cemil meriç
hayat yaşanmaya değmez.
yaşamak yaralanmaktır.
ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.
yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.
avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.
vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.
insan, iltifata susuzdur.
spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."
kin sevgiden daha vefalıdır.
aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.
medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.
kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.
hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.
ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.
saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.
tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.
şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.
insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.
hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.
hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.
"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."
her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.
kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.
şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.
karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.
einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.
voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.
bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.
büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)
hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.
insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.
"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.
spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.
aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.
bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.
türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.
rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."
bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.
tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.
neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.
saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?
yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!
stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir. "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."
inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.
machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.
buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.
faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.
sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.
aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.
yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.
düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.
türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.
hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.
augustinus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
augustinus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12.06.2022
15.04.2022
iç deney
georges bataille
hiç kimse sadece kendisinin göreceği, kendisininkinin dışındaki tüm yaşamın kaçınacağı bir anlamı yaşama vermeye cesaret edemez. her derin yaşam olanaksızla ağırlaşmıştır.
nietzsche: içinde derinlik ve neşenin sevecenlikle el ele tutuşmadığı hemen hemen hiçbir tümce yoktur.
daha önceden bilen biri, bilinen bir ufuktan öteye gidemez.
deney hiçbir şeyi ortaya çıkarmaz. ne inancı oluşturabilir ne de ondan yola çıkabilir.
insanın olabilirin ucuna yaptığı yolculuğu deney olarak adlandırıyorum. bu yolculuğu herkes yapamaz; ama yaparsa, bu yolculuk, olabiliri sınırlayan şimdiki değerlerin, otoritelerin yadsınmasını öngörür.
sessizlik daha önceden sözcüğün kendisi olan gürültüyü yok eder. sessizlik sözcüğü, sözcüklerin tümünün içinde en sapığı ve en şiirselidir: sessizliğin kendisi, ölümün güvencesidir.
artık her şey olmamak istemek insan için en üst tutkudur, insan olmayı istemektir.
hiçbir şeye bağlı olmayan, her şeye yeniden başlayan, taşı taş üzerine koyarak yaratmayan nietzsche her yöndeki güçleri ortaya koyan görüşlerle hareket etmiştir. sonunda zekanın yıkımından bahsetmiştir (eğer görmek istenirse). ilk sıraya bilinci koymuştur. çelişkilerden kaygı duymamıştır. sadece özgürlüğe tutkundur. uçuruma ulaşan ilk insandır ve uçuruma egemen olduğundan yenilmiştir.
gece aynı zamanda bir güneştir.
nietzsche: fakat insanlıkta büyük ve yüce olan unsurların selleri sonunda nereye akıyor? bu seller için bir okyanus yok mu? -bu okyanus ol: bir tane olacak.
tanrısal şeylerin içinde o kadar büyük bir saydamlık vardır ki gülüşün aydınlanmış derinliğine donuk eğilimlerden yola çıkarak bile sızılır.
uç nokta olmadan, yaşam uzun bir aldatmacadan, güçsüz bozgunun izlediği savaşsız yenilgiler dizisinden başka bir şey değildir. bu yaşam çöküntüdür.
çocuksu saçmalığa güldüğümüz zaman, bu gülüş, yokluktan çıkarken yaşamı neye indirgediğimizi görmekten duyduğumuz utancı gizler.
varoluş, içinde ateş ve parçalanmaların sarhoşluğa bağlandığı, şarkı söyleyen bir kargaşadır.
aşk, faydasızca, var olması duracak şeyi kavramak istiyor.
aşkta doymanın olanaksızlığı, aynı zamanda olduğu gibi önceden de tamamlayan sıçrayışa yönelen bir rehberdir. olabilir her yanılsamanın mezara konmasıdır.
"ey verenlerin tümünün mutsuzluğu! güneşin kararması! ey isteğin isteği! ey tokluğun içinde beni yok eden açlık!" (zarathustra)
tatmin eksikliği, yapıtın sonundaki zafer duygusundan daha derin değil midir?
marcel proust: yapıtlar, artezyen kuyularında olduğu gibi, acı ne kadar kalbi oyduysa o kadar yükseğe çıkarlar.
"tüm insanlar, der blake, şiirsel deha olarak birbirlerine benzerler." ve lautréamont: "şiirin herkes tarafından yazılması gerekir, biri tarafından değil."
şiirsel deha ne kadar ilham verirse o kadar acımasızca yalnızlaştırır.
her yalnız varlık, donmuş yalnızlığın yanlışlığını ele veren imgenin yararına kendi dışına çıkar. kendi dışına kolay bir parlaklıkla çıkar. aynı zamanda bir dalganın bulaşıcılığına açılır; çünkü gülen insanlar birlikte denizin dalgaları gibidir. gülüş sürdüğü sürece artık aralarında bir engel yoktur. iki dalga kadar birbirlerine yakındırlar ama bütünlükleri, suların çalkantısının bütünlüğü kadar belirsiz ve eğretidir.
bundan böyle batan güneş altında sonsuza kadar yalnızız.
Kategori:
.kitap,
augustinus,
comte de lautreamont,
georges bataille,
marcel proust,
nietzsche,
william blake,
zerdüşt
24.06.2021
felsefe
cicero: felsefe yapmak ölüme hazırlanmaktır.
terentius: insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.
milan kundera: çoğu insanı ölüm konusunda dehşete düşüren şey geleceğin kaybı değil, geçmişin kaybıdır. aslında unutmak, hayatın içinde her zaman var olan bir ölüm biçimidir.
st. augustine: bir adamın benliği yalnızca ölümün karşısında doğar.
sigmund freud: alınan zevkin sınırlılığı, zevkin değerini artırır.
schopenhauer: endişelerimizin ve kaygılarımızın yarısı başkalarının bizim hakkımızda düşündüklerinden kaynaklanır; bu dikeni tenimizden çıkarmalıyız.
la rochefoucauld: güneşin ya da ölümün yüzüne doğrudan bakamazsınız.
otto rank: bazıları ölüm borcundan kurtulmak için yaşam kredisini reddeder.
thomas hardy: daha iyi var olmanın bir yolu olsaydı, en kötüsüne bakmayı gerektirirdi.
terentius: insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.
milan kundera: çoğu insanı ölüm konusunda dehşete düşüren şey geleceğin kaybı değil, geçmişin kaybıdır. aslında unutmak, hayatın içinde her zaman var olan bir ölüm biçimidir.
st. augustine: bir adamın benliği yalnızca ölümün karşısında doğar.
sigmund freud: alınan zevkin sınırlılığı, zevkin değerini artırır.
schopenhauer: endişelerimizin ve kaygılarımızın yarısı başkalarının bizim hakkımızda düşündüklerinden kaynaklanır; bu dikeni tenimizden çıkarmalıyız.
la rochefoucauld: güneşin ya da ölümün yüzüne doğrudan bakamazsınız.
otto rank: bazıları ölüm borcundan kurtulmak için yaşam kredisini reddeder.
thomas hardy: daha iyi var olmanın bir yolu olsaydı, en kötüsüne bakmayı gerektirirdi.
Kategori:
.kolaj,
#genel,
augustinus,
cicero,
la rochefoucauld,
milan kundera,
otto rank,
schopenhauer,
sigmund freud,
terentius,
thomas hardy
15.04.2020
sığınak
pascal: ben yalnızca kendi hiçliğimi öğrenmeye çabalıyorum.
samuel beckett: alışkanlık öldürücü bir şeydir.
carlo collodi: ölüler ağladıkları zaman iyileşmeye başlamışlar demektir.
wallace stevens: olağan dışı gerçeğin karşısında, düş gücünün yerini bilinç alır.
augustinus: belleğin gücü çok büyüktür. çok geniş, ölçülemeyecek kadar büyük bir sığınaktır o.
herakleitos: doğruyu ararken beklenmedik şeylere hazır ol; çünkü onu bulmak zordur, bulunca da şaşırtıcıdır.
leibniz: her yaşayan madde, evrenin sürekli yaşayan bir aynasıdır.
vincent van gogh: herkes gibi ben de aile ve arkadaşlık, sevgi ve dostça ilişki gereksinimi duyuyorum. bir yangın musluğu ya da lamba direği gibi taş ya da demirden yapılmadım ki!
samuel beckett: iyi bir belleği olan kişi hiçbir şeyi anımsamaz; çünkü hiçbir şeyi unutmaz.
pascal: insanın tüm umutsuzluğu yalnızca bir tek şeyden kaynaklanır: odasında sessizce kalmayı başaramamasından.
samuel beckett: alışkanlık öldürücü bir şeydir.
carlo collodi: ölüler ağladıkları zaman iyileşmeye başlamışlar demektir.
wallace stevens: olağan dışı gerçeğin karşısında, düş gücünün yerini bilinç alır.
augustinus: belleğin gücü çok büyüktür. çok geniş, ölçülemeyecek kadar büyük bir sığınaktır o.
herakleitos: doğruyu ararken beklenmedik şeylere hazır ol; çünkü onu bulmak zordur, bulunca da şaşırtıcıdır.
leibniz: her yaşayan madde, evrenin sürekli yaşayan bir aynasıdır.
vincent van gogh: herkes gibi ben de aile ve arkadaşlık, sevgi ve dostça ilişki gereksinimi duyuyorum. bir yangın musluğu ya da lamba direği gibi taş ya da demirden yapılmadım ki!
samuel beckett: iyi bir belleği olan kişi hiçbir şeyi anımsamaz; çünkü hiçbir şeyi unutmaz.
pascal: insanın tüm umutsuzluğu yalnızca bir tek şeyden kaynaklanır: odasında sessizce kalmayı başaramamasından.
