jean genet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jean genet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.10.2019

arabölge

william s. burroughs

sıcak bir öğleden sonra soğutulmuş bir oğlan gibisi yoktur.

arabölge, ergenleşmemiş çocuk takıntısı olan sübyancılarla dolu. beni açmaz. on üç yaşa kadar sabredemeyen biri iflah olmaz bir ahlaksızdır.

bir kadının kukusundan her şey fırlayabilir.

"ah, bu düpedüz çocuk saflığı; hem, bilirsin, bir çocuğun isteği rüzgârın isteğidir, gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir."

patron, siz merhametlisiniz. siz pembe götlü bir ahir zaman azizisiniz.

bir erkek bir kadınla sidik yarışına girerse ancak ikinci gelebilir.

kendisine ısmarladığınız üçüncü içkiden sonra samimiyeti artıran biri size evine dönemediğini söylüyorsa bilin ki sizi söğüşleme işine soyunmuş demektir.

nefret her zaman iyi para getirir.

bir kadın ne zaman kadın değildir? anasını siktiğimin kafasını kopardığımda.

joan vollmer, sarhoş bir hödüğün -bu ben oluyorum- william tell hevesine kapılıp kafasındaki viski bardağını vurmaya kalkması sonucu alnından vurularak öldü.

tanrıya edilmiş küfürlerin en kötüsü, onun bize verdiği bedene hayasızca tükürmektir.

jean genet: yaratıcı, yarattıklarının maruz kaldığı riskleri sonuna kadar kendisinin üstlenmesi gibi ürkütücü bir maceraya kendisini vakfetmiştir.

küçük göt deliklerinden ne musibetler çıkar!

belki de hitler bir açıdan haklıydı. demek istediğim, belki de homo sapiens türünün bazı alt türleri uyumsuzdur. "yaşa ve yaşat" anlayışı mümkün değildir. onların yaşamasına izin verirsen sana yer olmayan ve zaten ölüp gideceğin bir ortam yaratıp seni ortadan kaldırırlar. güvenlik, senin yaşamanın mümkün olmadığı koşulları yaratan türü yok etmekten geçer.

amerika'daki doktor bozuntuları bir junky'nin tedavi görürken acı çekmesi gerektiğini düşünen sofu sadistlerdir.

paul klee: ilham gelen ressam, temel yasanın evrimi beslediği gizli abise (ilksel boşluk veya kaos) yaklaşır.

insan diğerlerinin bokunun içinde yaşıyorsa, bir osuruk patlatmayagörsün, koku hiç gitmez.

bir insanın suçu bir osuruk gibi takip eder onu.

"bir çocuğun isteği rüzgarın isteğidir
gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir" (henry wadsworth longfellow)

8.03.2015

gülün mucizesi

jean genet

umutsuzluk, insanı kendinden dışarı uğratır.

bazen her birimiz, aşklarımız, bir kavga, kıskançlığımız, gerçeklerinden daha zorlu hayali serüvenlerle karışık bir kaçış planı gibi birçok ögenin yol açtığı dramlar yaşarız içimizde.

kabadayıların otoritesi uçkur güçlerinden gelir.

fizik ya da metafizik gökyüzü bir tavan değildir. dinlerin göğü ise tavandır. bu tavan dünyayı bitimli kılar. sonsuzluk korkusuyla, dinler bizi hapishane evreni kadar sınırlı bir evrene hapseder.

zekanın, gözleri derinden sarsan çalkantıları vardır; bakışları buğulandırır zeka.

açık yüreklilik, hiçbir şey saklamama arzusudur; oysa kendiliğindenlik bir şey saklamanın olanaksızlığıdır.

askere zorunluluktan ya da vatan borcu diye gidilir ama bir aşk uğruna ölünür.

devlet memurları bazen bir oyuk, bir yarıktan bir parça gökyüzü görürler. aman pek şaşırtır bu onları. gökyüzü görmeye alışık değillerdir. o gökyüzü parçası da, kapıdan bacadan kovulsun diye, inadına doldurur orayı.

tamamlanmış en basit iş bile mucizevidir.

bazı insanlar gözeneklidir. onlardan bir buğu yayılır ve gelir sizin içinize dolar.

aşk oyunlarında kullanılan kösnül dil, heyecan ve iniltilerin doruğa çıktığı anda dudaklardan akan bir tür salgı, yoğun bir özsudur. tutkunun ana ifade biçimi olduğundan, her aşık çiftin kendine özgü aroması, parfümü olan çok özel bir dili vardır.

aşkta rakip zorunludur; aşkı somutlaştırır, ona biçim verir. aşığın saldırıp yıktığı, bu sayede kendi bilincine vardığı benttir rakip.

