31.7.14

uzun lafın kısası

mesa selimovic: gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.

ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.

jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.

kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.

cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.

henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.

hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.

paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.

tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

29.7.14

düş kurma cesareti

henry miller

insanoğlu ne kadar üstünleşse de, tümüyle, acı ve eksikliklerle dolu bir dış dünyaya teslim olmaktan kaçınamaz. kişiliğimizin ne denli bilincinde olursak, çevremize yenik düşme olasılığımız da o kadar artar. gerçekle yüzleşmek için ölüm gerekli değil. gerçek, bizim elimizin altında, her yerde, her algıladığımız şeyde vardır. toplum daha ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldığında, hapishanelerin ve akıl hastanelerinin boşaltıldığı, düşman yaklaşırken, siyasi sürgünlerin bile yurdu korumaya çağrıldığı görülür. ancak böyle durumlar, kalın kafamıza hepimizin aynı et ve kemikten olduğunu sokacak niteliktedir. insanın kendi yaşamı tehlike ile karşı karşıya kalmadan, yaşamanın ne demek olduğunu anlayamaz, ruhsal sorunları olanlar bile ancak böyle anlarda kendilerini kurtarırlar. tüm yaşantısı boyunca kavruk benliğini yaşayan insanlar için en büyük mutluluk, kendinden daha önemli şeylerin varlığını anlamaktır. çünkü o, benliğini yakan ateşi kendi elleriyle körüklemiş, can suyunu kendi elleriyle sağmıştır. kendini içindeki şeytanlar için kolay yutulur bir lokma durumuna getiren yine odur. işte, yeryüzü denen gezegen üstünde yaşam, bu kadar. nevroz; herkesin ortak özelliği, yeryüzündeki her dişi ve her erkek için bu böyle. onları sağlığa kavuşturacak kişi ise hepsinden beter. deva bulmak için mezarlarımızdan kalkmamızın gerekliliği ortada. kimse bir başkası için bu işi beceremez; ama beraberce çözülen özel bir sorun olarak görülebilir bu. bencilliklerimizle ölmeli, çevresiyle ilişkili bireyler olarak yeniden doğmalıyız.

gerçekten büyük olanların hiçbiri, bildiği konuda ne büro açar, ne konferans verir, ne de kitap yazar. bilmek, susmayı da beraberinde getirir ve gerçeği anlatmak için en etkili propaganda, kişinin kendini örnek olarak ortaya koymasıdır. böyleleri, kendine inanacak ve fikirlerini yayacak insanları kolaylıkla bulur. "büyük" olanlar en gerçek anlamıyla sıradandır, ilgisizdir. sizden inanmanızı istemez; fakat bu sonucu, davranışlarıyla elde ederler; uyarıcı ve uyandırıcıdırlar. miskin hayatınızı nasıl kullandığınız onları hiç mi hiç ilgilendirmez. çünkü bunun kendi uğraşınız olduğunu bilir görünürler. kısacası, yeryüzündeki görevleri, yalnız ve yalnız teşvik etmektir. bir insandan daha ne beklenir ki?

gelişmede acı ve uğraşı bulunur, başarıda neşe ve coşkunluk, tatminde ise huzur ve sağlamlık vardır. dünyevi olan ve olmayan varoluş düzlük ve küreleri arasında, merdivenler ve kafesler vardır.  yükselen, şarkı söyler. sarhoş olmuş ve beliren görüntüler tarafından yüceltilmiştir. emin adımlarla iner aşağıya; ayağı kaysa ya da tutunamasa, aşağıda onu nelerin beklediğini düşünmez de, ileride neler bulunduğunu merak eder. her şey ileridedir. yol sonsuzdur ve ilerledikçe de genişler. bataklıklar, pislikler, yosunlar ve çukurlar, tuzak ve kapanlar.. bunların hepsi kafada. ilerlemeyi bıraktığınız anda sizi yutmaya hazır bir şekilde pusuda beklerler. manevi dünya tamamen keşfedilmemiştir henüz. geçmişin dünyasıdır, hiçbir zaman geleceğin değil. geçmişe dayanarak ilerlemek, mahkumların ayaklarına bağlanan küreyi sürüklemelerine benzer. mahkum, suç işlemiş olan değildir, suça bağlanıp tekrar tekrar onu yaşayan kişidir. yaşama her yönüyle katılmadığımızdan, hepimiz suçluyuz; ama eylemlerimizde bağımsızız. yapmayı başaramadıklarımızı düşünmekten cayabilir ve gücümüz içindekileri yapabiliriz. içimizdeki güçlerin ne olduğunu sanırım gerçekten kimse düşlemeye cesaret edememiştir.

düşlemenin her şey demek olduğunu onayladığımız gün, bunların sonsuz olduğunu anlayacağız. düşleme, karşı koyuşun sesidir. tanrı'da tanrısal bir şey varsa eğer, o da budur. her şeyi düşlemeye cesaret etmesi!

oradaki

şükran kurdakul


kendi uzaklığımdan kurtularak
hüküm giymiş bir mısra gibi
çıktım parmaklığımdan
kendimde duydum ellerimi

nicedir sessizliğimde kanayan
acımın yorgun yüreği
dirençlerin, yıkımların ardından
eski kaygılara götüremedi beni

defterlerim, kitaplarım, kalemim
güzelliğin ustası, umudun da ustası olan
açıldı düşlerin çocuk bahçeleri
geceye doğru ranzamdan

26.7.14

pil

roni margulies


"pil takacaklarmış" dedi, "kalbime
bir dönemi daha ömrümün
kapanmış olacak böylece
ne futbol artık ne güreş ne dağcılık"

"cemil" dedim (çocukluk arkadaşım
doğumu benimkinden beş gün önce)
"ne güreşle ilişkin var ne dağlarla
ne de bir topa vurdun bunca yıldır bir kere"

"olsun" dedi, "önemli olan o değil ki
ya yarın birden canım çekerse?"

25.7.14

türkiye

küçük iskender

oğlanlardan ve alkolden vaktim arttıkça seni düşünüyorum türkiye, inan doğru bu kere yanılsamam ve ruhumun yavşak zıpırlığı, hiç değilse ayık dolaşamayacak kadar dürüstüm.

türkiye, tarkan öleli çok oldu, artık onu unut; bunadı kurt. playboy'a annemin çıplak resimlerini satarak beyaz saray'a sırnaşmayı düşlüyorum spermi biraz fazla kaçırdığımda.

beş parasız paraladığım sokaklarında embesillerini ve taşak kalpli aydınlarının sidik yarışlarını görüp bol bol osuruyorum, başbakanı dinlerken televizyon karşısında ekrana ekmek teknemi açmak ya da esrar içmek, geğirmek en büyük mutluluk bana verdiğin.

otuzbir çekmediğim gecelerde düşler kuruyorum senin hakkında, hür hülyalarımda sana zerre kadar yer vermiyorum ama, maalesef ayakta kalıyorsun.

sosyal demokrat idiotlarını, orospu tavukların uğrak yeri sanat galerilerini, festival sarkaçlarını, ölüsevici kültürünün uyanık tezgahtarlarını ve tezgahın altında neler döndüğünü fark edecek kadar sosyalistim.

