30.09.2008

uzun lafın kısası

adalet ağaoğlu: aşkın düğünü, kendisidir.

edward evans-pritchard: din; korkunun, kuşkunun, girişim yokluğunun, bilgisizliğin ve ilkel insanın deneyim eksikliğinin bir ürünüdür.

emma goldman: büyük çoğunluk hiçbir şeye sahip değilken bir avuç azınlığın her şeye sahip olması suçtur.

ingrid noll: eften püftendir, eften püften insan elinden çıkanlar.

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

norman mailer: diğer ruhlarla birlikte yaşanamaz; gerçekten acı bir ruhu olan birini bulmak gerekir, o ruh çirkin ve kötü olsa bile.

remarque: hayatta ilerlemek istersen dış görünüşüne büyük önem vermelisin.

friedrich engels: gelecek dünya savaşı, dünya yüzeyinden yalnız gerici sınıfları ve hükümdar soylarını değil, bütün gerici halkları da silecektir.

stefan zweig: bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.

victor hugo: çocuğunu kaybeden bir anne için yaşanan her yeni gün ilk gün gibidir. bu acı hiç yaşlanmaz. yas giysileri yıpranıp ağarsa da yürek hep karanlıkta kalır.

gogol: baylar, bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir.

chamfort: toplum, çevre, salonlar, dünya denilen şey, sefil bir tiyatro oyunudur; ilgi çekmeyen, yalnızca makineler, kostümler ve dekorlar sayesinde biraz tutunan, kötü bir operadır.

23.09.2008

mektuplar

george sand / gustave flaubert

flaubert: her gün george sand'den bir şeyler okuyorum; her defasında bir çeyrek saat ona öfkelenip kızıyorum.

flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir; sanatı, içini dökmek için değil, bilgi aracı olarak kullanmak gerekir.

sand: anlayış için gereken şey kafada, takdir etmek için gereken ise gönülde bulunur.

sand: herkes özgürdür; kimi büyük bir gemide yelken açar; kimi ise bir balıkçı kayığına biner. sanatçı, hiçbir şeyin engelleyemeyeceği bir kaşiftir; onun sağa ya da sola yürüyüşü ne iyi ne de kötüdür; yeter ki amacı onu doğru yola sürükleyebilsin; birkaç deneyden sonra, ruh sağlığının durumunu öğrenmek onun bileceği iştir.

sand: her şeyin meçhul olduğu bir yerde, her şey olasılıklı değil midir?

flaubert: bir kez sınıfları birbirine karıştırdın mı ahlaka da veda ettin demektir.

sand: insan, budala kişileri kendinden daha fazla sevmelidir. onlar, dünyanın gerçek mutsuzları değil midir? varsın bizi beğenmesinler. alay etsinler, batırsınlar. bu önlenemez ama onları da kendi havalarına bırakamayız; sevsinler, sevmesinler, önlerine has ekmek koymamız gerek. bir kez çöplüktekilerle gözleri doyunca, artık ekmeğin hasını arayacaklardır; eğer bulamazlar ise, kötülerle yetineceklerdir.

sand: hayatta yapılan bir iş, çoğu zaman işe yaramaz gözükebilir. evet, o an işe yaramayabilir ama, bu gene de iyi niyetin, iyi iş görmenin geleneğini sürdürür; aksi halde her şey yok olmaya mahkumdur.

sand: insanın dostuna açıklayacağı sırlar, yabancıların sandıklarından çok başkadır.

flaubert: büyük yaradılışlar -onlar iyi kişilerdir- her şeyden önce müsrif insanlardır; kendilerini kolay harcarlar.

sand: yüksek hakimimiz doğa, içgüdülerimize bir denge vermiş, iştahımızın sınırını çizmiştir. büyük yaradılışlar bu işte fazla dayanıklı değillerdir. bizi mantıksal bir eğitim, çok yönlü şekilde geliştirmemiş. her bakımdan biz, sıkışmış durumdayız; köklerimizi dallarımızı gelişigüzel, istenilen yere ve istenilen şekilde salıp durmuşuz. büyük sanatçılar, çok kez hasta ruhlu insanlardır; birçokları da iktidarsızdı. şehvetli olanlardan birkaçı da çarçabuk tükenir. kafayla çalışan bizlerin, sanırım genellikle sevinci de kederi de yoğundur. oysa gece gündüz toprakla, karısıyla yorucu iş yapan köylü, kafaca güçlü bir yaratık değildir; kafası en zayıf yanıdır.

flaubert: sanat, istisnalar çizip anlatmak değildir. elimde olmayarak, kalbimi kağıda dökmekten tiksiniyorum; hatta bence bir romancının herhangi bir şey üzerinde gerçek düşüncelerini söylemeye bile hakkı yoktur. tanrı fikrini hiç söylemiş midir?

sand: insanın öküz gibi bir sabrı, taşı parçalayacak güçte bir bileği olunca, anlatmaya değer ne iyi ne de değişik olayları vardır; ne de heyecanları olabilir.

flaubert: üstün sanat bilimseldir, kişisel değildir; akıl yoluyla uğraşıp şahısları kendimize çekmek değil de, siz onların içine girmelisiniz.

montaigne: iffet, ifrata kaçabilir; onun da çılgınlık kadar ılımlılığa ihtiyacı vardır.

sand: bu dünyadan bir bütün olarak ayrılan insan, ölümle her şeyin bittiğine inanan insandır; peşinden gelmek için kimseye de el uzatmaz.

flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.

flaubert: insanların budalalıklarını eşelemek kadar yorucu bir şey yok!

