30.9.08

uzun lafın kısası

adalet ağaoğlu: aşkın düğünü, kendisidir.

edward evans-pritchard: din; korkunun, kuşkunun, girişim yokluğunun, bilgisizliğin ve ilkel insanın deneyim eksikliğinin bir ürünüdür.

emma goldman: büyük çoğunluk hiçbir şeye sahip değilken bir avuç azınlığın her şeye sahip olması suçtur.

ingrid noll: eften püftendir, eften püften insan elinden çıkanlar.

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

norman mailer: diğer ruhlarla birlikte yaşanamaz; gerçekten acı bir ruhu olan birini bulmak gerekir, o ruh çirkin ve kötü olsa bile.

remarque: hayatta ilerlemek istersen dış görünüşüne büyük önem vermelisin.

friedrich engels: gelecek dünya savaşı, dünya yüzeyinden yalnız gerici sınıfları ve hükümdar soylarını değil, bütün gerici halkları da silecektir.

stefan zweig: bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.

victor hugo: çocuğunu kaybeden bir anne için yaşanan her yeni gün ilk gün gibidir. bu acı hiç yaşlanmaz. yas giysileri yıpranıp ağarsa da yürek hep karanlıkta kalır.

gogol: baylar, bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir.

chamfort: toplum, çevre, salonlar, dünya denilen şey, sefil bir tiyatro oyunudur; ilgi çekmeyen, yalnızca makineler, kostümler ve dekorlar sayesinde biraz tutunan, kötü bir operadır.

29.9.08

unutma defteri

şükrü erbaş



harflerin zamanına inandım
buydu, büyük yalnızlığım

"kendi çınar ağacı
benden gölgelik ister"
(yozgat türküsü)

bir kadın kasıklarından su vermeseydi
nasıl severdim seni
ey ölümden ödünç alınmış hayat

hangi sevgi sözünü söylesem yalnızlık
hangi zamana sitem etsem hayat

"su serptim ateş sönsün
serptiğim su da yandı"
(kerkük hoyratı)

bu nasıl sevgisizlik tanrım
bütün güzelliklerin günah

tanrı değil, müzik
her gün yeniden kuruyor hayatı

orada, kedilerin dallarda uyuduğu bahçede
ışık da sendin gölge de
bendim kirpiklerine tutunan uzaklık

sabah bu. mutsuzluğun yaşama simyası. dilsiz görkem. güneş narı. 
dünyanın perde perde insana dönmesi.

ey kalbin çaresiz sevgisi
verdiğin mutsuzluğu seviyorum
yoksulluk ne istiyorsa ben de istiyorum

bir doğa masalıyız ikimiz de
sevgilim
ilk öptüğüm gün öldürdüm seni

ölüm gelir bir gün, çocuk ağustosu ölür

"neyi anlatabilir ki insan
büyük bir utanç duymaksızın"
(elias canetti)

ölüm evler içiymiş. iyilikle boğuldum.

adım şiddet, annem yalnızlık, adresim korku

ey sabah sevinçleri, akşam kederleri
ey yaseminlerin sessiz görkemi
unutmaktan koruyun beni
yaşama bilginize geldim

uzak evlere turuncu bir kış hazırlıyor kadın

ey sevginin çok bekleyen, çabuk susan kalbi
acı dengende senin
hangi mutsuzluğu hangi mutlulukla bağışlar insan

zaman ölümün eviymiş
insan kendinden doğururmuş kendini
öğreniriz

sen ey doğa
büyük yazgısı insanın
senden öğrendik zamanın acısını
avuçlarında çocuk kalbimiz
sen hayat bağışladın bize
seni öleceğiz hepimiz

ben bir ay pervanesiyim
kanatlarım dünya, sözlerim sevgi
kendime masallar anlatıyorum

insan geçmişi değil geleceği bağışlarmış

ne katar ayrılığa soğumuş incelik
anıları acılaştırmaktan başka

"gömmeden önce gezdirin beni"
(cemal süreya)

