29.06.2011

uzun lafın kısası

shakespeare: hiçbir şey dikkat çekme isteği kadar sıradan değildir.

aristoteles: ışığı gözümüz bizi çevreleyen havadan alır, ruhumuz da bilgiden.

dragan babic: aşk arzuyla başlar. arzusuz aşk, düdüklemeyi beceremeyen kimselerin uydurdukları masallardır.

franz kafka: çocuklar için ana babanın yapması gereken tek şey onları bağrına basmaktır.

herman melville: kulağa garip gelecek olsa da, genç ve güzel bir kadını sigara içmek kadar çekici kılan bir şey daha yoktur.

jorge luis borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.

tommaso campanella: her şey kendi benzerini arar ve bulur.

paulo coelho: insanlar yalnızca elde edip edemeyeceklerinden emin olamadıkları şeylere değer verirler.

thomas more: kibir için zenginliğin ölçüsü kendisinin neye sahip olduğu değil, başkalarının neye sahip olmadığıdır.

albert einstein: sadece iki şey sonsuzdur: evren ve insanın aptallığı ve ben ilkinden o kadar da emin değilim.

tomris uyar: oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

montaigne: insanın doğuşunu görmekten herkes kaçar; ama ölümünü görmeye koşa koşa gideriz. insanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız; ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz.

27.06.2011

yazarın yaşam felsefesi

jack london

sizin, genç yazar, söyleyecek bir şeyiniz var mı; yoksa sadece söyleyecek bir şeyiniz olduğunu mu düşünüyorsunuz? eğer varsa, hiçbir şey bunu söylemenizi engelleyemez. eğer dünyanın duymak isteyeceği şeyler düşünme yetiniz varsa, düşünmenin en iyi biçimi ifade etmektir.

sarih düşünüyorsanız, sarih yazarsınız; düşünceleriniz kıymetliyse, yazımınız da kıymetli olacaktır. ama ifadeleriniz fakirse, düşünceleriniz fakir olduğu içindir; sığ ise, siz sığ olduğunuz içindir. eğer fikirleriniz karmakarışıksa, berrak bir ifadeyi nasıl umarsınız? bilginiz bölük pörçük ve sistemsiz ise, sözleriniz nasıl kapsamlı ve mantıklı olabilir? ve bir çalışma felsefesinin merkezi fikir akışı olmadan, kaostan düzene nasıl ulaşırsınız? önsezi ve kavrayışınız nasıl sarih olabilir? sahip olduğunuz her bilgi kırıntısının izafi önemini nicel ve nitel olarak nasıl algılayabilirsiniz? ve bütün bunlar olmadan kendiniz olmanız mümkün müdür? dünyanın doygun kulağına nasıl taze bir şey söyleyebilirsiniz?

bu felsefeyi elde etmenin tek yolu onu aramak, dünyanın bilgi ve kültüründen, onu oluşturan malzemeyi devşirmektir. köpüklü sathın altındaki dünya hakkında ne biliyorsunuz? kaynayan kazanın derinliklerinde işleyen kuvvetleri kavramadan, köpükler hakkında ne bilebilirsiniz?

bir sanatçı ibrani efsaneleri ve tarihini, yahudilerin karakter, inanç ve ideallerini, tutku ve zevklerini, umut ve korkularını kolektif olarak biçimlendiren ayırt edici nitelikleri bilmeden bir "ecce homo" resmi yapabilir mi? bir müzisyen germen destanları hakkında hiçbir şey bilmeden bir "ride of the valkyries" (wagner) besteleyebilir mi? sizin için de durum böyle. çalışmalısınız. hayatın çehresini kavrayışla okumayı öğrenmelisiniz. herhangi bir hareketin karakter ve aşamalarını kavramak için, bireyleri ve halkları harekete geçiren, büyük fikirleri doğuran ve yayan, bir john brown'ı astıran ya da bir kurtarıcı'yı çarmıha gerdiren ruhu bilmek zorundasınız. eliniz dünyada olup bitenlerin nabzını tutmalı. bütün bunların toplamı sizin çalışma felsefeniz olacak, o da sizin dünyayı ölçmenizi, tartmanızı, dengelemenizi ve yorumlamanızı sağlayacaktır. bireysellik, kişiliğin bakış açısı üzerindeki bu damgasıdır.

tarih, biyoloji, evrim, etik ve bilginin bin bir dalı hakkında ne biliyorsunuz? "ama" deyip itiraz edeceksiniz, "bunların bir sevda romanı ya da şiir yazmama nasıl yardımcı olacağını anlamıyorum." ah, ama yardımcı olacaklar. bunlar düşüncenizi yayar, ufkunuzu genişletir, çalıştığınız alanın hudutlarını öteye çekerler. size felsefenizi verirler; başka hiçbir felsefeye benzemeyen, özgün düşünceye doğru iterler sizi.

"ama bu muazzam bir iş" diye protesto edersiniz; "zamanım yok benim." bu işin devasalığı diğerlerini korkutmamıştı. hayatınızın seneleri sizin tasarrufunuzdadır. elbette bu yılları tam anlamıyla yönetemezsiniz; ama belli oranda yönetmeniz mümkündür; etkinliğiniz ancak böyle artar, çevrenizdekilerin dikkatini ancak böyle çekebilirsiniz. zaman! zamanın yokluğundan söz ettiğiniz zaman, onu müsrifçe kullandığınızdan söz ediyorsunuz demektir.

gerçekten nasıl okuyacağınızı öğrendiniz mi? bir yıl içinde, öykü yazım sanatını öğrenmeye gayret etmeden, eleştirel melekelerinizi işletmeden, kaç tane tatsız kısa öykü ve roman okuyorsunuz? kaç tane dergiyi baştan sona tamamıyla okursunuz? sizin zamanınız var; budalaca bir cömertlikle harcadığınız zaman -bir daha geri gelmeyecek olan zaman. okuma tercihlerinizde seçici olmayı ve akıllıca sekip geçmeyi öğrenin. günlük gazeteleri, reklamları ve her şeyi okuyan ihtiyarlara gülersiniz. peki günümüzün edebiyat dalgasını göğüslemeye çalışma gösteriniz daha mı az acıklı? ama bundan kaçmayın. en iyi olanı, sadece en iyi olanı okuyun. bir mavalı, sırf okumaya başladığınız için bitirmeyin. unutmayın ki siz önce, sonra ve daima bir yazarsınız. bunların başkalarından yapılan alıntılar olduğunu unutmayın; ayrım yaparak okursanız, işe yarar parçaları ayırabilirsiniz; hakkında yazacak başka bir şeyiniz olmayacaktır.

zaman! zaman bulamıyorsanız, dünyanın da sizi dinleyecek zaman bulamayacağından emin olabilirsiniz.

hebakuşları

nilgün marmara

16, eylül

bombalandıktan sonra, hebakuşlarının bir bölüğü akıl ve beden yaralarını resmettirip satamadılar. büyük bir bölümü yaralarıyla dilenme sayesinde unutuş duvarını ördüler. eksi sıcaklığında anımsamanın hiç ses çıkarmadan yıllardır bekliyor gizleyip yaralarını hebakuşları. öçleri uzun tutar onların; bombacıyı, her zamanın bombacısını bulduklarında açılacak vücut ve akılları katil bir öpüşle.

bileklerini çevreleyen mavi tül uçup gittiğinde kurtulabilecek küçük kız darbe arayışından, belki de!

