31.7.14

uzun lafın kısası

mesa selimovic: gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.

ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.

jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.

kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.

cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.

henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.

hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.

paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.

tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

29.7.14

oradaki

şükran kurdakul


kendi uzaklığımdan kurtularak
hüküm giymiş bir mısra gibi
çıktım parmaklığımdan
kendimde duydum ellerimi

nicedir sessizliğimde kanayan
acımın yorgun yüreği
dirençlerin, yıkımların ardından
eski kaygılara götüremedi beni

defterlerim, kitaplarım, kalemim
güzelliğin ustası, umudun da ustası olan
açıldı düşlerin çocuk bahçeleri
geceye doğru ranzamdan

14.7.14

lutetia

pierre assouline

hiçbir şey, çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir.

insanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen, birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

şeref.. iki sessiz harf değişikliğiyle kenef olur.

terk etmek her zaman bağışlanmaz bir gizemdir. bilmemek, mutlak işkence. bilmeye cüret etmek gerekir.

sanatçının varlığını en aza indirmesi olmazsa olmazdır. sanatçı hayatı basitleştirmeli, yararsız olan hiçbir şeyi almamalı.

eğer gülüyorsan herkes seninle güler. ağlarsan yalnız ağlarsın.

resmi bürolar büyük otellere yerleştirilmeye başlanırsa, gerçekten olağanüstü şeyler yaşanmaya hazırlanılıyor demektir.

çocuklar, gerçek sermayedir. torunlar da, sermayenin faizi.

insanın düşünmemesi, içgüdüsüne kapılıp gitmesi gereken anlar vardır. onur refleksleri dürtükler, bilinçse kaçış yollarını.

tek olmak bir hapishane; hatta bir sınır değil, tam tersine, bir başarıdır. her ünlü insanın iki kişi ve gerçek insanın öteki olduğu çelişkisini beğenmek için insanın mutlaka kaçık olması mı gerekir? insanın iki yüze sahip olması, durmadan ikiye bölünmesi gerektiği söylenir; çünkü maskesini çıkarıp atarak kuklasını öldürme anı her zaman gelip çatabilirmiş. eğer maske olmasa, insan yüzünün zarfını koparacaktı.

insanın bağlanmayı atlatması ya da sahip olma duygusunun tuzağına düşmemesi için bir geçiş yerinden daha iyisi olamaz.

insanın kendini başka biriyle eksiksiz bir uyum içinde hissetmesi ne tatlı ve ne enderdir! sadece açıklamak zorunda kalmamak; açıklama etkiyi öylesine azaltır. tek bir kelime büyüyü yaratabilir, fazladan tek bir kelimeyse o büyüyü dağıtır.

iki kişi kendilerini duygu taktiğine atar, bir şey yapmaktansa konuşur, kuşatmayı akıllarına getirmeden tarlaların ortasında dövüşür. arzularını boşlukta yorarak, böylece kendi kendilerini bıktırırlar.

asla yattığı kadınların yanında uyumam. içlerinden hiçbiri benim yanımda uyanmamıştır. hiçbiri yatağımı bütün bir gece paylaşmaz. tersi, sağlıksız olduğu kadar, nasıl demeli, uygunsuz görünür bana.

"iki kadını olan ruhunu, iki evi olan aklını yitirir."

yürek, gözlerden daha uzağını görür.

arşivlerin geniz yakıcı dumanı, alelacele gidişlerin kokusu insanı yanıltmayan belirtilerdir.

kadınlar olmasa, biz erkekler tek bir takım elbise ve bir de çek defteriyle otelde kalırdık. eğer insanlar hala xv. louis stili komodinler yapıyorlarsa, kadınlarımız içindir. kadınların dışında, böylesi mobilyalara gerçekten tutkun olan kimse yoktur.

deha, uzun bir sabırdır.

insan akla meydan okuyacak gizli dürtülere boyun eğince, yapılması gereken tek şey harekete geçmek, sesini kısmak ve olacakları beklemektir.

insanlık, özellikle de büyük bir otelin müşterileri, sadece ayakkabılarına bakarak tanımlanabilir. modalar, çağlar, devrimler ifadelerini temel olarak yer seviyesinde bulur.

hiçbir şey insanın kendini izlemesi kadar endişe verici olamaz.

insanı oluşturan, göze çarpmamaktır.

kendini paniğe kaptıran bir insan, kayıp bir insandır.

