bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum. yıllardır, 70 yaşımı aşmamaya söz verdim kendime. yaşamdan ayrılmanın yılı olarak bu dönemi seçtim ve kararımı uygulama yolunu tasarladım: deri altına siyanür enjekte etmek. 45 yıldan beri kendimi adadığım davanın yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağından emin olmanın büyük sevinciyle ölüyorum. (26 kasım 1911)
paul lafargue etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paul lafargue etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10.07.2017
veda
paul lafargue
bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum. yıllardır, 70 yaşımı aşmamaya söz verdim kendime. yaşamdan ayrılmanın yılı olarak bu dönemi seçtim ve kararımı uygulama yolunu tasarladım: deri altına siyanür enjekte etmek. 45 yıldan beri kendimi adadığım davanın yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağından emin olmanın büyük sevinciyle ölüyorum. (26 kasım 1911)
bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum. yıllardır, 70 yaşımı aşmamaya söz verdim kendime. yaşamdan ayrılmanın yılı olarak bu dönemi seçtim ve kararımı uygulama yolunu tasarladım: deri altına siyanür enjekte etmek. 45 yıldan beri kendimi adadığım davanın yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağından emin olmanın büyük sevinciyle ölüyorum. (26 kasım 1911)
10.04.2017
intihar
zülfü livaneli
yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?
kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.
mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.
stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.
eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.
ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.
rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.
ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.
yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.
mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.
stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.
eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.
ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.
rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.
ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.
31.01.2013
uzun lafın kısası
herakleitos: bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın.
buket uzuner: kadınlar, sırların en sık rastlananı, en karmaşık olanı; bu nedenle de en hoşa gideni, en heyecanlısıdır.
daniel defoe: hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın "benden başka herkes aldanıyor." demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?
john fowles: kibarlık istemiyorum. kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde.
lawrence durrell: aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.
albert camus: bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar.
antoni casas ros: namus, cinsellikten elini ayağını çekmek ruhun hapishanesidir.
milena jesenska: en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır.
seneca: bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır.
thomas kempis: her şeyde erinç aradım; ama hiçbir yerde bulamadım, bir kitapla çekildiğim köşeden başka.
johannes mario simmel: çağımızda, beş duyusu sağlıklı işleyen her insan sosyalisttir.
paul lafargue: bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada ne sağlık ne de özgürlük. yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gider.
buket uzuner: kadınlar, sırların en sık rastlananı, en karmaşık olanı; bu nedenle de en hoşa gideni, en heyecanlısıdır.
daniel defoe: hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın "benden başka herkes aldanıyor." demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?
john fowles: kibarlık istemiyorum. kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde.
lawrence durrell: aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.
albert camus: bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar.
antoni casas ros: namus, cinsellikten elini ayağını çekmek ruhun hapishanesidir.
milena jesenska: en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır.
seneca: bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır.
thomas kempis: her şeyde erinç aradım; ama hiçbir yerde bulamadım, bir kitapla çekildiğim köşeden başka.
johannes mario simmel: çağımızda, beş duyusu sağlıklı işleyen her insan sosyalisttir.
paul lafargue: bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada ne sağlık ne de özgürlük. yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gider.
14.01.2013
tembellik hakkı
paul lafargue
ilerlemenin tek yolu, tanrıya savaş açmaktır.
"çalışma" sözcüğünün fransızcası "travail", "zahmetli iş, acı veren iş, bir tür işkence" anlamlarını içeriyor.
boş zaman, t.s. eliot'a göre "kültürün temelini" oluşturur.
kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır.
kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir.
işçi sınıfı, bütün uygar ulusların üreticilerini bağrında toplayan o büyük sınıf, bağımsızlaşarak insanlığı kölece çalışmadan kurtaracak ve insan-hayvanı özgür bir varlık durumuna getirecek olan işçi sınıfı, tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek, kendini çalışma dogmasına kurban etmiştir. cezası sert ve korkunç olmuştur. tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalışma tutkusundan doğmuştur.
zorunlu çalışmanın acıları, açlık işkenceleri, incil'de sözü geçen çekirgelerden daha çok sayıda işçi sınıfının üzerine abanmışsa, onlara kucak açan, işçi sınıfının kendisidir.
çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.
bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada ne sağlık ne de özgürlük. yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gider.