jules michelet: adalete karşı olan hiçbir şey devam edemez.

voltaire: insan düşüncesinin tarihi, insan budalalığını ortaya koyar.

sand: şefkat ve özverili bir dostluktan gayrı her şey geçicidir.

flaubert: parasız ve zorunlu eğitim bir işe yaramayacak; ancak budala sayısını artıracaktır.

renan: yüksek sınıfları yetiştirmeye çalışın; eğer bunu yapmazsanız, kum üzerine yazı yazmış olursunuz.

flaubert: eleştiride en yüksek şey yöntemdir; yaratmayı sağlar.

sand: bizler birer don kişot'uz. hancıların eğlencesi olmaya boyun eğmeliyiz. dünya böyle kurulmuş. eğer aldanmak istemiyorsan gidip çölde yaşamalısın. bu alçaklık dolu yeryüzünden, kötülüklerden kaçarak yaşamak, yaşamak sayılmaz. yaşamda acıyı da tatlıyı da sineye çekeceksin.

sand: gönül yaşamımda tek karanlık nokta sensin!

sand: edebiyat ürünü meta sayıldığı sürece, satıcı ondan yararlanmayı umacaktır. o sadece kitap alıcısını düşünmek zorundadır; eğer müşteri metayı beğenmezse satıcı yazara ürününün hoşa gitmediğini söyler. edebiyat özgürlüğü, kitapların pazarlandığı bir fuardır. editöre ayrıcalık göstermemek biricik erdemimizdir. o bize burun kıvırsa bile, suç onun değildir. eğer okuyucular zevkli olursa editörler de zevkli olur.

flaubert: edebiyatın özgür oluşundan söz ediyorlar! yazarların artık büyüklerden aylık almadıklarını, daha özgür olduklarını söylüyorlar! daha asil duruma geldiklerini savunuyorlar. oysa bugün, toplum içindeki asaleti bir bakkal kişi ile eşdeğerdir. ne büyük bir ilerleme!

felix nadar: yaşamak istiyorsan, sıradan biri ol!

flaubert: herhangi bir politik inanca sahip olmak için insan saf olmalı!

sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

sand: eleştiri ciddi olsa da olmasa da onu görmezlikten gel! eleştirinin yazara sağlayacağı yararı ben asla anlayamadım. eleştiri hep kişisel bir bakışa dayanır; sanatçı ise otorite dinlemez. insanlar entelektüel düzen içinde güçlere el koyarak güneşi ve ay'ı tartışmaya kadar işi vardırırlar. oysa bu ne ay'ın ne de güneşin sakin görünüşünü engeller.

sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.

sand: bilgelik sanattan üstündür. en üstün zirvede olan sanat bile, onun ancak bir ifadesi olabilir. bilge, her şeyi içine alır: güzelliği, gerçeği, iyiyi, sanat heyecanını. bize kendimizin dışında, kendimizinkinden de yüksek bir şeyi görmeyi, onu temaşa etmeyi, hayranlıkla onu yavaş yavaş içimize sindirmeyi öğretir.

littre: dünya bayağı bir seyyaredir; insan da, kötü derlenmiş bir karışımdır.

buffon: iyi yazmak; aynı zamanda iyi hissetmek, iyi düşünmek, iyi ifade etmektir.

20.09.2008

gülden kale düştü

ahmet karcılılar

ne kadar eğlenceli olursa olsun yaptıklarınız bir gün alışılmış hale gelir.

isterdim ki biri öldüğünde, diğeri "sen öldüğünde ben öldüm, biliyorsun." desin. "hiç düşünme sevgilim, çok kolay olacak." desin. isterdim ki bunları bu kadar kolay söyleyebilenler, diğeri öldüğünde bir nefes dahi alamasın.

sevdiğini ne kadar çok söylersen o kadar kolay gidiyorlar.

bir kişi olunmadan iki kişi olunmaz.

"olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması."

kitaplar, intihar edene dek oyalanacak taşların en onurlusudur.

ilişkiler bir insanı geçmişiyle kabullenmeyi gerektirir.

onlarda hep seni aradım. yoktun. hücremin yıkık duvarlarından kalan taşlara oturup kendileri için yeni bir hücre dilediler benden. senin için yaptığımı yapmamı istediler. yapmadım. sende var sandığımı kimsede var sanmadım.

15.09.2008

mağaradakiler

cemil meriç

gerçek putkırıcılar bir yanlarıyla peygamberdirler, her yıkıcı bir parça hocadır.

koestler: hür olarak düşünmek, hür olarak yaşamak, insanı çoğunlukla çatışan bir hale getirir. çoğunluk, babadan kalma geleneklere uyarak düşünür ve yaşar. azınlığa düşmek, insanı nevroza elverişli bir iklime sokar. kurallara başkaldıranla yarı deli (egzantrik) arasında bir adım mesafe var. toplumun düşmanca baskısı bu mesafeyi hemen aştırır insana.

petraçevski: ne erkekler sevilmeye layık, ne kadınlar. bunun için kendimi insanlığın hizmetine adıyorum.

çernişevski: tarihin yolu, çamurlu alanlardan, bataklıklardan, süprüntülüklerden geçer. çizmelerini kirletmekten çekinenler, siyasetle uğraşmamalı.

proudhon: yönetilmek, yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına lebbeyk demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmaktır.

proudhon için devlet bir vahimedir, özgür bir zekaya düşen görev bu vahimeyi müzelere ve kütüphanelere kapatmaktır.

thoreau: en iyi hükümet, hiç hükümet etmeyendir.