25.06.2011

californication

kimse karşılığında bir şey beklemeden birine iyi bir şey yapmaz, özellikle bu bir erkekse.

hile nerede biliyor musun? onca hafta direndikten sonra işim hakkında ufacık bir övgü. o kadar. bir adamı kendine yaklaştırmak için bu yetiyor. çok karmaşık yaratıklar değiller.

seks dediğimiz şey bu sıkıcı, monoton varlığımızdan öteye geçmemizi ve tanrıya daha fazla yaklaşmamızı sağlar.

her zaman bir "gelecek sefer" vardır.

canı ne isterse yapan insanların memleketinde, zaman size kurnaz oyunlar oynar. bir gün hayal kurarsınız. ertesi gün, hayaliniz gerçek olur.

korkuyla yaşayan insanlar kimyasallara sığınırlar.

sınırlara ihtiyacın var. bazen, birinin "bunu yapmayalım, iğrenç bu." demesine ihtiyacın var. yoksa hepimiz üstümüzde sidik, bok ve kanlarla ortalıkta koşturup kıçımıza vibratör sokuyor olurduk.

başarılı bir oyuncu olmanın yolu, seninle çalışan herkese, hepsinin seninle yatma şansı olduğu hissi yaratmaktır.

müzisyenlerin, oyuncuların, modellerin de bazı kusurları vardır. yani, psikopat gençlerimizin hayal ettiği gibi hep bir heyecan ve gizem içinde yaşamalarına imkan yok.

yazma sanatı

orhan pamuk

orijinalliğin, özgünlüğün formülü son derece basittir: daha önce bir araya gelmemiş olan iki şeyi bir araya getirmek.

okuyucu dediğin panayıra gitmek isteyen bir çocuktur. okuyucu geçim sıkıntısı içinde, zeka yaşı 12 olan, evli, dört çocuklu iyi bir aile babasıdır.

büyük şair, içinden gelen sesi tanıyan, ona güvenen, kendine ve söyleyeceği sözün gücüne güvenen kişidir. içimizden geleni dinlemeyi öğrendiğimiz anda, ister şair olalım, ister romancı; şiirin, romanın olması gerektiği gibi, yazılması gerektiği gibi yazıldığını da hissederiz.

düşüncelerin içeriği değil, biçimi önemlidir.

nakış ve sanatta hayal kırıklığına uğramak istemiyorsan eğer, sakın onu mesleğin olarak görme. ne kadar hünerin ve yeteneğin olursa olsun, parayı ve iktidarı başka yerlerde ara ki, hüner ve emeğinin karşılığını alamayınca sanata küsmeyesin.

konuyu yaşamak değil, hiç yaşamamış olmak usta yapar bizi. 

benim için mutluluk bir yandan kalabalık bir ailenin gürültüsünü işitip güvenini ve şefkatini hissederken, insanın aynı zamanda yalnız kalıp kağıtla kalemle, boyayla fırçayla kendine yeni bir dünya yaratmak için sabırsızlık; hatta öfke duyması demektir. 

benim için mutlu bir gün, bir sayfa iyi yazı yazdığım sıradan bir gündür. yazının dışındaki hayat eksik, kusurlu, anlamsızmış gibi gelir bana.

herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. 

saklan ki bir sırrın olduğuna hükmetsinler. 

ancak anlatacak hiçbir şeyi kalmadığında insan kendisi olmaya iyice yaklaşmış demektir. ancak insan anlattığı şeylerin tükendiğine, bütün hatıraların, kitapların, hikayelerin ve hafızanın sustuğuna ilişkin o derin sessizliği içinde duyduktan sonradır ki, kendi ruhunun derinliklerinden, kendi benliğinin sonsuz ve karanlık labirentlerinden kendisini kendisi yapacak kendi gerçek sesinin yükselişine tanık olabilir.

aslolan hikayedir; güzel bir resim bir hikayeyi zarafetle tamamlar.

bütün büyük yazarlar söyledikleri şeylerle değil, söylemedikleriyle mutlu ederler bizi.

24.06.2011

memleketimden insan manzaraları

nazım hikmet


denizde balık kokusu
döşemelerde tahtakurularıyla gelir
haydarpaşa garında bahar

izmir ovasını geçiyor tren
kırlarda böyle baharda
böyle ikindi üzeri
gökyüzünün aydınlığı bir sevda şarkısı gibi yumuşarken
ağaçların gölgeleri
rahat ve serin
toprakta başlarken uzamaya
daha genç
daha şehvetli
daha yeşil yaşarken
kuşları, boynuzlu hayvanları ve böcekleriyle otlar
tembel ve bahtiyar
sazan balıkları gibi kımıldanırken su birikintileri
bir saadetli hayıflanıştır insan yüreğinde
bugünkü dünyada bulunmanın kederi

sene 335
kuvayi milliyede çetedir memet
gökyüzünü almış arkasına
izmit dağlarında bekliyor nöbet
ne umutlu ne umutsuz
ikisinden de ayrı bir şey
ve ela gözlerinde ölesiye bir inat

