#sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.09.2022

bir mayıs

sevan nişanyan

1 mayıs 1977'yi izleyen ilk dönemde, hatırladığım kadarıyla, olayın niteliği konusunda bir tartışma yoktu. komplo teorileri ilk kez ertesi senenin 1 mayıs'ında, ecevit'e düzenlendiği rivayet edilen suikast nedeniyle gündeme geldi. sular idaresi üstünden ve intercontinental otelden ateş açan keskin nişancılar efsanesi 1980'lerin sonuna doğru itibar kazandı.

son günlerde tazelenen bilgiler ışığında olayın gelişimi son derece basit görünüyor. bir kere keskin nişancı filan yok. kalabalığın üstüne ateş etmek için keskin nişancı gerekmez. ayrıca, linç edilen polis memuru ile kurşun yiyen iki üç kişi dışında ölenlerin hepsi izdihamda ezilerek ölmüşler. sular idaresi gibi mükemmel bir platformdan kalabalığa ateş edip üç tane bile tutturamamak için olağanüstü bir beceri gerekir. meşhur fotoğrafta görünen tomsonlu kişilerin, olay olup bittikten sonra oraya çıkıp iş yapar gözükmeye çalışan -ya da çatışmadan kaçıp arazi olan- polisler olduğu, mükerrer tanık ifadeleriyle sabit. kazancı yokuşunun ağzına park edilip çok sayıda insanın sıkışarak ölümüne neden olan kamyonetin disk'li bir sendikaya ait olduğu o zaman da ortaya çıkmıştı, otuz sene aradan sonra gene hatırlandı. muhtemelen rakip sol grupların meydana girmesine karşı tedbiren oraya park edilmiş.

kalabalığın üzerine beyaz renault süren polislerin şeytani bir planın parçası olmadığı, arkadaşları linç edildikten sonra panik ve/veya öfke içinde öyle davrandığı, her iki taraftan çok sayıda tanık ifadesiyle doğrulandı. kalabalığın üstüne sürülen panzerlerin ardında da yine polis beceriksizliği/işgüzarlığı/ aptallığı hikâyesi var. kontrolden çıkmış bir durum karşısında polis "bir şey" yapmak zorunda. aptal komiserin biri, panik ve öfkeyle bir emir veriyor. memur sürüsü, amirinden fırça yememek için emri yerine getirir gibi görünmeye çalışıyor.

olayların, meydana girmeye çalışan halkın kurtuluşu grubundan bir veya birkaç kişinin havaya ateş etmesiyle başladığı konusunda herkes hemfikir. ilk bir veya birkaç el silah sesinin duyulmasından sonra meydanı ölüm sessizliği kaplıyor. meydandaki sol grupların hepsi silahlı ve çatışmaya hazır bir ruh halinde. kısa bir kararsızlıktan sonra herkes deli gibi havaya ateş etmeye başlıyor. panik çıkıyor. bir sürü insan ezilip ölüyor. bir alaturka klasiği. 

bu olaydan beş yıl önce, aynı meydanda, kültür sarayı yangını hadisesine birinci elden tanık olmuştum. hiç şüphem yok ki o seferinde de baş aktörler tedbirsizlik, cehalet ve suçu başkasına atıp kendini aklama güdüsü idi. o sefer devlet önce davranmış, suçu hayali bir sol komploya yüklemişti. insanlar tutuklandı, soytarı mahkemeleri kuruldu, sonunda bir şey çıkmadı. 

mitinge gelen silahlı grupların bir kısmı provokatör müydü? oradaki o akıl dışı çatışma ortamı tc veya diğer aktörler tarafından haince tasarlanıp uygulanmış bir planın ürünü müydü? mümkündür. hatta bence muhtemeldir. ama solun masumiyetini savunanlar bu argümanı sonuna kadar götürmeyi gerçekten ister mi, ondan emin değilim. solcuları provoke ettiler, kullandılar diyelim. kaç kişiydi acaba provokatör ajanlar? yüz? bin? on bin? diyelim ki çok değildiler. etkin önder kadrosundaki oranları neydi peki? o gün o grupları çatışma hırsıyla taksim'e gitmeye azmettirenlerin kaçta kaçı ajandı? yarısı? hepsi?

7.07.2022

sosyalizm ve din

marcel cachin

çağımızda, egemen sınıflar ayrıcalıklarını kaptırmamak amacıyla dinlerin yaşamasını kendileri için yararlı görüyorlar. iktidarda bulunan burjuvazi; kitleleri uyuşturmak, gerçeği görmelerini önlemek üzere dini bir araç olarak kullanıyor. onun gözünde din, ezilenlerin acıları için bir uyuşturucudur, bir teselli kaynağıdır. bu yüzden, halkın bir dini olması egemen sınıfça isteniyor; oldum olası tutucu ve yavaşlatıcı bir büyük kuvvet şeklinde kendini gösteren dinsel geleneklerin sürüp gitmesine çalışılıyor. ama dinler kapitalizm için sonsuz bir korunak ve destek olmayacaktır.

tanrı düşüncesi özneldir, yani insan tarafından yaratılmıştır. insanoğlu tanrı'ya kendi özelliklerini vermiş, onu kendi hayaline göre biçimlendirmiştir. dinler insan zihninin ürünleridir; insan bilincinin dışa vurmuş izdüşümleri, tasarımlarıdır. ilkel toplumlarda, doğa güçlerinin yendiği, ezdiği insan, bu güçleri tanrılaştırmıştır. zihninin bu ürünleri, ona dışarıda özel bir yaşam sürüyormuş gibi görünmüştür. daha sonra, sınıflara ayrılmış toplumlarda, sömürülen sınıf köleleşmesinin nedenlerini bilmediğinden, bu ürünlere anlaşılmaz bir güç yükleyerek tanrı'yı yaratmıştır. 