"günde dört beş saat çalışmak yeter; herkesin özgür olduğu bir toplumda aylaklıktan korkmayalım. insanı soysuzlaştıran: ecirlik; herkesin hoşuna giden işi yaptıktan sonra neden sırtüstü yatsın?"

"cinayet, çağdaş toplumun meyvesi. mülkiyeti kaldırın, suçlar kendiliğinden azalacaktır. gerçi anadan doğma suçlular da var ama onlar birer deli, yani hasta; hastaları hapsetmenin  ne faydası var? insanlar arasındaki farklar yetişme koşullarının eseri; iyi bir eğitim, onları aşağı yukarı aynı idrak düzeyine yükseltecek, eşitsizlikten doğan çatışmaları sona erdirecektir.

max stirner: halk temsilcilerini seçtiği için özgürdür, diyorlar. bu, öküzün istediği kasabı seçmesi gibi bir şey. iktidarını devretmek, onu kaybetmektir. işçi de olsa her milletvekili, yarının yahudasıdır. millet meclisine bir işçi göndermek neye benzer bilir misiniz? bir annenin kızını geneleve kaydettirmesine.

hürriyet, tarihin hiçbir çağında tam olarak gerçekleşmemiştir. çünkü hükümetler için ayak bağıdır. hiçbir hakkı olmayan, baştakilerin her yaptığını kerem sayan insanları yönetmek ne kadar kolay. otorite, hürriyetin anadan doğma düşmanı.

demokratik bir hükümet de tiranik olabilir. ama baskının kurbanı azınlıktır demokrasilerde.

panaist istrati: dünyanın en özgür diyarı osmanlı ülkesidir. tanrı'ya ve padişaha çatmadıktan sonra insan orada her şeyi yapmakta serbesttir.

laurent de l'ardeche: sosyalizm, insan haysiyetini öldüren mutlakiyetin ve toplumu mahveden ferdiyetçiliğin karşıtıdır.

voltaire: yaşayanlara nazik davranmalıyız; ölülere tek borcumuz kalmıştır: hakikat.

hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı vandalizme inkılap adı verilir: dil inkılabı.

her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

spinoza 44 yaşında ölmüş. nietzsche 44 yaşında delirmiş. ben yolumu 44 yaşından sonra buldum.

14.09.2008

şiirler

ahmet muhip dıranas



ah, bu her günkü oyuncaklar, bu düşler

selam, sonsuzluğun aydınlık bahçesinden
selam, senelerce, senelerce evvele
hatırası kalbe ışıklarla dökülen
en sevgiliye, en iyiye, en güzele

her ısırdığım meyveyle bitiyor
neşe mevsimi.. gönlüm! yaz gidiyor
güneşle, denizle ve yaprak yaprak

geçerken dün yoldan, ruhumu saran
bir gölge halinde ve ağır ağır
tanıdım; o, yadı hoş zamanlardan
seven ve yaşayan bir hatıradır

göründün yine bu yaz gecesinde
yer gök, sularında güldüğün havuz
kelebek gibi uçmada ruhumuz
barış dolu bu yıldız bahçesinde
ah, umutsuzlukta buluştuğumuz
bu gece ve bu orman aşka mahsus
ve biz sanki, dünyalar öncesinde
gibi.. dumanlarda, uçkun, vücutsuz

söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
kağıtlarda yarım bırakılmış şiir
insan, yağmur kokan bir sabaha karşı
hatırlar bir gün bir camı açtığını
duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu
çöküp peynir ekmek yediği bir taşı
bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir

ey unutuş! kapat artık pencereni
çoktan derinliğine çekmiş deniz beni
çıkmaz artık sular altından o dünya
bir duman yükselir gibidir kederden
macerası çoktan bitmiş o şeylerden
amansız gecenle yayıl dört yanıma
ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni

oyun bitti ve her şey yerini buldu
akşamla ebedi kızlar anne oldu
aynalara bakma, aynalar fenalık
denizi, sonsuz olanı düşün artık
bir gün beni hatırlayabilirsin ancak
güzelsem soyabilirsin, çırılçıplak
oradayım hep ben, orada, derinde
gemilerin ihtiyar köpüklerinde

toprakta o baş döndürücü koku
ve ölüm, gece ucundaki çoban
gel yetiş, ey pişmanlık! işte yaman
bir gecedir, yaman bir gecedir bu

bu ne yeşil, ne mavi bu, ne sarı? yolumuzda
nasıl koyup gitmeli bu denizi, bu kırları
uğulda, uğulda, uğulda sonbahar rüzgarı
bir dal kırabilir misin bakalım, gönlümüzde
bu şarkılar, bu halis sözler varken dilimizde

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer gününde uyanmalı

12.09.2008

balerina'nın ölümü

melih cevdet anday

şehvet geçicidir; asıl olan ruhların anlaşmasıdır.

insanların başından öyle inanılmayacak olaylar geçiyor ki, hikayesi yazılsa uydurma denir.

insanlar yaşlandıkça eski günleri beğenerek anlatırlar.

insanlar sorumlu oldukları kimseleri düşünürken kendi haklarında kullandıkları mantıktan başka bir mantık kullanırlar.

sevişmek gibidir konuşmak da. boşalırsınız.

insan galiba bir defa seviyor.