ses gider ve gelir
heves dünyaya değmiştir
umut acıdır umutsuzluktan
insan susar

"bütün iyi aşklar
yolda kalsa da hatırlanır"
(süreyya berfe)

ey bekleyişin yedi renkli çaresizliği
hangi kavuşma çıkarır alnındaki lekeyi

'kalp erkendir bedenden
yanarken de sönerken de'

bitti kalbin suçu
suya su demeyi öğrendim
acı güzellik
sana inandım senden korktum
anladım ve öldüm
bir hoş mutsuzluk içinde yaşadım

her şeyi tutkuya çeviren gecikmeyim ben
yoruldum bütün yaşları çocukluğa taşımaktan
insanların pişmanlıklarından bir rüyayım hala
sonra nesnelerle aramdaki acı uyum
saygı değil ölümmüş çekildiğim tenha
bu yaz da ölülerim acıyor dağlarda
beklemiş vakit.. her yeri dolduruyorsun
anımsadıkça unutuyorum seni geçmiş
korkum ayrılıktan fikrim ölümden

dostoyevski: hayat her yerdedir.

biz bir kentten gideriz kent boşalır, bir evden koparız ev küçüldükçe küçülür, bir insandan ayrılırız dünyanın en büyük yabancısıdır.

bir süre sonra şunu öğreniyor insan: yalnızca birisi sürekli olamaz. insan bütün bir hayatı şiirin yazılma sürecindeki psikolojiyle yaşayamaz. bu, ölüm demektir. yine bütün bir hayatı ortalama algının sığlığında da yaşayamaz. bu, ölümden de kötü bir hal. bu iki aykırı yaşam biçimi, yaratıcı düşüncenin ruhu olan verimli bir mutsuzluk için birbirine muhtaç.

medyanın kültür değerlerine bir bakalım mı? en çok sayıda izleyici. öteki adı, "en aşağı ortak paydada buluşmak." ölçüt, tecimsellik. değer, sığlık; hatta yok. suskunluk büyük erdem. itiraz etmeyen bir ilenme. varacağı yer, şiddeti kutsamak. bu yüzden ahlaksız bir kültür. bütün farkları ve değerleri birbiri içinde yok eden ayrıkotu gibi bir yayılmacılık. var olmadan görünen bir gürültü. şiir buralarda olabilir mi? bunun için daha epeyce bir süre, medyanın dışında, tevazunun içinde olacaktır.

28.9.08

haziranda ölmek zor

hasan hüseyin korkmazgil


kavaklar ışıldardı batıya karşı
küskün dağlar gülkurusu
yazılar kızıltılı
öyle çetin öyle hırçın bir çağdı ki öyle o
sevmek yangın uğultusu
sevilmemek yangındı

ölüsünü gizlermiş kedinin cinsi

kuşlar uçar hilal hilal mestine
yıldız kayar ela gözler üstüne
basadurmuş dağlar dağlar üstüne
ben bilemem bu dağların üstü ne
bu düşlerin benceğize kastı ne
gelinler hey güzeller hey kızlar hey

"söğüdün yaprağı narindir narin
içerim yanıyor dışarım serin"

bana hep komik gelir
demokrasi oynaması bir diktatörün
ve sırtlanın ağzında zeytin dalı tutması

bana bir de tuhaf gelen
neron'ların hitler'lerin sandıklardan çıkması
seçenlerin seçilenden korkması
rüşvetin papaz gibi girip çıkması
suçun ülke yönetmesi örneğin
ve zincire vurulması suçlunun
bana hep tuhaf gelir nedense

sessizliğin övüncü

jorge luis borges


ağmaları bastıran ışıktan yazılar saldırıyor karanlığa
kırı ele geçiriyor bilinemez yüksek kent
hayatımdan ve ölümümden emin, hırslıları gözlemliyor
ve onları anlamak istiyorum

