29.6.13

uzun lafın kısası

alain: umut etmek mutluluktur.

çehov: namuslu, dürüst insanların ne kadar az olduğunu anlamak için herhangi bir iş yapmaya kalkışmak yeter.

montesquieu: azgelişmiş ülkeler kendi ordularının işgali altındadır.

fernando pessoa: en yücelerimizin tek üstünlüğü, her şeyin boş ve kaypak olduğunu daha iyi biliyor olmalarıdır.

henry miller: insanların günah ve suç dedikleri şeylerin hiçbir son anlamı yoktur.

johannes mario simmel: öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanların davranışlarında insanlıktan eser yok.

la rochefoucauld: öyle kusurlar vardır ki, iyi kullanıldılar mı erdemden de fazla parlar.

michel tournier: insanlar böyledir işte: sevdiklerine ve gurur duyduklarına nefret ettiklerinden ya da hor gördüklerinden daha çok acı çektirmenin bir yolunu bulurlar.

paul auster: kapitalist dünya insanların değil, nesnelerin dünyasıdır.

sandor marai: insanlar hiçbir şeye, menfaat gütmeyen bir arkadaşlığa duydukları kadar büyük bir özlem duymazlar.

thomas bernhard: yaşam, insanın kim olursa olsun ve ne yaparsa yapsın yitirdiği bir davadır.

sevan nişanyan: terk edip gitmenin özgürlüğüyle sarhoş olan birini kavgada yenemezsin. seni sıfırlar geçer. sırf zevki için kavgayı tırmandırır, tahmin bile edemeyeceğin seviyelere taşır. kırılırsın.

27.6.13

bir diktatörün gözyaşları

zülfü livaneli

bir orta çağ zindanına benzeyen ve kararmış taşlarıyla, uzaktan görünen ege denizi'ne hiç yakışmayan bir kale. demir parmaklıklı hücrede yatan yaşlı adam ege'yi göremiyor. sadece dalga seslerini dinliyor ve yıllardır yattığı bu hücrede her gün yakınıyor:

"tanrım beni niçin türk olarak yaratmadın?"

bu kale yunanistan'da. hücrede kaderine lanet okuyan yaşlı adam ise papadopulos: 1967'deki ihtilal lideri, yunan cuntasının başı.

ihtiyar ve yorgun kafasını, 17 senedir yattığı hücrenin taş duvarlarına vurarak parçalamak istiyor. çünkü içinde isyan duyguları kabarmakta:

"zeus'un bütün yıldırımları yunanistan'ın, ellada'nın üstüne yağsın. neden türk olarak yaratmadın beni?

17 senedir sürdürdüğü hücre hapsinin yavaş yavaş çürüttüğü bu ihtiyar asker, ege denizi'ni göremiyor ama aynı denizi bir başka ihtilal liderinin keyifle seyretmekte olduğunu biliyor. hem de "cafe turkiko"sunu höpürdeterek. ve dahi yazlık hasır şapkası ve bastonuyla çıktığı yürüyüşlerde yolu kesilip akın akın gelen halk yığınları tarafından eli öpülerek.

papadopulos'un yaşlı yüreği bu adaletsizliğe dayanamayıp çatlayıverecek bugünlerde. yalnız o mu? general galtieri de arjantin'de kıskançlıktan aklını oynatacaktı. diğerleri de. portekiz'de salazar'ın ruhu cehennem ateşleri içinde kıvranmakta. münkir, nekir topuzunu indirdikçe "yani benim bütün suçum türk olmamak mı?" diye inlemekte ki, neredeyse zebaniler bile rikkate gelip kanlı yaş dökecekler. ya yerin dibine batırılan franco? bu ispanyol generalin günahı neydi? ne istediler adamcağızın anısından? hele mussolini'ye ne demeli? ne vardı adamcağızı bacağından asacak? alt tarafı o da herkes gibi birazcık diktatörlük yapmış, biraz "vatan kurtarıcılık" oynamıştı. bunda bu kadar kızacak ne vardı canım!

anlı şanlı komutanlar pek de haksız değiller yakınmalarında. bütün bu diktatörler, ihtilal liderleri türk olsalardı, başlarına bunların hiçbiri gelmeyecekti. bir sahil kasabasında yaptırdıkları güzel köşklerinde asude bir hayat süreceklerdi. o kasabanın halkı ve yerli turistler, bu ihtilal liderinin elini öpmek için karakola başvuracak ve oradan aldıkları izinle cumartesi günleri, evinin önünde kuyruk oluşturacaklardı. okul çağındaki çocuklarını, "büyük adam"ı görmesi için kuyrukta bekleten ana babalar, sıra gelip de salya sümük diktatörün ellerine saldırırken, kendilerine bu mutluluğu bağışlayan yüce tanrı'ya ve yüce lidere minnet duyacaklardı.

eğer bu zavallı diktatörler türk olsalardı, bulvarlara, caddelere adları verilecek ve yunanistan, ispanya, italya, arjantin, almanya, portekiz gibi kendi ülkelerinin özgür ve demokrat basını onlardan saygıyla söz edecek, demeçlerini yayınlayacak, bağlılık bildirecekti. ömür boyu giydikleri üniformalardan kurtulmuş olarak, erkek moda dergilerinde gördükleri birçok kılığı uygulayarak otel, tesis açma törenlerine katılacak ve sevgili yurttaşlarının candan alkışlarıyla mest olacaklardı.

zavallı diktatörcükler!

ihtilal yapmanın meşru ve saygıdeğer olduğu bir ülkeyi seçemediler. şimdi zindanda çile doldurarak, hakaret görerek, heykelleri yıkılarak, mezarlarına tükürülerek acı çeksinler bakalım.

ihtilal dediğin türkiye'de yapılır. başka yerde yaparsan hesabını sorarlar adamdan. at, avrat, silah ve ihtilal tarihten önce de var olan necip türk milletinin yüksek karakterini simgeleyen temel taşlarıdır. bunlarsız olmaz.

peki uygar dünyanın, ihtilalcileri hapseden ülkelerle, onların elini öpen ülkeler arasında gördüğü fark mı? o da ayrı konu. bu işin sonunda, ya ihtilalciler kaybedip halk kazanıyor ya da tam tersi oluyor.

