albert einstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
albert einstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.08.2022

tanrı

albert einstein

yaratıklarını ödüllendiren ve cezalandıran ya da bizde olduğu gibi bir iradeye sahip olan bir tanrı düşünemiyorum. ben aynı zamanda kişinin fiziksel ölümünden sonra da yaşayacağını düşünmediğim gibi düşünmek de istemem. bırakalım zayıf ruhlar korkudan ya da saçma bir bencillikle böylesi düşünceleri benimsesinler.


hayatın sonsuzluğunun gizemi ve bu dünyanın olağanüstü yapısını bir an için olsun görebilmek; bunun yanı sıra kendini doğada gösteren aklın çok küçük de olsa bir bölümünü anlayabilmek için verilen direşken uğraş benim için yeterlidir.

12.06.2022

jurnal

cemil meriç

hayat yaşanmaya değmez.

yaşamak yaralanmaktır.

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.

avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.

vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.

insan, iltifata susuzdur.

spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."

kin sevgiden daha vefalıdır.

aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.

medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.

ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.

saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.

tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.

şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.

insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.

hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."

her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.

kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.

karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.

einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.

voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.

bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.

büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)

hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.

insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.

"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.

spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.

aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.

bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.

türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.

rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."

bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.

tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.

neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.

saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?

yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!

stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir.  "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."

inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.

machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.

buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.

faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.

sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.

aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.

yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.

düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.

türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.

hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.

28.04.2022

gandhi

richard attenborough

cesur ve darbe almaya hazır olursan, saldırıyla cevap vermez ama pes de etmezsin. bunu yaparsan, insanın doğasında ortaya çıkan bir şey sana olan nefretini azaltıp saygısını artırır.

insanı şaşırtan hep basit şeylerdir.

hiçbir halk iyi bir yabancı gücü kendi kötü hükümetine yeğlemez.

bu davada, ben de ölmeye hazırım. ama dostum öldürmeye hazır olduğum hiçbir dava yok.

mücadele etmenizi istiyorum. öfkelerine karşı mücadele, kışkırtmak için değil. tek bir darbe vurmayacağız. ama darbeleri alacağız. acımız sayesinde adaletsizliklerini görecekler. acı verecek. her mücadele gibi. ama kaybedemeyiz. kaybedemeyiz. bedenime işkence edebilir, kemiklerimi kırabilir; hatta öldürebilirler. o zaman cesedime sahip olurlar, itaatime değil.

haksızlığın olduğu yerde, savaşa daima inanırım.

açlığa ve mutsuzluğa yol açıyorsa en iyi elbisede bile hiçbir güzellik yoktur.

"göze göz" tüm dünyayı kör bırakır.

sivil direnişçinin işlevi tepki yaratmaktır.

hapsedilince hiçbir yer iyi değil.

yoksulluk en kötü şiddet biçimidir.

burada hindulara ve oradaki müslümanlara dünyadaki tek şeytanın kalbimizde dolaştığını kanıtlayacağım. ve tüm savaşlarımızın orada yapılması gerektiğini.

umudumu yitirdiğimde, doğruluk ve sevgi yolunun tarih boyunca daima kazandığını hatırlarım. zorbalar ve katiller hep vardır ve bir süre için yenilmez görünebilirler. ama sonunda daima yenilirler. daima.

albert einstein: gelecek nesiller, etten kemikten böyle birinin bu dünya üzerinde yürüdüğüne inanamayacak.

17.12.2021

din

clarence darrow: bazılarınız dinin insanları mutlu ettiğini söylüyor. bunu gülme gazı da yapıyor. viski de.

john dewey: dini duygular, entelektüel açıdan yaratıcı değil, muhafazakardır. süregelen dünya görüşünü sahiplenir ve onu kutsallaştırır.

phyllis diller: din ne kadar da orta çağ'a özgü bir fikir! hiç konuşmasam daha iyi. ah, her şey para yüzünden.

albert einstein: din, kapının olmadığı yerde bir çıkış yolu bulma girişimidir.

emma goldman: din, kutsal hakikat, ödüller ve cezalar; dünyanın en büyük, en yozlaşmış ve en tehlikeli, en güçlü ve karlı endüstrisinin temel taşlarını oluşturur.

sam harris: dinin sapkınlığı, aklı başında insanların inanılmaz kitlesel düşüncelere inanmalarına yol açmasıdır.

heinrich heine: kapkaranlık bir gecede bulunabilecek en iyi rehberin bir kör olması gibi, karanlık çağlarda da insanlar en iyi dinle yönetilmişlerdir. fakat güneş doğduğunda, kör yaşlı adamları rehber olarak kullanmak aptalca olacaktır.

william blake: hapishaneler kanunun tuğlalarından, genelevler ise dinin taşlarından yapılmıştır.

21.09.2021

din, sanat, bilim

albert einstein

duyabileceğimiz en güzel şey, hayatın esrarlı yanıdır.

sanatın ve gerçek bilimin beşiğinde bu ana duygu vardır. onu bilmeyen, dünya karşısında şaşkınlık ve hayranlık duymayan kimse, ne de olsa, ölü ve gözü kapalı gibidir. hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve gerçek dindarlığın ta kendisidir. işte bu anlamda ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum.

kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir tanrıyı benim aklım almaz. bedeni öldükten sonra yaşayabilecek bir insan da düşünemem. zayıf yürekliler, korku ya da gülünç bir bencillikle bu çeşit düşünceleri beslesinler istedikleri kadar. hayatın sonsuzluğundaki sır ve gerçeğin akılları aşan kuruluşuna bakış, bir de tabiatta kendini gösteren aklın, ne kadar küçük olursa olsun, bir parçacığını kavramak için göstereceğimiz o içten çaba yetiyor bana.

25.06.2021

din

thomas carlyle: bilgin arttığı oranda, inanç yok olur.

atatürk: egemenliğini sürdürmek için dine ihtiyaç duyanlar zayıftır. bu tıpkı halkı bir tuzağa düşürmeye benzer. benim halkım demokrasinin ilkelerini, hakikatin prensiplerini ve ilmin öğretilerini benimseyecektir. hurafeler tek tek yok edilmelidir.

nietzsche: dünyanın neresinde din nevrozu ortaya çıksa onun üç tehlikeli perhiz talebiyle bağlantılı olduğunu görürüz: inziva, oruç ve cinsellikten kaçınmak.

albert einstein: bir insanın etik davranışları; duygudaşlığı, eğitimi, sosyal bağları ve ihtiyaçlarıyla şekillenir; din üzerinden temellendirilmesi gerekli değildir. eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirilmeyi umdukları için iyi davranışlar sergiliyorlarsa bunu bilmek bizi oldukça üzer.

mark k. bilbo: apolejetik (dini savunma) denen şeye ihtiyaç duyulması bile, tanrı hakkındaki iddiaların ne kadar zayıf olduğunun bir göstergesidir. tanrı her zaman savunmalara, bahanelere, açıklamalara, kelime oyunlarına ve mazeretlere ihtiyaç duyar.

robert g. ingersoll: din kimseye destek olmaz. dinin kendisinin desteklenmesi gerekir, daimi bir dilencidir. diğerlerinin çalışmaları sayesinde var olur ve kendisine bağışta bulunan kişileri destekliyormuş gibi davranacak kadar kibirlidir.