çalışma dogmasıyla serseme dönen işçilerin, sözde gönenç döneminde başlarına bela ettikleri aşırı üretim, bugünkü yoksulluklarının nedenidir.
bu bireysel ve toplumsal yoksunluklar, büyük, sayısız ve sonsuzmuş gibi görünseler de, işçi sınıfı "istiyorum onu!" deyince, yaklaşan aslanın karşısında toz olan sırtlan ve çakallar gibi, ortadan kalkacaklardır. ama işçi sınıfı kendi gücünün bilincine varmak için, hıristiyan ahlakının, ekonominin, liberal düşüncenin önyargılarını ayaklar altına almalıdır. doğal içgüdülerine dönmeli; kentsoylu devriminin metafizikçi savunucularının hazırladığı veremli insan hakları'ndan binlerce kez daha kutsal olan tembellik hakkı'nı ilan etmeli; günde 3 saatten çok çalışmamaya kendini zorlamalı, günün ve gecenin geri kalan saatlerinde tembellik etmeli ve tıka basa yemeli.
kör, sapık ve insan canına kıyan çalışma tutkusu, özgürleştirici makineyi, özgür insanları köleleştiren bir araca dönüştürüyor: üreticilikleri, yoksullaştırıyor onları.
makine geliştikçe ve insan çalışmasını durmadan artan bir hız ve kesinlikle yendikçe, işçi, dinlenme süresini aynı oranda uzatacak yerde, makineyle yarışırcasına çabasını 2 kat artırıyor. saçma ve öldürücü bir yarışma bu!
işçi sınıfı, her şeyi basite indirgeyen o iyi niyetiyle özünü körü körüne aşılamalara ve doğal taşkınlığıyla gözü kapalı kendini çalışmaya ve perhize kaptırdığı için; kapitalist sınıf kendini tembelliğe, zoraki zevke, verimsizliğe ve aşırı tüketiciliğe vurmuştur.
işçi sınıfı kemerlerini sıkarak, aşırı tüketime yazgılı kentsoyluların göbeğini alabildiğine şişirmiştir.
bugünkü orduların niteliği üzerinde yanılgıya düşülemez artık. bunlar yalnızca ve yalnızca "iç düşmanı" [işçi sınıfı] bastırmak için sürekli hazır tutulmaktadırlar.
işçilerin, kendilerini öldürürcesine çalışma ve yokluk içinde sürünerek yaşama gibi çılgınlıkları karşısında, kapitalizmin büyük üretim sorunu üretici bulmak ve onların gücünü iki katına çıkarmak değil, tüketici bulmak, isteklerini kamçılamak ve onlarda sahte gereksinimler yaratmaktır artık.
ürettiğimiz tüm mallar, sürümleri kolay olsun ama çok dayanmasın diye, bile bile üstünkörü yapılıyor. ürünlerinin nitelikleri dolayısıyla insanlığın ilk dönemlerine nasıl taş çağı, tunç çağı deniyorsa, bizim çağımıza da kalpazanlar çağı denecektir.
bununla birlikte, aşırı mal üretimine ve sanayideki sahteciliğe karşın, işçiler "iş, iş istiyoruz!" diye piyasayı tıka basa dolduruyorlar. sayıca çoklukları, tutkularını durduracak yerde, en aşırı noktalara vardırıyor. bir çalışma fırsatı ortaya çıkmayagörsün, üstüne üşüşüyorlar. o zaman, gözleri doysun diye 12-14 saat çalışma istiyorlar ama, ertesi gün yine kendilerini kaldırımlara atılmış buluyorlar; sapkınlıklarını besleyecek hiçbir şey elde edemeden. her yıl, bütün sanayi dallarında, mevsimlerin şaşmazlığıyla birlikte işsizlik yeniden gelip çatıyor.
işçiler anlamayacaklar mı ki, aşırı ölçüde çalışarak, kendilerinin ve çoluk çocuklarının gücünü tüketmekteler; tükene tükene vaktinden önce hiç çalışamaz olacaklar; bir tek sapkınlığa kendilerini kaptıra kaptıra aptallaşıp artık birer insan taslağına dönüşecekler; o kudurgan çalışma çılgınlıklarını ha babam ayakta tutmak için, kendilerindeki bütün yetileri öldürecekler.
ne yazık! arcadia papağanları gibi ekonomicilerin dediklerini yineleyip duruyorlar: "çalışalım, ulusal zenginliği artırmak için çalışalım!" diye.
