31.5.19

uzun lafın kısası

cicero: halkın selameti en yüce yasadır.

jean meslier: insanlar hayal hastalarıdır. ilaçlarına alıcı bulmak için, çıkarcı şarlatanlar, hep insanların deliliklerini, budalalıklarını sürdürmeye özen gösterirler.

nabizade nazım: bir kadının elinden her şey gelir.

samipaşazade sezai: bilinmez ki, şark'ta her hakikat kadınlar gibi örtülüdür.

mizancı murat: hareketimi şunun bunun bileceğine, diyeceğine göre ayarlamıyorum. vicdanımın hükmü onu icap ettiriyor.

şemsettin sami: şu kadınları insan kafese kapasa da fayda yok, zapt olunamazlar.

ahmet mithat efendi: insanoğlunun yaratılışının gereğidir; insan kendi mutluluğundan yalnız kendinin haberdar olmasıyla kanaat etmez, herkesi de haberdar etmek ister.

direktör ali bey: bir memleketin büyümesi ahalisinin çoğalmasına ve ahalinin çoğalması da ticaret ve zanaatın varlığına bağlıdır. bu servet sebeplerine sahip olan bir şehir mutlaka büyür ve kale içinde bulunması büyümesine asla engel olmaz.

namık kemal: kendinden başka gönlümde bir şey bırakmadın.

safveti ziya: genç kızların yerleşmiş hiçbir tabiatları yoktur. onlar için her gün, her saat yeni bir şey hazırlar. bugün neşeli, yarın mahzundurlar. şimdi hayattan bezgin görünürlerken biraz sonra hayata dört elle sarılırlar. her defasında da "ne yapalım, tabiatımız böyle!" diyerek kendilerini anlatmak isterler. sözün kısası, genç kızlar saygıya ve sevgiye değer oldukları kadar sakınılacak, çekinilecek varlıklardır. başkalarına karışmam; fakat ben onlardan pek korkarım.

nabizade nazım: izdivaç muhabbetin mezarıdır.

recaizade mahmut ekrem: kadınlar çok muzırdırlar. onlar azap meleklerinin yeryüzünde ortaya çıkmış benzerleridir. bizi cennet kapısından cehenneme düşürürler.

yuval noah harari: tarihin en kesin yasalarından biri şudur: lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. insanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

29.5.19

eylül

mehmet rauf

adi denilen kadınların diğerlerinden sadece şu farkları vardır ki onlarda her şey önceden bellidir, aldanmak tehlikesi yoktur. kimle iş gördüğünüzü bilirsiniz.

emin olun ki istiskalin ne olduğunu bilmeyen bir mahluk varsa o da kadındır. fakat ihanete gelince.. bakınız bunda benzeri yoktur. sanki sadece bunun için yaratılmıştır.

biz papaz değiliz ki bu manastırda yaşayalım. hayat kalabalık, güzel hava içinde olur. kalabalık içinde yalnız yaşamak, kalabalık içinde gezip beraber bir köşeye kaçmak, işte asıl zevk budur. insan, kalpleri birbirine bağlayan bu bağları o zaman anlar. öyle bir yer olmalı ki insan kalabalıkta yaşamalı fakat içine girmeden.

herkesin hayatında başkalarının iğrenç bulacakları anlar vardır.

dünyada intikam kadar tanımadığım bir his yoktur. bugün beni döven birini yarın biri döverken görsem ağlayacağım gelir.

azıcık fedakârlık olmayınca hiçbir şeyin uygulamaya geçmesi mümkün değildir.

eğer bütün ıstıraplarım bir ses bulsaydı hiç şüphe yok ki bu kadar vahşi, bu kadar merdümgiriz, bu kadar mutsuz olur, bu kadar karamsar ve karanlık olurdu.

insanın, hayatını temizliği, saflığı, dürüstlüğü için feda edebileceği bir kadın bulmanın ne kadar güç olduğunu düşündükçe kalbi ağlayacak kadar derin bir acıyla sızlıyordu. onun gibi biri; kendi şüphelerini, hâlâ tedavi edilemeyen bütün yaralarını ipek elleriyle saracak, onları iyi edecek, saflık ve sakin bir hayat içinde güzel kokularla dolduracak bir kadın..

kadınlar daima heyecan, daima telaş ederler; daima sinirleri rahatsızdır ve başları ağrır.

bir kadın mutlu etmek isterse her şeyi, severse her şeyi yapar.

türklük eğer kurtulacaksa kadınlar tarafından ve kadınlar sayesinde kurtarılacaktır. bunun için kadınlarımızı yükseltmeye çalışalım. yalnız, yalnız buna.

her şey boş, hep felsefeler, inançlar, sistemler.. hepsi. lakin bu kadınlardan bir tane olmayacak mıydı ki yüce bir ihtiyaca gönül versin ve tutkunu olsun, hayalî yüksek fikirlere özlem duysun, bu lekelerden tiksinsin, pak ve parlak yaşasın? hiç, hiçbir tane? halbuki o, bu imkânsızlığı olabilir zannetmişti.

ah, sadece aşk, sadece birbirini sevenlerin her şeyi unutup aydınlık, yaldızlı gördükleri coşkulu ve heyecanlı rüya var, sadece o, sadece o.