çökmekte olan kapitalizmin doğurduğu acılarla ezilmiş üzgün insanlık için sosyalizmden başka bir kurtuluş yolu yoktur. sosyalizm, yalnızca insan uygarlıklarındaki ilerlemelerin doğurduğu bir ihtiyaç değil, aynı zamanda modern bilimin aydınlattığı aklın da bir gereğidir. bir zorunluluktur.

19.04.2022

leninizm

vedat türkali

marks'ın lenince yorumundan dünya şunları kazanmıştır: o yöntemle koca bir coğrafya parçasında, yıkılışıyla bile insanlığa engin deneyimler bırakmış ilk proleter sosyalist toplum kurulmuştur.

çin'den, kore'den, çin hindi'nden afrika'ya, küba'ya, güney amerika ülkelerine, dünyanın hemen her köşesinde tüm devrimcilere esin kaynaklığı eden leninizmdir. sırasında o devrimlerin ilk destekçisi de, lenin'in kurduğu o ilk sosyalist ülke olmuştur.

devrimin ille de sanayi ülkelerindeki sınıf savaşlarıyla gelişmiş ülkelerde olacağı dogmasını aşarak dünyayı kuşatmış emperyalist zincirin zayıf halkasına saldıran ulusal bağımsızlık savaşlarıyla bağlantılı biçimde, dünyanın sanayice gelişmiş ülkelerinin dışında herhangi bir yerinde de başarıya ulaşabileceği savıyla tarihin bu aşamasındaki toplumsal devrimi de, onun ayrılmaz bağlaşığı anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşlarını da en doğru değerlendiren leninizm'dir.

yoksul, topraksız köylülüğün, köy emekçilerinin toplumsal devrimde işçi sınıfı yanında yer almalarını devrimin olmazsa olmaz koşullarından sayarak köylülüğün devrimdeki doğru yerini saptayan da leninizm'dir.

ikinci enternasyonalin kapitalist düzenle bütünleşmiş olan partileri, kanlı iki cihan savaşından sonra, iktidara geçtikleri ülkelerdeki emekçi halklara, gerçek sosyalist dünyadaki uygulamalardan ürküp yılmış burjuvazilerden koparabildikleri, göz boyama biçiminde bir iki düzeltmeden öte ne kazandırmışlardır? iktidarı bıraktıkları anda da, temelde değişmeden dönen kapitalist çark, -hele sovyetler birliği'nin dağılışından sonra- emekçilere kaptırdıklarını bir biçimde geri almıştır.

ayrıca unutmamak gerekir ki, reformist partilerin iktidarda emekçilere bir şeyler kazandırdıkları ülkeler dünya soygununu paylaşan tekellerin ana vatanlarıdır; emekçilere verdikleri de geri bırakılmış başka ülkeler halklarının soygunundan, vurgunundan elde edilmiş artıdeğer, artı-ürün yağmasının parçacıklarıdır.

tüm insanlığın umut kaynağı bir düzen içinde olduğuna inanılan sovyetler birliği'nin çöküşü nasıl değerlendirilmelidir; hangi temel etkenlerin yıkıcılığından söz edilebilir?

hiçbir gerçek marksist-leninist sovyet devletinin yıkılışını marksizm-leninizm'in çöküşü diye almaz; tam tersine, işin incesine indirse, olup bitenlerden, öğretinin ne denli sağlam, sağlıklı tanılara varmamıza ışık tutacak, güçlü niteliği çıkar ortaya.

3.11.2021

insan

terry eagleton

insan, tıpkı yaratıcısı gibi kendisinin zemini, davası, amacı ve kökenidir.

hayranlık duyduğumuz değerler -merhamet, şefkat, adalet, iyilik- çoğunlukla kişiye özel alanlara mahsustur. çoğu kültür çapulculuk, açgözlülük ve sömürü anlatılarından oluşur.

insanlar çoğunlukla yoz, tembel yaratıklardır ve insanlardan kayda değer bir şey elde etmek istiyorsanız, onları sürekli disiplin altında tutmanız gerekir.

bu yönden bakıldığında insanlardan çok şey bekleyenler -sosyalistler, özgürlükçüler ve benzerleri- feci hayal kırıklığına uğrayacaklardır. zira onlar insanı aşırı bir şekilde idealleştirme eğilimindedirler.

muhtemelen dünyanın en karizmatik öğretmeni olmayan erigena, (söylentiye göre öğrencileri kalemlerini vücuduna saplayarak öldürmüştür onu), "sadece kim olduğumuzu bilmediğimizde," der, "kendimizle ilgili bilgiye sahip oluruz." erigena, dünyayı sonuçsuz veya amaçsız taşkın bir dans olarak görüyordu.