işçi erkek, kadın ve çocuklar, yüz yıldır, bin bir zahmetle acının çarmıhlı tepesine tırmanmakta. eskiçağ köleliğinin hazır ve canlı örneği isa gibi. yüz yıldır, zor altında çalışmakta, kemiklerini kırmakta, etlerini örselemekte, sinirlerini kırbaçlamakta. yüz yıldır açlık bağırsaklarını burmakta, beyinlerini sanrılara salmakta.
ey tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol!
ilerlemenin tek yolu, tanrıya savaş açmaktır."çalışma" sözcüğünün fransızcası "travail", "zahmetli iş, acı veren iş, bir tür işkence" anlamlarını içeriyor.
boş zaman, t.s. eliot'a göre "kültürün temelini" oluşturur.
kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır.
kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir.
işçi sınıfı, bütün uygar ulusların üreticilerini bağrında toplayan o büyük sınıf, bağımsızlaşarak insanlığı kölece çalışmadan kurtaracak ve insan-hayvanı özgür bir varlık durumuna getirecek olan işçi sınıfı, tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek, kendini çalışma dogmasına kurban etmiştir. cezası sert ve korkunç olmuştur. tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalışma tutkusundan doğmuştur.
zorunlu çalışmanın acıları, açlık işkenceleri, incil'de sözü geçen çekirgelerden daha çok sayıda işçi sınıfının üzerine abanmışsa, onlara kucak açan, işçi sınıfının kendisidir.
çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.
bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada ne sağlık ne de özgürlük. yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gider.
çalışma dogmasıyla serseme dönen işçilerin, sözde gönenç döneminde başlarına bela ettikleri aşırı üretim, bugünkü yoksulluklarının nedenidir.
bu bireysel ve toplumsal yoksunluklar, büyük, sayısız ve sonsuzmuş gibi görünseler de, işçi sınıfı "istiyorum onu!" deyince, yaklaşan aslanın karşısında toz olan sırtlan ve çakallar gibi, ortadan kalkacaklardır. ama işçi sınıfı kendi gücünün bilincine varmak için, hıristiyan ahlakının, ekonominin, liberal düşüncenin önyargılarını ayaklar altına almalıdır. doğal içgüdülerine dönmeli; kentsoylu devriminin metafizikçi savunucularının hazırladığı veremli insan hakları'ndan binlerce kez daha kutsal olan tembellik hakkı'nı ilan etmeli; günde 3 saatten çok çalışmamaya kendini zorlamalı, günün ve gecenin geri kalan saatlerinde tembellik etmeli ve tıka basa yemeli.
kör, sapık ve insan canına kıyan çalışma tutkusu, özgürleştirici makineyi, özgür insanları köleleştiren bir araca dönüştürüyor: üreticilikleri, yoksullaştırıyor onları.
makine geliştikçe ve insan çalışmasını durmadan artan bir hız ve kesinlikle yendikçe, işçi, dinlenme süresini aynı oranda uzatacak yerde, makineyle yarışırcasına çabasını 2 kat artırıyor. saçma ve öldürücü bir yarışma bu!
işçi sınıfı, her şeyi basite indirgeyen o iyi niyetiyle özünü körü körüne aşılamalara ve doğal taşkınlığıyla gözü kapalı kendini çalışmaya ve perhize kaptırdığı için; kapitalist sınıf kendini tembelliğe, zoraki zevke, verimsizliğe ve aşırı tüketiciliğe vurmuştur.
işçi sınıfı kemerlerini sıkarak, aşırı tüketime yazgılı kentsoyluların göbeğini alabildiğine şişirmiştir.
bugünkü orduların niteliği üzerinde yanılgıya düşülemez artık. bunlar yalnızca ve yalnızca "iç düşmanı" [işçi sınıfı] bastırmak için sürekli hazır tutulmaktadırlar.
işçilerin, kendilerini öldürürcesine çalışma ve yokluk içinde sürünerek yaşama gibi çılgınlıkları karşısında, kapitalizmin büyük üretim sorunu üretici bulmak ve onların gücünü iki katına çıkarmak değil, tüketici bulmak, isteklerini kamçılamak ve onlarda sahte gereksinimler yaratmaktır artık.