ölümün son meydan harbidir bu
zafer aşkın ve hayatındır

sen de öyle misin süleyman
bilmiyorum
mesela vapurla inerken boğaz'dan
kandilli'ye dönüverince
karşıda birdenbire görmek istanbul'u
veyahut kalamış koyunun
yıldızlar ve su sesleriyle dolu
pırıl pırıl gecesi
yahut da topkapı dışında kırların
gözalabildiğine gündüzü
hatta tramvayda rastlanan tatlı bir kadın yüzü
hatta sivas'ta hapisanede
tenekede büyüttüğüm sarı sardunya
hasılı herhangi bir güzelliği tabiatın
çıksa karşıma
ben yeni baştan bir kere daha anlarım
değişmesi lazım geldiğini
ve değişeceğini mutlak
bugünkü insan hayatının

bir hayli kitap yazdık
bin beş yüz satıldı bazıları
bunları okuyanın yarısı kadındı hiç olmazsa
bu kadınların yarısı gençtir
bu gençlerin yarısı güzel
bu güzellerin içinde elbette bir tane vardır ki
beni sevebilir

akşam oldu yüce dağlar
uzaklar seçilmiyor
gönüldür geçilmiyor
gök dağlar morardı, gel

ihtiyar bir insanın intiharı
ihtiyar bir insanın ağlamasına benzer
ikisi de kepazece yeisli bir şey

dışarda ay vardı, deniz vardı
dışarda bir rüya yelkenlisi vardı denizin üzerinde
insana yalnız büyük
şefkatli, güzel şeyler düşündüren
dışarda denizin kıyısında
kırların ve ağaçların dünyası

dışarda ayın altında
kıyısında denizin
yapraklar ve kuşlarla yüklüydü bir ağaç

saat beşe beş var
dağlar aydınlanıyor
bir yerlerde bir şeyler yanıyor
gün ağardı ağaracak
kokusu tütmeye başladı
anadolu toprağı uyanıyor
ve bu anda kalbi bir şahin gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada
ön safta en ön sırada
şahlanıp ölesi geliyordu insanın

toprağın kavgasını yüreğinden at
bul ki gökyüzünü, ordadır bahtiyarlık
kuşkusuz, sefaletsiz
geniş, yüksek, rahat
büyük sırrını orda çözer hayat

anlamak:
en büyük rahatlık
karşı konulmaz zoru sosyal zaruretlerin
ve kavga
akıl, yürek, yumruk
alabildiğine nefret, kin
alabildiğine merhamet
sevgi
insan insanı sömürmesin diye
ve daha adil bir dünya
daha güzel bir memleket için

mapusluk bir şey değil
ayrılık var bir yandan

gün ağarıyordu
muazzam
buzlu bir cam gibiydi gökyüzü
ve bozkır kupkuru ve kaskatıydı
kireç, kil ve kaya tuzu
ve geniş dalgalarla donmuş tepeler
hızla artan bir rüzgar gibi aydınlık
sürdü bozkırın üstüne bulutları
kırmızı
mavi
sarı

her şey çalışmaktır dedik
lakin insanlar insanların etini yiyor

hep aynı yalancılık
aynı canavarlık, aynı riya
sönmez bir inat, sarsılmaz bir ısrar ile sarmış beşeri
bunu anladığın gün
sen de monteskiyö gibi bir düstur kurar
"her millet layık olduğunun içinde çırpınır" dersin

gece, giriyorum yatağa
yumuyorum gözlerimi
ıslıkla bir beste tutturuyorum dişlerimin arasından
her seferinde kendi kendime uydurduğum
bana gayet hazin gelen bir şeyler
ve öleceğimi düşünüyorum
kederli bir yalnızlık doluyor içerime
ölümünü düşünen bir insanın yalnızlığı
sevgisiz ve nefretsiz
kopuyor insanlarla alakam
anlıyorum ki ölümde bir başımayım
sonra hesap ediyorum
kırk sekiz yaşındayım
en fazla yaşasam yetmiş beşine kadar
daha yirmi yedi senem var demek
ölçüyorum geçen kırk sekizle kalan yirmi yediyi
kepazelik

ne tuhaf şey, ne tuhaf şey
en fazla yirmi yedi sene
ve bir varmış bir yokmuş doktor faik bey

memleketimde ve yeryüzündeki insanların çoğu
mahrumdur bol bol düşünebilmek saadetinden
vakitleri ve imkanları yok
o kadar çok çalışıyor, öyle yorgundurlar ki
gece, altmış yaşında bile, yatağa girdikleri zaman
uyku kurşun gibi bastırıyor
belki uykuda rüya görülür; ama düşünülmez

ağaç yaşken bükülür
ve karargah değiştirmek kolay değildir öyle
içinde beşiğinden bir şeyler taşır insan

beyaz, sarı, kızıl, kara
ırkların ırklara
milletlerin milletlere kulluğunu
ve insanın insanı sömürmesini reddetmediler mi
insan emeğini kutsal bilen
en büyük hürriyeti mümkün kılan onlar değil midir
saygıları: çocuklara, yıldızlara, şarkılara
toprak, motor ve kitap sevgileri
ve evlerinin güneşte saadetle pırıldayan camları
ve yaratmak ihtiraslarıyla durup dinlenmeden
hayatın ve aşkın adamları
tepeden tırnağa kan içindeler
ve gözlerinde henüz şaşkın duran intikamları
hayatın ve aşkın adamları
çekiliyorlar içerlere doğru çarpışarak
yanıyor alabildiğine
yanıyor alabildiğine arkalarında toprak

beraber yaşanır
dövüşülür beraber
ama herkes kendi payına ölür

ne kendi milletimden aşağı
ne de üstün görürüm başka milletleri

sonra bir şey daha duydum
dehşetli sinirlendim
sözde, isviçre'ye deyip
almanya'ya buğday yolluyormuşuz
insan eti yiyenlere
memleketimin buğdayını yedirenlerin
allah belasını versin

güzelleştirmez tahtakurusunu
adını değiştirmek onun

yalan dediğin topal bir bite benzer
bir gecede yedi yatak dolaşır
hele fukara yataklarını

kitaba düştüm
sabahtan akşama kadar okuyorum
kitaplar akıllı
kitaplar aptal
kitaplar büyük
kitaplar çocuk
kitaplar en uzak, en güzel yolculuk
fakat kısır
fakat sensiz

yunus emre

sabahattin eyüboğlu

masallara göre yunus emre bir orta anadolu köylüsüymüş. kimi masallar masal havasını aşarak onu sakarya kıyılarında, sivrihisar'ın sarıköy'üne yerleştirirler. taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir anadolu köylüsüdür yunus emre. hiçbir devletten yardım görmek şöyle dursun, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir anadolu köylüsü. bu köylü yunus günün birinde tohumsuz kalır. tohumsuz kalan yunus emre eşeğine dağdan alıç, yani yabani elma, yani kendiliğinden yetişen meyveyi yükler; buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. durduğu başlıca yerlerden biri de hacı bektaş tekkesi'dir. köylü yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday istiyor. hacı bektaş her alıca karşılık bir nefes verelim diyor. olmaz diyor yunus. her çekirdek başına on nefese kadar çıkıyor hacı bektaş; yunus buğday diye dayatıyor. bunun üzerine hacı bektaş fakir yunus'a götürebileceği kadar buğday verdiriyor. sevine sevine toprağına dönerken yolda bir düşüncedir alıyor yunus'u. herhalde diyor ki kendi kendine: "bu insan bir büyük insan olmasa buğday vermezdi bana. bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli benim için?" anlıyor ne çiğlik ettiğini, dönüyor geriye. alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum diyor. ama bektaş onu taptuk emre'nin tekkesine yolluyor, senin kilidi ona verdik diyor.