Kategori:
.kolaj,
#genel,
augustinus,
carlo collodi,
herakleitos,
leibniz,
pascal,
samuel beckett,
vincent van gogh,
wallace stevens
15.11.2019
kötülük
augustinus
bozulmaya yazgılı varlıklar iyidir. üstün iyi olmuş olsalardı ya da içlerinde hiç iyilik olmamış olsaydı bozulmaları da mümkün olmazdı. çünkü üstün iyi olmuş olsalardı zaten bozulmaları da söz konusu olmazdı. bozulma zarar verir; iyiyi eksiltmedikçe zarar diye de bir şey olmazdı. öyleyse ya bozulma zarar vermez; ama böyle bir şey mümkün değildir ya da hiç şüphe yok ki, bozulabilen her şey iyilik bakımından noksandır. ama tamamen iyilikten yoksun olmuş olsalardı hiçbir şekilde var olamazlardı. var olmuş olsalardı ve bozulmaları mümkün olmamış olsaydı daha iyi olurlardı; çünkü hiç bozulmadan kalıcı olurlardı.
iyiliği bütünüyle kaybederek varlıkların daha iyi olduğunu söylemek kadar mantıksız bir şey olabilir mi? öyleyse varlıklar iyiliklerini bütünüyle kaybetmiş olsalardı bütünüyle hiçlik olurlardı. işte bu yüzden var oldukları sürece varlıklar iyidir. öyleyse var olan ne varsa iyidir ve şu kökenini araştırmaya çalıştığım kötülük bir töz değildir; çünkü bir töz olmuş olsaydı iyi olacaktı. kötülük ya bozulamaz bir töz olmalı, yani sahiden büyük bir iyilik olmalı ya da bozulabilir bir töz olmalı; yani iyi olmadıkça bozulması mümkün olmamalı.
bozulmaya yazgılı varlıklar iyidir. üstün iyi olmuş olsalardı ya da içlerinde hiç iyilik olmamış olsaydı bozulmaları da mümkün olmazdı. çünkü üstün iyi olmuş olsalardı zaten bozulmaları da söz konusu olmazdı. bozulma zarar verir; iyiyi eksiltmedikçe zarar diye de bir şey olmazdı. öyleyse ya bozulma zarar vermez; ama böyle bir şey mümkün değildir ya da hiç şüphe yok ki, bozulabilen her şey iyilik bakımından noksandır. ama tamamen iyilikten yoksun olmuş olsalardı hiçbir şekilde var olamazlardı. var olmuş olsalardı ve bozulmaları mümkün olmamış olsaydı daha iyi olurlardı; çünkü hiç bozulmadan kalıcı olurlardı.iyiliği bütünüyle kaybederek varlıkların daha iyi olduğunu söylemek kadar mantıksız bir şey olabilir mi? öyleyse varlıklar iyiliklerini bütünüyle kaybetmiş olsalardı bütünüyle hiçlik olurlardı. işte bu yüzden var oldukları sürece varlıklar iyidir. öyleyse var olan ne varsa iyidir ve şu kökenini araştırmaya çalıştığım kötülük bir töz değildir; çünkü bir töz olmuş olsaydı iyi olacaktı. kötülük ya bozulamaz bir töz olmalı, yani sahiden büyük bir iyilik olmalı ya da bozulabilir bir töz olmalı; yani iyi olmadıkça bozulması mümkün olmamalı.
7.08.2019
jorge luis borges
alberto manguel
"düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."
paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.
"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.
victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi.
borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."
ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."
sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"
yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akıl almaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır -dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."
"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.
"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."
"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu göz ardı etmedi."
"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."
"düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.
"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.
victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi.
borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."
ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."
sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"
yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akıl almaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır -dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."
"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.
"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."
"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu göz ardı etmedi."
"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."
30.06.2019
uzun lafın kısası
sigmund freud: anatomi yazgıdır.
adam fawer: nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.
augustinus: sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.
cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.
philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.
ece temelkuran: ne kadar çok güvenlik görevlisi varsa o kadar güvensiz bir yerde bulunuyorsunuz demektir.
doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.
howard fast: cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.
edmundo paz soldan: herkesin bir fiyatı vardır.
jostein gaarder: cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri, başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta acele eder çoğu kez.
montesquieu: bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.
turgenyev: umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.
adam fawer: nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.
augustinus: sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.
cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.
philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.
ece temelkuran: ne kadar çok güvenlik görevlisi varsa o kadar güvensiz bir yerde bulunuyorsunuz demektir.
doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.
howard fast: cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.
edmundo paz soldan: herkesin bir fiyatı vardır.
jostein gaarder: cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri, başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta acele eder çoğu kez.
montesquieu: bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.
turgenyev: umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.
14.06.2017
düşünümlü düşünce
jean-paul sartre: insan her zaman ya tam özgürdür ya da değildir.
francis herbert bradley: erdem üstünlüktür ve en üst üstünlüğe sahip kişi, en erdemli olandır.
harold j. laski: adaletin hüküm sürmediği toplum dengesizleşmiştir.
rene maunier: boyun eğdirilmiş halklara özdeşlik ve bütünlük duygusunu aşılamak sömürgeleştirmenin en önemli etkisidir.
jacques maritain: insanlar ancak ruhla gerçekten birbirlerine bağlanırlar, sadece ışık onları birleştirir, entelektüel ve akılcı tüm değerleri toplayan ve onları parçalanamaz yapan ışıktır.
charles b. renouvier: saf ahlak barıştır, uygulamalı ahlakın alanı savaştır.
philippe buchez: ne kadar büyük olursa olsun tek başına uzun zaman sürebilen bir güç örneği yoktur.
m. gonseth: mantık, herhangi bir nesnenin bilimidir.
françois simiand: fikirsiz olay, olaysız fikir yoktur.
james jeans: erdemler ve kötülükler çağlar geçtikçe yer değiştirmişlerdir. eskiden büyücüleri yakmak bir erdemdi ve faizle para vermek kötülüktü.
gaston bachelard: şiir, temelde yeni görüntülere duyulan özlemdir.
henri delacroix: ilkellerdeki, çocuklardaki, sıradan insanlardaki dil hiçbir zaman düşünümlü düşüncenin aynası değildir; dil onlarda, bir düşünüm aracı olmaktan çok bir eylem tarzı, bir davranış biçimidir.
saint augustinus: tanrım, kalbimiz sende dinleninceye kadar huzursuzdur.
immanuel kant: kavramsız, zorunlu bir tatminin nesnesi gibi görülen şey güzeldir.
francis herbert bradley: erdem üstünlüktür ve en üst üstünlüğe sahip kişi, en erdemli olandır.
harold j. laski: adaletin hüküm sürmediği toplum dengesizleşmiştir.
rene maunier: boyun eğdirilmiş halklara özdeşlik ve bütünlük duygusunu aşılamak sömürgeleştirmenin en önemli etkisidir.
jacques maritain: insanlar ancak ruhla gerçekten birbirlerine bağlanırlar, sadece ışık onları birleştirir, entelektüel ve akılcı tüm değerleri toplayan ve onları parçalanamaz yapan ışıktır.
charles b. renouvier: saf ahlak barıştır, uygulamalı ahlakın alanı savaştır.
philippe buchez: ne kadar büyük olursa olsun tek başına uzun zaman sürebilen bir güç örneği yoktur.
m. gonseth: mantık, herhangi bir nesnenin bilimidir.
françois simiand: fikirsiz olay, olaysız fikir yoktur.
james jeans: erdemler ve kötülükler çağlar geçtikçe yer değiştirmişlerdir. eskiden büyücüleri yakmak bir erdemdi ve faizle para vermek kötülüktü.
gaston bachelard: şiir, temelde yeni görüntülere duyulan özlemdir.
henri delacroix: ilkellerdeki, çocuklardaki, sıradan insanlardaki dil hiçbir zaman düşünümlü düşüncenin aynası değildir; dil onlarda, bir düşünüm aracı olmaktan çok bir eylem tarzı, bir davranış biçimidir.
saint augustinus: tanrım, kalbimiz sende dinleninceye kadar huzursuzdur.
immanuel kant: kavramsız, zorunlu bir tatminin nesnesi gibi görülen şey güzeldir.
9.11.2014
itiraflar
augustinus
yaratılan her şey akıp gider; onlarda ruhun dinleneceği bir sığınak yoktur.
güzel ifade edildi diye herhangi bir düşünceye ille de doğru, dudaklardan dökülen harfler kulağa hoş gelmedi diye ille de yanlış diyemeyiz.
"göklerin krallığı tevazu gösterenlere aittir."
nebridius: eğer tanrıya kötülük tarafından zarar verilebilirse o zaman tanrı her şeye gücü yeten bir varlık olmayacaktır; eğer tanrı kötülük tarafından zarar verilemeyecek bir varlıksa o zaman kötülükle savaşması için ne neden vardı?
madem ruhu tanrı yarattı; o zaman ruh niçin hata yapıyor?
sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.
mutlu bir yaşamın özlemini duyan insanların önceden ona aşina olmaları gerekir.
ışık, gözleri görmeyen birini rahatsız eder; ama gözleri iyi gören birini memnun eder.