9.7.14

juan goytisolo

neyyire gül ışık

yazar 1931 yılı başlarında dünyaya geldi, ispanya'nın talihsiz 2. cumhuriyetinin ilanından 3 ay önce. barcelona'nın varlıklı ve seçkin ailelerinden birinin çocuğuydu; büyükbabası zamanında katalonya'dan küba'ya gitmiş, orada şeker kamışı yetiştiriciliğinden zengin olmuş, ülkesine döndüğünde torunlarının yaşayacağı görkemli malikaneyi yaptırmıştı. 1936 yazında ülkede patlak veren iç savaş ve onu izleyen dikta rejimi halkın büyük çoğunluğu gibi yazarın da yazgısını tümden değiştirdi. annesi şehre indiği bir gün barcelona'yı bombalayan milliyetçi uçakların kurbanı oldu; geriye ölüsünün yanından topladıkları çantasında üç oğlu için aldığı tahta oyuncaklar kaldı. üçü de daha sonra 50'ler kuşağının önde gelen edebiyatçılarına dönüşen evlatları ömür boyu o travma ile yaşayacaklardı. olay sırasında 5 yaşında olan juan'ı her ölüm o her şeyin başındaki ilk aşılmaz ölüme iletecekti.

dulluğun depresyonuyla içine kapanarak erkenden çöken babasının yanında yetişen goytisolo okulda çağın ilkelerine uygun bir öğrenim ve dinsel eğitim aldı; belki de bunun sonucunda, inanç ve ibadet dünyasıyla ilişkisini erkenden kesti. yazında kendi kendini okuyarak geliştirdi, ilk gençlik yıllarından başlayarak, öykü ve romanlarıyla kendi yazar yeteneğini ortaya koydu; ama baskıcı, dar çevresi bu uğraşını geliştirmeye pek elverişli değildi. 1953'ten başlayarak paris'e yolculuklar yapmaya başladı. orada yazar monique lange ile tanıştı. o tarihlerde başlayan birliktelikleri goytisolo'nun eşcinsel yaşantısına karşın sürüp gitti; zamanla derin bir dostluk ve karşılıklı anlayışa dönüştü, 1978'de evlilikle noktalandı. 20 yıl sonra monique'in ölümü "ara perde" romanının kaynağındaki derin sarsıntı olacak ve yazarı kendi hayatını ve insanlığın öyküsünü yeniden gözden geçirmeye, sorgulamaya sürükleyecekti.

juan goytisolo paris'e, eşinin yanına yerleştikten sonra, ülkesine ve babaevine ancak tatillerde, kısa sürelerle, çoğu zaman onunla birlikte döndü. yaşamını öykü, roman, denemeler yazarak, yeryüzünün çeşitli ülkelerini yorulmak bilmeden gezerek geçirdi; bu arada sıcak savaş bölgelerinde, özellikle kafkaslarda, çeçenistan'da uzun röportajlar yaptı. gençlik ideallerinin yıkılışını, komünizmin bozgununu gördü; aklın ışığında yenildiler, kökleri kazındı sanılan bağnazlıkların, boş inanışların, tantanalı alaylar ve papaz cübbeleriyle eski sosyalizm ülkelerine geri döndüklerine tanık oldu. insanlığın son birkaç bin yıllık uygarlık deneyiminden elde avuçta olumlu bir ürün kalmıyordu doğrusu.

islam dünyasına ve kültürüne, müslüman ülkelerine ve insanlarına büyük bir ilgi duyan yazar, 1980'lerde komşu fas'a yerleşti, tarihsel marakeş kentinin merkezinde, orta çağ'daki havasını bugüne dek koruyan ünlü camiü'l-fena meydanı'nın yanı başında, ünlü kutubiye camii'nin yakınında, geleneksel mimarisini koruyan avlulu, avlusunda portakal ağaçları bulunan bir ev aldı. evinin terasından atlas dağları görünüyor.

juan goytisolo şimdilerde dünyayı dolaşmıyor artık. ancak seyrek olarak, konferans vermek ya da bir yapıtını sunmak için yolculuğa çıkıyor. eşinin ölümünden sonra paris'ten elini çekti, marakeş'teki evinde, kitaplarıyla baş başa yaşıyor; vaktini çalışma odası, çatıdaki gözlem yeri ve sokaklar arasında geçiriyor, her gün uğradığı meydanın tanınmış tiplerinden biri. eski bir faslı dostunun ailesiyle aynı çatı altında oturuyor, hizmetini üstlenmiş bulunan ailenin iki küçük çocuğunu evlat edinmiş. yeryüzünde kendi coğrafyasında, kendi birikimine ve eğilimlerine uygun, özgün bir yaşam süren "bir garip avrupalı" o.

