30.9.08

uzun lafın kısası

adalet ağaoğlu: aşkın düğünü, kendisidir.

edward evans-pritchard: din; korkunun, kuşkunun, girişim yokluğunun, bilgisizliğin ve ilkel insanın deneyim eksikliğinin bir ürünüdür.

emma goldman: büyük çoğunluk hiçbir şeye sahip değilken bir avuç azınlığın her şeye sahip olması suçtur.

ingrid noll: eften püftendir, eften püften insan elinden çıkanlar.

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

norman mailer: diğer ruhlarla birlikte yaşanamaz; gerçekten acı bir ruhu olan birini bulmak gerekir, o ruh çirkin ve kötü olsa bile.

remarque: hayatta ilerlemek istersen dış görünüşüne büyük önem vermelisin.

friedrich engels: gelecek dünya savaşı, dünya yüzeyinden yalnız gerici sınıfları ve hükümdar soylarını değil, bütün gerici halkları da silecektir.

stefan zweig: bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.

victor hugo: çocuğunu kaybeden bir anne için yaşanan her yeni gün ilk gün gibidir. bu acı hiç yaşlanmaz. yas giysileri yıpranıp ağarsa da yürek hep karanlıkta kalır.

gogol: baylar, bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir.

chamfort: toplum, çevre, salonlar, dünya denilen şey, sefil bir tiyatro oyunudur; ilgi çekmeyen, yalnızca makineler, kostümler ve dekorlar sayesinde biraz tutunan, kötü bir operadır.

24.9.08

şüphe

jorge luis borges: şüphe, zekanın isimlerinden biridir.

william blake: bir adamın iyi ya da kötü olması beni ilgilendirmez; beni tek ilgilendiren,onun bir bilge mi yoksa bir aptal mı olduğudur. gidin, kutsallığınızdan sıyrılın ve zekaya bürünün.

bertrand russell: günümüzde dünyanın sorunlarının temel nedeni, aptallar kendilerinden fazlasıyla eminken, zekilerin şüpheyle dolu olmasıdır. 

alfred tennyson: inanın bana, dürüst şüphenin içinde, öğretilerin yarısında olduğundan daha fazla inanç vardır. 

aleister crowley: inançla uyudum ve kollarımın arasında bir cesetle uyandım. tüm gece şüpheyle içtim ve dans ettim ve sabah yanımda bir bakireyle uyandım.

descartes: dubito ergo cogito, cogito ergo sum. şüpheleniyorum, o halde düşünüyorum; düşünüyorum, o halde varım.

robert browning: en çok bilen, en çok şüphe edendir.

francis bacon: bir adam kesinlikle emin olduğu şeyler üzerinden yola çıkarsa yolculuğu şüpheyle sonuçlanır; fakat şüphelerle yola koyulmayı kabullenmişse kesin sonuçlara ulaşması mümkündür.

peter ustinov: inançlar insanları birbirinden ayırır. şüphe onları bir araya getirir.

federico fellini: birçok insan gibi ben de dinsizim ve akıntıyla sürüklenen küçük bir teknede oturuyorum. kendi yükümlülüğüm olan şüphelerle yaşıyorum. bunun asil bir yönü olduğunu düşünüyorum, yine de çabalamaya devam etmenin. 

thomas henry huxley: kuşkuculuk en yüksek erdem ve kör inanç en affedilmez günahtır.

23.9.08

mektuplar

george sand / gustave flaubert

flaubert: her gün george sand'den bir şeyler okuyorum; her defasında bir çeyrek saat ona öfkelenip kızıyorum.

flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir; sanatı, içini dökmek için değil, bilgi aracı olarak kullanmak gerekir.

sand: anlayış için gereken şey kafada, takdir etmek için gereken ise gönülde bulunur.

sand: herkes özgürdür; kimi büyük bir gemide yelken açar; kimi ise bir balıkçı kayığına biner. sanatçı, hiçbir şeyin engelleyemeyeceği bir kaşiftir; onun sağa ya da sola yürüyüşü ne iyi ne de kötüdür; yeter ki amacı onu doğru yola sürükleyebilsin; birkaç deneyden sonra, ruh sağlığının durumunu öğrenmek onun bileceği iştir.

sand: her şeyin meçhul olduğu bir yerde, her şey olasılıklı değil midir?

flaubert: bir kez sınıfları birbirine karıştırdın mı ahlaka da veda ettin demektir.

sand: insan, budala kişileri kendinden daha fazla sevmelidir. onlar, dünyanın gerçek mutsuzları değil midir? varsın bizi beğenmesinler. alay etsinler, batırsınlar. bu önlenemez ama onları da kendi havalarına bırakamayız; sevsinler, sevmesinler, önlerine has ekmek koymamız gerek. bir kez çöplüktekilerle gözleri doyunca, artık ekmeğin hasını arayacaklardır; eğer bulamazlar ise, kötülerle yetineceklerdir.

sand: hayatta yapılan bir iş, çoğu zaman işe yaramaz gözükebilir. evet, o an işe yaramayabilir ama, bu gene de iyi niyetin, iyi iş görmenin geleneğini sürdürür; aksi halde her şey yok olmaya mahkumdur.

sand: insanın dostuna açıklayacağı sırlar, yabancıların sandıklarından çok başkadır.

flaubert: büyük yaradılışlar -onlar iyi kişilerdir- her şeyden önce müsrif insanlardır; kendilerini kolay harcarlar.

sand: yüksek hakimimiz doğa, içgüdülerimize bir denge vermiş, iştahımızın sınırını çizmiştir. büyük yaradılışlar bu işte fazla dayanıklı değillerdir. bizi mantıksal bir eğitim, çok yönlü şekilde geliştirmemiş. her bakımdan biz, sıkışmış durumdayız; köklerimizi dallarımızı gelişigüzel, istenilen yere ve istenilen şekilde salıp durmuşuz. büyük sanatçılar, çok kez hasta ruhlu insanlardır; birçokları da iktidarsızdı. şehvetli olanlardan birkaçı da çarçabuk tükenir. kafayla çalışan bizlerin, sanırım genellikle sevinci de kederi de yoğundur. oysa gece gündüz toprakla, karısıyla yorucu iş yapan köylü, kafaca güçlü bir yaratık değildir; kafası en zayıf yanıdır.