taptuk kim? onu da masallara soralım. hacı bektaş anadolu'ya bir güvercin kılığına girerek gelir. bunu haber alan ve gelmesini istemeyen eski ermişler birer kartal olup yolunu kesmek isterler. garip güvercin anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. kan revan içinde bir köye, bugünkü hacı bektaş ilçesine iner, bir duvarın üstüne konar. fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne.

evet, hacı bektaş'ı anadolu'da ilk konuklayan bir kadındır. sonradan hacı bektaş bütün rum yani roma anadolu erenlerinden saygı ve sevgi görür; ama emre adında bir ermiş hacı bektaş'ın semtine uğramaz. hacı bektaş ona sarı ismail adındaki dervişini yollayıp tekkesine gelmesini sağlar. gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da der ki: "perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına götürdü. orada hacı bektaş adında birini görmedim." bunun üzerine hacı bektaş sorar: "perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın?" "tanırım" der emre: "ayasında bir yeşil ben vardı bu elin." o zaman hacı bektaş uzatır elini emre'ye ve emre, görür o yeşil beni bu elin içinde, görür görmez de: "taptuk! taptuk!" diye bağırır; adı o günden sonra taptuk, kendisi de hacı bektaş'ın sözcülerinden biri olur.

hacı bektaş yunus'u taptuk'un tekkesine göndermişti ya; gidip taptuk'a başvuruyor yunus. ilk bektaşi tekkeleri bir çeşit iş okulu, köy enstitüsü gibidir. herkes bir iş görür orda. kimi toprakta, kimi işlikte çalışır; kimi duvar örer, kimi aş pişirir. yunus'a da odun taşıma işini vermişler. kırk yıl sırtında odun taşımış yunus, tekkesinin ocağına. hem ahlaya puflaya değil, özene bezene. her getirdiği odun dümdüzmüş. "neden?" diye soran birine: "bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez" demiş yunus.

bir başka söylentiye göre taptuk saz çalarmış ve yunus ona sazı için bağlanmış. kendinden geçiyormuş taptuk'un sazını dinlerken. uzun süre tekkeye hizmet etmiş; sonunda bıkmış ve kaçmış. yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuş onlarla. her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına tanrı'ya dua ediyor ve hemen bir sofra geliyormuş ortaya. sıra yunus'a geldiği akşam o da dua etmiş: yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana, utandırma beni. o akşam 2 sofra birden gelmiş. erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini soruyorlar yunus'a. o da siz söyleyin önce diyor. erenler taptuk'un dervişlerinden yunus diye biri var, onun adına, diyorlar. yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden tekkeye dönüyor ve anabacıya, şehrin karısına sığınıyor. anabacı diyor ki yunus'a: "yarın sabah tekkenin eşiğine yat. taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. gözleri iyi görmediği için bana: 'kim bu eşikte yatan?' diye sorar. yunus derim ben de. 'hangi yunus?' derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. ama 'bizim yunus mu?' derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. o zaman kapan ayaklarına, 'bağışla suçumu' de ona. yunus anabacının dediğini yapmış, kapının eşiğine yatmış ertesi sabah. taptuk: "kim bu adam?" diye sorunca, "yunus" diyor anabacı. "bizim yunus mu?" diyor taptuk. yunus ağlamış olmalı o zaman sevincinden.

yunus yeniden giriyor tekkeye. bir başka söylentiye göre yunus, taptuk'un kızını sevdiği için dönüyor tekkeye. taptuk biliyor yunus'un bunun için dönmediğini. biliyor; ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? kızını versin mi, vermesin mi yunus'a? taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını veriyor yunus'a. veriyor ama yunus ömrünün sonuna kadar el değdirmiyor bu güzel kıza.

gerçek bu değil de halk böyle olmasını istiyorsa bu da ayrı ve derin bir gerçeğe bağlıdır.

yunus'un şairliğe başlaması da şöyle oluyor: yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet ettikten sonra, günlerden bir gün taptuk'un sofrasında bir güzel sohbet oluyor. taptuk sevinçli, coşkundur o gün. yunus-ı guyende adında bir şaire, bize bir şeyler söyle, diyor. o şairinse dili tutuluyor o gün; hiçbir şey bulup söyleyemiyor. bunun üzerine taptuk oduncu yunus'a dönüp: "haydi sen söyle; hacı bektaş'ın sözü yerine geldi, kilidin açıldı artık, söyle." ve yunus birden başlıyor içinde birikenleri söylemeye.

destana göre yunus okuma yazma bilmez. küçükken bir ara okula gitmiş; ebcedi söktürememiş, yani o çağın okuma yazma öğretiminde tutulan yola girememiş ve:

elif okuduk ötürü
pazar eyledik götürü
yaratılmışı severiz
yaratandan ötürü

deyip okulu bırakmış. burada da yine halkımızın halktan uzaklaşan kültüre karşı direnişini görüyoruz. bilginlerimiz, başta gölpınarlı olmak üzere yunus'un ümmiliği, yani okuryazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. gelgelelim, yunus'tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, anadolu'da sözlü kültür bugün bile âşık veysel'i yetiştirecek güçtedir; yedi yaşından beri gözleri görmeyen aşık veysel'inse okuryazar olduğunu kimse ileri süremez. bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını sözle ve sazla kafası işleyen; üstelik yıllar yılı, geceler gecesi aynı düşüncenin değişik söylenişlerini dinleyen bir halk çocuğuna niçin aktarmasınlar?