8.7.14

beyaz kaplan

aravind adiga

bir adamın arabası o adamın sarayıdır.

12 yıllık ilköğretim ve üç yıllık üniversite eğitimi almış, tam biçimlenmiş kişiler güzel takım elbiseler giyerler, şirketlere girerler ve hayatları boyunca başka adamlardan emir alırlar.

yasalara saygılı olmak tanrıların ilk emridir.

bir sevgi maskesinin ardında efendilerimizden nefret ediyoruz; yoksa nefret etme maskesinin ardında onları seviyor muyuz?

içine kısıldığımız horoz kümesi yüzünden kendimiz için bile bir sır haline geliyoruz.

fakirler hayatları boyunca yeterince yiyecekleri olmasını ve zenginler gibi görünmeyi düşlerler. peki zenginlerin düşlerini ne süsler? kilo verip fakirler gibi görünmek.

git

samuel beckett


sevmek için alçalmıştım
korkusuz dansçı kız suların yüzünde bana doğru süzülürken
eski karanlıklardaki arzuların korkusuz kızı ve flamingo
git artık altı yedi sekiz ya da tek güverteli küçük tekneyle git
otobüse bin kime ne yürü bir asansör dilen
yollan evine holles caddesi'ndeki örümcek ağı kulübene
ve bırak gülümsemeye devam etsin kaplan
eve yollar döşeyen kalplerimizde

7.7.14

how i met your mother

bir kadın nişan yüzüğü taktığında bilbo baggins'in yüzüğü takması gibi olur.

bir kızın neden manyak gibi hareket ettiğini merak ediyorsan çıktığı çocuğa bakacaksın. asıl manyağı o zaman görürsün işte.

sevgi, birisine rahatsız olduğunuz şeyi söyleyecek kadar güvenmektir.

birini düğün günü terk edersen not bırakırsın. görgü kuralıdır. o not sayesinde kafayı yemiyorsun. okuyorsun, tekrar okuyorsun, ezberliyorsun, onunla yatıyorsun. onun gibi koktuğu için notu kokluyorsun ve sonunda aklından söküp atıyorsun. sonra da taşa bağlayıp banliyödeki o küçük harika camından içeri fırlatıyorsun.

yeni bir ilişkiye başladığınızda, eski sevgilinizle, hanginiz daha mutlu diye yarışırsanız.

30 yaş üstü kadınlar bağlılık konusunda şaka yapmazlar. 32 yaşındaki hiçbir kadın işleri ağırdan almaktan memnun olmaz.

bazen bir çiftin ilişkilerini nasıl yürüttüğünü söylemek zordur.

hayattan aslında ne istediğimi arıyorum. ama şu var ki ne istediğime dair en ufak bir fikrim yok.

harekete geçmek için evrenden işaret beklemek aptallıktır belki de. belki de evrenin yapılacak daha mühim işleri vardır. biriyle olmam veya olmamam gerektiğiyle ilgili kaç işaret aldım, biliyor musun? peki bana ne yararı oldu? belki de işaret falan yoktur. belki bir madalyon sadece bir madalyondur. minder de minder. belki de en ufak şeye bile anlam yüklemememiz gerek. belki de evrenin bize aslında ne istediğimizi söylemesine ihtiyacımız yok. belki de içten içe, bunu zaten biliyoruz.

doğa

hermann hesse

gece vakti açık havada yollarda, susmuş, gök altında, sessiz sakin akıp giden bir su başında olmak her zaman sırlarla örtülüdür ve ruhun, çokluk uzun zaman uykuda olan derinliklerini harekete geçirir. hayatın başlangıçlarına yaklaşmışızdır, kendimizi bitkilerle ve hayvanlarla hısım akraba hissederiz. evlerin de, şehirlerin de henüz kurulmadığı, yersiz yurtsuz insanın ormanı, akarsuları, dağları, kurtları, atmacaları, kendi benzerleri, eşit haklara sahip dostları ya da can düşmanları gibi sevdiği, nefret ettiği, zamanlar öncesi bir hayata ilişkin belli belirsiz anılar sezinleriz. sonra gece, hayatın toplu halde yaşanan bir şey olduğu duygusunu, bu alışılagelmiş, aldatıcı duyguyu da uzaklaştırır; artık hiçbir ışık yanmıyorsa, hiçbir insan sesi işitilmiyorsa, henüz uyumamış kimse yalnızlığını duyar, kendini her şeyden koparılmış, bir başına bırakılmış görür. insanın bu en korkunç duygusu, kurtulması imkansız şekilde yapayalnız kalmak, yapayalnız yaşamak; acıyı, korkuyu, ölümü bir başına tatmak, hepsine bir başına katlanmak duygusu; düşündükçe hafif tertip, sağlam ve genç olanda bir gölge, bir ihtar, güçsüzde de bir dehşet ile beraber duyulur.

