29.11.13

uzun lafın kısası

roland barthes: kitap anlamı yaratır, anlam da yaşamı.

anthony burgess: kişiliksiz yaratıklar kişilik sahiplerini ezmeye uğraşırlar bu dünyada.

fay weldon: hayatta hiçbir şey insanın umduğu gibi çıkmaz.

henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.

buket uzuner: özel yeteneklerle doğan insanların çok şanslı olduğunu düşünenlerin hepsi, bunun bazen ne büyük bir ceza olduğunu hiç anlamayacak kadar sağlıklı ve normal insanlardır.

la rochefoucauld: dünya, nitelikli olanı değil, çoğu kez nitelikli görüntüsü vereni ödüllendirir.

alain: herkes her an bilmediği birine zulmeder ve toplum, iyi insanlara farkında olmadan zalim olma fırsatı veren mükemmel bir makinedir.

samuel beckett: önce yürümeyi öğren, sonra yüzme dersleri alırsın.

dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir; babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.

paul auster: her şeyi yerli yerine oturtmak için ölümle kısa bir sohbetten daha etkili bir şey yoktur.

theodor adorno: her türlü ahlakın modeli ahlaksızlıktır ve bugüne kadar ahlak, ahlaksızlığı hep yeniden üretmiştir.

roger norman: bir atın gök mavisi gözlerinde, yaşadığı sınırsız ve zamansız dünyanın büyüklüğü karşısında düştüğü hayret vardır.

27.11.13

erdem

marquis de sade

ah! sevgilim, erdemli kadınlardan nefret ederim ben!

erdemi bir yana bırak eugénie! bu sahte tanrısallıklar için feda edilebilecek tek bir şey var mıdır ki erdemi hiçe sayarak tadılan zevklerin tek bir dakikasına değsin? bırakın bunları, erdem bir kuruntudan ibarettir, erdeme ibadet etmek sürekli fedakarlık demektir, mizacımızın esinlerine karşı sayısız isyanı gerektirir. bu tür hareketler doğal olabilir mi? doğa kendi ihlalini öğütler mi hiç? eugénie, erdemli denen kadınlara aldırma. onlar bizimle aynı duygulara hizmet etmezler, başka duyguları vardır onların ve çoğu zaman daha aşağılıktır bunlar.. ihtiras, kibir, şahsi çıkarlar, çoğu zaman da onlara bir şey öğütlemeyen bir mizacın soğukluğudur yalnızca. aptallığın ve ön yargının sesidir.

hovardalık yolunun kötülükle dolu olduğu kehaneti ebeveynlerimizin zırvasıdır; her yerde dikenler vardır ama ahlaksızlık kariyerinde güller dikenlerin üzerinde bulunur; erdemin balçıklı patikalarında ise doğa tek bir gül bile yaratmamıştır. bu yolların ilkinde korkulacak tek engel insanların fikirleridir; ama birazcık düşündüğünde kendini bu aşağılık kanının üstünde görmeyecek zeki bir kız var mıdır? saygıdeğerliğin getirdiği zevkler, yalnızca ahlaki zevklerdir, yalnızca bazı kişiler bunları kavrayabilir; düzüşmenin zevkleri ise herkesin hoşuna gider ve bu baştan çıkarıcı cazibeler, kamunun görüşüne meydan okuyarak kaçıp kurtulmanın güç olduğu ama birçok sağduyulu kadının kendilerine fazladan bir zevk sağlayacak kadar alaya almayı bildikleri bu yanıltıcı küçümsemenin verdiği zararı bir süre sonra telafi eder. düzüş, eugénie, düzüş benim küçük meleğim; bedenin senindir, yalnızca senin; ondan yararlanma hakkına ve kimi yararlandırmak istiyorsan ona zevk verme hakkına bu dünyada yalnızca sen sahipsin.

ömrünün en mutlu döneminden faydalan: mutluluk veren bu zevk yılları pek kısadır! bundan yararlanmış olmak bizi yeterince mutlu ederse, yaşlılığımızda tatlı anılarla teselli bulur ve eğlenmeye devam ederiz. bu yılları kaybedersek; acı pişmanlıklar, korkunç vicdan azapları bizi paramparça eder ve yaş ilerledikçe gelen bunalımlarla birleşerek, tabut uğursuzca yaklaştıkça gözyaşları ve ıstırap çevreler bizi.

eşekarıları / kadınlar savaşı

aristophanes



söz, insan düşüncesinin kanadıdır
insanı sözdür yücelere çıkaran

ne yazık ki sahte arılar da var aramızda
bunların iğneleri falan yoktur
yerlerinden kıpırdamaz, suya sabuna dokunmaz
bizim bunca zahmetle topladığımızı yerler

bir olduk mu seninle ben
dünya gelir peşimizden

kurtlara acınır da insanoğluna acınmaz
kim etmiş onların bize ettiğini

en akıllı kişiler nice bilgilerini düşmanlarına borçludurlar
düşmanı bilmek güvenlik sağlar
bir dost bize nasıl korunacağımızı öğretmez
oysa bir düşman bilgi edinmeye zorlar bizi
yüksek duvarlar örmeyi, büyük gemiler yapmayı
dostlarından değil düşmanlarından öğrenir şehirler
onlardır öğreten herkese nasıl koruyacağını
evini, malını mülkünü, çocuklarını

insanoğluna güvenilmez
kalleşlik etmeden durmaz

bir zamanlar tanrılara yemin edilmezmiş
yalnız kuşlara yemin edermiş insanlar

işlerin yolunda gitmesi insan için sağlığın ta kendisi değil mi

ey ruhum, maydanozsuz çıkacaksın yola

uslu, akıllı, atılgan ve yürekli oldun mu
beceremeyeceğin bir iş yoktur

ne kadar yalvarsan boşuna, arkadaş
yumuşamaz asla kirpinin dikenleri

kadından azgın hayvan, kadından azgın ateş yoktur
hiçbir pars, ondan daha belalı değildir