okuryazar olsun olmasın, yunus emre halkın sözlü kültürünün adamı olmuş, kendi çağının en ileri düşünüşünü köylü kardeşlerine onların diliyle ulaştırmıştır. bir de şu var: yunus okuryazar da olsa çağının okuryazarlarına, mollalarına karşı savaş açmış bir insandır. bu konuda yine masallar aydınlatıyor bizi:

yunus'un yaşadığı yıllarda molla kasım diye biri varmış. bu molla kasım'a yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. başlamış okumaya. her okuduğu şiiri dine şeriata aykırı bularak yakıyormuş. binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. neden suya atmış derseniz, okurken bir ırmağın, belki de sakarya'nın kıyısında oturuyormuş da ondan. şiirleri yakmış, suya atmış, atmış, atmış; derken bir şiirde, daha doğrusu bir şiirin son iki dizesinde zınk diye durmuş ve aklı başına gelmiş; çünkü bu iki dizede şunları söylüyormuş yunus:

yunus emre bu sözü eğri büğrü söyleme
seni sigaya çeken bir molla kasım gelir

bunu görür görmez yunus'a boyun eğmiş ve yakmadığı, suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. işte onun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini de insanlar söylermiş.

yunus taptuk'un tekkesinde varabileceği en yüksek yere kadar varmış; ama taptuk, erenlerin bile anadolu'da belli bir yerde kalmaları gerektiğine inanıyormuş. sevgili yunus'un tekkede oturup kalacağını görür görmez, kırk yıllık çalışmasıyla hak ettiği dinlenmeyi de vermemiş ona. elindeki değneği havaya savurup: "git, bu değneğin düştüğü yeri bul ve orada öl" demiş. yunus yıllar yılı o değneği aramış ve bulduğu yerde de ölmüş.

yunus bütün dindarlığına, müslümanlığına karşın hiçbir dinin adamı değil; hatta bir din adamı bile değil; tersine bütün dinlerin ötesinde, camilerin kiliselerin dışında, hele softaların, yobazların düpedüz karşısında kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamıdır. bu inancın tek kuralı, yasası, dogması sevgisidir; en geniş, en sınırsız, en insanca anlamıyla sevgi.

insanların en ortak, en değişmez, en eski ve en yeni duygusu ölüm korkusudur. insana, ölümden korkan hayvan dense yeridir; çünkü ölüm yalnız ölümü düşününce vardır. dinleri, bilimleri, sanatları ölüm korkusunu yenmek için, yenerek, yenemeyerek yaratmıştır insanoğlu. onun için büyük şairler hep ölüm gerçeğine değinir, insanlığın bu bam teline dokunurlar. onun için yunus emre'nin şiiri ölümü hem insanın iliklerine kadar işletir hem de bu korkuyu dost ve insanlık sevgisinde eritir. bunca insanın yüreğini kazanması bundan olsa gerek.

bize didar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

yunus emre'nin gerek bir derviş, gerek bir şair olarak tanrı'dan çok insana inandığını ve bu inancını yaymak için çağının kendisine verdiği bütün imkanları kullandığını ve bütün imkansızlıklara da karşı koyduğunu sanıyorum. ama onun gibi konuşanlardan, tanrılığa karşı insanlıktan yana giden, padişaha karşı fakir fukaradan, anadolu köylerinde kendi yağıyla kavrulanlardan yana olanların darağaçlarında can verdiklerini, derilerinin yüzüldüğünü biliyoruz. softalar, din bezirganları, devlet düşkünleri kim bilir nerde nasıl sesini kesmiş, izini yitirmişlerdir koca yunus'un. halk ana bu değerli oğlunu bağrına gömmüş olmasaydı bugün ne adını bilirdik ne de bir tek sözünü. nice hacılar hocalar bugün bile, ellerinden gelse, yunus'u ne söyletir ne yazdırırlar.

23.06.2011

muhbir

adnan gerger

ekip otosuna alınması istenen kişi, başmüdür emin'in ajan gibi kullandığı eski sabıkalı vatandaşlardan biriydi. bu insanları muhbir gibi kullanmalarının yasal dayanakları yoktu ama bu, güvenlik birimlerinin sıkça başvurdukları bir yöntemdi. gizli kapaklı yürütülen ve yasal dayanağı olmayan yöntemlerdi bunlar. bu kişiler bazen operasyonlara katılırlar, operasyon yaparlardı. bazen insanları kaçırır, sorgular ve öldürürlerdi. kaçırıp sorguladıkları ya da öldürdükleri insanları "örgüt sempatizanı" ya da "örgüt yardakçısı" diye yaftalamaları yeterliydi. soruşturma yapmaya, yargılamaya gerek duyulmazdı.

ülkenin bir korku ülkesine dönüşmesi herkesin işine geliyordu. bu kişiler, kendilerini devlet gibi görüp rant getiren bütün işlerde söz sahibi oluyor, gayrımeşru işler yapıyor, bazıları da çeteleşiyordu. birçok operasyonda kilit rol oynadıkları ve çok şey bildikleri için o bölgenin emniyet güçleri de bu kişilerin yasadışı faaliyetlerine mecburen göz yumuyordu. bu kişiler için geçerli savunma hep aynıydı. bu kişilerin vatansever oldukları, onların sayesinde bölücü ve hain terör örgütlerinin çökertildiği söyleniyordu.

bu kişilerin haraç alma, adam kaçırma, çek-senet, kumar, ihale yolsuzlukları gibi özellikle büyük rant sağlayan suç organizasyonlarında yer alması bu kişileri kullananlar için çok önemli değildi. her türlü yasadışı yol, yöntem mübahtı. bazen örgütlerin içine adam sızdırarak onları da istedikleri gibi yönetmeye kalkışırlardı, bazen de yine bu örgütlerle mücadele etmek adına, kendilerinin kontrolünde, resmen illegal bir örgüt kurdururlardı. dinci, sağcı, solcu ideoloji kisvesi altında yapılandırılırdı. bazen de dağıtılan bir örgüt yeniden canlandırılır ya da o örgütün uzantısı olarak yeniden yapılanma oluşturulurdu. gelecekte ortaya kaotik bir durum çıkarmak için bu örgütleri ellerinde bir koz olarak tutarlardı.

her şey yıllar öncesinden hesaplanır, planlanırdı. zamanı gelince pandora'nın kutusundan çıkartılır, senaryo hayata geçirilirdi. ülkenin özellikle son 40 yıllık tarihi "komplolar bileşkesi"nden oluşuyordu. bu yöntemler, her dönem faili meçhul bir öfkeye dönüşürdü.

kusursuz cumhuriyet

john fowles

yatak odasına gitti ve hemen sonra elinde, yemeğimizi yerken masanın üzerinde duran gaz lambasıyla geri döndü. ışığın beyaz halesine yanında getirdiği şeyleri koydu. bir zar, bir çalkalama kabı, bir fincan tabağı ve de bir ilaç kutusu. başımı kaldırıp masanın diğer tarafında duran conchis'e baktım, o da ciddi gözlerle beni süzmekteydi.