uygun bir saatini yakalamışsam, keyfim de yerindeyse, ıslak otlara serilip uzanır ya da ilk karşıma çıkan ulu bir ağaca tırmanırım; dallara tutunup sallanırım boşlukta; tomurcuk kokusunu, taze reçine kokusunu içime çeker, dal ve yapraklardan bir ağın, yeşilin, mavinin, başımın üstünde birbirine karıştığını görür, tıpkı bir uyurgezer adımlarıyla sessiz bir konuk gibi çocukluk çağımın mutlu bahçesinden ayak atarım içeri. bir kez daha kanatlanıp o bahçeye uçarak ilk gençliğin duru sabah havasını solumak, bir kez daha, kısa bir süre için de olsa bir kez daha dünyayı tanrı elinden çıktığı gibi yaşamak, bir kez daha yeryüzünü o güç ve güzellik mucizesinin ruhumuzda gerçekleştiği çocukluk günlerindeki gibi görmek, pek seyrek üstesinden gelinen; ama tadına doyulmayan bir şeydir.

6.7.14

roma'nın batısı

john fante

"bazen en iyisi gerçeği olduğu gibi söylemektir. yüreğindekini açıksözlülükle ortaya koymak bir erkeği hiçbir zaman alçaltmaz."

aylardan ocaktı, soğuk ve yağmurlu bir gün; yorgundum, sefildim, sileceklerim çalışmıyordu ve tate cinayetleri hakkında "bonnie ve clyde tarzında" zekice bir senaryo yazmamı isteyen milyoner bir yönetmenle sürekli içilip konuşulan uzun bir geceden sonra fena halde akşamdan kalmaydım. para söz konusu değildi. "ortak olacağız" demişti yönetmen, "yarı yarıya". son altı ayda üç benzer teklif daha almıştım. iyiye işaret değildi.

karayolunda başımı pencereden çıkarmış, yağmurdan sırılsıklam olmuş, gözlerim beyaz çizgiyi izlemekte zorlanarak nihayet okyanus sapağına girdiğimde yağmur 1967 porsche'umun (son dört taksiti ödenmemiş, bankadan her gün arıyorlar) vinil tavanını neredeyse parçalayacaktı.

point dume'da yaşıyoruz; santa monica körfezi'ni oluşturan hilalin kuzey burnunda, porno filminde bir meme gibi öne fırlamış bir kara parçası. sokak lambalarından yoksun bir mahalledir point dume, dolambaçlı yolların birbirini kestiği, sürekli çıkmaz sokaklarla karşılaşılan son derece kaotik bir banliyö; o kadar ki orada yirmi yıla yakın bir süredir yaşamama rağmen yağmurlu ya da sizli havalarda yolumu kaybeder, sık sık kendimi evden iki blok ötede nereye gittiğimi bilmez bir halde dolanırken bulurum.

o gece de bonsall yerine ferhnill'den sağa döndüm ve benzini tüketmezsem sonunda tekrar karayoluna dönüp telefon kulübesinin loş ışığını bulacağımı, harriet'i arayıp gelmesini ve bana yolu göstermesini isteyeceğimi bile bile evimi bulmak için o çıldırtıcı ve umutsuz çabaya giriştim.

harriet'in arabası on dakika sonra tepede belirdi; steyşın tipi arabanın fırtınayı delen farları bana doğru yöneldi, araba telefon kulübesinin yanında durdu. harriet kornaya bastı, arabanın kapısını açtı ve üzerinde beyaz yağmurluğuyla bana doğru koştu. gözleri endişeyle büyümüşlerdi.

"buna ihtiyacın olacak!"

22 kalibrelik tabancamı yağmurluğunun altından çıkarıp pencereden bana uzattı. "bahçede korkunç bir yaratık var."

"ne?"

"sadece tanrı bilir ne olduğunu."

istemiyordum lanet silahı. almadım. harriet ayağını yere vurdu.

"henry, al şunu! hayatını kurtarabilir."

burnuma dayadı silahı.

"neye benziyor, allah aşkına?"

"bir ayı galiba."

"nerde?"

"bahçede. mutfak penceresinin altında."

"bizim çocuklardan biri olmasın?"

"kürkü var."

"nasıl bir kürk?"