9.09.2008

haziranda ölmek zor

hasan hüseyin korkmazgil


kavaklar ışıldardı batıya karşı
küskün dağlar gülkurusu
yazılar kızıltılı
öyle çetin öyle hırçın bir çağdı ki öyle o
sevmek yangın uğultusu
sevilmemek yangındı

ölüsünü gizlermiş kedinin cinsi

kuşlar uçar hilal hilal mestine
yıldız kayar ela gözler üstüne
basadurmuş dağlar dağlar üstüne
ben bilemem bu dağların üstü ne
bu düşlerin benceğize kastı ne
gelinler hey güzeller hey kızlar hey

"söğüdün yaprağı narindir narin
içerim yanıyor dışarım serin"

bana hep komik gelir
demokrasi oynaması bir diktatörün
ve sırtlanın ağzında zeytin dalı tutması

bana bir de tuhaf gelen
neron'ların hitler'lerin sandıklardan çıkması
seçenlerin seçilenden korkması
rüşvetin papaz gibi girip çıkması
suçun ülke yönetmesi örneğin
ve zincire vurulması suçlunun
bana hep tuhaf gelir nedense

7.09.2008

atım kaçtı ben vuruldum

tarık dursun k.

aşk, gerçek görüşümüzü geliştiren ve bize yazgıya karşı savaş konusunda güç veren birleştirici bir serüvendir." (d.h. lawrence)

bernard shaw: dünyanın en hayalperest insanı bisiklete binen insandır. bisikletin kendisini götürdüğünü zanneder.

"ayartma dışında her şeye direnebilirim." (oscar wilde)

dünyanın ve zenginliğin en zirvesindeki adam, yaşam hikayesini şöyle anlatır: babası ona 1 dolar vermiştir, o da gider, 1 elma alır, parlatır parlatır ve 2 dolara satar. sonra gider, bu kez 2 elma alır, parlatır parlatır ve 4 dolara satar elmaları. gider bu kez de 4 elma alır, parlatır parlatır, 8 dolara satar. gider, bu kez tam 8 elma alacakken multimilyoner halası ölür ve miras elmacı çocuğa kalır.

bertrand russell: bir kadını elde etmekte güçlük çekmeyen bir erkeğin duyguları, romantik aşk biçimine girmez.

"hiç kimse yaşamını biri ya da bir şey tarafından ayartılmadan geçirmiş olamaz."

ernest hemingway: savaş, devlet politikasının başka yollardan sürdürülmesidir.

benimle birlikte yaşlan
son yarısı yaşamın
ilk yarısı içindir
ve inan bana sevdiğim
bu son yarı
en iyisidir (robert browning)

yazar, hayata katkıda bulunur; hayattan katkı beklemez.

zamanın en büyük yenilgisi uçağa binmektir.

insanlar arasında iletişim dediğimiz olgu, teknolojinin önlenemez ilerlemesiyle birlikte durmadan ve hızla biçim değiştiriyor. artık kimse kimseye mektup yazmıyor. insanların kalıcı olan şeylere karşı ilgisi azaldı; çünkü kendisinin bile kalıcı olmadığını görüyor, duyabiliyor insan. hayat, hayatı hayat yapan ögeler artık kimse tarafından ciddiye alınmıyor. bu hızlılık içinde günün kurtarılması sözkonusu. her şey, elbette dürüst olmak gerekirse, cinselliğe bağlanacak eninde sonunda; çünkü dünyamızın en elle tutulur gerçeği o.

dünyayı en iyi çingeneler tanır; bir de çağdaş, çingene olmayan çingene ruhlular.

hiçbir yerin yerlisi değilim
çünkü her yerde azınlıktayım
her yerde dışardan bir türküyüm
yalnız dostların dinlediği
az duyulur bir türküyüm -göçerim
(şiir de göçer göçebedir
bütün güzel ellerde gezer
ozan hep yalnızlığa göçmen gider
çünkü dostum -ne acı
şiir her yerde azınlıktadır
ozan her yerde yabancı) (özcan yalım)

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir. ama iyisi, görkemlisi aklın kurallarını aşar. onun güzelliğini tam ve sağlıklı olarak görenler bir şimşeğin görkemine benzer bir parıltı görmekle kalırlar. büyük şiir, düşünme gücümüzü doyumsamaz, allak bullak eder.

"insan, yalnız başkaldırdığı sürece insandır; ne melektir ne şeytan." (jean bruller)

victor hugo: şiir gerilemez. neden? ilerleyemez de ondan. şiir bir doğa ögesidir; ne bozulur ne azalır. etkilere karşı koyar. deniz gibi o da, söyleyeceği ne varsa, her defasında söyler. sonra rahat ve ağırbaşlı, bir oluşa özgü, o bitmez tükenmez değişiklikle yeniden başlar. bir tekdüzelik içindeki değişiklik sonsuzluğun mucizesidir.

atatürk bir başına yıkılmaz, güç yetmez buna; ama devrimlerine saldırırsanız, o devrimleri gün gelir pekala da yıkarsınız. mustafa kemal atatürk salt bir kurtarıcı değildi. devrimciydi; onu atatürk yapan da yaptığı, uyguladığı devrimlerdir.

unutma defteri

şükrü erbaş



harflerin zamanına inandım
buydu, büyük yalnızlığım

"kendi çınar ağacı
benden gölgelik ister"
(yozgat türküsü)

bir kadın kasıklarından su vermeseydi
nasıl severdim seni
ey ölümden ödünç alınmış hayat

hangi sevgi sözünü söylesem yalnızlık
hangi zamana sitem etsem hayat

"su serptim ateş sönsün
serptiğim su da yandı"
(kerkük hoyratı)

bu nasıl sevgisizlik tanrım
bütün güzelliklerin günah

tanrı değil, müzik
her gün yeniden kuruyor hayatı

orada, kedilerin dallarda uyuduğu bahçede
ışık da sendin gölge de
bendim kirpiklerine tutunan uzaklık

sabah bu. mutsuzluğun yaşama simyası. dilsiz görkem. güneş narı. 
dünyanın perde perde insana dönmesi.