flaubert: sanat, istisnalar çizip anlatmak değildir. elimde olmayarak, kalbimi kağıda dökmekten tiksiniyorum; hatta bence bir romancının herhangi bir şey üzerinde gerçek düşüncelerini söylemeye bile hakkı yoktur. tanrı fikrini hiç söylemiş midir?

sand: insanın öküz gibi bir sabrı, taşı parçalayacak güçte bir bileği olunca, anlatmaya değer ne iyi ne de değişik olayları vardır; ne de heyecanları olabilir.

flaubert: üstün sanat bilimseldir, kişisel değildir; akıl yoluyla uğraşıp şahısları kendimize çekmek değil de, siz onların içine girmelisiniz.

montaigne: iffet, ifrata kaçabilir; onun da çılgınlık kadar ılımlılığa ihtiyacı vardır.

sand: bu dünyadan bir bütün olarak ayrılan insan, ölümle her şeyin bittiğine inanan insandır; peşinden gelmek için kimseye de el uzatmaz.

flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.

flaubert: insanların budalalıklarını eşelemek kadar yorucu bir şey yok!

jules michelet: adalete karşı olan hiçbir şey devam edemez.

voltaire: insan düşüncesinin tarihi, insan budalalığını ortaya koyar.

sand: şefkat ve özverili bir dostluktan gayrı her şey geçicidir.

flaubert: parasız ve zorunlu eğitim bir işe yaramayacak; ancak budala sayısını artıracaktır.

renan: yüksek sınıfları yetiştirmeye çalışın; eğer bunu yapmazsanız, kum üzerine yazı yazmış olursunuz.

flaubert: eleştiride en yüksek şey yöntemdir; yaratmayı sağlar.

sand: bizler birer don kişot'uz. hancıların eğlencesi olmaya boyun eğmeliyiz. dünya böyle kurulmuş. eğer aldanmak istemiyorsan gidip çölde yaşamalısın. bu alçaklık dolu yeryüzünden, kötülüklerden kaçarak yaşamak, yaşamak sayılmaz. yaşamda acıyı da tatlıyı da sineye çekeceksin.

sand: gönül yaşamımda tek karanlık nokta sensin!

sand: edebiyat ürünü meta sayıldığı sürece, satıcı ondan yararlanmayı umacaktır. o sadece kitap alıcısını düşünmek zorundadır; eğer müşteri metayı beğenmezse satıcı yazara ürününün hoşa gitmediğini söyler. edebiyat özgürlüğü, kitapların pazarlandığı bir fuardır. editöre ayrıcalık göstermemek biricik erdemimizdir. o bize burun kıvırsa bile, suç onun değildir. eğer okuyucular zevkli olursa editörler de zevkli olur.

flaubert: edebiyatın özgür oluşundan söz ediyorlar! yazarların artık büyüklerden aylık almadıklarını, daha özgür olduklarını söylüyorlar! daha asil duruma geldiklerini savunuyorlar. oysa bugün, toplum içindeki asaleti bir bakkal kişi ile eşdeğerdir. ne büyük bir ilerleme!

felix nadar: yaşamak istiyorsan, sıradan biri ol!

flaubert: herhangi bir politik inanca sahip olmak için insan saf olmalı!

sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

sand: eleştiri ciddi olsa da olmasa da onu görmezlikten gel! eleştirinin yazara sağlayacağı yararı ben asla anlayamadım. eleştiri hep kişisel bir bakışa dayanır; sanatçı ise otorite dinlemez. insanlar entelektüel düzen içinde güçlere el koyarak güneşi ve ay'ı tartışmaya kadar işi vardırırlar. oysa bu ne ay'ın ne de güneşin sakin görünüşünü engeller.

sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.

sand: bilgelik sanattan üstündür. en üstün zirvede olan sanat bile, onun ancak bir ifadesi olabilir. bilge, her şeyi içine alır: güzelliği, gerçeği, iyiyi, sanat heyecanını. bize kendimizin dışında, kendimizinkinden de yüksek bir şeyi görmeyi, onu temaşa etmeyi, hayranlıkla onu yavaş yavaş içimize sindirmeyi öğretir.

littre: dünya bayağı bir seyyaredir; insan da, kötü derlenmiş bir karışımdır.

buffon: iyi yazmak; aynı zamanda iyi hissetmek, iyi düşünmek, iyi ifade etmektir.

21.9.08

jorge luis borges

alberto manguel

borges için gerçeğin çekirdeği kitaplardaydı; kitap okumakta, kitap yazmakta, kitaplar hakkında konuşmaktaydı. binlerce yıl önce başlamış olan ve asla bitmeyeceğine inandığı bir diyalogu sürdürdüğünü, derinlerde bir yerde biliyordu. kitaplar geçmişi yeniden kuruyordu. "zamanla" demişti bana, "her şiir bir ağıta dönüşür." moda olan edebiyat kuramlarına hiç tahammül edemezdi; özellikle de fransız edebiyatını, kitapları değil de okulları ve çevreleri öne çıkarmakla suçlardı. adolfo bioy casares, tanıdığı insanlar arasında yalnızca borges'in, iş edebiyata gelince "alışkanlıklara, geleneğe ya da tembelliğe boyun eğmediğini" söylemişti bir keresinde bana.

başına buyruk bir okuyucuydu, kimi zaman konu özetleri ve ansiklopedi maddeleri onu tatmin etmeye yeterdi; hatta bir keresinde itiraf ettiği gibi, finnegans wake'i hiçbir zaman bitirmemiş olmasına karşın, joyce'un bu dilsel anıtı üzerine rahatça ders vermişti. bir kitabı son sayfasına kadar okumak zorunda hissetmezdi kendini. kütüphanesi (her okuyucu gibi onun da kütüphanesi, aynı zamanda otobiyografisiydi), olasılık yasalarına ve anarşinin kurallarına olan inancını yansıtıyordu. "ben zevk peşinde koşan bir okuyucuyum: kitap almak kadar şahsi ve muhterem bir konuda, görev duygumun işe karışmasına hiçbir zaman izin vermedim."