26.11.13

sicilyalı balıkçı

orhan veli kanık


yüz sene sonra bugünkü dünyadan
bir tek insan kalmadığı gün
sicilya sahillerinde yaşayan balıkçı
bir yaz sabahı ağlarını atarken denize
her zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp
benden bir mısra mırıldanacak şarkı halinde
bu dünyadan mehmet ali isminde bir şairin
gelip geçtiğini bilmeksizin

bu güzel düşüncenin
olmayacağından eminim
fakat nedense bu iş
benim pek tuhafıma gidiyor

25.11.13

toplu şiirler

gülten akın



benim acım acıların beyidir
canıma bir doru kısrakla gelir
öfkeyi sabırda eritir
umut yer
suyunu gözümden içer bir zaman
dağlar of dağlar

arsız otlar gibi büyür gider
geceyarısından sonra yalnızlık
çaresizliğine acırım ellerimin
ellerimi affedemem bir türlü
sen beni affedecek misin

bu bizim bir yanımız yoktan umut
gülünçlüğüne gülünç ama bizimdir
işimiz dünyayı biraz kendimizde
biraz sürdürmek dışımızda sadece
yoksa sonu başından bellidir

her şey olgunlaşır
çürüyüp dökülür zincir
en güzeli, yol yürüyüş öğretir
dostum, eskimeyen arkadaşım

"yönetim ya ilim ile olur ya zulüm ile
bende ilim olmadığından zulüm ile yönettim"

kaçıp sevgilerin korkunç tuzaklarından
kaçıp ana olmaklardan eş olmaklardan
kentlerdeki yadırgı pabuçlu yalnızlığa
dağlardaki kırmızı ışığa varıldı

ey karanlık, tartın nece bozuk olsa
bunca yükü çekemezsin

sunduğu en değerli, yaşamın bana
çoban köpeğinin dikenli tasması bir kolye
kimi kumsaldayım ölü bir deniz kabuğu
kimi kıyı tutmayan deniz oluyorum
onardım kendimi geri çekilmelerle
yaşamı da seni de seviyorum

yaşamın özünden derlememişsek
sözcükleri söze çeviren balı
dala bakmak suyun izini sürmek değilse
dünya düş, yalandır ömrümüz 

görmezler içte buncasını
benim kollarımda tek zincir
hey dünya ne verdin onlara
benden eksilttiğin nedir

her denize kıyı olabilir misin

alaca havada açan çiçeğim
sürsün, seni buralara taşıyan yel
bir, ölüm olmasın, mutluyum
varken soluğum, gözlerim

bende bir gülten kaldı
hangi bağa diksem yabancı

sana büyük caddelerin birinde rastlasam
elimi uzatsam tutsam götürsem
gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
anlasan

yağmur yağar akasyalar ıslanır
bulutlar uçuşur geceleyin
ben yağmura deli buluta deli
bir büyük oyun yaşamak dediğin
beni ya sevmeli ya öldürmeli

yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
böcekler gibi başlamalı yeniden
bu allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
yan garipliğine yürek yan
gitti giden

bütün kusurları sana yükledik ey zaman
bir de mekandan münezzeh olana

ay doğuyor, soğumuş bakır rengiyle
ürküterek vadilerin tarazlanmış sisini
yeni doğmuş kuzuların sesini
bastıran ağıl yanıyor
yanıyor çitler, yolaklar, kayalar
yanıyor som gümüşten
soğumuş ışıltılarla
ay doğuyor
tepelerde gündüzün kaybolan
konakları yeniden kurarak

koca osmanlı mülkünde
biri ötekinin cürmüne
kefil kılınan ahali
kendine işlenen büyük cürmü tanıyınca
birleşti
birleşti kıyam etti
bu
osmanlı mülkünde en uzun kıyametti
onmadı bir daha

et kokunca tuz gerek
ama tuz da koktu

şiiri dağıldı evlerimizin
yavru kedi kuyruğuyla oyunda

gelmeyecek bir mehdiyi
özlemle bekliyor kalabalıklar

yıkılmış kentleri alıp veriyorlar
bir kez daha yıkılıyor bağdat, basra
nasıl sarılırdı hatırlarız bir gün
çile bizim ellerimizde

sonra dönüp dönüp gelinen
sıla oldu kavga
barış uzaklaştı tarih
kirli çakalların dolaştığı
tekinsiz bir orman

boardwalk empire

ucuz avukat, hapiste daha fazla yatmak demektir.

adam eve gelir, karısını bir adamla yatakta basar. "siz ne yapıyorsunuz?" diye sorar. kadın yataktakine döner: "sana aptal olduğunu söylemiştim."

bazı kurbanlar katillerinden daha kötü olabiliyor.

sana olduğunda, asla unutamayacağını düşünüyorsun. sona erdiğindeyse, neredeyse hatırlayamıyorsun bile.