havada bir kement gibi açgözlüdür onların gündüzleri
geceleri, hızla hücuma hazır
çeliğe bürülü öfkeden uzaklaşıp dinlenmektir

insanlıktan söz ederler
benim insanlığım aynı yoksulluğun ortak sesi
olduğumuzu hissetmektir

anavatandan söz ederler
benim anavatanım bir gitarın nağmesi, birkaç portre, eski bir kılıç
akşam çökerken söğüt koruluğunun görünür duasıdır

zaman beni yaşıyor
gölgemden de sessiz, gözü azametle doymak bilmeyen
kalabalığın arasından geçiyorum

vazgeçilmezler, benzersizler, yarınlara layıklar
benim ismim falanca ve filanca
ağır ağır yürüyorum, ulaşmayı beklemeyecek kadar
uzaktan gelen biri gibi

27.9.08

savrulan otlar arasında

boris vian

"aşk, tuhaf bir şey." dedi antioche.

- evet, dedi şef. haklısın. hiç düşünmemiştim bunu.

"kadınlar, kediler gibidir." dedi antioche.

- evet, dedi şef, düzülürken bağırırlar.

"hayır" dedi antioche, "onu demek istememiştim. yüzeysel bir tatlılıkları vardır." demek istemiştim.

- tüyleri dışarıdadır sanki, diye onayladı şef.

"tamamen öyle." diye karşılık verdi, kuramlarının çabucak anlaşılmasından çok mutlu olan antioche.

şiirler

ahmet muhip dıranas



ah, bu her günkü oyuncaklar, bu düşler

selam, sonsuzluğun aydınlık bahçesinden
selam, senelerce, senelerce evvele
hatırası kalbe ışıklarla dökülen
en sevgiliye, en iyiye, en güzele

her ısırdığım meyveyle bitiyor
neşe mevsimi.. gönlüm! yaz gidiyor
güneşle, denizle ve yaprak yaprak

geçerken dün yoldan, ruhumu saran
bir gölge halinde ve ağır ağır
tanıdım; o, yadı hoş zamanlardan
seven ve yaşayan bir hatıradır

göründün yine bu yaz gecesinde
yer gök, sularında güldüğün havuz
kelebek gibi uçmada ruhumuz
barış dolu bu yıldız bahçesinde
ah, umutsuzlukta buluştuğumuz
bu gece ve bu orman aşka mahsus
ve biz sanki, dünyalar öncesinde
gibi.. dumanlarda, uçkun, vücutsuz

söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
kağıtlarda yarım bırakılmış şiir
insan, yağmur kokan bir sabaha karşı
hatırlar bir gün bir camı açtığını
duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu
çöküp peynir ekmek yediği bir taşı
bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir

ey unutuş! kapat artık pencereni
çoktan derinliğine çekmiş deniz beni
çıkmaz artık sular altından o dünya
bir duman yükselir gibidir kederden
macerası çoktan bitmiş o şeylerden
amansız gecenle yayıl dört yanıma
ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni

oyun bitti ve her şey yerini buldu
akşamla ebedi kızlar anne oldu
aynalara bakma, aynalar fenalık
denizi, sonsuz olanı düşün artık
bir gün beni hatırlayabilirsin ancak
güzelsem soyabilirsin, çırılçıplak
oradayım hep ben, orada, derinde
gemilerin ihtiyar köpüklerinde

toprakta o baş döndürücü koku
ve ölüm, gece ucundaki çoban
gel yetiş, ey pişmanlık! işte yaman
bir gecedir, yaman bir gecedir bu

bu ne yeşil, ne mavi bu, ne sarı? yolumuzda
nasıl koyup gitmeli bu denizi, bu kırları
uğulda, uğulda, uğulda sonbahar rüzgarı
bir dal kırabilir misin bakalım, gönlümüzde
bu şarkılar, bu halis sözler varken dilimizde