"ne mutlu ruhta yoksul olanlara! çünkü göklerin krallığı onlarındır."
sanatların bilgisi hafızaya duyular aracılığıyla getirilmez; hafızanın kovuğundan çıkarlar.
hiç kimse katlanmak zorunda olduğu şeyi sevmez; katlanmayı sevse bile. katlanacağı hiçbir şey olsun istemez; katlanabildiği için sevinse bile.
"yarının derdi yarının olsun. her günün derdi kendine yeter."
peki beni yaratan kim? tanrım değil mi, yalnızca iyi olan; hatta iyiliğin kendisi olan tanrım? öyleyse neden ben kötülüğü isteyip iyiliği istemiyorum? layığımı bulup cezalandırılmam için mi böyle oluyor? benim içime bu acı tohumları koyan, bunları eken kim öyleyse; ben baştan sona tatlılar tatlısı tanrımın bir eseri olduğuma göre?
yaratılan her şey akıp gider; onlarda ruhun dinleneceği bir sığınak yoktur.güzel ifade edildi diye herhangi bir düşünceye ille de doğru, dudaklardan dökülen harfler kulağa hoş gelmedi diye ille de yanlış diyemeyiz.
"göklerin krallığı tevazu gösterenlere aittir."
nebridius: eğer tanrıya kötülük tarafından zarar verilebilirse o zaman tanrı her şeye gücü yeten bir varlık olmayacaktır; eğer tanrı kötülük tarafından zarar verilemeyecek bir varlıksa o zaman kötülükle savaşması için ne neden vardı?
madem ruhu tanrı yarattı; o zaman ruh niçin hata yapıyor?
sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.
mutlu bir yaşamın özlemini duyan insanların önceden ona aşina olmaları gerekir.
ışık, gözleri görmeyen birini rahatsız eder; ama gözleri iyi gören birini memnun eder.
"ne mutlu ruhta yoksul olanlara! çünkü göklerin krallığı onlarındır."
sanatların bilgisi hafızaya duyular aracılığıyla getirilmez; hafızanın kovuğundan çıkarlar.
hiç kimse katlanmak zorunda olduğu şeyi sevmez; katlanmayı sevse bile. katlanacağı hiçbir şey olsun istemez; katlanabildiği için sevinse bile.
"yarının derdi yarının olsun. her günün derdi kendine yeter."
peki beni yaratan kim? tanrım değil mi, yalnızca iyi olan; hatta iyiliğin kendisi olan tanrım? öyleyse neden ben kötülüğü isteyip iyiliği istemiyorum? layığımı bulup cezalandırılmam için mi böyle oluyor? benim içime bu acı tohumları koyan, bunları eken kim öyleyse; ben baştan sona tatlılar tatlısı tanrımın bir eseri olduğuma göre?
5.03.2014
yasak
milan kundera
hayat kısa; her anından yararlanmak gerek.
kıskançlık pek hoş bir karakter özelliği değildir; ama aşırıya kaçılmazsa, bütün sakıncalarına karşın, dokunaklı bir yanı vardır.
dostluk aşktan daha az oynak değildir ve dostluk üzerine hiçbir şey kurulamaz.
aşk gerçekte mantık dışı olan şeydir.
aziz paul: kalbi temiz, saf olanlar için her şey saftır.
tanrı'yı seven kişiye hiçbir şey yasak değildir. bir şeyi arzu ettiğimizde, onu tanrı'nın lütfuyla arzu ederiz. isa tek bir şeyi, bize sevginin kılavuzluk etmesini diliyordu.
aziz augustinus: tanrı'yı sev ve canının istediğini yap.
kendi hayatımdan daha büyük olan bir şey için yaşadığıma inanmasaydım, belki de hiç yaşayamazdım.
insan yalnızca kendisi için yaşar.
hayat kısa; her anından yararlanmak gerek.kıskançlık pek hoş bir karakter özelliği değildir; ama aşırıya kaçılmazsa, bütün sakıncalarına karşın, dokunaklı bir yanı vardır.
dostluk aşktan daha az oynak değildir ve dostluk üzerine hiçbir şey kurulamaz.
aşk gerçekte mantık dışı olan şeydir.
aziz paul: kalbi temiz, saf olanlar için her şey saftır.
tanrı'yı seven kişiye hiçbir şey yasak değildir. bir şeyi arzu ettiğimizde, onu tanrı'nın lütfuyla arzu ederiz. isa tek bir şeyi, bize sevginin kılavuzluk etmesini diliyordu.
aziz augustinus: tanrı'yı sev ve canının istediğini yap.
kendi hayatımdan daha büyük olan bir şey için yaşadığıma inanmasaydım, belki de hiç yaşayamazdım.
insan yalnızca kendisi için yaşar.
12.11.2012
ingiliz müziği
peter ackroyd
kendine karşı dürüst ol. o zaman başkalarına karşı da dürüst olursun.
düşler çok özel şeylerdir. sıradan dünyadaki herhangi bir şeyden çok daha fazla gerçek olabilirler.
st. augustine: gördüğünü yorumlayabilen kişi, onu yalnızca görmüş olandan daha yüce bir peygamberdir.
mutsuz olduğunda küçülüyorsun, daralıyorsun. hiç kimseciklerle kaynaşamıyorsun. gökyüzü üzerine çöküverecek sanıyorsun.
gerçek, herhangi bir uydurma öyküden daha tuhaftır.
hiçbir şeyden hiçbir şey çıkmaz.
dünya bir denizdir: içinde mutlaka hepimizin boğulması gereken denizdir, dünya.
günün sıcağının yolunu kesmek için onların sözcüklerini kendimizinkilerle karıştırıp dokuyarak dünyaya karşı barikat oluşturmak amacıyla da pekala kullanabiliriz kitaplarımızı.
kitaplar eskimez. onların gösterişli bir bilgelikle, buluşla yeniden can kazandırılmaya gereksinimleri vardır.
en iyi yürüyüş, belleğin yolunda yapılandır.
platon: müzik, şarkıcılar topluluğunu ya da bir araya toplanmış şarkıcıları onun aracılığıyla yönettiğimiz bilgidir.
yürümek en iyi ilaçtır derler. günde üç saat yürüyen kişi 7 yılda dünyanın çevresine eşit yol almış olur.
gerçek her zaman dürüstçe arandığı yerde bulunur.
insanın çerçevesi, doğadaki herhangi başka bir nesneden daha çok yılansı çizgilerden oluşmuş kısımlara sahiptir.
enerji her şeyi değiştirir. enerji ve hayal gücü dünyayı değiştirebilir.
hiçbir şey yitip gitmez: hep kalır o düşünceler, havada asılı.
joshua reynolds: hiç yoktan hiçbir şey var olamaz.
düş, dünyanın gizli yaşamını açığa çıkarır.
kendine karşı dürüst ol. o zaman başkalarına karşı da dürüst olursun.düşler çok özel şeylerdir. sıradan dünyadaki herhangi bir şeyden çok daha fazla gerçek olabilirler.
st. augustine: gördüğünü yorumlayabilen kişi, onu yalnızca görmüş olandan daha yüce bir peygamberdir.
mutsuz olduğunda küçülüyorsun, daralıyorsun. hiç kimseciklerle kaynaşamıyorsun. gökyüzü üzerine çöküverecek sanıyorsun.
gerçek, herhangi bir uydurma öyküden daha tuhaftır.
hiçbir şeyden hiçbir şey çıkmaz.
dünya bir denizdir: içinde mutlaka hepimizin boğulması gereken denizdir, dünya.
günün sıcağının yolunu kesmek için onların sözcüklerini kendimizinkilerle karıştırıp dokuyarak dünyaya karşı barikat oluşturmak amacıyla da pekala kullanabiliriz kitaplarımızı.
kitaplar eskimez. onların gösterişli bir bilgelikle, buluşla yeniden can kazandırılmaya gereksinimleri vardır.
en iyi yürüyüş, belleğin yolunda yapılandır.
platon: müzik, şarkıcılar topluluğunu ya da bir araya toplanmış şarkıcıları onun aracılığıyla yönettiğimiz bilgidir.
yürümek en iyi ilaçtır derler. günde üç saat yürüyen kişi 7 yılda dünyanın çevresine eşit yol almış olur.
gerçek her zaman dürüstçe arandığı yerde bulunur.
insanın çerçevesi, doğadaki herhangi başka bir nesneden daha çok yılansı çizgilerden oluşmuş kısımlara sahiptir.
enerji her şeyi değiştirir. enerji ve hayal gücü dünyayı değiştirebilir.
hiçbir şey yitip gitmez: hep kalır o düşünceler, havada asılı.
joshua reynolds: hiç yoktan hiçbir şey var olamaz.
düş, dünyanın gizli yaşamını açığa çıkarır.
15.04.2012
secretum
francesco sorti / rita monaldi
büyük sahtekârlıklar, büyük olanaklara ihtiyaç duyar. ve bunlara sadece devlet sahiptir.
her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.
"kaderin iyi de olsa, kötü de; hiçbir şey arkadaştan daha güvenilir değildir; ama onu en kolay saraylarda değil kırlarda bulursun."
gerçeğe ulaşma arzusu yakıcı bir şekilde hissedilmiyorsa asla ulaşılamayacaktır.
hiçbir edip, ne kadar büyük olursa olsun düzeltiyi reddetmemelidir; çünkü kendi bilgisinin yanılgısına düşmeyecek adam yoktur.
herkes gizeme bayılır. insanlığın yarısı kendi amaçlarında giz sahibi olmak isterler. öteki yarısı da kendilerine yarar sağlamak için bu gizi çözmeye çalışırlar.
aziz augustinus: iyiliğin yokluğundan kötülük doğar.