hapsine düşmedim henüz, o yüzden tam solcu sayılmam köle pazarı piyasanda, kıçına cop girdiği için şair olanlardan da değilim; eli kulağındadır tımarhanelerinden birinde tescilli manyak olmamın ve koynuna girmediğimden dorukta sıçanların, o yüzden ibneliğim de test edilip onaylanmadı.

uyuşukluklarıyla iktidara peşkeş çekip çaktırmadan, sonnet'leriyle, balad'larıyla köçekleşen, raconları kıyak geçme üzerine kurulu mason-ulema tayfanı da tanırım, sen de bilirsin ki havlayan it ısırmaz türkiye, bak, biz bizeyiz, çekinme, şu azınlıkları ne zaman kesip kızartacağız, çok acıktım türkiye.

nazım'ını severim, buna kızabilirsin; ama bazı -ne demekse- naif şairlerinin, devlet sanatçısı olmasına ve adının iktidar şakşakçısı starlarla bir anılmasına dair çabalarına izin verdiğinden, sana korkunç müteşekkirim, intiharımı hızlandırıyorsun böylelikle, böylelikle artıyor kirim ve seninle kirimiz, ne gam? iyi akşamlar. persil supra.

mustafa suphi, artık hamsi mi türkiye, dikkat et, balıkları örgütlemesin.

allah'a inanmıyorum, osmanlıyım velhasıl, akın edip avrupa'ya, toplayıp getiremesem de cillop gibi veletleri, n'apalım, buradaki lümpen teenager'larla idare ediyorum.

türkiye, ayıptır sorması ne zaman akıllanacağız; türkiye, kıbrıs'ın yakasını ne zaman bırakacağız ve ne zaman yaraşır olacağız binlerce devrim şehidimize.

türkiye, hiç terbiye edinemedim, yeteneğim bu kadar; çük kadarken okudum sabahattin ali'yi, kafka'yı, dostoyevski'yi, london'ı; kapital'e başlayışım babamla aramızda çıkan küçük bir harçlık sorununa dayanır.

iQ'larımızın düşük olduğunu sanmıyorum, peki bir eşek şakası mı bu; köy enstitüleri, halk eğitimler, halkevleri ne ayak; behice boran, iyi ki unutuldu; iyi oldu, eline sağlık türkiye.

hasbelkader bir önerim var: cia, eurovision'u kazanmamızı, avrupa birliği'ne girmemizi sağlayamaz mı acaba, şüphesiz, eh benimki de salaklık, haklısın türkiye.

bizi milletçe sevmeyenlere ayar oluyorum; ağızların burunlarını kırarak onlara medeniyet öğretmek istiyorum türkiye.

ben, sex-shop'ların, komünist partinin, müslüman demokrat partinin, rock partinin, çeşit çeşit gay barların açılmasını, askerliğin kaldırılmasını istiyorum türkiye; bu topraklarda nobel, oscar, lsd, özgürlük ve sik anıtları görmek istiyorum: kişi başına düşen milli gelirden bana ait payı iade ediyorum bütün bu harcamalar adına sana; hapishaneler, hayvanat bahçeleri, kamplar, tımarhaneler boşaltılsın derhal; ben bütün kentlerinde barışla, erdemle, insanlık haklarımla keyiften gebere gebere, ıslık çalarak dolaşan bir seyyah olmak istiyorum; mandela kötü adam, döv onu türkiye.

'uzak asya'dan gelip akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket.. sizin! afiyet olsun efendiler' demekten bıktım, bıktık, anlıyor musun, orada mısın türkiye?

ama yine de memnun olmuyorsan bu tavırdan ve kızıyorsan ve sinirleniyorsan, olsun, biz yine geliriz; yine yazar, söyleriz; ölürüz; biz yine gideriz; sen, rahatını bozma o zaman, güzel bir çocuk gibi bu şık dünya yatağında, böyle masum böyle mazlum uyu türkiye.

23.7.14

paradoks

andre gide

kim olacağımı bilmemekten ötürü tasalanıyorum. kim olmak istediğimi de bilmiyorum; ama seçmek gerektiğini pek iyi biliyorum. nereye gitmeye karar verirsem beni yalnız oraya ulaştıracak olan güvenli yollarda yürümek istiyorum; fakat bilmiyorum, ne istemek gerektiğini bilmiyorum. kendimde bin bir mümkünün var olduğunu hissediyorum. fakat bunlardan yalnız bir tanesi olmaya rıza gösteremiyorum. ve her an, her yazdığım sözün, her yaptığım hareketin, çehremin silinemeyecek yeni bir çizgisini meydana getirdiğini düşündükçe ürküyorum. öyle bir çehre ki, bir seçime varamadığından, onu cesaretle sınırlayamadığından kararsız, şahsiyetsiz, korkak olarak anılacak.

tanrım, yalnız tek bir şey istemeyi ve durmadan onu istemeyi bana ilham et.

insanın hayatı, insanın hayalidir. ölüm saati gelince, kendimizi, geçmişte aksetmiş göreceğiz ve yaptıklarımızın aynasına eğildiğimiz zaman, ruhlarımız ne olduğumuzu anlayacaktır. bütün ömrümüz kendi kendimizin silinmez bir portresini çizmekle geçer. işin korkunç tarafı bunu bilmememizdir. kendimizi güzelleştirmeyi hiç düşünmeyiz. bunu ancak kendimizden bahsederken hatırlarız; kendimizi överiz; fakat o müthiş portremiz sonunda, bizden yana olmayacaktır. hayatımızı anlatırız ve kendimize yalan söyleriz; fakat hayatımız yalan söylemeyecektir. o, tanrının huzuruna her zamanki haliyle çıkacak olan ruhumuzu hikaye edecektir.

22.7.14

hınç ayları

pascal bruckner

eğer kendisine partner bolluğu ve aşk malzemesi yenileme konusunda güvence verilmiş olsa tek eşliliğin yavan çorbasından anında vazgeçmeyecek sevecen bir koca, iffetli bir hanım yoktur.

gerçek güzellik, çokluktan alınan zevktir; ten renklerinin çeşitliliğinde, yüzlerin sayısının kabarık oluşunda yatar; en güzel kadınlar insanın henüz tanımadığı kadınlardır.

rastlantıya inanılırsa bir otobüs bile cennetin bekleme odası olabilir.

aşkın her şekli, ne kadar uyumlu olursa olsun, içinde bir dram ya da gizli bir kaba güldürü barındırır. en namuslu insanın yapısında her zaman iğrenç bir varlığa dönüşüverme eğilimi vardır.

herkes bir gemi güvertesinde başına bir şey gelmeyeceğini bilir; ama insan orada mutluluğa benzer mükemmel bir can sıkıntısı duyar.

scott fitzgerald: erkek ya da kadın, bir başkasının kişiliğinde yok olmamaya dikkat et.

kadınlar genellikle yanında güzel kadın bulunan erkekleri arzularlar. isterse çirkin ve küstah olsunlar, yanlarında güzel bir kadının bulunması bu erkeklere hemen kıyaslanamaz bir değer katar.