8.12.2013

çiçeklerin meryem anası

jean genet

gerçeğe benzerlik itiraf edilemez nedenlerin yadsınmasıdır.

soyluluk saygı uyandırıcıdır. insanların en çok eşitlik yanlısı olanı bile, kabul etmek istemese de, bu saygıyla karşı karşıya kalır ve ona boyun eğer. soyluluk karşısında iki tutum olasıdır: alçak gönüllülük ya da büyüklenme. bunların ikisi de, soyluluğun gücünü açıkça kabul etmek demektir.

aşk, kanı kaynayanların yüreğine isa gibi gelir; aynı zamanda sinsice, bir hırsız gibi gelir.

aşk, daha beter tuzaklar kurar. en az soylu olan, en az rastlanılır tuzaklar. rastlantılardan yararlanır.

alexander pope: insana özgü şeylerin hiçliği öyle bir nitelik taşır ki, kendiliğinden var olan varlık dışında, var olmayan şey kadar güzel bir şey yoktur.

çekiciliği düşlerin arı olmayışından kaynaklanan insanüstü güzellik öyle güçlüdür ki, ansızın bizi kendi içine sokar; hem de bu öyle kendiliğinden olur ki, kendimizi ona "sahip olmuş" gibi hissederiz. (sözcüğün iki anlamında: onunla dolu olmak ve dıştan bir görüş içinde onun üstünde olmak anlamında); öylesine salt bir biçimde kendimizi sahip olmuş gibi hissederiz ki, bu salt sahip olma içinde en ufak bir soruna yer yoktur. yılanlar, köpekler gibi kimi hayvanlar bakışlarıyla bizi salt varlıklarının sahibi yaparlar. göz açıp kapayıncaya kadar onları "biliriz" ve o derecede ki, bilenin onlar olduğunu sanırız; bundan da dehşetle karışık bir kaygı duyarız.

casusa benzeyen bir casus kötü bir casustur.

şiir, gerilmiş, bir destekle sağlamlaştırılmış iradenin kimi zaman çok yorucu bir çabasıyla elde edilmiş bir dünya görüşüdür. şiir, iradeye bağlıdır, istemlidir. bir bırakma, duyularla serbest ve bedava giriş gibi bir şey değildir; kösnüllükle karışmaz; ama kösnüllüğe karşı çıkarak, örneğin, cumartesi günleri, odaları temizlemek için koltukları, kırmızı kadife kaplı sandalyeleri, yaldızlı aynaları, mavi masaları çok yakındaki yeşil çayıra çıkardığınızda doğar.

bir başka erkeği düzen bir erkek, iki kez erkektir.

en masum sözcükler, en zararlı olan sözcüklerdir; bunlardan sakınmak gerekir.

herkes, her ne pahasına olursa olsun yazgıdan daha kurnaz olmak ister.

bir insanın büyüklüğü yalnızca yetilerine, zekasına, ne olursa olsun yeteneklerine bağlı değildir: bu büyüklük, aynı zamanda insanı kendilerine dayanak olması için seçen koşullardan oluşur. bir insanın büyük bir yazgısı varsa o insan büyüktür; ama bu büyüklük gözle görülebilir, ölçülebilir türden bir büyüklüktür, dışarıdan görülen görkemdir. içeriden görüldüğünde belki acınacak gibidir; ama o zaman da şiirseldir; eğer şiirin görünürle görünmeyen arasında bir kopma olduğunu kabul ederseniz.

insanda yürek kaldıkça, her şey bitmiş değildir.