ey kalbin çaresiz sevgisi
verdiğin mutsuzluğu seviyorum
yoksulluk ne istiyorsa ben de istiyorum

bir doğa masalıyız ikimiz de
sevgilim
ilk öptüğüm gün öldürdüm seni

ölüm gelir bir gün, çocuk ağustosu ölür

"neyi anlatabilir ki insan
büyük bir utanç duymaksızın"
(elias canetti)

ölüm evler içiymiş. iyilikle boğuldum.

adım şiddet, annem yalnızlık, adresim korku

ey sabah sevinçleri, akşam kederleri
ey yaseminlerin sessiz görkemi
unutmaktan koruyun beni
yaşama bilginize geldim

uzak evlere turuncu bir kış hazırlıyor kadın

ey sevginin çok bekleyen, çabuk susan kalbi
acı dengende senin
hangi mutsuzluğu hangi mutlulukla bağışlar insan

zaman ölümün eviymiş
insan kendinden doğururmuş kendini
öğreniriz

sen ey doğa
büyük yazgısı insanın
senden öğrendik zamanın acısını
avuçlarında çocuk kalbimiz
sen hayat bağışladın bize
seni öleceğiz hepimiz

ben bir ay pervanesiyim
kanatlarım dünya, sözlerim sevgi
kendime masallar anlatıyorum

insan geçmişi değil geleceği bağışlarmış

ne katar ayrılığa soğumuş incelik
anıları acılaştırmaktan başka

"gömmeden önce gezdirin beni"
(cemal süreya)

ses gider ve gelir
heves dünyaya değmiştir
umut acıdır umutsuzluktan
insan susar

"bütün iyi aşklar
yolda kalsa da hatırlanır"
(süreyya berfe)

ey bekleyişin yedi renkli çaresizliği
hangi kavuşma çıkarır alnındaki lekeyi

'kalp erkendir bedenden
yanarken de sönerken de'

bitti kalbin suçu
suya su demeyi öğrendim
acı güzellik
sana inandım senden korktum
anladım ve öldüm
bir hoş mutsuzluk içinde yaşadım

her şeyi tutkuya çeviren gecikmeyim ben
yoruldum bütün yaşları çocukluğa taşımaktan
insanların pişmanlıklarından bir rüyayım hala
sonra nesnelerle aramdaki acı uyum
saygı değil ölümmüş çekildiğim tenha
bu yaz da ölülerim acıyor dağlarda
beklemiş vakit.. her yeri dolduruyorsun
anımsadıkça unutuyorum seni geçmiş
korkum ayrılıktan fikrim ölümden

dostoyevski: hayat her yerdedir.

biz bir kentten gideriz kent boşalır, bir evden koparız ev küçüldükçe küçülür, bir insandan ayrılırız dünyanın en büyük yabancısıdır.

bir süre sonra şunu öğreniyor insan: yalnızca birisi sürekli olamaz. insan bütün bir hayatı şiirin yazılma sürecindeki psikolojiyle yaşayamaz. bu, ölüm demektir. yine bütün bir hayatı ortalama algının sığlığında da yaşayamaz. bu, ölümden de kötü bir hal. bu iki aykırı yaşam biçimi, yaratıcı düşüncenin ruhu olan verimli bir mutsuzluk için birbirine muhtaç.

medyanın kültür değerlerine bir bakalım mı? en çok sayıda izleyici. öteki adı, "en aşağı ortak paydada buluşmak." ölçüt, tecimsellik. değer, sığlık; hatta yok. suskunluk büyük erdem. itiraz etmeyen bir ilenme. varacağı yer, şiddeti kutsamak. bu yüzden ahlaksız bir kültür. bütün farkları ve değerleri birbiri içinde yok eden ayrıkotu gibi bir yayılmacılık. var olmadan görünen bir gürültü. şiir buralarda olabilir mi? bunun için daha epeyce bir süre, medyanın dışında, tevazunun içinde olacaktır.

6.09.2008

yaz izlenimleri üzerine kış notları

fyodor dostoyevski

insanın kendini tüm varlığıyla topluma seve seve, bilinçli olarak, gönülden adaması, kişiliğin ileri derecede gelişmişliğine, çok güçlü olduğuna, hiçbir etkeni umursamadığına delildir.

denis fonvizin: mantık yoktur fransızda, olmasını da kendisi için mutsuzlukların en büyüğü sayardı.

burjuvanın birtakım saf, aşırı ciddi gereksinimleri bir gelenek olarak benimsediğini unutmamak gerekir. örneğin para biriktirme, güzel konuşma gereksinimleri yanında iki gereksinimi daha vardır. toplumun hep birden bağlandığı, aşırı önemsediği, yasalara alabildiğine uygun iki gereksinimidir bunlar. birincisi, denizi görmektir. burjuvanın yasalara uygun, gene güçlü öteki gereksinimi çimenlerin üzerinde yuvarlanmaktır.

kahveler kitabı

salah birsel

lavoisier: hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey yok olmaz.

kimi kahvelerde konuşmalarla vakit öldürülmez, kitap okunur. çokluk da müşterilerden biri okur, ötekiler dinler. kahveci kitap okuyan müşteriden kahve parası almaz. ikide bir kahveci çırağı da kahvenin şurasına burasına konulmuş yağ mumlarının fitilini özel makasıyla kesmek için peykeleri dolaşır. okunan kitaplar daha çok kan kalesi, hamzaname, battal gazi gibi şeylerdir. kahveci onları sahaflar'daki kitapçılardan kira ile alır.