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer gününde uyanmalı

25.9.08

hayal ve hafıza

elif şafak

hayalle hafıza ateşle su gibidir. her biri ister ki bir tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. onlar didişirken biz de deriz ki "bu yaptığınız gaflettir. zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var. aslında siz karındaşsınız." o vakit onlar kavgayı keser. anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal edebilmek için de hatırlamaya muhtacız. hikaye dediğin de budur zaten. bu andır. içinde geçmiş ve gelecek, hafıza ve hayal barınır. her hikaye, ezeli evveli olmayan, alabildiğine hudutsuz bir andır. ne başta ne sonda, tam da ortadadır. o vakit hayal de hafıza da anlar ki hikayeler hep eskidir, aynıdır. velhasıl bunca süslü kelime, bunca harf tek bir noktada saklıdır.

dörtlükler


dilber senin ile yiyip içmedim
yiyip içip ak göğsünü açmadım
fırsat elde iken belin koçmadım
beni öldürmeli dövmeli değil
(gevheri)

ela gözlerine kurban olduğum
yüzüne bakmaya doyamadım ben
ibret için gelmiş derler cihana
noktadır benlerin sayamadım ben
(aşık ömer)

canımın canı nazlı dilberim
mihrabımdır kaşlarının arası
ahu bakışların siyah gözlerin
kalbimdeki yara, onun yarası
(aşık ibreti)

vara vara vardım ol kara taşa
beni hasret koydun kavim kardaşa
sebep ne gözden akan bu kanlı yaşa
bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
(karacaoğlan)

canevimden vurdu felek neyleyim
ben ağlarım çelik teller iniler
ben almadım toprak aldı koynuna
yarim diyen bülbül diller iniler
(dadaloğlu)

hayalin gönlümde olalı mihman
gah uslu gezeriz gah divaneyiz
soyunup aşkından olmuşuz üryan
gah mecnun oluruz gah efsaneyiz
(aşık noksani)

ela gözlerine kurban olduğum
hep senin derdinden yanar ağlarım
kime arz edeyim garip halimi
ellerin yanında görür ağlarım
(aşık kerem)

senin aşıkların gülmez dediler
ağlayıp yaşını silmez dediler
seni bir kez saran ölmez dediler
gerçek mi efendim sormaya geldim
(karacaoğlan)

nedir bu çektiğim senin elinden
deli gönül daha yorulmadın mı
seni hep aldattı boş hayal ile
yalancı dünyaya darılmadın mı
(karslı hicabi)

güzel seni sevdim ancak dünyada
yüzüne baktığım kar bana yeter
dolaştırma beni sema ziyada
bu kadar yandığım nar bana yeter
(katibi)

biter kırşehir’in gülleri biter
çağrışır dalında bülbüller öter
ufacık güzeller hep yeni yeter
güzelin kaşında keman görünür
(gülşehri)

dedim dilber didelerin ıslanmış
dedi çok ağladım sel yarasıdır
dedim dilber ak gerdanın dişlenmiş
dedi zülfüm değdi tel yarasıdır
(erzurumlu emrah)

yıllar önce açılmıştı aramız
yine bugün hatırıma sen geldin
kabuk tutmuş, küllenmişti yaramız
yine bugün hatırıma sen geldin
(garip bektaş)

eski libas gibi aşığın gönlü
söküldükten sonra dikilmez imiş
güzel sever isen gerdanı benli
her güzelin kahrı çekilmez imiş
(seyrani)

beni başka yerde araman sakın
ben benim içimde varda gizliyim
bana benden uzak değil çok yakın
benimle bir olan yarda gizliyim
(mazlumi)

saklarım gözümde güzelliğini
her neye bakarsam sen varsın orda
kalbimde gizlerim muhabbetini
koymam yabancıyı sen varsın orda
(aşık veysel)

sevdiğim yar bana göndermiş name
rüzgar dokunmamış dal ister benden
bir lezzet olmasın onun tadında
hiç arı görmemiş bal ister benden
(murat çobanoğlu)

zalim idin, soğuk idin, kış idin
dağlarında gezdim, yorgunum biraz
çok ağladım, çok dolandım, üşüdüm
seni unutmadım, dargınım biraz
(aşık ceylani)

24.9.08

satranç

stefan zweig



adam ücretini yüksek tutmakta haklı; her meslekte gerçek profesyoneller aynı zamanda en iyi işadamlarıdır.

yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.