3.06.2013

sevdalı tutsak

jean genet

devrim yaşamın en neşeli dönemidir.

satır aralarını okumak sessiz bir ustalıktır, sözcük aralarını okumak ise zorlu bir ustalık.

kahramanların ünü fetihlerin çok büyük olmasına az şey borçludur, her şey onlara gösterilen saygının başarısına borçludur. agamemnon'un savaşından çok ilyada, ninova ordusundan çok kalde dikilitaşları, traianus sütunu, chanson de roland, armada'nın duvar resimleri, vendome sütunu, tüm savaş resimleri, ganimetler, sanatçıların gücü, ayaklanmalara ve yağmurlara aldırış etmeme sayesinde, savaşlardan sonra gerçekleşti. yalnızca, fatihler tarafından gelecek yüzyıllara bırakılan az çok doğru; ama her zaman kışkırtıcı tanıklıklar kalıyor geriye.

şeytanla yemek yemeyi kabul eden, yanına uzun bir kaşık alır.

bellek güvenilir değildir; kötü niyetli olmasa da olayları değiştirir, tarihleri unutur, kendi kronolojisini zorla kabul ettirir, yazan ya da anlatan şimdiki zamanı unutur ya da değişikliğe uğratır. sıradan bir şeyi yüceltir.

tanrı var olmasaydı sen burada olamazdın. o zaman dünya kendi kendini yaratır ve kendisi tanrı olurdu. dünya iyi olurdu. ama o tanrı değil. dünya kusursuz değil; öyleyse tanrı olamaz.

çalmak, bir eşyanın yerini değiştirmektir.

saray kütüphanesini sıkıca kapalı tutmalı: arşivlerini hafifçe aralamakla, istanbul'un üstüne türkiye'yi de saracak pis bir koku salmış olursunuz. yaratılmadan var olan kuran'ın harfleriyle yazılmış bu kitaplarda belirtilmiş olan, en büyük osmanlı ailelerinde görülen iğrençlik, kokuşmuşluk, jurnalcilik, fuhuştur. sadrazamlık kimi zaman bir çift taşak karşılığında satın alınan sınırsız bir güçtür. bundan dolayı, günümüzde hala sahte olmayan bir erkekliğin kanıtı, güzel erkeklik organı, gösterişli erkeklik organı gözüyle bakılan bas ya da bariton ses var; bundan dolayı, hala, radyoda devlet tarafından beslenen jurnalcilere "sevgili casuslar" diye seslenen kimi türk devlet memurlarının utanmazlığı var. hangi ailede, osmanlı olsun ya da olmasın, bir tek, hiç olmazsa bir tek haremağası, bir tek emir ya da kızıl sultan odalığı yok? ama her şey sürgülenmiş, veba kilit altında.

ihanetin hazzını tatmamış olan, hazzın ne olduğunu bilmez.

1.05.2013

din

voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz? 

jean genet: iyilikten uzaklaşmak için bu denli tutku gösteriyorsam iyiliğe tutkuyla bağlı olduğum içindir. ve kötülük bende böylesine tutku uyandırıyorsa, insan yalnızca iyi, yani canlı olanı sevebildiğine göre, kötülük de bir iyilik olduğu içindir.

john fowles: uyuşmazlık evrensel bir insani görüngüdür; ne var ki kuzey avrupa ile amerika'nın uyuşmazlığı, sanırım, bizim dünyaya bırakmış olduğumuz en değerli mirastır. biz bu kavramı özellikle de dinle birleştirmekteyiz; çünkü bütün yeni dinler uyuşmazlıkla, yani iktidarı ellerinde tutanların bize inandırmaya çalıştıkları şeylere karşı çıkmakla başlamaktadır. ister totaliter bir tiranlık ve kaba kuvvet söz konusu olsun, isterse bir medya manipülasyonu ya da kültürel hegemonya, bizler hangi şekilde olursa olsun, bize inanmamız için buyurulan şeyleri reddetmekteyiz. ancak uyuşmazlık özünde, biyolojik ve evrimsel bir mekanizmadır; yoksa toplumun evriminin belli bir anında, dinsel inancın büyük bir metafor ve dinden başka daha birçok şeyin de içine oturtulacağı bir döküm kalıbı olduğu belli bir anda, bir seferliğine gereksinim duyulmuş bir şey değildir. uyuşmazlığa her zaman gereksinim duyulmuştur, çağımızda ise her zamankinden daha fazla.

muriel spark: yarım yüzyıl boyunca titizlikle tapınarak din alanında olgunlaşmış, ağır ve kusursuz adımlarla dindarlıkta kendini geliştirmiş, döner merdivenin basamaklarına güvenle tırmanmış ve güvenini ikiye katlamak için meditasyonlarını günde iki kez derin nefes egzersizleriyle takviye etmiş bir adamın, o güne kadar bilmediği bir dertle karşılaştığında tam bir zihin bulanıklığına tutulması mümkündür.

