david b. resnik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
david b. resnik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.12.2019

bilim ilkeleri

david b. resnik

temel ahlak ilkeleri

iyilik: kendine ve başkalarına zarar verme.

lütufkarlık: kendine ve başkalarına yardım et.

özerklik: rasyonel bireylerin özgür, bilinçli seçimler yapmasına izin ver.

adalet: insanlara adil davran; eşit olanlara eşit davran, eşit olmayanlara eşit davranma.

yararlık: bütün insanlar için yararlı olanın oranını zararlı olana oranla artır.

sadakat: sözlerini tut, anlaşmalara uy.

dürüstlük: yalan söyleme, hak yeme, aldatma veya yanlış yönlendirme.

gizlilik: kişisel sırlara ve gizliliğe saygı göster.

robert merton'a göre, bilim insanları şu normları benimserler:

1. komüncülük: bilim insanları veri ve sonuçları paylaşırlar.

2. evrenselcilik: siyasi ve sosyal faktörler bilimsel fikirleri ve bilim insanlarını değerlendirmede herhangi bir role sahip değildir.

3. ön yargısızlık: bilim insanlarını kişisel ve siyasi gündem değil, sadece gerçekler ilgilendirir.

4. örgütlenmiş şüphecilik: bilim insanlarının dikkat ve kanıt standartları yüksektir ve iyi kanıtlara dayanmayan inançları kabul etmezler.

ahlaka nesnel bir temel getirme isteğine verilen üç geleneksel cevap vardır:

1. doğacılık: ahlak insan biyolojisine, psikolojisine, sosyolojisine vs. dayanır.

2. rasyonalizm: ahlak bizzat usa dayanır; ahlak standartları, her rasyonel, ahlaki bireyin kabul edeceği kurallardır.

3. doğaüstücülük: ahlak tanrı'nın iradesine dayanır.

16.03.2019

araştırma ortamı

david b. resnik

araştırma ortamı birkaç yönden etik yolsuzluklara ve sorunlara katkıda bulunabilir:

öncelikle bilim, pek çok bilim adamı için kariyer demektir. bilimde başarılı bir kariyer, yayınlar, burslar, araştırma pozisyonları, akademik görevler ve ödüllerle ölçülmektedir. akademik pozisyonlara gelen çoğu bilim adamı, görev süresince ya da terfi olmadan önce "yayımla ya da yok ol" ilkesinin baskısını hisseder. hemen hemen bütün değerlendirme ve terfi komiteleri, bilim adamlarının araştırmalarındaki başarılarını yayınlarının sayısıyla ölçmektedir; yayınlar ne kadar çoksa o kadar iyidir. görevinde kalma hakkını koruyan bilim adamları bile saygınlıklarını artırmak ya da terfi edebilmek için makale yayımlamayı sürdürmek zorunda kalırlar. bunların da etkisiyle bilim adamları arasında kariyerlerinde yükselmek için etik kurallarını çiğneme eğiliminde olanlar çıkabilir.

araştırmaları destekleyen devlet fonları, fon arayan bilim adamı sayısının artması ve bütçenin darlığı nedeniyle, geçmişe oranla daha az verilmektedir. fon alabilmek ve fonun kesilmemesi için, bilim adamları sonuçlar üretmek zorundadırlar. eğer bir deney iyi gitmiyorsa veya sonuçlar muğlaksa, bilim adamları fona başvururken veya çalışmalarının sonuçlarını bildirirken bu sorunları gizleyebilmektedirler.

araştırmalar, pek çok bilim alanında parasal yönden ödüllendirilmeleri de beraberinde getirir. yeni bir metodun, tekniğin ya da icadın patentini alan kişi, binlerce, hatta milyonlarca dolar kazanabilir. böylece, parasal ödüllerin bilim etiğine aykırı tavırlara imkan vermesi mümkündür.

bilimin -danışmanlık, yayımlama ve cevap hakkı gibi- çok desteklenen kendini düzeltme mekanizmaları, hataları ve sahtekarlıkları ortaya çıkarmakta genellikle yeterli olmaz. makaleleri ve makale önerilerini gözden geçiren hakemlerin de çoğu zaman hataları veya hileleri tespit etmek için detaylı bir inceleme yapacak zamanları yoktur; yayımlanan makalelerin çoğu okunmaz ve deneylerin çoğu tekrarlanmaz.

14.03.2019

dolly

david b. resnik

23 şubat 1997'de iskoçyalı bilim adamları, yetişkin hücrelerden "dolly" adlı bir koyunu klonladıklarını açıkladıklarında halktan feryatlar yükselmişti. kuzu haziran 1996'da doğmuştu; ancak bilim adamları, dolly'nin gelişimini izledikleri altı ay boyunca bu bilgiyi gizli tutmuşlar ve nature dergisinin bulgularını değerlendirmesini beklemişlerdi. ilk defa yetişkin memeli hücrelerinden yaşayabilir memeli bir döl elde edilebilmişti.

edinburgh'taki roslin institute'da bir embriyolojist olan ian wilmut ve meslektaşları, laboratuvarda dişi bir koyunun memesinden hücreler aldılar; bu hücrelerin çekirdeklerini çıkartıp bunları elektrik akımıyla çekirdeği alınmış koyun yumurtalarıyla birleştirdiler. daha sonra, gelişmeleri için bu yumurtaları koyun rahimlerine yerleştirdiler. bu yöntemle elde edilen 227 embriyodan sadece 19'u yaşayabilmiş ve bunlardan sadece 1'i doğmuştu.

bu şaşırtıcı bildiriden kısa bir süre sonra, oregon'daki bilim adamları, embriyo hücrelerinden rhesus maymunlarını başarılı bir biçimde klonladıklarını açıkladılar.

hayvanların klonlanmasının tarım, eczacılık ve biyoteknoloji endüstrilerinde önemli uygulamaları olabilirdi. eğer bu klonlama teknolojisi gen terapi teknikleriyle birleştirilseydi, az yağlı tavuklar, organ bağışında kullanılabilecek domuzlar, çok süt veren inekler ve insan hormonları, vitaminleri veya başka tıbbi önemi olan bileşenleri üretebilecek hayvanlar yaratmada kullanılabilirdi. wilmut bu araştırmayı, koyunu ilaç fabrikasına dönüştürebilecek bir yöntem geliştirmek için sürdürdü. çalışması, koyun sütünden üretilen ilaçlar satmayı planlayan ppl therapeutics plc adlı şirket tarafından desteklendi. medya koyun klonlama haberlerine geniş yer verdi ve "dolly" dergi kapakları ve internette manşet oldu.

pek çok kişi bu araştırmayı şaşırtıcı ve korkutucu buldu; çünkü araştırma yetişkin bir insanı klonlamanın yollarını açıyordu. time/cnn'in 1005 yetişkinle abd'de yaptığı ankette, bu yetişkinlerin %93'ünün insan klonlamanın kötü bir fikir olduğunu düşündükleri ortaya çıkarken, bu anket grubunun %66'sı hayvan klonlamanın bile iyi bir fikir olmadığı kanaatindeydi.

kısa bir süre sonra devlet görevlileri habere tepki gösterdiler. başkan clinton, federal bir biyoetik komisyonunun, klonlamanın hukuki ve etik sonuçlarını değerlendirmesini istedi ve insan klonlama araştırmalarını destekleyebilecek federal fonları yasakladı. clinton'ın verdiği bu emirde klonlamanın insan hayatının eşsizliğini ve kutsallığını tehdit ettiği ve insanlığı gerek ahlaki gerek dini önemli sorularla karşı karşıya bıraktığı ifade edildi. başkan clinton, memelileri klonlamanın pek çok özel şirketin ilgisini çekeceğini biliyor; yine de şirketleri, insan klonlama araştırmalarının bir süre için ertelenmesine seyirci kalmaya davet ediyordu.