27.5.19

aşk-ı memnu

halit ziya uşaklıgil

insan halk için değil kendisi için yaşamalıdır.

öyle zamanlar olur ki gözyaşları mantıktan çok selamet verir.

dünyada en güzel şeyler çılgınlıklardan meydana gelir.

işte kır eğlenceleri böyledir. insan eğlenmek ümidiyle gider; eğlenmemiş, yorulmuş, kırılmış olarak döner.

kadınlar takip edildikçe içleri ferahtır. sizin hâlâ onlarla meşgul olmanız, hâlâ onların arkasından koşmanız çoğunlukla kalplerinin ihtiyacını karşılamaya kâfi gelir. fakat kayıtsız kalmanızı asla affedemezler ve o zaman o ilk düşüşten sonra onlar sizi takip eder.

bu bir mevsimlik sevişmenin son günleri onun için öyle bir dönemin başlangıç zamanı olmuştu ki o dönem sırasında elde olmadan, henüz aşk bıkkınlığının başladığı apaçık anlaşılacak kadar hisler açıklık kazanmaksızın, sevilen kadına yüklenecek kusurlar bulunur, onu aşkın baharında süsleyen bütün hülya çiçekleri artık solgun görünür. bir vakitler sevmek için icat olunan sebepler yavaş yavaş sevmemek için birer sebep kuvvetini alır.

hasta odaları hiçbir vakit, hiç kimse için pek iyi bir yer değildir.

nihayet erkeklerin hayatında bir saat çalar ki bütün o gelip geçici sevdaları bırakarak hayatta saadeti bir genç kızın ellerinde aramak zamanını hatırlatır.

25.5.19

şıpsevdi

hüseyin rahmi gürpınar

ey zarafetine kurban olduğum cananım sabret. sevgimizin iftarı yakındır.

en samimi sevdalar umutsuz olanlarıdır.

karşımızdakine hoşnutluk vermenin en uygun yolu, yalnız dinlemek, kısa takdir kelimeleriyle karşınızdakinin zekâsına hayret etmek ve dinlemektir.

"âşık âlemi kör, dört tarafını duvar sanırmış."

az bilmek ve bildiğini insanlık için bilgi gayesi ve bundan dolayı kendini de her şeyin âlimi sanmak, bu çeşit öğrenim erbabını hakikatten çok hayale, ciddiyetten çok bilgiçliğe sevk eder. şarlatanlık bu gibi noksan bilgilerden çıkar. şarlatanlar işte böyle yetişir.

incelmek, kâmil olmak için daha çok yontulmak lazım. çok yontulmak lazım.

kişinin tavrı kendi aynasıdır.

en büyük edebi başarı, eserin sanat harikası olmasında değildir. o eseri methedecek dostların olmasındadır. şimdi bendeniz yazar arkadaşlarımın çekiciliklerinden birkaçını yemlemezsem, sonra benim yayımlanacak eserimi övmek için acele eden olur mu?

bir şeye başlayıp da yarım bırakmak uğur değildir.

yaşamak en sade tarifiyle emelleri yenilemekten başka bir şey değildir. şu kadar ki çevre ve zaman değişikliği ve yaş ilerledikçe emellerin çeşidi değişir. en emelsiz yaşamaya uğraşan filozofların şu kararlarında bile bir amaç, bir arzu gizlidir.

kardeşiniz meftun bey'in kardeşime görücü göndermesi evin içinde büyük bir fırtına kopardı. annem küplere bindi. pederim para vermekten korktuğu için o hiçbir şeye binmek istemez. o da yaya olarak öfkelendi. birbirlerini yediler. ne anlamsız şamata!

başkasında kınadığımız, eleştirdiğimiz durumların birçoğunu nefsimize uygun buluruz da kendi kendimizi ayıplama, kınama aklımıza gelmez.

"ger bana uymazsa eyyam, uyarım eyyama ben."

züğürtlere sınırsız hayal kadar ruha mutluluk veren seyrangâh mı olur? hayal, o sermayesiz servet, yokluk içinde o varlıktır ki hayal ve yaratma kuvveti geniş olan hayal erbabı şu âlemde imkânsız sayılan ne cennetler, ne bedava mutluluklar verir. her hakikatin sonucu hayal değil midir? daima biri diğerini izleyen bu iki kelime arasında avunmak yolunu keşfedebilenler akıllı kimseler sayılırlar.