26.6.13

diva

lale müldür


yaşayan herkes isis'in kanından bir damladır
sen nasıl değiştiriyorsun sonra böyle
kalbimi çaldığını söylüyorsun
peki ben neyim, neyin oluyorum senin
dokunma bana, kalbimin irislerini anla
damlara atılan irisler kötü güçlerden koruduğu için
ben bir ikon değilim, daha yumuşak davran bana
ben hak etmiyorum aslında yaşamayı
suçluyum ben, underground'um
uyuşmaz kanım sizlerle
siz de beni her incitecek şeyi arayıp buluyorsunuz
nedir öldürmek mi istiyorsun
ben çoktan öldüm oysa
beni aynada görseniz anlarsınız bunu
ben paris'te yıllar önce öldüm
sabıkam var intihardan
iris getirmeyin bana, aldatıcı yüzlerinizi de
paylaşacak bir çorba ve sahici yüzünüzü getirin
bir hançer getirin kınından yeni çıkmış
marienbad'da değiliz
bana tam kendinizi getirin ve benim kim olduğumu unutun
ben iris'in kanından bir damlayım
iris gibi ben de soğuk yerlere uzanıp donup kalacağım
işte o zaman soğuk bir tül çarpacak sizi
ve götürecek sizi uzak anılara
ben sizi çok iyi anlıyorum
siz ne diye anlamıyorsunuz beni
ellerimde çok kan var diye mi
ama o kanlar isis'in kanları
anlıyor musunuz
söyleyin gerçekten anlıyor musunuz
alın size kanlarla örülmüş bir iris

23.6.13

logoterapi

viktor emil frankl

her çağın kendine ait ortak nevrozu vardır ve her çağ, bununla başa çıkmak için kendi psikoterapisine ihtiyaç duyar. günümüzün kitle nevrozu olan varoluşsal boşluk, özel ve kişisel bir nihilizm şekli olarak tanımlanabilir.

"logos", "anlam" anlamına gelen yunanca bir sözcüktür. logoterapi, insan varoluşunun anlamı kadar insanın böyle bir anlama yönelik arayışı üzerinde de odaklaşmaktadır. logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.

insanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. ihtiyaç duyduğu şey, her ne pahasına olursa olsun, gerilimi boşaltmak değil, onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir anlamın çağrısıdır.

nietzsche: yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.

psikanaliz sırasında hastanın divana uzanıp bazen söylenmesi hiç hoş olmayan şeyleri anlatması gerekir. logoterapide ise hasta dik oturabilir; ama bazen duyulması hiç hoş olmayan şeyleri duyması gerekir.

logoterapi daha çok gelecek üzerinde, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerinde odaklaşır. gerçekten de logoterapi anlam merkezli bir psikoterapidir. aynı zamanda logoterapi, nevrozların gelişmesinde böylesine büyük bir rol oynayan bütün kısır döngülü oluşumları ve geri denetim mekanizmalarını odaktan çıkarır. böylece nevrotik bireyin tipik benmerkezciliği, sürekli olarak beslenmek ve pekiştirilmek yerine, parçalanma sürecine girer.

logoterapide hasta, yaşamının anlamıyla karşı karşıya getirilir ve gerçekte bu anlama yönlendirilir. ve hastanın bu anlamın farkına varmasını sağlamak, nevrozunu yenebilme yetisine oldukça katkıda bulunabilmektedir.

logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz:

1. bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak
2. bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek
3. kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

bunlardan ilki yani başarı yolu oldukça açıktır. yaşamda anlam bulmanın ikinci yolu, bir şey -iyilik, doğruluk, güzellik- yaşamak, doğayı ve kültürü yaşamak, son ve bir o kadar önemlisi de olanca eşsizliğiyle bir insanı yaşamaktır. yani onu sevmektir.

bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir. hiçbir kimse sevmediği sürece bir başka insanın özünün tam olarak farkına varamaz.

yaşamda bir anlam bulmanın üçüncü yolu, acı çekmektir. artık bir durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğimiz zaman kendimizi değiştirme yoluna gideriz. acı, bir özverinin anlamı gibi, bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkar.

logoterapinin temel ilkelerinden birisi, insanın temel uğraşının haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmak olmasıdır. insanın, elbette acısının bir anlamı olması koşuluyla, acı çekmeye hazır olmasının nedeni budur.

bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok. çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez.

süper anlam kavramının ötesine geçen bir psikiyatrist, er ya da geç, altı yaşındaki kızımın beni şu soruyla utandırması gibi, hastaları tarafından utandırılacaktır: "neden 'iyi' tanrıdan söz ediyoruz?" kızımın bu sorusu üzerine, "birkaç hafta önce kızamığa yakalanmıştın ve iyi tanrı seni iyileştirdi." ne var ki küçük kız yanıtı yeterli bulmamıştı, hemen yapıştırdı: "peki, ama lütfen baba, unutma: her şeyden önce bana kızamığı gönderen o."

insan, tamamen koşullandırılmış ve belirlenmiş değildir; daha çok, ister koşullara boyun eğsin, ister karşı gelsin, kendini belirlemektedir. başka bir deyişle, insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. insan var olmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun ne olacağına, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.

bir insanı, ona en küçük bir özgürlük kırıntısı bırakmayacak şekilde koşullandıracak hiçbir şey yoktur. bu nedenle, ne kadar sınırlı olursa olsun, nevrotik, hatta psikotik olaylarda bile insana bir parça özgürlük kalır. gerçekten de, hastanın en derinlerdeki çekirdeğine psikoz bile dokunamaz.