13.11.2020

emek ve eğitim

albert einstein

üretim araçlarını elinde tutan biri, emekçinin iş gücünü satın alabilecek bir durumdadır. emekçi, üretim araçlarını kullanarak yeni yeni mallar üretir ve bunlar kapitalistin malı olur. bu olayda en önemli nokta, emekçinin ürettiği şeyle aldığı ücret arasındaki orandır. burada her ikisini de gerçek değeri ile ölçmek gerekir.

iş sözleşmesi serbest olduğu ölçüde, emekçinin aldığını, ürettiği malların gerçek değeri belirlemez. onu belirleyen, ihtiyaçlarının en aşağı çizgisi, bir de kapitalistin ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı ile iş arayan emekçi sayısı arasındaki orandır. şunu da anlamak gerekir ki, teoride bile, emekçinin ücretini ürettiği malların değeri belirlemez. özel sermaye, gerek kapitalistler arasındaki yarışma yüzünden, gerekse -teknik gelişme ve gitgide genişleyen iş bölümü dolayısıyla- küçük üretim birliklerinin zararına daha büyüklerinin doğması ile daha az elde toplanmaktadır. bu gelişmelerden ortaya bir kapitalistler oligarşisi çıkmaktadır ki bunun korkunç gücünü hiçbir şey dizginleyemiyor; hatta politik düzeni demokrasi olan bir toplum bile. bu böyledir; çünkü yasama kurulunun üyelerini politik partiler seçmektedir. istedikleri pratik amaçlar uğruna seçmen topluluğunu yasama kurulundan ayıran kapitalistler bu partileri etek dolusu paralarla beslemekte ya da başka yollardan etkileri altında tutmaktadırlar. bu yüzden de halkın temsilcileri dar gelirlilerin çıkarlarını yeterince gözetemezler.

ayrıca bugünkü koşullar altında kapitalistler, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak başlıca haberleşme kaynaklarını da denetlemektedirler. bu bakımdan yurttaş için nesnel sonuçlara varmak ve politik haklarını akıllıca kullanmak son derece güç, çoğu hallerde de büsbütün imkansızdır.

sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonominin ağır basan yönü iki önemli ilkeyle dile getirilebilir: öncelikle üretim araçları özel kişilerin elindedir ve bu araçları ellerinde tutanlar onları canlarının istediği yolda ve yerde kullanırlar. sonra, iş sözleşmesi serbesttir. bu anlamda "su katılmamış" bir kapitalist toplum yoktur elbette. özellikle şunu unutmamak gerekir ki, emekçiler uzun ve çetin politik savaşlar sonunda, bazı emekçi grupları için daha iyi bir "serbest iş sözleşmesi" biçimi elde etmişlerdir. ne var ki, bütünü ile alınacak olursa, bugünkü ekonominin saf kapitalizmden pek farklı olmadığı görülür.

üretim faydayı değil, kazancı gözeterek yapılmaktadır. çalışma gücü ve isteği olanların her zaman iş bulacaklarını önceden kestirmek kimsenin elinde değildir. bugün bile bir işsizler ordusu ile karşı karşıyayız. emekçi sürekli olarak işini yitirme korkusu içindedir. işsizler ve az ücret alan emekçiler büyük tüketici olmadıklarından, tüketim maddelerinin üretimi sınırlanmakta ve bu yüzden büyük sakıncalar doğmaktadır. teknik ilerleme herkesin çalışma yükünü azaltacağına, işsiz sayısının artmasına yol açmıştır. kazanç dürtüsü ile kapitalistler arasındaki yarışma sermaye birikimi ve kullanımındaki kararsızlıktan sorumludur. gittikçe tehlikeli olan ekonomik çöküntülerin kaynağı işte bu kararsızlıktır. sınır nedir bilmeyen bu yarışma, büyük ölçüde emek kaybına yol açmakta ve yukarıda değindiğim gibi, insanların toplumsal bilincini budamaktadır. insanların böylesine budanıp yıpratılması, kapitalizmin getirdiği kötülüklerin en büyüğüdür. 

bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. aşırı bir yarışma tutumu aşılanan öğrenci, ilerideki mesleğine hazırlık olarak, kazanma başarısına tapınacak biçimde yetiştirilmektedir. bu büyük kötülükleri ortadan kaldırmanın bir tek yolu, toplumsal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemini içine alan bir ekonomi düzeni kurmaktır. böyle bir ekonomi düzeninde üretim araçları toplumun malı olacak ve planlı bir biçimde kullanılacaktır.

üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre ayarlayan planlı bir ekonomi, yapılması gerekli işleri bütün çalışabilenler arasında dağıtacak ve her erkeğe, kadın ve çocuğa geçim güvenliği sağlayacaktır. kişinin eğitimi, doğuştan getirdiği yetilerin gelişmesini kolaylaştırmalı ve onda, bugünkü toplumda olduğu gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, benzerlerine karşı bir sorumluluk duygusu yaratmalıdır.

insan ancak kendini topluma adayarak kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir.

10.11.2020

yaratıcılık

albert einstein

şuna var gücümle inanıyorum ki, dünyanın bütün zenginlikleri ilerlemeyi gerçekten isteyen bir insanın elinde de olsa, insanlığı ileriye götüremez. yalnız büyük ve temiz insanlardan örnek almak bizi soylu düşüncelere ve soylu işlere götürebilir. para bencilliği çeker ve ister istemez, kötüye kullanılmasına yol açar. carnegie'nin para çuvallarıyla yüklü bir musa, bir isa, bir gandhi düşünebilir misiniz?

toplumdan aldığımız maddi, manevi, ahlaki bütün değerlerin, sayısız kuşaklar gerisindeki belli yaratıcı kişilerden geçerek bize geldiği pek açıktır. ateşin kullanılması, yediğimiz bitkilerin yetiştirilmesi, buhar makinesi, hep tek kişilerin buluşlarıdır. sadece birey düşünebilir ve bu sayede toplum için yeni değerler yaratır; üstelik toplumun uyduğu yeni ahlak kuralları da getirir.

nasıl toplumun besleyici toprağı olmadan kişilerin gelişmesi düşünülmezse; yaratıcı, geniş düşünceli, yargılayıcı bireyler içermeyen bir toplum da düşünülemez. bir toplum, onu ortaya çıkaran bireylerin sıkı bir politika birliğine dayandığı kadar, kişi olarak onların bağımsızlıklarına da bağlıdır. orta çağ avrupasını durgunluktan kurtaran italyan rönesansı sırasında, özellikle en parlak yemişlerini veren grek-avrupa-amerikan kültürü, bütünüyle bireyin özgürlüğüne ve tek başınalığına dayanır.

insanın kişisel, bencil ulusal amaçları aşmasına yardım eder yaratıcılık.

7.10.2020

din ve bilim

carl sagan

biyoloji alanındaki en güçlü bütünleyici görüş olan ve gökbilimden antropolojiye kadar diğer bilim dallarında esas alınan evrim kuramının okullarda okutulmasını engellemek için "yaradılışçılık" kisvesi altında ciddi çaba gösteriliyor.

einstein'ın dediği gibi, bilim gerçeklerle kıyaslandığında ilkel ve yetersiz görünebilir; ama gene de insanlık olarak sahip olduğumuz en değerli nesnedir.

ne denli doyurucu ve rahatlatıcı olsalar da yanılgılarda ısrar etmektense evreni gerçek haliyle kabullenmek çok daha iyidir.