"büyüklerin özel nefretlerinden halkların mutsuzlukları doğar."
sophokles: hayat, mantık aranmadığı zaman daha güzeldir.
işinden yorulup evine döndüğün zaman merdivenin başında seni bekleyen kızını görmek kadar güzel bir şey yoktur. öyle neşe ve hevesle bekleyen çocuk seni karşılar; seni kucaklar, öper, seni karanlık düşüncelerden kurtaracak pek çok tatlı söz söyler, seni oynatır ve kederini, gamını dağıtır.
"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü tanrının krallığı onlarındır." (incil)
delinin özelliği, kendinden hoşnut olmamasıdır.
dünyayı yerinden oynatmak için bir çocuğun masumiyeti yeter. hiçbir şey ondan güçlü değildir.
solon: çok varlıklı insan eğer büyük nimetlerin tadını çıkararak hayatını iyi bir biçimde sonlandıramadıysa, gündelik yaşayandan daha mutlu değildir.
"gerçeğin olmadığı yerde gerçekmiş gibi yapmak en iyi şeydir."
insana hem kendi hem başkaları için zamansız bir bilgelikten daha tehlikeli bir şey yoktur.
iskender bütün dünyayı fethetti
bir kölenin verdiği içkiyle öldü
dara canını kurtardı savaşlardan
bessos'un hançerine kurban gitti
dünya tek ve devasa bir ziyafettir ve ziyafetlerin yasası şudur: "ya iç ya defol!"
insan anlamadığı şeyden korkar.
en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.
platon: seven kişinin çılgınlığı bütün çılgınlıkların en iyisidir.
büyük sahtekârlıklar, büyük olanaklara ihtiyaç duyar. ve bunlara sadece devlet sahiptir.her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.
"kaderin iyi de olsa, kötü de; hiçbir şey arkadaştan daha güvenilir değildir; ama onu en kolay saraylarda değil kırlarda bulursun."
gerçeğe ulaşma arzusu yakıcı bir şekilde hissedilmiyorsa asla ulaşılamayacaktır.
hiçbir edip, ne kadar büyük olursa olsun düzeltiyi reddetmemelidir; çünkü kendi bilgisinin yanılgısına düşmeyecek adam yoktur.
herkes gizeme bayılır. insanlığın yarısı kendi amaçlarında giz sahibi olmak isterler. öteki yarısı da kendilerine yarar sağlamak için bu gizi çözmeye çalışırlar.
aziz augustinus: iyiliğin yokluğundan kötülük doğar.
"büyüklerin özel nefretlerinden halkların mutsuzlukları doğar."
sophokles: hayat, mantık aranmadığı zaman daha güzeldir.
işinden yorulup evine döndüğün zaman merdivenin başında seni bekleyen kızını görmek kadar güzel bir şey yoktur. öyle neşe ve hevesle bekleyen çocuk seni karşılar; seni kucaklar, öper, seni karanlık düşüncelerden kurtaracak pek çok tatlı söz söyler, seni oynatır ve kederini, gamını dağıtır.
"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü tanrının krallığı onlarındır." (incil)
delinin özelliği, kendinden hoşnut olmamasıdır.
dünyayı yerinden oynatmak için bir çocuğun masumiyeti yeter. hiçbir şey ondan güçlü değildir.
solon: çok varlıklı insan eğer büyük nimetlerin tadını çıkararak hayatını iyi bir biçimde sonlandıramadıysa, gündelik yaşayandan daha mutlu değildir.
"gerçeğin olmadığı yerde gerçekmiş gibi yapmak en iyi şeydir."
insana hem kendi hem başkaları için zamansız bir bilgelikten daha tehlikeli bir şey yoktur.
iskender bütün dünyayı fethetti
bir kölenin verdiği içkiyle öldü
dara canını kurtardı savaşlardan
bessos'un hançerine kurban gitti
dünya tek ve devasa bir ziyafettir ve ziyafetlerin yasası şudur: "ya iç ya defol!"
insan anlamadığı şeyden korkar.
en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.
platon: seven kişinin çılgınlığı bütün çılgınlıkların en iyisidir.
20.04.2011
karakter aşınması
richard sennett
aynen çocuklar konusunda olduğu gibi: bir olay esnasında orada değilsen her şeyi ancak iş işten geçtikten sonra öğrenirsin.
kişi, şirkete güvenemeyeceğini anladığında kendini daha iyi pazarlar.
ona göre aile, yeni ekonominin yüzergezer değerlerinin aksine, sorumluluğu, güvenilirliği, bağlılığı ve hayatta bir hedef sahibi olmayı vurgulamalı. bunların hepsi de uzun vadeli erdemler.
kısa epizotlardan ve fragmanlardan oluşan bir toplumda, kişi nasıl bir kimlik anlatısı ve yaşam öyküsü geliştirebilir?
rutin, belirli bir noktada zararlı hale gelmeye başlar. çünkü insan kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirir; çalışma zamanı üzerindeki kontrolün yitmesi ise insanın zihnen öldüğü anlamına gelir.
sempati kesinlikle öngörülebilir veya rutin bir duygu değildir.
işbölümünün ilerlemesiyle birlikte, emeğiyle geçinen insanların çoğunun işi bir dizi çok basit işlemle, hatta bir veya iki işlemle sınırlı hale gelir. bütün hayatı birkaç basit işlemi gerçekleştirmekle geçen adam son derece aptal ve cahil hale gelir.
ucuz adamlar pahalı makinelere ihtiyaç duyar.
yüksek vasıflı adamlar ise alet kutusundan başka pek bir şeye ihtiyaç duymaz.
esnek bir rejimde, işin zorluğu verimsizlik yaratır.
sıradışı insanlar sürekli uçurumun kenarında yaşayarak bilenirler.
karakter özellikleri, geçmişi terk etmek ve düzensizliğin ortasında hayatta kalmak becerileri de, uçurumun kenarında yaşamanın biçimleridir.
insanlar olumludan çok olumsuz uyaranlara karşı duyarlıdır. sizi mutlu edecek birkaç şey varken, kendinizi kötü hissettirecek sayısız etken bulunur.
bu şekilde sürekli riske maruz kalmak, karakter duygunuzu iyice aşındırır.
risk almayla ilgili birçok araştırma, insanların en büyük mutluluğu bir kopuşa, ayrılışa karar verdikleri zaman yaşadığını gösterir.
oscar wilde: bütün sanat eserleri, bir yüzey ve sembolden ibarettir.
hesiodos: işini yarına veya ertesi güne erteleme; işini erteleyen ambarını dolduramaz; amaçsızca zamanını harcar. özen gösterdikçe güzelleşir yaptığın iş; işini erteleyen kendi sonunu hazırlar.
hesiodos: insan gündüzleri çalışıp didinir, geceleri acıyla kıvranır.
"çok gördüm öfkeli rüzgarın
olgun başakları kökünden kopardığını
ve uzaklara saçtığını, tam da
çiftçi arpa harmanı için yola koyulmuşken
dönen siyah bulutuyla fırtına
hem orağı hem de boyunlarından kesilmiş başakları ötelere savurdu" (vergilius)
pico della mirandola: insan karmaşık, çok çeşitli ve ölümlü bir varlıktır. ancak bu değişken koşullar altında, insana istediğini elde etme ve istediği olma şansı verilmiştir. dünyayı bize miras kaldığı biçimiyle korumak yerine, baştan şekillendirmemiz gereklidir. onurumuz da, bunu yapabilme gücümüze bağlıdır. kendinden hiçbir şey üretememek, ne büyük bir zavallılıktır.
dünyadaki görevimiz yaratmaktır ve bu yaratıların en büyüğü de kendi yaşam hikayemizi şekillendirmektir. güçlü karakter sahibi olan bir insanın temel özelliklerinden biri, deneyimlerine şekil verme gücüdür.
aziz augustinus: ellerinizi kendi üzerinizden çekin; kendini inşa etmeye çalışan insan ancak bir yıkıntı meydana getirir.
michel foucault: disiplin kişinin kendisini cezalandırmasıdır.
ruhen hepimiz birer göçmeniz.
thomas watson: sadakat insanı her gün doğru karar vermek zahmetinden kurtarır.
salman rüşdi: modern benlik, hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz, sallantılı bir binadır.
biz kelimesi daha genel bir düzlemde, bir ülkedeki sorunlu etnik yapıyı veya ülkenin iç savaşlar tarihini gizleme işlevi görür. günümüzde bu kurgusal biz, kapitalizmin yeni ve şiddetli bir biçimine karşı savunma sağlamak için tekrar yaşama dönmüştür.
insanlar muhtaç olmaktan dolayı utanç duymaya başlayınca, diğerlerine karşı iyice şüpheci ve güvensiz olurlar.
kendisine ihtiyaç duyulmadığını hisseden kişi, doğal olarak, çevresine tepkisiz hale gelir.
aynen çocuklar konusunda olduğu gibi: bir olay esnasında orada değilsen her şeyi ancak iş işten geçtikten sonra öğrenirsin.kişi, şirkete güvenemeyeceğini anladığında kendini daha iyi pazarlar.
ona göre aile, yeni ekonominin yüzergezer değerlerinin aksine, sorumluluğu, güvenilirliği, bağlılığı ve hayatta bir hedef sahibi olmayı vurgulamalı. bunların hepsi de uzun vadeli erdemler.
kısa epizotlardan ve fragmanlardan oluşan bir toplumda, kişi nasıl bir kimlik anlatısı ve yaşam öyküsü geliştirebilir?