sizi seven varlıklardan sakınmanız gerekir; çünkü onlar aynı zamanda en berbat düşmanlarınızdır.

mizah, iki cinsiyetin bir an onları birbirinden ayıran şeyi unutmayı kararlaştırarak birbirlerine verdikleri hazdır.

erkek olsun, kadın olsun, insan soyunurken, genellikle giyinikken sahip olduğu çekiciliği kaybeder. çıplaklık, kesimi kötü bir elbisedir; insan onun içinde kendini sıkıntı içinde hisseder.

kalçalar cennetin bir tasviri, zenginliğin bir simgesi, yaşayan bir bolluklar ülkesidir. inananlara ve yoksullara çekici gelmeleri bundan kaynaklanır.

bize öteki olmadan yaşayabileceğimiz düşüncesini benimsettiğine göre ayrılık kopmanın öncelemesidir.

sevmek demek, karşıdakinin sizin üzerinizde sonsuz bir iktidar uygulamasına razı olmak demektir.

bizim için en değerli varlık, en fazla korktuğumuz kimsedir. kıskançlık, en ufak bir kuşkuyu kesinliğe dönüştüren dehşet içindeki hayal gücünün bir biçiminden başka bir şey değildir.

mutluluğun sıradan olmayan bir tarihçesi vardır. mutluluk unutma sonucu belleğin bulanmasıdır. evrelerin, aşırı yoğun oluşları nedeniyle bizzat kendi mükemmellikleri tarafından silinmiş, bulanık bir sonsuzlukta donup kalmış anıları.

birbirini sevmek demek, tamamen masum budalalar olmak için birlikte olma özgürlüğü adına sözlüğü durmadan güncellemek demektir.

melodisi ondan daha hüzün verici bir müzik aleti yoktur.

hoşgörü en müstehcen durumları engelledi; cinsellik bugün artık kutsallığın erdemlerine bile sahip olmayan zavallı bir günah. çağdaş sefihi tehdit eden şey gözden düşme değil, can sıkıntısıdır.

doğu, batılıların kafasında yeşeren yanlış anlamalar toplamıdır.

büyük şehvet anları, genellikle uyuklayan güçleri yeniden canlandırdıkları için derhal gaddarlığa dönüşebilirler. sarhoşluktan ayılmada her zaman bir öfke vardır.

hayran olmak peşinen nefret etmek, bir konuma yükselttiğiniz kadın ya da erkeği daha işin başında azletmek demektir. 

kendi geçmişinden, atalarının geçmişinden bir şey öğrenemeyen, mutsuzlukları yeniden yaşamaya mahkumdur.

"veren insanın diz çökmesi ve ona verme olanağı sağlamış olduğu için alan insana teşekkür etmesi gerekir." (vivekananda) 

aşıklar kavuştukları anda küle dönüşürler.

bir kişiye sadakat, eşit bir tahrik duygusuyla telafi edilmediği için çok pahalı ödenmiş bir bedeldir. tercihlerin fazlasıyla yöneldiği bir varlık tüm erkeklerin, tüm kadınların yerini almak gibi ezici bir yük altındadır. olacak iş değil: kimse kalabalıklar gibi çeşitli ve değişik değildir.

soren kierkegaard: kadın doğası, direnme görünümü altında bir teslimiyettir.

her ilişkinin, gözden düşüşü de dahil, önceden kestirilebilir bir hayat dönemi vardır. deneyim yeni bir duyguya kavuşmamızı engeller, mutlu cahilliğin içimizdeki saflığını öldürür.

nefret, aşkın ters yüzüdür.

kötülüğün görünüşte iç karartıcı tekdüzeliğindeki tahrikler, şehvetinkilerden daha yoğundur.

engeller ortadan kalkınca arzu yavan bir hal alır. çünkü arzu kurnazlığın oğludur. dolambaçlı, dikenli yollar ister; doğru çizgi onu sıkar.

insan ne kadar az yaşarsa o kadar az yaşama arzusuna sahiptir.

bir çift nedir? güvence karşılığında varoluştan vazgeçiş, yasal aşkın cazibesiz yüzü. bayağılığa en az yatkın olanları bile bayağılaştıran bu gizli oturum, en kıpır kıpır insanları hantallaştırır.

dolap çevirmek, onlara hiç özgürlük tanımayan bir dünyada kendilerine böylece bir özgürlük alanı yaratan güçsüz insanların, kadınların, çocukların silahıdır.

genelev, tıpkı metro gibi, evrenleri ve farklı konumları birbirine yaklaştıracak halka açık en son alanlardan biridir. genelevler gettosunda sıradan mahallelerde görülen uzaklaştırmalar bir süreliğine durur.

ne kadar yakışıklı, çekici, zeki olursanız olun yeteneğinizden, başarınızdan nefret eden ve daha az şanslı kimseleri sizden üstün tutan bir kadın her zaman olacaktır; ya da kaybetmiş ve mutsuz durumdaysanız bu çirkinliğinizi, bu başarısızlığınızı başınıza kakacak başka kadınlar olacaktır.

birileri tarafından hayran olunup birileri tarafından nefret edilmek ve çoğunluk tarafından dikkat çekmemek içler acısı bir deneyimdir.

hakkımızda ne kadar iyi şeyler söylenirse söylensin, bu bize yeni bir şey öğretmez ve her zaman başka onaylamalara, kendileri de oturmamış olan başka gerçekliklere ihtiyaç vardır. bir erkeğin ya da bir kadının gönlünde ilk sırada yer almak gülünç bir teklifsizliktir.

aşıkların birbirlerine karşı acımasızlıkları polislerinkinden kat kat fazladır.

nasıl ki başkasını kırılganlıkları içinde sevmek soylu bir davranışsa, en küçük zaafları üstünde durarak onu güçsüz düşürmek de bir o kadar aşağılık bir davranıştır.

insanı büyük bir üzüntüden çok daha fazla yıpratan önemsiz gaddarlıklar silsilesini gözardı etmemek gerekir.

kötü insanları gözümüzde, sürekli haksızlık yapmaya programlanmış canavarlarmış gibi canlandırırız. oysa hiç de öyle değildir; bunlar iyi aile babaları, iyi memurlar gibi sıradan insanlardır; bir yüz yüze gelme zayıflığı aniden onlara işkence konusunda kesintili bir kariyerin yollarını açmıştır. 

ketumluk saygınlığın modern şeklidir.