6.05.2012

hırsızın günlüğü

jean genet

kendini belli eden ve de unutturan gerçek ya da yapmacık bir fiziksel acının gerisinde daha gizli bir ruhsal acı bulunur.

güzelliği elde etmek için zorunlu olan şey aşktır. ve de onu kıran, acımasızlık.

kötülüğe adanmış erkekler erkeksi özelliklere sahiptirler. kendiliklerinden ya da bir rastlantının onlar için yaptığı seçim sonucu, kınayan, aşağılayan bir ortama bilinçli olarak ve yakınmadan dalarlar; tıpkı derin bir aşkın insanları sürüklediği ortam gibidir bu. erotik oyunlar, sevgililerin gece dilinin ortaya çıkardığı adlandırılamayan bir dünyayı gözler önüne serer. böyle bir dil yazıya dökülmez. geceleyin boğuk bir sesle kulağa fısıldanır. gün ağarırken unutulur. sizin dünyanızın erdemlerini yadsıyan suçlular, yasak bir dünya kurmayı umutsuzca kabul ederler. orada yaşamayı kabul ederler. orada hava iğrençtir: onlar bu havayı solumayı bilirler. aşkta olduğu gibi, kendilerini dünyadan ve dünyanın yasalarından ayırırlar. onların dünyası ter, sperm ve kan kokar.

bir ahlaksal davranışın güzelliği, ifadesinin güzelliğine bağlıdır. böyle bir davranışın güzel olduğunu söylemek, onun güzel olacağına önceden karar vermektir. geriye bunu kanıtlamak kalır. bu işi de imgeler, yani fiziksel dünyanın görkemleriyle gösterilen uyumlar yüklenir. bir davranış, eğer ezgi doğurur ve boğazınızda bu ezgiyi keşfettirirse, güzeldir.

birçok sözümona edebiyatçının aklı çete düşüncesine takılmıştır, sık sık. çeteleri oluşturan bağlayıcı ögenin belki bir doymazlık olmasından çok korkarım; ama bu bir öfkenin, son derece haklı bir isteğin altında gizlenen bir doymazlıktır. elde böyle bahaneler, böyle nedenler olunca, bunlara dayanarak çabucak, kestirmeden bir ahlak anlayışı ortaya konur. yasa tanımayan kişileri birleştirip çeteler oluşturan şey, çocuklar hariç, hiçbir zaman kötülük, sizin ahlak anlayışınızın tersindeki bir aşırılık değildir. hapishanelerde her suçlu, kapalı ama güçlü, dünyaya ve onun ahlak anlayışına karşı sığınak oluşturabilecek iyi bir örgütlenmeyi düşler: bu bir düştür. hapishane, dünya güçlerinin başarısızlığa uğradıkları bir kale, bir ideal mağara, bir haydutlar yatağıdır. suçlu, bu güçlerle ilişkide olur olmaz, o bayağı yasalara uyar.

"aşk dövüşler arasında çiçeklenir."

ibneler namuslu insanların bilincinde bitki gibi yaşayıp giden solgun ve alaca bulaca insanlardır. hiçbir zaman güpegündüz, gerçek güneş ışığında, ortada görünmeye hakları yoktur. ama böyle karanlık yerlere çekilerek yeni güzelliklerin habercisi en ilginç yıkımlara neden olurlar. bunlardan biri olan büyük theresa, müşterilerini genel tuvaletlerde beklerdi. alacakaranlıkta, erkekler için ayakta çiş yapılan limana yakın bu yuvarlak tuvaletlerden birine açılır kapanır bir iskemle getirerek üstüne oturup örgüsünü örmeye bayılıyordu. bir sandviç yemek için bu örgü işine ara veriyordu. kendi evinde gibiydi burada.