ingiltere gibi ülkelerde insan klonlama yasal değildir. abd'de insan klonlama şimdilik yasalara aykırı değilse de, yeni yasalar yürürlüğe konmayı beklemektedir. ingiltere hükümeti, iskoçya'da verilen bir demeçte, tarım bakanlığı'nın wilmut'un klonlama araştırmasına destek vermeyeceğini ilan etti. wilmut'a verilmesi planlanan 411.000 dolar nisan 1997'de yarıya düşürüldü, nisan 1998'de ise tamamen kesildi.

klonlama pek çok soruyu gündeme getiriyor: bu araştırmanın ne gibi sosyal ve biyolojik sonuçları olacaktır? insanların klonlanması, insan hayatının eşsizliğini, kutsallığını ve onurunu tehdit ediyor mu? insan veya hayvan klonlama araştırmaları durdurulmalı mı? bilim adamları, etik ve sosyal sonuçları dikkate alınmamış bir araştırmayı sürdürmeli mi? bilimde önemli olan fikir ve ifade özgürlüğünü etik ve politik değerlerle nasıl dengeleyebiliriz? eğer abd hükümeti insan klonlama çalışmalarına fon sağlamazsa, abd'deki araştırmalar özel fonlarla sürdürülebilir mi? araştırmanın dünyada böyle bir yankı yaratmasında, medyanın ve halkın yanlış değerlendirmelerinin -eğer varsa- nasıl bir rolü var?

22.01.2019

milgram deneyi

david b. resnik

pek çok sosyal bilimci, geçerli ve yararlı sonuçlar almak için çoğu zaman kontrollü deneyler yapmanın gerekli olduğu konusunda hemfikirdirler. pek bilinmeyen bir aldatma olayında, bir harvard psikoloğu olan stanley milgram, otoriteye boyun eğmeyi test etmek için bir deney yaptı. deneyde iki özne vardı: "öğretmen" ve "öğrenci". öğretmene, deneyin amacının eğitimde verilen cezaların etkisini test etmek olduğu söylenmişti. öğrenciye öğrenmesi gereken bilgiler sunuldu ve her yanlış cevap verişinde kendisine elektrik şoku verilerek cezalandırıldı. öğretmenler bir düğmeye basarak şok veriyorlar, öğrenciler ise şok verildiğinde acı veya rahatsızlık belirtisi gösteriyorlardı. yanlış cevapların artmasıyla şok oranı da tehlikeli bir düzeye varıncaya kadar artırılıyordu. araştırmacılar öğretmenlere şok vermelerini emrediyorlar, öğretmenlerin çoğu da belli bir noktaya kadar bu emre itaat ediyordu. öğretmenlere şok verdikleri söylendiyse de aslında şok vermiyorlardı. deneyin esas amacı, öğretmenlerin araştırmacılara, yani otoriteye itaat edip etmeyeceklerini saptamaktı. deneyden sonra öğretmenler iyice sorgulandığında, öğretmenlerin psikolojik zarar gördüğü ve bu deneyden rahatsız oldukları ortaya çıktı; çünkü deney gerçek olsaydı birilerine zarar vermiş olacaklarını fark etmişlerdi. öğretmenlerin çoğu ahlaki karakterlerinin ve vicdanlarının bu yönünü öğrenmek istemediler. eğer öğretmenler aldatılmasaydı, bu deney zarar görmüş olacaktı; çünkü bu durumda dramatizasyondan çekinmeyeceklerdi ve böylece otoriteye itaatleri test edilemeyecekti.

10.06.2018

manhattan projesi

david b. resnik

atom bombası; bilim, teknoloji ve ordu arasında ortaya çıkan içsel ilişkinin korkutucu bir sembolüdür. bugün, 500.000 bilim insanı ve mühendisin orduda çalıştığı ve dünyanın araştırma geliştirme bütçesinin dörtte birinin askeri araştırmalara ayrıldığı tahmin edilmektedir. abd'de federal hükümet diğer araştırma geliştirme bütçelerinin iki katını orduya harcamaktadır.

bilim insanları, manhattan projesi gibi büyük, gizli faaliyetlerde görev aldılar. hükümet askeri araştırmaları desteklemek için çok para harcadı.

manhattan projesi üzerinde çalışanların çoğu ordu için ne yaptıklarının farkında değildiler. başkan yardımcısı truman bile, başkan oluncaya kadar bu araştırmanın detaylarından habersizdi.

alman fizikçi fritza strassman, uranyum atomlarını nötronlarla bombardıman ederek nükleer füzyonu keşfetti. abd, bazı bilim insanlarının nazi almanyası'ndan füzyon bilgileriyle ayrıldığı 1939 yılına kadar atomların nasıl bölünebileceğine ilişkin bilgiden yoksundu. 1939 yılında, bir grup önemli fizikçi, o zamanlar dünyaca ünlü bir bilim insanı olan einstein'ı, başkan roosevelt'e bir mektup yazması için ikna etti. bu mektupta, nazilerin nükleer bir silah geliştireceği, bu yüzden abd'nin füzyon araştırmalarını hızlandırması gerektiği ifade edilecekti. bu mektup roosevelt'i, enrico fermi, robert oppenheimer, hans bethe gibi ünlü fizikçilerin yürüteceği manhattan projesi'ne başlamak konusunda ikna etti. bu bilim insanları, söz konusu proje üzerinde toplumsal sorumluluk duygusuyla çalıştılar; çünkü 2. dünya savaşı'nda müttefiklerin yenilgiye uğraması durumunda nazi almanyası'nın uygarlıkları yok edeceğinden büyük endişe duyuyorlardı.

2. dünya savaşı'ndan sonra manhattan projesi'nde çalışan bilim insanları nükleer birlik sağlamak için askeri sırları sovyetler birliği'yle paylaşıp paylaşmamakta tereddüt ettiler. bazı bilim insanları, nükleer silahlara ilişkin bilgilerin gizli tutulması halinde dünya barışı ve istikrarının sağlanacağını savundular. diğerlerine göre ise barışı ve istikrarı ancak bu konudaki açıklık sağlayabilirdi.

askeri sırları açıklamanın feci uluslararası sonuçları olacağından, sırları açıklamayı düşünen bilim insanları tedbirli davranmalıdırlar: bilim insanları, ancak gizliliğin açıklıktan daha kötü sonuçları olacağına dair açık ve ikna edici nedenlere sahip olduklarında askeri sırları açıklamalıdırlar.

7.09.2013

nürnberg kanunu

david b. resnik

2. dünya savaşı sırasında nazi almanyası'ndaki hekimler, insanlar üzerinde çeşitli deneyler yaptı. toplama kamplarından alınan denekler arasında homoseksüeller, rus subayları, yargılanmış suçlular, polonyalı muhalifler ve çingeneler vardı. nazi hekimleri deneklerinin gönüllü rızasını almadı. deneylerin çoğu büyük acılara ve yaralanmalara yol açtı ve sık sık ölümle sonuçlandı. bazı deneylerde bilimsel olarak doğru sonuçlar elde edildiyse de, deneylerin çoğu doğru deneysel işlemlere dayanmıyor ya da sırf arzuları veya sadistik duyguları tatmin etmek için yapılıyordu. nazi "bilim adamlarının" en kötüsü auschwitz kampında bulunan "ölüm meleği" lakaplı josef mengele, genetiğin ve çevrenin çeşitli insan özelliklerine nisbi katkılarını belirlemek için çift yumurta ikizleri üzerinde çeşitli deneyler yaptı. amacı, çevreyi kontrol ederek, sarı saçlı, mavi gözlü, vücudu sağlıklı, hiçbir genetik hastalığı olmayan "mükemmel" insanlar yaratmaktı. bir deneyde, 6 çocuğun gözlerine, onları mavi yapmak için boya damlattı. daha sonra gözlerini çıkardı ve duvarına astı. denekler daha hayattayken organlarını çıkardı. ikizlerin, ikiz doğurup doğurmayacağını saptamak için onları çiftleşmeye zorladı. ikizlerin kanlarını değiştirdi, 2 farklı yumurta ikizinden bir "siyam" ikizi yaratmak için onlara aşı yaptı; alman hekimlerinin ziyaretinde 7 tane cüceyi teşhir etti; elektrik şoku deneylerinde 25 kişiyi öldürdü.

nürnberg kanunu, 1946'da, nazi bilim adamlarını savaş suçlusu olarak kabul etmeyi esas alan nürnberg mahkemeleri'nde ortaya çıktı. bu kanun, şu anda bile insan denekleri üzerindeki deneylerde can alıcı bir rol oynayan, kabul görmüş uluslararası bir bildiridir. bu kanunun temel ilkeleri şöyledir:

1. bilinçli rıza: insanlar ancak gönüllü ve bilinçli rızaları olduğunda araştırmalara katılabilirler.