"hakikatin şimşekleri fikirlerin çarpışmasından doğar."

insanların bütün mutsuzlukları, talihsizlikleri, kendilerini doğa kanunlarına uydurmayı bilmemelerindendir.

dünyada her şey bir sebeptir. insanların en büyük filozofundan en küçük işçisine kadar cümlesinin görevi, işi, gücü işte bu sebepleri güzel kullanmaya yol aramaktır.

şimdiki hastalıkların çoğu kötü yaşamaktan dolayı ihtiyarlardan çok gençlere geliyor.

16.5.19

mektup

peride celal

dünya güzel, insanlar kötü. her şey bozuluyor, çok çabuk bozuluyor.

her ölüm, hiç beklenmeyen bir başka ölümün habercisidir. arkada kalanlara küçük bir selam, bir işaret, "avanti, avanti" diyen.

psikanaliz, kendisini tanımayı bilmeyen insana, bilgisizliğe karşı tutulan yol gösterici bir ışıktır.

psikanaliz, hastayı düşünceyle kavrayıp ona sezgilerle yaklaşılan garip bir serüvendir.

biz ruh doktorları da bir bakıma oyunculara benzeriz. hastalarımızın karşısında sahne alırız.

iyi bir ruh doktoru hiçbir zaman şaşırmaz.

insanlar giyindikleri zaman değişiyorlar. kötülükleri, tutkuları, sanki taktıkları kravatlar, giydikleri ceketler, gömleklerle birlikte geçiriyorlar sırtlarına.

acıların başka çareleri de vardır. yaşamak biraz, gönlünüzce dinlenerek.

catherine david: "belki karanlık indiğinde, belki karabasanlarla boğuştuğunuzda, fırtına yaklaştığında ve gökyüzünde bulutlar birbiri üstüne yuvarlandığında, belki pencerenin ardında rüzgâr uluduğunda, belirsiz görüntüler perde arkalarında kımıldadıklarında, belki kepenkler gıcırdadığında. işte o zaman biri konuşmaya başlarsa aydınlıklar açılır birdenbire."

15.5.19

vatan yahut silistre

namık kemal

kendinden başka gönlümde bir şey bırakmadın.

gönülde keramet mi vardır nedir? bazı zamanlar oluyor, görünmeyeni, fark edilmeyeni de biliyor.

kötülüğün önünü mezar kadar hapishane de alır.

merhamet! böyle tepeden tırnağa ışıktan oluşmuş bir vücuda, taştan yapılmış bir gönül yakışmaz.

en güzel çiçeklerin arasında yılan da bulunuyor.

anneciğim! anneciğim! daima babamı düşünmem için açtığın, hazırladığın zihinde başkası geziyor. daima seni sevmek için terbiye ettiğin, büyüttüğün gönülde başkası hüküm sürüyor.

hayat ne kadar hayret verici şeylerle doluymuş. birkaç gün önce yanımda biri ağlasa, mutluluk gözyaşları döküyor sanırdım. bugün, duyduğum kahkahalar bile kulağıma yasmış gibi geliyor. birkaç gün önce, gamlı bulutlarda şimşek çaktıkça biri gülüyor gibi görünürdü bana. bugün ise yeni açmış güllerde çiğ görsem, birinin gözyaşı dökülmüş sanıyorum. birkaç gün önce yüzüm gülüyordu, sanki her şey benimle beraber gülüyordu. bugün gönlüm ağlıyor, sanki her şey gönlümle beraber ağlıyor.

ya rabbi! ya rabbi! insanın yüzü gibi gönlünü meydanda yaratsaydın ne olurdu?

ömrümün her lezzetini kaybettikten sonra kara toprağın nesi var? birkaç dakikalık can acısından mı korkacağım?

acaba birbirinden ayrılmış da ölmüş iki garibin toprağını havada birleştirecek kadar feleğin insafı yok mudur?

biz osmanlı değil miyiz? osmanlıların şanı, ne zaman olursa olsun vatanın en küçük faydası için ölmektir. her yerde her zaman bu yolda ölmeye hazırız.

top atışı başladı. gülle arasından geçmeli. savaşta bundan daha güvenli yol yoktur.

insan zayıf, insan zavallı.. bir türlü kendini yenemiyor. bir türlü huylarından vazgeçemiyor. ben de kendimi gönlüme söz geçirir sanırdım, heyhat!

kuşların ölümü

ahmet telli


gülüşü süt mavisi insanlar vardı / nerdeler şimdi
çoğunun adını unuttum çoğunun kimliğinde kazınmış adresler
nevin canına kıydı geçen gün, şiir gibi bir kızdı bilirsin
öner enfarktüs geçirmiş içerde, kesik kesik öksürürdü eskiden
ayşe ise acemi bir sokak yosması artık
bu kent kuşların intiharını umursamıyor artık

13.5.19

araba sevdası

recaizade mahmut ekrem

aşk her şeyi unutturur.