işe yeni başlayan bir hırsız, pis herifin birini her zaman soyarak cezalandırmak ister.

yaratmak ciddilikten biraz uzak bir oyun değildir. yaratıcı yarattıklarının karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri sonuna kadar üstüne almak gibi korkunç bir serüvenin içine girmiştir. kökeninde aşk olmayan bir yaratı düşünülemez.

benim gururum utancımın kıpkırmızı rengine boyandı.

barakalardaki mumdan figürlerin önceden haber verdiği çöküşe, o güzelim bedenlerinin çöküşüne, dudaklarında gülümseme, rahat rahat giderler. kahraman ölüme giderse -ki bu zorunlu sondur- mutluluğa gitmedikçe, yüreği sevinçle dopdolu olarak, sanki kendini en kusursuz, dolayısıyla en mutlu biçimde gerçekleştirmeye gider. kahraman, kahramanca bir ölüme dudak bükemez. yalnızca bu ölümle kahramandır. bu ölüm ünsüz kişilerce o denli acı bir biçimde aranılan koşuldur, ündür; kısacası (bu ölüm ve ona götüren apaçık mutsuzlukların birikimi) elverişli, önceden hazırlanmış bir yaşamın ödüllendirilmesi; ama özellikle de kendi imgemizin bizi her zaman ışıl ışıl gösteren ideal bir aynaya bakışıdır (adımızı taşıyacak bu ışığın sönüşüne kadar).

suçluluk özgünlüğe yol açar (karışıklığı ortadan kaldırır) ve suçlu katı yürekliyse (çünkü bir suçu işlemiş olmak yetmez, ona layık olmak ve onu işlemiş olmaya layık olmak gerekir), bir yalnızlık kaidesinin üstüne çıkar. yalnızlık bana verilmemiştir, onu ben kazanırım. bir güzellik kaygısıyla ona doğru götürülürsem, kendimi onun içinde tanımlamak, sınırlarımı belirlemek, karışıklıktan çıkmak, kendimi düzene sokmak isterim.

9.07.2010

hapishane

jean genet

"hapishane kapısı beni nasıl zaptediyorsa yüreğim de hatıranı öyle saklıyor."

dünyanın tüm vebalılarının yeşil yüzleri, cüzamlılar dünyası, gece iniltileri, rüzgarın getirdiği çığlıklar, bir mezar müziği, tavanda duyulan tıkırtılar; mahpusu, zindandaki hükümlüyü, bir ıslahevi çocuğunu toplum dışı kılan küçük ayrıntılar kadar ürkütücü değildir.

yaşayan ölüler olan mahkumlar -müebbet sürgünler- yıkımdan kurtulmanın tek yolunun dostluk olduğunu bilirler. kendilerini dostluğa vererek dünyayı, sizin dünyanızı unuturlar. dostluğu öyle yüksek bir yere çıkarırlar ki o orada tertemiz, kendini yaratan varlıklardan soyutlanmış olarak, tek başınadır.

hapishane evreni bir o kadar da sınırsızdır; isteklerimiz onda ani görüntüler yaratır, gönül çelen bahçeler, ürkünç kişilikler, çöller, pınarlar keşfeder ve daha ateşli olan sevdamız yürekten daha çok zenginlikler bulup çıkararak onları zindanın kalın duvarlarına yansıtır. bazen bu yürek öylesine didik didik aranır ki gizli bir oda yarılıp açılır, bir ışık yayar, ışık gider bir hücrenin kapısına konar ve tanrıyı gösterir.

hapishane uydurukçu ağızlarla doludur. herkes kendisinin esas oğlan olduğuna dair uydurma maceralar döktürür. fakat bu öyküler hiçbir zaman sonuna dek güzel gitmez.

müebbet sürgün yedin mi ölüm, hapishane yaşantısının fonunu oluşturur ve hapishane özgürlüğün tadı hala damağında olan varlıkların başına gelebilecek en büyük felakettir.

başa gelen çekilir demeyen serseri azdır. yıpranma en azılıların bile hakkından gelir.