2. toplumsal değer: deneyler toplum için yararlı sonuçlar doğurmalıdır.

3. bilimsel geçerlilik: deneyler bilimsel olarak geçerli ve iyi tasarlanmış olmalıdır. deneyler nitelikli bilim adamları tarafından yapılmalıdır.

4. iyilik: ölüme ve iyileşmez yaralanmalara neden olabilecek deneyler gerçekleştirilmemelidir. deneyi yapanlar riskleri ve acıları azaltmak için önlemler almalıdırlar.

5. sona erdirme: deney sırasında, bireyler herhangi bir nedenle deneyden ayrılabilirler. deneyin sürmesinin ölüme veya yaralanmalara sebebiyet verebilmesi durumunda, deneyi yapanların deneyi durdurmaya hazırlıklı olmaları gerekir.

25.04.2012

baltimore olayı

david b. resnik

bu olay, nobel ödüllü bilim adamı david baltimore'un diğer yazarlarla birlikte imza attığı bilimsel makalenin uydurma sonuçlar içerdiği öne sürülünce gündeme geldi. 1991 yazında new york times, ön sayfasında bu olayı manşetten verdi. bu skandal, nih ve whitehead institute de dahil olmak üzere, araştırmanın sponsoru olan kurumları mahcup etmekle kalmayıp baltimore'un saygınlığını da zedeledi. o sıralarda, baltimore olayı meclis'in de dikkatini çekmişti; hatta gizli servis'in olayın araştırılmasında parmağı olduğu öğrenildi.

25 nisan 1986 tarihinde cell adlı dergide çıkan makalede 6 yazarın ismi vardı. deneylere bizzat katılmasa da, araştırmayı yöneten kişi baltimore'du. makaleye göre, deneyler, bir fareye yabancı bir genin verilmesi ile farenin genlerinin bu yabancı genleri kopyalayıp antikorlar üretebildiğini gösteriyordu. eğer bu iddia doğruysa, bağışıklık sistemi, yabancı genlerce üretilen antikorlarla kontrol edilebilecekti. şu ana kadar, bu araştırma diğer bilim adamlarınca doğrulanamadı. deneyler, massachussetts institute of technology (mit) ve tufts üniversitesi'nin ortaklığıyla whitehead institute'taki bir laboratuvarda gerçekleştirilmiş ve nih fonlarıyla desteklenmişti.

margot o'toole isminde bir öğrenci, whitehead institute'ta, sözü geçen makalenin yazarlarından biri olan thereza imanishi-kari danışmanlığında doktora sonrası çalışmalarını sürdürmekteydi. o'toole, imanishi-kari'nin makalenin sonuçlarıyla çelişen 17 sayfalık notlarını bulduğunda, araştırmanın doğruluğuna ilişkin şüpheler duymaya başladı. bazı deneyleri tekrarlamaya çalışsa da başarısız oldu. makalede belirtilen çoğu deneyin aslında hiç yapılmadığına ya da makaledeki sonuçların sahte olduğuna inanmaya başladı. böylece o'toole, bu araştırmayla ilgili şüphelerini dile getirerek, mit ve tufts'taki teftiş heyetlerini gizlice bilgilendirdi. bu heyetler araştırmayla ilgili incelemeler yaptılar. ilk araştırmalarda çalışmanın bazı hatalar içerdiği saptandıysa da, söz konusu araştırmanın hileli olduğu sonucuna varılmadı. yine de, o'toole, çıban başı olarak ün yaptığından, doktora sonrası çalışmalarını tamamladıktan uzun süre sonra bile iş bulamadı.

nih'ın office of research integrity (ori: araştırmanın doğruluğunu teftiş birimi) adlı birimi bu ilk incelemeleri dikkatle izledi. kongre de söz konusu bilimsel skandaldan haberdar edildi. michiganlı temsilci dingell ve meclis izleme ve araştırma komitesi'ndeki grubu, bu olayla ilgili iki oturum yaptı ve gizli servis'in bu araştırmayı yürütmesini istedi. önceki soruşturmalarda imanishi-kari'nin defterleri incelenmemişti; ancak kongre'nin yürüttüğü araştırmada bunlar da ele alındı. incelemelerde, defterlerdeki tarihlerin değiştirildiği, sonuçların farklı sayfalara farklı renkli kalemlerle yazıldığı ve şüpheli araştırmanın imanishi-kari'nin söylediği zamanda yapılmadığı ortaya çıktı. denetçiler, araştırmayla ilgili şüpheler ortaya çıktıktan sonra imanishi-kari'nin defterleri bir araya getirdiği konusunda fikir birliğine vardılar. bu olay hakkındaki son raporda ori, 1994 yılında imanishi-kari'nin sunduğu deneysel veri ve sonuçların yanlış olduğunu bildirdi. rapor yayımlanır yayımlanmaz, tufts üniversitesi, imanishi-kari'nin üniversiteden derhal ayrılmasını istedi.

ancak, imanishi-kari bütün bu olaylar sırasında masum olduğu konusunda ısrarlıydı. nitekim, 21 haziran 1996'da, sağlık ve insani hizmetler bakanlığı tarafından gerçekleştirilen ve söz konusu araştırmanın doğruluğunu savunan bir panelle aklandı. bu panelde, imanishi-kari'nin aleyhinde sunulan kanıtların sağlam dayanakları olmadığı; hatta bunların güvenilmez ve tutarsız olduğu belirtildi. panel, ayrıca ori'yi olayı sorumsuzca ele almak ve araştırmakla suçladı. tufts üniversitesi, imanishi-kari'yi, panelin onu suçsuz bulmasından kısa bir süre sonra eski görevine davet etti.

imanishi-kari, savunmasında, kendi laboratuvar notlarının düzenli ve güncel olmadığını kabul etti. suistimal şüpheleri ortaya çıktığında kağıtlara aldığı notları bir laboratuvar defterinde bir araya getirdiğini de itiraf etti; ancak, denetçileri veya bilim çevresini aldatmak gibi bir niyeti olmadığını savundu. notları iyi olmasa da asla asılsız veya hileli sonuçlar üretmeyi planlamadığı konusunda ısrar etti. panelde verilen karar nih'in bu suistimal olayında parmağı olduğunu düşünen ya da imanishi-kari'nin gerçekten asılsız veya hileli sonuçlar ürettiğine inanan bazı bilim adamlarını öfkelendirdi. bu olaylar sırasında pek çok bilim adamı, incelemelere devletin burnunu sokmasına, bürokratik müdahalelere ve bilimsel suistimal iddialarına getirilen yargısız infaza karşı çıktı. bu kişilerin birçoğu, bilim adamlarının kendi kendilerini denetleme hakkına sahip olması gerektiğini savunuyordu.

