaktır ki."

aşk bitmeyen bir sorgulamadır.

varılacak yere aldırış etmeyen kişi nereye gittiğini sormaz!

müzikte makam, küçük bir krallık sarayıdır.

aşk bir ayrıcalıktır ve bütün ayrıcalıklar layık olunmamış şeylerdir, bu yüzden de bunun bedelini ödemesi gerektir. aşkın ayrıcalığı her zaman cennet değildir, aynı zamanda cehennemdir de. aşk içinde yaşam, sürekli bir gerginlik, korku ve huzursuzluk içinde
geçer.

cinsellik aşk değildir, aşkın kendine malettiği bir alandan başka bir şey olamaz.

aşkla olan şeytanca ilişkisinden kurtulan cinsellik, basit bir melekçe sevince dönüşmüştür.

zayıfın önünden kaçan kadar aşağılık bir şey yoktur.

çocuklar gelecek değildirler; çünkü bir gün yetişkin olacaklardır; ama insanlık gitgide çocuğa yaklaşmaktadır; çünkü çocukluk geleceğin görüntüsüdür.

hepimiz neyin önemli olup neyin önemli olmadığı hakkında katı bir anlayışın tutsaklarıyız; önemli olanın üstüne kaygılı bakışlarımızı çevirdiğimizde önemsiz olan arkamıza
saklanarak, dünyayı gizlice değiştirecek gerilla savaşını sürdürmekte, arkamızdan üstümüze saldırmaya hazırlanmaktadır.

ilerici düşüncenin en iyi türü içinde yeterince güçlü oranda tahrik ögesi bulundurandır,
böylece ondan yana çıkan farklı olmanın gururunu hissedebilir; ama aynı zamanda o kadar çok sayıda karşıt görüş yaratır ki, yapayalnız bir istisna olma tehlikesi vardır ve çeşitli zafer kazananların gürültücü onaylarıyla mahkum edilir.

her erkeğin iki çeşit seks biyografisi vardır: genellikle yalnız birincisinden, yani cinsel ilişkiler ve rastlantılardan oluşan bir listeden söz edilir. daha ilginç olanı, kuşkusuz öteki biyografidir: elde etmek istediğimiz ve elimizden kaçırdığımız kadınların toplamı, sonuçlandırılamamış çabaların acıklı öyküsü. ama bir üçüncüsü, esrarlı, kaygı verici bir sınıf kadın daha vardır. bunlar, hiçbir şey yapamadığımız, bir şeyler elde etmeyi bilmediğimiz kadınlardır. hoşumuza giderler, biz de onların hoşuna gideriz; ama aynı zamanda çabucak onları elde edemeyeceğimizi anlarız; çünkü onlarla birlikte, sınırın öteki yanındayızdır.

"bundan yıllarca önce, eski ülkemde, arkadaşlarla birlikte sevişme sırasında metreslerimizin söyledikleri sözlerden oluşan bir antoloji düzenlemiştik. en çok söylenen sözün ne olduğunu biliyor musun?" "hayır sözcüğü. üst üste yinelenen 'hayır' sözcüğü: hayır, hayır, hayır, hayır, hayır, hayır, hayır... kız, sevişmek için gelmiştir; ama oğlan onu kollarının arasına alır almaz ‘hayır’ diyerek iter. bütün sevişme eylemi, hepsinden güzel olan bu sözcüğün kırmızı ışığıyla aydınlanmakta, böylece, ırza geçmenin küçük bir taklidi haline dönüşmektedir. düşün ki, boşalma anına yaklaştıkları sırada bile hayır, hayır, hayır, hayır, hayır, hayır diyorlar ve birçoğu tam boşalma anında ‘hayır’ diye haykırıyordu. o günden beri ‘hayır’ benim için soylu bir sözcüktür.

yineleme, sınırı görülür hale getirmenin yollarından biridir. sınır çizgisi tozla kaplıdır ve yineleme, tozu silmek için elle yapılan bir harekete benzer.

insanın çirkinliği giysilerin çirkinliğidir.

12.12.2010

bir buluşma

milan kundera

gariptir, en çok gülen roman kişileri, mizah duygusu en gelişmiş olanlar değil, aksine en gelişmemiş olanlardır.

"hiç kuşku yok, biz de etiz, fiilen kasaplık hayvanız. kasaba her gittiğimde, hayvanın yerinde kendimin olmayışını şaşırtıcı bulurum." (francis bacon)

louis-ferdinand celine: insanların can çekişmesinde kötü olan tantanadır. insan ne olursa olsun hep sahnede. en basit insan bile.

tekrarın skandalı daima unutuşun skandalı tarafından merhametle silinir (unutuş; anıların -büyük bir romanın ya da kıyımın anısı kadar, sevilen bir kadının anısının da- gömüldüğü o dipsiz çukur).

büyük romanların kahramanlarının çocuğu yok. nüfusun ancak yüzde birinin çocuğu yoktur; ama büyük roman kahramanlarının en azından yüzde ellisi, roman bittiğinde çocuksuzdur. bu kısırlık, romancıların bilinçli bir niyetinden kaynaklanmaz; roman sanatının -ya da bu sanatın bilinçdışının- ruhu, üremeyle bağdaşmaz.

bazı romancıların ortak bellekte "büyük adam" sıfatıyla yer almaları, tarihsel rastlantıların sonucundan başka şey değildir ve kitapları için de her zaman bir felakettir.

