aziz nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aziz nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.08.2017

maaş zammı

aziz nesin

insanın sesini iyi kullanmasının gerekli olduğuna inanıyorum. babamın anlattığına göre, çalıştığı fabrikanın sahibi de, sesini çok etkili kullanıyormuş. babam, evimize gelen konuklara bunu sık sık anlatır. gündeliklerini artırması için işçiler, ya da işçi mümessilleri, ustabaşıları, fabrika sahibine "geçim sıkıntısı çekiyoruz, gündeliklerimizi arttırın." diye rica ederlermiş. patron, onlara sesini titreterek, öyle yumuşacık, tatlı bir sesle bir şeyler söylermiş ki, kendi sesinin etkisinden önce kendi gözleri dolarmış. ondan sonra artık işçiler gözyaşlarını tutamazlarmış. patron ağlar, onlar ağlarmış. bir zaman karşılıklı ağlaştıktan sonra, ne diyeceklerini de unutan işçiler dışarı çıkarlarmış. neden sonra kendilerine gelir gibi olunca, "yahu, patron bize ne söyledi de biz öyle ağladık?" diye birbirlerine sorarlarmış. ama patronun ne dediğini hiçbiri hatırlayamazmış.

bir seferinde babam, arkadaşlarına:

- sıkı duracağım, ne söylerse söylesin ağlamayacağım.. hem de gündeliğimi artırmadan yanından çıkmayacağım, ya da işten ayrılırım.. demiş.

daha içeri girip de:

- beyefendi.. der demez, patronu:

- zor, zor kardeşim.. biliyorum, bu zamanda geçim zor. hiç bilmez olur muyum? diye başlamış.

bu sözlerde ağlayacak bir şey yok ama, kağıt üstünde yazılı olunca öyle, bir de bu sözleri sesini yerli yerinde titretmeyi bilen birisi söylesin, karşısında taş olsa dayanamaz, ağlar. ama babam, ne olursa olsun, ağlamamak için kendini tutuyormuş. başlamışlar konuşmaya...

- kaç kişiye bakıyorsun?

- beş kişi..

- vah vah vah!..

o kadar çok ve o kadar acıklı vah vah demiş ki, babam nerdeyse kendini tutamayıp boşanacakmış. ama dişlerini dudağına geçirip dayanmış.

- çocukların okula gidiyor mu?

- biri gidiyor, biri gitmiyor..

- çok yazık! demek birini gönderemiyorsun..

- ufak da ondan, büyüyünce göndereceğim.

- karına üç yılda bir manto da yaptıramazsın..

babam:

- yaptırıyorum.. demiş.

- karın hasta da üstelik, değil mi?

- yoo, hasta değil!

- değil ama kardeşim, olabilir. o zaman ne olacak? vah vah vah.. kim bakacak zavallıya? doktor ister, ilaç ister.. bunların hepsi para.. nasıl ameliyat ettireceksin?

- kimi?

- çocuğunu..

- ne ameliyatı beyefendi? öyle bir şey yok..

- yok ama, mesela.. gerekse..

babam yine de dayanacakmış ama, patron ağlamaya başlayınca babam da gevşemiş:

- aman beyefendi, ağlamayın, ne olur.. biz nasıl olsa oluruz, bir kolayına bakarız.. allahaşkına ağlamayın! demiş ki ona bakıp kendini de ağlatmasın.

babam bu olayı anlatırken hep şöyle der:

- o zamana kadar patronla neler konuştuklarımızın farkındayım. ama ondan sonra sözün gidişini kaybettim. patron acıklı sesle bir şeyler anlatıyor, ikimiz karşılıklı ağlaşıyorduk. derken nasıl olduysa, kendi kendime, "toparlanayım da, bakalım şu adam neler anlatıyor, bir dinleyeyim." dedim. bir de dikkat ettim, ne anlatsa iyi? hz. hasan ile hz. hüseyin'in kerbela'da nasıl şehit edildiklerini anlatmıyor mu? nasıl edip lafı hasan-hüseyin'e getirdi, hiç anlayamadım.

babam, ağlaya ağlaya patronun yanından çıkmış.

20.04.2016

amerika'yı yapan mimar

aziz nesin

istanbul, 15 kasım 1963

sevgili kardeşim zeynep,

mektubunu alınca çok sevindim. sağol. doğrusu, ankara'daki okula gidince bizi unutursun sanıyordum. mektubunu sınıfta bütün arkadaşlara okudum. hepsi de sevindi. sana selam yazmamı söyledi.

ben de verdiğim sözü tutuyorum. burda geçen önemli olayları sana yazacağım.

sen burdan gittikten bir iki gün sonra, hiç unutamayacağım bir şey oldu. onu anlatayım sana.

öğretmenimiz bir sabah, okula müfettiş geleceğini söyledi. çok heyecanlıydı. ama biz daha çok heyecanlandık.

o gün müfettişin, burda yakınlarda olan başka okullara da gittiğini duyduk. başka okullardaki arkadaşlarımıza, müfettişin ne yaptığını sorduk. onların söylediğine göre, müfettiş her girdiği sınıfta öğretmene "bir problem yazdırın da öğrencileriniz çözümlesin." diyormuş. sonra, yine öğretmene, öğrencilere bir şiir yazdırmasını söylüyormuş. yazılanları gözden geçiriyormuş. ondan sonra, birkaç öğrenciye hep aynı soruları soruyormuş. sorduğu sorular da şunlarmış: "amerika kaç yılında keşfedildi?", "en çok sevdiğin insan kimdir?", "istanbul'u kim fethetti?", "süleymaniye camisini kim yaptı?"