ürettiğimiz tüm mallar, sürümleri kolay olsun ama çok dayanmasın diye, bile bile üstünkörü yapılıyor. ürünlerinin nitelikleri dolayısıyla insanlığın ilk dönemlerine nasıl taş çağı, tunç çağı deniyorsa, bizim çağımıza da kalpazanlar çağı denecektir.
bununla birlikte, aşırı mal üretimine ve sanayideki sahteciliğe karşın, işçiler "iş, iş istiyoruz!" diye piyasayı tıka basa dolduruyorlar. sayıca çoklukları, tutkularını durduracak yerde, en aşırı noktalara vardırıyor. bir çalışma fırsatı ortaya çıkmayagörsün, üstüne üşüşüyorlar. o zaman, gözleri doysun diye 12-14 saat çalışma istiyorlar ama, ertesi gün yine kendilerini kaldırımlara atılmış buluyorlar; sapkınlıklarını besleyecek hiçbir şey elde edemeden. her yıl, bütün sanayi dallarında, mevsimlerin şaşmazlığıyla birlikte işsizlik yeniden gelip çatıyor.
işçiler anlamayacaklar mı ki, aşırı ölçüde çalışarak, kendilerinin ve çoluk çocuklarının gücünü tüketmekteler; tükene tükene vaktinden önce hiç çalışamaz olacaklar; bir tek sapkınlığa kendilerini kaptıra kaptıra aptallaşıp artık birer insan taslağına dönüşecekler; o kudurgan çalışma çılgınlıklarını ha babam ayakta tutmak için, kendilerindeki bütün yetileri öldürecekler.
ne yazık! arcadia papağanları gibi ekonomicilerin dediklerini yineleyip duruyorlar: "çalışalım, ulusal zenginliği artırmak için çalışalım!" diye.
işçi erkek, kadın ve çocuklar, yüz yıldır, bin bir zahmetle acının çarmıhlı tepesine tırmanmakta. eskiçağ köleliğinin hazır ve canlı örneği isa gibi. yüz yıldır, zor altında çalışmakta, kemiklerini kırmakta, etlerini örselemekte, sinirlerini kırbaçlamakta. yüz yıldır açlık bağırsaklarını burmakta, beyinlerini sanrılara salmakta.
ey tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol!
31.12.2012
uzun lafın kısası
albert camus: diz çökmüş durumda yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir.
buket uzuner: normal insanlar için gösteriş ve saygınlık, işin aslından daima daha önemli olmuştur.
herakleitos: her şey değişiyorsa insanın umudunu bir ana bağlaması anlamsızdır. iyi ya da kötü zamanlar yoktur; sadece değişen zamanlar vardır.
daniel defoe: hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar.
forrest carter: bazı insanlar ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; işte onlar yürüyen ölü insanlardır.
lao-tzu: hastalığını hastalık olarak bilen, hasta değildir.
john fowles: monogami biyolojik bir saçmalık, yalnızca tarihsel geçmişten kaynaklanan bir tesadüftür. sizin asıl evrimsel işleviniz, bir erkek olarak, spermatozoanızı, yani genlerinizi mümkün olduğu kadar çok sayıda rahme aktarmaktır.
lawrence durrell: aşkların en bereketlisi, zamanın yargıçlığına bırakılandır.
mina urgan: kürt sorununu çözümlemenin tek çaresi, dağı taşı topa tutmak değil; doğuyu kalkındırmak, refaha ulaşmasını sağlamak, kürt yurttaşlarımıza insan gibi yaşamak olanağını vermektir.
paul lafargue: bugünkü orduların niteliği üzerinde yanılgıya düşülemez artık. bunlar yalnızca ve yalnızca "iç düşmanı" [işçi sınıfını] bastırmak için sürekli hazır tutulmaktadırlar.
seneca: bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.
antoni casas ros: neden on sekiz yaşında isyankar, otuzunda ılımlı, kırkında geri dönüştürülmüş oluyoruz?
buket uzuner: normal insanlar için gösteriş ve saygınlık, işin aslından daima daha önemli olmuştur.
herakleitos: her şey değişiyorsa insanın umudunu bir ana bağlaması anlamsızdır. iyi ya da kötü zamanlar yoktur; sadece değişen zamanlar vardır.
daniel defoe: hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar.
forrest carter: bazı insanlar ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; işte onlar yürüyen ölü insanlardır.
lao-tzu: hastalığını hastalık olarak bilen, hasta değildir.
john fowles: monogami biyolojik bir saçmalık, yalnızca tarihsel geçmişten kaynaklanan bir tesadüftür. sizin asıl evrimsel işleviniz, bir erkek olarak, spermatozoanızı, yani genlerinizi mümkün olduğu kadar çok sayıda rahme aktarmaktır.