rutin, belirli bir noktada zararlı hale gelmeye başlar. çünkü insan kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirir; çalışma zamanı üzerindeki kontrolün yitmesi ise insanın zihnen öldüğü anlamına gelir.
sempati kesinlikle öngörülebilir veya rutin bir duygu değildir.
işbölümünün ilerlemesiyle birlikte, emeğiyle geçinen insanların çoğunun işi bir dizi çok basit işlemle, hatta bir veya iki işlemle sınırlı hale gelir. bütün hayatı birkaç basit işlemi gerçekleştirmekle geçen adam son derece aptal ve cahil hale gelir.
ucuz adamlar pahalı makinelere ihtiyaç duyar.
yüksek vasıflı adamlar ise alet kutusundan başka pek bir şeye ihtiyaç duymaz.
esnek bir rejimde, işin zorluğu verimsizlik yaratır.
sıradışı insanlar sürekli uçurumun kenarında yaşayarak bilenirler.
karakter özellikleri, geçmişi terk etmek ve düzensizliğin ortasında hayatta kalmak becerileri de, uçurumun kenarında yaşamanın biçimleridir.
insanlar olumludan çok olumsuz uyaranlara karşı duyarlıdır. sizi mutlu edecek birkaç şey varken, kendinizi kötü hissettirecek sayısız etken bulunur.
bu şekilde sürekli riske maruz kalmak, karakter duygunuzu iyice aşındırır.
risk almayla ilgili birçok araştırma, insanların en büyük mutluluğu bir kopuşa, ayrılışa karar verdikleri zaman yaşadığını gösterir.
oscar wilde: bütün sanat eserleri, bir yüzey ve sembolden ibarettir.
hesiodos: işini yarına veya ertesi güne erteleme; işini erteleyen ambarını dolduramaz; amaçsızca zamanını harcar. özen gösterdikçe güzelleşir yaptığın iş; işini erteleyen kendi sonunu hazırlar.
hesiodos: insan gündüzleri çalışıp didinir, geceleri acıyla kıvranır.
"çok gördüm öfkeli rüzgarın
olgun başakları kökünden kopardığını
ve uzaklara saçtığını, tam da
çiftçi arpa harmanı için yola koyulmuşken
dönen siyah bulutuyla fırtına
hem orağı hem de boyunlarından kesilmiş başakları ötelere savurdu" (vergilius)
pico della mirandola: insan karmaşık, çok çeşitli ve ölümlü bir varlıktır. ancak bu değişken koşullar altında, insana istediğini elde etme ve istediği olma şansı verilmiştir. dünyayı bize miras kaldığı biçimiyle korumak yerine, baştan şekillendirmemiz gereklidir. onurumuz da, bunu yapabilme gücümüze bağlıdır. kendinden hiçbir şey üretememek, ne büyük bir zavallılıktır.
dünyadaki görevimiz yaratmaktır ve bu yaratıların en büyüğü de kendi yaşam hikayemizi şekillendirmektir. güçlü karakter sahibi olan bir insanın temel özelliklerinden biri, deneyimlerine şekil verme gücüdür.
aziz augustinus: ellerinizi kendi üzerinizden çekin; kendini inşa etmeye çalışan insan ancak bir yıkıntı meydana getirir.
michel foucault: disiplin kişinin kendisini cezalandırmasıdır.
ruhen hepimiz birer göçmeniz.
thomas watson: sadakat insanı her gün doğru karar vermek zahmetinden kurtarır.
salman rüşdi: modern benlik, hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz, sallantılı bir binadır.
biz kelimesi daha genel bir düzlemde, bir ülkedeki sorunlu etnik yapıyı veya ülkenin iç savaşlar tarihini gizleme işlevi görür. günümüzde bu kurgusal biz, kapitalizmin yeni ve şiddetli bir biçimine karşı savunma sağlamak için tekrar yaşama dönmüştür.
insanlar muhtaç olmaktan dolayı utanç duymaya başlayınca, diğerlerine karşı iyice şüpheci ve güvensiz olurlar.
kendisine ihtiyaç duyulmadığını hisseden kişi, doğal olarak, çevresine tepkisiz hale gelir.
31.01.2010
uzun lafın kısası
elfriede jelinek: herkes bir gün karısının kıçıyla yetinmek zorunda kalacaktır.
gandhi: haksızlığa sapıp bütün insanlar tarafından takip edileceğine, adaletle hareket edip tek başına kal, daha iyi.
juvenalis: insanların delik pelerinleriyle söylemeye cesaret edemeyeceği pek çok şey vardır.
margaret mead: kendini adamış, bilinçli, küçük bir grup insanın dünyayı değiştirebileceğinden asla şüphe etmeyiniz. aslına bakarsanız, şimdiye kadar bunu başarmış olan yalnızca onlardır.
napolyon: insanlar faziletlerinden ziyade ahlaksızlıklarıyla daha kolay yönetilirler.
ingeborg bachmann: yasak levhaları, buyruk levhaları olmaksızın düşünmekten ve özgürlükten korkuyoruz; insanlar özgürlüğü sevmiyor. özgürlük nerede boy göstermişse insanlar onunla bozuşmuştur.
augustinus: yaratılan her şey akıp gider; onlarda ruhun dinleneceği bir sığınak yoktur.
luigi pirandello: yaşantıların mutlu düzenliliği içinde yaşayanlar, tüm kuralların dışında yaşayan biri için hangi şeylerin gerçek ya da gerçeğe benzer olabileceğini tasarlayamazlar.
platon: devletler ancak krallar filozof ya da filozoflar kral olunca mutlu olabilirler.
madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.
karl wrichs: doğaya aykırı aşk diye bir şey yoktur. gerçek aşk neredeyse doğa da oradadır.
j.g. ballard: biz, ayak değirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.
gandhi: haksızlığa sapıp bütün insanlar tarafından takip edileceğine, adaletle hareket edip tek başına kal, daha iyi.
juvenalis: insanların delik pelerinleriyle söylemeye cesaret edemeyeceği pek çok şey vardır.
margaret mead: kendini adamış, bilinçli, küçük bir grup insanın dünyayı değiştirebileceğinden asla şüphe etmeyiniz. aslına bakarsanız, şimdiye kadar bunu başarmış olan yalnızca onlardır.
napolyon: insanlar faziletlerinden ziyade ahlaksızlıklarıyla daha kolay yönetilirler.
ingeborg bachmann: yasak levhaları, buyruk levhaları olmaksızın düşünmekten ve özgürlükten korkuyoruz; insanlar özgürlüğü sevmiyor. özgürlük nerede boy göstermişse insanlar onunla bozuşmuştur.
augustinus: yaratılan her şey akıp gider; onlarda ruhun dinleneceği bir sığınak yoktur.
luigi pirandello: yaşantıların mutlu düzenliliği içinde yaşayanlar, tüm kuralların dışında yaşayan biri için hangi şeylerin gerçek ya da gerçeğe benzer olabileceğini tasarlayamazlar.
platon: devletler ancak krallar filozof ya da filozoflar kral olunca mutlu olabilirler.
madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.
karl wrichs: doğaya aykırı aşk diye bir şey yoktur. gerçek aşk neredeyse doğa da oradadır.
j.g. ballard: biz, ayak değirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.
3.06.2008
sevgi üstüne
jose ortega y gasset
normal bir erkek, karşılaştığı hemen her kadından hoşlanır.
gerçek sevginin en büyük belirtisi şudur: sevgiliye, yer birliğinin sağladığından daha derin bir bağlılık ve içtenlikle yakın olmak. aslında bu, o kişiyle canlı bir birliktelik yaşamak demektir. sevgiliyle birlikte var olma durumu içinde, nasıl olursa olsun, onun alınyazısını paylaşarak birlikte olmak. bir hırsızı seven kadın, kendi bedeni nerede bulunursa bulunsun, duygularıyla hapiste yaşıyor demektir.
sevgi üzerinde en iyi düşünebilecek olanlar, sevgi deneyimini en az yaşamış olanlardır; oysa sevgiyi yaşamış olanlar, bu konuda düşünme yetisi olmayanlar, sevgiyi saran o yanar döner, hiçbir zaman yakalanamayacak renkli tüyleri inceden inceye çözümlemeden geçirme yetisi olmayanlardır.
chateaubriand'da -gerçekten sevgi duyamayan bir insanda- karşısındakinde sevgi yaratabilme yeteneği vardı. chateaubriand'ı tanıyan sayısız kadın birdenbire, ömür boyu sürecek bir sevgiyle tutulmuştu ona. chateaubriand, sevgiyi her zaman 'yaratılmış' olarak bulur. yaratmak için uğraşmak zorunda kalmaz. kadın, onun yakınından şöyle bir geçer ve birdenbire büyük bir elektriklenmeyle sarsılır. hemen o anda ve tümüyle teslim ederkendini.
sevgiyle nefret; arzunun, iştahın ya da şehvetin iki değişik biçimidir. sevgi, iyi olduğu sürece iyi bir şeye karşı duyulan arzudur. olumsuz bir arzu olan nefretse, kötülüğün yadsınmasıdır. kendimizi ruhsal bir devinim içinde, bir nesneye doğru yönelmiş ve hiç durmadan iç benliğimizden başka birine doğru akar durumda bulmamız, sevginin ve nefretin temel özelliğidir. sevdiğimizde, içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terk ederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz. sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir.
st. augustine, "sevgim benim ağırlık merkezimdir; o nereye giderse, ben de oraya giderim." der. sevgi, sevilen şeye doğru bir çekilmedir. (sevgim ağırlık merkezimdir: ben onun sayesinde hareket ediyorum.)