öğretmenimiz bize yeni defterler aldırttı. karatahtaya çok zor bir problemle çözümünü yazdı.

- bunu defterinize olduğu gibi geçirin! dedi.

şiiri de yazdık defterimize. sonra öğretmenimiz defterlerimize baktı. doğru yazıp yazmadığımızı denetledi. yanlış yazılanları düzeltti.

- çocuklar, müfettiş bey dersanemize gelirse, ben size bu problemle bu şiiri yazdıracağım.. dedi.

bütün bu işler olup bittikten sonra:

- şimdi de bazı soruların cevaplarını öğreneceksiniz. müfettiş bey kaldırıp sorarsa birinize, makine gibi çabuk cevap vereceksiniz.. dedi.

sonra bize, soruları ve cevaplarını ezberletti.

- amerika kaç yılında keşfedildi?

hep bir ağızdan bağırıyorduk:

- 1492.

- dünyada en çok sevdiğin kim?

bu soruya herkes başka türlü cevap verdiği için bir uğultu-gürültü yükseliyordu. kimimiz "atatürk" kimimiz "annem" ya da "babam" diye bağırıyorduk.

sonra öğretmenimiz üçüncü soruyu soruyordu:

- istanbul'u kim fethetti?

şıp diye cevabı yapıştırıyorduk:

- fatih sultan mehmet.

- süleymaniye camisini kim yaptı?

öğretmenimiz sorusunu bitirmeden, ezberlediğimiz cevabı, hep birden bağırıyorduk:

- mimar sinan.

iki gün hep bu sorularla cevaplarını ezberledik. öğretmenimiz sık sık "sakın unutmayın ha!" diyordu.

ben artık içimden, arka arkaya cevapları diziyordum: "1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492. babam.."

öyle alışmıştım ki, nerde olsam, elimde olmadan, bu cevapları sırasıyla mırıldanıp duruyordum.

bir sabah annem:

- hasta mısın? diye sordu.

- değilim.. dedim.

- bütün gece, "1492, babam, fatih sultan mehmet, mimar sinan.." diye sayıklayıp durdun da, ateşin yükseldi sandım.. dedi.

o gün ilk derste müfettiş sınıfımıza geldi.

bilirsin, ben öyle çok heyecanlı değilimdir ama, nedense o gün çok heyecanlandım. titriyordum heyecandan. belki de öğretmenin heyecanı bana geçmişti. çünkü onun ellerinin titrediğini gördüm.

müfettiş:

- öğrencilerinize bir şiir yazdırınız.. dedi.

bunun üzerine öğretmenimiz bize:

- yazın! dedi.

daha önce defterlerimize yazdırdığımız şiiri okumaya başladı. şiir, önceden defterimizde yazılıydı. arkadaşların çoğu şiiri bile yazmıyor, yazarmış gibi yapıyordu.

öğretmenimiz şiiri okumasını bitirdi. müfettiş, teker teker defterlerimize baktı. hiçbirimizinkinde imla yanlışı bulamadı. öğretmenimize:

- teşekkür ederim, öğrencilerinizi iyi yetiştirmişsiniz, dedi.

solumdaki sırada oturan cengiz'in defterine bakmamıştı.

- bakayım defterine.. dedi.

cengiz defterini uzattı. müfettiş:

- bu ne? dedi.

- şiir efendim.

müfettiş:

- bu nasıl şiir? diye bağırınca, başımı uzatıp yan gözle baktım.

cengiz heyecandan yanlışlıkla, şiir yazılı diye, önceden matematik probleminin yazılı olduğu sayfayı açmış.

az kaldı, cengiz şiir yazılı öbür sayfayı açacaktı. müfettişin arkasına gelen öğretmenimiz, eliyle, gözüyle işaretler yapmaya başlayınca, cengiz durumu anladı.

- şiiri yazamadım efendim.. dedi.

öğretmenimiz hala eliyle cengiz!e işaretler yaparken, müfettiş birden geriye döndü.

- bir de matematik problemi yazdırın da çözümlesinler.. dedi.

öğretmenimizin yüzü kıpkırmızı olmuştu.

müfettişin önce problem yazdıracağını, sonra şiir yazdıracağını sanıyorduk. bize öyle söylemişlerdi. müfettiş, soru sırasını değiştirince cengiz de şaşırmıştı.

cengiz'in defteri müfettişin elindeydi. onun için öğretmenimiz eskisinden başka bir problem yazdırdı. matematikten hep pekiyi alırım, bilirsin. artık öyle şaşırmışız ki, problemi ben bile çözümleyemedim. defterlerimize bakan müfettiş suratını buruşturdu. öğretmenimiz çok utanmıştı. içimden "müfettiş, ah, beni kaldırıp sorsa da makine gibi cevaplar versem." diyordum. öğretmenimizin yüzünü ağartmak istiyordum. kendi kendime boyuna "1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492.." diye mırıldanıp duruyordum.

sanki içimden geçenleri okumuş gibi, müfettiş bana:

- sen kalk! dedi.

sevinçle fırladım. sonradan bana arkadaşların söylediğine göre, müfettiş:

- kaç yaşındasın? diye sormuş.

ben heyecandan soruyu anlayamadığım için, amerika'nın keşfini soruyor sandım:

- 1492 efendim.. diye bağırdım.