tütün yasağı olanca ağırlığıyla 5 yıl sürer. ıv. murat geceleri sokakları dolaşır, tütün kokusu gelen yerleri basar. ev sahiplerini öldürtür. bu arada hiç suçu olmayanlar da gürültüye gider. ıv. murat, kendisi içkiden baş kaldırmadığı halde kimi zaman evlerin damlarına bile çıkıp bacaları koklar. bir defasında, gizli bir yerde tütün içen 14 kişi yakalar. bunlardan ikisi de saray görevlisidir. topu da "telef" edilir. reha'da 14 kişi -ikisi yeniçeri-, halep'te 20 kişi, haccegür'de 6 işi aynı alınyazısını paylaşır. bunlardan kimisinin eli ayağı kırılır, kiminin boynu vurulur, kimi de dört parça edilir. hem de bu işler halkın ya da erlerin önünde yapılır. kimi zaman da otağın önü yeğlenir.

henry bertrand bareilles, türklerin kahvelerde toplanmasının nedenini evlerin kapısı önünde oturmak ya da pencereden sarkarak hava almak gibi alışkanlıkları olmamasına bağlar. bareilles'e göre evlerin dışla ilişkilerini kesmiş kapalı binalar oluşu da bunun bir nedenidir.

bir gün bir yeniçeri zorbası bir berberin tıraş ettiği birinin ensesindeki katmerleri görünce ağzı sulanmıştır. onların, tanrı işi değil de, berber işi olduğuna kapılarak hemen yeşil kahve'ye damlar. berberden kendi ensesine de dört, beş katmer yapmasını ister.
- yapamam.
- parasıyla be!
- iyi, ama ben katmer yapmasını bilmem.
- bilmez misin? sen bilmezsen bu hançer sana bildirir.
berber bakar ki iş sarpa sarıyor, ustura kayışını göstererek:
- yaparım; ama dayanmalısın.
- yap da nasıl yaparsan yap!
berber kayışı eline dolar, dorbanın yan tarafına geçer, şap, şap, şap, kayışı enseye indirmeye başlar. ense kabarır, şişer. zorbanın canı yanar ki ne yanar:
- yetişir berberbaşı, bana bir katmer de yetişir.

"sana ey canımın canı efendim
kırıldım, küstüm, incindim, gücendim"

hoca hayret efendi: kitaba bakarak karşılık vermek, kabak bağlayıp yüzmek gibidir.

"neşe ile üzüntü arasındaki yol çok kısadır."

hacı reşit-i bineva'ya takılanların içinde ahmet rasim en önde gelir. ama ahmet rasim de hacı'nın bam teline basmayı iyi bilir ha! hacı'nın dükkanına gelenler he dekadanlar'a (edebiyat-ı cedidecilere) karşı kişiler olduğu için ona dekadanlık çamuru atar. hem de bunu malumat gazetesinde "şehir mektupları" adı altında yazdığı yazılarda yapar. sonuç da istediği gibi olur. sıska hacı yazıyı okur okumaz yerinden fırlar. fes bir yanda, kunduralar bir yandadır. sunturlu küfürler savurarak ahmet rasim'i dava edeceğini ilan eder. dava filan laftır. ama bir gün sabahın köründe dükkanına damlayan ahmet rasim'e çay vermek istemez. daha doğrusu ilk çayı vermez. ilk çayı kendi içer, sonra da cebinden kırk para çıkarıp çekmeceye attıktan sonra bu tutumunun nedenini açıklar:
- bizim memlekette ikiyüzlülerden siftah etmezler.
ahmet rasim de:
- bizim memlekette de dinden dönenlerin elinden çay içilmez, deyip kalkacak olursa da hacı yakasına yapışır:
- ben ne dinden döndüm ne de dekadanım. halis muhlis müslüman hacı reşit'im. sen benim dinime dokundun, diye ağlamaya başlar. ahmet rasim takılmalarının hacı'yı ne denli üzdüğünü anlamıştır. ertesi gü yazısında bir yalanlama yayımlayarak hacı reşti'in dinden dönmediğini okurlarına açıklar.
o günden sonra biri gelip de:
- vay hacı, sen dekadan olmuşsun! dedi mi hacı koynundan meşin cilt içinde sakladığı yalanlamayı çıkarıp gösterir. ama br gün hacı yalanlamayı gösterdiği birinden şu karşılığı alır:
- demek dinini yenilemişsin.
iş, yine ahmet rasim'e düşmüştür. yeni bir yazıyla hacı'nın hiçbir zaman dekadan olmadığını, olmasına da olanak bulunmadığını okurlarına bir kez daha yana yakıla anlatır.

mirasyedinin biri içinin sıkıldığından açarak bir dalkavuk aramaya çıkar. dostlardan biri duyar, birini gönderir. aradan üç beş gün geçtikten sonra mirasyedi:
- sen hiç dalkavuğa benzemiyorsun?
- aman efendim, benim her yanım dalkavuktur.
mirasyedi onun evelemesinden, develemesinden ve verdiği karşılıktan hoşlanmaz. adama yol verir. dostu bir ikincisini öğütler. o da birkaç gün sonra pasaportunu alır. bir üçüncüsü gelir. mirasyedi:
- sen hiç dalkavuğa benzemiyorsun.
- benzemem efendim.
- yok, yok benziyorsun.
- benzerim efendim. tıpkı tıpkısına dalkavuğum efendim.
- amma da dalkavuksun.
- evet efendim, amma da dalkavuğum.
mirasyedi aradığı adamı bulmuştur. bir mektupla arkadaşına teşekkür eder.

haraba kul olduk bezmi alemde
dünyada olsak da olmasak da bir
düştük çare nedir dame alemde
azat olsak da bir olmasak da bir (dertli)

"adam aman.. eder.. de
ne belaya uğradı garip başım ne derde
ben onun mecburuyum beni sevmez n'eder de?

adam aman yara sar
cerrahsın gel yanıma, sinede bir yara sar
beni kimse asamaz, asar ise yar asar."