13.11.2020

emek ve eğitim

albert einstein

üretim araçlarını elinde tutan biri, emekçinin iş gücünü satın alabilecek bir durumdadır. emekçi, üretim araçlarını kullanarak yeni yeni mallar üretir ve bunlar kapitalistin malı olur. bu olayda en önemli nokta, emekçinin ürettiği şeyle aldığı ücret arasındaki orandır. burada her ikisini de gerçek değeri ile ölçmek gerekir.

iş sözleşmesi serbest olduğu ölçüde, emekçinin aldığını, ürettiği malların gerçek değeri belirlemez. onu belirleyen, ihtiyaçlarının en aşağı çizgisi, bir de kapitalistin ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı ile iş arayan emekçi sayısı arasındaki orandır. şunu da anlamak gerekir ki, teoride bile, emekçinin ücretini ürettiği malların değeri belirlemez. özel sermaye, gerek kapitalistler arasındaki yarışma yüzünden, gerekse -teknik gelişme ve gitgide genişleyen iş bölümü dolayısıyla- küçük üretim birliklerinin zararına daha büyüklerinin doğması ile daha az elde toplanmaktadır. bu gelişmelerden ortaya bir kapitalistler oligarşisi çıkmaktadır ki bunun korkunç gücünü hiçbir şey dizginleyemiyor; hatta politik düzeni demokrasi olan bir toplum bile. bu böyledir; çünkü yasama kurulunun üyelerini politik partiler seçmektedir. istedikleri pratik amaçlar uğruna seçmen topluluğunu yasama kurulundan ayıran kapitalistler bu partileri etek dolusu paralarla beslemekte ya da başka yollardan etkileri altında tutmaktadırlar. bu yüzden de halkın temsilcileri dar gelirlilerin çıkarlarını yeterince gözetemezler.

ayrıca bugünkü koşullar altında kapitalistler, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak başlıca haberleşme kaynaklarını da denetlemektedirler. bu bakımdan yurttaş için nesnel sonuçlara varmak ve politik haklarını akıllıca kullanmak son derece güç, çoğu hallerde de büsbütün imkansızdır.

sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonominin ağır basan yönü iki önemli ilkeyle dile getirilebilir: öncelikle üretim araçları özel kişilerin elindedir ve bu araçları ellerinde tutanlar onları canlarının istediği yolda ve yerde kullanırlar. sonra, iş sözleşmesi serbesttir. bu anlamda "su katılmamış" bir kapitalist toplum yoktur elbette. özellikle şunu unutmamak gerekir ki, emekçiler uzun ve çetin politik savaşlar sonunda, bazı emekçi grupları için daha iyi bir "serbest iş sözleşmesi" biçimi elde etmişlerdir. ne var ki, bütünü ile alınacak olursa, bugünkü ekonominin saf kapitalizmden pek farklı olmadığı görülür.

üretim faydayı değil, kazancı gözeterek yapılmaktadır. çalışma gücü ve isteği olanların her zaman iş bulacaklarını önceden kestirmek kimsenin elinde değildir. bugün bile bir işsizler ordusu ile karşı karşıyayız. emekçi sürekli olarak işini yitirme korkusu içindedir. işsizler ve az ücret alan emekçiler büyük tüketici olmadıklarından, tüketim maddelerinin üretimi sınırlanmakta ve bu yüzden büyük sakıncalar doğmaktadır. teknik ilerleme herkesin çalışma yükünü azaltacağına, işsiz sayısının artmasına yol açmıştır. kazanç dürtüsü ile kapitalistler arasındaki yarışma sermaye birikimi ve kullanımındaki kararsızlıktan sorumludur. gittikçe tehlikeli olan ekonomik çöküntülerin kaynağı işte bu kararsızlıktır. sınır nedir bilmeyen bu yarışma, büyük ölçüde emek kaybına yol açmakta ve yukarıda değindiğim gibi, insanların toplumsal bilincini budamaktadır. insanların böylesine budanıp yıpratılması, kapitalizmin getirdiği kötülüklerin en büyüğüdür. 

bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. aşırı bir yarışma tutumu aşılanan öğrenci, ilerideki mesleğine hazırlık olarak, kazanma başarısına tapınacak biçimde yetiştirilmektedir. bu büyük kötülükleri ortadan kaldırmanın bir tek yolu, toplumsal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemini içine alan bir ekonomi düzeni kurmaktır. böyle bir ekonomi düzeninde üretim araçları toplumun malı olacak ve planlı bir biçimde kullanılacaktır.

üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre ayarlayan planlı bir ekonomi, yapılması gerekli işleri bütün çalışabilenler arasında dağıtacak ve her erkeğe, kadın ve çocuğa geçim güvenliği sağlayacaktır. kişinin eğitimi, doğuştan getirdiği yetilerin gelişmesini kolaylaştırmalı ve onda, bugünkü toplumda olduğu gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, benzerlerine karşı bir sorumluluk duygusu yaratmalıdır.

insan ancak kendini topluma adayarak kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir.

4.02.2019

herkes

john fowles

bir hristiyan şöyle der: "herkes iyi olsa herkes mutlu olurdu."

bir sosyalist şöyle der: "herkes mutlu olsa herkes iyi olurdu."

bir faşist şöyle der: "herkes devlete itaat etse herkes hem mutlu hem iyi olurdu."

bir lama şöyle der: "herkes benim gibi olsa mutluluk ve iyiliğin önemi kalmazdı."

bir hümanist şöyle der: "mutluluk ve iyilik daha fazla çözümleme gerektirir."

bu sonuncusu en az yadsınabilir olan görüştür.

