28.4.19

değirmen

sabahattin ali

azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar.

bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.

şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar. bir kere onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye maliktirler.

kadını hiçbir zaman inkar etmedim. hatta geceleri beni odama o kadar karışık bir halde yollayan, ekseriye bir kadın muvaffakiyetsizliğidir. kadın benim etimin, kemiğimin, kanımın ve muhayyilemin müthiş bir ihtiyacıdır. buna mağlup olmak bir hayvanlık, bunu inkâr etmek daha büyük bir hayvanlıktır.

bu tuluatçılık öyle bir şeydir ki, bir kere yakalanan yakasını kolay kolay sıyıramaz. kumar gibi, cıgara gibi bir şeydir. aç kalır, soğuk han odalarında geceler, herkesten istihfaf ve tahkir görür, lakin onu gene bırakamazlar.

27.4.19

hazan bülbülü

hüseyin rahmi gürpınar

bu dünyanın üstü varsa altı da vardır.

gençlik, dönüşü imkansız olan hayat bölgelerinin uzaklık sisleri içine gömülmüş, her an bizden kaçan bir varlığımızdır.

aşk için pek tatlı şeydir derler. bunun tadı neresinde anlayamadım. insan yattığını, kalktığını, yediğini, içtiğini, hasılı ne yaptığını bilmiyor. bütün duyguları, bütün emelleri, varlığı bir güzellik ilahesinin cazibesine esir oluyor.

iki ruhun uyuşmasıyla gerçekleşen muhabbetlere hakikaten doyulmaz. böyle karşılıklı sevgilerin şevk ve lezzetine son olmaz.

sarhoşlar için uyulması zorunlu bir şart varsa, o da içtikten sonra ayık adamlarla görüşmemektir. bir sarhoş, ayıklar meclisinde ne kadar can sıkarsa, ayıkların sohbetinden de o kadar rahatsız olur.

namus meseleleri derhal kangren olmaya yatkın olan ölümcül yaralara benzer. çıktığı anda hemen tedavi edilmezse, istila ettiği aile bireyinin mahvıyla sonuçlanır.

en masum kalpler bazen yalanda bir tür vicdan selameti bularak oraya sapmaya mecbur oluyorlar.

kalp yaraları diğer bir aşkın iksirinin verilmesiyle tedavi edilir.

26.4.19

piyale

ahmet haşim

hiçbir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir.

şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan ne de bir kanun koyucudur. şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil; fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, ortalama bir lisandır.

şiir, düzyazıya çevrilemeyen nazımdır.

şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir.

şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.

mânâ araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını titreyiş içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. et zerresi, o susturulan sihirli sesi telâfiye kâfi midir?

insan

nabizade nazım

insanın hiçbir halinde sebat yoktur.

ah hayatın bazı mecburi şartları vardır ki insanın en ziyade hürmet ettiği bir saadeti mahveder.

insan denilen aciz yaratık mekan gibi zaman gibi sonsuzluk içinde serseriyane gezip dolaşan ve her an binlercesi kıyamete uğrayıp binlercesi yeniden vücuda gelen bütün âlemler arasında sonsuz derecede küçüklük mertebesine ancak sahipken göz açıp kapamaya denk düşen ömrü boyunca âlemler kadar sıkıntılar geçiriyor.

insanın bazı halleri var ki hakikat pek gariptir.

ah insanlar ah! ona nail olmuşken kanaat etmeyip yüze göz dikerler. ellerine yüz geçince bine doğru can atarlar.

insan hayattan ne kadar bıksa yine ondan mahrumiyeti bir türlü kabul veremez. insanlık budur. insanı insan olarak tasvir etmek istersek böyle tasvir etmeliyiz. aşk ise tabiidir. tabiat terk olunamayınca aşk terk olunamaz. o halde canan da terk edilemez. mademki aşk, can, canan terk olunamaz; sevmeli, tahkir görmeli fakat daima sevmeli. işte aşkın özeti! işte aşk insana böyle zillet talim eder.

insan o kadar gariptir ki hiçbir tavrına güven olmaz.