lawrence durrell: aşkların en bereketlisi, zamanın yargıçlığına bırakılandır.
mina urgan: kürt sorununu çözümlemenin tek çaresi, dağı taşı topa tutmak değil; doğuyu kalkındırmak, refaha ulaşmasını sağlamak, kürt yurttaşlarımıza insan gibi yaşamak olanağını vermektir.
paul lafargue: bugünkü orduların niteliği üzerinde yanılgıya düşülemez artık. bunlar yalnızca ve yalnızca "iç düşmanı" [işçi sınıfını] bastırmak için sürekli hazır tutulmaktadırlar.
seneca: bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.
antoni casas ros: neden on sekiz yaşında isyankar, otuzunda ılımlı, kırkında geri dönüştürülmüş oluyoruz?
29.11.2012
uzun lafın kısası
antonio gramsci: eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.
mine söğüt: hayat tuhaflıklarla doludur ve katlanılabilir olmasını bu tuhaflıklara borçludur.
carlos fuentes: eğitim olmadan ne ilerleme ne de mutluluk olur; onun olmadığı yerde çürüme, barbarlık ve utanç vardır.
dragan babic: bir kızla bir arada olduğunda, kız yalnızca senin onun vücuduyla ilgili şeyler zırvalamanı tercih eder.
francesco sorti/rita monaldi: en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.
herakleitos: insan ruhu bir uzak ülkedir ki ulaşılmaz, keşfe çıkılamaz.
john fowles: toplumun şansı kontrol altına almak için kullandığı yollardan biri de -kölelerinin seçme özgürlüğünü önlemek adına- geçmişin şimdiden daha asil olduğunu söylemektir.
lawrence durrell: din, tanınmayacak derecede yozlaştırılmış sanattan başka bir şey değildir.
paul lafargue: çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.
albert camus: hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız.
seneca: hiç kimse bir maskeyi uzun süre taşıyamaz. rol yapma, çok geçmeden asıl doğasına döner.
thomas more: bazen yapacak bir şey kalmadığında zorunluluk sizi cesur kılar.
mine söğüt: hayat tuhaflıklarla doludur ve katlanılabilir olmasını bu tuhaflıklara borçludur.
carlos fuentes: eğitim olmadan ne ilerleme ne de mutluluk olur; onun olmadığı yerde çürüme, barbarlık ve utanç vardır.
dragan babic: bir kızla bir arada olduğunda, kız yalnızca senin onun vücuduyla ilgili şeyler zırvalamanı tercih eder.
francesco sorti/rita monaldi: en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.
herakleitos: insan ruhu bir uzak ülkedir ki ulaşılmaz, keşfe çıkılamaz.
john fowles: toplumun şansı kontrol altına almak için kullandığı yollardan biri de -kölelerinin seçme özgürlüğünü önlemek adına- geçmişin şimdiden daha asil olduğunu söylemektir.
lawrence durrell: din, tanınmayacak derecede yozlaştırılmış sanattan başka bir şey değildir.
paul lafargue: çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.
albert camus: hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız.
seneca: hiç kimse bir maskeyi uzun süre taşıyamaz. rol yapma, çok geçmeden asıl doğasına döner.
thomas more: bazen yapacak bir şey kalmadığında zorunluluk sizi cesur kılar.
31.10.2012
uzun lafın kısası
albert camus: insan eninde sonunda her şeye alışır.
john keats: yüreğin sevdalarından ve hayal gücünün hakikatinden başka hiçbir şeyden emin değilim.
aristoteles: içine biraz delilik karışmamış büyük deha yoktur.
stanislaw lem: bazı olaylar, gerçekten yaşanmış bazı olaylar korkunçtur tabi; ama daha da korkuncu hiç yaşanmamış, asla yaşanmamış olanlardır.
dave eggers: para, gerçekten de somut olan yegane iletişim aracıdır.
franz kafka: eski taşlar altında yatan bir tespih böceğinden seni daha üstün yapan tek şey, kendine karşı duyduğun tiksintidir.
thomas more: kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.
dany cohn-bendit: yaşam denilen şey gerçeğin peşinde alınan yoldur. kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler.
mine söğüt: insanoğlunun en büyük gafleti, nereden gelip nereye gittiğini bilmemesidir.