"bağımlılığın her türlüsü insanlara türlü maskaralıklar ettirir. özellikle aşk ve sevda insanı hepsinden ziyade maskara eder."

kadınlar çok muzırdırlar. onlar azap meleklerinin yeryüzünde ortaya çıkmış benzerleridir. bizi cennet kapısından cehenneme düşürürler. bir âmâya demişler ki: "eşiniz bir güldür." o da, "dikenlerinden öyle anlıyorum." cevabını vermiş.

sokrates: kadın her türlü fenalığın kaynağıdır.

"oyunda talihi yâr olan aşkta şanssız, oyunda talihi yâr olmayan aşkta şanssız olur." (fransız atasözü)

aristophanes: dünyada kadınlar kadar idaresi zor mahluk yoktur. ne deliler ne de canavarlar onlar kadar kaçınılmaya layık olamaz.

"kız dinle nush ü pendimi kavline sadık ol
gönle rıza-i kaynanayı kul halayık ol
kim der sana ki bir çamura var bulaşık ol
ne kesret ile zahide ne pek de açık ol
olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol" (enderunlu vasıf)

"bir siyeh-çerde civandır
hüsnü mümtaz-ı cihandır
aşkı gönlümde nihandır
bunca dem bunca zamandır" (enderunlu vasıf)

(bir karayağız delikanlıdır.
güzelliği dünyada önde gelenlerdendir
aşkı bunca zamandır gönlümde gizlidir)

sevda -ki bir insanın yalnız gönlüne değil akıl ve fikrine, cüzi iradesine velhasıl bütün duyularına, manevi yetilerine hakimdir- daima şüphe ve kuruntular içinde bulunmaktan hoşlandığından kulak ve göz her işittiği, her gördüğü şeyi onun mizacına göre işitip görmeye, akıl yetisi her hükmünü onun arzusuna göre vermeye mecburdur.

11.5.19

seyahat jurnali

direktör ali bey

bir memleketin büyümesi ahalisinin çoğalmasına ve ahalinin çoğalması da ticaret ve zanaatın varlığına bağlıdır. bu servet sebeplerine sahip olan bir şehir mutlaka büyür ve kale içinde bulunması büyümesine asla engel olmaz.

siirt'in garip hallerinden biri olarak minare dilenciliği gördüm. şöyle ki: elbise veya toplu bir para veyahut inek gibi büyük bir şey dilenmek isteyen fakir, bir minareye çıkarak sabahtan akşama kadar, "yarabbi! bana falan şeyi ver!" diye günlerce bağırıp dua ediyor ve bazısının da istediğinin hayır sahipleri tarafından karşılandığı oluyor.

kürt kadınları ev işlerini gördükten sonra tarlalarda kocalarıyla beraber çalışırlar ve erkeklerinden çok iş görürler. bu kadınlar tesettüre dikkat etmezler. bununla beraber ırz ve namuslarını korumak çok önemlidir. bir delikanlı bir kızın ırzına saldırırsa ikisini birden öldürürlermiş. delikanlı kızı kaçırıp derhal başka bir köyde nikah etmedikçe.

dağdan inerek ikindi vakti van gölü'nün kenarındaki tatvan isminde bir ermeni köyüne geldik ve gölün kenarına çadır kurup gece kaldık.

bağdat'a gidenler mutlaka bir çıban çıkarırlar.

ertesi gün tekrar şehre çıkarak biraz dolaştığım sırada emirin evinin açık duran kapısından içeri bakmaktayken kapıcılık eden bir arap, "avluda vahşi hayvanlar vardır, görmek isterseniz buyurunuz." diye davet etti ve ben kapıdan içeri girince kapıyı kapadı. etrafıma bakarak ne göreyim? avlunun bir köşesinde bağsız, zincirsiz bir dişi aslan yatıyor ve gözlerini üzerime dikerek korkunç korkunç bakıyor! hayvanı görür görmez kapıya doğru fırladımsa da arap bir eliyle kapıyı tutup diğer elini "bahşiş" diye uzattı. arap'ın yüzüne birkaç para atarak kapıyı açtırıp kendimi sokağa attım ve kapının karşısındaki dükkan sahiplerinin bana bakarak gülümsemelerinden bu yolda bahşiş verenlerin birincisinin ben olmadığımı da anladım.

9.5.19

felâtun bey ile râkım efendi

ahmet mithat efendi

her başlangıçta, her siftahta bir bereket olduğu işi bilenlerce inanılan bir şeydir.

ben kadınlara asla yaranmak hevesinde bulunmadığım için beni seviyorlar. eğer siz de bu halde olursanız daha çok muvaffakiyete ulaşabilirsiniz.

bir hocanın hakkını vermezlerse o hoca da hizmetini terk etmekte haklıdır.

saman altından su yürütmek ve karda gezip de izini belli etmemek râkım kadar aklı başında delikanlıların işidir, bu hallerin aksi bir hal ararsanız onun örneğini de felâtun bey'de bulacaksınız.