âlemde hiç keder görmemiş bir insandan daha bedbaht kimse tasavvur olunamaz. zavallı, nail olduğu isirahatin sefasını takdir için her türlü mizandan, ölçüden mahrumdur.

insan bazen bir felaketten kaçarken daha zalim bir felaketin kucağına atılır.

aşk

halit ziya uşaklıgil

aşk, geçici bir neşe, bir hayal değil midir?

aşk! o, gençlerin dudakları titreyerek, kalpleri çarparak, gözleri yanarak söyledikleri kelime, o gençliğin ruhsal bir hastalığından, beynin gelip geçici bir ateşli hastalığından başka bir şey midir? aşk! gençler, bu kelimeyi söylerken zihinlerinde yüce, ilahi, meleklere özgü bir kuvvet hayal ederler; kalplerinde o kuvvete bir mabet meydana getirirler. bütün fikirleri, bütün hisleri ona tapınmaya adanmıştır. fakat ihtiyarlara sorulsun; öfke zamanları, heyecanlı fikirleri dinginlikle son bulmuş o ihtiyarlara sorulsun da görülsün, aşk ne demektir!

aşkın taşmasına hiçbir şey bir felaketten daha çok yardımcı olamaz.

aşk, bir şişe parçasına benzer. insanın gözlerinde ruh okşayan, hayal uyandıran renklerden oluşan bir sihir âlemi gösterir. insan, saadeti bu renklerden, bu ışıklardan, onların içinde uçuşan gülüşlerden oluşmuş zanneder; fakat bir kaza dokunup da o şişe düşüp kırılsa, o hayali saadet, bir rüyadan sonra kalan hatıra kalıntısı gibi silinir, elde şişenin kırıklarından başka bir şey kalmaz.

aşkta saadet aramak, şarapta neşe aramaya benzer. onun sarhoşluk lezzeti uçtuktan sonra ruhta acıklı bir uyuşukluk bırakır. seviyorum, seviliyorum, mesudum zannedersiniz; elinizde henüz dolu duran, size neşe veren kadehi bitiriniz, onun dibinde sizi bekleyen şey üzüntüden başka bir şey değildir.

kalbimizdeki hisler yine bizden gördükleri izin üzerine ortaya çıkmışlar, var olmuşlar, yayılmışlardır. her arzumuzu kendimiz icat ettiğimiz gibi aşkımızı da kendimiz icat ederiz.

doğrudur, gençlik her şeye inandırır. gençler sevdiklerine, sevildiklerine, sevmek dedikleri o kuruntu, gerçek olmayan, hayali şeyin hakikatine, biraz şiirli, biraz hayalli, biraz tatlı olan şeylerin hepsine inanırlar. kendilerine hülyadan kurulu, yapma bir hakikat icat ederler; fakat o hakikate biraz ihtiyar gözleriyle bakınız, ne kadar hayale dayalı olduğunu anlarsınız.

25.4.19

duanın gücü

daron acemoğlu / james a. robinson

1346'da hıyarcıklı veba, kara ölüm, don nehri'nin karadeniz'e dökülen ağzındaki bir liman şehri olan tana'ya ulaştı. sıçanların üstünde yaşayan pirelerin taşıdığı veba, asya'nın büyük ticaret arteri ipek yolu boyunca seyahat eden tacirler tarafından çin'den getirilmişti. cenevizli tacirler sayesinde, sıçanlar kısa sürede pireleri ve vebayı tana'dan tüm akdeniz'e yaymaya başlamıştı.

veba, 1347 başlarında konstantinopolis'e ulaştı. 1348 baharında fransa, kuzey afrika ve italya'da yayılıyordu. görüldüğü her bölgede nüfusun yaklaşık yarısını yok etti. vebanın floransa'ya gelişine bizzat tanıklık eden italyan yazar giovanni boccaccio, daha sonra şöyle yazacaktı:

"şiddeti karşısında insanoğlunun tüm bilgeliği ve mahareti faydasızdı. veba feci sonuçlarını dehşet verici ve olağanüstü bir biçimde sergilemeye başladı. burun kanamasının kaçınılmaz ölüme ait bariz bir alamet sayıldığı doğu'daki gibi bir seyir göstermedi. aksine, ilk belirtileri kasık ve koltukaltında kimisi yumurta biçimli kimisi de yaklaşık bir elma büyüklüğündeki birtakım şişliklerin belirmesiydi. daha sonraları hastalığın belirtileri değişti ve pek çok insan kollarında, kalçalarında ve vücutlarının başka bölümlerinde koyu lekeler ve çürükler bulmaya başladı. bu illete karşı hekimlerin verdiği tavsiyeler ve ilaçların gücü fayda etmiyordu. ve çoğu durumda ölüm, tarif ettiğimiz belirtilerin görülmesini müteakip üç gün içinde vuku buluyordu."

ingiltere halkı vebanın kendilerine doğru ilerlediğini biliyordu ve yaklaşan kıyametin farkındaydı. 1348 ağustos'unun ortasında, kral iii. edward, canterbury başpiskoposu'ndan dualar tertip etmesini istedi ve pek çok piskopos, insanların yaklaşan felaketle başa çıkmalarına yardımcı olmak amacıyla papazlarına kiliselerde yüksek sesle okumaları için mektuplar yazdı. bath başpiskoposu shrewsbury'li ralph, papazlarına şunları yazıyordu:

"yüce tanrı, günahlarından arındırmak istediği evlatlarını gök gürültüsü, yıldırım ve başka musibetler kullanarak cezalandırır. doğu'dan gelen feci bir kıranın komşu krallığa varmış olması nedeniyle korkarız ki, yürekten ve biteviye dua etmediğimiz takdirde, benzer bir kıran zehirli kollarını bu krallığa da uzatacak ve halkını kırıp perişan edecektir. bu nedenle hepimiz dualar okuyarak tanrı'nın huzurunda günah çıkarmalıyız."

bu dualar hiçbir işe yaramadı. veba ingiltere'yi vurdu ve nüfusun yarısını yok etti.

24.4.19

tanrı olmak isteyen otobüs şoförü

etgar keret

insanların akıllarından geçenleri asla kestiremezsin.

iki tür insan vardır, duvar yanında uyuyanlar ve onları yataktan aşağı iten birinin yanında uyuyanlar.

nefret ettiğim bir şey varsa o da karılarını aldatan erkeklerdir.

cehennemden çıkan insanlar birbirlerinden çok farklı olmakla birlikte, kolay tarif edilemezler. şişman/zayıf, bıyıklı/bıyıksız – çok farklı bir güruh oluştururlar. ortak bir özellikleri varsa şayet, o da davranış biçimleridir. sessiz ve kibardırlar, her zaman bozuk para taşırlar, her şeyin ücretini tam olarak öderler. asla pazarlık etmezler, ne istediklerini de mutlaka bilirler –kem küm etmezler. dükkâna girerler, fiyatı sorarlar, hediye ambalajı yapın/yapmayın, o kadar.

bir kokarcayla yatağa girersen çocukların koktuğunda şikâyet edemezsin.

insanların hafızaları zayıftır, özellikle kötülük söz konusu olduğunda. insanlar unutmaya meyillidir.

"intiharların," dedi sırtını başı tahıl rafına değinceye kadar doğrultarak, "üçer üçer geldiği söylenir, bilirsin. boş laf değilmiş. etrafındaki insanlar ölmeye başlar ve kendine onlardan ne farkın olduğunu, neden hayatta olduğunu sormaya başlarsın.

tiryaki sözleri

cenap şahabettin

yasak, arzu doğurur.

kırka kadar insan yaşa basar, kırktan sonra yaş insana.

ikna kolay, razı etmek güçtür. zihin kalpten çabuk kanar.

biraz araştırırsanız elmas da kömürdür.

hamal ancak yük altında güzel yürür.