çift halinde yaşamamak, insanın kendi efsanesinden vazgeçmesidir; kıytırık bir söylenti elde etmek amacıyla bir tarihin birliğini kaybetmektir.

sadık insanlar her şeyden önce isteksiz insanlardır; onları benim gözümde kabul edilemez kılan da işte budur.

felaketin en kötüsünde bile, insanların içinde kimsenin kıramayacağı bir şey vardır.

intikam dediğin ince eleyip sık dokuyan bir şeydir; ayrıntılara girer, yaraları azdırır. evren bundan korkunç bir zenginlik kazanır.

kötü adamın akıllara durgunluk veren ustalığı, bir yandan oyununu oynarken öte yandan onu açığa vurması, zalimliğine bir de yüzsüzlüğü katmasıdır. kendini tehlikeye atmadan kartlarını açan birinin duyduğu haz gibisi yoktur.

zaten kanamakta olan bir ruhu yaralamaktan daha güzeli var mıdır?

bir insanda her şeyi bağışlıyoruz; kabalığını, saçmalığını.. bir tek, yanında canımızın sıkılmasını bağışlayamıyoruz.

yeni yollar açan yenilgiler olduğu gibi, insanı çıkmaz sokağa sürükleyen zaferler de vardır.

hüzün, sevinç ve coşkunluk için

turgut uyar


"öyle pek derin değil ölüm denilen ırmak
sezmeksizin geçivereceğiz öte yana"
bu kadar bile değil
sezmeksizin yaşanır bile ara sıra
yalnız akşamın alacasında
bir sakız sardunyasının tozunda
birdenbire gümüşhane'de
ya da üsküdar'ın ortasında
yenilgiyle bitince kavga

ölüm ölüm
üstün değilsin aşka

sevinç çılgın bir taraktır saçlarımda
oradan oraya savurur parmaklarımı
caddeleri karışlarım ürkütmez
yarasını okşarım birinin
sevgilimin saçlarını da
ve uzakta bir kış gecesinde
bir mutlunun düşlerine girdiğimi anlarım
birdenbire kars'ta
ya da ordu'nun perşembe'sinde
ürperten bir dalga
ıslatır hepimizi
ıslatır ne kelime

ey dirim
memelerin hep dursun ağzımda

21.7.14

aksi istikamet

cemil yüksel



seni kırlara götüreceğim
bunun için çok kullanışlı ellerim var
bahaneler, baştan savmalar çeşidi
bir işlikten alarak baş döndüren o iç ağrımızı
her şeye doymuş, hayretler uyandıran kırlara

fazlasıyla yıldız ve zifir karanlık
neymiş görsün gerekçesiz ayrılamayışımızın gevezeliği
görsün bahçesinde sakladığı her şeyiyle o küçük kız
avuçlarım yerleştirdi o sabahı
seni kırlara götüreceğim ısıtarak
parkları seven bir marangoz kalfasının
ceplerinde uğraşan, sigarasını yakan
unutan sonra ne kadar yaktığını
kalın sararmış tırnak izleriyle
derinliğine koyu bir akşam
tüm sesleri duymanın imkanına ve
sesimizle dalları uyardığımız o buluşmaya
vardık mı vardık diyeceğim

yüzünün omzumdaki duruşundan anlayacağım bunu
kollarının bir sarılmakla kurduklarıyla
anlayacağım; bileceğim yetersizlikle
seni kırlara götüreceğim, ne oldu diyeceksin
toz toprak karışır gibi tüm kelimeler
o sakinlikle yüzümde kokacak sevginin ayrıntıları
kayalıkların duruşuyla yaslanmış bulacağım dudaklarına
yılları görmeksizin ne yaşadımsa
kırlar kırlar kırlar diyeceğim
o yeşilliğin kudurduğu vahşilikteki dakikalar

zamanın hükmü ancak kapı deliğinde
genişleyecek gözlerimiz, kurulacağız kırlara
ve diyeceğiz ki bizim yüzümüzden
ey büyük kendiliğindenlik
al düzelt bu bozulmuşluğumuzu

seni kırlara götüreceğim
hazırlanmış şatafatlı salonun birden ışıklarının kesilmesi gibi
atkının şalların ve nice ruj izinin kendini yitirdiği
eldivenleri sıyırıp çiğlerin değdiği vücuda
toynakların ezdiği saçlarımızı silkeleyerek
bir sabahın en erken ayrımına titremelerle
gözlerimize yasladığımız yumru parmaklarımızla
uyandırmak için kollayacağız sevinçleri
sahilde su seslerinin vurgusunu öğrenmiş oyuncak bir kürekle
ne vakittir gözlüyorduk biz bu karanlığı

-sahil kelimesi ne kadar da uzak şimdi bir kıyıya-

bir şey olmasın yanında, yeter çalı örtü ve kirpikler
gıcır bir masala başlıyoruz en başından okunmaya

via stepan

20.7.14

istanbul hatırası

ahmet ümit

fatih sultan mehmet konstantinopolis'i fethettiğinde, askerlerinin üç gün boyunca şehri yağmalamasına izin vermişti. o üç gün boyunca fatih'in askerleri halka çiçek dağıtmadılar. kan döktüler, güzel kadınları, delikanlıları, çocukları esir aldılar.

iktidar kanla beslenen bir organizmadır. kendisini yöneten insanları güç kadar kötülükle de ödüllendirir. ister romalı olsun, ister osmanlı, birkaç istisna dışında eline kan bulaşmamış hükümdar yok gibidir.

katiller her zaman kötü insanların arasından çıkmaz.

semtlerin eski isimleri unutuluyor, şehir hızla geçmişinden koparılıyor. oysa şehirler de insanlar gibidir, geçmişlerini unuturlarsa, tarihlerinden koparılırlarsa kişiliklerinden de koparılırlar. hiçbir özellikleri kalmaz. birbirine benzeyen, sıradan insanlar gibi olurlar.

üç meslek vardır, birbirine benzer: şoförlük, polislik, orospuluk. ne gecesi vardır bu işlerin, ne gündüzü. ne derdi biter, ne belası. her türlü insanla uğraşırsınız: psikopatı, sarhoşu, esrarkeşi, aşığı, sapığı, çaresizi, hırlısı hırsızı, masumu, katili. bütün milletin kiri pası, teri kokusu siner üzerinize. üstelik parasında da bir bok yoktur, üç kuruş ya geçer, ya geçmez elinize. velhasıl zor iştir bu üç mesleğin erbabı olmak. toplumun tortusuyla uğraşır bu üç mesleğin elemanları. dibe vurmuş insanlarla. sıfırı tüketmiş, üç kuruş için ölmek, öldürmek zorunda kalanlardan söz etmiyorum sadece. karun kadar zengin olmalarına rağmen vicdanlarını, merhametlerini, onurlarını yitirmiş olanlarla da girer başınız belaya. en rezilleri de onlardır zaten.