hapishane, aynı anda hem hafifleten hem de ağırlaştıran bir yerdir. hapishaneyle ilgili herkes ve her şey hem kurşun gibi ağır hem de mantarın tiksindirici hafifliğindedir. her şey ağırdır; çünkü her şey çok ağır devinimleri olan yoğun bir maddenin içine gömülür gibidir. düşmüşüzdür; çok ağırızdır çünkü. canlıların dünyasından koparılıp alınmış olmanın yılgınlığı bizi alaşağı edip dibe çökeltir.

dışardan hiç umudu kalmadıysa, yaşamımız istek ve arzularını bu kez kendi içinden bekler.

bir ev soyucunun bayağı duyguları olamaz; çünkü bedeniyle tehlikeli bir yaşam sürüyordur. tehlikede olan bedenidir; çünkü ev soyucunun ruhu için korkacak bir şeyi yoktur. siz onurunuz, adınız için tasalanır, onları kurtarmanın hesabını yaparsınız. ev soyucu işinde bu hesapları yapmaz. onun çektiği numaralar savaşçı hileleridir; yoksa bir üçkağıtçının dalga dümenleri değil.

ıslahevleri, hapishaneler duvarla çevrilidir hep. çekilen acılar, üzüntüler kaçamaz, duvarlara çarpıp geri yansırlar.

can verenler, can alanlar gördüm. kan buharı gibi bir şey katili sarıp sarmalar ve alıp götürür onu. böylece, yerden kalkıp havalanan katil dosdoğru sanık sandalyesine, kırmızılar giyinmiş yargıcın karşısına çıkar. biraz önce dökülmüş olan kanın ta kendisidir yargıç, intikam ister ve alır. kalabalığı şaşırtan, ürküten, kışkırtan ve böyle bir görkemi kıskanmasına yol açan, belki de şu basit, bir bıçak darbesiyle mucize yaratma yeteneğidir. katil, kanı konuşturur. onunla tartışır, mucizeyle uzlaşmak ister. ağır ceza mahkemesi'ni kurar, ortamını hazırlar katil. bu durum karşısında meduse'ün kanından, chrysaors ve pegasus'un ortaya çıkışlarını düşünür insan.

kartal dövmeli, kutan kuşu, gemi çapası, yılan, menekşe, yıldız, ay ve güneş dövmesi yaptırmış adamlar gördüm. dövmeler, daha sonra oluşacak yaraların biçimlenmiş, süslenmiş izleridir. ister ince, ister kalın her çizgi, o yaralardan geriye kalan şeydir.

bir hücrede hareketler aşırı yavaşlıkla yapılabilir. her hareketten sonra durulabilir. insan zamana ve hareketlerine egemendir. yavaşlığından dolayı güçlüdür. her hareket belirgin bir eğri boyunca kıvrılır, duraksar, bir seçim yapar insan. hareketlerdeki bu yavaşlık, hızla gelişen bir yavaşlıktır ama. koşan bir yavaşlıktır. bir hareketin eğrisinde sonsuzluk akar. hücrenize egemen olursunuz, her yerini uyanık bir bilinçle doldurursunuz. hiçbir önemi olmasa bile her hareketi ağır ağır yapmak ne lükstür!

16.06.2008

salaklık üstüne deneme

tahsin yücel

yineleme arayışın, dolayısıyla yaratımın yokluğunun kanıtıdır.

charles baudelaire: bu yaşam, her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir.

voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?

"insan hem akıllı hem de partideyse içten değildir; hem içten hem de akıllıysa partide değildir; hem içten hem de partideyse akıllı değildir." (via hans robert jauss)

montherlant: budalanın alışılmış eğilimlerinden biri de tek bir kemik aracılığıyla tüm hayvanı baştan kurmaktır; yalnız, bunu yanlış bir veri üzerinde yapar; söz konusu kemik başka bir hayvanın kemiğidir.