şahabettin süleyman bir yazı döktürerek verlaine'in iç ahenk kuramını türk edebiyatında ancak halit fahri ve arkadaşlarının yaratabileceğini söyler ve bu iç sesi neyle simgeleştirerek onlara "nayiler" adını takar. ne var ki "nayiler" sözü kısa zamanda babıali'de alay konusu olur, dahası cenap şahabettin'in dilinde "enayiler"e dönüşür.

nedim dergisinde mahmut yesari'nin bir güldürüsü de yayımlanmıştır; ama onunkisi fransızcadan bir uyarlamadır. halit fahri ile faruk nafiz'in onunla tanışması bu güldürü sayesinde olur. halit fahri bir gün nedim'e geldiği vakit yazıhanenin karşısındaki koltukta gözlüklü, sinekkaydı tıraşlı bir gencin kendisini beklediğini görür. mahmut yesari'dir bu. güldürü de yesari'nin ilk yayımlanan yazısı. oraya biraz sonra faruk nafiz de gelir:
- yahu halit fahri, nedir o, bu haftaki güldürü. berbat bir şey azizim.
faruk nafiz bunu söyledikten sonra mahmut yesari'ye döner:
- öyle değil mi? siz hak verin.
mahmut yesari mosmor kesilmiştir. halit fahri kemküm eder:
- yok canım pek fena değil.
arkasından da mahmut yesari'yi faruk nafiz'le tanıştırır.
bu kez perperişanlık sırası faruk nafiz'e gelir.

süleyman nazif: türemiş sıfatların hiçbiri, içerdiği adın niteliğine sahip değildir. çiçekçi çiçek, kömürcü kömür olamayacağı gibi türkçü de türk olamaz.

ahmet haşim'in gözünde güzellikten başka bir şey yoktur. o dostlarını sever; ama güzelliği daha çok sever. hemen hemen herkesle takışmış olmasının nedeni budur. peyami safa yaşamının sonuna değin keskin kalemini ona saplamaktan bir an geri kalmamıştır. nazım hikmet de haşim'in kendisine çatması üzerine "haşim'i rastladığım yerde döveceğim." derdi. haşim de bundan korkmuş, cebinde tabanca taşımaya başlamıştı. ancak bir süre sonra tabancanın cebinde patlayacağından da korkarak onu bir kenara atmıştır.

salih zeki aktay'a "persefon şairi" de denir. bu, yunan mitolojisine hayranlığından ve konusunu yunan mitolojisinden alan şiirlerinden ötürü verilmiş bir addır. ahmet haşim ise ona "yunani şair" der ve şöyle bir fıkra anlatır: bizim yunani şairi bir ara adından ötürü yunan casusu sanmışlar ve yakalayıp bir armut ağacına asmışlardı. ama armut ağacı, dalından aşağı doğru sarkan salih zeki'nin vücudunu görünce, "ben böyle meyve vermem." diyerek onu silkelemiş, bizim salih zeki de böylece postu kurtarmıştı.

2.09.2008

sokak

cevdet kudret

bir gece, hiç beklenmeyen bir saatte, belki on iki, belki birde, dışarıdan birtakım sesler gelmeye başladı; az sonra da bir kadın çığlığı sokağı boydan boya kapladı ve karanlığın içinde söndü. pencereye koştum: dipte, sokağın yana doğru büküldüğü noktada halk toplanıyor, fenerli üç beş insan gölgesi telaşla sağa sola gidip geliyordu. bütün evlerin pencereleri açılmış, dışarıya vuran lamba ışıklarıyla karanlık yer yer parçalanmıştı. hemen giyindim ve çıktım. ben bir cinayet oldu sanmıştım; meğer dört ev aşırı komşumuz kamarot salih efendi'nin karısı doğuruyormuş.

salih efendi iki gün önce gemisiyle karadeniz yolculuğuna çıkmıştı; kadın, evde, ihtiyar kaynanasıyla yalnız kalmıştı. neyse ki böyle bir gecede komşu kadınlar onu yalnız bırakmamış, hizmetine koşmuşlardı. erkekler de, az ileride, sokağın kıvrım noktasında, sonucu merakla bekliyorlardı. halktaki bu telaş ve merakın sebebini öğrenmekte gecikmedim: çocuk ters gelmiş, ebe işin içinden çıkamamış, doktor istemiş; mahalleliden iki kişi doktora koşmuş ama aradan yarım saatten çok zaman geçtiği halde hala dönmemişler.

tam bu sırada, uzaktan, dörtnala gelen bir araba sesi duyuldu; herkes, gecenin sessizliği içinde koşan atların ve kaldırımlarda hızla dönen tekerleklerin çıkardığı kurtarıcı gürültüye kulak vermiş, çok ağır bir hastanın sırtını dinleyen bir doktor gibi, dikkatle geceyi dinliyordu; yanılma olasılığına karşı bütün kulakların yalvararak dinlediği ses, çok şükür, yokuşa saptı, az sonra da araba sokağın ağzında durdu. tez canlı olanlar, arabanın yokuşa saptığını duyunca, biraz daha beklemeye katlanamamış, hep birden sokağın başına seğirtmişlerdi. arabadan inen çantalı adama, hiç yoktan insan yaratan, felakete uğramışların yardımına koşan bir tanrıya bakar gibi bakıyorlardı; hayat da, ölüm de onun elinde idi. dört bir yanını sardılar, eve kadar hep birlikte yürüdüler. kapı açıktı. doktor içeriye girdi, taşlıkta kendisini karşılayan kadınlara:

"hasta nerede?" diye sordu.