"doğruluk tutkusunun su götürmez tek göstergesi' diyor john locke, "herhangi bir önermeye, dayandığı kanıtların telkin ettiğinden daha büyük bir güvenle kucak açmamaktır."

karmaşa ve yanıltmacanın engin denizinde doğruyu bulmak, gözüaçıklık, sabırlı çalışma ve cesaret gerektirir. ama bu zorlu düşünce alışkanlıklarını edinmek için uğraşmayı istemezsek, gerçekten ciddi sorunlarla karşılaştığımızda çözüm üretmeyi de bekleyemeyiz. zamanla, salına salına dolaşan, bir sonraki şarlatanın yemini yutmaya hazır bir budalalar ulusu, bir budalalar dünyası haline geliriz.

thomas paine'in dikkat çektiği gibi, yalanlara karşı hoşgörünün artması, birçok diğer kötülük için de zemin hazırlar.

bilgiyle yontulmamış insanlarda inanma gereksinimi öylesine fazladır ki, herhangi bir mitoloji sisteminin çökmesi, olasılıkla başka türlü hurafelerin doğuşunu getirecektir.

3.05.2020

toskana

carl sagan

1890'lı yıllarda italya’nın güzel toskana kırlarında dolaşıyor olsaydınız, okuldan atılmış, uzun saçlı bir gencin pavia yolunda ilerlemekte olduğunu görürdünüz. almanya'daki öğretmenleri ona adam olamayacağını, sorduğu soruların sınıf disiplinini bozduğunu, okulu bıraksa daha iyi edeceğini söylemişlerdi. böylece okulu bırakan genç, toskana kırlarının güzelliklerinde dolaşırken, zihninde sınıfta düşünmeye zorlandığı konulardan başka sorunlara yanıtlar aramaya koyuldu. bu gencin adı albert einstein'dı ve zihninde yanıt aradığı sorunlar dünyayı değiştirdi.

italya'nın toskana vilayeti yalnızca genç einstein'ın vaktini geçirdiği bir yer değildir. toskana tepelerine tırmanıp oradan bir kartal gibi düzlükleri seyreyleyen biri daha yaşamıştı 400 yıl kadar önce: leonardo da vinci.

leonardo'nun resim, heykeltıraşlık, anatomi, jeoloji, doğa tarihi ve sivil ya da askeri mühendislik alanlarındaki ilgi ve çalışmalarından başka kendini kaptırdığı bir alan daha vardır: insanın uçabileceği bir araç yapmak. bu konuda resimler çizdi, modeller yaptı, tam boy prototipler üretti. fakat hiçbiri de işlemedi. o tarihlerde yeterince güçlü ve hafif bir motor yoktu. ne var ki çizimler müthişti. daha sonraki kuşakların bu alandaki cesaretine hız verdi. leonardo da vinci'nin başarısızlık nedeniyle moralinin bozulduğu olurdu. fakat kabahat onun değildi. xv. yüzyıl onu kapanına kıstırmıştı.

20.11.2019

inanç

karen armstrong

anselmus: inancınız olmadıkça anlamayacaksınız.

norman cohn: her akıllı yaratık kendi doğal kutsanmışlığı içindedir.

petrarca: kaç kez kendi sefaletim ve ölümüm üstüne düşündüm. nasıl gözyaşı selleriyle ağlamadan konuşabilmek için lekelerimi yıkamaya çalıştım ama şu ana kadar hepsi boş çıktı. tanrı gerçekten de en iyisidir, ben en kötüsüyüm.

gershom scholem: her insan, hepsi kendinin olan bir dünyanın kurtarıcısıdır. yalnızca ne görmeliyse onu görür ve yalnızca kişisel olarak ne hissetmesi gerekiyorsa onu hisseder.

dostoyevski: kendimi yaşlanmış bir çocuk olarak görüyorum, inançsızlık ve kuşkunun çocuğu. ölene kadar da böyle kalacağım herhalde, hayır bunu biliyorum. inanma özlemiyle çok işkence çektim ve gerçekten şimdi de çekiyorum; ikna edici entelektüel zorluklar önüme çıktıkça bu özlem daha da büyüyor.

richard s. westfall: insanoğlunun boş inançlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.

albert einstein mistikliğin "tüm sahici sanat ve bilimin en yaygını" olduğunu öne sürmüştür: "bizim için ulaşılmaz olan gerçekliğin gerçekten var olduğunu, kendisini bize en yüce bilgelikte ve en ışınlı güzellikte gösterdiğini, bizim kaba yeteneklerimizle bunun ancak en ilkel biçimleriyle anlayabildiğimizi bilmek, bu bilgi, bu duygu bütün sahici dindarlığın özüdür. bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, ben de dindar insanlar arasında yerimi alıyorum."

aristoteles'in dediği gibi, "öyle şeyler vardır ki onların görülmemeleri görülmelerinden iyidir."

5.09.2019

albert einstein

george sylvester viereck

1879'da almanya'nın ulm şehrinde doğan, kısmen orada, kısmen italya'da ve kısmen isviçre'de, isviçre ve alman vatandaşı olarak öğrenim gören einstein, uluslararası kıskançlıklara bir öğretmenin kavga eden öğrencilerine baktığı gibi bakıyor. politik olarak sosyalizme yakın. pasifizme nihai ideal olarak bakıyor.

yoksul bir yahudi, bir sosyalist ve bir pasifist olan einstein, sırtında bu dört engelin yükünü taşıyor. einstein, kendi çekingenliği de dahil olmak üzere tüm engelleri, beyin kuvveti ile fethediyor. mutlakiyet hariç hiçbir siyasi yönetimi reddetmiyor.

"bizim kendi geleneklerimizi feda etmemiz için hiçbir neden yoktur. standartlaştırma, yaşamın renklerini çalar. her etnik grubu özel geleneklerinden mahrum bırakmak, dünyayı büyük bir ford fabrikasına dönüştürmektir. otomobilleri standartlaştırmaya inanırım fakat insanlara bunu yapmaya inanmam. standartlaştırma, amerikan kültürünü tehdit eden büyük bir tehlikedir."

einstein'ın kaderle mücadelesi damağında acı bir tat bırakmamıştır. yüzünün her çizgisi bir nezaket göstergesidir. bunlar aynı zamanda boyun eğmeyen bir gururun göstergeleridir. bazı arkadaşları ve hayranları, onun birikimleriyle bir yazlık ev inşa etmeye karar verdiğini öğrendiler ve ona bir arsa armağan etmeyi teklif ettiler. ancak einstein başını sallayarak hayır demiş ve bir talmud bilgeliğiyle eklemiş:

"kabul ettiğimiz her hediye bir bağdır. bazen hiçbir şey vermeden elde ettiğimiz şeyler için en büyük ücreti öderiz."

her ne kadar dünyanın hakkında en çok konuşulan bilim insanı olsa da, einstein itibarını sermayeye çevirmeyi kesinlikle reddediyor. bir amerikan sigarasını desteklemesi istendiğinde kahkaha atmıştı. önerdikleri para, yazlık evinin masraflarını ödeyebilirdi fakat einstein, şöhretin onu diğerlerinden ayırdığını bilerek dürüstlüğünü ne pahasına olursa olsun korumak zorunda olduğunu düşünüyordu.

her fırsatta, onunla röportaj yapmak isteyenlerden kaçıyordu. utangaçlığı, inzivasını gerekli kılıyor, karısı da bu inzivayı teşvik ediyordu. kendisini zorlayan teklif ve istek yığınlarını kontrol edemiyor, ünlülerden gelen mektupları bile cevapsız bırakıyordu. ama bir arkadaşından gelecek en küçük nota bile cevap veriyordu. gelen cömert tekliflere rağmen, teorilerini ve hayatını, popüler tüketim için üretilecek herhangi bir kitapta sömürmelerine izin vermedi. her seferinde şunları söyledi:

"bilimden para kazanmayı reddediyorum. benim şöhretim, pamuk balyaları gibi satılık değildir."

einstein, kendisine sunulan matematiksel ve teknik problemleri, yaşadığı apartman dairesinin en üst katında bulunan tavan arasının ıssızlığında çözüyordu. küçük tavan arasına yıllar önce ilk kazandığı paralarla aldığı ilkel mobilyaları koymuştu.

einstein'ın bu gizli sığınağında tuhaf ve nadir eşyalar görmeyi umuyordum. bu tavan arası bir orta çağ sihirbazının laboratuvarına benzeseydi şaşırmazdım. hayal kırıklığına uğradım. einstein, doktor faust'u taklit etmiyor. birkaç kitap var, ayrıca birkaç resim. faraday, maxwell, newton.. ne bir daire ne de bir üçgen gördüm. einstein'ın tek aleti kendi kafası. kitaplara ihtiyacı yok. beyni onun kütüphanesi.

masasından sadece bir çatı okyanusunu ve gökyüzünü görüyor. burada spekülasyonları ile birlikte yapayalnız. burada, modern bilimde devrim yaratan teorileri kafasından birer pallas* gibi fışkırıyor. burada, hiç kimse onun düşüncelerinin uçuşmasını engelleyemez. eşi bile bu kutsal yere ürpermeden giremiyor.

"mutluyum çünkü kimseden bir şey istemiyorum. para umrumda değil. dekorasyonlar, unvanlar veya ayrıcalıklar benim için hiçbir şey ifade etmiyor. övgü istemiyorum. işimden, kemanımdan ve yelkenli teknemden başka bana zevk veren tek şey çalışma arkadaşlarımın takdiridir."

albert einstein, kafasını kesintisizce çalışmalarına gömmüyor. su sporlarını çok seviyor. en sevdiği oyuncağı, tüm modern teknik iyileştirmelere sahip bir yelkenli. yelkenlisiyle nehirlerde ve göllerde eğleniyor. rüzgarla savaşırken göreliliği ve dördüncü boyutu unutuyor. sprey saçlarının gümüşü içinde parıldadığında ve güneş meleksi yüzüne  vurduğunda, düşünceleri bükülen uzay-zamandan uzaklaşıyor.

profesör einstein, bir matematikçiden çok bir müzisyene benziyor. yarı özür dileyen hüzünlü bir gülümsemeyle itiraf etti:

"eğer bir fizikçi olmasaydım muhtemelen bir müzisyen olurdum. çoğunlukla müzik içinde düşünüyorum. hayallerimi müziğin içinde yaşıyorum, hayatıma müzik açısından bakıyorum."

neredeyse hiç halkın arasına çıkmıyor çünkü nereye giderse gitsin onu hemen tanıyorlar. popüler restoranlara yapılan tüm davetleri reddediyor. ancak şöhreti onu yalnızlık aramaya zorlasa da o sosyal bir insan. gerhart hauptmann ve profesör schrödinger gibi arkadaşlarıyla kendi yemek masasında sessiz sohbetler yapmayı çok seviyor. çok az okuyor. modern kurgu ilgisini çekmiyor. bilimde bile kendisini büyük ölçüde kendi özel alanıyla sınırlıyor.

"belli bir yaştan sonra okumak, zihni yaratıcı arayışlarından çok fazla saptırır. çok fazla okuyan ve kendi beynini çok az kullanan her insan, tembel düşünme alışkanlığına düşer. tıpkı tiyatroda çok fazla zaman geçiren bir adamın, kendi hayatını yaşamak yerine tiyatrodaki yaşamlara özenmesi gibi."

einstein kendi alanındaki her gelişmeyi büyük bir ilgiyle izliyor. bir bakışta bir denklem sayfasını okuma yeteneğine sahip olan einstein, yarım saat içinde yepyeni bir matematik sistemine hakim olabilir.

ona en büyük çağdaşlarının kim olduklarını sordum. esprili bir şekilde gözleri parlayarak cevapladı:

"bizim zamanımızın ruhu gotiktir. rönesans'ın aksine, birkaç öne çıkan kişiliğin hakimiyeti yoktur. 20. yüzyıl akıl demokrasisini oluşturdu. sanat ve bilim cumhuriyetinde, çağımızın entelektüel hareketlerinde eşit derecede önemli rol oynayan birçok insan vardır. önemli olan şey bireyden ziyade çağdır. galileo veya newton gibi baskın şahsiyetler yoktur. 19. yüzyılda bile diğerlerini geride bırakan birkaç dev vardı. bugün, genel düzey, dünya tarihinde hiç olmadığı kadar yüksektir; ancak duruşuyla diğerlerinden anında ayırt edilebilen yalnızca birkaç insan vardır."

"insanın en azından sınırlı bir anlamda özgür bir varlık olduğuna inanmıyor musunuz?" diye sordum. einstein hoşnut bir gülümsemeyle cevap verdi:

"schopenhauer'a inanıyorum. istediğimiz şeyi yapabiliriz ancak sadece yapmak zorunda olduğumuz şeyi isteyebiliriz. yine de pratikte, irade özgürlüğü varmış gibi davranmaya mecburum. medeni bir toplulukta yaşamak istiyorsam insan sorumlu bir varlıkmış gibi davranmalıyım. felsefi olarak, bir katilin suçundan sorumlu olmadığını biliyorum. bununla birlikte, kendimi hoş olmayan temaslardan korumak zorundayım. onu suçsuz olarak düşünebilirim ama onunla çay içmemeyi tercih ederim."

"bilinçaltına karşı tutumunuz nedir? freud'a göre, zihnimizin alt tabakasına kalıcı olarak kaydedilen ruhsal olaylar hayatımızı şekillendiriyor ve bozuyor."

"materyalist tarihçiler ve filozoflar ruhsal gerçekleri ihmal ederken freud da bu gerçeklerin önemini abartmaya meyillidir. psikolog değilim ama bana göre fizyolojik faktörlerin, özellikle iç salgı bezlerimizin kaderimizi kontrol ettiği açıktır. bütün sonuçlarını kabul etmeye hazır değilim; ancak freud'un çalışmalarını insan davranış bilimine son derece değerli bir katkı olarak görüyorum. bence onun yazarlığı psikologluğundan bile daha iyi. freud'un parlak tarzı, schopenhauer'dan bu yana emsali görülmemiş bir şeydir."

"insan çabasının hikayesinde ilerleme gibi bir şey var mıdır?"

"görebildiğim tek ilerleme organizasyondaki ilerleme. sıradan bir insan kendi deneyimlerinden önemli bir fayda sağlayacak kadar uzun yaşayamaz. öyle görünüyor ki, hiç kimse başkalarının deneyimlerinden de faydalanamıyor. hem baba hem de öğretmen olarak, çocuklarımıza hiçbir şey öğretemeyeceğimizi biliyorum. onlara ne yaşam bilgimizi ne de matematik bilgimizi iletebiliriz. her biri kendi dersini yeniden öğrenmeli."

"hayal gücünüze bilginizden daha çok güveniyorsunuz."

"hayal gücümden özgürce faydalanmama yetecek kadar bir sanatçıyım. hayal gücü bilgiden daha önemlidir. bilgi sınırlıdır. hayal gücü dünyayı kapsar."