"bilinç başkaldırıyla doğar. her değer bir başkaldırıyı getirmez; ama her başkaldırı yönelimi bir değeri çağırır sessizce."

oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.

süleyman demirel adalet partisi genel başkanı olduğu zaman 40, tc başbakanı olduğu zaman 41 yaşındadır; ama "bu anayasayla ülke yönetilemez!" diye yineleyip durarak yaşamının belki de en büyük savaşımını tarihimizin en özgürlükçü anayasasına karşı verir; nice demokratik gelişmenin önüne bir kalkan gibi dikilir; demokrasiyi ancak kendisi için gerekli olduğu zaman savunur.

bülent ecevit, 1973 seçimlerinin ardından, 48 yaşında, msp ile koalisyon yaparak başbakan olurken, ilk saptamalarından biri cumhuriyetimizde uygulanageldiği biçimiyle laikliğin bir "tarihsel yanılgı" olduğudur; sonra, içimden çıktığı partiyle kendi tinsel evreni arasındaki köprüleri yaka yaka yaşlanır; "tahkim yasası"nı çıkararak "yargılama"nın yerini "hakemliğe" bırakır; "kader kurbanlarını kurtarma" savı altında yazgının tetikçilerine el uzatmak ister; böylece, "toprak işleyenin, su kullananın" savsözü de yeni bir anlam kazanır; bambaşka bir yüzle, bir doğa, daha doğrusu bir orman yasasının onaylanması biçiminde çıkar ortaya. bu noktaya geldikten sonra "yoksul düşmanlığı" çok da uzak değildir.

balzac, "niçin yazıyorsunuz?" sorusunu hiç eveleyip gevelemeden "zengin ve ünlü olmak için!" diye yanıtlar.

güncelin baskısından sıyrılmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değil.

yaşar kemal: cumhuriyetin tarihi, insan soyunun en kara yeridir.

yaşar kemal: cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar türkiye'de jandarma-polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur.

doğan hızlan: ezilenlerin karşısında bir tek sorumlu bulunamıyor. biri çıksa da "ben ezenlerdenim." dese, belki de bu tartışma bitecek, gözyaşları dinecek.

jean genet: iyilikten uzaklaşmak için bu denli tutku gösteriyorsam, iyiliğe tutkuyla bağlı olduğum içindir. ve kötülük bende böylesine tutku uyandırıyorsa, insan yalnızca iyi, yani canlı olanı sevebildiğine göre, kötülük de bir iyilik olduğu içindir.

agah oktay güner: ben tarihimin büyüklüğüne inanıyorum, milletimin büyüklüğüne inanıyorum. osmanlı sarayında asla cinsi sapıklık olmamıştır!

jean genet: yalnızca ortak bir kin böyle bir güç verebilir dostluğa: işte düşmanın işlevi. bizi aşkla birbirimize bağlar.

en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.

hitler belki de yüzyılımızın en büyük saçmalık üreticisi, en görkemli salağıdır; ama güldürmez. idam cezasını hiç ilgisi bulunmayan bir alana, ekonomiye bağlayarak idama yargılı gençler konusunda "asmayalım da besleyelim mi?" diyen devlet başkanı da güldürmez. toplumlarına yön veren nice saçmalık üreticileri, özlerinde gülünç olsalar bile, insanları güldürmek için değil, yaşamlarını yönlendirmek için saçmalık dizgeleri oluşturmuşlardır.

ayrıcalıklıların gönüllerince üretip canları istedikçe sıradanların önüne attığı, onların da erişebildikçe kapıp yararlandığı bir "nimet" değildir salaklık. hayır, tam tersine, tüketicilerince seçilir. öyle görünüyor ki, çelişkilerini çözmek, çözmüş olma sanısına ulaşmak ya da unutmak için, her bireyin; hatta her toplumun belli bir saçmalık dağarcığına gereksinimi vardır: yetişimlerine, konumlarına, yönelimlerine göre, kendilerine en uygun saçmalıkları seçerler. salaklar, yani saçmalık üreticileri de, ürünlerinin tutunduğu ölçüde büyüyeceklerini bildiklerinden, bu durumu hiçbir zaman gözden uzak tutmaz, ürünlerini alıcılarına göre biçimlendirir, alıcılarını da, olanakların elverdiği ölçüde, ürünlerine göre yönlendirirler. belki de bu yüzden, bu sıkı bağımlılık sonucu, saçmalık başka ürünlerde hiç bulunmayan bir özellik sunar: tüketicisi kendini üretici sanır. salaklığın ölümsüzlüğü de öncelikle bundan kaynaklanır.