insan, bir şeyler arasında değildir; şeyler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. mevcut yetilerinin ve çevrenin sınırları dahilinde, neyse, onu kendinden yaratmıştır. örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan laboratuvarda ve bu sınav alanında yoldaşlarımızdan bazıları domuz gibi davranırken, bazılarının da aziz gibi davrandıklarına tanık olduk. insanı içinde her iki potansiyel de vardır; hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara bağlıdır.

insan, auschwitz'in gaz odalarını icat eden varlıktır; ama dudaklarında duayla ya da shema yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır.

sınıfta

oğuz atay

zil çaldı, tekrar sınıfa girdim. teneffüsü koridorda, murat'la birlikte geçirmiştim. çok konuşulmamıştı. zil çalar çalmaz sınıfa girdiğim için öğrencilerimi beklemek zorundaydım: insanlarımıza hiçbir işaret gerekli uyarıda bulunamıyordu. zil çalmıştı, bu sadece bir hatırlatmadan ibaretti. ön sırada, ayakta duruyordum. sıraların üzeri matematik formüllerle doldurulmuştu. çeşitli soru ihtimalleri düşünülerek çeşitli kopyalar hazırlanmıştı. temizliğe düşkün hocalarımız için "utanç verici bir manzara"ydı bu. batılı okul sıralarında görülmeyen bir manzara. batılı öğrenciler kopya kelimesini duymamışlardı bile. bu kelimeyi biz icat etmiştik. fakat nedense icat ederken de italyancadan ya da fransızcadan almıştık.

sıranın tahtasını bir örümcek gibi kaplayan formüllere baktım: bazılarının üzerine daha koyu ve kalın yazılar yazılmıştı: devrimci ya da karşı devrimci -yani bir bakıma kendi açısından devrimci- çözümler, tutucu matematik formüllerini ezip geçmişti. tek yol devrimdi, hayır islamdı, hayır milliyetçilikti. kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üzerini süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler. hepsi çok ciddi, hepsi asık suratlıydı bu yazılarda. karşılıklı tehditler de eksik değildi. çapraz yazılmış dört satır ilgimi çekti: bu daha ürkek bir yazıydı, daha da ince yazılmıştı:

"gönül derdiyle düştüm gurbete ben kaç yıldır
aşk kapısında girdim nöbete ben kaç yıldır
yarime kavuşunca allaha şükreyledim
doydum sevda denilen şerbete ben kaç yıldır"

hadi ordan yalancı, dedim; acemi şair! gurbete çıkışının tek nedeni, sefaletten kurtulma içgüdüsüdür. babanın kaderini yaşamak istemediğin için şimdi sıraların üstünü kirletiyorsun. çok para getiren bir üniversiteye de giremedin. insanlardan kaçtığın için de "karşıt gruplar" içinde yer alamadın. pis ve küçük bir odada kim bilir kaç arkadaşınla birlikte sefalet çekiyorsun. aman allahım dedim, bu ne karışık düzen!

başımı kaldırdım: sınıfa girilmişti, küçük konuşmaların gürültüsü bile kesilmek üzereydi. tebeşiri aldım, kolumu tahtaya uzattım: işte size matematik şerbeti. içen bir daha ayılmaz.

22.6.13

tüm insanlar ölümlüdür

simone de beauvoir

zaman zaman kalplerde bir ateş yanar; yaşamak dedikleri budur. 

hükümdarların en iyisinin vicdanında yüzlerce ölü vardır.

insanlar birleşmeli; doğanın düşmanlığına karşı, sefalete, adaletsizliğe, savaşlara karşı mücadele etmeli; gereksiz tartışmalarla güçlerini heba etmemelidirler.

özgür olmak isteyen, güneşe doğru yürür.

bu yaşam bir hiçtir. hiç olan bir dünyaya egemen olmayı istemek nasıl bir deliliktir?

kuzular kurtların bekçiliğine emanet edildiğinde onları kurtarmanın hiç yolu kalmaz.

hiçbir şey telafi edilemez değildir.

ne akıl ne de ön yargılar bir işe yarar. hiçbir şey insana yaramaz; çünkü kendisiyle yapacak bir işi yoktur.

ölümlü iki insan birbirini sevdiğinde aşklarıyla birbirlerinin bedenini ve ruhunu şekillendirirler.

bir isyan basit bir ayaklanma olsa bile gereksiz değildir. bu isyanların her birinde halk kendi gücünün biraz daha bilincine varır, halkı yöneticilerden ayıran uçurum biraz daha derinleşir.

tek bir iyilik vardır, o da insanın kendi vicdanına göre hareket etmesidir.

insanlar asla mutlu olamayacaklar. akılcı oldukları gün mutlu olacaklar. bunu olmayı bile arzulamıyorlar. zamanın onları öldürmesini beklerken vakit öldürmekle yetiniyorlar.

yapılan her şey sonunda bozguna döner. insan doğduğu andan itibaren ölmeye başlar.

bu ölü yıldız asla sönmeyecek. yaşamımın bu yalnızlık ve sonsuzluk tadı asla silinmeyecek. 

21.6.13

kadın

james baldwin

kadınlar mı? tanrı'ya şükür onlar hakkında hiçbir şey düşünmesen de fark etmez. kadınlar su gibidir. her kılığa bürünebilirler; insanın aklını başından alacak kadar çekici olabilirler; bir o kadar da güvenilmez ve çok da derin görünebilirler ya da belki de sığ. üstelik ölçüsüz derecede de pistirler.

kadınların bir şeye bağlanmalarının nedeni, daha iyi bir şeyin eksikliğini çekmeleridir. eğer ellerinden gelse bir erkek için her şeyden vazgeçerler, bağlandıkları diğer şey ne olursa olsun. tabi kadınların çoğu bunu itiraf etmekten kaçınır; hatta itiraz ederler; çünkü ellerindekini bırakamazlar, bağlanmışlardır ona.

kadınlar erkekleri, erkeklerin görülmek istedikleri gibi görmezler. bütün zayıf noktaları, kanayabilecek yerleri bilirler.