mariana alcoforado: bana yaşattığın mutsuzluklar için yüreğimin derinliklerinden teşekkür ediyorum sana; seni tanımadan önce yaşadığım sakin günlerden nefret ediyorum.
gerçek bir düşünürün bir tek kuramı vardır. gerçekten kuramcı bir yaratılışla, görünüşte kuramcı olan kişi arasındaki temel ayrım da burada yatar.
gerçeğin tersine, düşündüklerimiz ve duyduklarımız birbirinden kopuk, çelişik ve çokbiçimlidir.
imgelemimiz, başka birisine aslında onda bulunmayan üstünlükleri yansıttığında, aşık oluruz. stendhal'a göre sevgi körlükten de beter bir durum içinde doğar; düş ürünüdür. gerçek olanı görmemekle kalmaz; onun yerine konacak bir gerçeklik yaratır.
aşk ölür; çünkü doğuştan sakattır.
yüce bir ruhun ateşli tutkuya boyun eğmesi güç iştir.
don juan, kadınları seven erkek değil, kadınların sevdiği erkektir.
kadın ruhu, erkeğinkine göre gizilgüç açısından kasılıp daralmaya daha yatkındır; bunun tek nedeni de kadının daha merkezcil, bütünleşmiş ve esnek bir zihni olmasıdır. zihne yapısını ve tutarlılığını kazandıran işlev dikkattir. yüksek düzeyde bütünleşmiş bir zihin, yüksek düzeyde yoğunlaşabilmeyi de birlikte getirir. kadın zihninin, yaşamın her evresinde yalnızca bir tek şeye yönelen, bir tek dikkat eksenine doğru eğilimli bir zihin olduğu söylenebilir. kadın zihnini bu tek merkezli yapısına karşılık, erkeğinkinde her zaman pek çok merkez vardır. ruhsal anlamda bir erkek ne denli erkek olursa, zihni o denli çok sayıda, birbirinden ayrılmış kısma bölünmüş olur. bir yanımız iyice siyaset ve iş yaşamına gömülmüştür; oysa öteki yanımız zihinsel meraklar peşinde koşar; daha başka bir yanımız da cinsel zevklere yönelir.
insanların çoğu sanattan gerçek zevk almadan ölür giderler.
bir insanın özünden kaynayıp taşan sevgi hiçbir durumda ölemez. duyarlı ruhun üzerinde sonsuza dek sürecek, aşıya benzer bir iz bırakır.
sevgi, bir bakıma kusursuzluğa ulaşma çabasıdır.
platon: sevgi, güzellik içinde üretmek ve doğurmak için duyulan arzudur.
tüm sevgilerin özünde, seven kişinin, belli bir eksiksizlik taşıyormuş gibi görünen bir başka varlıkla birleşme arzusu yatar. öyleyse sevgi, ruhlarımızın bir bakıma üstün, ortalamadan daha yüksek, yüce olan bir şeye doğru kayması demektir.
aslında hiç kimse nesneleri çıplak gerçeklikleri içinde görmez. bunun gerçekleştiği gün, dünyanın son günü olacaktır; en büyük aydınlanma günü olacaktır.
düşünmeye yatkın, her konuyu en derin noktasına dek izlemeye alışmış bir insan için, dışadönük birinin dikkatinin bir nesneden ötekine atlayıp durması can sıkıcı bir şeydir. tam tersine, dışadönük kişi de, düşünürün, bir çukurun dibini kazıyıp duruyormuş gibi ilerleyen dikkatinin yavaşlığından yorulur, bıkar, sıkılır.
aşık olmak, bir dikkat olgusudur; ama normal insanda ortaya çıkan anormal bir dikkat durumudur.
aşık olmanın düşük bir zihinsel durum, bir tür geçici aptallık olduğunu kabul edelim. bilincimiz felce uğramadan, alıştığımız dünya kısıtlanmadan aşık olmamız olanaksızdır.
cinsel içgüdünün işe karışmadığı sevgi yoktur. sevgi, bu içgüdüyü kaba bir güç olarak, bir teknenin rüzgarı kullandığı gibi kullanır.
aşık olmak, aslında bir büyülenmedir.
erkeklerin plastik bakımdan en güzel kadınlara pek aşık olmadıkları her zaman dikkatimi çekmiştir. her toplumda, tiyatrolarda ve toplantılarda, kamusal anıtlarmış gibi parmakla gösterilen birkaç "resmi güzel" vardır; oysa erkeklerin kişisel aşk ateşleri pek bunlara yönelmez. bu tür güzellik öylesine kesin bir biçimde estetiktir ki, kadını bir sanat nesnesine dönüştürür, yalıtlayarak belli bir uzaklığa yerleştirir. o kadın beğenilir -uzaklığı düşündüren bir duygudur bu- ama sevilmez. aşkın öncü gücü olma görevini üstlenen yakınlaşma arzusu, salt bu beğenmenin getirdiği uzaklık nedeniyle olanaksızlaşır. olağanüstü güzellik, ince duyarlılıkları olan erkeklerin bir kadını çekici bulmalarına engel olur. bir yüzün aşırı mükemmellikte olması, o yüzün sahibini nesnelleştirmeye ve bir estetik nesne olarak zevkle seyredebilmek için ondan uzakta durmaya iter bizi. "resmi güzeller"e aşık olanlar yalnızca alıklar ve bakkal çıraklarıdır. resmi güzeller kamusal anıtlardır; insanın kısa bir süre, uzaktan seyredeceği ilginç nesnelerdir. onların yanında insan kendisini aşık gibi değil, turist gibi hisseder.
insan, arzuladığı şeyi sevmeyi öğrenebilir: sevdiğimiz şeyi de arzularız; çünkü onu severiz.
yaşamı uyum olarak betimlemek yanılgılıdır. minimum uyum sağlamadan yaşamak olanaksızdır; ama yaşamın şaşırtıcı olan yanı, atak, son derece cesur, öncelikle uyumsuz biçimler yaratmasıdır; gene de bu biçimler kendilerini minimal durumlara uyarlayıp sağ kalmayı başarırlar.
bilmecelerimiz ve sorunlarımız, çoğu zaman, soru iminin o yalancı, süslü kıvrımlarını takınmış gizli yanıtlardır aslında.
bir erkeğin gururunu en çok okşayacak şey, kadınların kendisini ilginç bulduklarını söylemeleridir. ilginç erkeğe, tek bir kadın değil, birçok kadın aşık olur.
yaşamın herhangi bir sorunuyla uğraşırken, eksiksizliğe ulaşmak, çok eksikli kalmak demektir; niceliksel yargılar da, daha çok tipik durumları, normları, eğilimleri dile getirmek için verilir.
sevgi, ruhun en incelikli ve en kapsayıcı edimi olduğundan, ruhun durumunu ve özünü yansıtır; sevgi içindeki insanın nitelikleri ister istemez sevginin kendisine atfedilmelidir. eğer o birey duyarlı değilse, sevgisi nasıl duygu yüklü olabilir? o kişi derinlikten yoksunsa, sevgisi nasıl derin olabilir? insan nasılsa, sevgisi de öyledir.
insan, sevgi denen görüngüyü, ta içinden açık seçik görmek isterse, her şeyden önce, sevginin, hemen herkesin ulaşabileceği, içinde yaşadığımız toplum, ırk, ulus ve dönem söz konusu olmadan her dakika her yerde olan evrensel bir duygu olduğu yolundaki yaygın fikirden kendisini kurtarmak zorundadır. sevgi az rastlanan bir olay; ancak belli ruh yapısındakilerin yaşamayı umabilecekleri bir duygudur: aslında, bazı bireylerde bulunan, normalde başka yeteneklerle birlikte bahşedilen; ama tek başına da görülebilen özgül bir yetenektir.
sevgi yüzünden birisini ya da kendini öldüren kişi, bu işi kavga, servet kaybı vb. gibi başka bir nedenle de yapacaktır.
normal bir erkek, karşılaştığı hemen her kadından hoşlanır.gerçek sevginin en büyük belirtisi şudur: sevgiliye, yer birliğinin sağladığından daha derin bir bağlılık ve içtenlikle yakın olmak. aslında bu, o kişiyle canlı bir birliktelik yaşamak demektir. sevgiliyle birlikte var olma durumu içinde, nasıl olursa olsun, onun alınyazısını paylaşarak birlikte olmak. bir hırsızı seven kadın, kendi bedeni nerede bulunursa bulunsun, duygularıyla hapiste yaşıyor demektir.
sevgi üzerinde en iyi düşünebilecek olanlar, sevgi deneyimini en az yaşamış olanlardır; oysa sevgiyi yaşamış olanlar, bu konuda düşünme yetisi olmayanlar, sevgiyi saran o yanar döner, hiçbir zaman yakalanamayacak renkli tüyleri inceden inceye çözümlemeden geçirme yetisi olmayanlardır.
chateaubriand'da -gerçekten sevgi duyamayan bir insanda- karşısındakinde sevgi yaratabilme yeteneği vardı. chateaubriand'ı tanıyan sayısız kadın birdenbire, ömür boyu sürecek bir sevgiyle tutulmuştu ona. chateaubriand, sevgiyi her zaman 'yaratılmış' olarak bulur. yaratmak için uğraşmak zorunda kalmaz. kadın, onun yakınından şöyle bir geçer ve birdenbire büyük bir elektriklenmeyle sarsılır. hemen o anda ve tümüyle teslim ederkendini.