çok kişi için, basın, beynin bir hazır giysi mağazasıdır. oradan hazır düşünceler alırlar.

herkes başkasına gerçekte kendi layık olduğu davranışı uygun görür.

herkes kendisini insanlık için çok gerekli sanır; oysaki insanlığın hiçbirimize gereksinimi yoktur.

söze bakılsa herkes eşitlik ister; ama insanların bir kısmını ayakları altında görmek için bir kısmını başında taşımayacak pek az kişi vardır.

öyle yaralar vardır ki hiç iyileşmesin demeliyiz; çünkü izi, kendisinden daha çirkin ve dokunaklıdır.

çarığı ne kadar sıkı olsa, gerçek köylünün topuğunda biraz toprak vardır.

tam tarafsızlık insan harcı değildir.

kimi zaman, başkalarını nezakete mecbur etmek için kaba görünmek gerekir.

içgüdü, bence aklın müsveddesidir. en değersiz hayvanda, bir insanlık başlangıcı görürüm.

kıyafet, ruhun tercümanlarından biridir.

kendisinden memnun olmayanı hiçbir şey ve hiç kimse memnun edemez.

yalnız insan değil hiçbir şey kusursuz olmaz. en saf suyun gizli bir tortusu vardır ve arayınca güneşin bile lekeleri bulunur.

23.4.19

hayalet şehir

patrick mcgrath

kızlar genç taylar gibidirler.

insanoğlu yeryüzüne yıkımla damgasını vurur, denetimi kıyıyla son bulur.

babalar oğullarından neden nefret eder? oğullar onları tehdit eder. içlerinde ölüm korkusu yaratır. kendileri artık o güç olanağına sahip olmadıkları için içerlerler.

bir çocuk için, bir odaya girince büyüklerin susup konuyu değiştirmesinden daha hayal kırıcı bir şey yoktur. bir çocuğun iştahını, ortalıkta bir sır olduğunu bilmekten daha güçlü bir şekilde kışkırtan başka bir şey de yoktur.

insanın çalışmasına engel olan aynı keder, daha önceleri hayatına anlam vermiş olan tasarıların keyif vermez oluşu ve hevesinin kırılması. insanı güçten düşüren aynı öfke, perişanlık ve umutsuzluk dalgaları.

yeni bir ulus, kendi gerçek ruhunu yansıtan bir sanat geleneğini gerektirir. amerika'nın gerçek ruhu da sınırsız, el değmemiş yabanıl topraklarının ulviliğindeydi. emerson'dan alıntı yapmıştı: öyle hissediyorum ki oralarda başıma hiçbir kötü şey gelemez -doğanın tamir edemeyeceği hiçbir utanç, hiçbir felaket (gözlerim hariç).

ben bir psikiyatrım. kötülüğe inanmam, bütün insan deneyiminin, geçmiş olayların insan zihninde bıraktığı izlere dayandığına inanırım.

orospular ve psikiyatrlar -erkeklerin içlerini dışlarını onlardan daha açık olarak kim görür?

aşkın ya da daha doğrusu belirli aşk durumlarının nefrete yakın olduğu ya da başka bir düzlemde nefret olduğu bir klişe sözdür; ama gerçek olduğu için klişedir.