"ölmek için doğduk; nedendir bilmeyiz."

resimmiş, sanatmış, şiirmiş... siperde 2 hafta geçirdikten sonra hepsi unutuluyor. medeni dünyada güzel olan ne varsa.

kimse yalnız başına ölmeyi hak etmez.

siyasetin ilk kuralı evlat: güzel bir hikayeyi gerçeklerle bozma.

bu dünya o çocuk kitaplarındaki fantezi dünyalarına benzemez. gerçek insanların olduğu gerçek bir dünyadayız. ve bazen işlerin yürümesi için insanlara duymak istedikleri şeyleri söylemek zorunda kalırız.

ülkeleri uğruna kim ölür biliyor musun? siktiğimin avanakları ölür.

bir ülkeyi tek seferde fethedemezsin. her seferinde bir parçasını al. iyi davran, pay almak için pazarlık yap. birkaç aya işlerin genişler. sonra bir bakmışsın tüm bölgeyi kontrolün altına almışsın.

23.11.13

how i met your mother

bazen en doğru kararlarımız hiçbir mantıklı yanı olmayanlardır.

bence insanlar asla aynı yatakta yatmamalı. nasıl olduysa seks ve uyumak birleşmiş ama bunlar iki farklı şey aslında.

hepimiz aptallıklar yaparız. ama zaman tuhaf şeydir. ve bazen azıcık bir sihir aptalca bir kararı bambaşka bir şeye dönüştürebilir.

hiçbir hayalet, yoluna devam etmediği sürece huzura eremez.

erkekler önemli bir şey yapıyormuş gibi görünmek için hesabı ödemelerine kızların zorla izin vermesini isterler.

insan ağzıyla yapılabilecek pek çok harika şey varken neden konuşmaya harcayayım ki?

flört etmenin sırrı çok basittir: kendine güvenmek, kendinle barışık olmak ve kendinden emin olmak.

çıkan ilk tartışma tatlıya bağlandı mı diğerleri de tatlıya bağlanır.

bir kızı, kız arkadaşın olmaktan nasıl alıkoyarsın? basit. kızlar için olan kurallar gremlinler için olan kurallarla aynıdır. 1. kural: onları asla ıslatma. diğer bir deyişle, asla senin evinde duş almalarına izin verme. 2. kural: onları gün ışığından uzak tut. diğer bir deyişle, onlarla asla gündüz görüşme. 3. kural da şu: gece yarısından sonra onları asla besleme. yani yatıya kalmasın ve onunla asla kahvaltı etme. asla!

korkmanız, önemli bir karar verme arifesinde olduğunuzun göstergesidir. korkmuyorsanız şansınızı denemiyorsunuzdur. şansınızı denemeyince de ne için uğraşırsınız ki zaten?

gölge

ivan gonçarov

yaşı ve tipi belli olmayan bir adam odaya girdi. yaşını tahmin etmek pek kolay değildi. ne çirkin, ne yakışıklı, ne uzun, ne kısa, ne sarışın, ne esmerdi. doğa ona göze çarpan ya da dikkati çeken ne güzel ne de çirkin bir özellik vermişti. bazıları ona ivan ivanich, bazıları ivan vassilyevich, bazıları da ivan mikhaylovich derlerdi. soyadı konusunda da hiç kimse kesin bir şey bilmiyordu. kimisi ivanov, kimisi vassilyev ya da andreyev kimisi de alexeyev olduğunu sanıyordu. onunla ilk karşılaşan bir yabancı sadece adını unutmakla kalmayıp suratını da unutuyor, ne söylediğini fark etmiyordu. varlığı topluma hiçbir şey kazandırmadığı gibi, yokluğu da bir şey kaybettirmiyordu. zekası, herhangi bir orijinalliği ya da bir özelliği yoktu. tip olarak da bir belirginliği yoktu. sadece gördüğü ya da duyduğu şeyleri aktararak insanları eğlendirebilirdi belki ama hiçbir yere gittiği yoktu ki. petersburg'da doğmuş ve hiç dışarı çıkmamıştı. bu yüzden de onun duyduğu ve gördüğü şeyler ötekilerin zaten bildikleri şeylerdi. böyle bir adam çekici midir? sever, nefret eder, acı çeker mi? sevmesi, nefret etmesi ya da acı çekmesi gerekir; çünkü hiç kimse bu duygulardan bağışık olamaz. ama o, her nasılsa herkesi sevmeyi başarır. ne kadar denerseniz deneyin, düşmanlık ya da öç alma duygularını uyandıramadığınız insanlar vardır. onlara ne yaparsanız yapın, onlar size sokulup durmaya devam ederler. ama şunu da söylemek gerekir ki sevgilerini derecelendirmek gerekirse onlarınki hiçbir zaman en sıcak noktada olmaz. bu insanlar herkesi sevdikleri için iyi diye düşünülseler de aslında hiç kimseyi sevmezler ve kötü olamadıkları için iyidirler. eğer böyle birinin yanında bir dilenciye sadaka verecek olursanız o da bir peni verecektir. tam tersine dilenciyi tersleyip alay ederek kovacak olursanız o da aynı şeyi yapar. pek varlıklı olduğu söylenemez; çünkü değildir ama onun için fakir de denemez; çünkü ondan daha fakir bir sürü insan vardır.