şiir insanı yakmadıktan sonra ne işe yarar?

aşkın bir de böyle kavuşma içinde ayrılık tarafı vardır ki bunun erbabı biraz nadirce bulunursa da nadir erbabı bunun zevkini de emsali pek nadir zevklerden bulur.

o şehvet denilen şey yok mu? pek murdardır. ama gerçekten murdardır. aşk ruhu denilen hayali varlığın temiz eteği, murdar şehvetle kirlenince zevki kaçar. lakin o zaman hırs ve kibir insanın gözlerine perde çektiğinden insan o lekeyi göremez.

şarapla kızışan şairane fikirleri nereme sokayım? şarapla kızışan aşk ve muhabbet ne işe yarar?

ayrılık ve mahrumiyetteki, hem de beraberlik içindeki ayrılık ve mahrumiyetteki hayallerin lezzetinde görülen o devam, ne devamıdır? bir kendinden geçme ve baygınlıktan ibaret olup devamı da birkaç saniyeden ibaret olan ve bir nevi hastalıktan, marazdan başka uygun bir tabiri olmayan şehvetperestlikteki düşüşün hızı hesaba katılacak bir şeydir.

insan kırk yılı arzulu kalsa, aşktan beklenen lezzet kırk yıl devam eder.

bir mirasyedinin istikrarsız servetine ancak dalkavuklar itibar eder. mirasyedinin servetinin istikrarsız servet olduğu, bin kadar deneyimle kesinliğe varmış bir hakikattir.

ah! bu aşk insanı nasıl ihya eden bir histir!

insanoğlunun yaratılışının gereğidir; insan kendi mutluluğundan yalnız kendinin haberdar olmasıyla kanaat etmez, herkesi de haberdar etmek ister. beş liralık bir saate, yirmi beş liralık veyahut daha fazla bir paha etmek üzere elmaslı kordon takmak gibi gösterişler bu karakterin en adi mertebesinin gereklerindendir.

zarar kârın öz kardeşidir. bugün kaybettinse yarın kazanırsın.

ah insan kısmı böyledir! bilhassa genç kısmı böyledir. insan başkalarının yaşadığı tecrübelere güvenemez, güvenmek için ise hazır denenmiş olanları bizzat denemek ister ve halbuki bu tecrübeden, pişmanlıktan başka bir şey hasıl olmaz.

ömrümüz o kadar azdır ki bu alemde en şiddetli ihtiyaçla muhtaç olduğumuz tecrübeleri bizzat yaşayarak onlardan edilecek istifadeyi etmeye süresi yeterli değildir. başkalarının tecrübelerini kabul edip önemsersek belki rahatça, serbestçe, namusluca yaşayabilmeye muvaffak oluruz.

8.5.19

phaidon

platon

felsefe, sanatların en yükseğidir.

dostlarım, insanların haz adını verdikleri şey görünüşte ne gariptir! onunla karşıtı sayılan acı arasında ne tuhaf bağıntılar var! onlar insanda aynı zamanda yan yana bulunmak istemezler. ama birini kovalayıp yakaladınız mı, çifte varlıkları sanki tek bir başa bağlanmış gibi, öbürünü hemen her zaman yakalamak zorunda kalırsınız.

kendilerini gerçekten felsefeye vermiş olanların, yalnız ölmek ve ölmüş olmak için çalıştıklarını halk bilmez görünür. bu doğru ise, bütün hayatı boyunca yalnız ölüm emelini besledikten sonra, ölüm gelince, uzun zamandan beri o kadar istenilen, o kadar aranılan şeye karşı isyan edilmesi şüphesiz çok saçma olur.

ten bizi her neviden istekler, tutkular, korkular, kuruntularla, bin türlü saçmalıklarla doldurur; öyle ki haklı olarak denildiği gibi, bir an olsun onunla gerçekten düşünmek mümkün olmaz. kavgalar, geçimsizlikler, çabalamalar yalnız tenden ve onun isteklerinden değil de nereden geliyor? bütün bunlar, mal ve para hırsından çıkıyor. bizi mal ve para biriktirmeye zorlayan sebep ise, ihtiyaçlarının kölesi bulunduğumuz tendir.

gerçekten saf olmayan biri için saf olan bir şeyi kavramak imkânsızdır.

gerçek filozofların ölmeye çalışmaları, bütün insanlar içinde de en az onların ölümden korkmaları bir hakikattir.

tek sağlam para bilgeliktir. yüreklilik, ölçülülük, adalet, her şey ancak bununla satın alınır.

yeryüzünün bir çukurunda kapanıp kalmakla onun yukarısında oturduğumuzu sanırız.