"bir ateşim yanarım, külüm yok, dumanım yok
sen yoksan mekanım belli değil, zamanım yok"

insanı iyi bir varlık olarak kabul edenler, genellikle cinayet karşısında şaşkınlığa düşerler, "insanlar bitmiş" gibi cümlelerle yazıklanır dururlar. insanı kötü bir varlık olarak görenler içinse durum daha basittir, olanları hiç yadırgamazlar. onlar için yapılacak tek eylem vardır: katili ve suçluları acımasızca cezalandırmak. katillerden daha acımasız, daha gaddar, daha vahşi olunursa suçun azalacağını sanırlar. farkında olmadan, çözüm için katillerin uyguladığı yöntemleri önerirler. benim gibi insanı, merhametle acımasızlığın, şefkatle şiddetin, yaratıcılıkla yıkıcılığın karışımı olarak görenler içinse cinayet, şaşırtıcı bir durum olmasa da, iyiyle kötü arasındaki bu savaşta hep iyiliğin galip geleceğini umduğumuzdan, hayal kırıklığı yaratan bir durumdur. 

polis devletin maşasıdır.

insan ruhunun yarası dikiş tutmaz. aynı zamanda ruhun yarası, bedeninkinden daha etkilidir; daha ıstırap verici. bu acı o kadar güçlüdür ki, insan başka dünyalara dönüp bakamaz bile. istese bile yapamaz bunu.

hiç romantik biri değilimdir. öyle romantik adamlardan da hoşlanmam. ama şükür, vicdanlı biriyimdir. vicdanım ne derse benim için doğru odur. işte bu yüzden, ne insanların kafataslarıyla krallık kuranları, ne de onları takdir edenleri severim.

değişimin en büyük düşmanı ön yargıdır.

osmanlı istanbul'unda süslenmiş sokaklar, tiyatroları olan meydanlar, heykellerle bezenmiş alanlar yoktu. halkın toplandığı yerler süleymaniye gibi büyük camilerdi. içe kapalı toplum, içe kapalı alanlarda toplanıyordu.

cinayetler belirliyor yolumuzu, aklı karışmış katiller, öldürmekten medet uman çaresizler, vahşetin gizemine kapılmış ruhlar. onların peşinden koşuyorduk kurbanlarının kan izlerini takip ederek. nasıl ve neden öldürdüklerini anlamaya çalışarak. ulaştığımız yerde adalet değil, hayal kırıklığı vardı. huzur değil, acı. katilleri yakaladığımızda bile, başka katillerin başka canlara kıydığını biliyorduk. katillerin, kurbanların yüzü her gün, her an değişiyordu, değişmeyen tek şey, insanın insanı öldürmeye devam etmesiydi. o zaman neye yarıyordu katilleri yakalamak, canileri cezalandırmak?

19.7.14

orhan burian

mehmed kemal

orhan burian'ı tanıdığım zaman henüz bir lise öğrencisiydim. galiba o da ingiltere'den tahsilini bitirip yeni dönmüştü. o zamanlar halkevi'nde seri konferanslar verilirdi. "byron türk düşmanı değildir" konulu bir konferans vermişti. bize öğretilenlere göre, byron misolongi'de yunanlılarla beraber türklere karşı savaşmıştı. o gün konferansını dinledikten sonra bunun böyle olmadığını anladım. hatip cesaretle fikirlerini ortaya sürüyor, savunuyordu. bu konferansta alışılmışa, kulaktan öğrenilmişe karşı genç hatibin kafa tutuşunu gördüm. zira bir türk düşmanı diye tanıtılan adamın böyle olmadığını ispata çalışıyordu. bu da o devirleri bilenler için ne kadar zor bir durumdu. bu tanıdığım ilim aşığı, gerçekleri korkmadan savunan orhan burian'dı.

taşa yontulmuş sevgisizlik

enis batur

taşa yontulmuş bir sevgisizlik var şimdi. uzun sırtımızı dönüyoruz taşa ve aramaya koyuluyoruz gecenin getireceği serin açlığı. bir çocuğun gözleri akıyor, başka bir çocuğun, eğilip alıyoruz yerden taşın yüzüne vuran duvarı, bırakıyoruz belki de sezerek, aşılmazlığını ulaşılmaz karanlığın. ışığın parmaklarından sayrıl dansı başlıyor havanın; şakaklarımızda koyu kuyusu, elmacık kemiğinde yad sızısı, bahçelerde çocuklar.

bir keşiş yalnızlığın birimidir

bütün kapılar kapalı. ve birdenbire boğuluyor karanlık. ey ışık! simgesi yol yitiminin. lavlar yaklaşıyor ağza, dilin kemiği kıvrılırken usüstü bir gürültüyle. ey yalvaç! konuş bizi, söyle: neden yaralanmışızdır hep, bir annemiz oluşundan?

aykırı ağaçları yanlış tohumun

sonucu beklenen bir olay değildir bu: tarih bitmiştir. ve insanın sigortası yoktur. bu her gün biraz daha ateş kaçıran özdeğin er geç kaskatı kesileceği sokağı arıyoruz esnek gözlerimizden. oysa kerpeten çoktan cazibeden sıyrılmış, sessizce, boşluğun koşulsuzluğunu imliyor.

nedir çünkü şair, sesinde bütün yanıtların ertelendiği kişi değilse?

günler, ağaçların ve yokuşun yanından hızla akıyor. bir tortu büyüyor durmadan. artık kendimi susmaya alıştırıyorum. funda toprağı gibi hazır ve anlamsız. dünyaya göre eksilen kişileriz biz. bir tek sesimiz var bizi savunan, onu da yoruyor, yuvasından saptırıyoruz. "ağzım çoğalıyor" derdim bir zaman. şimdi ses. ve sizlik. bakalım ötesi var mıymış bu durumun. varsa geçeceğiz: yeni içyasalara, yeni durulmalara doğru. içyaralara. oysa yitirilen bir daha geri geliyor. yeniden yitirilmek için. bir yay boşalsın diye.

17.7.14

sevinç

paul auster

onun yüzüne tekrar bakabilmenin sevinci, ona tekrar sarılmanın sevinci, gülüşünü tekrar dinlemenin sevinci, sesini tekrar duymanın sevinci, yemek yiyişini tekrar seyretmenin sevinci, ellerine tekrar bakmanın sevinci, çıplak vücuduna tekrar bakabilmenin sevinci, çıplak vücuduna tekrar dokunmanın sevinci, çıplak vücudunu tekrar öpmenin sevinci, kaşlarını çatışını tekrar görmenin sevinci, saçlarını fırçalayışını tekrar seyretmenin sevinci, tırnaklarını boyamasını tekrar görmenin sevinci, tekrar onunla birlikte duş yapmanın sevinci, onunla tekrar kitaplardan söz etmenin sevinci, gözlerinin sulanmasını tekrar seyretmenin sevinci, yürüyüşünü tekrar izlemenin sevinci, angela'ya verip veriştirmesini tekrar dinlemenin sevinci, ona tekrar yüksek sesle kitap okumanın sevinci, geğirişini tekrar duymanın sevinci, dişlerini fırçalamasını tekrar izlemenin sevinci, onu tekrar soymanın sevinci, ağzını tekrar onun ağzının üstüne kapamanın sevinci, onun boynuna tekrar bakmanın sevinci, tekrar birlikte sokakta yürümenin sevinci, kolunu tekrar onun omzuna atmanın sevinci, memelerini tekrar emmenin sevinci, onun içine tekrar girmenin sevinci, tekrar onun koynunda uyanmanın sevinci, onunla tekrar matematikten söz etmenin sevinci, ona tekrar giysiler almanın sevinci, onu tekrar okşamanın ve tekrar okşanmanın sevinci, tekrar gelecekten bahsetmenin sevinci, bu günü tekrar onunla yaşamanın sevinci, kızın onu sevdiğini tekrar söylemesinin sevinci, kıza onu sevdiğini tekrar söylemenin sevinci, tekrar onun sert bakışlı kara gözlerinin karşısında olmanın sevinci, sonra da onunla tekrar birlikte olmanın nisana kadar, üç aydan fazla bir süre sonraya kadar gerçekleşmeyeceğini bilerek 3 ocak öğleden sonra onu port authority terminalinden otobüse binerken görmenin acısı.