21.01.2019

josef stalin

doris lessing

aslında, komünistlerin sebep olduğu canavarlıklar, cinayetler ve yıkımlar nazilerin ve faşistlerinkinden çok daha fazla.

geçenlerde bulunan ve doğruluğu kabul edilen toplu mezarların, sürekli olarak yüz binlerce insanı hapse atan stalin'e, hapishanelerin aşırı derecede kalabalık olduğu söylendiğinde, stalin'in ilave hapishane yapmaya para harcamak istememesi yüzünden mevcut mahkumları vurdurup yerlerine yeniden başka insanları tutuklaması nedeniyle oluştuğunu okudum.

soykırım her şeyi tüketti - ancak sovyetler birliği'nin her tarafında ve doğu avrupa'daki bütün komünist ülkelerde yahudiler öldürülmüş, işkence görmüş, zulme uğramış, hapsedilmişlerdi; bu kasıtlı bir katliamdı. ancak bir nedenle stalin'in kasıtlı toplu cinayetleri hiçbir zaman hitler'inkiler gibi lanetlenmemektedir. oysa stalin'in suçları, hem sayıca hem de çeşitlilik açısından çok daha fazladır. 1948, 1949, 1950, 1951, 1952 yılları o zavallı yahudiler için büyük talihsizlikti. onları, binlerce - belki milyonlarca insanı hiç kimse düşünmüyor.

insanın kendisinin daha iyi olduğuna inanma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki, 1992 kadar yakın bir zamanda, komünistler tarafından yapılan bütün cinayet, işkence, kasıtlı soykırım fırtınaları sonrasında komünist bir kadın yanıma gelip: "gerçeğe sırtını nasıl çevirirsin? senin iyi biri olduğunu sanıyordum." dedi.

10.02.2017

demokrasi, barış, sosyalizm

jean jaures

bir sınıfın tahakkümü, insanlığa karşı yapılmış bir suikasttır.

sık sık okuruz: geçmiş çağlarda, monarşi döneminde zenginler görkemli saraylarda yaşar, yoksullar kulübelerde sürünürlermiş. şimdi, işçi ailelerinin toplandığı yoksul kulübelerden çıkıp zengin caddelerden geçerek okula giden bir halk çocuğu düşünün. korkarım ki, çocukcağız kaygıyla başını kaldıracak ve "peki ama, bugün de öyle değil mi?" diye soracaktır.

bugünkü devlet büyük bir patrondan başka bir şey değildir; ücret ve rekabet yasalarına bağlanan, onları uygulayan kocaman bir patron.

"ordudan söz edildiğinde artık demokrasiden söz etmek gerekmez."

insanların birliği, kaba kuvvetin egemenliğini tanımayan, genel hukuk kurallarına bağlanan eşit ve bağımsız ulusların özgür federasyonuyla sağlanabilir. böylece yurtlar dehalarından, özgünlüklerinden, bağımsızlıklarından, özgürlüklerinden hiçbir şey yitirmeksizin insanlığa katılmış olurlar.

salt kardeşlik çağrısıyla insanlar birbirleriyle uzlaşmazlar; ancak, içinde kendilerini unuturken benzersizliklerini de unuttukları ortak ve soylu bir eserde birleşirlerse uzlaşabilirler.

sömürgecilik, kapitalist rejimin en kötü, en acı sonuçlarından biridir.

insan için kutsal, yani irdelenmesi, tartışılması yasaklanmış hakikat yoktur; dünyada en değerli şey düşünce özgürlüğüdür; iç ya da dış hiçbir kuvvet, hiçbir iktidar, hiçbir dogma aklın sürekli araştırma çabasını sınırlayamaz.

burjuva toplumunda geçmiş şimdiye hükmeder; sosyalist toplumda ise şimdi, geçmişe hükmedecektir.

10.03.2014

emperyalizm

vedat türkali

emperyalizmin, sinemasından politikasına kahpece ustalıkla sömürdüğü, sosyopolitik utkuları abartılmış bireysel kahramanlıklara bağlayan bu yaşamsal öğreti yanılgısının acılarını, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ne çok yaşadık, yaşıyoruz. kimi genç kuşakların tehlikeli biçimde sarıldığı bu öğreti yanılgısının tarihsel kaynakları var bizde. okullarımızda bütün tarih eğitimi, bireylerin isteğine, buyruğuna bağlı öyküler üstüne kuruludur. avrupa'yı attila titretmiş, istanbul'u fatih almış, osmanlı'yı zirveye kanuni çıkarmış, zulmü abdülhamit yapmış, ülkeyi atatürk kurtarmıştır. bütün toplum bu yüzeysel, basmakalıp inançlara koşullandırılmıştır. bir "27 mayıs" sabahında uyanıp da, gizlice el ele vermiş genç subaylarca kendini "kurtarılmış" bulan kafası yalınkat bir ülkede, "sosyalist devrimin hiç de böyle yapılamayacağını anlatmak kolay olamazdı. yanlışa batık toplumumuzun tertemiz gençliğini, silah tekellerinin uzantısı mafyalarla gizli polis örgütleri ne kanlı oyunlara düşürdü, düşürüyor; biliyoruz, görüyoruz.

8.01.2011

gülünün solduğu akşam

erdal öz

hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür.

"bizi sen yazacaksın. bizim şu anda tek görgü tanığımız sensin. boku bokuna asılıp gideceğiz. yanımıza sokulan tek yazar sensin. bizlerden sen sorumlusun reis. bizleri iyice incele. bize sorular sor; gerekli her şeyi öğren, yaz bizi. yazar mısın?" (deniz gezmiş)

insanlığın büyük kültür mirasını en iyi bir devrimci anlayabilir, en iyi o değerlendirebilir. bilime inananların ötekilere üstünlüğüdür bu.

gerici sınıfların en güçlü iktidarıdır faşizm.

bir ara, üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. hoparlörden acımasız bir ses şunları söylüyor: "ben belediye başkanınız! komünist deniz gezmiş, gemerek'te! silahı olan silahını alsın, av tüfeği olan av tüfeğini. silahı olmayan da taşla sopayla saldıracak. herkes hazırlansın. yakalayayacağız onu!"