7.5.19

intibah

namık kemal

kadınlar sahibini, hakimini bilir.

insan vicdanındaki sırları, kalbin en gizli köşelerine ulaşmadıkça bulmak imkansızdır. kalbin sırları bilinmedikçe bir adamı söylenen sözlerle etkilemekse tamamıyla olmayacak bir şeydir. çünkü fikir her ne düşünür ve görürse, zihnindeki hazlarla ve gönlündeki kederlerle karşılaştırır. benzerse kabul eder, benzemezse etmez.

ilkbaharın en büyük güzelliği -çokluğu ve alışılmışlığı bakımından oldukça hor gördüğümüz- çimenlerdir. dünyada renklerin en kararında olanı yeşilden tatlı renk mi vardır? bahar mevsiminde yeryüzünün her zerresi yeşillenir.

insan bir garip hayvandır, her şeye alışır, her alışmadığı şeyden korkar.

hatta kendini insan sanan ve gerçeği söylemek gerekirse bitkiden farkları, iradesiyle yer değiştirme gücünden ibaret birtakım beylerimiz de ötede beride rast geldikleri hanımlara yeşillenmeye çalışırlar.

ne yazık! insan için her gün ortaya çıkan bin türlü isteğin kaçına zafer nasip olur!

insan her adımını mezardan uzaklaştırmak için atar, yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır.

ölüm korkusunun bütün insanlığı kapsaması, ölümün bir kişiye bir kez gelmesi bakımından alışkanlığa olanak vermemesindendir.

fırsat bir kez başlayınca birbirini takip edegelmek çok rastlanan olaylardandır.

ne yararı var, ülkemizde herkes ve özellikle kadınlar için büyüklük, hükümet hizmetinde büyümeye bağlı sanılmaktadır.

sadi şirazi: işe yarayan yalan, ortalığı karıştıran doğrudan yeğdir.

bir güzeli severdi; fakat yılan bir çiçeği nasıl severse bu da öyle severdi, bir adamı nasıl sararsa bu da öyle kucaklamaya çalışırdı, nasıl kucakladığına dünya yüzü göstermezse bu da öyle hissetmek arzusunda bulunurdu.

şiddetli etkilere yine şiddetli etkilerle üstünlük sağlanır.

garip bir durumdur, insan ne kadar genç, ne kadar deneyimsiz, ne kadar mahcup olursa olsun kendisine özgü bir sır, bir teşebbüs peyda ettiği gibi derhal çocukluktan erkekliğe geçer. nefsinde hemen her şey için bir yeterlik, bir iktidar görür. her işe karışmak ister, hiçbir türlü tavır içinde olmaktan çekinmez.

insan olana insanca davranmak herkesin görevidir.

mahcubiyet korkusuyla ikiyüzlülüğe razı olmak insan için ne garip eksikliktir! hele bir yalanı düzenleyip karşısındakini ikna etmek için parlak safsatalar, etkili sözler ararken kendi yalanına bazen kendi de inanacak noktaya gelmek ne tuhaf aymazlıktır!

insan tabiatın ne garip oyuncağıdır!

dünyada kim vardır ki ulaştığı zevkin her ne kadar parlak olsa bile artmasını istemesin?

felek meydana bir bela getirmek isteyince nedenlerini çok çabuk sağlar.

göz önünde bulunan bir felaketi kovmaya çare aramak ne kadar zahmetli olsa da kuşku ve tereddüt belalarından elbette daha iyidir.

insana en büyük kararlar en büyük bela zamanlarında gelir.

çareyi hilede görenlerin kârı, kovmaya imkan bulamadıkları fenalığın meydana gelme zamanını uzatmaya çalışmaktır.

intihar tehdidi, sevda işlerinin en büyük yalanı olan fakat arada sırada ve hele hiç beklenmediği durumlarda doğru çıkageldiği için çoğunlukla kesin etkili bulunan bir olaydır.

insanın yılanla uyuşması mümkün olmadığı gibi sadık karakter ile ahlak bozukluğu arasında sürekli bir beraberlik meydana getirmek mümkün değildir.

insan ne kadar namus sahibi olsa bazı kere namussuzlardan daha namussuz görülecek durumlara düşer.

meşhurdur, son pişmanlık fayda vermez.