yılda 300 rublelik özel bir gelire sahiptir. ayrıca devlet dairesinde, küçük bir maaş aldığı önemsiz bir görevi vardır. yokluk içinde değildir. kimseden borç almadığı gibi kimsenin de ondan borç aldığı görülmemiştir. pek öyle önemli ya da düzenli bir işi yoktur. çünkü onun bir işe uygun olup olmadığına karar vermek oldukça zordur. ne üstleri ne de meslektaşları herhangi bir işi başkalarından daha iyi ya da daha kötü yaptığını görmüştür. ondan herhangi bir şey yapması istendiğinde onu öyle bir şekilde yapar ki amirlerinin iyi mi yoksa kötü mü yaptığını söylemeleri imkansızdır. işine şöyle bir bakar, birkaç kez okur ve "bırak, bırak, daha sonra bakalım. pek fena değil herhalde" derler.

yüzünde herhangi bir endişe ya da güçlü bir arzunun izine bile rastlanmaz. o anda düşündüğünü gösteren bir şey yoktur. herhangi bir şeye özel ilgi gösterdiğini belli etmek için bir şeyi yakından incelediğini de göremezsiniz.

yolda bir tanıdığıyla karşılaştığında nereye gittiği sorulacak olursa işe, alışverişe ya da bir arkadaşı görmeye gittiğini söyleyecektir. ama o tanıdığı kendisiyle pastaneye, terziye ya da yürüyüşe gelmesini isterse bunu hemen kabul eder ve onunla terziye, pastaneye ya da yürüyüşe gider. bu tam ters yöne gitmek olsa bile.

annesi hariç herhangi birinin doğduğunu fark etmesi imkansızdır. zaten yaşadığını da çok az kişi bilir ve ölecek olsa onu pek kimsenin özlemeyeceği de kesindir. kimse onu merak etmeyecek, öldüğüne acımayacak ya da sevinmeyecektir. dostu da, düşmanı da yoktur; ama pek çok tanıdığı vardır. sadece cenaze töreni yoldan geçen birinin dikkatini çekecek, bu kimliği belirsiz kişiye saygı göstererek eğilecek, belki de meraklı olan bazıları öne doğru koşup kim olduğuna bakacak, sonra da unutacaktır.

bu alexeyev, andreyev, vassilyev ya da adı her neyse, insan soyunun yarım, bulanık ve soluk bir hayali, bir gölgesiydi.

22.11.13

ona denizlerden

ali püsküllüoğlu


ona denizlerden söz eden oldu, balıklığı bundan
şarkılara giriyor şimdi şiirlerden çıktıkça
bir yanını sevdim bırakmam öldürseler -ve öyle
bir günde en çok duyduğum şeyi söylerim ona
-bugün yorgunum, eskiyim

(hani balıkçıların orada, sulanmış balıklar kokar ya, öyle)

bir gün gelirseniz
hangi saatte olursa, bakır cezveyi sürerim ocağa
üç el oynarız bilmediğim oyunlardan, yenilirim
artık ne desem denizliği tutar mavi, şarkılarda
en çok da marmara/en çok da bir yıkıntıya doğru

yorsam oyunlarla
biliyorum, yosunlar nasıl yosunsa, balıklar nasıl balıksa
sizin denizleriniz nasıl derinse
sizin kayanız sizin dalganız ve ötesi ağaçlık
bir daha öteden siz çıkar gelirsiniz

hava güneşli olsun olmasın
çingeneler çadırlarını toplayıp gitmeden daha
ve yolcular yola düşmeden
bulunmuş bir çocuğu sevmeden daha

çayları demleyen, bardakları yıkayan
-ki nasılsa bir yanlışlıkla-
günün yorgunluğunu bir kıyıya çıkarıp koyan
gece, ey nasıl bir yanlışlıkla gece
ona denizlerden ona balıklardan ona
yavaşça bir sestir söyler
-bugün yorgunum, eskiyim

voss

patrick white

bütün doğrular alacalıdır. en yüce doğrudan başka hepsi.

dürüst ve değerli kişiler, bazılarımızın zaten iyice sağlam olmayan temellerini kökünden yıkabilirler.

hakikat, namuslu bir insanın içgüdüyle bildiği şeydir.

birtakım olağandışı ya da gülünç, kaygısız ya da günahlarından arınmış bireyleri saymazsak, bütün insanların erdemleri birer masaldan başka bir şey değildir.

ancak en diplere düşmüş olanlar utanmasızdırlar.

alçak gönüllülüğün ömrü kısadır; her defa yeniden sancılar içinde doğması gerekir.

insanın midesini en çok bozan şey, ne olduğu belirsiz haberlerdir.

zaman yetişirse bir kadınla erkek birbirlerinin yaralarını ondurabilirler. gel gör ki zamanın kendisi onmayan bir yaradır.

kusursuzluğu anlayabilmeniz için önce bulmanız gerekir.

kibri gerçekten kırıldığı zaman, tanrı olmadığını öğrendiği zaman insanoğlu tanrı olmaya gerçekten yaklaşmış demektir.

düzen, eninde sonunda egemenliğini kurar.

susuzluk, ateşli hastalık, beden yorgunluğu gibi şeylerin kişilik üstündeki yıpratıcılığı, insanların yıpratıcılığının yanında hiç kalır.