23.9.08

kötülük

augustinus

bozulmaya yazgılı varlıklar iyidir. üstün iyi olmuş olsalardı ya da içlerinde hiç iyilik olmamış olsaydı bozulmaları da mümkün olmazdı. çünkü üstün iyi olmuş olsalardı zaten bozulmaları da söz konusu olmazdı. bozulma zarar verir; iyiyi eksiltmedikçe zarar diye de bir şey olmazdı. öyleyse ya bozulma zarar vermez; ama böyle bir şey mümkün değildir ya da hiç şüphe yok ki, bozulabilen her şey iyilik bakımından noksandır. ama tamamen iyilikten yoksun olmuş olsalardı hiçbir şekilde var olamazlardı. var olmuş olsalardı ve bozulmaları mümkün olmamış olsaydı daha iyi olurlardı; çünkü hiç bozulmadan kalıcı olurlardı.

iyiliği bütünüyle kaybederek varlıkların daha iyi olduğunu söylemek kadar mantıksız bir şey olabilir mi? öyleyse varlıklar iyiliklerini bütünüyle kaybetmiş olsalardı bütünüyle hiçlik olurlardı. işte bu yüzden var oldukları sürece varlıklar iyidir. öyleyse var olan ne varsa iyidir ve şu kökenini araştırmaya çalıştığım kötülük bir töz değildir; çünkü bir töz olmuş olsaydı iyi olacaktı. kötülük ya bozulamaz bir töz olmalı, yani sahiden büyük bir iyilik olmalı ya da bozulabilir bir töz olmalı; yani iyi olmadıkça bozulması mümkün olmamalı.

şüphe

jorge luis borges: şüphe, zekanın isimlerinden biridir.

william blake: bir adamın iyi ya da kötü olması beni ilgilendirmez; beni tek ilgilendiren,onun bir bilge mi yoksa bir aptal mı olduğudur. gidin, kutsallığınızdan sıyrılın ve zekaya bürünün.

bertrand russell: günümüzde dünyanın sorunlarının temel nedeni, aptallar kendilerinden fazlasıyla eminken, zekilerin şüpheyle dolu olmasıdır. 

alfred tennyson: inanın bana, dürüst şüphenin içinde, öğretilerin yarısında olduğundan daha fazla inanç vardır. 

aleister crowley: inançla uyudum ve kollarımın arasında bir cesetle uyandım. tüm gece şüpheyle içtim ve dans ettim ve sabah yanımda bir bakireyle uyandım.

descartes: dubito ergo cogito, cogito ergo sum. şüpheleniyorum, o halde düşünüyorum; düşünüyorum, o halde varım.

robert browning: en çok bilen, en çok şüphe edendir.

francis bacon: bir adam kesinlikle emin olduğu şeyler üzerinden yola çıkarsa yolculuğu şüpheyle sonuçlanır; fakat şüphelerle yola koyulmayı kabullenmişse kesin sonuçlara ulaşması mümkündür.

peter ustinov: inançlar insanları birbirinden ayırır. şüphe onları bir araya getirir.

federico fellini: birçok insan gibi ben de dinsizim ve akıntıyla sürüklenen küçük bir teknede oturuyorum. kendi yükümlülüğüm olan şüphelerle yaşıyorum. bunun asil bir yönü olduğunu düşünüyorum, yine de çabalamaya devam etmenin. 

thomas henry huxley: kuşkuculuk en yüksek erdem ve kör inanç en affedilmez günahtır.