"kendinize bir alman mı yoksa bir yahudi olarak mı bakıyorsunuz?"

"her ikisi de olmak oldukça mümkün, kendimi bir insan olarak görüyorum. milliyetçilik çocukça bir hastalıktır. insanlığın kızamığıdır."

"ben bir deterministim. dolayısıyla özgür iradeye inanmıyorum. yahudiler özgür iradeye inanır, insanın kendi hayatını şekillendirdiğine inanırlar. ben bu doktrini felsefi açıdan reddediyorum. bu bakımdan ben bir yahudi değilim."

"milliyetçiliğin yerine geçen ırka inanıyor musunuz?"

"ırk, en azından daha büyük bir birim oluşturur. yine de böyle bir ırka inanmıyorum. ırk sahtekarlıktır. tüm modern halklar hiçbir saf ırk kalmayacak kadar çok etnik karışımın bir araya gelmesidir."

ben, "alçak gönüllülüğünüz sizi yüceltiyor." deyince einstein omuzlarını silkeleyerek cevap verdi:

"hayır, ben hiçbir şey için övgü istemiyorum. her şey, başlangıç da son da, üzerinde kontrolümüz olmayan kuvvetler tarafından belirlenir. böcekler için olduğu kadar yıldızlar için de belirlenir. insanlar, sebzeler veya kozmik tozlar, hepimiz görünmez bir oyuncu tarafından uzaktan çalınan gizemli bir melodi ile dans ediyoruz."

einstein ayaklandı ve özür dileyerek ayrıldı. neredeyse gece yarısıydı. yaklaşık üç saattir konuşuyorduk. "kocamın," dedi bayan einstein, "önemli işleri var. ama gitmenize gerek yok. burada kalıp benimle konuşmaz mısınız?"

uzun süre konuştuk.

einstein tavan arasına çıktığında karısı onun kuyruğuna yapışmıyordu. einstein yalnız kalmak istediğinde ise bayan einstein kendisini onun hayatından tamamen siliyordu. bayan einstein kocasını uyumsuz temaslardan esirgiyor ve kutsal ateşi koruyan bir vesta bakiresinin bağlılığıyla kocasının zihin huzurunu koruyordu.

şüphesiz ki einstein, daha az fedakarlık yapan bir eşle, adını ölümsüzlerin arasına yazdıran böylesine keşifler yapamazdı. bu yüzden güneşi ve tüm yıldızları harekete geçiren aşk, albert einstein'ın dehasını yalnız yolunda ayakta tutar.

* pallas, zeus'un kafasından, bir balta darbesiyle dünyaya gelen yunan tanrıçasıdır. bakınız: pallas athena.

via evrim ağacı

18.05.2019

din

albert einstein

ilkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. varlığın o döneminde, olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası, az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkulan olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır. bu varlıkları bizden yana davrandırmak ve öfkelerini dindirmek için insanlar birtakım işler yapmayı, kurbanlar vermeyi düşünmüşler ve bunlar çağdan çağa aktarılarak bir inanç olmuştur.

çoğu zaman, önder, hükümdar ya da ayrıcalıklı bir sınıf, yeryüzündeki egemenliğini güçlendirmek için, ona dinsel görevler eklemiştir ya da politik gücü elinde tutan sınıfla din adamları sınıfı arasında bir çıkar ortaklığı kurulmuştur.

insanın ahlaksal davranışı, başkalarının acısını paylaşmasına, eğitime ve toplumsal ilişkilere etkin olarak bağlanmalıdır. bu davranışın dinsel bir temele hiç de ihtiyacı yoktur; insanların yalnız ölümden sonraki ceza korkusu ve ödül umudu ile kendilerini tutabileceklerini düşünmek insanlık için hiç de övünülecek bir şey değildir.

işte bu nedenlerden ötürü dini kurumların niçin bütün çağlarda bilimle savaştığını ve bilimden yana olanlara işkence ettiğini anlamak kolaydır.

9.11.2018

iskenderiye kütüphanesi

carl sagan


tarihimizde, bundan önce parlak bir bilimsel uygarlık umudu yalnızca bir kez belirmişti. iyonya'daki uyanışın kıvılcımladığı umudu sürdürenlerin sonraki kalesi iskenderiye kitaplığı'ydı.

bu kitaplıkta iki bin yıl önce antik çağın en parlak zihinleri matematik, fizik, biyoloji, astronomi, edebiyat, coğrafya ve tıbbın sistemli öğrenimine ilişkin temelleri atmışlardı. biz hâlâ o temeller üstüne bina kurmaktayız.

bu kitaplık, büyük iskender'in imparatorluğundaki mısır parselini devralan yunan kralları ptolemy'ler tarafından kurulmuş ve desteklenmişti. m.ö. 3. yüzyılda kuruluşundan yedi yüz yıl sonra yok edilişine dek eski dünyanın beyni ve kalbi iskenderiye kitaplığıydı.

iskenderiye yeryüzündeki kitap yayınının başkentiydi. tabii o zamanlar baskı makineleri yoktu. kitap pahalıydı. her bir kitap el yazmasıydı. kitaplık dünyadaki en iyi kitapların toplandığı merkez durumundaydı.


tevrat bize iskenderiye kitaplığı'nda yapılan yunanca çeviriler kanalıyla gelmiştir. krallardan ptolemy'ler servetlerinin büyük bir bölümünü yunanca yayımlanmış her kitabın satın alınması için harcadıktan başka afrika, iran, hindistan, israil ve dünyanın öteki ülkelerinden kitap almaya harcamışlardır.

iii. ptolemy euergetes sophokles'in, euripides'in ve aiskhylos'un ünlü büyük trajedi yapıtlarının asıllarını atina'dan ödünç almaya uğraşmıştı. atinalılar için bu trajedilerin asılları büyük bir mirastı. tıpkı shakespeare'in oyunlarının yazılı asıllarının ingiltere için büyük bir miras oluşu gibi. bu trajedilerin el yazmalarını atina'dan dışarıya çıkarmak istememişlerdi. fakat ptolemy büyük bir miktar parayı depozito olarak verince atinalılar trajedilerin asıllarını ödünç vermeye razı oldular. ne var ki, ptolemy bu kağıt tomarlarına altın ya da gümüşten daha çok değer veriyordu. depozitonun yanmasına razı oldu ve kitapların orijinallerini kitaplıkta alıkoyarak çerçeveletti. buna içerleyen atinalıların kızgınlığı ancak ptolemy'nin ezile büzüle adı geçen yapıtların yazdırılmış kopyalarını vermesiyle birazcık yatıştı. bir devletin bilgi uğruna böylesine çaba harcadığı çok enderdir.

ptolemy'ler yalnızca bilgi koleksiyoncuları değillerdi. bilimsel araştırmayı da teşvik ve finanse ederek yeni bilgi üretimine olanak sağlarlardı. bu girişimler çok iyi sonuçlar verdi. eratosthenes yerkürenin çevresini doğru olarak hesapladı, haritasını çizdi ve ispanya'dan batıya doğru sefere çıkılırsa hindistan'a varılabileceği görüşünü savundu.

hipparchus yıldızların varlığa kavuştuğu, yüzyıllar boyunca yavaştan devindikleri ve sonunda ölüp gittikleri görüşünü ortaya atan ilk kişiydi. yıldızların konum değiştirmelerini ve büyüklüklerini bir liste olarak çıkaran ve değişiklikleri saptayan da odur.