önemli olan hiçbir şey kolay değildir.

tanrıya inanmayanların basit, dürüst, özel nedenleri vardır.

insan acı çekmekten kaçınabileceğini sanmamalı.

güzellik, başkalarının gafil avlamak zorunda oldukları bir şeydir.

başkalarına güvenen hiç kimse güçlü değildir.

erkekler kaç kez üst üste sevdalanırlar ama, kendi kendileridir sevdikleri.

bütün insanlar, insanların en hor görüleni bile günün birinde sırası gelince önderlik edebilirler.

insanın geceleyin ağzından kaçırdıkları, gündüzün söylediklerinden başkadır.

insanlar yiyip yutamadıkları gerçeklere başkasının kuruntusu deyip çıkarlar.

yaratıcı eylem gibi sabahların da öncesi yoktur; her sabah yeryüzünün ilk sabahıdır.

amaçlar ve bunların nitelikleri hiçbir zaman açık seçik anlaşılmaz. insan davranışı üst üste atılımlardan oluşur; bunların yönlerinin kaçınılmaz olduğunu arada sezer gibi oluruz.

erkekler kadınlarının istediği biçime girerler.

insanların arasındaki bağların eninde sonunda kesilmesi kaçınılmazdır.

dans etmek istemeyenlere hiçbir zaman şaşmam. dans etmek, her şeyden önce insanları birbirinden uzaklaştırır. insanın bir yandan hop hop hoplarken beri yandan da düşüncelerini açık açık anlatabilmesi olacak şey değildir.

insanları birbirinden en çok uzaklaştıran şey, düşüncelerin açık açık anlatılmasıdır.

hasta oldun mu yatarsın yattığın yerde. cefası başındakilere düşer. gerçekten eli kolu bağlı, acınacak durumda olanlar başındakilerdir. 

bütün insanları sevmek, sevgilerin en güç olanıdır.

kuş beyinli birtakım kadınlar bir hekimin ceket kesimini beğenirlerse kendisini de beğenirler. kimi kadın damızlık boğa gördü mü bayılır. hele arkasına iyi oturmuş, siyah bir ceket giymişse. 

insanoğlu öylesine bayağı, entipüften, iğrenç, açgözlü, kıskanç, inatçı, bilgisiz bir şey ki..

gerçekler bir bir ayıklanmadıkça tarih de geçerli değildir. kimi kez de gerçeklere hiçbir zaman ulaşılamaz. hepsi yalandır. insanlar var oldukça yalanlar da var olacak. ben kendi kendimin gerçeğini bile bilmiyorum; arada düşlerimde gördüğüm şeyler dışında.

ruhların yakınlığını ve beraberliğini tatmış birisi için sonradan canlılarla açıkça anlaşabilme olanağı yoktur.

hiçbir yüksek rütbeli hükümet görevlisi aşk cehenneminin ateşinde tutuşmamıştır.

bilgi hiçbir zaman bir coğrafya sorunu değildir. tersine, bilgi, dünyadaki tüm haritaların dışına taşar. belki de gerçek bilgiye erişmenin tek yolu ruh beldesinde işkenceyle ölmektir.

21.11.13

bütün şiirleri

cahit külebi



iğrendim senin gidişinden
iğrendim

günlerin kepaze birbirinden
kışların soğuk, yazların sıcak
insan nerdeyse
nerdeyse
öyle güzel günlerin var olduğuna inanmayacak

neden kadınlar böyle sıcak
neden kadınlar böyle taze
yaz gelince basmalar giyerler
sade

ben yine çocukları severim
bütün kadınlardan ziyade

nasıl sevmezsin arkadaşları
türkü söylerken
nasıl sevmezsin tarlaları
yeşerirken

artık ne pencerem var seni koyacak
ne masam
sevgilim de yok bu şehirde
çiçek seni alıp ne yapsam

havalar güzel gidiyor
sen de çiçek açtın erkenden
küçük zerdali ağacım
aklın ermeden

o kadar çaldı ki yürekten
türküler aşındırdı kavalı

her gece gökte bir küçük yıldız
seninleyim diye el eder
ne onun uzaklığı azalır
ne benim içimdeki kederler

bir kurşundur umut
attığın yere gitmez

sevgi dediğimiz yalvaç olmaktır
arınmaktır bütün kötülüklerden
yıldız ırmakları akan gözlerden
toprak bir testiyi doldurmaktır

istanbul'dan bir yar sevdim
adamı günaha sokar

sevdamız kayboldu zamanlarda
dişi ceylanla erkek ceylan
ayrı yönlere koşar gider
bir sevişmek kaldı romanlarda

arthur conan doyle

javier marias

arthur conan doyle, sherlock holmes ile ciddi meblağlar kazanmaya başlayıp da maddi zorluklarından kurtulunca, hala maddi zorluklar içinde kıvranan kardeşlerine sık sık açık çekler yollar. holmes 1893'te reichenbach şelaleleri'nden düşüp de ortadan kaybolduktan sonra, onu canlandırmasını isteyen yayıncıların yolladığı, edebiyat kökenli açık çekler de alır conan doyle. aslında holmes'u daha önce öldürmeye niyetlidir; ama dedektifin maceralarının hayranı olan ve kitabın basılmasını bile bekleyecek sabrı gösteremediği için oğlunun kendisine gönderdiği taslaklardan okuyan annesi buna engel olur. conan doyle bir mektup yazıp da holmes'un icabına bakmaya kararlı olduğunu; çünkü bunun onu "daha hoş şeylerle ilgilenmekten alıkoyduğunu" bildirince, annesi yıldırım telgrafla yanıtını yetiştirir: "hayır! sakın böyle bir şey yapma! yapamazsın! yapmamalısın!" böylelikle conan doyle dedektifin ölümünü iki yıl daha erteler.