metonimi

douglas kellner / michael ryan

ideoloji, temelde, yaşamı toplumsal gerçekliğin belli bir inşa biçimi ile bağlantılı olarak yansıtan metaforik bir yöntemdir. metaforlar bir imgenin üzerine ideal ya da yüksek bir anlam yüklerler. "özgürlük" idealinin anlamı, yerine geçen somut bir imge ile (örneğin kartal imgesiyle) karşılanır. gerçek nesnenin metafor yoluyla daha yüksek bir anlam kazanması süreciyle belirli ideal anlamların ideoloji yoluyla gerçekliğin belirli algılanma biçimlerine karşılık düşürülmesi süreci birbirine koşut hareket eder. "özgürlük" gibi idealleştirilmiş temsilleri benimseyen kişi, sınıfsal hareketlilik ideali gerçekmiş gibi düşünecek, hissedecek, yaşayacak ve sınıfsal eşitsizliğin yapısal gerçekliğini görmeyecektir. her şeye rağmen, gerçekliğin tamamen silinip süpürülmesi de mümkün değildir, başka hiçbir neden kalmasa bile, ideolojik metaforlar için gerek duyulan araçlar reel, somut, birebir ve maddesel şeyler olduğu ve bu söylemler gerçekliğin ötesine geçmek mümkün olmadığı için bu yapılamaz. metafora dayanan bir söylemin (anlamları fiili gerçekliğin üzerinde değerlerle tanımlayarak) ortaya çıkardığı idealizm ve ideoloji, kendi maddesel gerçekliğinin ağına takılır. hemen her zaman, metaforun sunduğu ideal anlamla, aşmaya ve şekillendirmeye yeltendiği gerçeklik arasında bir ilişki ya da herhangi bir somut bağlantı görünür hale gelecektir. bu bağlantılardan söz ederken "metonimi" terimini kullanacağız.

metonimi, birbirine bitişik konumdaki ya da bir bütünle ilişkisi olan ayrı ayrı nesneler arasındaki bağlantının mecazi ifadesidir. kartal, metonimi uyarınca, "özgürlük" gibi bir idealin işareti değil, daha çok, sözcüğün gerçek anlamıyla ilişkili olduğu elle tutulur gerçekliğin belirli bir parçasına işaret eden bir göstergedir; (somut faaliyetleri özgürlük gibi ideolojik bir idealle olumlanan) avcılar ve müteahhitlerin doğal hayata ve çevreye karşı oluşturdukları tehdit gibi. metonimik soyutlama yöntemine ayrıcalık tanımayı neden tercih ettiğimizi görüyor olmalısınız. metonimik temsil tarzı, dünyaya, maddesel bağlantıları gözardı eden idealize edilmiş bir kavrayışla bakmak yerine, gerçek toplumsal sistemin farklı boyutları arasındaki bitişik, maddesel ve bağlamsal bağlantıları ön plana çıkarır; "özgürlük" gibi ideolojik anlamlarda yatan savları kendi maddesel gerçekliğine oturtarak çözümlemesi bakımından, ideoloji karşıtı bir temsil biçimidir.

metafor ve metonimi terimlerini temsilin iki ana eksenini belirtmek için kullanıyoruz. burada metafor dikey ya da idealize edici eksen, metonimi ise yatay ya da maddeselleştirici eksendir. bazen metafor toplumsal dünyanın temsil edilişine metonimik bir yaklaşımın parçası olabilir. metonimi de belirli bağlanımlarda muhafazakar bir değişmece yerine geçebilir.

metafor birkaç nedenden ötürü ideolojiyle bağlantılıdır. metafor ampirik bir imge ile (kartal) var olmayan ya da ideal bir anlamdan (özgürlük) oluşur. metafor statik ya da uzamsal bir yapıyı ifade eder; gizli ya da dışavurulmamış anlam kendisini ileten araçla eşzamanlıdır. gizli anlamların bilinmesini şart koştuğundan ve görünmez oldukları için bunlara inanılması gerektiğinden, metafor, gelenek ve otorite ile ilişkilidir. ayrıca genel bir retoriksel strateji olarak metafor bir imgenin önemini çıkarsamakta kullanılacak anlam kodlarını ifade eder. metaforlar kimlikleri farkçı düşünceye yeğleyen benzetimsel düşünme biçimlerini imtiyazlandırır. yani, imgeler benzetimsel olarak bir anlamla özdeşleştirilir. metafor bağlam dışı ve evrenselcidir, anlamları maddesel bağların ötesine geçer ve özgül koşullara bağımlılık göstermez. metafor, anlamın belirleyicisi ve gerçeğin çıkarımcısı olan otonom bir ego ima eder. metafor paradigmatiktir (düzen belirtir), hipotatiktir (imgeyi anlamın arkasına itmeyi belirtir) ve ayırıcıdır (ya/ya da önermeleri biçiminde çalışır). bir metafor, özgür olarak belirlenmiş tek bir şeyi ifade eder. metafor, ideal anlamları maddesel imgelerin üzerine yerleştirmesi ve ilkini imtiyazlandırması nedeniyle dikey ve hiyerarşiktir.

diğer taraftan metonimi, düşünceyi yatay ve eşit olarak yönlendirir. metonimide imge ya da işaret, kendisini bir parça olarak ve diğer bir parçaya bağlayan ya da parçasını oluşturduğu bir bütünle ilişkisini ifade eden bir şey anlamını taşır. metonimi uyarınca kartal, özgürlük değil, kuş yuvası ya da orman ya da soyu tükenmekte olan türler anlamına gelecektir. düşünceyi gerçeklikten koparıp "özgürlük" gibi madde ötesi ideallere yönelten metafora karşılık, metoniminin yönelimi gerçekçi, somut ve materyalisttir. maddesel referans ya da bağlantıların akışını kesecek ideal anlamlar barındırmadığı için, anlamın metonimik retoriksel tarzda yanal yayılımı potansiyel olarak sınırsızdır. metaforun gelenekselci yönelimine karşıt olarak metonimi gelecek yönelimlidir, dinamik ve belirlenimsizdir. bitişik ilişki ya da bağlantılar çok sayıda ve kestirilemezdir, bir üstünlük kurma (ideal anlamın imgeye üstünlüğü) ya da semantik eşdeğerlik düzeni içinde sınırlanamazlar. metonimi eşyayı benzetimsel olarak tanımlamaktansa, aralarındaki bağlantılılığı tanıyarak farklılıklarını olumlar. metonimi evrenselci ya da kimlikçi değil, ampirik, farklılaşmış ve tikeldir; anlamı sabit kalıplar içinde belirleyen semantik eşitleme paradigmalarını yapıçözüme uğratır ve yıkar; bağlamsal ve birleştirici, parataktik (ya da eşgüdümsel) ve bitiştiricidir (hem/hem de önermeleri biçiminde çalışır). biz metonimiyi belirlenimsizlik ve karar verilemezlik gibi yapı yapıçözümcü değerlerle ilişkili görüyoruz, metonimi ayrıca, feministler tarafından "kadına özgü" bilişsel bir tarz olarak önerilen alternatifle kesin benzerlikler taşır.