"ayı kürkü."

"ölüdür belki."

"nefes alıyor."

silahı ona doğru itmeye çalıştım. "bak, uyuyan bir ayıya 22 kalibrelik bir silahla ateş edecek kadar deli değilim! onu uyandırmaktan başka bir işe yaramayacak. şerifi arayacağım."

kapıyı açtım; ama o kapattı.

"hayır. önce bir bak. bir şey değildir belki. bir merkep de olabilir."

"allah kahretsin. şimdi de merkep mi oldu? kulakları büyük mü?"

"dikkat etmedim."

iç geçirip arabayı çalıştırdım. harriet arabasına doğru koştu, bindi ve yola çıktı. yolun ortasında beyaz çizgi olmadığı için o korkunç yağmurun altında tamponuna yakın durmaya çalıştım.

evimiz kayalıklardan ve aşağıda kükreyen okyanustan yüz adım ötede bir dönümlük bir arazi parçasının üzerindeydi. araziyi çepeçevre dolanan beton duvarın içine inşa edilmiş y biçiminde çiftlik evlerinden biri. yüz elliye yakın çam ağacı vardı o duvarın içinde, bahçesi ormanı andırıyordu. bütün düzenleme tam da aslında olmadığı gibi bir izlenim uyandırıyordu insanda: başarılı bir yazarın evi.

5.7.14

tanrı

turan dursun

tanrı'nın yargısında, işinde aklın yeri olmaz.

bu dünyayı tanrı yaratmışsa kötülükleri neden yaratmış? imtihan için olduğu söyleniyor. imtihan olmasaydı olmaz mıydı? her şey ve herkes tam tanrı'nın istediği gibi iyi olsaydı, öyle yaratılsaydı imtihana gerek kalır mıydı? her şeyi yapan, eden tanrı'ysa insan neden suçlu, günahkar sayılıyor? kader ve kaza karşısında insanın iradesi ne işe yarıyor? sonuçta yine tanrı'nın dediği olduğuna göre, insanın herhangi bir yolu, herhangi bir davranış biçimini seçmesinin ne önemi kalıyor? insanları cehennemde, ateşte yakmak, kader ve kazanın sahibi kendisi olduğu halde böyle bir cezayı insanlara çektirmesi, tanrı'nın yüceliğiyle ve merhametiyle nasıl bağdaşıyor?

bir insanın kimi zamanki görüşü, kimi zamanki görüşüne uymaz. öyleyse, doğru düşünmek için bir yasa gerekli. işte bu yasa, "mantık"tır. doğru düşünmenin yasasıdır mantık. bir düşünme sanatıdır. mantık da öyle bir yasa biçimindeki araçtır ki, bu aracı kullananlar, zihni, düşüncedeki yanlıştan korurlar.

"elden gelen öğün olmaz, o da her zaman bulunmaz." ağanın, beyin keyfi yerindedir. şeyhin de öyle. yok, yokluk nedir bilmezler.

4.7.14

karanlığın yüreği

joseph conrad

edebiyattaki tüm büyük eserler simgeseldir ve bu bize karmaşıklık, güç, derinlik ve güzellik katmıştır.

kadınların gerçeklerden bu denli bihaber olmaları ne tuhaf! kendilerine ait bir dünyada yaşıyorlar, daha önce asla böyle bir dünya olmadı ve asla da olmaz. her şey ne kadar da tozpembe ve şayet böyle bir dünya kurabilselerdi, daha ilk gün batımını görmeden dağılır giderdi. dünyanın kurulduğu günden beri biz erkeklerin hiç şikayet etmeden birlikte yaşamaya alıştığı bazı kahrolası gerçekler kadınların dünyasını tepetaklak ederdi.

genel olarak bünyelerin bozguna uğradığı ortamlarda mükemmel bir sağlığa sahip olmak başlı başına bir güçtür.

yalanda pis bir ölüm kokusu vardır. dünyada en tiksindiğim, en unutmak istediğim şey de budur. çürümüş bir şeyi ısırmış gibi midemi bulandırıp kötü hissettiren bir şey.

rüyaya ilişkin hiçbir şey, rüya hissini, çalkantılı bir isyan mücadelesiyle iç içe geçmiş o anlamsız, şaşırtıcı ve sersemletici, rüyaların özü olan o tutsak düşme hissini aktaramaz.

insanın aklı her şeye yeter; çünkü her şey, tüm geçmiş ve gelecek, o aklın içindedir.

aşırı korkak ve duyarlı bir budala her zaman güvendedir.