corneille ya da shakespeare, homeros ya da hastings'in askerleri: borges için okumak, asla olamayacağını bildiği o adamlar olmanın bir yolu: eylem adamları, büyük aşıklar, büyük savaşçılar.

onun kafa yorduğu şey edebiyattı ve bu çığlık çığlığa yüzyılda hiçbir yazar, edebiyatla olan ilişkimizi değiştirme konusunda borges kadar önemli olmadı. ondan daha maceraperest, gizli coğrafyalarımızda dolaşma konusunda ondan daha atak yazarlar vardı belki. toplumsal acılarımızı ve ayinlerimizi ondan çok daha güçlü bir şekilde belgelemiş, ruhumuzun amazon ormanlarına çok daha başarılı keşif seferleri düzenlemiş yazarlar vardı kuşkusuz. borges bu tür şeyler yapmaya neredeyse hiç kalkışmadı. bunun yerine, uzun yaşamı boyunca, bu diğer araştırmaları okumamız için haritalar çıkardı - özellikle de en çok sevdiği ve onun kitaplarında din, felsefe ve yüksek matematiği içeren fantastik edebiyat dünyasındaki araştırmalar için.

20.9.08

gülden kale düştü

ahmet karcılılar

ne kadar eğlenceli olursa olsun yaptıklarınız bir gün alışılmış hale gelir.

isterdim ki biri öldüğünde, diğeri "sen öldüğünde ben öldüm, biliyorsun." desin. "hiç düşünme sevgilim, çok kolay olacak." desin. isterdim ki bunları bu kadar kolay söyleyebilenler, diğeri öldüğünde bir nefes dahi alamasın.

sevdiğini ne kadar çok söylersen o kadar kolay gidiyorlar.

bir kişi olunmadan iki kişi olunmaz.

"olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması."

kitaplar, intihar edene dek oyalanacak taşların en onurlusudur.

ilişkiler bir insanı geçmişiyle kabullenmeyi gerektirir.

onlarda hep seni aradım. yoktun. hücremin yıkık duvarlarından kalan taşlara oturup kendileri için yeni bir hücre dilediler benden. senin için yaptığımı yapmamı istediler. yapmadım. sende var sandığımı kimsede var sanmadım.

15.9.08

mağaradakiler

cemil meriç

gerçek putkırıcılar bir yanlarıyla peygamberdirler, her yıkıcı bir parça hocadır.

koestler: hür olarak düşünmek, hür olarak yaşamak, insanı çoğunlukla çatışan bir hale getirir. çoğunluk, babadan kalma geleneklere uyarak düşünür ve yaşar. azınlığa düşmek, insanı nevroza elverişli bir iklime sokar. kurallara başkaldıranla yarı deli (egzantrik) arasında bir adım mesafe var. toplumun düşmanca baskısı bu mesafeyi hemen aştırır insana.

petraçevski: ne erkekler sevilmeye layık, ne kadınlar. bunun için kendimi insanlığın hizmetine adıyorum.

çernişevski: tarihin yolu, çamurlu alanlardan, bataklıklardan, süprüntülüklerden geçer. çizmelerini kirletmekten çekinenler, siyasetle uğraşmamalı.

proudhon: yönetilmek, yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına lebbeyk demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmaktır.

proudhon için devlet bir vahimedir, özgür bir zekaya düşen görev bu vahimeyi müzelere ve kütüphanelere kapatmaktır.

thoreau: en iyi hükümet, hiç hükümet etmeyendir.

"günde dört beş saat çalışmak yeter; herkesin özgür olduğu bir toplumda aylaklıktan korkmayalım. insanı soysuzlaştıran: ecirlik; herkesin hoşuna giden işi yaptıktan sonra neden sırtüstü yatsın?"

"cinayet, çağdaş toplumun meyvesi. mülkiyeti kaldırın, suçlar kendiliğinden azalacaktır. gerçi anadan doğma suçlular da var ama onlar birer deli, yani hasta; hastaları hapsetmenin  ne faydası var? insanlar arasındaki farklar yetişme koşullarının eseri; iyi bir eğitim, onları aşağı yukarı aynı idrak düzeyine yükseltecek, eşitsizlikten doğan çatışmaları sona erdirecektir.

max stirner: halk temsilcilerini seçtiği için özgürdür, diyorlar. bu, öküzün istediği kasabı seçmesi gibi bir şey. iktidarını devretmek, onu kaybetmektir. işçi de olsa her milletvekili, yarının yahudasıdır. millet meclisine bir işçi göndermek neye benzer bilir misiniz? bir annenin kızını geneleve kaydettirmesine.

hürriyet, tarihin hiçbir çağında tam olarak gerçekleşmemiştir. çünkü hükümetler için ayak bağıdır. hiçbir hakkı olmayan, baştakilerin her yaptığını kerem sayan insanları yönetmek ne kadar kolay. otorite, hürriyetin anadan doğma düşmanı.

demokratik bir hükümet de tiranik olabilir. ama baskının kurbanı azınlıktır demokrasilerde.

panaist istrati: dünyanın en özgür diyarı osmanlı ülkesidir. tanrı'ya ve padişaha çatmadıktan sonra insan orada her şeyi yapmakta serbesttir.

laurent de l'ardeche: sosyalizm, insan haysiyetini öldüren mutlakiyetin ve toplumu mahveden ferdiyetçiliğin karşıtıdır.

voltaire: yaşayanlara nazik davranmalıyız; ölülere tek borcumuz kalmıştır: hakikat.

hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı vandalizme inkılap adı verilir: dil inkılabı.

her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

spinoza 44 yaşında ölmüş. nietzsche 44 yaşında delirmiş. ben yolumu 44 yaşından sonra buldum.