mutlu aşk yoktur

louis aragon

ey akşamüzerleri geçen hava perileri ey kırlangıçlar


insanlar sinekler gibi ölüp gidiyorlar

yanılgımı söylüyorlar alçak sesle

mavi güneş çatlak dudaklar korku

sokaklarda dolaşıyorum kötülük düşünmeden 

şairin imgesiyle ve tuzakçının gölgesiyle

bana eğlenceler sunuyorlar portakallar


biz palmiye ağacının yaprakları gibi değil miyiz

onlar ki yapışık büyür çiçek açar ve meyve verirler

bir imge sunmak için olgun aşktan


sonbahar ışıklı düş dolu elleriyle geliyor

nedir bana gözyaşı döktüren bu suç


haftanın bu son günü senin de

dostum gözlerin kapanıverir

sabah kendiliğinden çıkıp gelir

rengi uçmuş tören alayı ile


yaz sona erdi işte sonbahar

kış ise sevmez çıplak ayakları

hiç kimseden bir şey ne istedi ne aldı

yanımıza kadar gelen çocuklar


ey dönen dünya ey atlıkarınca

ama kasanın başındaki patronlar

bizi zehirleyen havayla yaşıyorlar

kar yine kar yine kar  


ellerinin renginden anlıyorum güneşi 

aşksız güneş rastlantısal bir ömür

aşksız güneş bu yarınsız bir dündür


ayrılıklar varsa çekip giden hep sensin

hep bizim aşkımız var ağlayan her bir gözde

hep bizim aşkımızdır yolu şaşırılmış sokak


bu bizim aşkımızdır yol kapanınca sensin

sensin sızlayan yürek hareket edince tren

sensin tek eldivene eş olacak eldiven


insanı solduran her bir düşünce sensin

uzun uzun sallanan mendiller de sen

sensin gemilerin güvertesinde giden


susan hıçkırıklar sen agucuklar sen

ve akşam eşikteki sessiz itiraflar sen

ağızdan kaçan fısıltı uykuda söylenen sözler 

yakalanmış bir gülücük uçuşan perde

bir okul avlusunda uzaktan yankılanışı seslerin

bir iki üç diye sayan çocuklar ebe sırası kimde 

geceleyin damlar üzerinde güvercinlerin sesi

hapishanelerin iniltisi dalgıçların incisi

şarkı söyleten ve susturan her şey sensin

ve söylediğim şarkı da sen o büyük rüzgâr ile


sarhoş olmak isteyen varsa olsun

bu kötülükten ve zehirden

ama senin yüzündeki güneş

daha da güçlüdür yarattığı gölgeden


hava kadar saf olan bu mutlulukta

ne diye arayayım kafiyeleri

bir tek gülücük anlatmaya yeter

insan olmanın müziğini


fakat sana bu maviyle dolu kadeh

bu garip ses titreşimi benim şarkım

tankların ve silahların arasından

yükseliyor yeteri kadar saftır

üzerinden geçmek için duvarların

ve tanıdığımız insanların

ey sevgilim ey içimde kanayan yara


yalnız adam bir merdiven

bir yere götürmez insanları

ve sarayların bütün kapıları

farksızdır ona bir zulümden


garip bir şeydir dünya şunun şurasında artık

bir gün gideceğim söyleyemeden her şeyi

bu mutluluk anlarını yangın öğlelerini

sarışın yıldızlarıyla gece sonsuz ve karanlık

hiçbir şey değil sanıldığı kadar öyle değerli


aklımın ermediği bir şeydir işte

o ölüm korkusu insanın içindeki

yeterince güzel değilmiş gibi

göğün bir an için tatlı görünmesi bize


hiçbir şey yaşam kadar geçici değildir

hiçbir şey geçici değil var olmak kadar

bu kırağı için biraz da erimektir

ve hafif olmayı çağrıştırır her rüzgâr


ey acı deniz ey derin deniz

nedir saati gelgitlerinin

kaç saniye-yıl gereklidir dersiniz

insanın insanı saptırması için

niçin bu kadar naz niçin


insan kurtarmalı sevdiğini

kendisini kendisini kendisini

5.5.19

zehra

nabizade nazım

genellikle tesadüfün getirdikleri önünde durulamaz.

beklemediği bir saadete erişenler için memnuniyetin o derecesiyle yetinmeyip "arzuların ötesine" heveslenmek neredeyse genel bir kuraldır. bundandır ki hayatlarını, ümitlerini şu şekilde birbirlerine "iliştirmiş" olduklarına şükredecekleri yerde bizim nikahlılar işi evlat sahibi olma hevesine kadar götürmekteydiler.

istanbul hakikaten doğal güzellikler panoramasıdır. her köşesinde, her bucağında çeşit çeşit güzellik vardır.

bazen çok arzu edilen emelin gerçekleşmeyeceği gerçeğinden habersiz oldukları için gençler hayallerinde mazurdurlar.

medeni yaşamın gerekleri içinde bunalıp kalmış olan genç gönüller için sandal gezintisi gibi zevklerin hayali bile bir sefa, bir eğlencedir. istediği tarafa istediği gibi koşmak, sıçramak, bol bol nefes almak, tatmadığı lezzetleri tatmak, çayırların üstünde yuvarlanmak onlar için büyük bir saadettir.