geçmek bilmeyen, ölümcül bir açlığı, çileden çıkaran ıstırabını, beraberinde getirdiği karanlık düşünceleri, gaddarlığını bilir misiniz? açlığa karşı hakkıyla savaşmak insanın doğuştan gelen tüm gücünü tüketir. böylesine uzun bir açlığa katlanmaktansa, mahrumiyet, namussuzluk ve ruhun cehennem azabına kapılıp mahvolmasıyla yüzleşmek daha kolaydır. acı ama gerçek.

aşırı bir keder bile sonunda şiddete dönüşebilir; fakat genelde hissizlik ve kayıtsızlığa dönüşür.

dünya bizim için yaşanacak, görüntülere, seslere ve tabii ki kokulara tahammül etmemiz gereken bir yerdir.

3.7.14

suyu taşırmayan gül yaprağı

ahmet karcılılar

eski çin'de, neredeyse hiç konuşmadan iletişim kuran rahiplerin yaşadığı manastırlar varmış; empati duyguları o kadar gelişmiş ki çoğunlukla diğerinin bir şey söylemesine gerek kalmadan ne istediğini ya da ne düşündüğünü bilirlermiş. bu manastırlarda eğitim görmeye hak kazanan öğrenciler, gerekli her şeyi öğrenseler bile empati yeteneklerini geliştirmeden rahip olamazlarmış.

bu manastırlara girmek oldukça zormuş. her yıl pirinç hasadından sonra öğrenci adayları manastıra girebilmek için günlerce kapıda beklermiş; ama kapı bir türlü açılmazmış. bir süre sonra beklemekten bıkan kimileri vazgeçip köyüne dönermiş. kalıp manastıra girmeyi başaranları başka zorluklar beklermiş; rahipler ve eski öğrenciler manastırın bütün işlerini yeni gelenlere yaptırırlar, hem de onlara çok kötü muamele ederlermiş.

iç savaşlar sırasında ve japonya çin'i işgal ettiğinde, bütün liderler ve kahramanlar manastırlarda eğitim gören savaşçılar ya da rahiplerden çıktı. rahipler aynı zamanda zarar görmeden yerel derebeylerine karşı çıkabiliyorlardı, yani statü sahibiydiler. bu yüzden, bu kadar zorluğa rağmen oldukça fazla sayıda kalan oluyormuş. onları da zorlu bir eğitim süreci beklermiş.

manastıra girmeyi çok isteyen bir çocuk giriş zamanını kaçırdığından kapıda kalmış; ama yine de umutla kapıda bekliyormuş. rahipler çocuğun beklediğini görüyor; fakat girişle ilgili katı kurallar olduğundan kapıyı açmıyorlarmış. bir ay sonra beklemekten vazgeçmeyeceğini anlamışlar, ona acıyıp manastıra girmesinin olanaksız olduğunu bir şekilde göstermeleri gerektiğini düşünmüşler. bir rahip kapıya çıkmış, elinde ağzına dek su dolu bir tas varmış. çocuk bir süre rahibe baktıktan sonra yerdeki bir gül yaprağını alıp suyun üstüne koymuş. rahip saygıyla eğilerek geri çekilmiş ve bütün kuralları çiğneyerek çocuğun manastıra girmesine izin vermiş.

2.7.14

kim bağışlayacak beni

birhan keskin


ruhumdaki sabır, kalbimdeki aşkla kurdum
kor dantellerden bu yolu, ormanın altına
yeter ki oku onu

unutmadım aramızdaki beceriksiz dili
dünya yordu bizi. benim de söyleyemediklerim
var. hiç söyleyemeyeceğim onları belki de
uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu
geldikçe anlıyorum ki, biz
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile

geçtim hepsinden, öyle hünerle
ki yaşadığımı sanıyorlar hala

anladım mana yok acıdan başka
akşamın kör karanlığı vursun alnıma

iyileşen şey zamandır
insan iyileşmez

insanın, kendi varlığından hoşnut olarak yaşadığı, kendi varlığını haklı kıldığı ve kuşku yok ki, yeryüzü ile barışık yaşadığı ve mutlu olduğu bir zaman vardı. yoksa bizler bugün bu mutluluğun imgesi için bile bunca telef olmazdık.

yüzümde taşıdığım kuyu
soğuk iklim
ağır yaprak tenimde
durup dönüp dokunduğum
yük

bir kereye mahsus yaşanan her an
kendi hatasını bir daha düzeltilemeyecek biçimde
içinde barındırır

yağmurun aramıza çektiği perdeyi yırtıyorum
geçiyorum göğsümdeki uykunun sarmaşığından
birazdan dünya beni unutacak, ben onu anlamıyorum

hiçbir mevsim ısıtmaz ellerimi
anne gibi

unutmak için verdiğim bunca çabadan
geçtiğim bunca yıldan sonra
tam unutmaya alıştırmışken kendimi
artık unutmak istemediğimi fark ettim