22.9.08

mağaradakiler

cemil meriç

gerçek putkırıcılar bir yanlarıyla peygamberdirler, her yıkıcı bir parça hocadır.

koestler: hür olarak düşünmek, hür olarak yaşamak, insanı çoğunlukla çatışan bir hale getirir. çoğunluk, babadan kalma geleneklere uyarak düşünür ve yaşar. azınlığa düşmek, insanı nevroza elverişli bir iklime sokar. kurallara başkaldıranla yarı deli (egzantrik) arasında bir adım mesafe var. toplumun düşmanca baskısı bu mesafeyi hemen aştırır insana.

petraçevski: ne erkekler sevilmeye layık, ne kadınlar. bunun için kendimi insanlığın hizmetine adıyorum.

çernişevski: tarihin yolu, çamurlu alanlardan, bataklıklardan, süprüntülüklerden geçer. çizmelerini kirletmekten çekinenler, siyasetle uğraşmamalı.

proudhon: yönetilmek, yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına lebbeyk demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmaktır.

proudhon için devlet bir vahimedir, özgür bir zekaya düşen görev bu vahimeyi müzelere ve kütüphanelere kapatmaktır.

thoreau: en iyi hükümet, hiç hükümet etmeyendir.

"günde dört beş saat çalışmak yeter; herkesin özgür olduğu bir toplumda aylaklıktan korkmayalım. insanı soysuzlaştıran: ecirlik; herkesin hoşuna giden işi yaptıktan sonra neden sırtüstü yatsın?"

"cinayet, çağdaş toplumun meyvesi. mülkiyeti kaldırın, suçlar kendiliğinden azalacaktır. gerçi anadan doğma suçlular da var ama onlar birer deli, yani hasta; hastaları hapsetmenin  ne faydası var? insanlar arasındaki farklar yetişme koşullarının eseri; iyi bir eğitim, onları aşağı yukarı aynı idrak düzeyine yükseltecek, eşitsizlikten doğan çatışmaları sona erdirecektir.

max stirner: halk temsilcilerini seçtiği için özgürdür, diyorlar. bu, öküzün istediği kasabı seçmesi gibi bir şey. iktidarını devretmek, onu kaybetmektir. işçi de olsa her milletvekili, yarının yahudasıdır. millet meclisine bir işçi göndermek neye benzer bilir misiniz? bir annenin kızını geneleve kaydettirmesine.

hürriyet, tarihin hiçbir çağında tam olarak gerçekleşmemiştir. çünkü hükümetler için ayak bağıdır. hiçbir hakkı olmayan, baştakilerin her yaptığını kerem sayan insanları yönetmek ne kadar kolay. otorite, hürriyetin anadan doğma düşmanı.

demokratik bir hükümet de tiranik olabilir. ama baskının kurbanı azınlıktır demokrasilerde.

panaist istrati: dünyanın en özgür diyarı osmanlı ülkesidir. tanrı'ya ve padişaha çatmadıktan sonra insan orada her şeyi yapmakta serbesttir.

laurent de l'ardeche: sosyalizm, insan haysiyetini öldüren mutlakiyetin ve toplumu mahveden ferdiyetçiliğin karşıtıdır.

voltaire: yaşayanlara nazik davranmalıyız; ölülere tek borcumuz kalmıştır: hakikat.

hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı vandalizme inkılap adı verilir: dil inkılabı.

her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

spinoza 44 yaşında ölmüş. nietzsche 44 yaşında delirmiş. ben yolumu 44 yaşından sonra buldum.