ölüme hayır demek yetmez, yaşama evet demek gerekiyor. (serge moscovici)

hukuk, ancak denge durumlarında vardır ve işler. siyasal iktidar için pek tehlikeli değilsindir; onun da pek bir gücü yoktur, hukuk vardır o zaman.

deniz gezmiş anlatıyor:

yakalandığımda saat, gecenin 02.30'u falandı. beni alıp doğruca kayseri'ye götürdüler. ellerim kelepçeli. iki yanımdaki iki iri adama kelepçelemişlerdi beni.

yolda boyuna soruyorlar. konuşmuyorum.

kayseri'ye varıyoruz.

geceyarısı.

vali'nin karşısına çıkarılıyorum.

"yakalandın mı sonunda?" dedi. vali, küçümsemeye çalışarak.

"sen bir kulsun, kul kalacaksın!" dedim.

hiç beklemiyordu. apışıp kaldı. sözümün altından kalkamadı. çekip gitti.

"istanbul'da bütün işkenceleri yöneten ılgız aykutlu'ydu. istanbul birinci şube müdürüydü. faşistlerleydi. biliyor musun? edebiyat okudu o o; istanbul edebiyat fakültesi'nde okudu. edebiyatın bir insanda işkence duygusunu yok edemeyişine şaşıyor insan. olmaz öyle şey. iyi bir edebiyatın olduğu yerde işkence mişkence olamaz." (deniz gezmiş)

yusuf aslan anlatıyor:

cezaevindeyken dışarıdan yemek gelmesi müthiş sevindiriyordu beni. babamı yeniden kazanmıştım. sabah, öğlen yemeklerimi babam getiriyordu.

buraya, mamak cezaevi'ne gelmeden iki gün önce babamla konuştum. burada görüş olmadığını söyledim.

"belki bir daha görüşemeyiz baba, bu son görüşmemiz olabilir" dedim.

çok üzüldü.

"ben bir adamını bulurum" dedi.

kalktı. sendeledi. düştü yere. gözleri bana dikilmişti. çıkardılar.

ağzından kan gelmiş dışarıda; ağlıyormuş. üzüntüden mide kanaması geçirmiş. hastaneye kaldırmışlar.

olay tbmm'ye gelir. meclis, bu konuyu ivedilikle görüşme kararı alır. önce meclis'te, sonra senato'da konu görüşülür. adalet partililerin tam kadro olarak katıldıkları oturumda ellerin büyük çoğunluğu, bu üç gencin bir an önce asılarak öldürülmeleri için havaya kalkar. bir şeyin, bir başka dönemde asılan üç kişinin öcünü almak istiyor gibidirler. üç-üç bitmelidir bu maç

hürriyet gazetesi'nden oktay ekşi geldi. minyatür bir fotoğraf makinesi vermek istedi bana. asılışların gizlice fotoğraflarını çekmemi istedi. kabul etmedim. (mükerrem erdoğan-avukat)

yusuf son sigarasını içerken, birden, odadaki kalabalığın içinde birini tanıyıverdi. tam karşısındaydı adam. sivil biriydi. pencerenin yanında duruyordu.

"işkenceler nasıl gidiyor?" dedi yusuf.

adam beklemiyordu böyle bir soruyu. telaşlandı. "bizde öyle şeyler yok" dedi.

"peki, elektrik işkenceleri nasıl gidiyor? başarılı mı?"

"öyle şeyler yapmayız biz" dedi adam.

"yaa, öyle mi? çoluk çocuğun var mı senin?"

"bir kızım var."

"hangi okula gidiyor?"

"daha küçük. okula gitmiyor."

"iyi, iyi" dedi yusuf.

sonradan öğrendik. adam, ankara emniyet müdürüymüş.

"burada ölen yalnızca benim bedenimdir, ki zaten ölümlüydü, ölecekti. ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz; ölmeyecek, yaşayacak." (deniz gezmiş)

"ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. biz halkımızın hizmetindeyiz. sizler amerika'nın hizmetindesiniz. yaşasın devrimciler! kahrolsun faşizm!" (yusuf aslan)

6.05.2010

darağacında üç fidan

nihat behram

bir an vardır, uğruna ölüme gidilir. işkence acıları unutulur, onurlu ve dik yaşamak iz bırakır hayatta.

niyazi ağırnaslı: bir kısım insanlar 27 mayıs'ın intikamını alma çabasındalar. 27 mayıs 1960'ta bu gençler ortaokul öğrencisiydiler.

deniz gezmiş: bizim asılma kararımızı çok önceden vermişlerdi zaten, bunu hep söyledik. dileriz ki biz boş yere ölmüş olmayalım ve vatan satıcılarının oyunları anlaşılsın yoksul halkımızca. boşa ölmüş olursak işte o zaman yazık olur. 

orhan izzet kök: biliyoruz ki 1. thko davasına bakan mahkemenin, hukukçu olmayan başkanı tuğgeneral ali elverdi, emekli olduktan sonra adalet partisi'ne girmiş ve giriş töreninde yaptığı konuşmada, sıkıyönetim döneminde "askeri görevleri yanında politik görevler de yaptığını" söylemiştir. elverdi'nin benzer itirafları, daha sonra başka konuşmalarda da sürmüş ve bunlar kamuoyuna yansımıştır. 

deniz gezmiş: bizi taylan özgür'ün yanına gömdürün ve infazlar sırasında mutlaka bulunun. burjuvazinin paçavra gazeteleri, korktular, düştüler, bayıldılar gibi onurumuzu kırıcı yayın yapmaya çalışır. duruma avukatlarımız tanık olmalılar.