şaşkınlıktan gözleri büyüyen müfettiş:

- neee? kaç yaşındasın? diye bir daha sordu. ben de, doğru cevap verdiğimi sanarak:

- 1492 efendim.. diye daha yüksek sesle bağırdım.

müfettiş:

- istanbul'u kim fethetti? diye sormuş.

ben ezberlediğim cevap sırasına göre:

- babam.. dedim.

müfettişin, soruların sırasını değiştireceğini önceden hiç düşünmemiştim.

müfettiş ayağını yere vurup bağırdı:

- istanbul'u kim fethetti, diye soruyorum.

- babam, efendim.

- senin baban kim?

- mimar sinan.

- ağzından çıkanı duymuyor musun oğlum. babanı soruyorum, mimar sinan diyorsun.

işte ancak o zaman kırdığım potu anlayabildim. ama heyecandan, müfettişin de bağırmasından öyle şaşırmıştım ki, bir türlü kendimi toparlayamıyordum.

- peki, mimar sinan ne yaptı?

artık büsbütün şaşırmıştım. o şaşkınlıkla:

- istanbul'u fethetti efendim.. diye bağırdım.

- kim?

sözde yanlışımı düzeltmek için:

- mimar süleyman.. dedim.

- süleymaniye camisini kim yaptı öyleyse?

- sultan sinan fatih..

kelimeleri birbirine karıştırdığımı sezinliyordum ama, artık toparlanamıyordum.

müfettiş öyle kızmıştı ki, kızgınlıkla, o da şaşırıp:

- oğlum, dedi. amerika'yı yapan mimar sultan mehmet'tir, süleymaniye camisini de keşfeden fatih sinan'dır.

çocuklar kendilerini tutamayıp kıkırdayarak gülüşmeye başlayınca, müfettiş yanlış söylediğini anladı. yanlışını düzeltmek istedi:

- yani sinaniye camisini mimar süleyman yaptı, fatih'i mimar sultan mehmet fethetti demek istiyorum..

yine yanlış söylediğini anlayıp,

- beni de şaşırttın be çocuk!.. dedi.

kızgınlıkla başını sallaya sallaya, kapıyı hızla çarpıp dersaneden çıktı.

dersanede çıt yoktu. bir süre sonra öğretmenimiz:

- yazıklar olsun!.. dedi.

bu sözü, bana mı, müfettişe mi, yoksa kendisi için mi söylediğini anlayamadım.

bu olayın beni nasıl üzdüğünü anlatamam. her hatırlayışımda utanıyorum. oysa, çabuk çabuk cevaplar verip, öğretmenimizin yüzünü ağartmak istemitşim.

söz verdiğin gibi, sen de bana orada olup bitenleri yaz, e mi? mektuplarını bekliyorum. ben de sana başarılar dilerim kardeşim.

sınıf arkadaşın
ahmet tarbay

5.10.2014

garba açılan pencere

aziz nesin

bizim orası küçük yer, taşra ili. küçük yerde büyük görünmek kolay oluyor. ben de daha lisenin onuncu sınıfındayken, ilin tek gazetesine başyazılar yazmaya başlamıştım. herkes, "kalemi kuvvetli maşallah" diyordu.

liseyi bitirdiğim yıldı. bizim ile demiryolu ulaştı. ilk tren gelecek. herkeste bir hazırlık, bir hazırlık..

müftü efendi bizim uzaktan akrabamız olur. bana bir haber gönderdi: "aman bir nutuk yazsın, trenin geldiği gün okuyacağım."

bütün kent halkı müftü efendi'yle övünürdük. vali, belediye başkanı filan, bunların hepsi müftü efendi'den çok sonra gelirdi. büyüklerden biri şehrimize gelse, hemen ziyaretine gider, müftü efendi'nin elini öperdi.

işte bu denli önemli kişi olan müftü efendi'nin, şehrimize ilk trenin gelişi günü yapılacak törende bir nutuk söylemesi gerekiyordu. bu işin ağırlığı altında ezildim. o yaşta, istanbul, ankara gibi büyük şehirleri bile daha görmemişim. ilk trenin gelişinde neler söylemenin gerekli olduğunu bilmiyordum. bütün bilgim, okuduğum birkaç kitaptan, gazete ve dergi yazılarından geliyor. çok sıkı çalışarak üç günde bir nutuk hazırladım. müftü efendi'ye amcamla gönderdim.

trenin ilk gelişi günü büyük tören yapıldı. bütün şehir halkı istasyona yığıldı. lokomotif geldi. kurbanlar kesildi. önce vali bir nutuk söyledi, arkadan müftü efendi. ben, müftü efendi'den daha heyecanlıydım. nutkun hala aklımda kalan parçaları aşağı yukarı şunlar:

"tren, garba açılan bir penceredir. bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil, başka şeyler de girecek. medeniyet, tekerleklerin üstüne binerek bize kadar geldi. tekerlek ne demektir? tekerlek, medeniyetin ayağıdır. tekerlek olmasaydı, dünyada hiçbirimiz olamazdık. biz bugün tekerleklerin sayesinde ilerliyoruz. şu tünele, şu dağların içine açılmış deliklere bakınız. şu gördüğünüz delikten neler doğacak neler. nurlu istikbal bizimdir.

bu bir hazinedir. eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşeri! iyi kullanırsan, çok para kazanırsın, zengin olursun, itibarın artar.