14.9.08

şiirler

ahmet muhip dıranas



ah, bu her günkü oyuncaklar, bu düşler

selam, sonsuzluğun aydınlık bahçesinden
selam, senelerce, senelerce evvele
hatırası kalbe ışıklarla dökülen
en sevgiliye, en iyiye, en güzele

her ısırdığım meyveyle bitiyor
neşe mevsimi.. gönlüm! yaz gidiyor
güneşle, denizle ve yaprak yaprak

geçerken dün yoldan, ruhumu saran
bir gölge halinde ve ağır ağır
tanıdım; o, yadı hoş zamanlardan
seven ve yaşayan bir hatıradır

göründün yine bu yaz gecesinde
yer gök, sularında güldüğün havuz
kelebek gibi uçmada ruhumuz
barış dolu bu yıldız bahçesinde
ah, umutsuzlukta buluştuğumuz
bu gece ve bu orman aşka mahsus
ve biz sanki, dünyalar öncesinde
gibi.. dumanlarda, uçkun, vücutsuz

söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
kağıtlarda yarım bırakılmış şiir
insan, yağmur kokan bir sabaha karşı
hatırlar bir gün bir camı açtığını
duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu
çöküp peynir ekmek yediği bir taşı
bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir

ey unutuş! kapat artık pencereni
çoktan derinliğine çekmiş deniz beni
çıkmaz artık sular altından o dünya
bir duman yükselir gibidir kederden
macerası çoktan bitmiş o şeylerden
amansız gecenle yayıl dört yanıma
ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni

oyun bitti ve her şey yerini buldu
akşamla ebedi kızlar anne oldu
aynalara bakma, aynalar fenalık
denizi, sonsuz olanı düşün artık
bir gün beni hatırlayabilirsin ancak
güzelsem soyabilirsin, çırılçıplak
oradayım hep ben, orada, derinde
gemilerin ihtiyar köpüklerinde

toprakta o baş döndürücü koku
ve ölüm, gece ucundaki çoban
gel yetiş, ey pişmanlık! işte yaman
bir gecedir, yaman bir gecedir bu

bu ne yeşil, ne mavi bu, ne sarı? yolumuzda
nasıl koyup gitmeli bu denizi, bu kırları
uğulda, uğulda, uğulda sonbahar rüzgarı
bir dal kırabilir misin bakalım, gönlümüzde
bu şarkılar, bu halis sözler varken dilimizde

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer gününde uyanmalı

13.9.08

12 eylül

şaban iba

bülent ecevit, kenan evren'i 6 mart 1978'de genelkurmay başkanlığına getirdi.

malatya olayları: 17 nisan 1978'de malatya belediye başkanı hamido kendisine gönderilen bombalı paketle öldürüldü. pazarcık ve adıyaman'a da aynı paketten gönderilmiş, paketlerden biri patlamamış, diğeri postacının elinde patlamıştı. malatya'da gericilerin ve faşistlerin ortak bir ayaklanması başladı. birçok işyeri tahrip edildi. şehirdeki tüm solculara ve alevilere karşı terör estirildi. alevi-sünni çelişkilerinin yoğun olduğu malatya'da sünni başkana yapılan saldırı 1 mayıs 1977'den sonra ikinci büyük kontrgerilla eylemiydi.

1978 yılı başından itibaren terör olayları artmaya başladı.

maraş katliamı: 22-24 aralık 1978'de gerçekleştirildi. 107 kişi öldü, 205 kişi yaralandı. 500'e yakın ev ve işyeri tahrip edildi. içişleri bakanı irfan özaydınlı istifa etti. yerine hasan fehmi güneş getirildi. 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. bunlar: istanbul, ankara, maraş, adana, elazığ, bingöl, erzurum, erzincan, gaziantep, kars, malatya, sivas, urfa. sonradan içel de bu listeye eklendi.

bu tür planlı faşist saldırı girişimleri sivas, erzincan ve çorum'da tekrarlandı. bu saldırıların alevi sünni çelişkilerinin yoğun olduğu bu bölgelerde önceden belirlenmiş bir plan çerçevesinde özel harp dairesi (kontrgerilla) tarafından yönlendirilen sivil faşist güçler tarafından yapıldığı sonradan belirlenecekti.

1 şubat 1979'da milliyet gazetesi başyazarı abdi ipekçi, m. ali ağca tarafından öldürüldü. mart ayı içinde hükümet petrolden tekele, şekerden kömüre kadar tüm temel ihtiyaç maddelerine % 50-100 zam yaptı.

nevzat bölügiray: komutanlar önceden bu müdahaleyi ne denli akıllarına koyarlarsa koysunlar çok uygun bir ortam oluşmadan bir müdahaleye kalkışamazlardı. onları bir müdahale için yüreklendiren ortamdır. askerlikte bir ana fikir olmadan planlama yapılamaz. ana fikir, müdahale ortamının oluşup oluşmadığının ortaya çıkarılmasıdır. yoksa müdahale fikri zaten kafalarda oluşmuş, sadece ortamın uygunluğu aranmaya başlanmıştır. artık bundan sonraki sözlü çıkışların, uyarı niteliğindeki konuşmaların ve uyarı mektubunun, sadece yapılacak müdahaleye giden yolu hazırlayan birer aşama olduğu anlaşılmaktadır. gerisi, müdahale planına uygun olarak hazırlanan bir program uygulamalarından ibarettir. terör ortamının getirdiği bir program.

kenan evren'in genelkurmay başkanı oluşu: 6 mart 1978
sıkıyönetim ilanı: 26 aralık 1978
müdahale fikrinin doğuşu: temmuz 1979
uyarı mektubunun verilişi: 27 aralık 1979
bayrak harekat planı'nın hazırlanışı: 4 haziran 1980
bayrak harekatı'nın uygulanması: 12 eylül 1980

muhtıra içeriği:

- anarşi, terör ve bölücülük
- muhalefet partilerinin kısır tutum ve davranışları
- komünizm, şeriat ve faşizm tehlikeleri
- genel bir ayaklanma olasılığı

saltık çalışma grubu: evren tarafından orgeneral haydar saltık, bir çalışma grubu kurmakla görevlendirildi. bu gruba kapalı olarak başka bir görev verildi. ancak esas görevleri, bir müdahale zamanı gelmiş midir, müdahale mi daha iyi netice verir; yoksa ilgilileri ikaz mı daha münasiptir, bunları etüt edecekler ve zaman zaman evren'e rapor vereceklerdi. rapor daktilo ile değil, elyazısı ile olacaktı ki, gizlilik ihlal edilmesin.

kenan evren: demirel özel harp dairesi'ndeki personeli teröristlerle mücadelede kullanmamızı ve onlarla çete savaşı yapmak suretiyle yok edilmelerini, vaktiyle de bu teşkilatın böyle kullanıldığını söyledi. (1971 sıkıyönetim dönemindeki kızıldere olaylarında kullanılan personeli kastediyordu.)