arthur conan doyle birçok kez dedektifi sherlock holmes ile karıştırılmış ve bu nedenle başına gelmedik kalmamıştır. dedektifi hayata döndürme kararı vermesinin asıl nedeni lady blank adlı bir hanımın kızgınlıkla yaptığı şu yorumdur: "holmes'un ölümü gerçekten yüreğimi parçaladı; onun yazdığı kitaplardan öylesine zevk alıyordum ki.." parlamento seçimleri sırasında yaptığı konuşmalarda halk, "mr. sherlock holmes" diye bağırarak sözünü keser, politikayla değil cinayet davalarıyla ilgili ipe sapa gelmez sorular sorar. tüm karşı koymalarına rağmen "sir" unvanıyla onurlandırıldığında, "sir sherlock holmes" adına yazılmış kutlama mektupları alır. onu dedektifiyle karıştırmalarına sinirlendiği akla gelebilir ama doyle'u asıl sinirlendiren, yeterince karıştırılmamasıymış; yani pek çok insanın onda sherlock'tan çok bir doktor watson görmesine illet olurmuş asıl.

yakınçağ siyasal düşünceler tarihi

george sabine

yaşam düşünceden daha özgündür.

schiller: dünya tarihi, dünya mahkemesidir.

iktisadi toplum bireylerden çok sınıflardan kuruludur.

david ricardo: toprak sahibinin çıkarı, toplumdaki bütün öbür sınıfların çıkarına hep karşıttır.

hükümetin temeli sözleşme değil, insan gereksinimidir. ve insan gereksinimlerinin giderilmesi hükümetin varlığını haklı kılan tek husustur.

jeremy bentham: doğru ve yanlışın ölçüsü, en büyük sayının en büyük mutluluğudur.

bireysel çıkar uğrundaki çabalar, bütün evrensel çıkarla hayran olunacak biçimde ilişkilidir.

chateaubriand: devrimin ürünü olan siyasal yapıtı korumalıyız; ama devrimi bu yapıttan söküp atmalıyız.

bilimin görevi gerçeğe ulaşmaktan çok, yararlı olmaktır.

david ricardo: bireysel çıkar uğrundaki çabalar, bütün evrensel çıkarla hayran olunacak biçimde ilişkilidir.

en büyük zevkini sağlamak arzusu bireyin tek güdüsüdür ve herkesin en büyük mutluluğu da hem toplumun iyiliğinin ölçüsü hem de bütün manevi eylemlerin ereğidir.

jeremy bentham: doğa insanı iki egemen efendinin yönetimi altına koymuştur: acı ve zevk. ne yapamayacağımızı olduğu gibi, ne yapmak zorunda olduğumuzu da belirleyenler, yalnız onlardır. bir yandan doğru ve yanlışın ölçüsü, öte yandan da neden ve sonuç zincirleri onların egemenliği altında bulunmaktadır.

20.11.13

can ateşi

joyce carol oates

bizi birbirimize bağlayan en derindeki şeyleri hissedemeyiz; o şeyler bizden kopartılıp alınmadıkları sürece.

eğer tanrının gözünde bütün insanlar eşitse, o zaman bütün bu karın ağrısı niye?

kimse kimsenin kafasına bir şey satın alması için silah dayamaz. bu, kapitalizmin kabul etmemiz gereken kahrolası ilkelerinden biridir.

insan hayatının derin kederlerinden biri de et oluşumuzdur. ve hayatlarımız boyunca ete bağımlı oluşumuz.

bazı şeyleri yerine getirmenin bir doğru, bir de yanlış yolu vardır. hayır, yalnızca bir tek doğru yol vardır; ama milyonlarca yanlış yol vardır; her şeyin sürekli bombok olmasının nedeni de budur.

hiçbir şey otorite kadar değerli değildir.

iki çeşit ahlak vardır, iki çeşit varoluş biçimi: masum olsa da, insanların ödeyecekleri bedeli hesaba katmadan, sırf elinde güç var diye, yaptıkların ve yaptığını kabul ettiklerin.

unutulmaya mahkum şeyler deposundan başka nedir ki bellek; bu yüzden bir tarihçeniz olmalı. tarihi kurgulamak için çalışmalısınız. sizin için önemi olan her şeye karşı sadık olmalısınız; günleri, tarihleri, olayları, isimleri, gördüklerinizi kaydetmeli, yalnızca belleğinize güvenmemelisiniz; tıpkı geriye kaçan zaman gibi anılarınızın gözünüzün önünde kaybolup gittiği, polaroid baskıya benzeyen belleğinize.

insanlara istediğiniz bir şeyi yaptırmanın çeşitli yolları her zaman bulunur.

bir şeyi ters anlamak, hiç anlamamaktan daha iyidir.

sürpriz, yerini doldurabileceğinize inandığınız bir şeyin yerini nasıl dolduracağınızı bilmediğiniz şey değil midir; tatsız sürpriz de yalnızca yerini nasıl dolduracağınızı bilmediğiniz şey değil; aynı zamanda sizi hiç beklemediğiniz bir şekilde etkileyen şey?

hakikat her zaman elinizin altında bulunmazsa, tam olarak hatırlanmaz; hatta bilinmezse, bu da yalan söylemenin özel bir türü değil midir?

hiçbir birey adaletsizliğin çaresini bulamaz; üzerinde yürüdüğümüz toprak, yalnızca acı çekenlerin değil, sessizce acı çekenlerin ince ince öğütülmüş kemiklerinden oluşuyor; insanların da hayvanların da çektiği acıyı düşünmeye güçlükle dayansak da düşünmek zorundayız. ama biz ne yapabiliriz? toplumdan, kapitalizmden, birbirlerini meta olarak gören insanların üzerindeki lanetten daha trajik olan şey, sadece erkeklerin ve kadınların birbirlerini eşya gibi görmeleri değil; aynı zamanda kendilerini kullanmaları, sunmaları ve satmaları.. tıpkı eşya gibi.

seçeneğiniz olmadığı zaman bazı yenilgilerin önemli olmadığını bilerek yenilgiyi kabul edersiniz.

kronolojinin çelişkisi, yerine uymayan şeylerin yine de gerçekleşmesi demek. onlardan söz etmeniz gerektiğini bilirsiniz; çünkü onlar olmuşlardır; onlar tarihin bir parçasıdır; ama bulundukları yere bir türlü oturmazlar. bu, duvar boyamak gibi bir şey; her yerde boyanın kapatması gereken çatlaklar, tümsekler, delikler vardır; ama boya bunları kapatamaz.