euclid'in geometri kitabından insanlık yirmi üç yüzyıldır yararlanıyor. bu yapıt kepler'in, newton'un ve einstein'in bilimsel ilgisini uyandırma işlevi de gördü. galenus'un yaraların kapanması ve anatomi üzerine yazdıkları, rönesans dönemine dek tıpta egemen görüşler olarak kabul edildi. daha nice örnekler sayılabilir.

iskenderiye batı dünyasının tanık olduğu en büyük kentti. tüm toplumlardan insanlar buraya yaşamaya, ticaret yapmaya, öğrenmeye gelirlerdi. herhangi bir gün limanına bakılacak olsa, tüccarları, turistleri ve öğrenime gelmiş hocaları görmek mümkündü.

burası yunanlıların, mısırlıların, arapların, suriyelilerin, yahudilerin, perslerin, finikelilerin, nubyalıların, gallerin ve iberyalıların eşya ve fikir değiş tokuş ettikleri bir merkezdi. belki burada kozmopolit sözcüğü gerçek anlamına kavuştu: bir ulustan değil, evrenden, kozmostan gelen herkes, bir başka deyişle, "evren ya da kozmos yurttaşlığı" anlamında kullanılıyordu.

mısır'ın büyük iskender'den sonraki yunan kralları öğrenim sorununu ciddiye alırlardı. yüzyıllar boyu bilimsel araştırmaya destek oldular ve kitaplıkta çağın en büyük beyinleri için çalışma ortamı hazırladılar. iskenderiye kitaplığında her konu için ayrılan on geniş hol bulunuyordu. botanik bahçesi, hayvanat bahçesi, kadavra inceleme odası, rasathanesi vardı. dinlenme saatlerinde açık tartışmaların yapıldığı büyük yemek salonunu suların aktığı çeşmeler süslemekteydi.

kitaplığın kalbi, kitap koleksiyonuna ayrılan bölümüydü. koleksiyon uzmanları dünyanın birçok kültür ve diline ait kitapları tararlardı. yabancı ülkelere adam gönderip kitaplıklardaki kitapları toptan satın alırlardı. iskenderiye'ye demirleyen yabancı gemiler kaçak eşya için değil, acaba kitap mı kaçırıyorlar diye aranıp taranırlardı. her biri elle yazılmış papirüs tomarı olmak üzere kitaplıkta o zamanlar yarım milyon kitap bulunduğu sanılıyor. bazen papirüs tomarlarının kopya edilmek üzere alındığı da olurdu.

bütün bu kitaplara acaba ne oldu? bunları yaratan klasik uygarlık yok oldu ve kitaplık kasten tahrip edildi. bu eserlerden yalnızca küçük bir bölümü kalmıştır. bazılarının da insanın içini burkan bölük pörçük parçaları. günümüze kalan bu bölük pörçük parçalar bile insan zihnini uyarıcı ne denli zengin bilgiler taşıyor, bir bilseniz! örneğin, kitaplığın raflarından birinde bulunduğunu bildiğimiz sisamlı astronomi bilgini aristarchus'un kitabında, yerküremizin gezegenlerden bir tanesi olduğuna ve onlar gibi güneş'in etrafında döndüğüne ve yıldızların çok uzaklarda olduklarına değiniliyordu.

bu ifadelerin hepsi de doğru olduğu halde, sözü edilen gerçeklerin yeniden bulunması için iki bin yıl daha beklemek zorunda kaldık. aristarkus'un bu eserinin kaybına duyduğumuz üzüntüyü, daha başka konulardaki kayıplar için de yüz binler sayısıyla çarparsak, klasik uygarlığın yarattığı görkemi ve mahvının trajedisini algılamaya başlayabiliriz.

çağdaş dünyamızın tohumları burada atılmıştır. bunların kök salıp filizlenmesi neden durdu sonradan acaba? niçin batı bin yıllık bir karanlık döneme girdi ve iskenderiye'deki yapıtların keşfedilip ortaya çıkarılması kristof kolomb ve kopernik dönemine kadar gecikti? bu sorulara yalın bir yanıt veremem. fakat şunu söyleyebilirim:

kitaplığın tarihi boyunca ünlü bilim adamlarıyla öğrencilerden herhangi birinin, toplumlarının siyasi, ekonomik ve dinsel düşüncelerine karşı çıktığına ilişkin tek bir kayda rastlanmıyor. yıldızların varlığı ve bu varlığın sürekliliği tartışılıyordu. oysa köleliğin adalete uygun olup olmadığı tartışılmıyordu. bilim ve öğrenim genellikle çok küçük bir mutlu azınlığın ayrıcalığıydı. kentteki halkın çoğunluğu kitaplıktaki buluşlar hakkında en küçük bir bilgiye sahip değildi. yeni buluşlar açıklanmadığı ve halka mal edilmediği için araştırma ve buluşlardan halk pek az yararlanmış oluyordu.

makineler ve buhar teknolojisindeki buluşlar, çoğunlukla silahların geliştirilmesinde uygulanıyor, batıl inançların dürtüklenmesinde ve kralların eğlendirilmesinde kullanılıyordu. bilginler hiçbir zaman makinelerin gücünü halkı özgürlüğe kavuşturma açısından değerlendirmediler. antik çağın bilimsel çalışmalarından halkın yararlanabileceği pratik buluşlara ender olarak geçilmiştir. bilim halk yığınlarının ilgisine sunulmamıştı. durgunluğa, kötümserliğe ve mistisizmin en süfli biçimlerine karşı terazinin öteki kefesini bastıracak bir çaba harcanmadı. ve sonunda halk güruhu kitaplığı yakmaya geldiğinde onları durdurabilecek kimsecikler yoktu.

iskenderiye kitaplığı'nın kuruluş yıllarında yaşayan theophrastus, "kutsal'ın karşısında batıl inanç korkaklıktır." diye yazmıştı.

atomların yıldızların göbeğinde üretildiği, her saniye binlerce güneşin varlığa kavuştuğu, yaşamın güneş ışığı ve şimşek çakışıyla genç gezegenlerin sularında ve havasında kıvılcımlandığı, biyolojik evrim harcının samanyolu'ndaki bir yıldızın patlamasından üretildiği, bir galaksi kadar güzel bir varlığın yüz milyarlarca kez şekil aldığı bir evrende yaşıyoruz. kuasarların, kuarkların, kar yaprakçıklarının ve ateş böceklerinin bulunduğu ve kara deliklerin, başka evrenlerin, radyo mesajları şu anda yeryüzüne belki de gelmekte olan yerküre dışı uygarlıkların bulunabileceği bir kozmostayız.

batıl inançların ve sahte bilimin insan kişiliğinin ayrılmaz parçası olan bilimin yanında ne denli sönük kaldığı ortadadır.

doğanın her yanı bize büyük bir gizi açığa vuruyor ve hayranlık duygumuzu kamçılıyor. theophrastus haklıymış. gerçek evrenden korkanlar, ne idüğü belirsiz bilgiyi tafrayla satmaya kalkanlar, kolay edinilen batıl inançların konforuna sığınacaklardır. dünyayla göz göze gelmektense ondan gözünü kaçıranlardır bunlar. oysa kozmosun dokusunu ve yapısını keşfetme cesaretini gösterenler, kendi istek ve önyargılarına uygun bulmasalar bile onun en derin gizlerine inebileceklerdir.

yeryüzünde bilimle meşgul olan başka bir tür yoktur. insanın icat ettiği bir yoldur bilim ve doğal ayıklama sonucu insanoğlunun beyin kabuğunda gelişmesinin bir tek basit nedeni vardır: çünkü belli bir işleve sahiptir. mükemmelleşmiş değildir; bir araçtır sonuçta. yanlış kullanılabilir. ama şimdiye dek icat edilmiş en iyi araçtır: kendi kendini düzeltebilen, çalışan ve her konuya yatkın. iki kurala sahiptir. birincisi: kutsal kabul ettiği gerçek yoktur. her öneri eleştirerek incelenmelidir. tepeden inme, otoriter savlar değersizdir. ikincisi: olaylarla bağdaştıramadığı her şeyi gereksiz kılar.

hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

3.11.2018

yürekte ispanya

pablo neruda

denizden ve adalardan da engindir insan.