şebnem şenyener: tehlike güvenin içinde büyür; insan en fazla kendini güvende hissettiğinde en büyük tehlike ile karşılaşır, en büyük hasara uğrar.
paul lafargue: ilerlemenin tek yolu, tanrıya savaş açmaktır.
susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.
john keats: yüreğin sevdalarından ve hayal gücünün hakikatinden başka hiçbir şeyden emin değilim.
aristoteles: içine biraz delilik karışmamış büyük deha yoktur.
stanislaw lem: bazı olaylar, gerçekten yaşanmış bazı olaylar korkunçtur tabi; ama daha da korkuncu hiç yaşanmamış, asla yaşanmamış olanlardır.
dave eggers: para, gerçekten de somut olan yegane iletişim aracıdır.
franz kafka: eski taşlar altında yatan bir tespih böceğinden seni daha üstün yapan tek şey, kendine karşı duyduğun tiksintidir.
thomas more: kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.
dany cohn-bendit: yaşam denilen şey gerçeğin peşinde alınan yoldur. kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler.
mine söğüt: insanoğlunun en büyük gafleti, nereden gelip nereye gittiğini bilmemesidir.
şebnem şenyener: tehlike güvenin içinde büyür; insan en fazla kendini güvende hissettiğinde en büyük tehlike ile karşılaşır, en büyük hasara uğrar.
paul lafargue: ilerlemenin tek yolu, tanrıya savaş açmaktır.
susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.
29.09.2012
uzun lafın kısası
sevan nişanyan: kendinde güç vehmeden bir budala kadar tehlikelisi yoktur.
stanley kubrick: insan öyle soylu bir yabanıl filan değildir; söz konusu kendi çıkarları oldu mu akıldışı, kaba, zaaflarla dolu; tarafsız olmayı beceremeyen biridir.
bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyetin aşil topuğudur.
herakleitos: toprağın ölümü suyun doğuşu, suyun ölümü havanın doğuşu, havanın ölümü ateşin doğuşudur.
john milton: cennette köle olmaktansa cehennemde efendi olmak yeğdir.
soljenitsin: gerçekten akıllı kişiler ileriyi görür, kaçamak ve dolambaçlı yollardan gider, her zaman sapasağlam ve özgür yaşarlar.
albert camus: kahramanlık ve azizlik bana göre değil galiba. beni ilgilendiren adam olmak.
mine söğüt: iyi ya da kötü.. olaylar olur. önemli olan ne olduğu; hatta senin başına ne geldiği değildir. önemli olan senin ne yaptığındır.
thomas paine: iyi bir okul müdürü, yüz din adamından daha faydalıdır.
paul lafargue: kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir.
robert m. pirsig: metafizik, size otuz bin sayfalık menü uzatıp yemek vermedikleri bir restorandır.
david foster wallace: ateşli silahlarla intihara teşebbüs eden yetişkinlerin hemen hepsinin kendilerini aynı yerden vurması bir tesadüf değildir: kafalarından. bu insanların çoğu aslında tetiği çekmeden uzun zaman önce ölmüştür.
stanley kubrick: insan öyle soylu bir yabanıl filan değildir; söz konusu kendi çıkarları oldu mu akıldışı, kaba, zaaflarla dolu; tarafsız olmayı beceremeyen biridir.
bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyetin aşil topuğudur.
herakleitos: toprağın ölümü suyun doğuşu, suyun ölümü havanın doğuşu, havanın ölümü ateşin doğuşudur.
john milton: cennette köle olmaktansa cehennemde efendi olmak yeğdir.
soljenitsin: gerçekten akıllı kişiler ileriyi görür, kaçamak ve dolambaçlı yollardan gider, her zaman sapasağlam ve özgür yaşarlar.
albert camus: kahramanlık ve azizlik bana göre değil galiba. beni ilgilendiren adam olmak.
mine söğüt: iyi ya da kötü.. olaylar olur. önemli olan ne olduğu; hatta senin başına ne geldiği değildir. önemli olan senin ne yaptığındır.
thomas paine: iyi bir okul müdürü, yüz din adamından daha faydalıdır.
paul lafargue: kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir.
robert m. pirsig: metafizik, size otuz bin sayfalık menü uzatıp yemek vermedikleri bir restorandır.
david foster wallace: ateşli silahlarla intihara teşebbüs eden yetişkinlerin hemen hepsinin kendilerini aynı yerden vurması bir tesadüf değildir: kafalarından. bu insanların çoğu aslında tetiği çekmeden uzun zaman önce ölmüştür.