şans yalnızca yazgı ve arzunun bir birleşimi. eğer bir şeyi çok istersen o sana kendiliğinden gelecektir.

ilerlemek için tek yol bu: kendi kendinin patronu olmak.

bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da, zamanla, bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.

ne yaparsanız yapın, o şeyi kiminle yaparsanız yapın ya da yalnız yapın ve ne zaman ve nasıl ve neden yaparsanız yapın, hangi bilinmez sonuca giderse gitsin; yaptığınız şey hiçliğe denktir. ölüme ve unutmaya. siz unutulmaya denksiniz.

18.11.13

yıldızların efendisi: hayyam

harold lamb

yanlışı doğrudan sadece bir saç kılı ayırsa bile, yanlış yine de doğru değildir.

matematik bir köprüdür. onunla bilinmeyenden bilinene geçebilirsiniz. buna benzer bir köprü daha yoktur.

seven insanın yıldızlar batarken yalnız olması zulümdür.

hiçbir ölümlü, ay'dan daha iyi bir zaman ölçme cihazı geliştiremez.

taşı taşların arasında, kum tanesini de çölde gizlemek gerek.

kainatın gerçek düzeni budur: eğer ışığın varsa, gölgen de olmalı. erkeğe eş olarak kadın var. ikizler aynı yazgıyı paylaşırlar.

kılıçlı insanların önünde sadece bir aptal yolculuk eder.

insan bir ayıyla çuvala girdiği zaman, sonu pek iyi olmaz.

bir insanın görmek için sadece gözleri vardır ve onlar da sahibini sık sık yanıltırlar.

bir çocuk bizim göremeyecek kadar kör olduğumuz şeyleri görebilir.

17.11.13

mimarlık

ayn rand

mimarlık iki kozmik ilkeye dayalı büyük bir sanattır: güzellik ve yararlılık. bunlar da daha geniş bir anlamda, üç ebedi varlığın parçalarıdır. o üç varlık gerçek, sevgi ve güzelliktir. gerçek, sanatımızın geleneklerine bağlılık demektir. sevgi, hizmet edeceğimiz insanlara duyduğumuzdur. ah, güzellik de, tüm sanatçıların tutkusuna odak olan bir tanrıçadır. ister güzel bir kadın, ister güzel bir bina biçiminde olsun.

dogmatik disiplin, gerçek orijinalliği mümkün kılan tek şeydir.

eski bir anıtın görkemini seyrederken o başarıyı bir tek kişiye yorumluyorsak ruhsal bir zimmet suçu işliyoruz demektir. çünkü bilinmeyen ve anılmayan sayısız sanatçının o kişiden önce gelip geçtiğini, geçmiş çağların karanlığına gömülüp gittiğini, sanatlarını tevazu içinde çalışarak ortaya koyduklarını -çünkü kahramanlık her zaman tevazu doludur- her birinin kendi çağına ait ortak hazineye kendince katkıda bulunduğunu unutuyoruz. büyük bir bina, şu ya da bu dahi tarafından bireysel olarak yaratılmış değildir. yalnızca tüm insanların ruhunun bir yoğunlaşmasıdır.

laiklik

server tanilli

laiklikte devlet dinin ne düşmanı ne de dostudur; kurum olarak dinin dışında, uzağındadır. demokratik bir devlet, aynı zamanda dinle bağlarını kesmiş bir devlettir; ancak böyle bir devletten laiklik beklenir ve dinsel gericiliğe karşı mücadele istenebilir.

türkiye'nin somut gerçeklikleri göz önünde tutulduğunda, böylesi bir devlete ulaştıracak önlemlerden ilk akla gelenler şunlardır: diyanet işleri başkanlığı kaldırılmalıdır. üniversitelerdeki ilahiyat öğrenimi dışında devlete bağlı bütün okullarda dinsel eğitime son verilmelidir. devletin mali yönden desteklediği tüm imam-hatip okulları, her türlü dinsel okul ve kurslar devletin görev alanından çıkarılıp ilgilenen kimselere bırakılmalıdır. imam, vaiz, hoca vb. her türlü din görevlisinin devlet memurluğuna son verilmelidir. vakıflar idaresi dine ve dinciliğe hizmet eden bir kurum olmaktan çıkarılmalı, elindeki olanaklar sosyal yardım çerçevesinde değerlendirilmeli, tarihi eser niteliği taşıyan camilerin bakım ve onarımı dışında devlet dine, dinsel kurumlara, cami ve benzeri kuruluşlara bir kuruş bile harcamamalı ve bu yoldan elde edilecek büyük meblağlar sanayileşme yatırımlarına ayrılmalıdır. islamcıların salt dincilik amacıyla devlet kurumlarına soktukları, üstelik işinin ehli olmayan şişirme kadrolar ayıklanmalı, böylece dinin ve dincilerin kayrılmasına son verilmelidir. 