baltimore sahtekarlıktan suçlanmasa da, kendi isminin karıştığı bu skandaldan dolayı aralık 1992'de rockefeller üniversitesi'ndeki rektörlük görevinden istifa etti. bütün bu olaylar sırasında imanishi-kari'yi savundu ve sahtekarlık iddialarından sonra yapılan incelemeleri cadı avına benzetti. makaledeki hataları düzeltmek amacıyla, baltimore ve diğer yazarlar, makaleyi değişikliklerle birlikte cell dergisine gönderdiler. baltimore, ortaya çıkan farklılıkların sahtekarlıktan değil, dikkatsizlikten ileri geldiğini ve deneysel sonuçlarda bağımsız bir doğrulamaya gitmediğini kabul etti.

baltimore olayı pek çok etik soruyu gündeme getirdi. baltimore, kendi denetiminde yapılan araştırmayla daha yakından mı ilgilenmeliydi? eğer bu araştırmayı yeterince denetleyemediyse, makalenin yazarlarından biri olarak ismi geçmeli miydi? o'toole'un gizlice bilgi sızdırmaması için daha fazla mı önlem alınmalıydı? çalışmayı başlatan araştırmacılar daha özenli ve dikkatli araştırmalar mı yapmalıydılar? bilim çevrelerinin dışındaki insanların bilimsel suistimal hükümleri vermesine ve bu konuda incelemeler yapmasına izin verilmeli miydi? sahtekarlık olaylarında bilimsel kanıtlar mı yoksa hukuki kanıtlar mı dikkate alınmalıydı? siyasetçiler, bilim adamları ve medya "peşin hüküm" mü vermişti? imanishi-kari'nin asılsız veya yanlış sonuçlar ortaya koymadığı farz edilse bile, iyi not tutamaması bir sorumsuzluk veya gayri etik olarak değerlendirilmeli miydi? bu olaydaki sahtekarlık iddiaları nasıl ispatlanabilirdi?

31.08.2011

uzun lafın kısası

muriel barbery: tek bir dostunuz olsun; ama onu da iyi seçin.

hermann hesse: yüksek düzeyde bir mizah yeteneğine kavuşmanın başlıca koşulu, kendini bundan böyle ciddiye almamaktır.

marcel proust: kaygısızca kabullenilemeyecek kadar büyük bir utanç yoktur.

pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

jorge luis borges: şiir kitabı çıkarmak, kuyuya bir gül atıp yankısını beklemek gibidir.

albrecht von wallenstein: yüz bin kişilik düzenli bir orduyu yönetmek, on iki binlik milis gücünü yönetmekten daha kolaydır.

franz kafka: insan boş yere kafasını yoruyor. kurtuluş yolu diye bir şey yok.

duygu asena: bütün kadınlar evlenmek için programlanmışlardır. bir erkek onlarla evlenmek lütfunda bulunduğu zaman zevkten ölürler. evlenme teklifi aldıkları gün yaşamlarının en büyük günüdür.

david b. resnik: aldatma, dürüstlüğe oranla daha karlıysa, o zaman neden dürüst olalım ki?

carson mccullers: halk için tek çözüm yolu bilmektir. bir kere gerçeği öğrenir öğrenmez baskı altına alınamazlar artık. yarısı bile bilse gerçeği, tüm savaş kazanılmış demektir.

dave eggers: seyahat ve bebekler var şu dünyada. geri kalan her şey ya angarya ya ölüm.

arthur rimbaud: benden uzak olsun artık bu boş inançlar, bu eski bedenler, bu eşler ve bu yaşanmış yıllar; karaya vurmuş bir çağdır bu çağ!

6.05.2011

bilim etiği

david b. resnik

bilimin tarihini, kültürel ve toplumsal incelemelerini yapan pek çok yazar, bilimin objektif bilgiye ulaşma çabası olmadığını savunmaktadır. bu yazarlara göre, bilgi belirli bir dünya görüşüne, belirli varsayımlara, belirli toplumsal ve politik çıkarlara göre değişir.

etiğe aykırı tavırlar veya suistimaller, bir toplum standartlar hakkında açık bir uzlaşma içinde olduğunda fakat toplumun üyeleri bu standartlara göre yaşamayı başaramadığında ortaya çıkar. etik bir sorun, toplumun standartlar konusunda açık bir uzlaşma içinde olmadığı durumdur.

bilim insanları, başkalarının fikirlerini kopyalama veya araştırmalarda sahtekarlık yapmanın bilim etiğine aykırı tavırlar olduğunu zaten bilirler; bunu öğrenmek için felsefi veya etik tartışmalara girmeye gerek duymazlar. böylece, bilim, insan varoluşunun diğer alanlarını kuşatan belirsizliklerden ve etik sorunlardan korunaklı bir tarafsızlık mabedi olur.

bilim, etik konulara ve karşıt fikirlere açıktır; çünkü bilim, daha geniş sosyopolitik uzantıları olan uzlaştırmacı bir faaliyettir.

bilim insanlarının eleştirel ve dikkatli oldukları düşünülse de, onlar, tıpkı diğer insanlar gibi, genellikle görmek istediklerini görürler. kendini kandıran bir bilim adamı, bir deneyin hipotezini kanıtladığına içtenlikle inanabilir.

insanlar üzerindeki bütün deneylerin içinde, kişileri koruma ve toplum için iyi sonuçlar elde etme arasındaki çelişkiyi barındıran bir gerilim vardır.

ironi, gerçeği ortaya koymak için genellikle en iyi yoldur.

gözlemci etkisi, bir şeyi gözlemleme arzusunun kişinin orada olmayan bir şeyi "gözlemesine" izin vermesiyle ortaya çıkar.

taraflı araştırmanın çarpıcı bir örneği, 1800'lü yıllardaki kafatası ölçme geleneğidir: kranyologlar, insan kafatası ölçüsünün ve şeklinin kişilik özelliklerini ve zekayı belirlediğine inandılar: maymun kafasına benzeyen kafaları olan ya da küçük kafataslı insanların zekalarının yüksek olmadığına inanıyorlardı. bu yanlış tahmin, bütün bir kranyoloji geleneğini geçersiz kılmıştır.

bir enformasyonu gizli tutmanın en iyi yolu, onu yok etmektir.

bilim-medya etkileşimi dikkate alınırsa, insanlara bilgi sunmanın birkaç türünden söz edilebilir:

1. güçlü ataerkillik: bilgiyi halka yarar sağlamak ve zararları önlemek için kullanmak.


2. zayıf ataerkillik: bilgiyi sadece zararları önlemek için kullanmak.


3. özgürlük: rasyonel bireylerin kendi kararlarını vermeleri için bilgiyi bozmadan sunmak.


"psikolojik patoloji" teorisine göre, etiğe aykırı davranışlar gösteren bilim insanlarının mutlaka ruhsal sorunları vardır; çünkü bilim insanının sahtekarlık, fikir hırsızlığı gibi etik suistimallerden zarar görmeden kurtulacağını düşünmesi için ancak çılgın olması gerekir. bilimde suçlar gizli kalmaz; çünkü bilim metodolojisi, bilim danışmanlığı sistemi ve bilimsel araştırmaların toplumsal doğası, bilim etiğinin kurallarını çiğneyen bilim insanlarını yakalamaya yarayan birer mekanizma görevi görürler.

aldatma, dürüstlüğe oranla daha karlıysa, o zaman neden dürüst olalım ki?

11.08.2010

denek istismarı

david b. resnik

1940'lı yılların sonlarında vanderbilt üniversitesi'nde, cenin gelişiminde radyoaktivitenin etkisini saptamak amacıyla hamile kadınlara radyoaktif demir verildi. bu çalışmanın sonunda deneye tabi tutulan çocuklarda normalden fazla kanser oranı görüldü.