özel harp dairesi (kontrgerilla) faaliyetleri:

- 1 mayıs 1977 olayları
- maraş katliamı
- çorum ve sivas olayları
- ankara bahçelievler katliamı
- 16 mart ist. üni. katliamı
- abdi ipekçi'nin öldürülmesi
- c. orhan tütengil'in öldürülmesi
- yüzlerce faili meçhul cinayet
- asala ve pkk ile mücadele

tüm bu dönemler boyunca kenan evren genelkurmay başkanıdır.

bayrak harekat emri: her personel bu harekatı büyük bir tevazu, kesin kararlılık, üstün vatanseverlik duygusu ve tam bir disiplin anlayışı içerisinde icra edecektir. kişi veya grubun ülke zararına faaliyetleri tespit edilmediği sürece herkese tarafsız ve eşit muamele yapılacaktır. bölücü, halkı yönetime karşı kışkırtıcı, devlet otoritesine ve yasalara saygınlığı engelleyici, asılsız haberlerle halkı veya devlet güçlerini yanıltıcı, illegal örgütlerle teması muhafaza ederek eylemci (terörist) karakterinde ısrarla duranlar hakkında onları diskalifiye edici ve yasal yollara başvurarak şiddetle cezalandırıcı tedbirler alınacak ve bu faaliyetler aralıksız sürdürülecektir. harekatı tereddütle karşılayan veya karşı tavır takınanlarla aşırı bölücü fikirleri benimseyenler hakkında gerekli yasal işlem yapılacaktır.

14 aydan beri özel savaş taktikleriyle hazırlanan müdahaleyi artık durdurabilmek mümkün değildi.

ilk kez emir ve komuta zinciri içerisinde silahlı kuvvetler harekete geçirilerek devlet erki bir gecede ele geçiriliyordu.

- parlamento ve hükümet feshedildi.
- parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırıldı.
- bütün yurtta sıkıyönetim ilan edildi.
- yurt dışına çıkışlar yasaklandı.
- sokağa çıkma yasağı konuldu.

orgeneral kenan evren: genelkurmay başkanı
orgeneral nurettin ersin: kkk
orgeneral nejat tümer: dkk
orgeneral tahsin şahinkaya: hkk
orgeneral sedat celasun: jandarma genel komutanı

kenan evren: biz, kendi özelliklerimize, şartlarımıza uygun ve stratejik konumumuzu düşünerek bir anayasa yapmak durumundayız. batılı anayasalara uymak zorunda değiliz. biz bu anayasayı bir daha askeri müdahale olmasın diye böyle yapıyoruz.

12 eylülcüler yeni anayasa ile ordunun devlet içindeki özerkliğini ve konumunu öylesine güçlendirmişler ve sağlamlaştırmışlardı ki, artık ordu günlük politika içerisinde olacak, her olaya karışacak, her sorunla doğrudan ilgilenecek, devleti ve toplumu sıkı bir şekilde denetleyebilecekti.

12 eylül terörü bilançosu (3 yıllık icraat):

- 650.000 kişi gözaltına alındı.
- açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
- 7 bin kişi için idam cezası istendi.
- 517 kişiye idam cezası verildi.
- 259 kişinin idam dosyası meclise gönderildi.
- 49 kişi idam edildi.
- 98.404 kişi örgüt üyesi olmak suçuyla yargılandı.
- 1.683.000 kişi fişlendi.
- 388.000 kişiye pasaport verilmedi.
- 30.000 kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti.
- 14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
- 30.000 kişi sakıncalı görülerek işinden atıldı.
- 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
- 171 kişi işkenceden öldü.
- 800 kişi kayboldu.
- 14 kişi cezaevinde süresiz açlık grevinde öldü.
- 23.667 derneğin faaliyeti durduruldu.
- 3.854 öğretmenle 120 öğretim üyesinin işine son verildi.
- 7.233 devlet görevlisi sürgün yedi.
- 9.400 kişi kamu görevlerinden atıldı.
- 937 film yasaklandı veya yakıldı.
- 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
- istanbul'da gazeteler 300 gün yayımlanamadı.
- gazeteciler hakkında 3.315 yıl hapis cezası verildi.
- 139 ton gazete, dergi ve kitap imha edildi.

anayasa halkoylaması:

katılım oranı: % 91.27
kabul: % 91.17
red: % 8.63

bu halk oylamasıyla kenan evren'in cumhurbaşkanlığı da kabul edildi.

1983 seçimleri:

milliyetçi demokrasi partisi (mdp)
halkçı parti (hp)
anavatan partisi (anap) % 45.5 oy

amaçları kendilerinin devamı olarak emekli orgeneral turgut sunalp'e kurdurttukları ve devlet partisi niteliğindeki mdp'yi iktidar yapmak, diğer iki partiye de muhalefet görevi vermekti. ancak abd'nin desteğinde seçimlere sokulan anap iktidar oldu.

emekli olan birçok general çeşitli holdinglerin yönetim kurullarında yüksek maaşlı görevler alarak tekelci sermaye için yaptıklarının karşılığını görmüştü. bir kısmı da sonraki süreçte anap, dyp ve rp'de siyasete atılacaktı.