önü denizle başlayan rüzgarlı bir kasabadaydık
sanki yıllardır oradaydık. her şey düzelecekti
orada doğmaya çabalayarak öldük

dünya, söyle bakalım, benden gidenleri
nerene sokacaksın şimdi

bulutlar kuramı

stephane audeguy

"havada bulutlar oluştuğunu ve üzerimize doğduğunu gördüğümüz her şey, bulutların içinde şekillenen her şey, kar, rüzgar, dolu, buz, akarsu yollarını kaskatı hale getirecek ve ırmakların akışını yer yer yavaşlatacak ya da durduracak kadar şiddetli don, sonuçta bunların hepsi kolayca açıklanabilir; sen atomların özelliklerini bildiğin andan itibaren, aklın bunların nedenlerini anlamakta ve gizlerine nüfuz etmekte hiç zorluk çekmeyecektir." (lucretius)

batı uygarlığındaki gelişmeler insanları gökyüzünü seyretmekten daha da uzaklaştırdı: dünyanın bu bölgelerinde insanlar ne giyeceklerini öğrenmek için radyo ya da televizyonlarına başvuruyorlar. bu insanlar çok nadir durumlarda bulutların mutlak güzelliğinden etkilenir. mesela gökyüzü maviyken, bir piknik sonrası bir parkın çimenlerine uzandıklarında; sırtüstü yatmışlardır; bulutların geçişini seyreder ve yediklerini sindirirken kısa bir süre için onlara hayran kalırlar. hiçbir şey düşünmezler. ve ille haksız da değildirler. her düşünce içinde salaklığa benzer bir şeyler, dolayısıyla da bulutları anlama arzusunu barındırır.

hiroşima'yı unutmak için delirmek lazımdır ama orada hayatta kalmanın tek yolu da budur.

1.7.14

etkili kadınlar

balzac

bugünün gençlerinde bir sıcak serde oluşan, bundan dolayı da çok acı kaçan bir bilgi var; eylemleri, düşünceleri, yazıları sert yargılara varmalarına yol açıyor; hiç kullanılmamış bir bıçakla kesiyorlar kestiklerini.

gençler hoşgörüden yoksundur; çünkü ne yaşam konusunda bir şey bilirler ne de onun güçlükleri konusunda. yaşlı eleştirmen iyi, yumuşak; genç eleştirmen amansızdır; beriki hiçbir şey bilmez, öteki her şeyi bilir. öte yandan, bütün insan eylemlerinin dibinde bir belirleyici nedenler labirenti vardır; son yargıyı tanrı kendine ayırmıştır.

yalnız kendi kendinize sert olun. başkalarının iyiliğini elinizden geldiğince az kabul edin. hiç kimsenin uydusu olmayın; yalnız kendi kendinize bağlı olun. ne soğuk ne de çok ateşli bir görünüşünüz olsun; üzerinde bir insanın hiçbir şeyi güç duruma düşürmeden kalacağı bir orta çizgi bulmayı bilin.

gençlik her zaman kendisine onur veren; ama zararlı olan bir garip yargı çabukluğuna eğilim gösterir.

çoğu genç adamlar, en değerli servetlerini, toplumsal yaşamın yarısı olan ilişkileri yaratmak için gerekli zamanı yitirenler, kendi nitelikleriyle hoşa gittiklerinden, iyiliklerine çalışılması için yapacakları şey çok azdır; ama bu bahar çabuk geçer, onu iyi kullanmayı bilin. öyleyse etkili kadınlarla düşüp kalkın. etkili kadınlar, yaşlı kadınlardır; size bütün ailelerin yakınlıklarını, gizlerini, amaca çabuk götürebilecek yolları öğreteceklerdir. yürekten sizin olacaklardır; dindar olmadıkları zaman, koruyuculuk son aşklarıdır; size çok yararlı olacaklar, sizi övecek, çekici bir insan durumuna getireceklerdir.