1963-1971 yılları arasında oregon devlet hapishanesi'nde, radyasyonun sperm fonksiyonları üzerindeki etkilerini incelemek amacıyla, çoğu afrikalı-amerikalı olan 67 erkeğin erkeklik organları, 200 dolar karşılığında x ışınlarına maruz bırakıldı. bu kişiler daha sonra vasektomi oldular. bu araştırmaların bazı riskleri onlara söylendiyse de, kanser olacaklarını bilmiyorlardı.

1950'li yılların sonunda, colombia üniversitesi ve montefiore hastanesi'ndeki 20 ölümcül kanser hastasına, insan dokularınca emilen radyoaktif madde oranını ölçmek amacıyla radyoaktif kalsiyum ve stronsiyum verildi.

berkeley'deki california üniversitesi'nde bir araştırmacı olan joseph hamilton, kanser olduğu kesin olan 18 hastaya plutonyum enjekte etti.

1950'lerde federal bilim adamları, nükleer zerrelerin atmosferdeki inişini gözlemlemek amacıyla, washington'ın doğusunda radyoaktif bir iyot bulutu oluşturdu. bu bulutta, 1979'da meydana gelen three mile island nükleer reaktör kazasında ortaya çıkan buluttan yüzlerce kat fazla radyasyon vardı.

1940'lardan 1960'lara kadar, 1500 pilot ve denizci, birkaç dakika süresince burun deliklerine radyum soktu. deneyin amacı ve neden seçildikleri onlara söylenmedi; ancak bu deneyden sonra şiddetli baş ağrıları çekmeye başladılar.

27.11.2009

challenger

david b. resnik

28 ocak 1986 günü meydana gelen trajik olayda, uzay mekiği challenger kalkarken infilak etti. patlamada 6 astronot ve bir öğretmen can verdi. bu kaza üzerine yapılan incelemede, motorlu rokette bulunan mührün, yani o halkasının, soğuktan sızıntı yaptığı ve bu sızıntının motor içinde roket yakıtının tutuşmasına neden olduğu anlaşıldı. bu misyonu yüklenenlerin çoğu, güvenli bir kalkış için ısının fazla düşük olduğunu biliyorlardı. ayrıca, nasa ve morton thiokol adlı motorları yapan şirketteki pek çok yetkili, düşük ısılarda o halkasının güvenli olmadığını bilmelerine rağmen, bu tehlikeyi göz önüne alarak mekiğin kalkmasına izin verdiler. düşük ısıya dayanıklı o halkaları yapmak daha güvenli olsa bile çok pahalıya mal olacaktı. yetkililer mekiğin düşük ısıda kalkmasını hesaba katmadıklarından, o halkası problemi ciddi bir riskti. trajik olaydan bir önceki gün, roger boisjoly, 50 fahrenhaytlık sıcaklıkta o halkalarının sızıntı yapabileceğini tahmin etmiş, morton thiokol ve nasa görevlileriyle durumu tartıştığı bir telekonferans düzenlemişti. morton thiokol kalkışın yapılmamasını önerdi; fakat nasa yetkilileri şirketin bunu tekrar değerlendirmesini istedi. nasa kalkışın yapılması için olağanüstü bir baskı altındaydı. böylece morton thiokol fikrini değiştirdi. daha sonra yapılan araştırmalarda, o halkalarının defolu olduğu, mekiğin buz oluşmasını önlemede sorunlar yaşadığı ve yetersiz bir iletişim sistemine sahip olduğu anlaşıldı.

16.07.2009

hoca-öğrenci ilişkisi

david b. resnik

ideal hoca-öğrenci ilişkisi her iki taraf da birlikte çalışmaktan yarar gördüğü zaman bir ortaklık ilişkisidir. bu ilişki genellikle her iki tarafa ve bilime yarar sağlasa da, hoca-öğrenci ilişkisinde etik sorunlar ortaya çıkabilir. akla gelen ilk sorun, hocaların öğrencileri sömürmesidir. bu sömürü birkaç şekilde olabilir. bazen bilim insanları katkıları için öğrencilere onur payı vermezler. bazen de hocalar, araştırmalarındaki hatalar ortaya çıktığında suçu öğrencilerine atarlar. bir yüksek lisans öğrencisi, hatalı veya hileli bir araştırmanın sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalabilir. bazen hocalar, öğrencilerinden kişisel veya cinsel yarar sağlamaya da çalışabilirler. kimi zaman da öğrencilerinden kendi araştırmalarına çok zaman harcamalarını isteyerek, öğrencilerin bizzat kendi araştırmalarıyla ilgilenmelerine engel olabilirler. nitekim, pek çok yüksek lisans öğrencisi çalışma koşulları ve beklentileriyle ilgili suistimalleri bildirmektedir.

24.02.2009

hile

david b. resnik

bilimdeki hilekârlık biçimlerinin çoğu bilginin analizinde ve üretiminde ortaya çıkar. yanlış enformasyon, bilim insanlarının uydurma bilgi sunmalarıyla, enformasyonu veya sonuçları değiştirmeleri sonucu görülür. tahrifat, bilim insanlarının enformasyonu veya sonuçları doğru ve nesnel olarak bildirmemesiyle ortaya çıkar. tahrifatın en çok bilinen çeşitleri, enformasyonu kırpma, sonuçları uydurma ve bulandırmadır. kırpma, bilim insanlarının hipotezlerini desteklemeyen sonuçları gizlemeleridir. bulandırma ise, sonuçları olduklarından daha iyi göstermeye çalıştıklarında ortaya çıkar. bilim insanları, olumlu sonuç elde edemeyeceklerini bile bile deneyler ve testler yaptıklarında ya da negatif sonuçlara varacak testleri yapmaktan kaçındıklarında sonuçları "uydururlar."

4.12.2008

klon

david b. resnik

13 ekim 1993'te, jerry hall, robert stillman ve üç arkadaşı, american fertility society (amerikan doğurganlık cemiyeti) toplantılarından birinde, dünyada şok etkisi yaratan bir makale sundular. makalede, insan embriyolarını klonladıklarına ilişkin deneyler yer alıyordu. o sıralarda, ileride yol açacakları büyük tartışmalardan habersizdiler. iddiaları, dünya gazetelerinin ilk sayfalarında manşet oldu. time başta olmak üzere pek çok dergiye kapak oldu. gazeteciler ve eleştirmenler, bir bebek çiftliği kurmak, hitler ve einstein ırkları yaratmak ve insan ırkını geliştirmek için çeşitli programlar ve cesur yeni dünya senaryolarıyla ortaya çıktılar.

dünyanın çeşitli yerlerindeki devlet görevlileri, araştırmanın korkunç ve vicdansız bir girişim olduğunu savundular. öte yandan, amerika başkanı clinton insan embriyolarının bilimsel bir amaç doğrultusunda kopyalanması için federal fonların kullanılmasını yasaklayan bir tebliğ yayımladı. halkın korkularını yatıştırmak için, hall ve stillman "gece hattı", "günaydın amerika", "larry king canlı yayını" gibi televizyon şov programlarında boy göstermekten kaçınmadılar. kendilerini bilgilenmeye ve bilgilendirmeye adamış birer bilim adamı gibi lanse ederek söz konusu araştırmanın getirdiği etik sorumluluktan sıyrılmak istediler.

yukarda anlatılan olaya daha yakından bakarsak, bu olayın dünyada büyük bir yankı yaratmasının, hall ile stillman ve meslektaşları tarafından gerçekleştirilen araştırmanın yanlış anlaşılmasından ileri geldiği açıkça görülebilir. hall ve stillman'ın embriyo klonlama işlemi birden fazla spermle döllenmiş yumurtalardan ortaya çıkan ve yaşama şansı olmayan embriyolarla yapılıyordu. birden fazla spermle döllenen yumurta hayatta kalamaz, yani ileride bir bebek veya yetişkine dönüşemez. yaşama şansı olmayan embriyolar, özel bir sıvıya konulmuş ve burada bunlar sekiz hücreli embriyolara bölünmüştü. sekiz hücreli embriyolar önce tek hücreli embriyolara bölünüyor, sonra tekrar bölünmeye başlıyorlardı. sekiz hücreli embriyoların bütün hücreleri genetik olarak aynı olduğundan, bu yöntem embriyo başına sekiz klon ortaya çıkmasına yol açıyordu.