"güçlenen dinsel fanatik akımlar, terörlerini giderek artan bir biçimde üniversitelere de sokmuşlardır. van'da, yüzüncü yıl üniversitesi'nden bir öğrencinin, oruç tutmadığı gerekçesiyle 'islam'ın bekçileri' tarafından bıçak ve taşlarla öldürülmesi, bu 'dindarların' neler yapabileceğini, laik bir toplumun hangi tehlikelerin tehdidi altında olduğunu göstermektedir. yasaklar ve yönetimsel önlemlerle bu aydınlanma düşmanı güçlerin önüne geçilemeyecek, onların gizli düşmanlığı daha da artacaktır." (gerhard bauer)

laikliğin geçerli olmadığı bir islam toplumunda demokrasi rafta kalır; laik öğretimin bulunmadığı bir eğitim düzeninde de inanç özgürlüğü yoktur.

16.11.13

kırmızı

uwe timm

evin anahtarına sahip olan bir kadına cinsel yakınlık duymak mümkün değildir.

eğer yükselmek istiyorsan safra atmalısın. insan ayrılmayı bilmeli, özellikle de bizi bağlayan şeylerden kendimizi özgürleştirmeliyiz, bizi tutmak, bağlamak isteyen şeylerden. o zaman hafifleriz.

gerilimli yas anları her zaman tam tersine, yani kahkahalara dönüşme tehlikesini barındırır.

amatörler hep isimler üzerinden giderler, profesyonellerse içeriği çözerek sindirirler, konu hakkında bilgili olmak gerekir, hem de sadece dergi sayfalarından değil, özümsemiş olmak gerekir, sokrates'in baldıran şerbetini içtikten sonra kriton'dan niçin askleipos'a bir horoz kurban etmesini istediğini, tören salonundakilerin arasından çok azı, belki sadece bir kişi bilse bile.

siyah, jakobenlerin rengidir ve siyahla birlikte, lacivert hariç, her renk giyilebilir. karalar bağlamak, karaborsa, kara çalmak. inkarın, anarşinin, başına buyrukların rengidir.

hatırlamaya dahil olan bir şey de, hatırladıkça duyguların tekrar şekillenmesi, hissedilebilir hale gelmesi. duygular nasıl ve nerede oluşur, yerleri neresidir; düşünmeye, kavramaya eşlik eden, onlara ivme oluşturan nerededir; bağlantıları aramaya yönelik zorlayıcı istek, direngenlik; cesaret, teslimiyet, gevşek olan her şeyden nefret eden bir şey, uyum gösteren, saf, yeni olandan, farklı olandan, benzersiz olandan duyulan sevinç. hiddet.

bizi ölüme karşı koymaya iten budur, bu bilgidir: hepimizin ölüme doğru ilerliyor oluşumuz ve onun karşısında bizi yakınlaştıran ortak tutumumuz. yaşamda kardeş olma hali.

varlık, bilinci belirler.

babasıyla sorunu olmayan kadın var mı ki? babalar ya çocuklar 12 ile 16 yaş arasındayken ortadan kayboluyor ya da çalışmaktan canları çıktığı için zaten hiç ortada olmuyorlar. kızlarını ya ihmal etmiş ya da tanrıçalaştırmış oluyorlar. her iki durumda da, yani uygulamada bütün durumlarda, sevgili olarak gündemdeler.

çoğunlukla istifade etmenize imkan tanımayan en olmayacak zamanlarda kendini bilhassa öne çıkaran ve ona en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda da yine olmayacak biçimde çuvallayan ve böylece irademizin egemenliğine şaibe düşürerek yakın temasımızı, içsel anlamda olduğu kadar elle tutulur -şu incelikli ifadeye bir kulak verin- anlamda da öylesine inat ve ısrarla arsızca alaya alan bu uzvun edepsiz küstahlığını ayıplamakta haksız sayılmayız.

orta sınıf toplumu, ideallerinin gerçekleşmesine sadece sanatta tahammül etmiş ve bunu genel bir talep olarak ciddiye almıştır. aslında ütopya, hayalcilik, çöküş olarak kabul edilen şeylere sanatta izin vardır. yapıcı kültür, gündelik hayatta gerçeğe bağlılığın galip geldiği unutulan gerçekleri sanat yoluyla gerçekleştirmiştir. güzellik yoluyla gerçeğin zehri alınır ve andan uzaklaştırılır. sanatta olan biten, hiçbir yükümlülüğün altında değildir.

çiftleşmeden sonra bir kayıtsızlık refleksi oluşur. kıskançlık, yüzyıllardır alıştırması yapılan bir mülkiyetçilik tutumunun sonucudur.

seni evin içine sokmak bile mutluluğun yarısı demektir.

bir zamanlar bir adam vardı, her şeyi, öncelikle de kendini değiştirmek istedi. cesur olmak istedi. bir daha yalan söylemek istemiyordu. ne başkalarını ne de kendisini kandırmak. en içten dileği büyümekti, bedensel olarak değil, hayır, epey boyluydu, herkese karşı açık olmak istiyordu, daha çok soru sormak, az yanıtlamak, nesneleri yeni baştan tanımlamak istiyordu.

gri zorluğu aşmanın rengidir, gri gölgenin rengidir, siyahtan beyaza geçiştir; gri yeniden doğuşun rengidir.