12 eylül'ün arkasında abd'nin olduğu tartışılmaz bir gerçekti. 12 eylül abd'nin ortadoğu'daki çıkarları için gerekliydi. 12 eylülcülere her istediğini yaptırdı. cuntaya da en geniş desteği verdi. ardından önce anap'ın kuruluşunu ve seçimlere katılmasını sağladı. seçimlerde de özal'ı destekledi. çünkü abd, özal'ı bir geçiş dönemi adamı olarak hazırlamıştı.

abd, tc ordusunun devlet içinde giderek artan özerkliğinin bilincinde olarak ve bunu teşvik ederek türkiye ile ilişkilerini esas olarak ordu ile sürdürmekte, böylece ülkenin siyasal hayatını kolayca denetim altında tutabilmekte, özellikle de askeri müdahale dönemlerinde her konuda daha etkili olabilmektedir.

abd özal'ın ardından çiller'i destekleyecekti. kendi eğitim ve kültür birikimleriyle yetişmiş, abd'nin uluslararası çıkarlarını özümsemiş siyasetçiler ile türkiye'de yeni bir siyaset tarzını sahneye koydu.

26 mart 1989 yerel seçimleri:

shp: % 28.7
dyp: % 25.7
anap: % 21.8
rp: % 9.7
dsp: % 9.1
mçp: % 4.2
ldp: % 1.0

özal, sadece kendi partisinin oyları ile 31 ekim 1989 günü 3. turda cumhurbaşkanı seçildi. böylece özal cumhuriyet tarihinin ilk sivil cumhurbaşkanı oldu.

kargaşa

hasan hüseyin korkmazgil


öyle bir kargaşada açtık ki gözlerimizi
soygun çalar vurgun oynar
otuzun tadı nedir
tadı nedir kırka merdiven dayamanın
meyvelerden neye benzer elliden öte
kaç beş köşelidir yetmiş beşlerde dünya
seksende ne görünür kadın bacakları insanın gözüne
seksenden öte giden yolda ne yandan doğar güneş
öpüşmek tuzlu mudur ekşi midir kekre midir yoksa
belalı bir uçurum mu dönüp geriye bakmak
ne soracak vakit bulduk
ne de bir söyleyen çıktı
yaşadık yetmiş yaşın bütün sığlıklarını daha on beşimizde
yaşadık otuz beşte on beşin
o buğulu, o bulanık, o delicoş düşlerini
uzandıkça uzaklaştı bizden o yüklü dallar
kıyılar kaçtı ellerimizden biz çırpındıkça
bir yer ki medet umar insan ölümden
çek ipini öylesi yaşamanın
yüz yıl da yaşasan değmez bir boka
bin yıl da yaşasan arkası boş

12.9.08

balerina'nın ölümü

melih cevdet anday

şehvet geçicidir; asıl olan ruhların anlaşmasıdır.

insanların başından öyle inanılmayacak olaylar geçiyor ki, hikayesi yazılsa uydurma denir.

insanlar yaşlandıkça eski günleri beğenerek anlatırlar.

insanlar sorumlu oldukları kimseleri düşünürken kendi haklarında kullandıkları mantıktan başka bir mantık kullanırlar.

sevişmek gibidir konuşmak da. boşalırsınız.

insan galiba bir defa seviyor.

tahkikat komisyonu

vedat türkali

tahkikat komisyonu da yasalaşıyor. ulan alçaklar!.. bir gün bu taksim alanı, bütün alanlar, yollar, fabrikalar, görürsünüz siz ulan!.. yalan var mı tarihte? konya gerici ha?.. bizim halk mı gerici?.. yüzünüze gülüyor şimdilik. çeşme, yol filan yapıyorsunuz. cami, mami.. gün gelecek..

1960'ın nisan'ına da varıldı, iyiden iyiye sallanıyordu türkiye. taa derinlerden geliyordu titreyiş. muhalefet, partilerden, parlamentodan çoktan taşmıştı, yığınlardaydı. uzak yol kamyon şoförlerinin, dolmuşçuların ağzındaydı kentlerde; ana avrat sövgülerindeydi. şoförün ağzına düştün mü türkiye'de bittin. türkü etmişti herif cezaevinde candarma kulübesine karşı: avrat dedin mi, hamiyet yüceses, oğlan istersen adnan menderes!.. halkçı mısın, demokrat mısın? görünen buydu. başka şey de görülsün istemiyorlardı ya, kötü kapışmışlardı. bastırdıkça bastırıyor demokratlar.

chp milyoneri vehbi koç'u kırk yıllık partisinden ayırdılar. tanrı şaşırtmasın!.. yasalar uygulanmıyormuş, asıl nedeni buymuş derdin; partizanlık sarmış her yanı. ispat hakkı, çifte meclis, bir de özgürlük diyordu muhalefet. mart sonunda, kayseri'de, yeşilhisar'da, vilayete zorla girdiler diye chp'liler üstüne ateş açıldı, 17 kişi yaralandı. mart ayı bütün dertlerini bırakıp ramazan bayramı ile çekip gitti.

2 nisan'da inönü kayseri'ye vardı. trenini himmetdede'de durdurdular. olay büyüdü. bir sürü kavga, gürültü.. üç saat sonra yolu açtılar. kayseri'ye girebildi inönü. ertesi günü yapılacak kayseri chp il kongresi'ni yasakladılar. inönü, yeşilhisar yoluyla ankara'ya dönecekti. incesu'da dokuz saat bekletildi inönü. sonunda kente sokmadılar. yeşilhisar yolundan ankara'ya döndü. ordu da için için kaynıyor, diyenler vardı ya, söyleyenin de, dinleyenin de inanacağı gelmiyordu pek. fısıltı gazetesi başladı mı millette laf mı eksik?.. yalnız, kayseri olaylarında, ordunun politikaya karıştırılmasından üzüntüye düşen bir kurmay albayla bir kurmay binbaşının emekli edildiğini yazdı gazeteler.

daha ocakta menderes, muhalefetin zorbalık yoluna saptığını, dünyayı başlarına yıkacağını söylüyordu. chp 11 gensoru önergesi vermiş, hemen hepsi geri çevrilmişti. "gideceksiniz" diyordu inönü. nasıl gideceklerdi?

hükümetin -demokratların- kışkırtmalarla gizli oyunlar peşinde olduğu söylentileri yaygındı. 6-7 eylül'ü komünistlere yıkmaya çalışmadılar mı? binlerce kişiyi tutuklamışlardı suçsuz; belli ki iyice kötüye götüreceklerdi işi. bereket mecliste inönü bozmuştu oyunlarını.