bu araştırma şüphesiz önemli; ancak halkın ürettiği korkunç senaryolar bilimkurgu dünyasına terk edildi. öncelikle, embriyolar yaşayabilecek türden değildir; yani bu yöntemle, embriyolar bir gün yetişkin bir bireyin ortaya çıkmasına neden olamaz. yöntem, yetişkin bir insan üretebilecek şekilde geliştirilme kapasitesine sahip olsa da, bu haliyle buna olanak tanımıyor. ikincisi, insan tasarımında kullanılabilecek embriyoları üretmek genetik olarak mümkün değil. şu anda böyle embriyolar üretme girişimimiz, ancak yaşama şansı olmayan embriyoların ve özürlü çocukların ortaya çıkmasına neden olur. özel nitelikleri olan insanlar yaratmayı başarabilecek insan genetiği ve embriyoloji konusunda çok şey bilmiyoruz. son olarak şunu söylemek istiyorum: bu yöntemle üretilen klonlar yetişkinlerin hücrelerinden kopyalanmadı. yani bu araştırma, the boys from brazil veya jurassic park gibi filmlerde yer alan klonlama şekillerine hiç benzemiyordu.

klonlama deneylerine halkın tepkisi çoğu zaman negatif olsa da, araştırmacılar american fertility society toplantılarında övgü aldılar; hall ve stillman tarafından sunulan makale genel program ödülü aldı. üreme ile ilgili araştırmalar yürüten bilim adamları gebe kalmakta güçlük çeken çiftler için bu çalışmanın potansiyel önemine işaret ettiler. eğer bir çiftin üreyebilen yumurtaları sadece birkaç taneyse ve bu yumurtalar çok sayıda yumurta üretebilecek şekilde klonlanabiliyorlarsa, kadının gebe kalma olasılığı artar.

20.10.2008

deney hayvanları

david b. resnik

farklı disiplinlerdeki pek çok bilim adamı, çeşitli amaçlar için, temel ve uygulamalı araştırmalarda hayvanları kullanmaktadır. araştırmalarda yılda kaç hayvanın kullanıldığını saptamak güç olsa da, yaptığımız tahminlere göre bu sayı oldukça yüksektir. tahminlerimize göre yılda 17 ila 70 milyon arası hayvan deneylerde kullanılmaktadır. hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar bazen hayvanlara yarar sağlasa da, çoğu zaman insanların yararı için yapılmaktadır. araştırma teknikleri saha çalışmalarından yoğun kontrollü deneylere kadar değişmektedir. hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, hayvanları ameliyat etmeyi ve sakat bırakmayı da içermekte, çoğu deney ölümle sonuçlanmaktadır. örneğin "lethal dose-50" (öldürücü doz-50) testi, hayvan deneklerinin %50'sini öldürecek ilaç dozunun ne kadar olduğunu belirlemeyi hedeflemişti. draise testi ise kozmetik endüstrisinde, çeşitli maddelerin zehirli olup olmadığını saptamakta kullanılmıştı. bu testte, bazı kimyasal maddelerin göze verebileceği zararı ölçmek amacıyla, tavşanların gözlerine bu maddelerden damlatıldı.

hayvanlar, bilim ve tıp eğitiminde de kullanılmaktadır. örneğin tıp öğrencileri, ameliyatları insanlar üzerinde yapmadan önce hayvanlar üzerinde denemektedirler. bu işlemlerde, öğrencilere yaraların nasıl iyileştirileceğini, kırıkların nasıl onarılacağını vs. öğretmek amacıyla hayvanlar -genellikle köpekler- kasıtlı olarak incitilmektedirler.

fred singer'a göre bir deneyde insanları kullanmamamız gerekiyorsa, o deneyde hayvanları da kullanmamamız gerekir. bu fikre katılmayanlar, türcülük olarak bilinen ve insan türünün diğer türlerden üstün olduğunu, dolayısıyla insanlara farklı bir biçimde davranılması gerektiğini savunan bir görüşü kabul ederek haklı görülemez bir ayrımcılığı benimsemektedirler. singer türcülüğü ırkçılıkla özdeşleştirmektedir; çünkü her iki doktrin de insanların ahlaki olarak alakasız sayılabilecek özelliklerine dayanarak bu kişilere farklı davranılmasına olanak tanımaktadır. singer'a göre, insanlar ve pek çok hayvan önemli bir özelliği paylaşmaktadır; yani acı duyma kapasitesini. eğer deneylerde insanlara acı vermek yanlışsa, hayvanlara acı vermek de yanlıştır.

daha radikal bir görüşü paylaşanlar, sadece hayvanlara acı veren deneylere değil, hayvanların kullanıldığı bütün deneylere karşı çıkmaktadırlar. reagan'a göre hayvanların, kendi yararlarına dayanan ahlaki hakları vardır. örneğin, hayvanların öldürülmemesi, zarar görmemesi,  hapsedilmemesi kendi yararlarınadır. hayvanların hakları olduğundan, ancak kendileri deneyde yer almayı kabul edebilirlerse veya onların yerine biz onay verirsek deneye girebilirler. bilim adına hayvanlar kurban edilmemeli ve zarar görmemelidir. hayvanlar deneylerde kullanılmayı bizzat seçmediklerinden ve onlar yerine karar veremeyeceğimizden, hayvanların kullanıldığı bütün araştırmalar durdurulmalıdır.

şu anda, hayvan bilişimi ve duygularıyla ilgili tamamlanmış bir bilimsel teoriden mahrum olsak da, tecrübelerimizden bazı hayvan türlerinin acı duyabildiklerini, bazı türlerin bilinçli olduğunu ve farklı duyguları deneyimleyebildiklerini; hatta bazı türlerin düşünme yeteneği ve dilleri olduğunu, ahlaki duygular ve kavramlara sahip olduklarını ve ahlak kurallarını izleyebildiklerini çıkartabiliriz. eğer bu görüş doğruysa, o zaman pek çok hayvan türünün ahlaki özellikleri olduğunu ve onları deneylerde kullanmamak için önemli yükümlülüklerimiz olduğunu söyleyebiliriz.

hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin ironik taraflarından biri, benzerlik argümanlarının iki yönlü oluşudur: bir hayvan, iyi bir nedensel model olacak kadar insana benzeyebilir; ancak ahlaki değeri daha az olacak kadar da insandan farklı olabilir.