tekerlekler, raylar üzerinde kayacak. işler eskisi gibi zor değil. her seferi seni zengin edecek hemşeri! kaç sefer olursa o kadar karlısın.

iş yol açılıncaya kadardı. bir kere yol açıldı ya, artık bütün hemşerilerimiz bu yolun üstünden kolaylıkla gidip gelecektir. mallarımızın değeri artacaktır. sen de malının değerini, kadrini bil.

cumhuriyet sayesinde önümüze gelen bu malın kıymetini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken titremeliyiz. dikkatli binmezsek bozulur, sonra bizden başkaları kullanamaz. elin, yabancının malı değil ki hor kullanalım. kendi malımız, bütün hemşerilerimizin. hepimizin ortak malı."

on dokuz yaşında, taşra lisesini yeni bitirmiş bir genç başka ne yazabilir; işte böyle şeyler.

müftü efendi'nin nutku, umulandan da çok alkışlandı. öbür nutukların hiçbiri, müftü'nün nutkunun etkisini yapmadı. alkış kıyamet. herkes, "bizim müftü gerçekten derin hoca" demeye başladı. doğrusu, müftü efendi de nutku hem iyi ezberlemiş; hem de güzel, heyecanlı söyledi.

o günden sonra, nerede bir tören, bir toplantı olsa, müftü efendi'yi nutuk söylemeye çağırdılar. müftü efendi de her gittiği yerde hep o nutku tekrarlayıp durdu. yalnız nutkun içinden "tren" kelimesini çıkarıyor, geri kalanlarını olduğu gibi söylüyordu. nutuk herkese o denli güzel geldi ki, hiçbirimiz nutku tekrar tekrar dinlemekten bıkıp usanmıyorduk. cumhuriyet bayramı'nda, bir kereste fabrikasının açılışında, büyüklerden birinin şehre gelişinde hep bu nutuk söylendi.

ziya adında bir akrabamız var, babası çok zengin. bunlar istanbul'dan bir gelin getirdiler. görülmemiş, duyulmamış bir düğün yapıldı. düğün ziyafetine şehrin bütün ileri gelenleri çağrıldı. biz de gittik. aile çok mutaassıp; ama son derece mutaassıp. kadınlarla erkekler ayrı odalarda yemek yiyoruz. ne de olsa gelin istanbullu olduğundan, yemekten sonra kadın erkek hep bir araya toplanıldı. müftü efendi'ye konuşması için rica edildi. doğrusu, müftü efendi konuşmak istemedi. ama öyle zorladılar ki, adamcağız konuşmak zorunda kaldı. ayağa kalktı, başladı konuşmaya:

"muhterem hemşerilerim! yeni kurulan bu yuva, garba açılan bir penceredir."

daha nutkun başında bir hoşnutsuzluk mırıltısı başladı. ailenin pencereye, hele garba açılan pencereye benzetilmesi, bizim mutaassıp çevremizin insanlarını sinirlendirdi. müftü efendi gelini göstererek devam etti:

"bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil, başka şeyler de girecek."

zaten istanbul'dan kız aldığı için yayılan dedikodulardan sinirli olan damat ziya'nın kaşı gözü oynamaya başladı. ziya'nın elleri titriyordu. müftü efendi devam etti:

"medeniyet, nur gibi medeniyet, tekerleklerin üstüne binerek bize kadar geldi. onu hepimiz kucaklayıp bağrımıza basacağız. çünkü o hepimizindir."

sinirli, kızgın öksürüklerle nutuk kesiliyordu.

"işte karşınızda tekerlek! tekerlek ne demektir? tekerlek olmasaydı, dünyada hiçbirimiz olamazdık. tekerlek medeniyettir. biz bugün tekerleğe, medeniyetin tekerleğine kavuştuk."

damat ziya elini arka cebine attı. bir cinayet olabilirdi. bu gergin havada müftü efendi nutkuna devam etti:

"şu tünele bakınız! bu delikten neler doğacak, neler! nurlu istikbal bizimdir."

yer yer yükselen mırıltıları, her zamanki gibi başarısının sesli gösterisi sanan müftü efendi, damat ziya'ya dönerek şöyle dedi:

"bu bir hazinedir! eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşeri! iyi kullanırsan çok para kazanırsın, zengin olursun, memlekette itibarın artar. işler eskisi gibi zor değil artık. her seferi seni zengin edecek. kaç sefer olursa o kadar kârlısın genç hemşeri!"

arkadaşları damadın elini tutmasalar kan dökülecekti. kayınpeder, müftü efendi'nin kulağına bir şeyler söyledi. müftü efendi, başını salladı, nutkuna devam etti:

"iş, bir kere yol açılıncaya kadardır. yol açıldı ya, herkes rahat rahat gidip gelecek. arkadaş, cumhuriyetimizin sayesinde sahip olduğumuz bu kıymetli malın değerini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken titremeliyiz. dikkatli binmezsek, çabucak bozulur, başkaları istifade edemez. yabancının malı değil ki, hor kullanalım. kendi malımız!"

arkadaşları dışarı çıkardıkları için damat, müftü efendi'nin sözlerinin sonunu duymamıştı. nutuktan sonra bir soğuk hava esti. müftü efendi, neden alkışlanmadığına çok şaştı. ziyafet dağıldı.

üç gün sonra da ziya, istanbul'dan getirdiği güzel gelini geri gönderdi. boşandılar.