16.7.14

gutenberg galaksisi

marshall mcluhan

göçebe bir toplum, kapalı uzayı deneyimleyemez.

yazma eylemi tek başına, fonetik teknolojinin insanı kabile insanı olmaktan çıkarma gücüne sahip değildir.

şizofreninin, okuryazarlığın zorunlu bir sonucu olması mümkündür.

uygarlık, barbar ya da kabilesel insana, kulağa karşılık göz verir ve günümüzde elektronik dünyayla bağdaşmaz niteliktedir.

elyazması kültürü, sırf icracı olarak yayın yoluyla yazar ile dinleyicisinin fiziksel olarak bağlantılı olması nedeniyle bile olsa, söyleşiseldir.

okuryazarlık tarihinin ancak küçük bir bölümü tipografiktir.

sabit bir bakış açısı, matbaa ile mümkün hale gelir ve plastik bir organizma olarak imgeye son verir.

marjinal insan, çevresi olmayan bir merkez, tamamlanmış bir bağımsız tiptir. başka bir deyişle, marjinal insan, feodal, aristokratik ve sözeldir.

alfabe, saldırgan ve militan bir kültür özümleyicisi ve dönüştürücüsüdür.

15.7.14

radyolu yıllar

murathan mungan


çocukluğumda, ankara'da, bir gecekondu semti olan topraklık'ta dayımların evinde kaldığımız sıralar, sabahın bir kör karanlığında bütün ev halkının uyanıp başarısız bir ihtilal girişimini nasıl heyecan, şaşkınlık ve korkuyla radyodan izlediğimizi hayal meyal anımsıyorum. kulağımız radyodaydı ve gözlerimiz semalarda ihtilal habercisi uçaklar arıyordu. sonuçta o ihtilal başarısız olduysa da, ben bütün gençliğimi karartmaya yetecek kadar başarılı 2 ihtilal daha gördüm.

rakamları koca koca dizilmiş, kadranında yem toplayan tavukların ya da kanat çırpan kuşların bulunduğu; kurgusu boşalırken çırpına çırpına zil çalarak kendini sağa sola savuran, o yıllarda hemen her evde görülen o yuvarlak masa saatleri, kaç kadının "mahir" ellerinde yeniden bir başka zamana kuruluyordu? ya da sandalye üzerine çıkılarak camlı kapağı "itinayla" açılan duvar saatinin akrebi, yelkovanı hangi dikkatli parmakların ucuyla bir kez daha şimdiki zamana düzeltiliyordu? o duvar saatleri ki, sarkacı, gecenin ileri zamanlarında boş salonlarda çınlarken, kaç kişinin uykusunun arasına, düşlerinin kuytusuna sızıyor ya da yatağında dönüp duran uykusu kaçmışlara uykusuzluğun saatini söylüyordu?

saat 19.00'da "ajans" başladı mı, evin reisinin komutuyla bütün oturma odaları derin bir sessizliğe gömülür; yalnızca radyoya kulak verilirdi. radyo, televizyon gibi bakışmaya engel değildi; radyo dinlerken çoğu kez göz göze gelir, bakışırdı insanlar; yalnızca radyodan değil, birbirlerinin gözlerinden de dinlerlerdi söylenenleri. bir diğerinin bakışındaki bulutlanma, gözlerdeki kısılma ya da yüzdeki küçük bir değişiklik, söylenenlere yeni anlamlar yükler; aynı haberde, bizim kaçırmış olabileceğimiz, farkına varamadığımız bir başka boyutun varlığını düşündürürdü. böyle zamanlarda radyo, başkalarının bakışlarından alınan yardımla da dinlenirdi.

sabahları yayımlanan "arkası yarın" on civarıdır. "arkası yarın" demek, en heyecanlı yerinde kesilen bir serüvenin, yarına aktarılması demektir. belki de birçoğumuzdaki, daha çok o yıllara özgü o şiddetli "yarın duygusunu" güçlendiren şeylerden biriydi; arkası yarın gelecek olan, devamı hep yarınlara ertelenmiş olan o uzun serüven.. o sonsuz yarın umudu.

türk ve dünya edebiyatının birçok klasiğiyle radyo oyunları sayesinde tanıştık. birçok yazarı böyle tanıdık belki ya da böyle sevdik. seslendirenler diye anons edilen, bir dolu roman, hikaye ve kahramanını sesleriyle oturma odalarımıza taşıyan kimi adları duyduğumuzda yüreklerimiz heyecanla çarpardı. birçok sese öyle sevdalandık. yalnızca sesine sevdalandığımız, yüzünü hiç bilmediğimiz sevgilileri oldu çocukluğumuzun. sonsuz sevgilileri.. sesleriyle ruh verdikleri, yeniden yarattıkları kahramanlarla bir alaşım haline gelerek herkesin hayallerinde farklı farklı gövdelendiler. şimdi bile, zaman zaman tıpkı eski bir sevgili gibi çınlatıyorlar kulaklarımızı.

akşamüstü saat beşte mutlaka fasıl çalar, okul dönüşüdür. tutumlu ailelerin, hava tam kararmadan elektrik açmadıkları, her şeyin loş ve gölgeli olduğu, eşyanın kuytuda kaldığı alaca saatlerdir bunlar. akşam yemeklerinde ya da sonrasında, tavandan sarkan çıplak ampul ışığının muşamba masalarda patlayan çiğ aydınlığında çok daha iyi gizlenebilen, gözlerden saklanabilen bütün aile içi sorunlar, derin mutsuzluklar, onmazlıklar, bütün içe kapanışlar, vazgeçişler, pişmanlıklar, yılların tortusunda birikmiş ya da törpülenmiş söylenmeyen birçok şey, aydınlıkta değil de işte o kuytu saatlerde, o ışığı kıt odalarda, yıllardır saklanmış bütün aile sırlarının birdenbire ortaya dökülüvermesi gibi ansızın bütün çıplaklıklarıyla ortaya çıkıverip kendilerini bir bir ele verirler. her şeyin bir ışık ve gölge sorunu olduğunu, "aydınlanma anları" için ille de çıplak ışığa gerek olmadığını düşünür insan.

erken büyümüş bazı çocukların, bir gün, bir okul dönüşü ansızın anlayıverdikleri şey, belki de budur. bazı şeyleri görmemizi ışığa değil gölgeye borçluyuzdur.