22.4.19

dört arketip

carl gustav jung

her zafer gelecekteki yenilginin tohumlarını taşır.

bilinçlenme yolunda atılan en küçük adım bile bir dünya yaratır.

anne kompleksinin etkileri kız ya da erkek çocuğa göre farklılık gösterir. erkek çocuktaki tipik etkileri eşcinsellik, don juanizm, bazen de iktidarsızlıktır. eşcinsellikte heteroseksüel unsur bilinçdışında anneye bağlanmıştır. don juanizmde ise anne bilinçdışı olarak her kadında aranır.

insan, kavrasın ya da kavramasın, arketiplerin dünyasının bilincinde olmak zorundadır; zira o dünyada doğanın henüz bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır. insan ile yaşamın ilk imgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni, bir kültür olmamakla kalmaz, giderek bir hapishane ya da bir ahır haline gelir.

dünyayı yaratan ilk özgürleşme eylemi anne katlidir ve tüm yücelik ve derinliklere inip çıkmaya cesaret eden ruh, tanrıların verdiği cezayı çekmek, kafkaslarda kayalara zincirlenmek zorunda kalır.

hiçbir şey karşıtı olmadan var olamaz, başlangıçta nasıl bir idiyseler, sonunda da bir olacaklardır. nasıl ki yaşayan her şey birçok ölümden geçmek zorundaysa, bilinç de ancak bilinçdışının daima dikkate alınmasıyla var olabilir.

birini idealize etmek, kötülükten korunma isteğidir aslında. insan korktuğu şeyi savuşturmak istediğinde idealize eder. korkulan şey bilinçdışı ve onun büyülü etkisidir.

kendi varoluşunu boşu boşuna arayan ve bundan bir felsefe çıkaran insan, artık bir yabancı olamayacağı dünyaya giden yolu ancak simgesel gerçekliği yaşayarak yeniden bulabilir.

eğer bilinçdışı, bazı anlamsız düşünceleri bir saplantı haline getirmeye ya da insanın kesinlikle sorumluluğunu üstlenmek istemediği başka semptomlar yaratmaya karar verirse, bilinç acınası bir biçimde çöker.

her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışının içerikleri arasında bir bağ kurmasını sağlar. bunun sonucunda, kişiliğinde de olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.

paul radin: psikolojik açıdan bakıldığında, insan kültürünün tarihi, büyük oranda, insanın hayvandan insana dönüştüğünü unutma çabasından ibarettir.

insan dışardan bakıldığında uygar bir insan gibidir ama kendi içinde bir ilkeldir. insanın bir yönü vardır ki kökenini gerçekten ele vermeyi hiç istemez. bir başka yönü de, bütün bunları çoktan aştığına inanmasıdır.

21.4.19

maaşlı müdavimler

mizancı murat

doktorluk mesleğinden, mektepten, talebelerinden, derslerinden, mehmet efendi'yle kurduğu ortaklıktan fazlasıyla memnun olan mansur'un dairedeki memuriyetinden henüz bir lezzet aldığı yoktu. lezzet yoktu fakat birçok ıstıraplar, ümitsizlikler baş göstermişti.

mansur daireye giderken, memur olduğu kalem odasında, kalem efendilerinin hepsini birer "işe memur" zannetmişti. bunun için kendisi de vazifesinin neden ibaret olduğunu kalemin reisi olan sakallı kâtipten sormuştu.

müstakil bir vazifesi olmadığı ve tercüme ve yazıdan bir iş çıkınca diğer kâtipler gibi kendisine verileceği cevabını almıştı.

akşama kadar bekledi. kendisine bir iş göstermediler. çoktan beri oraya devam edip kıdem almış olanların da işsiz oturduklarını görüyordu.

yalnız onu görse! oturdukları resmi koltukta pervasızca sütlaç, muhallebi, yemek yemek, şerbet, kahve, sigara içmek, bol bol esnemek, bazen ikişer ikişer kol kola olarak oda dışarısındaki aralıkta gezmek.. meşguliyetleri hep bu yoldaydı.

hatta mansur, genç bir efendinin o gün, bir defa yemekten başka hemen birer saat arayla iki defa toz şekeri ekilmiş muhallebi, bir tabak sütlaç yediğini ve üç defa portakal şerbeti istediğini görüp şaşmıştı. mansur gayet iyi görüyordu ki bunlar arzu ve iştiha şevkiyle değil, işsizlikten, vakit geçirmek için, zoraki yeniliyordu.