insanoğlu çok acımasız. birini ele geçirdiler mi didik didik ediyorlar hem de hep sevgi, aşk adına. ve sonra o ölünce de, diğerleri bitmez talepleriyle ölümüne neden olunca da, onlara katlanamayıp öte dünyaya göçünce de "karakteri zayıftı, dayanamadı" deyip çıkıyorlar. gözyaşlarına boğuluyorlar, avaz avaz ağlıyorlar ama senin ölümüne üzüldüklerinden değil. kendileri için ağlıyorlar, oyuncaklarını kaybettikleri için.

hayat kahpedir. en büyük aldatmacadır. iş ayağa düşünce burnundan gelir hepsi. bir bir hesabı sorulur tüm geçmişinin; oysa, adım gibi biliyorum ki sen hiç de hazır değilsin hesap vermeye.

olgunlaşmak, büyümek yalnızca acıyı, korkuyu daha fazla tanımak demek. bu zehir sanki günlük perhizin olup çıkıyor; her gün yudum yudum içiyorsun onu. işin kötüsü, bir kere tatmayagör onu, içmeden, onunla buluşmadan yapamaz olursun. insanı çılgına çevirebilir bu. bir gün anlamaya başlıyorsun ki sen kendin, tüm suçsuzluğunla ve dürüstlüğünle sen, dünyanın sefilliğine katkıda bulunmuşsun ve de bulunmaktasın. biz biz oldukça da bu sefillik asla son bulmayacak.

yazma sanatı

inci aral

yüreğini yazma ateşi sarmış birinin bir parça ekmek, üç beş zeytin ve ot bir yataktan daha fazlasına gereksinimi yoktur.

sanatın özü karşıtlıktır. düzenle uyum sağlamış insan sanatçı olamaz.

içinde yaşadığımız bu yabanıl dünyayı yorumlama çabası olmalıdır yazmak eyleminin asıl amacı. yazmak bütün karmaşıklığı ve zalimliğiyle yaşamın ta kendisini anlatabilirsen anlam taşır.

aydın olmak; sürünün içinde ayrıcalığının bilincinde olarak yaşamak, ileriye bakarak, sapmadan, yorulmadan yürümek ve bu yolda ömür tüketmektir. tüm düşünce ve eylemini, kimilerine büyük ve saygın kimilerine ise sapkın, koşullanmış ve gülünç görünen bu doğrultuda sürdürecek böyle birinin yıpranmaz bir istence ve küçük, gündelik kaygıların dışında kalabilmek üzere yaşamının bütününü kapsayan kusursuz bir dengeye gereksinimi vardır.

mutluluk kendi tarihini oluşturabilecek bir süreç değil. insan acılarını anlatmaya yatkındır bu yüzden.

erdemle, var olan insan soyunu değiştirmeye çalışmakla hiçbir ilgisi yok yazmanın. iç akıntıları düzene koyma çabasının, geceyle gündüzü ayırt etme bilincinin, bu dünyanın oldukça seyrek, kaba saba dokunmuş kumaşına pervasızca bakma isteğinin sabun köpüğünden öte değeri yoktur. gene de gereklidir yazmak, iyidir. iğne ucu kadar, kum tanesi büyüklüğünde bir işaret bırakmalı dünyaya insan çekip gitmeden. bir kapıyı aralamalı. evet, bir kapı, bir anahtar, biraz ışık.. hepsi bu.

20.6.13

ölümsüz

vassilis vassilikos

sağcılar, bağları saran pas hastalığı gibidir.

bu dünyada yalnız cebi para dolu kişi saygı görür. yolsuzlar, sümüklü böcek gibi ezilmeye mahkumdurlar. kabak hep yoksulların başında patlar. güçlüler her zaman güçlüdür. büyük balık hep küçük balığı yutar.

ölüler konuşmaz. sırtlarında ölümün güzelliği, hiçbir ilkbahar ve tomurcuklarının bize açıklayamayacağı sırları birlikte götürürler. soğuyan kemiklerin çevresinde oluşan tuz gibi, yapılamayan açıklamalar, boğulup giden savunmalar, muhtıralar, yetki itirazları, yargılama yöntemleri, olayların yorumuyla kabardıkça kabaran toprak.

ölüler, tarihin nasıl oluştuğunu bilmezler. tarihi kanlarıyla sular, ölümlerinden sonra olup bitenleri öğrenemezler. yaptıkları özveriyi bilmezler, bu bilmezlik onları daha da güzelleştirir.

kimsenin yararlanmadığı kaynak bir türlü kurumaz.

gezip dolaşacağı uçsuz bucaksız yerler, uzanacağı bir kumsal, okşayacağı bir kadın bulunmayan kişi korkar; cılız, başı ağaç yapraklarına, yıldızlarda biten bademlere değmeyen, yumurta ve tavuk kadar gezegenimizle yakın ilişki kurmuş bir yasaya, yer çekimi yasasına alışmış kişi korkar. oysa, başka yasalarla yönetilen öbür gezegenlerde yaşamayı da öğrenmek zorundadır.

insanoğlunun ay'ı ve deniz diplerini fethetmeye hazırlandığı bir çağda, siyasal amaçlarla cinayetlerin işlenmesi akıl alacak şey değildir.

ölüm, tamamlanmayan her şeydir.

düşünce paslanmadıkça aşk hep aşk kalacaktır. aşkın değişkenleri gövdeleridir. neyse ki gövdeler de değişebilir; ama aşk her yüzün, her çift saydam gözün ardında hep aynıdır. özlem; bizi aşan, çevremizdeki duvarları, engelleri istemeyen, öteleri arzulayan bir şeyin özlemidir bu. sesime karışan senin sesin, çift ses, hiçbir ses, çağların ötesinden gelen bir uyumla güneş kadar değişmez; bir şeyi tekrarlayan, gerçekte sen ve ben olmasak da yine biziz aşk.

olayların ağına takılınca, tarafsız bir gözle neyin yapılması, neyin yapılmaması gerektiğini kestirmek güçtür.

aşk çok tatlı; ama benim için sende yaşamak daha da tatlı. kendini bıraktığın, boyun damarlarının titrediği sıra. kendini bende yitirdiğin, yitip gitmene engel olduğum an. sen, pasif ve coşkun deniz, duruma göre ölümsüz ya da geçici ırmak, kıpkırmızı pençeleriyle kekliklerin ötüştüğü sel yatağı, sen ve ben, barış.

eninde sonunda herkes yalnız değil mi? yanılıyor, tersine inanıyoruz ama hepimiz ayrı ayrı acı çekiyoruz.