3.5.19

taaşşuk-ı talat ve fitnat

şemsettin sami

şu kadınları insan kafese kapasa da fayda yok, zapt olunamazlar.

biçare ihtiyarlar! geçmiş şeyleri hatırlarına getirdikçe hüzünlenirler. çünkü ömürlerinde geçirdikleri sevinçli günleri andıklarında o günlerin bir daha geri gelmeyeceğine üzülürler. çektikleri acıları hatırladıklarındaysa gönül yaraları tazelenir.

"mektuplaşmak kavuşmanın yarısıdır."

ah siz erkekler, ne kadar zalimsiniz! bir kızcağızın bir gözü birazcık şaşı olsa yahut bir ayağı hafif topallasa biçare evlenmeksizin ihtiyarlar gider. kimse onu almaya tenezzül etmez. ama sizin en fenanız, en uğursuzunuz, en sakatınız bakarsın kızların en güzelini, en uslusunu alır da biçareyi esir eder.

insan, doğası gereği, ne büyük felaketlere ne de büyük sevinçlere birdenbire inanabilir.

insanın bir derdi olduğunda sanki dermanını, çaresini bulacakmış gibi kime rastlarsa anlatmak ister. anlatacak insan bulamadığı takdirde de kendi kendine yahut taşlara, duvarlara anlatmaya mecbur olur.

ah! erkeklerin sevgisine inanmak, onların sadakatine aldanmak ne büyük bir kabahat! ah biz zavallı kadınlar! biz evlendiğimizde sanıyoruz ki bir koca, bir yoldaş alıyoruz. halbuki erkekler bize o gözle bakmıyorlar. onların evlendiklerinde eşlerine verdikleri değer, satın alacakları bir beygir veya bir arabaya verdikleri değerden azdır.

biz kadınları insan sırasına koymuyoruz. kendimizi eğlendirmek için onların ruhunu sıkıyoruz. serbest gezip dolaşmalarına ve eğlenmelerine mani oluyoruz. ve bir taraftan da kendimizi onlara güldürüyoruz. çünkü bazı kurnaz kadınlar var, "bu ne budala bir şeymiş, dur bununla biraz eğlenelim." diyerek bizi maymun gibi oynatırlar. seyir yerlerinden evlerinin kapısına dek arabanın arkasından toz duman içinde götürürler. ahlak ve âdetlerimizi bilmeyen biri, bir kimseyi bu halde göre elbette "delirmiş" derdi.

1.5.19

sergüzeşt

samipaşazade sezai

bilinmez ki, şark'ta her hakikat kadınlar gibi örtülüdür.

bir kuşun ötüşüyle bir çocuğun ruhu arasında münasebet vardır.

ağlamak esaretin en büyük hakkıdır. ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin bir feryadıdır. ağlayamadığımız zamanlar, bizde o kuvvetin de mahvolduğu vakitlerdir ki, onun yerini alan dokunaklı bir sessizlik en şiddetli acıyla dökülen gözyaşlarından daha yürek sızlatıcıdır. yalnız dökülen gözyaşları ise acıdır.

voltaire'in, hugo'nun, jean-jacques rousseau'nun lisanını insanlık alemi öğrenmeye mecburdur.

o gün vapurdan çıkarken birkaç kişi, muhabbetlerini arz etmek için, kendisine babasının terbiyesi altında hiç işitmediği birtakım sözler söylemişti. terbiye ve ahlak adı altında örttürülen iffetli kadınlara milli namusu aşağılar şekilde söz söyleyip sonra kadınlarımızın örtünmelerinin sebebini soran avrupalılara "kadınlarımızın iffetine olan hürmetimiz" cevabını vermenin büyük bir tezat olduğunu itiraf etmeliyiz.

insan, hayatının hangi devrinde olursa olsun anneye karşı daima çocuktur.

insanlığın gözlerini yaşartacak elem verici hallerdendir ki kanunun yasaklamadığı suçlarda, güzel ahlak ve iyilikle vicdanın emir ve yasaklarına uymak fazileti -terbiye yokluğu, cehalet, batıl inançlar gibi toplumda mevcut olan bulaşıcı hastalıklar yüzünden- pek nadir görülür.

ruhun heyecan ve ıstırabında bulduğu en büyük teselli, anladığı en güzel lisan, şiirden sonra musikidir.

"devr-i la'linde baş eğmem bâde-i gül-fâma ben"
(senin lâl taşı gibi kırmızı dudaklarının devrinde gül renkli şaraba baş eğmem)

gerçekten mertçe bir yaradılışa sahip bir erkek ağlayışı kadar kadında merhamet uyandıracak bir şey tasavvur olunamaz. hele o kadın anne olursa..

genç kızların büyük bir itinayla sakladıkları sırları ya bir gözyaşı ya bir tebessüm ifşa eder.