yıllardır herkesin birbirinden sakladığı onca şey, herkesin fasıl şarkılarıyla kendi iç yolculuklarına çıktığı, herkesin hesaplaşmalarını tuttuğu bir kuytu defterin sayfalarını geçmişten gelen eski bir rüzgarın usulca dalgalandırdığı o içedönük akşam saatlerinde, uzun sürmüş bir sonbaharın ya da erken gelmiş bir kışın akşamüzerinde, birdenbire, yarısı gölgede kalmış yüzlerden, herkesin içindeki sızıyı istemeden ele verdiği dalgın duruşlardan, koltuğun kenarından sonsuza bırakılmış gibi sarkan bir elin ya da arkasındaki pencereden vuran ışıkta boynubükük duruşu bambaşka bir anlam kazanan yorgun bir başın havada asılı kalışından, içlerinden birinin durduk yerde iç çekişinden, arada bir su damlatan mutfak musluğundan ya da tam o saatte sokaktan geçen yoğurtçunun yorgun ve hüzünlü sesinden, bütün bunların toplamından oluşan o sisin kalınlığından herkesin hayatına yetecek kadar derin gölgeler kalır. gün perdelerde ağır ağır söner. ağır perdelerden sızan günün son ışıklarının eprimiş eşyaların üzerinde bıraktığı koyulaşarak derinleşen ve bir zaman sonra eşyanın dokusuna karışarak görünmez olan izlerde, yalnızca aile olmanın mutsuz tarihi değil, belki varoluşun kederi gizlenir. bir bilgi olarak değilse bile, bir sezgi, bir duygu, bir sızı olarak.. en çok da okuldan dönen çocuk.. erken büyüyen ve bir daha hiç büyümeyen çocuk.

müzik susar. koro söner. radyodaki ses söyler: fasıl heyeti'nden şarkılar dinlediniz.

filozof

denis diderot

bir akşam, efendisi ezop'a der ki: "ezop, hamama git, kalabalık değilse yıkanırız." ezop yola koyulur. yolda atina devriyesine rastlar. "nereye gidiyorsun?" nereye mi gidiyorum? hiçbir fikrim yok." der ezop. "hiçbir fikrin yok mu? doğru hapishaneye." "eh!" diye atılır ezop, "nereye gittiğimi bilmiyorum dememiş miydim? niyetim hamama gitmekti; ama bakın işte kodese gidiyorum."

her erdem ve her kusur bir gün doğar, başka bir gün miadını doldurur. fiziksel gücün zamanı ayrıdır, onu kullanma becerisinin ayrı. yiğitliğe bazen daha az, bazen daha çok kıymet verilir; sıradanlaştıkça övünülecek yanı azalır, daha az methedilir. insanların eğilimlerine bir bakın, içlerinde bazıları dünyaya çok geç gelmiş gibi görünecektir; adeta başka bir yüzyıla aittirler.

bir gün, çamaşırcının tezgahı dibinde oturan bir çocuk avazı çıktığı kadar bağırıyormuş. onun bağırtısından rahatsız olan satıcı ona, "dostum, niye bağırıyorsunuz?" demiş. "bana a dedirtmek istiyorlar da ondan." "peki niçin a demek istemiyorsunuz?" "çünkü ben a der demez b dedirtmek isteyecekler."

ileri gelenler filozoflardan nefret eder; çünkü filozoflar onların önünde diz çökmezler. memurlar toplumsal konumları gereği izinden gittikleri ön yargıları muhafaza ettikleri için, rahipler onları sunaklarının önünde pek görmedikleri için, şairler de felsefenin güzel sanatları baltaladığını düşünen ilkesiz tipler oldukları için onlardan nefret ederler, kendi camialarında da iğrenç taşlamalarda bulunanların dalkavuktan başka bir şey olmadıklarını hesaba katmaksızın. halk onlardan nefret eder; onu ezen zorbaların, kandıran dolandırıcıların ve eğleyen soytarıların kölesi olduğu için.

14.7.14

lutetia

pierre assouline

hiçbir şey, çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir.

insanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen, birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

şeref.. iki sessiz harf değişikliğiyle kenef olur.

terk etmek her zaman bağışlanmaz bir gizemdir. bilmemek, mutlak işkence. bilmeye cüret etmek gerekir.

sanatçının varlığını en aza indirmesi olmazsa olmazdır. sanatçı hayatı basitleştirmeli, yararsız olan hiçbir şeyi almamalı.

eğer gülüyorsan herkes seninle güler. ağlarsan yalnız ağlarsın.

resmi bürolar büyük otellere yerleştirilmeye başlanırsa, gerçekten olağanüstü şeyler yaşanmaya hazırlanılıyor demektir.

çocuklar, gerçek sermayedir. torunlar da, sermayenin faizi.

insanın düşünmemesi, içgüdüsüne kapılıp gitmesi gereken anlar vardır. onur refleksleri dürtükler, bilinçse kaçış yollarını.

tek olmak bir hapishane; hatta bir sınır değil, tam tersine, bir başarıdır. her ünlü insanın iki kişi ve gerçek insanın öteki olduğu çelişkisini beğenmek için insanın mutlaka kaçık olması mı gerekir? insanın iki yüze sahip olması, durmadan ikiye bölünmesi gerektiği söylenir; çünkü maskesini çıkarıp atarak kuklasını öldürme anı her zaman gelip çatabilirmiş. eğer maske olmasa, insan yüzünün zarfını koparacaktı.

insanın bağlanmayı atlatması ya da sahip olma duygusunun tuzağına düşmemesi için bir geçiş yerinden daha iyisi olamaz.

insanın kendini başka biriyle eksiksiz bir uyum içinde hissetmesi ne tatlı ve ne enderdir! sadece açıklamak zorunda kalmamak; açıklama etkiyi öylesine azaltır. tek bir kelime büyüyü yaratabilir, fazladan tek bir kelimeyse o büyüyü dağıtır.

iki kişi kendilerini duygu taktiğine atar, bir şey yapmaktansa konuşur, kuşatmayı akıllarına getirmeden tarlaların ortasında dövüşür. arzularını boşlukta yorarak, böylece kendi kendilerini bıktırırlar.

asla yattığı kadınların yanında uyumam. içlerinden hiçbiri benim yanımda uyanmamıştır. hiçbiri yatağımı bütün bir gece paylaşmaz. tersi, sağlıksız olduğu kadar, nasıl demeli, uygunsuz görünür bana.

"iki kadını olan ruhunu, iki evi olan aklını yitirir."

yürek, gözlerden daha uzağını görür.

arşivlerin geniz yakıcı dumanı, alelacele gidişlerin kokusu insanı yanıltmayan belirtilerdir.

kadınlar olmasa, biz erkekler tek bir takım elbise ve bir de çek defteriyle otelde kalırdık. eğer insanlar hala xv. louis stili komodinler yapıyorlarsa, kadınlarımız içindir. kadınların dışında, böylesi mobilyalara gerçekten tutkun olan kimse yoktur.

deha, uzun bir sabırdır.

insan akla meydan okuyacak gizli dürtülere boyun eğince, yapılması gereken tek şey harekete geçmek, sesini kısmak ve olacakları beklemektir.

insanlık, özellikle de büyük bir otelin müşterileri, sadece ayakkabılarına bakarak tanımlanabilir. modalar, çağlar, devrimler ifadelerini temel olarak yer seviyesinde bulur.

hiçbir şey insanın kendini izlemesi kadar endişe verici olamaz.

insanı oluşturan, göze çarpmamaktır.

kendini paniğe kaptıran bir insan, kayıp bir insandır.