6.06.2014

şimdi uzaklardasın

mehmet h. doğan

ilk gençlik yıllarında, memleketin ıssız, hareketsiz kasabalarında geçirilen uzun yıllar, yalnız kalmanın hiç de öyle korkulacak bir şey olmadığını öğretir insana, kendi kendini biriktirmeyi öğretir.

edip cansever: bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk, her küstah acı, bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır. anlam da bizde, anlamsızlık da.

küçük kentlerde, tenha kasabalarda yaşamak zordur; sonsuz bir özveri gerektirir, kendine yetme gücü gerektirir. düzayak yaşam kolaydır; ama sıkıcıdır. ya da yaşamdan, dünyadan beklentilerinizin adamakıllı azaldığı bir yaşa ulaşmanız gerekir.

aziz nesin: bir her yana birden koştuk, koşmak zorunda bırakıldık. tarih, ekonomi, politika, edebiyatın her dalı, öykü, roman, tiyatro, sosyoloji, daha neler neler.. olamaz, olmamalı böyle şey. olur demek, hiçbiri tam olarak olamaz demektir.

çok denedim anlatmayı, yazmayı; ama olmuyor, acılar bu kadar sıcak ve tazeyken anlatamıyor insan. bütün yazılanlar, bütün anlatılanlar hafif, çocuksu kalıyor yaşananın yanında, insanı doyurmuyor. yaşananın ağısı yüreğe oturdukça sıkıyor boğazını insanın.

asım bezirci 2 temmuz 1993'te sivas'ta 35 şair, yazar, sanatçı, aydınla birlikte yobazlarca yakıldı.

denizin morluğunu belirtmek için
deniz mordur demek yetmiyor
o morun gerekçesini de belirtmeli
denizle olan ilişiğini de
ondan sonra deniz mor (metin eloğlu)

metin altıok ağır yanıklarla bir hafta daha boğuştuktan sonra 9 temmuz 1993 günü gitti. onları yakan karanlık çağ artıklarının yargılanmasıysa 5 yıl sonra hala sürüyordu. 37 insanın yaşama hakkını ellerinden vahşice alan gözü dönmüş yabanlar, ağır tahrik (!) nedenleri ileri sürülerek kurtarılmaya çalışılıyor.

evet önümüz bahardır biliyorum
leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
şimdilik bağışla (turgut uyar)

övgü nesine artık yaşamayanların! övgü, olsa olsa biz yaşayanların işine yarayan kalp bir paradır.

halikarnas balıkçısı: her yaşayan insan hayatın askeridir. ölüm var, her zaman. ölüm hayata sığmıyor ama hayat ölümü aşıyor. hayat doğadır.

şakir paşa'nın torunu olan cevat şakir kabaağaçlı, 87 yıllık ömre birkaç kişinin yaşamını sığdırarak kendi bildiği, istediği gibi, kendisine nasıl geliyorsa öyle yaşadı. orta öğrenimini robert kolej'de okuduktan sonra oxford'da yeni çağlar tarihi bölümünü bitirip yurda döndüğünde (1910) kendine pekala yüksek maaşlı bir görev edinebilecekken, gazete ve dergilerde çevirmenlik, yazarlık, ressamlık yaparak sürdürdü yaşamını. daha sonra şöyle diyecektir: "oxford'da dört yılda öğrendiklerimi unutmak için dört yıl harcadım."

rengini dünyaya ilk defa sunan
adsız bir çiçek gibi parlıyorsa gözlerin
sevgilim
bana "sen bir şairsin" dediğin zaman (edip cansever)

16.08.2010

çiçek dürbünü

talat sait halman

"insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır." (gandhi)

francis bacon: zengin olmanın birçok yolları vardır ve bunların hepsi iğrençtir.

epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.

müziği baştacı etmeyen toplumlar, yaygaraya mahkum kalır.

goethe: yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

schopenhauer: romancının işi büyük olayları anlatmak değil, küçük olayları ilginç yapmaktır.

ezra pound: imge, bir zaman parçası içinde bir düşünce ve duygu bileşimi sunan nesnedir.

"zengine gurbet vatandır; fakir vatanda gariptir." (nişancı mustafa paşa)

aziz nesin: her 3 türkten 4'ü şairdir.

paul eluard: bir gün gelecek, şiir sadece kafa ile okunacak; edebiyat da böylelikle yeni bir yaşama kavuşacak.

gitti beyler mürveti
binmişler birer atı
yediği yoksul eti
içtiği kan olusar (yunus emre)

şimdi siyasal iktidara el atmış olan dinciler, ümmetçiler yeni bir taklitçilik dönemi açıyorlar ülkemizde. orta çağ'daki islami devlet modeline özenti, arap diline ve kültürüne özlem, çağımızın yüzyıllarca gerisinde kalmış olan şeriata öykünme. biz özgün kültür toplumu olamayız bu anlayışla. eğitimde kaliteyi yükseltmezsek, yaratıcı kültür ve eğitim anlayışına yönelmezsek, üniversitelerimizi diploma imalathaneleri olmaktan çıkaramazsak, fende ve kültürde, genel olarak bilimde yaratıcılığa ulaşamayacağız. batının kötü bir kopyası olmaktan öteye geçemeyeceğiz; belki er geç -biraz da bu yüzden- şeriat istibdadının berbat bir örneği olacağız. bu, türkiye için acıklı ve muhtemel bir gelecek olarak düşünülmeli, bundan korkulmalıdır.

andre malraux: kültür hayali bir müzedir.

"ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye." (neyzen tevfik)

kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler
künyeni almak için partiye ettim telefon
bizdeki kayda göre şimdi o mebus dediler (neyzen tevfik)

cicero: iftira kadar hızlı çıkan, kolayca ortalığa atılan, çarçabuk kabul edilen, alabildiğine yayılan hiçbir şey yoktur.

epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.

"aşk gelicek cümle eksikler biter." (yunus emre)

ideoloji, düşünce olarak başlar, ideale dönüşür, ilahlaşır, illallah dedirtir, illet olup çöker.

"kamu esenliği en büyük yasadır." (cicero)

19.03.2010

susarak

aziz nesin



güneş altında söylenmedik söz yokmuş
bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi
ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz
ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde
hiçbir biçim kalmamış dünyada denenmedik
ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde
duyuyorsun değil mi suskunluğumu nasıl haykırıyor
susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim
ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde

5.03.2010

çeviri roman

aziz nesin

bir roman yazdım. üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.

başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: roman çok güzel oldu. gazetelerden birine götürdüm.

"biz telif roman neşretmiyoruz." dediler.

"bir kere okuyun!"

"ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."

bir kitapçıya götürdüm. daha "bir romanım var" der demez, "biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz" dedi.

başka birine götürdüm. o da, "tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi.

nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. o zaman aklıma geldi. bizim arkadaşlar, kimi fransızcadan, kimi almancadan, kimi ingilizceden, italyancadan hikayeler aparıp johnson'u ahmet, martha'yı fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. ben niye sanki tersini yapmayayım?

oturdum, romanda ne kadar türk adı varsa değiştirdim. amerikan ismi koydum. elime bir yerden de new york'un planını geçirdim. romandaki yer adları da amerikanca oldu. şimdi sıra geldi, romanın yazarına; mark obrien diye bir de ortaya amerikan yazarı çıkardım.

"yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "size mark obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim.

"çok güzel. kim bu mark obrien?"

"aaa! bilmiyor musunuz? ünlü mark obrien yahu! kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."

romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. yalnız bana, "yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler.

sarıldım kaleme:

"mark obrien'in son şaheseri: 'struggle for life'

amerika'yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."

mark obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. babası philadelphia'da bir çiftçi. oğlunu papaz yapmak istiyor. küçük mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. tıpkı birçok ünlü amerikan yazarının hayatı gibi. balıkçılık yapıyor. hep bildiğiniz hikaye. derken 40 yaşında ilk hikayesini "let us kiss" dergisine gönderiyor. dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..

anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. bizim roman bir tutunsun. kitapçılar, "aman şu mark obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.

mark obrien'den tam 18 roman çevirdim. daha da ömrüm oldukça çevireceğim. iş bununla kalmadı. hani ünlü polis hafiyesi jack lammer var ya. kitabı herkesin elinde dolaşıyor. ondan da 6 kitap çevirdim. son günlerde işi ilerletmiştim. hintçeden, çinceden bile çeviriyordum.

bu gidişle bir zaman gelecek, amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. benim de artık son umudum, mark obrien adıyla, amerikan edebiyatında yer almak.

9.11.2009

müsamere

aziz nesin

eski öğretmenimiz bize bir derste, koyunun çok yararlı bir hayvan olduğunu anlatmıştı: "sütü sağılır, kuyruğundan yağ yapılır, eti yenir, tüylerinden iplik yapılır, derisi çok işe yarar, kemikleri kullanılır, dışkısı bile gübre olur." demişti.

ben de bu dersten sonra işte şu şiiri yazmıştım:

koyun
kuyruğundan yağ çıkar
memesinden süt verir
yumuşak tüyleri var
kumaş olur giyilir
boynuzundan sap olur
eti insana besi
derisinden kap olur
dışkısı da gübresi
her mayıs kuzusu var
kemiği işe yarar
...............

bu şiirimi, eski öğretmenimize vermiştim. beğenmişti.

- sen bu şiiri, okul aile birliği'ne verilecek müsamerede okursun.. demişti.

ben de çok sevinmiştim. "koyun" adlı şiirimi günlerce ezberledim. müsamerede okurken, hiçbir aksaklık olmasın istiyordum. ama işte o günlerde eski öğretmenimiz başka yere atanmıştı. yeni öğretmenimiz, müsamerede benim de şiir okuyacağımı öğrenince, bana bu şiiri okuttu.

- bu şiir olmaz, ben size kaçtır söylemiyor muyum, eski öğrendiklerinizi unutacaksınız diye? benim söyleyeceğim şiiri ezberler, müsamerede okursun.. dedi.

okuma kitabımızdaki "memleketim" başlıklı şiiri gösterdi.

işte bu şiiri ezberlemek için zaman kalmamıştı. müsamere ertesi gündü. sen o şiiri bilirsin. siz de, bizim okuma kitabını okuyorsanız aç kitabı da bak. şu şiir işte:

ey topraklı mintanlar, ey yaldızlı fistanlar
ey bire kırk başaklar, otlar, bağlar, bostanlar
ve daha sık boy atan destanlar diyarı hey!

ey o büyük insanı yetiştiren ananın
ey çilenin, sefanın, güvenişin, inanın
narin minarelerde sinan'ın diyarı hey!

"ey"le başlayıp, hep böyle "hey, hey"le biten bir şiir işte! ben bu şiiri ezberlemeye çok çabaladım ama, zaman çok az olduğundan iyice ezberleyemedim. ertesi sabah okula gelince öğretmenim:

- sahneye çıkmadan önce burda prova yapalım. oku şiiri! dedi.

okudum.