dehşet içinde kaldı. bu hallerde bulunan adamın fikren gelişmesine imkân olmadığını ve bilakis insanın bildiğinden ve öğrendiğinden de birçok şeyler kaybedeceğini düşündü.

mansur bunun sebeplerini araştırmaya başladı. kalem işlerinin her gün öyle geçtiğini, o halin yalnız o güne mahsus olmadığını hayretle öğrendi. tabii olarak kalemin vazifesini, hal ve durumunu, kâtiplerin hangi lüzum üzerine tayin edildiklerini soruşturdu. gördü ki kalemde mümeyyizden başka bir mütercim ile bir kayıt memuruna lüzum var, geri kalanların hepsi fazladır.

mansur zannetmişti ki odadaki otuz kâtibin otuzu da lazım, her birinin vazifesi ve mesuliyeti ayrıdır. halbuki efendilerin yirmi yedisi ayrı vazifesi ve mesuliyeti olmayan "maaşlı müdavimler"di. kendisi de onlardan olacaktı!

mansur'un yüreğine darlık geldi. mutlaka o kalemden çıkıp başka kaleme gitmek lüzumunu hissetti. fakat hal ve keyfiyetin başka kalemlerde de aynı olduğunu anlaması uzun sürmedi.

20.4.19

tarihte anlar

eduardo galeano

1919'da, devrimci rosa luxemburg berlin'de katledildi. katiller onu dipçik darbeleriyle öldürüp bir kanalın sularına attılar.

daha henüz matbaa yokken, imparator şarlman, aachen şehrinde avrupa'nın en iyi kütüphanesini yaratan çok sayıda metin kopyalayan ekipler oluşturdu.

1553'te, brezilya'nın ilk piskoposu pedro sardina, bu topraklara ayak bastı. üç yıl sonra, alagoas'ın güneyinde, caetes yerlileri tarafından yendi.

dünyanın sahibi, petrolün kralı, standart oil company'nin kurucusu john d. rockefeller 1937'de öldü. neredeyse bir asır yaşamıştı. otopside vicdan namına herhangi bir şeye rastlanmadı.

2008 yılında birleşik devletler hükümeti, nelson mandela'yı tehlikeli teröristler listesinden silmeye karar verdi. dünyanın en saygın afrikalısı altmış yıl boyunca bu uğursuz katalogda yer almıştı.

1967'de bolivya'da, quebrada del yuro'da, bin yedi yüz asker che guevara ve az sayıdaki gerillanın etrafını sardı. tutsak alınan che ertesi gün katledildi.

tüm insanlık tarihinde ilk sürgüne mahkum edilenlerin adem ve havva olduğunu hatırlatmak fena olmaz.

görerek yaşadı. görmeyi bırakınca, 1630 yılında bugün öldü. johannes kepler'in mezar taşında şöyle yazar: "gökleri ölçtüm. şimdi karanlıkları ölçüyorum."

25 kasım 1960 günü, dominik cumhuriyeti'nde generaller generali trujillo'nun diktatörlüğüne karşı çıkan üç militan öldüresiye dövüldükten sonra bir uçurumdan atıldı. bunlar mirabal kız kardeşlerdi. o kadar güzeldiler ki, onlara kelebekler diyorlardı.

2010 yılında rus hükümeti, katyn, kharkov ve miednoje'deki on dört bin beş yüz polonyalı mahpusun ölümünün sorumlusunun stalin olduğunu resmen kabul etti. polonyalılar 1940 ilkbaharında enselerine sıkılan kurşunla öldürülmüş ve suç nazi almanyası'nın üzerine atılmıştı.

kosta rika devlet başkanı don pepe figueres şöyle demişti: "burada kötü giden yegane şey, her şey." ve 1948 yılında silahlı kuvvetleri kaldırdı. birçok kişi bunun dünyanın sonu ya da en azından kosta rika'nın sonu olduğunu söyledi. ama dünya dönmeye devam etti, kosta rika da savaşlardan ve askeri darbelerden kurtuldu.