"bütün bilim aslında günübirlik düşüncenin bir çeşit arınmasından başka bir şey değildir." (albert einstein)

"hiçbir çıkar ummadan, kişisel ölüme karşı kazanılmış bir zafer; hayattır neruda'nın türkülerinin içeriği. kendi içinde yeniden doğar; doğuşuyla da anaerkil maddeyi yeni bir kavrayışla ele alır. o ananın oğludur; ve doğal olan her şey -toz, bitki, hayvan, insan- kardeşidir, kılavuzudur. karamsar anlarında kendi kendine sormuştur neruda: insan nedir? diye, sürüp gidebilen, yok edilemeyen hayat nerede? diye. yalnız ölüler yanıtlamıştır bu sorusunu. ama sonraları, "macchu picchu doruklarında", anaerkil amerika'nın yüreğinde, beynindeyken görüşüyle karşılaşmıştır. mısır koçanı yükselmiş sonra alçalmıştır yine; su uçmuş, ve sonra karla inmiştir; kil ile boyanmış eli kilden çıkmış ve kil ile bir olmuştur yine; insanın ve yıldırımın beşiği birdir. sevgiyle, "yeryüzüyle kanatlanmış minicik hayat"la var olabilmiştir. bir ölüm ve bir hayat vardır: ne sizin hayatınız, ne benimki, ama her varlığın, her şeyin hayatı timsahın anasının, taç yapraklarının, su zambağının, bizim seslerimizle konuşan, damarlarımızda kanları akan geceyle ve yağmurla kararmış binlerce bedenin hayatı.

doğa orada çarptı beni, sert viski içmişim gibi. on yaşında bile değildim, ama bir ozandım daha o zamandan.

şiire adım adım yaklaştık, bu dünyanın varlıkları, şeyleri arasından: sevginin kör bir uzantısında var olan her şeyin tümüne bir şey eklenmeden hiçbir şey çekip alınamaz.

montesinos eski ispanyol barokundan söz ederken, "kendine hiçbir şeyi çok görmemenin sanatıdır." demişti.

15.11.2017

bilim yolunda

richard dawkins: yetişkin bir inek, ahlak açısından, her türlü makul ölçüte göre, doğmamış bir bebekten daha çok sevgi ve yakınlığımızı hak eder. öte yandan, kürtaj doktoruna "cani!" diye haykıran yaşam yanlısı kişi, evine gidip bifteğini afiyetle yer. dr. doolittle ile büyümüş olan bir çocuğun gözünden bu çifte standart kaçmaz. kutsal kitap ile büyütülmüş bir çocuksa elbette bunu göremez.

alison gopnik: bilimde çocuklar gerçekten de bir kadın için en büyük engeldir. bilim kurumları kadınların hem çocuk yetiştirip hem bilim hayatını sürdürmelerini çok güçleştirmektedir. şimdi düşünüyorum da ben ya psikolojiye yatkın bir felsefeci ya da felsefeye yatkın bir psikolog olmaya yazgılıydım. ama koşullar birazcık farklı olsaydı, pekala ya küskün bir kreş öğretmeni ya da bir üniversite hocasının karısı olabilirdim.

lee smolin: einstein'ın bana çekici gelen düşüncelerinden biri, bir bilim adamı olarak insanın gündelik hayatın belirsizliği ve acılarını aşabileceği idi. doğanın yasalarını kavrayarak, insan yaşamının kısa süreli uğraşlarına göre dünyanın çok daha kalıcı ve güzel bir yönüyle bağ kurabilirdiniz.

jaron lanier: doğal ya da somut dünyayı kucaklarken daha eşitlikçi oluruz; çünkü inancımız hiç kimseyi dışlamamızı gerektirmez. ama bunu yaparken, bize birer birey olarak değer kazandıran ve hayatlarımıza çeşni ve anlam katan öznel dünya deneyimimizi önemsizleştiririz. öznelliği öne çıkardığımız zamansa karşıt inanç topluluklarına bölünme tehlikesiyle karşılaşırız. geriye baktığımda, bu ikilemin çocukluğumda boğuştuğum yalnızlığı nasıl artırmış olduğunu görebiliyorum. çocukluğum devam ediyor.

3.08.2017

dünyayı nasıl görüyorum?

albert einstein

biz dünyalıların ne garip bir durumu var! burada kısa bir süre için bulunuyoruz. niçin geldiğimizi bilmiyoruz; yalnızca zaman zaman sezer gibi oluyoruz. ama çok derinlere gitmeden, günlük yaşam bakımından başkaları için var olduğumuzu biliyoruz: önce bütün mutluluğumuzu gülümsemelerine ve rahatlarına bağladığımız kimseler için, sonra da yakından tanımadığımız ama kaderlerine sevgiyle bağlı olduğumuz bütün insanlar için.

iç ve dış hayatımın, ölü ya da diri bütün insanların emeğine bağlı olduğunu, aldığım ve hâlâ almakta olduğum şeyleri aynı ölçüde var gücümle vermeye çalışmam gerektiğini her gün durmadan düşünüyorum. azla yetinmek gereğini duyuyorum ve çoğu kez başkalarına gereğinden fazla iş yüklediğimi düşünüp üzülüyorum. bana öyle geliyor ki, toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir. bu ayrılıklar, aslında zorbalığa dayanmaktadır. ayrıca şuna da inanıyorum ki, sade ve kendi halinde bir yaşayış, beden ve kafa bakımından herkes için daha iyidir.

insanın felsefi anlamdaki özgürlüğüne hiç de inanmıyorum. her birimizin davranışları, yalnızca dış baskıların değil, içten gelen birtakım zorunlulukların da etkisindedir. schopenhauer'in "bir insan istediğini yapar ama istediğini isteyemez." sözü ta gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki, gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. bu düşünce, insanın kolayca elini kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır; gerek kendimizi, gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humour'a (gülen düşünceye) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

insan hayatının, varoluşun anlamını ya da amacını araştırmak, nesnel bakımdan saçma gelir bana öteden beri. bununla birlikte, herkesin davranış ve yargılarını yöneten birtakım ülküler vardır. bu bakımdan, rahatlık ve mutluluğa hiçbir zaman birer amaç gözüyle bakmadım. böyle bir ahlaksal temel domuz sürülerine yaraşır daha çok. yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesaret veren ülküler iyilik, güzellik ve doğruluk olmuştur. aynı inançları paylaştığım insanlarla birlik olduğumu duymasam, sanat alanında ve bilim araştırmalarında hiçbir zaman ulaşılamayacak bir amaca yönelmesem hayat bana bomboş gelebilirdi. nice insanların her gün ardına düştükleri mal mülk edinme, kolay başarı kazanma, süslü püslü yaşama hırsı çocukluğumdan beri tiksinti uyandırmıştır bende.