"sana neden savaşa girdiğimizi anlatacağım. insanoğlunun neden sürekli savaştığını. bu ne sosyal ne de politik bir olay. savaşa giren ülkeler değil, erkeklerdir. tuz gibidir bu. bir adam bir kez savaşa gitti mi, hayatı boyunca o tuzdan kurtulamaz artık. anlıyor musun?"

"tabi."

"işte benim kusursuz cumhuriyetimde bu çok basittir. 21 yaşına gelince bütün gençlere bir test uygulanır. zar atacakları bir hastaneye giderler. altı sayıdan birisi ölümdür. eğer bunu atarlarsa hiç acı çekmeden öldürülürler. kargaşa yok. vahşi bir zulüm yok. masum seyircilerin katli yok. sadece klinik ortamda yapılan tek bir zar atışı."

"savaştan çok daha iyi olduğu kesin."

"öyle mi düşünüyorsun cidden?"

"tabii ki."

"emin misin?"

"mümkün olsaydı."

"son savaşta hiç çatışma görmediğini söylemiştin."

"evet."

ilaç kutusunu alıp salladı ve tüm o şeylerin arasından 6 tane azı dişi çıkardı; sararmış ve iki üç tanesi de dolguluydu.

"son savaşta, eğer sorguya çekilecek olurlarsa diye her iki tarafın casuslarına da verilmişti bunlardan." dişlerden birini tabağa koydu, sonra çalkalama kabıyla hafifçe vurarak bunu ezdi; likörlü bir çikolata gibi dağıldı. ama bu renksiz sıvının kokusu acı badem gibi keskin ve ürkütücüydü. conchis alelacele çalkalama kabını kendinden uzakta tutarak terasın diğer ucuna kadar taşıdı; sonra döndü.

"intihar hapları mı?"

"kesinlikle. hidrojen siyanür." zarı kaldırdı ve 6 yanını gösterdi. gülümsedim. "atmamı mı istiyorsunuz?"

"sana bir saniyelik süre içinde bütün bir savaş öneriyorum."

"ya istemezsem?"

"düşün bir kere. bundan bir dakika sonra ölümü göze aldım diyebileceksin. yaşam için zar attım ve onu kazandım. harika bir histir bu. hayatta kalmak."

"peki bir ceset başınıza epeyce bir iş açmaz mı?" hala gülümsüyordum; ama gitgide solan bir gülüştü bu.

"pek değil. kolayca bunun bir intihar olduğunu kanıtlayabilirim." dik dik baktı bana ve gözleri tıpkı bir zıpkının balığı delip geçmesi gibi delip geçti beni. yüz kişiden doksan dokuzunda bunun bir blöf olduğunu bilirdim; ama farklı bir adamdı ve daha karşı koyamadan her yanımın gerildiğini hissettim.

"rus ruleti."

"onun daha az hata payı olanı. bu haplar etkisini birkaç saniyede gösterir."

"oynamak istemiyorum."

"öyleyse sen bir korkaksın dostum." arkasına yaslanıp beni izledi.

"cesur adamların aptal olduğunu düşündüğünüzü sanıyordum."

"çünkü onlar zarı tekrar tekrar atmakta ısrar ederler. ama hayatını bir kere bile riske atmamış bir genç adam hem aptaldır hem de korkak."

"benden öncekiler üzerinde de denediniz mi bunu?"

"john leverrier ne aptaldı ne de korkak. mitfor bile şu ikinci dediğimden değildi."

beni ağına düşürmüştü. saçmaydı ama blöfüne de karşı koyamıyordum. çalkalama kabına uzandım.

"dur." öne eğilip elini bileğime koydu; sonra da yanıma bir diş koydu. "oyun oynamıyorum. eğer 6 gelirse hapı içeceğine yemin etmelisin." yüzü pür ciddiydi. bir yutkunma gereği duydum.

"yemin ederim."

"senin için kutsal olan her şey üzerine mi?"

duraksadım, omuz silktim ve "kutsal olan her şey üzerine." dedim.

zarı tuttu ve çalkalama kabına koydu. ben de çabucak ve gevşek gevşek sallayarak attım. zar örtünün üzerinde yuvarlanıp lambanın pirinç tabanına çarptı, ordan geri zıplayıp biraz sendeledikten sonra da yere düştü.

altı gelmişti.

conchis hiç kıpırdamadan oturmuş beni izliyordu. hemen o an asla ve asla o hapı içmeyeceğimi anladım. yüzüne bakamıyordum. belki 15 saniye geçti. sonra gülümsedim, yüzüne bakıp başımı iki yana salladım.

conchis gözleri hala üzerimde tekrar uzandı, yanımdaki dişi aldı ve ağzına koyup ısırdıktan sonra sıvısını yuttu. kıpkırmızı olmuştum. o ise gözleri halen üzerimde uzanıp zarı kaba koyarak attı. altı gelmişti. sonra yine. ve yine altı geldi. dişin boş kabuğunu tükürdü.

"şu anda vermiş olduğun karar, benim 40 yıl önce neuve chapelle'de verdiğim kararın tıpatıp aynısı. akıllı bir insanın davranması gerektiği gibi davrandın. tebrik ederim."

"peki ya demin dediğiniz? kusursuz cumhuriyet?"

"bütün kusursuz cumhuriyetler kusursuz birer saçmalıktır. ölümü göze alma arzusu son büyük sapkınlığımız. karanlıktan gelip karanlığa gidiyoruz. neden karanlıkta yaşayalım ki?"

"ama zar hileliydi."

"vatanseverlik, propaganda, mesleki şeref, birlik duygusu, bağlılık ruhu -bunlar ne ki? hileli zar." kalan dişleri kutunun içine geri koydu. "öyle renkli plastiğin içindeki meyve likörü değil yalnızca."

"peki diğer iki kişi -onlar nasıl davrandılar?"

gülümsedi. "toplumun şansı kontrol altına almak için kullandığı yollardan biri de -kölelerinin seçme özgürlüğünü önlemek adına- geçmişin şimdiden daha asil olduğunu söylemektir. john leverrier bir katolikti. ve senden de akıllıydı. aklının çelinmesine bile izin vermedi."

"ya mitford?"

"körlere bir şey öğretmek için vakit harcamam."