hepimiz edebiyat tarihinden söz ederiz, bilgimizden şüphe etmeden referans gösteririz; ama ortak bellekte edebiyat tarihi somut olarak nedir? binlerce okurun tamamen rastlantı sonucu oluşturduğu parça parça resimlerin birbirine eklenmesinden oluşan bir yamalı bohça. böylesine puslu ve yanıltıcı bir belleğin geçirgen ikliminde hepimiz kara listelerin, onların keyfi ve doğrulanamaz hükümlerinin insafına kalmışız; aptalca şıklıklarını taklit etmeye hep hazırız.

büyük ustaların biçimsel yenilikleri daima bir ölçülülük barındırır; gerçek mükemmellik böyledir; yenilik yalnızca küçük ustalarda kendini fark ettirmek ister.

carl gustav jung: duygusallık şiddetin üstyapısıdır.

vera linhartova: yazar her şeyden önce özgür bir insandır ve bağımsızlığını her tür kısıtlamaya karşı korumak, diğer meselelerin hepsinden önce gelir. şu anda ezici bir iktidarın dayatmaya çalıştığı anlamsız kısıtlamalardan değil -iyi niyetli oldukları için kurtulunması daha zor olan- memlekete karşı görev duygularından güç alan kısıtlamalardan söz ediyorum.

bilanço döneminde en ıstıraplı yara, kopmuş dostlukların yarasıdır ve bir dostluğu siyasete kurban etmek kadar aptalca bir şey yoktur.

stalin döneminin ünlü duruşmalarında beni en çok dehşete düşüren şey, komünist devlet adamlarının, dostlarının idamını soğukkanlılıkla onaylayarak kabul etmeleriydi. çünkü hepsi dosttu; bununla, birbirlerini yakından tanıdıklarını, birlikte zor anlar, sürgünler, baskılar, uzun siyasi mücadeleler yaşamış olduklarını kastediyorum. dostluklarını nasıl kurban edebildiler; hem de bu kadar ölümcül bir kesinlikle?

savcılar döneminde hayat ne demektir? yanıltıcı görünümüyle, ardında gizlenen suç'u örtmeyi amaçlayan uzun bir olaylar dizisi. kılık değiştirmiş suç'u yakalamak için, monografi yazarının hafiyelik yeteneğine ve bir ispiyoncu ağına sahip olması gerekir. yüksek alim mertebesini kaybetmemek için de, sayfa altlarında ihbarcıların adlarını sıralaması gerekir; çünkü bilimin gözünde bir dedikodu, bu şekilde doğruya dönüşür.

bütün büyük modern romancılar, romanın bütünlüğünü sağlamak için artık vazgeçilmez bir temel olarak görmedikleri romanın hikayesiyle, "story" ile biraz mesafeli bir ilişki kurmuşlardır.

insan bir başkasıyla yüz yüzeyken, asla kendi gibi olma özgürlüğüne sahip değildir; birinin gücü, diğerinin özgürlüğünü sınırlar. oysa bir hayvanın karşısında kimse odur. zalimliğinde özgürdür. insanla hayvan arasındaki ilişki, insan hayatının sonsuz fonunu oluşturur; onu hiçbir zaman terk etmeyecek bir aynadır (korkunç bir aynadır).

27.10.2010

çapkın

milan kundera

çok sayıda kadının peşinde koşan erkekleri rahatlıkla iki kategoriye ayırabiliriz. bazıları bütün kadınlarda kendi öznel ve değişmez kadın düşlerinin gerçekleşmesini beklerler. ötekiler ise nesnel kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini ele geçirme isteğiyle davranırlar.

birincilerin saplantısı "lirik"tir; kadınlarda aradıkları şey kendileri, kendi idealleridir ve bir ideal tanımsal olarak hiçbir zaman bulunamayacak bir şey olduğuna göre, tekrar tekrar hayal kırıklığına uğrarlar. onları kadından kadına sürükleyen şey, kararsızlıklarına bir tür romantik özür sağlar; öyle ki birçok duygusal kadın onların bu gemi azıya almış çapkınlıklarında dokunaklı bir yan bulur.

ikincilerin saplantısı "epik"tir ve kadınlar bunda en ufak bir dokunaklı yan görmezler; erkek, kadınlara öznel bir ideal yansıtmaz ve onun için her şey ilginç olduğundan, hiçbir şey onu hayal kırıklığına uğratamaz. bu hayal kırıklığına uğrayamama özelliğinde rezilce bir yan vardır. epik çapkının saplantısında kefaret yanının -hayal kırıklığı yoluyla ödenen kefaret- eksik olması insanların gözüne batar.

lirik çapkın hep aynı tip kadının peşinden koştuğu için, bir sevgiliyi ötekinden ayıranın ne olduğunu görmeyiz bile. dostları sürekli olarak onun sevgililerini birbirleriyle karıştırıp aynı adla çağırarak yanlış anlamalara neden olurlar.

bilginin peşinde olan epik çapkınlar ise çarçabuk bıktıkları alışılmış kadın güzelliğinden yüz çevirirler ve kaçınılmaz olarak birer garabet koleksiyoncusu olup çıkarlar. bunun farkındadırlar ve biraz da utanırlar bu durumdan; öyle ki dostlarını zor durumda bırakmamak için sevgilileriyle insan içine çıkmaktan kaçınırlar.