gülme

henri bergson

ne zaman bir şahıs bize eşya izlenimi verecek olsa güleriz.

gülünç, kendinin bilincinde değildir.

sadece gerçek anlamda insani olan şeyler için gülünçlükten bahsedilebilir. bir manzara güzel, zarif, görkemli, silik veya çirkin olabilir fakat asla gülünç olamaz.

gülüncün doğal ortamı kayıtsızlıktır ve gülmenin en büyük düşmanı duygulardır.

gülünç, etkisini tam olarak göstermek için kalbin bir anlığına da olsa hissizleşmesini gerektirir. gülünç, saf akla hitap eder.

pascal: birbirlerine benzeyen iki yüz, kendi başlarına hiç gülünç olmadıkları halde yan yana iken benzerlikleriyle güldürürler.

kişinin manevi özellikleriyle ilgili olmasına karşın dikkatimizi onun fiziki özelliklerine çeken her vaka gülünçtür.

herbert spencer: gülme, birdenbire boşlukla karşılaşan bir çabaya delalet eder.

çekingen, bazen bedeninden sıkılmış, etrafında onu bırakacak yer arayan biri izlenimi verir. bu yüzden, tragedya yazarları, kahramanlarının fiziksel yönüne dikkat çekebilecek her şeyden özenle sakınırlar. bedenle ilgili bir düşünce uyanır uyanmaz güldürü unsurur kapıda demektir. bu nedenle tragedya kahramanları yemezler, içmezler, ısınmazlar. hatta mümkün mertebe oturmazlar bile.

gülünç söz tekrarlarında genel olarak şu iki öge mevcuttur: bir zemberek gibi boşalan baskılanmış bir duygu ve bu duyguyu tekrar baskılamaktan keyif alan bir fikir.

immanuel kant: gülme, sonu birdenbire hiçlikle biten bir beklentiden kaynaklanır.

hayat bize zamanda bir gelişme, mekanda bir karmaşıklaşma olarak takdim eder kendini.

bir olay aynı anda, birbirinden tamamen bağımsız, iki olay dizisine aitse ve yine aynı anda birbirinden tümüyle farklı iki anlamda da yorumlanabiliyorsa daima gülünçtür.

mecaz anlamıyla kullanıldığı halde, bir tabiri sözcük anlamıyla aldığımızı ima ettiğimiz her seferde bir gülünç elde ederiz.

bir fikrin doğal ifadesi bir başka tona aktarıldığında gülünç bir etki elde edilir.

sağduyu sürekli ve tekrar tekrar intibak eden, mevzu değiştiğinde ona göre fikrini de değiştiren bir zihnin çabasıdır. kendini tamı tamına nesnelerdeki değişkenliğe göre ayarlayan bir zekânın göstergesidir. hayata yönelik dikkatimizin hareketli sürekliliğidir.

her dalgınlık gülünçtür. dalgınlık ne kadar derinse güldürü de o kadar niteliklidir.

19.4.19

felâtun bey

ahmet mithat efendi

felâtun: "o, birader! allah versin, allah versin! kibarlık başka şey, eski dostları göremez olurlar."

râkım: (ıstırabından ne söylediğini dahi bilemeyerek) "estağfurullah birader! bugün zihnim pek perişandır. şu ziklas'ın kızı yok mu? büyüğü! hani ya şu can!"

felâtun: "evet, insanın canına sokacağı gelen can, değil mi? canına yandığım, anasını karanlıkta kucaklamak hatası olmamış olsaydı.."

râkım: "bırak allah'ı seversen! kızcağız can üzerinde."

felâtun: "niçin?"

râkım: "bilir miyim ben, niçin? galiba verem olmuş! hekimler aşk halidir diyorlar."

felâtun: "işte gördün mü? senin gibi filozofların yapacağı iş bu kadar olur. iffeti muhafaza edelim, edebi muhafaza edelim diye böyle körpecik kızları verem eder bırakırlar. bana ilgi duymuş olaydı, bak hiç böyle verem olur muydu? turp gibi yaşardı, turp!"