20.09.2008

tuskegee enstitüsü

david b. resnik

alabama, tuskegee'de bir sağlık kliniği olan tuskegee institute'taki hekimler, 1932-1970 yılları arasında, ileri derecede frengisi olan afrikalı-amerikalı erkekler üzerine bir araştırma yürüttü. araştırmanın sponsorluğunu amerikan sağlık bakanlığı yaptı ve bu araştırmada, frengileri başlangıç aşamasında olan, yani, frengileri henüz bulaşıcı olmayan 399 kişi kullanıldı. bu çalışmanın amacı, 1932 yılına kadar hakkında fazla belge bulunmayan frenginin doğal tarihini ve gelişimini izlemekti. 399 kişilik hasta grubu deneysel ve kontrol grupları olarak ikiye bölünmedi, bütün hastalar tedavi edilmeden sadece izlendi. çalışmada ayrıca, frengisi olan hastalarla aynı yaştaki frengisiz 200 erkekten oluşan bir kontrol grubu kuruldu. deneyin amacı frengiyi iyileştirme yöntemleri geliştirmek değil, frenginin doğal tarihini izlemekti. bunu öneren hekimlerden bazıları bu çalışmanın sadece 1 yıl süreceğini söyledilerse de çalışma yaklaşık 40 yıl sürdü, frengi için etkili bir ilaç olan penisilinin bulunduğu 1940'lardan sonra bile uzun süre devam etti. çalışmaya katılanlara kendilerine hiçbir tedavi uygulanmadığı söylenmediği gibi, bu kişiler hastalıklarının doğası veya bir deneye katıldıkları konusunda bile bilgilendirilmediler. kendilerine sadece bedava bakım, sıcak yemek, tıbbi incelemeler ve bedava cenaze töreni önerildi. çalışma ihmalciydi ve kötü organize edilmişti: çalışmayı yürüten personel her yıl değişiyordu, merkezi otoriteler olarak görev yapan hekimler yoktu, yazılmış protokoller yoktu ve kayıtlar iyi muhafaza edilmemişti. çalışma pek engelle karşılaşmadan, amerikan halk sağlığı hizmetleri'nde zührevi hastalıklar araştırmacılığı yapan peter buxton'ın bu olayı associated press'e açıkladığı 1972 yılına kadar sürdü. bu olay abd'de ilk sayfalarda manşet olunca millet meclisi olayı araştırmaya başladı. 1973'te, kurbanlar federal hükümet'e dava açtılar. federal hükümet, bu işi mahkeme dışında bir karara bağladı bu karara göre, frengiye yakalanmış hastalara ve ailelerine tazminat ödenecekti.

25.07.2008

soğuk füzyon

david b. resnik

farklı ülkelerden çok sayıda medya mensubu, 23 mart 1989'da bir basın konferansı düzenleyen ve birer elektrokimyacı olan utah üniversitesi kimya bölümü başkanı stanley pons ve southampton üniversitesi profesörü martin fleischmann hakkında tüm dünyada yankılar uyandıran bir haber yayımladılar. bu haberde, adı geçen iki kişinin oda sıcaklığında soğuk füzyon olayını gerçekleştirmeyi başardıkları açıklanıyordu. iddialara göre bu bilim adamları lise öğrencilerinin dahi kullanabileceği basit araçlarla soğuk füzyonu gerçekleştirebilmişlerdi. basın bültenleri detaylara yer vermiyor, bu deneylerin tekrar nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda hiçbir teknik bilgi içermiyordu. füzyonla ilgilenen bilim adamlarının ve fizikçilerin çoğu pons ve fleischmann'ın iddialarına şüpheyle baktılar; fakat medya o kadar şüpheci davranmadı. gazeteciler harika keşfi kucakladılar; ancak soğuk füzyon haberleri pek çok beklentiyi de beraberinde getirdi.

güçlü deneylerle desteklenen standart nükleer füzyon teorilerine göre, füzyon ancak çok yüksek basınç ve sıcaklıklarda gerçekleşir; bu koşulların gerçekleşebildiği yerler ise genellikle yıldızlardır. bu olağanüstü koşulları laboratuvar ortamında gerçekleştirmeyi hedefleyen geleneksel "sıcak" füzyon araştırması son 10 yılda yavaş fakat istikrarlı bir gelişme gösterdiyse de, sıcak füzyon teknolojilerinin 21. yüzyıldan önce kullanılabilir duruma gelmesi mümkün görünmüyor. pons ve fleischmann'ın deneyi çok sağlam dayanakları olduğu varsayılan füzyon teorisiyle çelişiyordu; çünkü füzyonun normal sıcaklık ve basınçlarda gerçekleşebileceğini iddia ediyorlardı.

deney, ağır su (d2o)'daki lityumdeuteroksit (liod) solüsyonunda bulunan iki palladyum elektroduyla yapılıyordu. pons ve fleischmann, iki elektron arasından bir elektrik akımı geçtiğinde, bu akımın ağır suyu deuterium gazına (d2) ve oksijen gazına (o2) ayrıştırdığını, ayrıca büyük miktarda deuteriumu (d) negatif yüklü bir elektroda (katot) doğru ittiğini iddia ediyordu. katodun benzersiz yapısının deuterium atomlarının sıkıca bir araya gelerek tritiumla (t) kaynaşmasına olanak verdiğini ve bu işlemin sonunda ortaya ısı ve nötronlar çıktığını söylüyorlardı. pons ve fleischmann deneyde, sıradan kimyasal araçlarla üretilemeyecek çok yüksek bir ısının ortaya çıktığını, ayrıca az miktarda tritium ve nötron da gözlemlediklerini ifade ettiler.

bu tuhaf deneyler hakkında bilgi edinir edinmez, dünyanın çeşitli yerlerindeki laboratuvarlar bu deneyleri tekrarlama girişiminde bulundular. pek çok laboratuvar pons ve fleischmann'ınkileriyle çelişen sonuçlar elde etti; bazılarıın sonuçları soğuk füzyonu destekliyor, bazıları ise soğuk füzyon lehindeveya aleyhinde kesin bir sonuç belirtmiyordu. pek çok bilim adamı deneyi anlamakta bile zorluk çektiler; çünkü pons ve fleischmann deneyin detaylarını yeterince açıklamamıştı. çelişkili sonuçlar veren veya sonuçsuz deneylerle geçen birkaç yılın ardından, füzyonla ilgilenen çoğu bilim adamı, pons ve fleischmann'ın araştırmasının dikkatsizlikten ileri gelen hatalarla dolu olduğunu, özensizce gerçekleştirildiğini ve bu iki bilim adamının deneyin doğruluğuna şiddetle inanmak istedikleri için kendi kendilerini kandırdıklarını iddia etti. pons ve fleischmann füzyon gerçekleştirdiklerine inanmışlardı ama belki de gerçekleştirdikleri olay sadece sıradan bir elektrokimyasal tepkimelerin yanlış yorumlanması veya yanlış anlaşılmasından ibaretti.

eğer pons ve fleischmann deneylerini detaylarıyla anlatmış olsalardı, gerçekten bir soğuk füzyondan mı söz edilip edilmediğini anlayabilirdik. iki bilim adamının da açık davranmamaları mali çıkarları açısından gerekliydi: eğer başkaları da deneyleri tekrarlayabilselerdi, o zaman bu iki şahıs -ve tabi utah üniversitesi- soğuk füzyon için patent alma şanslarını kaybedeceklerdi. soğuk füzyon yeni bir güç kaynağı olduğu için, başarılı olursa, patenti alanları zengin edecekti. fakat, bir icat mükemmel duruma getirilmeden veya nasıl çalıştığı tam olarak anlatılmadan, sahibine patent alma hakkı verilemez.

para, başka yönlerden de bu olayda hayli önemli role sahipti. birinci konu şu: basın konferansının öncesinde ve sonrasında, pons ve fleischmann'ın çalışmasına bir sır perdesi inmişti. bu iki bilim adamı diğer füzyon araştırmacılarından kendilerini soyutladılar. soğuk füzyon üzerine uzmanların görüşlerini almadan, buluşlarını halka açıkladılar. utah üniversitesi'nden olmayan pek çok fizikçi, basın açıklamasından önce araştırmadan haberdar bile değildi. pons, fleischmann ve diğer utah üniversitesi görevlileri, araştırmanın patentini alabilmek için gizliliği gerekli gördüler. ikincisi, pons ve fleischmann sonuçlarını bilimsel bir toplantıda açıklamak yerine, bir basın konferansında ortaya koymayı tercih ettiler; çünkü patenti garantilemek ve saygınlık kazanmak onlar için her şeyden önemliydi. halka yapılan açıklama, bilimsel eleştirinin önüne geçti ve araştırmanın diğer bilim adamları tarafından dikkatlice incelenmeden kamuoyuna aktarılmasına neden oldu.

olay pek çok etik soruyu da beraberinde getiriyor. pons ve fleischmann sonuçlarını bir basın konferansı yoluyla mı açıklamalıydılar? diğer bilim adamlarıyla daha yakın bir ilişki içinde mi çalışmalıydılar? deneyleri için daha detaylı bir açıklama mı getirmeliydiler? pons ve fleischmann -ve utah üniversitesi'ndeki diğer görevliler- para ve prestij yerine özene ve gerçeğe mi önem vermeliydiler? soğuk füzyon kendini kandırmadan ibaret sahte bir olay mıydı ve daha iyi bir araştırma gerektiriyor muydu? bu araştırmadaki dikkatsizlik, bilimsel ihmalle aynı şey miydi?