üstü kapalı övgüsünün anlaşıldığından emin olmak için gözlerini kısa bir an için benimkilerden ayırmadı ve sonra sanki bunu sınırlamak istercesine lambayı söndürdü. somut anlamdaki bir karanlıktan daha fazlasıyla karşı karşıyaydım. sadece bir konuk olduğuma dair son hayali görüntü de bir köşeye atılmıştı. belli ki bunların hepsini daha önce de tekrarlamıştı. anlattığı sırada neuve chapelle dehşeti yeterince inandırıcı olmuştu olmasına; ama bunların sürekli tekrar edildiğini bilmek olayı yapmacık bir hale sokmuştu. o anda yaşıyormuş gibi anlatışı bir tekniğe, provasını yapa yapa edinilen bir gerçekliğe dönüşmüştü. bu bir satıcının, bir yandan da kasıtlı olarak bunun ikinci el olduğunu ortaya koymasına benziyordu: her türlü olasılığa bir hakaretti bu. görünüşe kanmamam gerekiyordu. ama neden, neden, neden?

22.06.2011

masumiyet çağı

edith wharton

fikirlerin yarattığı hava, nefes almaya değer tek havadır.

hepimizin gözdesi olan sıradan insanlar vardır.

düşüncesiz insanlar, her zaman iyi niyetli olurlar.

gerçek yalnızlık, insanın sadece rolünü oynamasını isteyen insanların arasında yaşamaktır.

her şey etiketlenebilir; ama herkes değil.

şiir ve sanat, yaşamın soluğudur.

birey, hemen her zaman ortak çıkar olarak kabul edilen şeye kurban edilir.

ince zevkler, sahip olunması gereken bir şeydir.

başkaları hayal kırıklığına ve mutsuzluğa uğramasın diye çok istediğimiz şeylerden kaçınmaya, onlardan vazgeçmeye değmiyorsa, o zaman eve dönmemi gerektiren her şey, diğer yaşamımın, çelişkili bir şekilde o kadar basit ve yoksul görünmesine neden olan her şey, bütün bunlar, ya bir aldatmaca ya da bir rüya olur.

dertler her zaman üst üste gelir.

en kötü aşçılara sahip olanlar bile ne zaman dışarıda yemeğe çıksalar zehirlendiklerini söylerler.

iyi bir konuşma gibisi yoktur.

yüzüğü güzelleştiren, onu veren eldir.

hiçbir şey dünyanın şimdiye kadar kat etmiş olduğu mesafenin ölçüsünü vermekten daha zor olamaz. tüm toplumsal atomların aynı düzlem üzerinde kendi etraflarında döndükleri devasa bir kaleydoskopta bir insanın geçmişinin ne önemi olabilir ki?

21.06.2011

bozgun

nezihe meriç

bozgundasınız. her bakımdan. ayaklarınız bir yere basıyordu bir zamanlar. tanımlamak gerekirse, diyelim o yer, elden geldiğince kabartılmış, taşı toprağı ayıklanıp su verilmiş, güneşi emmiş, tavlanmış bir topraktı. yaşam üzerine düşünüyordunuz. ah! ne gençtiniz. onu, yaşanır kılmak istiyordunuz. güzelliyordunuz. düşünüzde, şiirler, romanlar, yontular, öyküler, oyunlar vardı. büyük toplulukları coşturan, denizleri yenileyen, toprağın bereketini artıran. güneş daha parlak olacaktı o zaman. yağmurlar, yeraltı suları, kaynaklar, özsuyu olup damarlara yürüyecekti. evleriniz, ev sahipleriniz, kiracılarınız vardı. akşamüzerleri ışıkları birdenbire yanan büyük süslü dükkanlarıyla caddeleriniz, bolluk bereket içinde pazar yerleriniz, her zaman gittiğiniz lokantalarınız, alışık olduğunuz, güvendiğiniz eczaneleriniz, kurabiyelerine, simitlerine bayıldığınız fırınlarınız vardı. karanlığına sığınarak, başka dünyalara gitmek, serüvenlere katılmak için, gevşeyip kendinizi koltuklarına bıraktığınız sinemalarınız! yağmurdan kaçarak, ıslak şemsiyelerinizle eve koşmak. ah! evet. elleri yüzleri yıkayıp gündelik giysileri giyip rahatlamak. çocuklar için, makarnalı, köfteli, kızarmış patatesli, kendiniz, arkadaşlarınız için rakılı, balıklı, rokalı sofralar kurmak; limonu iyice sıkarak, yeşillikleri bol sudan geçirerek. arkadaşlar bir arada, oturur, sabahlara dek konuşurdunuz. tartışırdınız. şimdi yer kaydı ayaklarınızın altından.

kafes

mine söğüt

insan kim olduğunu düşünmeye başladığı anda başkalaşır. kendi gibi olanlarla olmayanlar arasında savaşlar çıkarır. ait olduğu ya da olmadığı kimliklerden silahlar yapar. dağları uçurur, ormanları yakar. dünya bir gün aniden dönmeyi durdurursa, müsebbibi bu soru olacaktır. ya da bu soruya verilen bir cevap. münasebetsiz bir cevap.

yalnızlık insanı olgunlaştırır. eğer etrafınızdaki herkes bencilse ve etrafınızdaki herkes sizin için kendi hayatını feda ettiğini söyleye söyleye, her şeyi sizin için değil kendi için yaptığını inkar ederse ve siz de dinlediği, okuduğu müthiş masallarla vicdanı mühürlenmiş bir çocuksanız kimseye kızamazsınız. herkesi anlarsınız. anlamak affetmektir. siz anlayıp affedersiniz, onlar anlamadıkları için hep kinlenir. affınız bile kinlendirir birilerini. düşmanı çok bir derviş olursunuz. dervişliğiniz diken olur düşmanı kanatır durur. kanı gördükçe üzülürsünüz. siz üzüldükçe dikeniniz sivrileşir. yapayalnız kalırsınız. anlayışlı ve üzgün ve yalnız, yapayalnız. simsiyah bir yalnızlıkta boğulur gider hüznünüz.

neden anı sabitlemek ister insan? neyi hapsetme arzusudur bu? zamanı mı? o geniş, o sonsuz, o başlangıçsız, o tanrısal zamanı mı? hiç anlayamadığı, anlayamadığı için de ölesiye korktuğu zamanı? neden? bugününe, anına, yaşadığı hayata sahip çıkmayı beceremezken, geçmişin elini kolunu bağlayarak, olmuş bitmiş geçmiş gitmiş bir anı durdurmanın anlamı ne?

sokaklarda yaşayan ve hiçbir şeyle bağı olmayan çocukların bile özgürlükleri kafestedir. çalıdan çırpıdan ve kırılgan olsa da kafes kafestir. delilik bile kafestedir. hiçbir şey kendi sınırlarını aşamaz. bir şeyin diğer şeylerden başka bir şey olması için sınırları olması gerekir. işte o sınırlar ne kadar uçsuz bucaksız olsalar da neticede sınırdırlar. kafestirler. sınırsız olan tek şey tanrıdır. o da yoktur. yani kafese sığmayan tek şey, hiçtir.