deniz gezmiş: biz amerikalılara acımış, serbest bırakmıştık. sinan da aramızdaydı, sonradan dağıldık. sinan cemgil nurhak dağlarında yaralandı. silah kullanamaz haldeyken kasti olarak öldürüldü. alpaslan ve kadir de aynı şekilde öldürüldü. biz şarkışla'da teşhis edildik; ancak burada isteseydik bizi teşhis edenleri silah kullanamaz hale getirirdik; fakat bunu asla yapmadık, bu yola başvurmadık. arkamızı döndüğümüz sırada, bu yola başvurmadığımız kimseler tarafından ateş açıldı. 

hüseyin inan: ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. bundan sonra bu bayrağı türkiye halkına emanet ediyorum. yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm!

hüseyin inan: ta ki vatanı amerika'ya satanların ve gericilerin sonu gelene kadar, bu kavga biz olmasak da devam edecektir!

26.04.2009

devrim

mihail bahtin: mizah değerli bir devrim silahıdır.

wittgenstein: devrimler iki türlüdür: her şeyi olduğu gibi bırakanlar, bir de durumu iyice kötüleştirenler.

james connolly: kriz de her şeyin aynen sürüp gitmesi demektir zaten.

bahtin: trajedi, egemen sınıfın bir komplosudur.

connolly: komedi, yolun sonunda ortaya çıkan bir şeydir.

bahtin: ne zaman ki ağırbaşlılığı rüzgâra savurur, hiçbir zafer şansı olmadan ayaklanırsınız, işte o zaman özgürsünüzdür.

connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.

bahtin: bizim memlekette papazlar sosyalistlere şeytanın dölleri gözüyle bakarlar, sosyalistlerin tek dilediği de bütün ruhban sınıfını çan kulelerinden sallandırmaktır.

connolly: egemen sınıf ancak zaferin dilinden anlar, yenilginin gücünü küçümser. yenilgi, işçi sınıfının çok yakından tanıdığı bir tablodur. ezilen halklar silaha başvurma konusunda ne kadar gönülsüzlük gösterdiyse yöneticiler de her zaman o kadar kan dökmeye hazır olmuşlardır.

bahtin: insan kaçınılmaz olana karşı çıkmadıkça kaçınılmazın ne kadar kaçınılmaz olduğunu bilemez.

18.05.2008

nasıl bir eğitim?

albert einstein

geleneğin zenginliğini kuşaktan kuşağa aktarmakta en önemli araç öteden beri okul olmuştur. bu gerçek çağımızda eskisinden daha da belirlidir. çünkü ekonomi hayatının gelişmesiyle, gelenek ve eğitimden sorumlu olan aile bir hayli zayıflamıştır. bu yüzden de insan topluluğunun devamı ve sağlığı eskiye göre daha çok okula bağlı kalmaktadır.

kimilerine göre okul yetişen kuşağa mümkün olduğu kadar fazla bilgi vermek içindir. bunu doğru bulmuyorum. bilgi cansız bir şeydir, oysa okul canlı varlıkların hizmetindedir. gençlerde toplumun refahını sağlayacak değerleri ve yetkileri geliştirmelidir. ama bu, insan bireyselliğinin yok edilmesi ve bireylerin arılar ve karıncalar gibi toplumun bir aleti haline getirilmesi demek değildir. çünkü bireyleri kalıplaşmış, kişisel farklılığı ve kişisel amacı olmayan toplum, gelişme gücü olmayan fakir bir toplum olarak kalır. tam tersine, bağımsız olarak işleyen ve düşünen bireyler yetiştirmeye bakmalı; ama bu bireyler hayatlarının en yüce sorunu olarak topluma hizmeti görmelidirler. aldanmıyorsam bu ülküyü gerçekleştirmeye en fazla yaklaşmış olan sistem ingiliz okul sistemidir.

bu ülküye ulaşmak için ne yapmalı? ahlak dersi mi vermeli? hiç de değil. sözler boş seslerdir ve öyle kalırlar, ayrıca cehennemin yolları da iyi niyet taşlarıyla döşelidir. kişilikleri yapan, duyular, söylenen şeyler değil, çalışma ve iş görmedir. onun için eğitim yollarının en önemlisi her zaman öğrenciyi gerçek bir işe süreni olmuştur. bu iş eğitimi yazı öğrenen ilkokul çocuğuna olduğu kadar, doktora adayının tezine de uygulanabilir; hatta bir şiirin ezberlenmesine, bir yazı ödevine, bir metnin yorumlanıp çevrilmesine, bir matematik probleminin çözülmesine ya da spor alıştırmalarına.

yapılan her işin arkasında, temelinde bir itki vardır, ki o da işin gerçekleşmesiyle desteklenir ve beslenir. burada öğrenciler arasında en büyük ayrılıklar ortaya çıkar ve bunların okul için eğitim bakımından önemi birinci derecededir. aynı işin kaynağında korku ya da zorlama, üstünlük kazanma tutkuları, konuya büyük bir ilgi olabilir. hatta her çocukta görülen ama çok kez pek erken zayıflayan o kutsal öğrenme merakı da olabilir. belli bir işi yapan öğrenci üstüne eğitimin etkisi çok değişik olabilir ve bu değişiklik öğrenciyi sürükleyen zarar korkusu, bencil tutku, keyif ya da rahatlama isteklerine bağlıdır.