9.9.08

haziranda ölmek zor

hasan hüseyin korkmazgil


kavaklar ışıldardı batıya karşı
küskün dağlar gülkurusu
yazılar kızıltılı
öyle çetin öyle hırçın bir çağdı ki öyle o
sevmek yangın uğultusu
sevilmemek yangındı

ölüsünü gizlermiş kedinin cinsi

kuşlar uçar hilal hilal mestine
yıldız kayar ela gözler üstüne
basadurmuş dağlar dağlar üstüne
ben bilemem bu dağların üstü ne
bu düşlerin benceğize kastı ne
gelinler hey güzeller hey kızlar hey

"söğüdün yaprağı narindir narin
içerim yanıyor dışarım serin"

bana hep komik gelir
demokrasi oynaması bir diktatörün
ve sırtlanın ağzında zeytin dalı tutması

bana bir de tuhaf gelen
neron'ların hitler'lerin sandıklardan çıkması
seçenlerin seçilenden korkması
rüşvetin papaz gibi girip çıkması
suçun ülke yönetmesi örneğin
ve zincire vurulması suçlunun
bana hep tuhaf gelir nedense

emile ajar

emile ajar, goncourt ödüllü ünlü fransız yazar romain gary'nin takma adıdır. gary, genç bir yazarın ikinci kitabı olarak kaleme aldığı "onca yoksulluk varken"i bu takma adla yayınlatmıştır. gary'nin 1975'te bu kitapla layık görüldüğü goncourt ödülü'nü iki ayrı isimle kazanmış olması fransız edebiyat aleminde büyük bir skandal doğurmuştu.

yazarın intiharından sonra, vasiyetnamesi olarak yeğeni paul pavloviç'in bastırdığı "emile ajar'ın yaşamı ve ölümü" kitabının bir yerinde romain gary bütün bu durumu şu yalın cümleyle ifade etmişti: "yalnızca kendim olmaktan bıkmıştım."

7.9.08

kelebek etkisi

douglas adams

evrendeki her bir parçacık, öteki parçacıkları ne kadar hafif ve dolaylı olsa da etkiler. her şey her şeyle ilişkilidir. çin'de bir kelebeğin kanatlarını çırpması, bir atlantik kasırgasının yönüne etki yapabilir.

eğer bir masa bacağını bana anlamlı gelebilecek veya masaya anlamlı gelebilecek bir şekilde sorgulayabilseydim, o zaman evrendeki herhangi bir sorunun yanıtını bana verebilirdi. tamamen şans eseri seçilmiş birisine aklıma gelen rastgele bir soruyu sorabilirim ve onun yanıtı veya soruyu yanıtsız bırakması, üzerinde çözüm aradığım sorunla bir şekilde ilintili olacaktır. bu sadece yorumlamayı nasıl yapacağını bilmek sorunudur.

atım kaçtı ben vuruldum

tarık dursun k.

aşk, gerçek görüşümüzü geliştiren ve bize yazgıya karşı savaş konusunda güç veren birleştirici bir serüvendir." (d.h. lawrence)

bernard shaw: dünyanın en hayalperest insanı bisiklete binen insandır. bisikletin kendisini götürdüğünü zanneder.

"ayartma dışında her şeye direnebilirim." (oscar wilde)

dünyanın ve zenginliğin en zirvesindeki adam, yaşam hikayesini şöyle anlatır: babası ona 1 dolar vermiştir, o da gider, 1 elma alır, parlatır parlatır ve 2 dolara satar. sonra gider, bu kez 2 elma alır, parlatır parlatır ve 4 dolara satar elmaları. gider bu kez de 4 elma alır, parlatır parlatır, 8 dolara satar. gider, bu kez tam 8 elma alacakken multimilyoner halası ölür ve miras elmacı çocuğa kalır.

bertrand russell: bir kadını elde etmekte güçlük çekmeyen bir erkeğin duyguları, romantik aşk biçimine girmez.

"hiç kimse yaşamını biri ya da bir şey tarafından ayartılmadan geçirmiş olamaz."

ernest hemingway: savaş, devlet politikasının başka yollardan sürdürülmesidir.

benimle birlikte yaşlan
son yarısı yaşamın
ilk yarısı içindir
ve inan bana sevdiğim
bu son yarı
en iyisidir (robert browning)

yazar, hayata katkıda bulunur; hayattan katkı beklemez.

zamanın en büyük yenilgisi uçağa binmektir.

insanlar arasında iletişim dediğimiz olgu, teknolojinin önlenemez ilerlemesiyle birlikte durmadan ve hızla biçim değiştiriyor. artık kimse kimseye mektup yazmıyor. insanların kalıcı olan şeylere karşı ilgisi azaldı; çünkü kendisinin bile kalıcı olmadığını görüyor, duyabiliyor insan. hayat, hayatı hayat yapan ögeler artık kimse tarafından ciddiye alınmıyor. bu hızlılık içinde günün kurtarılması sözkonusu. her şey, elbette dürüst olmak gerekirse, cinselliğe bağlanacak eninde sonunda; çünkü dünyamızın en elle tutulur gerçeği o.

dünyayı en iyi çingeneler tanır; bir de çağdaş, çingene olmayan çingene ruhlular.

hiçbir yerin yerlisi değilim
çünkü her yerde azınlıktayım
her yerde dışardan bir türküyüm
yalnız dostların dinlediği
az duyulur bir türküyüm -göçerim
(şiir de göçer göçebedir
bütün güzel ellerde gezer
ozan hep yalnızlığa göçmen gider
çünkü dostum -ne acı
şiir her yerde azınlıktadır
ozan her yerde yabancı) (özcan yalım)

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir. ama iyisi, görkemlisi aklın kurallarını aşar. onun güzelliğini tam ve sağlıklı olarak görenler bir şimşeğin görkemine benzer bir parıltı görmekle kalırlar. büyük şiir, düşünme gücümüzü doyumsamaz, allak bullak eder.