20.06.2011

empati

adam fawer

maya angelou: insanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur; ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz.

kişinin asıl efendisi zihni değil bedeniydi.

kişi istediğini yapabilir; ama ne isteyeceğini isteyemez.

daha ilk çatışmada ölürsen savaşı kazanma şansını da kaybedersin.

o duyguyu tanımlamanın tek yolu, sevişme sonrası gibi olduğunu söylemekti: bitkin, mutlu, tükenmiş, eksiksiz.

dukkha. yaşam acı çekmektir.
samudaya. arzu tüm acıların kaynağıdır.
nirodha. acı çekmek yalnızca arzuların bertaraf edilmesiyle sona erdirilebilir.
marga. sadece asil sekiz katlı yol arzuyu bertaraf edebilir.

yin ve yang: çin felsefesinde, insanların doğadaki olayları algılayışlarında karşılaştıkları ve evrendeki her devingen nesnede bulunduğuna inanılan doğal karşıtların genel tanımlamaları. edilgeni, karanlığı, dişili, olumsuzu ve tüketimi betimleyen yin geceye, etkeni, aydınlığı, erili, olumluyu ve üretimi betileyen yang ise gündüze karşılık gelir. sürekli bir mücadele içinde olan yin ve yang birlikte bütün’ü yaratırlar.

yin ile yang, dünyadaki tüm yaratıklarda bulunan ilkel karşıt güçlerdir. yin genellikle su olarak betimlenir. üzgün, edilgen, karanlık ve dişildir; geceyi simgeler. yang ise genellikle ateş olarak betimlenir. mutlu, etken, aydınlık ve erildir; gündüzü simgeler.

doğrudan ruhunun içine bakmak..

nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.

ouroboros: kusursuz bir daire şeklinde kıvrılmış, kendi kuyruğunu yutan bir yılan simgesi. dünyada umutsuzca hapsolmuş bir ruhun sürekli reenkarnasyonunu betimleyen gnostik bir sembol.

edison puştun tekiydi.

biraz daha bağır, çin’de seni duyamayan yaşlı bir keşiş var.

yüzünde kanarya kapmış kedi gülümsemesi vardı.

atom, bir elemanın tüm kimyasal özelliklerine sahip en küçük parçasıdır. atomlar üç atomaltı parçacığa bölünebilir: elektronlar, protonlar ve nötronlar. protonlar ve nötronlar atomun merkezinde ya da çekirdeğinde çok yoğun halde sıkıştırılmış olarak bulunurken, elektronlar da aynı çekirdeğin etrafında bir bulut halinde döner. elektronlar negatif yüke, protonlar pozitif yüke sahiptir; nötronlar yüksüzdür.

yeteneklerinizi sakladığınız sürece ne kadar dostunuz olursa olsun hep yalnız kalıyorsunuz.

schopenhauer pek mutlu bir kişi değildi. yaşamı acılarla dolu bir süreç olarak görüyor ve kurtuluşun sadece iradenin egemenliğinden kaçarak elde edilebileceğini düşünüyordu.

schopenhauer tüm sıkıntı ve üzüntülerin kaynağında iradenin arzuları olduğuna inanır; çünkü tatmin edilmemiş bir arzu bizi özlemle dolu olarak bırakır, tatmin edilen bir arzunun yerini bir yenisi alıncaya kadar da can sıkıntısı yaşarız. iradenin egemenliğinden kurtulmanın tek yolunun, estetik beğeniye layık bir nesnenin üzerinde derinlemesine yoğunlaşmak olduğunu düşünüyordu. schopenhauer o tür nesnelerin kendi benliğimizi içlerinde kaybedeceğimiz, kişiliğimizi unutacağımız ve nesnenin aynası haline dönüşeceğimiz özel bir algısal bilinç halini tetiklediğini söylüyordu.

schopenhauer müziğin yapısının doğal dünyayı kopyaladığına inanır: bas sesler cansız maddeleri, armoniler hayvanlar dünyasını, melodiler ise insan düşüncesini betimler. müzik, evrensel iradenin kopyasıdır. müziğin öteki sanat türlerinden farkı, kendi kendini içermesidir.

hepimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, kendi önyargılı algılarımız vasıtasıyla gözlemleriz. dolayısıyla, gerçekten bilebileceğiniz tek şey kendinizsinizdir.

unicorn: alnının ortasında tek bir boynuzu olan mitolojik bir hayvan.

hume, imgelemeyi iki kaynağa ayırdı: fantezi ve anlama. sonra fanteziyi de dört tip fikre böldü: bütünleştirici, değiştirici, artırıcı ve indirgeyici.

zihnin ve bedenin arasındaki bağlantı tam bir muamma.

zihnin beden üzerindeki etkisi, sana zihnimle dağları yerinden oynatabileceğimi söylememden daha akıl dışı değil.

tüm fikirler deneyimlerden gelir ve bizi tanrı’ya inanmaya itecek hiçbir deneyim yoktur.

ockham’ın usturası: en az varsayımı olan teori genelde doğrudur. ve tanrı da oldukça büyük bir varsayımdı. 

ögeler gerekenin ötesinde çoğaltılmamalıdır.

tanrı her zaman en doğru olanı seçtiğine göre, üstünde yaşadığımız dünya, olası dünyalar içinde en iyisi olmalıdır.

yüz binde birlik oranda yer alan kimilerinin yetenekleri o kadar güçlüdür ki, davranış bozuklukları sergilerler. etraflarındaki insanların duygularını algılamayı engelleyemedikleri için onların altında ezilirler. bazıları zihnini perdelemeyi öğrenir. ama çoğu bunu yapamaz. cinnet geçirirler. intihar ederler. ve bunu sadece beyinlerinde duydukları o son derece gerçek seslerden dolayı yaparlar. geleneksel bilimin ve toplumun inanmadığı sesler nedeniyle yani.

tüm duyuların merkezi olan beynin acı hissetmeyen tek organ olması ona hep garip gelmişti.