okul yönetiminin ve öğretmen davranışlarının da öğrencilerin ruhsal gelişmelerinde etkisi olmadığını kimse ileri süremez. bana kalırsa bir okulda en kötü şey korku, baskı ve her şeyi herkesten iyi bilir görünme yollarına başvurmaktır. böyle bir eğitim öğrencide sağlam duyguları, içtenliği, kendine güveni yok eder. boyun eğen bir insan yetiştirir. bu çeşit okulların almanya'da ve rusya'da tutulmalarına şaşmamalı. amerikan okullarında bu kötü yolun tutulmadığını biliyorum. isviçre'de ve herhalde demokratik bir yönetimi olan diğer memleketlerde de bu yola gidilmemektedir.

okulları bu en büyük kötülükten kurtarmak pek o kadar zor değildir. şu kadarı yeter: öğretmene mümkün olduğu kadar az zor kullanma hakkı vereceksiniz ve öğrencinin hocasına duyacağı saygının tek kaynağı onun insanlık ve düşünce değerleri olacak.

rekabetçi yaklaşım

öğrenciyi sürükleyen güçlerin ikincisi olarak gösterdiğimiz yükselme tutkusunun, daha yumuşak bir deyimle, kendini gösterme, seçkinleşme isteğinin insan yaradılışında sağlam kökleri vardır. bu türlü bir itki olmasa insanlar arasında iş birliği kurulamaz. 

insanın yaptığını başkalarına beğendirme isteği toplumun bağlayıcı güçlerinin en önemlilerinden biridir. ancak, bir duygular karmaşığı olan bu isteğin içinde yapıcı ve yıkıcı güçler iç içe geçmiştir. beğenilme, görülme isteği sağlam, temiz bir itkidir; ama başkasından, okul arkadaşından daha iyi, daha güçlü, daha akıllı olarak tanınmak isteği insanı kolayca aşırı bir bencilliğe düşürebilir, ki bu da hem kendisine hem de topluluğa zararlı olabilir. bu yüzden öğretmenler öğrencileri daha çok çalıştırmak için işin kolayına kaçıp kişisel yükselme tutkularını körüklemekten de sakınmalıdırlar.

birçokları darwin'in yaşama savaşı teorisini ve ona bağlanan ayıklanmaya dayanarak yarışmacı eğitimi destekliyorlar. bazıları da sözde bilimsel çalışmalarla, ekonomik yarışma alanında bireyler arasında yıkıcı bir savaşın zorunlu olduğunu ispatlamayı denediler. ama doğru değildir bu görüş; çünkü insan yaşama savaşındaki gücünü toplum halinde yaşayan bir canlı varlık olmasına borçludur. bir karınca yuvasında nasıl tek tek karıncaların birbiriyle savaşması yaşamaları için zorunlu değilse, insan toplumunda da bireylerin yaşamak için birbirleriyle savaşmaları şart değildir.

yaşamanın amacının kaba anlamıyla başarı olduğu inancını gençlere aşılamaktan sakınmalıyız. çünkü başarı kazanan bir insan başkalarından büyük bir pay alır ve bu pay çoğu kez onlara gördüğü hizmetin karşılığını kat kat aşar. bir insanın değeri verdiğiyle ölçülür, alabileceğiyle değil. okulda ve hayatta çalışmayı kamçılayan en önemli etken çalışma zevki, yaptığını görme sevinci ve alınan sonucun toplum için değerini bilmedir. gençlerde bu ruh güçlerini uyandırmak ve artırmak okulun başlıca işidir. yalnızca böylesi bir psikoloji temeline dayanılarak insanlığın en yüce değerlerine ulaşma isteği ve sevinci yaratılabilir. o değerler de bilgi ve sanattır.

şüphesiz bu dediğim verimli ruh yeteneklerini uyandırmak, zor kullanmaktan ya da kişisel tutkuyu dürtüklemekten daha güç bir iştir; ama bu yolun daha güç olması, daha değerli olmasına engel değildir. önemli olan çocuğun oyun eğilimini, doğal olan kendini gösterme isteğini geliştirmek ve onu toplumun büyük iş alanlarına götürmektir. böyle bir eğitimin temeli, sonu başarıya ve değerin bilinmesine varan bir çalışma isteğidir. okul bu temele dayanıp çalışmayı başarırsa yeni kuşaklar ona büyük bir saygı gösterecekler ve okulun verdiği ödevleri bir çeşit armağan sayacaklardır.

ben okul zamanını tatil günlerinden daha çok seven çocuklar tanıdım. böylesi bir okul öğretmenden kendi alanında bir çeşit sanatçı olmasını ister. okulda bu havanın esmesi için ne yapılabilir? bunun evrensel yolunu bulmak insanın hiç hasta olmamasına çare bulmak kadar zordur. ama bazı zorunlu koşulları bulmak mümkündür. ilk olarak, öğretmenlerin böylesi bir okulda yetişmiş olmaları gerekir; ikinci olarak, öğretmene öğreteceği şeyleri ve öğretme yollarını seçmekte büyük bir özgürlük verilmelidir. çünkü zorlama ve dış baskı öğretmenin de iş görme sevincini öldürür.