21.9.08

elleri var özgürlüğün

oktay rifat


köpürerek koşuyordu atlarımız
durgun denize doğru

bu uçuş, güvercindeki
özgürlük sevinci mi ne

öpüşmek yasaktı, bilir misiniz
düşünmek yasak
işgücünü savunmak yasak

ürünü ayırmışlar ağacından
tutturabildiğine
satıyorlar pazarda
emeğin dalları kırılmış, yerde

ışık kör edicidir, diyorlar
özgürlük patlayıcı
lambamızı bozan da
özgürlüğe kundak sokan da onlar
uzandık mı patlasın istiyorlar
yaktık mı tutuşalım
mayın tarlaları var
karanlıkta duruyor ekmekle su

elleri var özgürlüğün
gözleri, ayakları
silmek için kanlı teri
bakmak için yarınlara
eşitliğe doğru giden

ben kafes, sen sarmaşık
dolan dolanabildiğin kadar

özgürlük sevgisi bu
insan kapılmayagörsün bir kez
bir urba ki eskimez
bir düş ki gerçekten daha doğru

yiğit sürücüleri tarihsel akışın
işçiler, evren kovanının arıları
bir kara somunun çevresinde döndükçe
dünyamıza özgürlük getiren kardeşler
o somunla doğrulur uykusundan akıl
ağarır o somunla bitmeyen gecemiz
o güneşle bağımsızlığa erer kişi

bu umut özgür olmanın kapısı
mutlu günlere insanca aralık
bu sevinç mutlu günlerin ışığı
vurur üstümüze usulca ürkek

gel yurdumun insanı görün artık
özgürlüğün kapısında dal gibi
ardında gökyüzü kardeşçe mavi

şair

murathan mungan

bir şair ölürken yerküreyi bulduğundan daha güzel, daha iyi bırakmak zorundadır.

şairlerle ressamlara devlerin dikkati gerekir. görünüşlerinin aksine tabiatın en zayıf canlıları devlerdir çünkü. ilk onlar silindiler yerküre üzerinden. bu yüzden devler daha dikkatli olmalıdır. iyi bir dev, tavşan uykusuyla uyumalıdır. çünkü hayat onu her an gafil avlayabilir.

mayası şair olarak doğmuş birinin kelimeleri uzun süre karanlıkta kalamaz. hiçbir güç kelimelerini uzun süre bağlayamaz onların.

şairlerin ortalığa hakim olacakları saatler herkesin uykuda olduğu saatlerdir. gece yarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. çünkü zaman hırsızıdırlar. başkalarının zamanlarını çalarlar. yeryüzünün saklı zamanlarını, uykulu zamanlarını kullanırlar. herkesin ortak kullandığı saatlerde zaman zayıflar, güçsüz düşer. çünkü paylaştırılmış, bölüştürülmüş, diri tutulmuştur; ışığın ve gölgenin oyunlarından mahrum bırakılmıştır; her şey çok aydınlıktır. nesnelerin ve hayatın görünüşü çiğdir. nesneler de gizlenir, esinler de. kelimelerin yalnızca bir anlamı vardır gündelikte. oysa, yerkürenin uykulu olduğu saatlerde doğa da, nesneler de kendilerini daha çabuk ele verirler.

zamanın daha som, günün daha zayıf olduğu saatleri kullan yeryüzüyle söyleşmek için. sözcüklerin ilk günkü anıları en iyi öyle anımsanır, öyle anlaşılır.

yalnızca şairler için değil, bütün yaratıcı sanatçılar için dürüstlük, zeka ve enerji gerekir; eğer ilkine sahip değilsen diğer ikisi seni yok eder.

şair, ayakları doğduğu topraklara sağlam basarken, sözlerini bütün yerküreye söyleyebilmelidir. bazı çiçeklerin varlıklarını yalnızca yetiştikleri iklime borçlanmış olmaları elbette onların güzelliğini azaltmaz; ama başka iklimlerde yaşayamamaları varlıklarını eksiltir. iyi şiir, doğduğu toprağın iklimini başka iklimlere dönüştürebilme gücüne, yeteneğine sahip olmalıdır. şiir; doğduğu yerlerin sesi, kokusudur. kendi güneşini, kendi rüzgarını, kendi yağmurunu her yere taşır. hem de gittiği yerin güneşi, rüzgarı, yağmuru olur. iyi şiir tıpkı bir çömlek gibi, vücut bulduğu toprağı başka diyarlara taşıyabilmeli, oralarda da kullanılabilmelidir. şiir kullanışlı bir şeydir. bir eşya gibi kullanışlı bir şey.