"yukarıda" dediler.

doktor, çevresine bakındı, gene sordu:

"ev sahibi hanginiz?"

kamarot salih'in ihtiyar anasını gösterdiler:

"işte bu!"

erkekler dışarıda kalmışlardı; fakat bir lamba ışığıyla aydınlanmış taşlığı görebiliyor, sesleri duyuyorlardı.

doktor, ihtiyar kadına döndü:

"hanım, dedi, ben her şeyi önceden konuşmayı severim. benim vizitem 50 liradır. bunun böyle olduğunu biliyor musunuz?"

ihtiyar kadın yutkundu, bir süre hiçbir şey diyemedi, sesi sanki ta derinlere kaçmıştı; neden sonra, ancak bir cümle söyleyebildi:

"50 lira mı?"

ağzından, başka bir söz çıkmadı; gitti, merdiven basamağına oturdu, başını avuçlarının arasına aldı, taşlığın ortasında, elinde çanta ile, ayakta duran şu 50 liralık adamı seyretmeye başladı; şaşkınlıkla açılan dişsiz ağzı, gaz lambasının hafif ışığı altında alabildiğine derin ve karanlık görünüyordu.

doktor gene konuştu:

"sonradan anlaşmazlık olacağına, önceden konuşmak iyidir."

kadınlardan biri:

"doktor" dedi, "bizim o kadar paramız yok; hiçbir zaman da olmadı; size en çok 20 lira verebileceğiz."

doktor cevap verdi:

"yapamam efendim, başkaları belki yapar; fakat ben tanınmış doktorum, fiyatımı düşüremem, yapamam!"

o zamana kadar merdivenin ortasında, yüzü karanlıkta duran bir kadın kendini tutamadı, birdenbire bağırdı:

"doktor bey, doktor bey! burası bir kamarot evidir, kaptan evi değil! lütfen ona göre bir fiyat isteyin!"

doktor soğuk ve kesin cevap verdi:

"tarifemizde kamarotlara indirim yoktur efendim!"

sonra döndü, kapıdan çıktı.

bütün bu konuşma sırasında erkekler evin önüne birikmiş, iki ucu kapının iki yanına dayanan bir yarım halka biçiminde omuz omuza sıkışmış, yolu tıkamışlardı. az önce iki dakika hareketsiz duramayan bu insanlar şimdi kaskatı kesilmiş, dişler kilitli, kollar aşağıya doğru alabildiğine gergin, gözler dehşetle açılmış, içeriye, merdiven başındaki sahneye bakıyorlardı. orada konuşulan her söz, onları biraz daha katılaştırıyor, hareketsiz hale getiriyordu. doktor gitmek için iki adım attı, geçecek yer bulamadı; karşısına rastlayanlardan birisine:

"yol verir misiniz?" dedi.

adam hiç kımıldamadı. doktor başka birisine gitti; fakat o da kımıldamıyor, sadece bakıyordu. doktor yol açmak için karşısındaki insan çitini itmek istedi, eli adamlardan birinin tenine değdi; o zaman hızla geriye çekildi. ayazda kalmış bir mermere dokunmuş gibi eli üşümüştü. baktı: karşısında sanki birtakım taştan heykeller vardı ve hepsinin yüzü bembeyazdı. hiçbir şey söylemeden döndü, tekrar kapıdan içeriye girdi, gıcırdayan tahta merdivenlerden çıkmaya başladı. o zaman, kapının önündeki heykellerden biri seslendi:

"doktor!"

doktor merdivenin beşinci basamağı üzerinde döndü, bekledi; heykel konuştu:

"kaza denen şeyi kabul etmiyoruz!"

doktor yeniden döndü, geri kalan basamakları çıktı, gözden kayboldu.

damarlardaki buzlar yavaş yavaş çözülmeye, kapının önündeki insanlar yeniden kımıldamaya, yaşamaya başladılar. sırtını evin kaplamasına dayayan bir adam şöyle dedi:

"içerde haydi haydi bir saat çalışacak, sonra 20 lira alacak."

cümlenin alt yanını başka birisi tamamladı:

"sonra da bunu beğenmeyecek."

konuşma bu yolda uzayıp giderken üst kattan son defa çok acı bir çığlık ve arkasından bir çocuk sesi duyuldu. kapının önündekiler birdenbire susmuş, doktorun alınyazısının ne olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. aradan 15 dakika geçmiş geçmemişti ki, ebe hanım merdivenin ortasına kadar koşa koşa inmiş, aşağıda, taşlıkta bekleyen komşu kadınlara:

"müjde! müjde! kurtuldu!"

diye seslenmişti. az sonra da aynı merdivenden doktor indi; fakat onun yüzü, ebe hanımın yüzü gibi neşeli görünmüyordu.

kapının önü gene kalabalıktı ama, bu sefer yol kapalı değildi. mahalleliden iki kişi, doktoru sokağın başına, arabaya kadar uğurladı. bunlardan biri, yolda, özür dileyen bir sesle:

"doktor" dedi, "bir atasözü vardır: kiminin parası, kiminin duası."

doktor, adama şöyle bir baktı, karşılık vermedi. hep sustular. arabaya varıncaya kadar üç erkeğin yalnız ayak sesleri duyuldu.