müfredat

söylediklerimi dikkatle izlediyseniz, belki bir şeye şaşırmışsınızdır: gençliğin nasıl bir hava içinde yetişmesi gerektiği üzerinde bir hayli söz ettim; ama öğretilecek konuların seçimi, öğretim yolu üstüne hiçbir şey söylemedim. daha çok dil mi öğretmeli, yoksa bilimsel teknik öğretime mi önem vermeli? buna vereceğim karşılık şudur: bence bütün bunlar ikinci derecede önemlidir. bir delikanlı kaslarını işletmiş, cimnastikle, yürüyüşle dayanıklı bir beden edinmişse her türlü beden işinin hakkından gelebilir. kafa işleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

eğitimi şöyle tanımlayan kişi hiç de haksız değilmiş: "eğitim, okulda öğrenilen her şeyi unuttuktan sonra geriye kalan şeydir." onun için ben ne filoloji ve tarih öğretmenini tutanlardan yana olmak istiyorum ne de tabiat bilimlerinin daha çok öğretilmesini isteyenlerden yana. öte yandan okulun, hayatta hemen kullanılacak özel bilgi ve ustalıkları vermesi gerektiği düşüncesine karşı olduğumu da söylemek isterim. hayatın bizden isteyeceği şeyler o kadar değişiktir ki böylesine özel bir öğretim yapılamaz. kaldı ki insanın bir alet yerine konmasını kabul edemiyorum.

okulun amacı her zaman delikanlıyı okuldan bir uzman olarak değil, uyumlu bir kişilik olarak çıkarmak olmalıdır. bence bu, gençleri belirli bir mesleğe hazırlayan teknik okullar için de doğrudur. en başta gözetilecek şey, bağımsız olarak düşünme ve karar verme yeteneğini geliştirmektir, özel bilgiler kazandırmak değil. bir insan konusunun temel ilkelerini benimsemiş, kendi başına düşünmeye ve çalışmaya alışmışsa mutlaka yolunda ilerler; üstelik gelişmelere ve değişmelere, inceden inceye özel bilgiler edinmiş öğrencilerden çok daha kolay ayak uydurur.

bağımsız düşünce

insana bir uzmanlık öğretmek yetmez. bununla insan, doğrusunu isterseniz, işe yarar bir makine olur ama tam, eksiksiz bir kişilik kazanamaz. elde edilmeye değer bir şeye coşkunlukla yönelmesi gerekir onun. bir güzellik ve ahlakça iyilik duygusu edinmelidir. yoksa insan uzmanca bilgileriyle, dengeli bir biçimde gelişmiş bir insandan çok, iyi eğitilmiş bir köpeğe benzer.

komşusu ve topluluk karşısında bir tutumu olabilmesi için, insanların dürtülerini, özlemlerini ve acılarını anlamaya çalışması gerekir. bu değerli şeyler genç kuşakla, öğretmenlerin insanca yaklaşımlarıyla aşılanır; yoksa el kitaplarıyla, yalnız onlarla değil. kültür, her şeyden önce budur ve böyle korunur. insancıllığı önemli bir şey olarak salık verdiğim zaman gözettiğim budur; yoksa tarih ve felsefe alanında kuru bir özel bilgi değil.

gündelik yarar bakımından yarışma ve vakitsiz uzmanlaşma sistemi üzerinde aşırı derecede durmak insan kafasını köreltir. oysa bütün kültür hayatı ve bilimlerin gelişmesi bu kafaya bağlıdır. iyi bir eğitim için ayrıca, bağımsız eleştirel düşüncenin de gençlerde geliştirilmesi önemlidir. oysa bu gelişme, gereğinden çok şey okutularak büyük ölçüde kösteklenmiştir. gereğinden çok şey okutmak, ister istemez, aşağı düzeyde kalmaya ve kültürsüzlüğe götürür. öğretim öyle olmalı ki, sunduğu şey değerli bir nimet sayılmalı, güç bir ödev değil.

siyaset

eğitim sisteminin belirli bir düzene göre işlemesine karşılık, hayat okulu düzensiz ve karışıktır. öğrenci okuldayken, daha sonraki yıllarda kolayca kurtulamayacağı korkunç ön yargılarla beslenmiş olabilir. eğitimin devletçe uygulanışı öylesine yönetilebilir ki, yurttaşların içine itildikleri düşünsel tutsaklıktan kurtulma olanakları tümüyle ortadan kalkar. bu da, eğitimin ne güçlü bir siyasal araç olduğunu, çatışan taraflar için sömürülmeye elverişli bir tehlike kaynağı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. 

gerçekten eğitim görmüş bir insan yetiştirmek için gerekli olan başka bir şey daha var, o da insanın öbür insanlar karşısında her zaman duyması gereken bir toplumsal sorumluluk duygusudur. kişiliğin geliştirilmesi öğrenciye sadece "komşunu kendin gibi sev." yollu sofuca kalıplar öğretmekle sağlanamaz. hiç yanlış yapmadığı ileri sürülen sözümona örnek kişilerle ilgili hikayelerin pek az değeri vardır.

genel olarak sağlam bir toplumsal tutum öğrenmekle değil, yaşamakla elde edilir. paylaşılan bir anlayışın değeri ise, ancak uygulanırsa ortaya çıkar. öğrencinin ilgisi, sadece bencilliği geliştiren yarışma yoluyla değil, ondaki yaratıcılıktan tat alma duygusunu uyararak desteklenmelidir. ancak bu yolla sınıf arkadaşları birbirlerine karşı dostça ve yapıcı bir ilgiyle bağlanırlar.

halk yönetimini savunmak için okullar ne yapabilir? belirli bir siyasal öğretinin sözcüsü mü olmalı okullar? böyle olmaması gerektiğine inanıyorum. okullar genç insanlara eleştirel bir kafa ve toplum bilincine varmış bir tutum verebiliyorlarsa gerekeni yapmış olurlar. böylece yurttaşların sağlıklı, halkçı bir toplumda yaşamaları için gerekli olan değerleri kuşanmış olur öğrenciler.