8.03.2008

millikan'ın yağ damlası deneyi

david b. resnik

robert a. millikan'ın yağ damlası deneyleri, bilimde "yalan" ile "olumlu yargı" arasındaki sınırın ne kadar bulanık olduğunu gösterir.

millikan, 1910 yılında bir elektronun yükünü bulmayı amaçlayan deneyleri için 1923 yılında nobel ödülü'ne layık görüldü. bu deneyler regener'in yaptığı çalışmaların bir devamı niteliğindeydi. regener'in deneyinde, iki yüklü levha arasında su damlacıkları düşürülüyordu. yüklü levhalar varken damlacıkların düşüş oranı saptanıyor ve bu levhalar olmadan ölçülen düşüş oranıyla kıyaslanarak yükün etkisi belirleniyordu. bunların arasındaki fark su damlacıklarının aldığı yükün miktarını yansıtıyor ve bu, bir elektronun yükü gibi en küçük yükün değerini hesaplamakta kullanılıyordu. ancak bu deneyin temel bir sorunu vardı: su damlacıkları çok çabuk buharlaşıyordu.

millikan'ın yüksek lisans öğrencilerinden harvey fletcher deneyin yağ damlacıklarıyla yapılmasını önerdi. böylece millikan su damlacıkları yerine yağ damlacıkları kullanmaya başladı. millikan sonuçlarını "en iyi"lerden "vasat"lara doğru sıraladı ve laboratuvar defterinin kenarlarına sonuçlarını neden böyle değerlendirdiğine ilişkin notlar aldı. ancak 1913 yılında yayımlanan yağ damlası deneyleriyle ilgili makalesinde ne bu yorumlar yer aldı, ne de 140 gözlemden 49'unu oluşturan "vasat" gözlemler.

millikan'ın makalesinde yağ damlalarıyla ilgili hiçbir fraksiyonel yük yer almıyor; sadece yük katsayıları belirtiliyordu. oysa başka deneylerle ilgili makalelerinde fraksiyonel yükler de veriliyordu. 49 damlacığı dahil etmeme, millikan'ın makalesinin konuyla ilgili diğer makalelerden daha mükemmel, açık ve inandırıcı görünmesi anlamına geliyordu. eğer millikan bu "vasat" verileri de verseydi nobel ödülü'nü alamayabilirdi. bu arada millikan, öğrencisi fletcher'ın makaleye olan katkılarını da gizledi.

millikan'ın tavrı hakkında sormamız gereken bazı zor sorular var. bunlardan ilki şudur: "millikan bilimsel hilekarlık şekillerinden birini mi göstermiştir?" 49 sonucu gizlemek yerine bütün sonuçları sunmuş olması gerektiğini düşünenler olabilir. bu gözlemleri gizleme, hoş görülebilir davranış sınırlarını aşarak hilekarlığa girer. millikan, makalesinde bütün sonuçları tartışmalı ve hesaplarını neden 91 iyi sonuca dayandırdığını açıklamalıydı. nitekim, bugünün bilim öğrencilerine "vasat" verileri de değerlendirmeleri gerektiği ve kötü sonuçları göstermeme nedenlerini açıklamaları gerektiği öğretilmektedir. ancak millikan kanıt ve ispat standartlarının bugünkü kadar sert olmadığı bir çağda bilim yapmaktaydı. millikan'ın tavrı bugünkü standartlara göre "etik dışı" sayılabilir ama onun zamanındaki standartlara göre makbuldü. millikan, deney aletlerinden iyi anlayan, iyi bir bilimsel muhakemeye sahip olan tanınmış bir bilim adamıydı ve standart araştırma faaliyetlerini izlemişti.

15.01.2008

tütün araştırması

david b. resnik

bir şirket bazen gizliliği koruyarak büyük zararlara yol açabilir. tütün şirketlerinin sponsorluğunu yaptığı nikotin bağımlılığıyla ilgili araştırma bu noktaya iyi bir örnektir:

victor denobel ve paul mele, millet meclisi'ndeki tütün şirketleri hakkındaki bir oturumda tanıklık yaparken 1980'li yılların başında philip morris için nikotin bağımlılığı üzerine yaptıkları bir araştırmayı tartıştılar. mele, sigaralara ilave edildiğinde nikotin bağımlılığını artıran bir madde keşfettiklerini anlattı. tanıklıklarında, meslektaşlarının, kalp üzerindeki zararlı etkisi normal nikotinden daha az olan bir tür suni nikotin keşfetmiş olduklarını da ifade ettiler. bu araştırmanın amacı, sigaraları daha az zararlı kılacak, nikotinin yerini tutacak bir madde keşfetmekti. nikotin ve beden üzerindeki etkisi üzerine mümkün olduğunca çok şey öğrenmek, araştırma programının bir parçasıydı. bu çalışma o kadar gizli tutuldu ki, bu kişilerin akademisyen meslektaşlarıyla bu konuyu tartışmalarına izin verilmedi, deneyde kullanılan hayvanlar bile laboratuvarlara üstleri örtülerek getirildi. denoble ve mele, sonuçlarını, psychopharmacology adlı bir bilim dergisine verdikleri makalede yayımladılar. philip morris bu makalenin yayımlandığını öğrenince denoble ve mele'yi makalelerini geri çekmeye zorladı. kısa bir süre sonra philip morris laboratuvarlarını kapattı, denoble ile mele de şirketten ayrıldılar. denoble ve mele'nin philip morris'le imzaladıkları, şirketin izni olmadan bu araştırmayı tartışmamayı öngören daimi anlaşma, milletvekili henry waxman sayesinde bozulunca, bu iki şahıs söz konusu araştırma üzerinde konuşma hakkını elde ettiler.

1980'li yıllarda nikotinin bağımlılık yaptığı bilinse de, bağımlılık yaratan nitelikleri çok iyi bilinmiyordu. denoble ve mele'nin çalışmaları psikologlar ve eczacılar veya başka araştırmacılar tarafından bilinseydi, belki nikotin bağımlılığına karşı daha iyi yöntemler geliştirilebilirdi. eğer gıda ve içecek idaresi ve surgeon general bu araştırmadan haberdar olsaydı, sigara içmenin tehlikeleri konusunda halkı iyi uyarabilir, eğitimsel ve mevzuat politikalarında değişiklikler yapabilirlerdi. denoble ve mele'nin araştırması 1980'li yıllarda halka açılsaydı, daha az sayıda kişi nikotin bağımlısı olacak ve daha çok kişi nikotin bağımlılığından kurtulacaktı.

nikotinin zararları iyi bilinmektedir: kalp hastalıkları riskini doğrudan artırırken; ağız, ciğer, boğaz kanserleri ve amfizemle yakından ilgisi olan tütün ürünlerini kullanmaya insanları zorlayarak dolaylı zararlara yol açmaktadır. nikotinin bağımlılık yaratıcı niteliklerini ticari sır olarak saklayarak, belki de philip morris halka çok zarar verdi. philip morris'in sattığı tütün ürünleri zaten zararlıydı; fakat bu, nikotin araştırmasının gizli tutulmasıyla ortaya çıkan zararları azaltmıyordu.