19.6.13

y faktörü

lale müldür


o bana suda bir şey aramakta
yardım etti. yaşamımdaki
saklanmış şey bulundu
bir inci kolye dizdim
kadın olmanın anlamını düşündüm
onun için elinde çam dalı
tutan bir gelin olmak isterdim
yok aşk değil, uyuşmak, anlaşmak
bütün o boktan şeyler değil
yok yok aşk değil, aşk hiç değil

onun bir sözcüğüyle yaşamımda
yer alan her şeyi çöpe atmak isterdim
gelgelelim aşk değil bu, aşk hiç değil
bir şey arayan bir kadının aradığı şeyle
karşılaştığında kendine iskambillerden
kurduğu bir hayatın yıkılması gibi
bir şey bu. doppler etkisi
ona yaklaşarak yok oldum
yaşamımdaki y-faktörü yok oldu
yok aşk değil bu, aşk hiç değil

beta ışınına dönüşmek belki
ama aşk değil
hep böyle kaybederek mi
galip oluyor o
hep böyle umarsızca
kendini silerek
hiçbir şey beklemediği için mi
benden, her şeyimi vermek
istiyorum ona
yoksa benden daha çok
üzülmesi mi eski yaralarıma
ama kaldı mı böyle kişiler şimdi
ben mi yapıyorum kafamda yanılsama

tende kalan bir parıltı belki
aradığım şeyi bulduğumda
karşıma çıkan eter
hep o aradığım gizemli pürlük
tadzio
nasıl tanımam onu karşıma
çıkarıldığında
nasıl asetonlamam beynimi
nasıl çam yeşili bir eter ve etera
gözlerini hep ayak uçlarına
dikip durduğunda
belki tadzio da değil o
belki başka bir şey
gizli tutulması gereken bir şey
ama nasıl nasıl tanımam onu
karşıma çıkarıldığında
enerjiye bağlanınca
rastlantılar derin bir anlam
kazanıyor: esrarengiz peru
yazmalarının 9 sezgisinden
ikincisi söylüyor bunu
gözlerimi kapadığımda
nasıl bir sitar ve eter ve etera
yok yok aşk değil bu, aşk hiç değil

saf olana duyulan çılgın bir tutku bu
kuğu sürülerine duyduğum özlem
yüreğime eldiven gibi
geçen bir şey
eskiden önemsediğim ne varsa
şiirim, dostlarım hatta gururum
hepsi iskambil kağıtları gibi
yıkılıyor
ve belki de ben ilk kez aşık oluyorum

franz kafka

milena jesenska

prag'da yaşayan alman şair franz kafka evvelki gün, viyana dolayındaki klesterneuburg yakınlarında bulunan kierling sanatoryumu'nda hayatını kaybetti. onu burada pek az insan tanırdı; çünkü kendi kabuğunda yaşayan biriydi, bilen ve dünyadan korkan bir insandı; yıllardır verem hastasıydı ve bir yandan hastalığı iyileştirmeye çalışsa da, diğer yandan bilinçli olarak onu besliyor ve kafasında geliştiriyordu.

"ruh ve kalp, yükü taşıyamaz hale gelince, akciğer yarısını alır ki yükün dağılımı en azından biraz eşit olsun." diye yazmıştı bana bir keresinde bir mektupta ve hastalığı da böyleydi. ona neredeyse inanılmaz bir kırılganlık ve neredeyse korkunç denilebilecek kadar tavizsiz bir entelektüel incelik veriyordu; ama o, o insan, bütün entelektüel yaşam korkusunu hastalığının omuzlarına yüklemişti. çekingen, korkak, yumuşak ve iyi kalpliydi; ama yazdığı kitaplar zalim ve acılıdır. onun gözünde dünya, savunmasız insanları parçalayıp yok eden görünmez iblislerle doluydu. yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek için fazla güçsüzdü; tıpkı içlerinde anlayışsızlığa, kötülüğe, entelektüel yalana karşı duydukları korku varken savaşamayan; çünkü çaresizliklerini daha baştan bilen ve yenilgileriyle yeneni utandıran asil, güzel insanlar gibi güçsüz.

insanları, ancak büyük asabi duyarlılığa sahip bir insanın tanıyabileceği şekilde tanıyordu; neredeyse peygamber misali, ötekini gözlerin şimşek çakmasını andıran tek bir parlayışından teşhis eden biri gibi. dünyayı alışılmadık ve derin bir biçimde tanıyordu, kendisi de alışılmadık ve derin bir dünyaydı. genç alman edebiyatının en önemli eserlerini kaleme aldı; bunlar, taraflı kelimelerle olmasa da, günümüz kuşağının tüm dünyadaki mücadelesini yansıtan kitaplardır. gerçek, çıplak ve acılıdırlar; öyle ki, söyleyeceklerini sembolik bir biçimde ifade ettikleri noktada bile neredeyse natüralisttirler. kuru bir alaycılığın yanı sıra, dünyayı katlanamayacağı kadar net gören ve diğerleri gibi itiraflarda bulunmayı ve mantığın ya da bilinçaltının farklı; aynı zamanda da asil yanılgılarına sığınarak kurtulmayı tercih etmediğinden, ölmek zorunda kalan bir insanın duyarlı bakışıyla doludurlar.

franz kafka, ateşçi fragmanını, henüz yayımlanmamış olan harika bir romanın bu ilk bölümünü, iki kuşak arasındaki çatışmayı anlatan hüküm'ü, modern alman edebiyatının en güçlü kitabı olan dönüşüm'ü, ceza kolonisinde'yi ve gözlem ile bir taşra hekimi'nin taslaklarını yazdı. son romanı mahkeme önünde'nin el yazısı metni ise yıllardır basılmaya hazır vaziyette bekliyor.

bazı kitaplar vardır, sonuna kadar okunduğunda dünyayı öylesine bütünlüklü temsil ettiği hissini yaratır ki, başka tek kelimeye gerek kalmaz; işte bu da onlardan biri. onun bütün kitapları, insanlar arasındaki gizli anlaşmazlıkların, suçsuz suçun dehşetini anlatır. o, diğerlerinin duymayarak güven içinde yaşadıklarını sandıkları seslere bile kulak verecek kadar hassas vicdanlı bir sanatçı ve insandı.