- olmuyor, şiir öyle okunmaz! dedi.

bir daha okudum. yine beğenmedi.

- oğlum, dedi, şiir, yoldan geçen herhangi birisine bir adres sorulur gibi okunmaz. sesini yer yer titreteceksin, alçaltıp yükselteceksin. heyecanlı yerlerde haykıracaksın. kimi yerde tatlı bir fısıltıyla, kimi yerde aslanlar gibi kükreyerek okuyacaksın. sonra, sol elini beline dayayıp, sağ yumruğunu ileriye, havaya doğru uzatacaksın. mısraların sonlarında "hey"ler var ya, işte orda "hey" derken, hızla ayağını yere vuracaksın. ben bir kez okuyayım, şiir nasıl okunurmuş anla, ona göre oku sen de.

öğretmenim tıpkı bana anlattığı gibi okudu şiiri. "hey" derken, sağ ayağını, sıçrar gibi iyice yukarı kaldırıp, sonra topuğunu hızla yere vuruyordu.

- işte böyle.. ayağını benim gibi yere vuracaksın, düşmanın başını ezer, çiğner gibi.. dedi.

ben de onun gibi okudum. ama bir elim belimde, bir yumruğum havada, ayağımı da "hey hey" diye diye yere vururken şiiri şaşırıyordum. oysa, ben kendi bildiğim gibi okusam, hiç şaşırmıyordum. şiir okuyuşumu beğeniyor, ama ayağımı yere vuruşumu beğenmiyordu. ben "heyy!" diye haykırıp sağ ayağımı yere vurdukça:

- daha hızlı, daha hızlı.. topuğunu vur yere! diyordu.

olanca hızımla topuğumu vuruyordum da, yine de beğendiremiyordum.

sonunda:

- bak işte böyle! dedi.

"heyy!" diye öyle bir haykırıp ayağını kaldırdı, yere vurdu ki, dersane pencerelerinin camları zangırdadı.

- gördün ya işte böyle. türk çocuğu ayağını vurdu mu, yerler sarsılacak! dedi.

- ama öğretmenim, dedim, siz en az 100 kilo varsınız, ben 42 kilo geliyorum.

ne yaptımsa beğendiremedim. çok kızdı. işte o kızgınlıkla:

- ".. ve daha sık boy atan destanlar diyarı hey!" deyip ayağını yere vurmasıyla, o "hey!"in arkasından:

- ay, ayy, ayyy! diye bağırmaya başladı.

biliyorsun ya, bizim dersane döşemeleri çürük. öğretmenin ayağı, çürük döşeme tahtasının arasından içeri girmişti. ben de yardım ettim. zorla ayağını ordan çıkarabildi. o sırada, dördüncü sınıfla, üçüncü sınıfın öğretmenleri gürültüyü duymuşlar, telaşla geldiler.

- ne var? ne oluyor? diye sordular.

bizim öğretmen, aksayarak dersaneden çıkarken bana, sanki yer yarılacak, deprem olmuş gibi sarsılacak ortalık..

öğretmen gidince, rahat yürüyemediğimi anladım. "hey hey!" diye ayağımı yere vurmaktan topuğum çürümüş.

müsamereye iki saat vardı.

ben kendi yazdığım "koyun" şiirini, bir ay, boyuna ezberlemiştim. ne kadar unutmaya çalışsam, bir türlü unutamıyorum, hep aklıma takılıyor. unutmak elimde değil. "memleketim" şiirini okurken "koyun" şiirinin kelimeleri dilime takılıyordu. "memleketim" şiirini az çok ezberlemiştim; ama, ayağımı yere vurmaktan, ezberlediklerim de aklımdan çıkmıştı. beynim sarsılmış topuk vurmaktan.

arkadaşlar:

- sıran geldi, sıran geldi! haydi sahneye! diye beni arkamdan ittiler.

salon ana babalarla tıklım tıklım dolu. öğretmenimiz kuliste bekliyor, şiir okuyanlar şaşırırsa ordan fısıldıyor.

sahneye çıkınca, salondakileri başımla selamladım. ama selamlamak için başımı eğer eğmez, birden okuyacağım şiirin adını unutuverdim. tesliğe bak, birdenbire "koyun" şiiri aklıma gelmez mi? eskiden öğrendiğimi unutacağıma, yeni ezberlediğimi unutuverdim işte..

ben sahnede durmuş salondakilere bakıyorum, salondakiler bana bakıyor; bakışıp duruyoruz.

iyi ki, öğretmenimiz kulisten "memleketim" diye fısıldadı da, ben var sesimle "memleketim!" diye haykırdım. haykırdım ama, bir türlü arkası gelmiyor. şiir aklımdan çıkmış. öyle de sus pus durulmaz. hiç olmazsa vakit kazanırım da o zamana kadar aklıma gelir diye bir daha "memleketim!" diye bağırdım. bağırdım ve sustum. salondakiler coşkun bir alkış tutturmazlar mı? büsbütün şaşırdım. "memleketim" diye bağırınca neden alkışladıklarını anlayamadım. öğretmenimizin fısıltısını duymuştum. hemen "ey.." diye şiire başladım. ama üst üste "memleketim" diye öyle yüksek sesle haykırmışım ki, bütün sesim tükenmiş, ağzımdan incecik, kapı gıcırtısı gibi bir "ey.." çıktı. bir alkış daha koptu. işte o alkıştan sonra büsbütün şaşırdım. şiirdeki kelimelerin yerlerini değiştirerek şiiri okumuşum. sonradan arkadaşların söylediğine göre, o güzelim şiiri bak nasıl okumuşum:

"memleketim!"

ey mintanlı topraklar, ey yaldızlı fistanlar
ey kırka bir başaklar, otlar, atlar, destanlar
ve daha sık boy atan bostanlar diyarı heeey!

deyip de ayağımı yere vurunca, birden havaya sıçradım. neden biliyor musun? öğretmenin karşısındaki provada, topuğumu boyuna yere vurmaktan, ayakkabımın bir çivisi gevşeyip ucu dışarı çıkmış. ben "hey" deyip de olanca hızımla ayağımı yere vurunca, o çivinin sivri ucu hart diye topuğuma girdi. sanki bir kılıç tabanımdan girip, ucu ciğerime değdi.

işte o acıyla, şiirin ezberlediğim kadarını da unuttum. dinleyiciler kahkahadan kırılıyor. ben nerdeyse ağlayacaktım. bir yandan kulise bakıyorum ki, öğretmenin fısıltısını duyabileyim. öğretmen, benim fısıltıyı duymayacağımı anlayınca bağırdı:

- ey o büyük insanı yetiştiren ananın..."

ben hemen sözü aldım, başladım okumaya:

- ey o büyük insanı yetiştiren ananın... ananın, ananın...

yine arkası gelmiyor. belki aklıma gelir diye, o mısrayı bir daha, bir daha baştan alıyordum. ama tam "ananın" kelimesi gelince, iğnesi takılmış plak gibi tekliyorum. titrek, ağlamaklı sesle "ananın... ananın..." deyip dururken, birden o benim "koyun" şiiri aklıma gelip de gürül gürül okumaz mıyım!

ananın... ananın... ananın...
kuyruğundan yağ çıkar
memesinden süt verir
yumuşak tüyleri var...

kuliste öğretmen "ey sebiller... kervansaraylar..." diye ter ter tepiniyor. ben öğretmenden duyduğum kadarını söylüyorum, arkadan da "koyun" şiirini okuyorum:

... kervansaraylar heyy!
boynuzundan sap olur
eti de bize besi
derisinden kap olur
dışkısı da gübresi heeey!..

kendimi sahneden attım. alkıştan okul yıkılacak sanki..

öğretmen büyük bir üzüntüyle:

- ne yaptın ahmet? dedi.

- ne yapayım efendim, dedim, insan ne yapsa eski öğrendiğini birden unutamıyor.

bir kelime daha söylesem ağlayacaktım. öğretmenimle yan yana koridorda yürümeye başladık. ikimiz de topallıyorduk. çivi batmasın diye ben seke seke yürüyordum.

akşam evde babam:

- oğlum sende ne marifet varmış, dedi, herkesi kırdın geçirdin. misafirler yerlere yıkıldı gülmekten..

annem de:

- gözlerimden yaş boşandı güle güle, az kalsın bayılacaktım.. dedi.

4.09.2009

şimdiki çocuklar harika

aziz nesin

ebul'ala ma'ari: ben, terbiyeyi, terbiyesizlerden öğrendim.

walt disney: charlie chaplin, "dinle beni walt, çocukları akıllı uslu, büyükleri de çocuk olarak al." derdi.

ister kadın, ister erkek olalım, kendi kendimizden memnunsak, şanslıyız demektir.

bir gün kardeşim, babama bir şey sormuştu. babam:
- sen daha anlamazsın, büyü de öyle, deyince, kardeşim:
- sen anlatmaya çalış, ben anlarım.. demişti.

bir gün bir komşu kadın, anneme, çocuğunun bir buçuk yaşında yürümeye başladığını, buna pek şaştığını söyleyince içimden, "bir buçuk yaşında çocuk yürümez de ne yapar, yoksa uçacak mıydı?" diye geçirmiştim. çocuk ne yapsa harika oluyor. konuşsa harika. çocuk bu, konuşur elbet, havlayacak değil ya..

öğretmenimiz:
- cumhuriyet kurulduktan sonra, kadınla erkek artık eşit olmuştur. kadınla erkek arasında hiçbir fark yoktur.
hiçbir fark olmamasını erkekliğine yediremeyen yaşar:
- hiç mi yok öğretmenim?
- yok.
- küçücük bir fark da yok mu?
öğretmen sert:
- yok!
yaşar:
- evet ama öğretmenim, dedi, "kadın haklarını koruma derneği" var; oysa erkekler böyle bir dernek kurmamışlar. annem, kadın haklarını koruma derneği'ne üye..
neşe, yaşar'ın sözünü keserek:
- hayvanları koruma derneği de var..

eşeğin konuşması, insanın yük taşıması normal değildir. ama bazı insanlar, eşeğin konuşmasına hayranlık duyarlar. oysa eşeğin yük taşıması, insanın da konuşması doğru olandır.

dünyada en çok doğuran şey yalandır.

kazanmamak, kaybetmek demek değildir.

yaşlarınız küçük diye hiçbir gerçeğin sizlerden saklı kalmasından yana değilim. çocukların anlayamayacakları sorun yoktur. olsa olsa, dinleyenlerin yaşlarına göre, konuların anlatılış biçimi değişebilir.

todor dinov: mizah, dünyamızı gülünç olmaktan kurtarır.