"insan, yalnız başkaldırdığı sürece insandır; ne melektir ne şeytan." (jean bruller)

victor hugo: şiir gerilemez. neden? ilerleyemez de ondan. şiir bir doğa ögesidir; ne bozulur ne azalır. etkilere karşı koyar. deniz gibi o da, söyleyeceği ne varsa, her defasında söyler. sonra rahat ve ağırbaşlı, bir oluşa özgü, o bitmez tükenmez değişiklikle yeniden başlar. bir tekdüzelik içindeki değişiklik sonsuzluğun mucizesidir.

atatürk bir başına yıkılmaz, güç yetmez buna; ama devrimlerine saldırırsanız, o devrimleri gün gelir pekala da yıkarsınız. mustafa kemal atatürk salt bir kurtarıcı değildi. devrimciydi; onu atatürk yapan da yaptığı, uyguladığı devrimlerdir.

unutma defteri

şükrü erbaş



harflerin zamanına inandım
buydu, büyük yalnızlığım

"kendi çınar ağacı
benden gölgelik ister"
(yozgat türküsü)

bir kadın kasıklarından su vermeseydi
nasıl severdim seni
ey ölümden ödünç alınmış hayat

hangi sevgi sözünü söylesem yalnızlık
hangi zamana sitem etsem hayat

"su serptim ateş sönsün
serptiğim su da yandı"
(kerkük hoyratı)

bu nasıl sevgisizlik tanrım
bütün güzelliklerin günah

tanrı değil, müzik
her gün yeniden kuruyor hayatı

orada, kedilerin dallarda uyuduğu bahçede
ışık da sendin gölge de
bendim kirpiklerine tutunan uzaklık

sabah bu. mutsuzluğun yaşama simyası. dilsiz görkem. güneş narı. 
dünyanın perde perde insana dönmesi.

ey kalbin çaresiz sevgisi
verdiğin mutsuzluğu seviyorum
yoksulluk ne istiyorsa ben de istiyorum

bir doğa masalıyız ikimiz de
sevgilim
ilk öptüğüm gün öldürdüm seni

ölüm gelir bir gün, çocuk ağustosu ölür

"neyi anlatabilir ki insan
büyük bir utanç duymaksızın"
(elias canetti)

ölüm evler içiymiş. iyilikle boğuldum.

adım şiddet, annem yalnızlık, adresim korku

ey sabah sevinçleri, akşam kederleri
ey yaseminlerin sessiz görkemi
unutmaktan koruyun beni
yaşama bilginize geldim

uzak evlere turuncu bir kış hazırlıyor kadın

ey sevginin çok bekleyen, çabuk susan kalbi
acı dengende senin
hangi mutsuzluğu hangi mutlulukla bağışlar insan

zaman ölümün eviymiş
insan kendinden doğururmuş kendini
öğreniriz

sen ey doğa
büyük yazgısı insanın
senden öğrendik zamanın acısını
avuçlarında çocuk kalbimiz
sen hayat bağışladın bize
seni öleceğiz hepimiz

ben bir ay pervanesiyim
kanatlarım dünya, sözlerim sevgi
kendime masallar anlatıyorum

insan geçmişi değil geleceği bağışlarmış

ne katar ayrılığa soğumuş incelik
anıları acılaştırmaktan başka

"gömmeden önce gezdirin beni"
(cemal süreya)

ses gider ve gelir
heves dünyaya değmiştir
umut acıdır umutsuzluktan
insan susar

"bütün iyi aşklar
yolda kalsa da hatırlanır"
(süreyya berfe)

ey bekleyişin yedi renkli çaresizliği
hangi kavuşma çıkarır alnındaki lekeyi

'kalp erkendir bedenden
yanarken de sönerken de'

bitti kalbin suçu
suya su demeyi öğrendim
acı güzellik
sana inandım senden korktum
anladım ve öldüm
bir hoş mutsuzluk içinde yaşadım

her şeyi tutkuya çeviren gecikmeyim ben
yoruldum bütün yaşları çocukluğa taşımaktan
insanların pişmanlıklarından bir rüyayım hala
sonra nesnelerle aramdaki acı uyum
saygı değil ölümmüş çekildiğim tenha
bu yaz da ölülerim acıyor dağlarda
beklemiş vakit.. her yeri dolduruyorsun
anımsadıkça unutuyorum seni geçmiş
korkum ayrılıktan fikrim ölümden

dostoyevski: hayat her yerdedir.

biz bir kentten gideriz kent boşalır, bir evden koparız ev küçüldükçe küçülür, bir insandan ayrılırız dünyanın en büyük yabancısıdır.

bir süre sonra şunu öğreniyor insan: yalnızca birisi sürekli olamaz. insan bütün bir hayatı şiirin yazılma sürecindeki psikolojiyle yaşayamaz. bu, ölüm demektir. yine bütün bir hayatı ortalama algının sığlığında da yaşayamaz. bu, ölümden de kötü bir hal. bu iki aykırı yaşam biçimi, yaratıcı düşüncenin ruhu olan verimli bir mutsuzluk için birbirine muhtaç.

medyanın kültür değerlerine bir bakalım mı? en çok sayıda izleyici. öteki adı, "en aşağı ortak paydada buluşmak." ölçüt, tecimsellik. değer, sığlık; hatta yok. suskunluk büyük erdem. itiraz etmeyen bir ilenme. varacağı yer, şiddeti kutsamak. bu yüzden ahlaksız bir kültür. bütün farkları ve değerleri birbiri içinde yok eden ayrıkotu gibi bir yayılmacılık. var olmadan görünen bir gürültü. şiir buralarda olabilir mi? bunun için daha epeyce bir süre, medyanın dışında, tevazunun içinde olacaktır.