sevgiyle nefret; arzunun, iştahın ya da şehvetin iki değişik biçimidir. sevgi, iyi olduğu sürece iyi bir şeye karşı duyulan arzudur. olumsuz bir arzu olan nefretse, kötülüğün yadsınmasıdır. kendimizi ruhsal bir devinim içinde, bir nesneye doğru yönelmiş ve hiç durmadan iç benliğimizden başka birine doğru akar durumda bulmamız, sevginin ve nefretin temel özelliğidir. sevdiğimizde, içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terk ederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz. sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir.
st. augustine, "sevgim benim ağırlık merkezimdir; o nereye giderse, ben de oraya giderim." der. sevgi, sevilen şeye doğru bir çekilmedir. (sevgim ağırlık merkezimdir: ben onun sayesinde hareket ediyorum.)
mariana alcoforado: bana yaşattığın mutsuzluklar için yüreğimin derinliklerinden teşekkür ediyorum sana; seni tanımadan önce yaşadığım sakin günlerden nefret ediyorum.
gerçek bir düşünürün bir tek kuramı vardır. gerçekten kuramcı bir yaratılışla, görünüşte kuramcı olan kişi arasındaki temel ayrım da burada yatar.
gerçeğin tersine, düşündüklerimiz ve duyduklarımız birbirinden kopuk, çelişik ve çokbiçimlidir.
imgelemimiz, başka birisine aslında onda bulunmayan üstünlükleri yansıttığında, aşık oluruz. stendhal'a göre sevgi körlükten de beter bir durum içinde doğar; düş ürünüdür. gerçek olanı görmemekle kalmaz; onun yerine konacak bir gerçeklik yaratır.
aşk ölür; çünkü doğuştan sakattır.
yüce bir ruhun ateşli tutkuya boyun eğmesi güç iştir.
don juan, kadınları seven erkek değil, kadınların sevdiği erkektir.
kadın ruhu, erkeğinkine göre gizilgüç açısından kasılıp daralmaya daha yatkındır; bunun tek nedeni de kadının daha merkezcil, bütünleşmiş ve esnek bir zihni olmasıdır. zihne yapısını ve tutarlılığını kazandıran işlev dikkattir. yüksek düzeyde bütünleşmiş bir zihin, yüksek düzeyde yoğunlaşabilmeyi de birlikte getirir. kadın zihninin, yaşamın her evresinde yalnızca bir tek şeye yönelen, bir tek dikkat eksenine doğru eğilimli bir zihin olduğu söylenebilir. kadın zihnini bu tek merkezli yapısına karşılık, erkeğinkinde her zaman pek çok merkez vardır. ruhsal anlamda bir erkek ne denli erkek olursa, zihni o denli çok sayıda, birbirinden ayrılmış kısma bölünmüş olur. bir yanımız iyice siyaset ve iş yaşamına gömülmüştür; oysa öteki yanımız zihinsel meraklar peşinde koşar; daha başka bir yanımız da cinsel zevklere yönelir.
insanların çoğu sanattan gerçek zevk almadan ölür giderler.
bir insanın özünden kaynayıp taşan sevgi hiçbir durumda ölemez. duyarlı ruhun üzerinde sonsuza dek sürecek, aşıya benzer bir iz bırakır.
sevgi, bir bakıma kusursuzluğa ulaşma çabasıdır.
platon: sevgi, güzellik içinde üretmek ve doğurmak için duyulan arzudur.
tüm sevgilerin özünde, seven kişinin, belli bir eksiksizlik taşıyormuş gibi görünen bir başka varlıkla birleşme arzusu yatar. öyleyse sevgi, ruhlarımızın bir bakıma üstün, ortalamadan daha yüksek, yüce olan bir şeye doğru kayması demektir.
aslında hiç kimse nesneleri çıplak gerçeklikleri içinde görmez. bunun gerçekleştiği gün, dünyanın son günü olacaktır; en büyük aydınlanma günü olacaktır.
düşünmeye yatkın, her konuyu en derin noktasına dek izlemeye alışmış bir insan için, dışadönük birinin dikkatinin bir nesneden ötekine atlayıp durması can sıkıcı bir şeydir. tam tersine, dışadönük kişi de, düşünürün, bir çukurun dibini kazıyıp duruyormuş gibi ilerleyen dikkatinin yavaşlığından yorulur, bıkar, sıkılır.
aşık olmak, bir dikkat olgusudur; ama normal insanda ortaya çıkan anormal bir dikkat durumudur.
aşık olmanın düşük bir zihinsel durum, bir tür geçici aptallık olduğunu kabul edelim. bilincimiz felce uğramadan, alıştığımız dünya kısıtlanmadan aşık olmamız olanaksızdır.
cinsel içgüdünün işe karışmadığı sevgi yoktur. sevgi, bu içgüdüyü kaba bir güç olarak, bir teknenin rüzgarı kullandığı gibi kullanır.
aşık olmak, aslında bir büyülenmedir.
erkeklerin plastik bakımdan en güzel kadınlara pek aşık olmadıkları her zaman dikkatimi çekmiştir. her toplumda, tiyatrolarda ve toplantılarda, kamusal anıtlarmış gibi parmakla gösterilen birkaç "resmi güzel" vardır; oysa erkeklerin kişisel aşk ateşleri pek bunlara yönelmez. bu tür güzellik öylesine kesin bir biçimde estetiktir ki, kadını bir sanat nesnesine dönüştürür, yalıtlayarak belli bir uzaklığa yerleştirir. o kadın beğenilir -uzaklığı düşündüren bir duygudur bu- ama sevilmez. aşkın öncü gücü olma görevini üstlenen yakınlaşma arzusu, salt bu beğenmenin getirdiği uzaklık nedeniyle olanaksızlaşır. olağanüstü güzellik, ince duyarlılıkları olan erkeklerin bir kadını çekici bulmalarına engel olur. bir yüzün aşırı mükemmellikte olması, o yüzün sahibini nesnelleştirmeye ve bir estetik nesne olarak zevkle seyredebilmek için ondan uzakta durmaya iter bizi. "resmi güzeller"e aşık olanlar yalnızca alıklar ve bakkal çıraklarıdır. resmi güzeller kamusal anıtlardır; insanın kısa bir süre, uzaktan seyredeceği ilginç nesnelerdir. onların yanında insan kendisini aşık gibi değil, turist gibi hisseder.
insan, arzuladığı şeyi sevmeyi öğrenebilir: sevdiğimiz şeyi de arzularız; çünkü onu severiz.
yaşamı uyum olarak betimlemek yanılgılıdır. minimum uyum sağlamadan yaşamak olanaksızdır; ama yaşamın şaşırtıcı olan yanı, atak, son derece cesur, öncelikle uyumsuz biçimler yaratmasıdır; gene de bu biçimler kendilerini minimal durumlara uyarlayıp sağ kalmayı başarırlar.
bilmecelerimiz ve sorunlarımız, çoğu zaman, soru iminin o yalancı, süslü kıvrımlarını takınmış gizli yanıtlardır aslında.
bir erkeğin gururunu en çok okşayacak şey, kadınların kendisini ilginç bulduklarını söylemeleridir. ilginç erkeğe, tek bir kadın değil, birçok kadın aşık olur.
yaşamın herhangi bir sorunuyla uğraşırken, eksiksizliğe ulaşmak, çok eksikli kalmak demektir; niceliksel yargılar da, daha çok tipik durumları, normları, eğilimleri dile getirmek için verilir.
sevgi, ruhun en incelikli ve en kapsayıcı edimi olduğundan, ruhun durumunu ve özünü yansıtır; sevgi içindeki insanın nitelikleri ister istemez sevginin kendisine atfedilmelidir. eğer o birey duyarlı değilse, sevgisi nasıl duygu yüklü olabilir? o kişi derinlikten yoksunsa, sevgisi nasıl derin olabilir? insan nasılsa, sevgisi de öyledir.
insan, sevgi denen görüngüyü, ta içinden açık seçik görmek isterse, her şeyden önce, sevginin, hemen herkesin ulaşabileceği, içinde yaşadığımız toplum, ırk, ulus ve dönem söz konusu olmadan her dakika her yerde olan evrensel bir duygu olduğu yolundaki yaygın fikirden kendisini kurtarmak zorundadır. sevgi az rastlanan bir olay; ancak belli ruh yapısındakilerin yaşamayı umabilecekleri bir duygudur: aslında, bazı bireylerde bulunan, normalde başka yeteneklerle birlikte bahşedilen; ama tek başına da görülebilen özgül bir yetenektir.
sevgi yüzünden birisini ya da kendini öldüren kişi, bu işi kavga, servet kaybı vb. gibi başka bir nedenle de yapacaktır.
20.04.2008
quills
philip kaufman
bazı adamlar kurtarılamaz.