genç kadınlardan kaçın! 50 yaşındaki kadın, sizin için her şeyi yapar; 20 yaşındaki kadınsa hiçbir şey. biri bütün yaşamınızı ister; öteki ise topu topu birkaç dakika, birazcık dikkat isteyecektir sizden. genç kadınları ciddiye almayın, her şeylerini şaka sayın, ciddi şeyler düşünemez onlar. genç kadınlar bencildir, küçüktürler, dostum, gerçek dostluk yoktur onlarda; yalnız kendi kendilerini düşünürler; sizi bir başarı uğruna harcayabilirler. öte yandan, hepsi de bağlılık ister. hiçbiri size gerekenleri aklına getirmeyecek, bağlılıklarıyla size yardımcı olmaktan çok, hırslarıyla baltalayacaklardır sizi; zamanınızı kaygısızca yiyecek, sizi servetinizden edecek, yüksek çevredeki çekiciliğinizi sıfıra indireceklerdir.

biri acılarıyla ilginizi çekecektir, kadınların en yumuşak başlısı, en az şey isteyeni gibi görünecektir; ama kendini vazgeçilmez kılar kılmaz, sizi ağır egemenliği altına alacak, buyruklarını yerine getirtecektir. ne denli bağlılık gösterirseniz, o denli nankör olacaktır. bir başkası, boyun eğişiyle ilginizi çekmeye çalışacak, kulunuz köleniz olacak, tıpkı kitaplardaki gibi, dünyanın öbür ucuna da gitseniz, ardınızdan gelecektir; sizi alıkoyabilmek için ününü tehlikeye atacak, boynunuzda bir taş olacaktır. siz bir gün boğulacaksınız; kadınsa su yüzünde kalacaktır.

kurnazlıkta en yaya kalmış kadınların bile sonsuz tuzakları vardır; en budalası bile uyandırdığı güvensizlikle yener adamı; belki de en tehlikesizi, sizi nedenini bilmeden seven, nedensiz yere bırakan, boş bir gurur duygusuyla geri alan kadındır. ama hepsi de ya şimdi ya gelecekte batıracaktır sizi.

ah! sizi sevecek olan kadın, yalnız olacaktır. en güzel şenlikleri bakışlarınız olacak, sözlerinizle yaşayacaktır. bu kadın da, sizin için bütün dünya olsun; çünkü siz onun için her şey olacaksınız; sevin onu, kederle de, rakiplerle de karşılaştırmayın, kıskançlığını körüklemeyin. sevilmek, anlaşılmak en büyük mutluluktur. bu kadın hiçbir zaman kendi kendisi olmayacaktır; hiçbir zaman kendi kendini düşünmeyecek, hep sizi düşünecektir. hiçbir konuda sizinle çekişmeyecek, kendi çıkarlarına hiçbir zaman kulak asmayacak, sizin görmeyeceğiniz yerde, kendisini bekleyen tehlikeleri unutacağı yerde, size yaklaşan tehlikeyi sezmeyi bilecektir; sonra, acı çekerse, hiç yakınmadan çekecek, kendini şuh göstermeye çalışmayacak; ama sizin kendisinde sevdiğiniz şeye saygı gibi bir şeyler duyacaktır. bu aşka karşılık verin, onu aşarak karşılık verin.

merhamet

stefan zweig

yolun ortasında yığılmış, felçli bir ihtiyarla karşılaşmıştı delikanlı. felçli ihtiyar, genç adama yürüyemediğini, çok zavallı durumda olduğunu söyleyerek yardım dileniyor, delikanlının onu sırtına alarak şehre kadar taşıması için yalvarıyordu. genç adamsa ona acıyarak eğilip adamı sırtına alıyordu. niçin acıyorsun, aptal, acımana ne gerek var? ancak bu yardım dilenen, zavallı görünümlü ihtiyar aslında kötü yürekli bir cin, bir büyücüydü. delikanlının sırtına yerleşince kıllı, çıplak bacaklarını sıkıca boynuna dolamıştı. artık yardımsever delikanlının onu silkeleyerek ondan kurtulması olanaksızdı. böylece artık ihtiyar büyücü onu kamçılayarak, azarlayarak yardımsever kurtarıcısına eziyet ediyor, onu dur durak bilmeden acımasızca her istediği yere götürmeye zorluyordu. genç adam ne yaptıysa ondan kurtulamıyor; artık kendi istediği hiçbir şeyi yapamıyordu. bir binek hayvanı, zavallı gördüğü adamın esiri olmuştu. dizleri dayanamayacak kadar ağrısa da, dudakları susuzluktan kurusa da, vücudu onu taşıyamayacak kadar bitkinleşse de o artık merhametinin cezasını çekmeye, bu kötü, hain, kurnaz ve yaşlı adamı kurtulması olanaksız bir kader gibi sonsuza dek sırtında taşımaya zorunluydu.