18.6.13

aslan asker şvayk

jaroslav hasek

insanları boğazlamanın ilk hazırlıkları, her zaman, ya tanrı adına ya da insanoğlunun kendi kafasında yarattığı yüce bir varlık adına yapılmıştır.

büyük dönemler, büyük insanlar yaratır.

hayatta düzenbazlar da olmalı. bu dünyada herkes dürüst davransaydı çok geçmeden millet birbirinin gırtlağına sarılırdı.

siyaset palavradan başka bir şey değildir.

şu deliler akıl hastanesine kapatıldıkları için neden o kadar öfkelenirler, akıl sır erdiremem. çok canın çekerse, çırılçıplak soyunup yerlerde sürünebilir, çakallar gibi uluyabilir, iyice tepen atarsa önüne geleni ısırabilirsin. bütün bunları sokağın ortasında yapmaya kalksan, millet hayretten donakalır, küçük dilini yutar; oysa böyle şeyler orada son derece doğal karşılanır. dilersen tanrı baba olursun, dilersen meryem ana, papa, ingiltere kralı, imparator hazretleri ya da aziz venseslas. sosyalistlerin bile düşleyemeyecekleri bir özgürlük vardır orada.

askerden yırtmanın en iyi yolu, deli numarası yapmaktır.

şu ölümlü dünyada her şeyin bir sonu vardır.

tuhaftır ama, kısa ve şişman insanlar genellikle iyimser olurlar; uzun boylu ve zayıf insanlar ise tam aksine kuşkucudurlar.

yumruk yemek çok faydalıdır. mideye iyi gelir, hazmı kolaylaştırır.

hayat bir dönme dolaptır.

umut, hayat kavgasında insana güç verir. insan umudunu asla kaybetmemeli.

bu intikam işleri bir tuhaftır; göt altına giden, masumlar olur hep.

insanoğlu en korkunç yıkımların bile üstesinden gelebilir; yeter ki doğruluk ve erdem yüreğinden eksik olmasın.

o memleket

orhan kemal


tereyağı kalıpları
ehramcıklar gravyer peynirinden
şerbet gibi tatlı zeytinyağı şişeleri
boyalı teneke kutularıyla sardalyalar
bunlar harpten evvel de masaldı
koltuklarında esmer somuncuklarıyla işten dönen
terli insanların evlerinde

ya şimdi ne oldu
örme tiftik elbiseli çocuklarına oyuncaklar alan
mesut insanlar
açlığın en korkuncunu taşıdıkları gözlerle bakıyor
bakıyorlar dükkan camekanlarına
mutfaklarda aç kalmış kedilerin uluduğu
bu patates dünyasında
süslü camekanlarla ancak
yabancılar aldatılır
çünkü tereyağıyla peynir hasreti
baba hasretinden daha kuvvetli çarpar
küçük çocuk kalplerinde

o çocuklar ki
amele mahallesinin moloz yığınlarında oynarlardı
o çocukların babaları vardı
o babalar o babalar
çocuklarına resimli kitaplar getiren
ve hasta çocuklarına gözyaşı döken babalardı
şimdi nasıl hiç acımadan öldürüyorlar
uzak
çok uzaklardaki babaların çocuklarını

büyükanneler görüyorum
karanlık pencereli harap konaklar gibi bakan
büyükanneler
tahta göğüslerine basıp torunlarını
nasıl sarsıla sarsıla ağlıyorlar
ve her gün siyaset konuşan şu kadar şu kadar çocuklar
nasıl bakıyorlar ufuklara büyümüş gözlerle nasıl
o çocuklar ki
"yarınki dünyayı fethe gidecek olan
pulsuz balıklar"dır
aylardır alıştılar
babasız, ekmeksiz ve patatessiz evlerin
yalnızlığına
sokak kapılarını ancak polis çalar
bir yabancı radyoyu dinleyen
erkeksiz ev halkından birini karakola götürmek için
yahut da
yakın çikolata fabrikasında
uçak kanadı yapmak için çalıştırılan
bir harp esiri
sakalından ter damlaya damlaya gelir
korka korka indirir bodrum katına
mavi gözlü çocukların
tombul beyaz annelerini

bu çocukların babaları yarın
tiyatro ve operaların
hain
katil
ve alçak tipleri olacaklar
yazık
düşünemiyorlar bile bunu
çünkü ölüm
bir anlık düşünceden de yakın onlara

17.6.13

çocuk

romain gary

veletlerin tümü bulaşıcıdır. birine bir şey olmayagörsün, hemen ötekilere de oluverir.

evlat edinirken insanların en istemedikleri şey çocuğun gerizekalı olmasıdır. çocuk birden durmaya karar verdi demektir bu, ilerlemek ona yeterince ilginç gelmemiştir. çoğu zaman ailesi handikaplı olur, çocukla ne halt edeceğini bilemez. örneğin 15 yaşında bir çocuk 10 yaşındaymış gibi hareket etmeye koyulur. ama dikkatinizi çekerim, bu konuda kazançlı çıkmak da olanaksızdır. bir çocuk, benim gibi 10 yaşında olup 15 yaşındaymış gibi hareket ederse onu okuldan atarlar; ahlakı bozulmuştur çünkü.