şehvetini beslemeyi kim istemez? her ahlaksız açlığı?
insan avcı olmaktan av olmaya ne kadar da çabuk geçebilir! zevk birisinden nasıl da alınıp başkasına verilebilir!
aziz augustine meleklerin ve iblislerin aramızda dolaştığını söyler. bazen ikisi birden aynı adamın ruhunu zapt eder. o zaman kimin gerçekten iyi kimin kötü olduğunu nasıl bilebiliriz?
yangın resmi çizmek yangın çıkarmaktan daha iyi değil mi?
zirveye ulaşmak için daha büyük bedel ödemek lazım. kucağıma oturmalısın. "okuyucularından çok fazla şey bekliyorsun sen." bazı şeyler kağıda aittir, diğer şeyler hayata.
sohbet, vücudun başka organları gibi en iyi ıslanınca olur.
deli bir koca suçlu bir kocadan daha iyidir.
politikanın birinci kuralı. kafanın vurdurulmasını isteyen, asla giyotini indiren değildir.
hayatta gördüklerimden sonra ilgimi çeken çok az şey oluyor.
profesör, colombe'un eteğini belinin bile üzerine çekti. bırak öğreteyim sana dedi. aşkın yollarını öğreteyim. bununla beraber çoraplarını indirdi. dizlerinin altına kadar indirdi. orada bacaklarının arasında durdu. bir lale kadar pembe, bir balık kadar ıslak. onun venüs tepesine baktı. sarı tüylü kukusuna. tanrı'nın kırpan gözüne.
sayfalarda bu kadar kötü bir kadın olmasam gerçek hayatta iyi bir kadın olamazdım.
genç bir kadının hayatında kitapları bir kenara bırakıp deneyimle öğrenmesi gereken zaman gelir.
seslendirmememiz gereken hisler vardır. çünkü yapmamız gereken şeyleri yapmaya itebilirler bizi.
tanrı adına kan döken ilk insan ben değilim. sonuncu da olmayacağım.
her birimizin içinde öyle güzellik ve çirkinlik var ki.. hiçbir insan bundan ayrı değil.
özgürlüğü en olmayacak yerlerden birinde buldu o. bir mürekkep şişesinin dibinde. bir kalemin ucunda. ama sizi önceden uyarayım. hikâyesi kanlı. karakterleri ise ahlaksız. temaları ise sıhhatsiz. ama fazileti bilmek için ahlaksızlığı da bilmek şarttır. ancak o zaman bir adamı tam olarak bilebilirsiniz. o yüzden gelin. size meydan okuyorum. sayfayı çevirin.
bazı adamlar kurtarılamaz.şehvetini beslemeyi kim istemez? her ahlaksız açlığı?
insan avcı olmaktan av olmaya ne kadar da çabuk geçebilir! zevk birisinden nasıl da alınıp başkasına verilebilir!
aziz augustine meleklerin ve iblislerin aramızda dolaştığını söyler. bazen ikisi birden aynı adamın ruhunu zapt eder. o zaman kimin gerçekten iyi kimin kötü olduğunu nasıl bilebiliriz?
yangın resmi çizmek yangın çıkarmaktan daha iyi değil mi?
zirveye ulaşmak için daha büyük bedel ödemek lazım. kucağıma oturmalısın. "okuyucularından çok fazla şey bekliyorsun sen." bazı şeyler kağıda aittir, diğer şeyler hayata.
sohbet, vücudun başka organları gibi en iyi ıslanınca olur.
deli bir koca suçlu bir kocadan daha iyidir.
politikanın birinci kuralı. kafanın vurdurulmasını isteyen, asla giyotini indiren değildir.
hayatta gördüklerimden sonra ilgimi çeken çok az şey oluyor.
profesör, colombe'un eteğini belinin bile üzerine çekti. bırak öğreteyim sana dedi. aşkın yollarını öğreteyim. bununla beraber çoraplarını indirdi. dizlerinin altına kadar indirdi. orada bacaklarının arasında durdu. bir lale kadar pembe, bir balık kadar ıslak. onun venüs tepesine baktı. sarı tüylü kukusuna. tanrı'nın kırpan gözüne.
sayfalarda bu kadar kötü bir kadın olmasam gerçek hayatta iyi bir kadın olamazdım.
genç bir kadının hayatında kitapları bir kenara bırakıp deneyimle öğrenmesi gereken zaman gelir.
seslendirmememiz gereken hisler vardır. çünkü yapmamız gereken şeyleri yapmaya itebilirler bizi.
tanrı adına kan döken ilk insan ben değilim. sonuncu da olmayacağım.
her birimizin içinde öyle güzellik ve çirkinlik var ki.. hiçbir insan bundan ayrı değil.
özgürlüğü en olmayacak yerlerden birinde buldu o. bir mürekkep şişesinin dibinde. bir kalemin ucunda. ama sizi önceden uyarayım. hikâyesi kanlı. karakterleri ise ahlaksız. temaları ise sıhhatsiz. ama fazileti bilmek için ahlaksızlığı da bilmek şarttır. ancak o zaman bir adamı tam olarak bilebilirsiniz. o yüzden gelin. size meydan okuyorum. sayfayı çevirin.
2.04.2008
modernliğin eleştirisi
alain touraine
ilerlemenin bolluk, özgürlük ve eşitliğe doğru bir gidiş olduğu ve bu üç amacın birbirine sıkı sıkıya bağlı bulunduğu fikri, tarihin sürekli bir biçimde çürüttüğü bir ideolojiden başka bir şey değildir.
insan kültürü her şeyden önce içgüdülerin bastırılmasıdır.
her toplumsal sorun, son çözümlemede geçmişle gelecek arasında bir mücadeledir.
diderot: insan ancak, ödül bekleme ya da cezadan korkma gibi bayağı bir neden olmaksızın, tüm tutkularını kendi türünün genel çıkarı için seferber ettiğinde tam ya da erdemli insandır: bu, yiğitçe bir çaba olmasına karşın, asla kendi özel çıkarlarıyla da ters düşmez.
kant: iyi hükümdarı tanımlayan, erdemle mutluluğun, yani yasayla bireyin, sistemle edimcinin birlikteliğidir.
montesquieu: hakların güvence altına alınmadığı ve erkler ayrımının belirlenmediği bir toplum çatısızdır.
insan, mutluluğunun ya da kendisine erdemli olduğu öğretilen şeyin peşinde koştuğunda değil; göreve, evrensel olanın nüfuzundan başka bir şey olmayan bir bilgi görevine boyun eğdiğinde ahlaksal bir öznedir. "bilme cesaretini göster. kendi öz anlığını kullanma cesaretini göster." der kant.
augustinus: insan bir hasır otudur, doğanın en zayıf canlısıdır; ama düşünen bir hasır otudur. tüm evrenin onu ezmek için silahlarını kuşanması gerekmez. bir buhar, bir damla su onu öldürmek için yeterlidir. ama evren onu ezse bile, insan kendisini öldürenden daha soylu olacaktır; çünkü öldüğünü ve dünyanın kendisi karşısında sahip olduğu avantajı bilir. demek ki, bizim bütün saygınlığımız düşünmededir.
max horkheimer: tam olarak gelişmiş bir birey, tam olarak gelişmiş bir toplumun gerçekleşmiş mükemmelliğidir.
pierre soulages: resim, bir iletişim yöntemi değildir. yani, bir anlam aktarmaz; kendisi anlam oluşturur. resme bakan için, bakan kişinin ne olduğuna bağlı olarak anlam yaratır.
jean-paul sartre: insan kendi tasarısından başka bir şey değildir; ancak kendini gerçekleştirdiği takdirde varolur; dolayısıyla edimlerinin bütününden, kendi yaşamından başka hiçbir şey değildir.
ilerlemenin bolluk, özgürlük ve eşitliğe doğru bir gidiş olduğu ve bu üç amacın birbirine sıkı sıkıya bağlı bulunduğu fikri, tarihin sürekli bir biçimde çürüttüğü bir ideolojiden başka bir şey değildir.insan kültürü her şeyden önce içgüdülerin bastırılmasıdır.
her toplumsal sorun, son çözümlemede geçmişle gelecek arasında bir mücadeledir.
diderot: insan ancak, ödül bekleme ya da cezadan korkma gibi bayağı bir neden olmaksızın, tüm tutkularını kendi türünün genel çıkarı için seferber ettiğinde tam ya da erdemli insandır: bu, yiğitçe bir çaba olmasına karşın, asla kendi özel çıkarlarıyla da ters düşmez.
kant: iyi hükümdarı tanımlayan, erdemle mutluluğun, yani yasayla bireyin, sistemle edimcinin birlikteliğidir.
montesquieu: hakların güvence altına alınmadığı ve erkler ayrımının belirlenmediği bir toplum çatısızdır.
insan, mutluluğunun ya da kendisine erdemli olduğu öğretilen şeyin peşinde koştuğunda değil; göreve, evrensel olanın nüfuzundan başka bir şey olmayan bir bilgi görevine boyun eğdiğinde ahlaksal bir öznedir. "bilme cesaretini göster. kendi öz anlığını kullanma cesaretini göster." der kant.
augustinus: insan bir hasır otudur, doğanın en zayıf canlısıdır; ama düşünen bir hasır otudur. tüm evrenin onu ezmek için silahlarını kuşanması gerekmez. bir buhar, bir damla su onu öldürmek için yeterlidir. ama evren onu ezse bile, insan kendisini öldürenden daha soylu olacaktır; çünkü öldüğünü ve dünyanın kendisi karşısında sahip olduğu avantajı bilir. demek ki, bizim bütün saygınlığımız düşünmededir.
max horkheimer: tam olarak gelişmiş bir birey, tam olarak gelişmiş bir toplumun gerçekleşmiş mükemmelliğidir.
pierre soulages: resim, bir iletişim yöntemi değildir. yani, bir anlam aktarmaz; kendisi anlam oluşturur. resme bakan için, bakan kişinin ne olduğuna bağlı olarak anlam yaratır.
jean-paul sartre: insan kendi tasarısından başka bir şey değildir; ancak kendini gerçekleştirdiği takdirde varolur; dolayısıyla edimlerinin bütününden, kendi yaşamından başka hiçbir şey değildir.