bir şairi rüzgarından [üslup] tanırsınız.

işin güç yanlarından biri, kendi yarattıklarınızı yönetmektir. örneğin okyanusun fırtınasını, fırtınaya tutulmuş gibi değil de durulukla anlatırsan okyanus da fırtına da senin olur. çalkalanması gereken, betimlediğin okyanus olmalı, kalemin değil.

sıradan şeyler hakkında yalan söyleyenler yalnızca yalancıdır; önemli şeyler hakkında yalan söyleyenlerse şair olur; bu yüzden hakikatler şairlerin en iyi konusudur.

yazı, eli kalem tutan herkese, içtenliğin en çabuk sahteleşen şey olduğunu öğretir.

20.9.08

peter pan

james matthew barrie

"çocukluk kayıp bir ülkedir."

bütün çocuklar büyür ve büyüyeceklerini erken yaşta öğrenirler. bunu iki yaşına girdikten sonra anlarsınız hep: iki yaş, sonun başlangıcıdır.

gece lambaları, çocuklarını korusunlar diye annelerin arkalarında bıraktıkları gözleridir.

yıldızlar güzeldir; ama hiçbir olayda etkin rol alamazlar. onlar sonsuza dek seyirci kalmalıdır. çok uzun bir süre önce yaptıkları, şimdi ise hiçbirinin ne olduğunu bilmediği bir şey yüzünden onlara verilmiş bir cezadır bu.

ilk doğan bebek ilk kez güldüğünde, gülüşü kırılıp bin parçaya bölünmüş ve hepsi zıplaya zıplaya etrafa dağılıp gitmiş. periler böyle doğmuş işte.

şimdiki çocuklar çok şey biliyor ve çok geçmeden perilere inanmaz oluyorlar. ne zaman bir çocuk "perilere inanmam" dese, bir yerlerde bir peri düşüp ölür.

bilir misin, kırlangıçlar niye evlerin saçaklarına yuva yaparlar? masal dinlemek için.

acıdan değil, uğradığı haksızlıktan dolayı sersemlemişti peter. birden eli ayağı bağlanmış, dehşet içinde bakmaktan başka bir şey yapamaz olmuştu. ilk kez haksızlığa uğrayan her çocuk bu şekilde etkilenir. çocuk size yaklaşırken tek düşündüğü şey, sizden dürüstlük beklemeye hakkı olduğudur. ona haksızlık etseniz de, sonradan sizi yine sevecek; ama bundan sonra asla aynı çocuk olmayacaktır. hiç kimse uğradığı ilk haksızlığı unutmaz.

ilk izlenim son derece önemlidir.

bir geminin lanetlenmiş olduğunun en kesin belirtisi, gemide kimliği anlaşılmayan birinin bulunmasıdır derler.

hayatımız boyunca hepimizin başına, bir süre farkına varmadığımız garip şeyler gelir. örneğin, birden bir kulağımızın duymadığını fark ediyoruz ve ne zamandır duymadığımızı bilmiyoruz; diyelim ki, yarım saattir duymuyormuşuz.

kayıp çocukların hiçbiri masal bilmez.

yeni doğan bir bebek ilk kez güldüğünde yeni bir peri doğar. her zaman yeni doğmuş bebekler olduğuna göre, yeni periler de olacaktır. peri yavruları ağaçların tepesindeki kuş yuvalarında yaşarlar. eflatun renkli olanlar erkek, beyaz renkli olanlar kızdır. mavi renkli olanlar da, ne olduklarından emin olmayan küçük ahmaklardır.