hiçbir zaman anlamadım, neden yasaktır vesikalı orospuların çocuklarını büyütmeleri; ötekiler hiç çekinmiyor. madam rosa, bunun nedeni kıçın fransa'daki önemidir sanıyordu, böyle bir önem başka yerlerde görülmez; burada bu, gözle görülmedikçe aklın alamayacağı boyutlar kazanır. madam rosa diyordu ki, fransızların en önemli şeyleri xiv. louis ile kıçlarıdır; bu yüzden orospu olarak tanımlananlar baskı altında tutulurlar; çünkü namuslu kadınlar bunu sadece kendilerine istemektedirler.

spartacus

kimse gerçekten özgür olamaz.

her erkek, her kadın özgürlüğün tadıyla doğup yaşamalı ve özgür ölmelidir.

sevdiğinin elleri değse dünya bile yönünü değiştirirdi.

erkeklerinki titrediğinde kaderi kadınların elleri şekillendirir.

özgür insanlar kendi şanslarını yaratır.

kafesteki bir aslanın canını almanın onurlu bir tarafı yoktur.

iffetin tek hediyesi onu kaybetmektir.

kader sık sık insanı kalbinden uzağa götürür.

tüm yaralar iyileşir. en derinleri bile.

muharebeler kaybedilse de savaşlar tek bir zaferle sonlanır.

hiçbir çocuk babasının suçları yüzünden günahsız kalamaz.

para kazanmak için para harcamak gerekir.

bize verilen yükler bazen bizi hüzünlendirebilir; ama onları taşımak bizim yegane görevimizdir.

onurlu seçimlerin neticesi büyük olur.

kadınlar bir jesti, sırf sonunun ne olacağını görmek için geri çevirirler.

16.6.13

aforizmalar

franz kafka

yaşamının daha başlangıcında iki ödev: giderek çevreni daraltmak ve kendini bu çevre dışında bir yerde gizleyip gizlemediğini sürekli denetlemek.

belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. işte varılması gereken yer o noktadır.

bilginin ilk işareti ölmek arzusudur. bu yaşam dayanılmaz görünür, bir başkası ise erişilmez.

bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamaktır mutluluk.

ona sığınmazsa, insan yaşamdan nasıl zevk alabilir?

hayvan, hışımla çekip alır kırbacı efendisinin elinden ve kendi kendisinin efendisi olmak için kendi kendisini kırbaçlar; bilmez ki bu, efendisinin kırbacına atılmış yeni düğümün yol açtığı bir hayalden başka bir şey değildir.

iyi, bir bakıma rahatsızlık vericidir.

kötüye taksitle ödeme yapılamaz; oysa hep böyle yapılmaya çalışılır.

av köpekleri henüz avluda oynuyor; ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.

bu dünya için kendini paralaman gülünç.

"sein" sözcüğü almancada iki anlama gelir: "var olmak" ve "onun olmak."

dünyayla arandaki savaşımda, dünyadan yana ol.

onlara kral ya da kralın habercileri olma seçeneği verilmişti. çocukların yaptığı gibi hepsi haberci olmak istedi. bu yüzden çok sayıda haberci var, dünyayı dolaşıp duruyorlar, yeryüzünde kral kalmadığından, anlamsız hale gelen haberleri birbirlerine ulaştırıyorlar. bu sefil hayatlarına memnuniyetle bir son vermek istiyorlar; ancak bağlılık yemininden dolayı buna cesaretleri yok.

doğamız gereği arınmamışsak, kurtulamayacağımız sorular vardır.

bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak.

gerçek parçalara ayrılamaz; bu yüzden kendini tanıma yeteneğinden yoksundur; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.

sadece bilgi ağacının yemişlerini yediğimiz için değil, hayat ağacının yemişlerinden hala yemediğimiz için de günahkarız.

ortada görünenden daha fazla şeytani olan yoktur.

gözle görülür bütün dünya, bir anlık huzur arayan insanın güdülenmesinden başka bir şey değildir.

kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.

15.6.13

iyilikseverlik

marquis de sade

iyilikseverlik, gerçek bir ruh erdemi olmaktan çok, kibrin bir kusurudur; çalım satarak hemcinslerini teselli etmektir, asla iyi bir davranışta bulunmak gibi bir bakış açısı yoktur; verilen bahşişin iyice bir reklamı yapılmazsa çok öfkelenilir. iyilikseverlik tüm aldatmacaların en büyüğüdür, yoksul kişi enerjisini yanlış yönlere çelen yardımlara alıştırılır; sizin merhametinizi bekledikçe hiç çalışmaz ve siz merhamet göstermediğinizde de ya hırsız ya da katil olur. dilenciliğin ortadan kaldırılması için herkesin çareler aradığını işitiyorum ama aynı zamanda da dilenciliği çoğaltacak her şey yapılıyor. odanızda sinek olmamasını mı istiyorsunuz? onları cezbedecek şeker bırakmayın ortalıkta. fransa'da hiç yoksul olmamasını mı istiyorsunuz? hiç sadaka dağıtmayın ve özellikle hayır kurumlarınızı ortadan kaldırın. yoksunluk içinde doğmuş kişi, bu tehlikeli kaynaklardan yoksun olduğunu görerek, doğduğu durumdan kurtulmak için doğadan aldığı tüm cesareti, tüm yolları kullanacaktır; sizi artık tedirgin etmeyecektir. bu zavallı yoksulun hovardalığının meyvelerini barındırma yüzsüzlüğünde bulunduğunuz bu iğrenç evleri hiç acımadan yok edin, yıkın! tek umutlarını sizin cebinize bağlamış olan bu yeni yaratıkların iğrenç sürüsünü topluma her gün kusan tüyler ürpertici çirkef kuyularını yok edin!