bende coşkun bir toplumsal adalet ve sorumluluk duygusu vardır ama, nedense insanlara ve insan topluluklarına doğrudan doğruya bağlanma isteği hemen hiç yoktur. ben tek başına düşünen bir insanım. dar anlamıyla hiçbir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne anayurda, ne dostlar çevresine ne de aileye. bütün bu bağlara karşı hiç eksilmeyen bir yabancılık ve yalnızlık duygusu beslemişimdir. bu duygum yaşlandıkça daha da artmıştır. insan vahlanarak da olsa, başkalarıyla anlaşma ve uzlaşmanın bir sınırı olduğunu açıkça görür. bunu gören, gerçi iç temizliğini, kaygısızlığını az çok yitirir ama buna karşılık, başkalarının düşüncelerinden, alışkanlıklarından ve yargılarından geniş ölçüde bağımsız kalır ve kendi dengesini hiç de sağlam olmayan bir temel üstüne kurmaya kalkmaz.

benim politik ülküm demokratik ülküdür. herkes saygı görmeli ama hiç kimseye tapılmamalıdır. bana karşı insanların gereğinden çok saygı ve hayranlık göstermesi talihin bir cilvesidir. bunda benim kabahatim olmadığı gibi, hak etmiş de değilim bunu. bu aşırı saygı, benim cılız gücüm ve ardı arkası gelmez didinmelerimle bulduğum birkaç düşünceyi anlamakta zorluk çekmelerinden kaynaklanıyor olsa gerek.

çok iyi biliyorum ki, herhangi bir örgütü gerçekleştirmek için, bir tek kişinin düşünmesi, buyurması ve toptan sorumluluk yüklenmesi gerekir. ama yönetilenler baskı altında olmamalıdır, yöneticilerini seçebilmelidirler. zorbalığa dayanan otokratik bir düzen kısa zamanda bozulur. çünkü zorbalık ruhça aşağılık insanları çeker ve zorbaların yerine haydutların geçmesi şaşmaz bir yasadır. bu yüzden, bugün italya'da ve rusya'da gördüğüm böylesi düzenlerin var gücümle karşısındayım.

bugünkü avrupa'da demokrasi yolunun gözden düşmesinin nedeni, demokrasinin temel düşüncesi değil, hükümetin başındakilerin kolay değişkenliği ve oy mekanizmasının kişileri tek tek hesaba katmayan niteliğidir. ama bence abd bu bakımdan doğru yolu bulmuştur. uzunca bir süre için seçilmiş sorumlu bir başkanları vardır ve bu başkan sorumluluğunu etkin olarak taşımasına yetecek güçten yoksun değildir.

buna karşılık, bizim politik sistemimizde insanın hastalık ya da yoksulluk hallerinde gördüğü geniş ilgiyi değerli buluyorum. insanlığın çarklarında, bana gerçekten önemli görünen devlet değil, yaratıcı ve duygun bireyin kişiliğidir. soylu ve yüce olanı yaratan odur. çoğunluksa düşüncede budalalığa, duygularda şaşkınlığa düşebilir.

bu konu beni sürü haline gelen insan topluluklarının en kötüsünden, hiç sevmediğim ordudan söz açmaya götürüyor. eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa o, değersiz bir yaratıktır. kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. emirle gelen kahramanlıktan, bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nefret ediyorum.

ben savaşı ve o soğuk silahları öylesine tiksindirici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi. benim anlayışıma göre sıradan bir cinayet, savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir.

buna rağmen, insanlara o kadar güvenim var ki, bence bu umacı çoktan yeryüzünden kalkmış olurdu, eğer okul ve basın yoluyla dünyanın çıkarcı iş çevreleri ve politikacıları halkların sağduyusunu sistemli olarak yanıltmasalardı.

29.07.2017

albüm

adam fawer: edison puştun tekiydi.

v.s. naipaul: gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

felicien challaye: konfüçyüs'ün öğretisi insandaki akla hitap eder. bu öğretide hiçbir gizemcilik, doğaüstü güçlere hiçbir çağrı yoktur. ölümünden az önce müritlerinden biri dua etme önerisinde bulunur. üstat, şu yanıtı verir: "benim duam, yaşamımdır."

memet fuat: derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

paul auster: james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

saul bellow: tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

oğuz atay: derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

5.06.2017

dünyamıza bakış

albert einstein

bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

buluşlar, keşifler yalnız özgür insanlara vergidir; yalnız onlar yaratabilir biz modern insanların hayatını yaşanmaya değer hale getiren düşünce eserlerini.

batı avrupa kişi özgürlüğünü başarıyla savunup bilgi ve buluşların ilerlemesini sağlamıştır. çünkü kendi varlığına saygısı olan bir insan için hayat bu özgürlük olmadan yaşanmaya değmez. bu özgürlük olmasaydı ne shakespeare, ne goethe, ne newton, ne faraday, ne pasteur ne de lister yetişirdi. o olmasa, ne halk için konforlu evler olurdu, ne demiryolları, ne telsiz-telgraf, ne salgınlara karşı korunma çareleri, ne ucuz okuma kitapları, ne kültür ne de herkese açık sanatlar. hayatın belli başlı gereksinmelerini karşılayacak gereçleri meydana getirmek için insanın çabasını kolaylaştıracak makineler olmaz, çoğu insan eski asya zorbalarının zamanındaki köle hayatını yaşardı.

her hükümet özü bakımından bir kötülük taşır kendinde. yani soysuzlaşarak zorbalığa kaymaya elverişlidir.

koyun sürüsü gibi kitleler, iki hafta içinde gazeteler tarafından öylesine bir heyecan ve telaşa düşürülebilir ki, bu insanlar başta bulunan bu işlerle ilgili birkaç partinin değersiz amaçları uğruna ölmek ve öldürmek için üniformaları geçiriverirler sırtlarına.

insan hakları içinde, pek sözü edilmese bile, büyük önem kazanması kaçınılmaz olan bir hak daha vardır: bireyin yanlış ya da zararlı saydığı eylemlere katılmama hakkı ve ödevi. bunun en önemli örneği de askerlik hizmetine katılmayı reddetmektir.

zorunlu askerlik görevi bana bugün uygar insanın yoksun bulunduğu birey saygısının nasıl ortadan kalktığını gösteren en kötü belirtisi olarak görünüyor. bir mızıkanın ardından sıra sıra yürümekten zevk alan kimseyi adam yerine koymam. onda bir beyin olmasa da olur.

bilinçli olarak savaşmamayı seçen kişi devrimci bir kişidir. yasalara karşı gelmeye karar vermekle toplumun ilerlemesi uğrunda çalışmak gibi en önemli bir ülküyü kişisel çıkarlarından üstün tutmuş oluyor demektir. çok güç durumlarda toplumsal ilerlemeyi sürdürmenin tek yolu budur.

oldukça önemli bir sorunla karşı karşıya bu ülkenin aydınları. gerici politikacılar bir dış tehlike sözünü ileri sürerek her türlü aydınca davranışa karşı kamuoyunda bir kuşku havası yaratmışlardır. bu kadarını başardıktan sonra şimdi de öğretim özgürlüğünü sınırlayıp boyun eğmeyen aydınları işlerinden etmeye, onları aç bırakmaya yelteniyorlar.

insanlar neye layıksa onu elde ederler sonunda.