minnete gelince, bu kuşkusuz tüm bağların en zayıfıdır. insanlar bizi kendimiz için mi minnettar kılıyorlar? buna asla inanmayalım; gösteriştendir, kibirdendir. başkalarının gururunun oyuncağı olmak aşağılayıcı olmaz mı? minnettar kalmak daha da aşağılayıcı değil midir? yapılan bir iyilikten daha fazla yük olamaz. ortası hiç yoktur; ya karşılığı verilmelidir ya da aşağılanmış olunur. gururlu ruhlar iyiliğin ağırlığı altında kendilerini kötü hissederler. onların üzerine iyiliğin ağırlığı öyle şiddetle çöker ki, iyilik yapandan nefret ederler yalnızca.

dünyada yalnızca merhamet ve iyilikseverlik tehlikelidir; iyilik bir zayıflıktan başka bir şey değildir, zayıfların nankörlüğü ve densizliği karşısında namuslu insanlar iyilik yapmaktan her zaman pişmanlık duymak zorunda kalırlar.

yüreğinizi asla dinlemeyin çocuğum; doğadan aldığımız en yanlış rehber odur; bahtsızlığa dair aldatıcı vurgulara yüreğinizi dikkatle kapalı tutun; hergeleye, entrikacıya ve komplocuya merhamet göstermektense gerçekte sizin ilginizi çekmek için yapılanları reddetmeniz yeğdir: reddetmeniz çok önemli olmaz, merhamet göstermeniz ise pek sakıncalıdır.

vicdan azapları aklın ürünü değildir, onlar yalnızca yürekten doğar ve aklın yanıltmacaları onları asla söndüremez.

ama yürek yanılır; çünkü yürek aklın yanlış hesaplarının ifadesinden başka bir şey asla olamadı; aklı olgunlaştırın, bir süre sonra yürek teslim olacaktır; akıl yürütmek istediğimizde bizi yolumuzdan saptıran, her zaman için yanlış tanımlardır; ben, yürek nedir bilmiyorum; yalnızca aklın zayıflıkları diyorum buna.

insan

philipp vandenberg

insan ilahi bir varlıktır. tanrı adına hak talep edip konuşanlar, ilahi her şeyi inkar ediyorlar. iki bin yıllık kilise tarihi, iki bin yıllık aşağılama, sömürü ve gelişmeye karşı savaştan başka bir şey değil. papazlar yüzyıllarca, tanrı adına dev gibi katedraller inşa ettiler. aslında bunun arkasında hristiyan insanına zulmetmek, onun küçüklüğünü ve anlamsızlığını gözler önüne sermek düşüncesi yatıyordu. anlamsızlık düşünmeyi engeller ve düşünce kilise için zehirden farksızdır. kilise emirlerle hayatta kalır. onun öğretisi, emretmek ve itaat etmekten ibarettir.

her şey inanç parolasıyla halledilmek isteniyor. oysa inanmak, düşünmekten daha kolaydır. kim ki inanç meselelerinde aklın gücüne başvurursa dine yakışmayan yanıtlar elde eder. bu nedenle kilise var oluşundan beri, aklın gücüne, gelişmeye ve bilime karşı direnmektedir. bilim, inancın sonu demektir.

her şeyi ölçüp biçtikten sonra şimdi daha iyi anlıyorum ki, insanı hayata bağlayan tek şey, onun gerçek saadetiymiş. birçok kez bahtsızlıklarla karşılaştım ve hayatım sık sık tehlikeye girdi. fakat yaşadığım bütün o bahtsızlıklar bugün artık bana acı vermiyor. insan yaşlandıkça, bahtsızlıkları daha az acı veriyor; ama bir kere yakaladığınız mutluluk ise derideki yanık izi gibi uzun süre kalıyor.

14.6.13

akıl tutulması

max horkheimer

insanlar gerçekte yaptıklarından, düşündüklerinden ve hissettiklerinden daha iyidirler.

hiçbir şey, insanın en yüksek amacı olarak ruhun kurtuluşunun yerini alan maddi refah bile, kendi içinde ve kendisi için değerli değildir; hiçbir amaç kendi içinde bir ötekinden daha iyi değildir.

kitlelerin başıboş eylemleri, daha önce köle olan despotların aşırılıkları kadar hastalıklı ve korkunç olabilmektedir. gerçekten saygı duydukları ve özendikleri tek şey iktidardır.

egemenlik ilkesi, her şeyin feda edildiği bir put haline gelmiştir.

insanın doğayı boyunduruk altına alma çabalarının tarihi, insanın insanı boyunduruk altına almasının da tarihidir. ego, benlik kavramının gelişimi, bu iki yanlı tarihi yansıtır.

zamanımızın egemen düşüncesi, öz-savunmadır, benliğin korunması; ama ortada korunacak bir benlik kalmamıştır.

durumu değiştirme konusundaki bütün iyimserliğine ve insanlar arası dayanışmadan doğan mutluluğa verdiği büyük değere karşın, bir maddecide karamsar bir damar da vardır. geçmiş adaletsizlikler hiçbir zaman geri alınamayacak; geçmiş kuşakların acıları giderilemeyecek.

bugünkü koşullarda özneyle nesne veya sözcükle şey bütünleştirilemediği ölçüde, olumsuzlama ilkesi gereğince, sahte mutlakların yıkıntıları arasından göreli doğruları kurtarmak zorundayız.

dünya, geçmişten yorgun düşmüş
ölebilse artık, dinlenebilse

pragmatizm, anımsamaya ve derin derin düşünmeye vakti olmayan bir toplumu yansıtır. pragmatizme göre, doğruluk kendi başına değerli değil; etkili olduğu, bizi doğruluğa yabancı, en azından doğruluğun dışında bir başka şeye götürdüğü sürece değerlidir.

"bazı insanlar başkalarının hayatı, refahı ve mutluluğu için acı çeker ve ölürler. bu yasanın sürekli işlediğini görebiliriz. dünya bunun en yüce örneğini golgotha'da görmüştü." (bir ingiliz rahip)

egonun yüceltilmesi ve varlığın başlı başına bir amaç olarak savunulması ilkesinin varacağı yer, bireyin kesin güvensizliği, toptan yadsınmasıdır.