18.4.19

the end of the f***ing world

insan kendini kötü hissedince her türlü boku yer.

sonuçta bir önemi kalmamıştı. james'le vakit geçirmiş olmam iyi bir şeydi. yürümediğini öğrenmek iyi olmuştu. tahmin etmiştim zaten. böyle anlar, yara bandını söküp çıkarmak gibidir. asıl sorun o yara bandının altının bir sürü bok püsür dolu olması.


bazen doğru şeyi yapmak suç işlemek gibi hissettiriyor.


korku, çok yavaş baş gösterebiliyor. öyle sessiz ki duymazdan gelebiliyorsunuz. ama sesi yükseliyor. çok yükseliyor. artık duymazdan gelemiyorsunuz.


hayatı kontrol edemediğiniz hissine kapılabilirsiniz. çünkü edemezsiniz. hiçbir şeyin önüne geçemezsiniz. sadece olan bitenle başa çıkabilirsiniz. bir şeyden kaçtığınızı sanabilirsiniz. ama aslında kaçtığınız şey hep yanınızdadır. hiç farkına varmadan bir yerde sıkışıp kalabilirsiniz. dikkat etmezseniz sonsuza kadar mahsur kalırsınız.


kendimi tanıdığımı sanırdım. ama bir süredir sanki kendi vücudumda değilim.


öleceğini bilmek garip bir his. dünyayı çözdüğünü düşünüp hiçbir şeyi siklemiyorsun.


ölü olmak berbat, değil mi? her şeyi kaçırıyorsun.


"özür dilerim." "ne için?" "seni çözüm yapmaya çalıştığım için."


sevgi açlığı çekenlerin sorunu, sevginin neye benzediğini bilmemeleridir. bu yüzden kandırılmaları da kolaydır. olmayan şeyleri görmeleri de. ama düşününce, hepimiz kendimizi kandırmıyor muyuz?

bize göre

ahmet haşim

seyahat, hele deniz seyahati ruhun bütün dertlerine devadır.

nietzsche'ye göre milletleri birbirine düşman yapan yegane kuvvet tarihtir. geniş bir insani anlaşmaya vücut verebilmek için yapılacak ilk iş tarih öğretiminin el birliğiyle ortadan kaldırılmasıdır.

eti tadan, artık kuru ekmeğe dönemez.

dünya basınına göz atılınca hükmedilir ki zamanımızda mide ve bağırsak beyinden çok daha şerefli birer organ derecesini almıştır.

on on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun bariz alametlerinden biri, okurun yeni ürünlere karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır. bu alışkanlık ancak âdet şekline dönüşmüş bir hassasiyetin uysallığı değil midir?

"şimdi boyanmamış bir kadın yüzü, insana bir türlü medeni bir çehre hissini vermiyor."

çingene, insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. zannedilir ki bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri insan şekline bürünmüş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır.

âşık, yüz bulamayan adamdır.

maddi menfaatlerini müdafaada gösterdiği vahşet ve kabalık kabiliyetiyle yaradılışı hakkında akıllıyı bazen ümitsiz bırakan insan, ara sıra gösterdiği ulvi dayanışma manzaralarıyla, kurt ve sırtlanın iğrenç cinsinden olmadığını gösteriyor. ilkel hırsların çamurdan tabakası üstünde evrensel bir manevi ve medeni insanlık var.

leylek yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır. kırmızı gagasının takırtısı sese dönüşmüş bir sıcak temmuzdur.

meyhane mukassi (kasvetli) görünür taşradan amma
bir başka ferah, başka letafet var içinde (nedim)

ciddi görünmek için soluk bir lisanla konuşmanın elzem olduğunu zannetmek, kibrin başlıca belirtilerinden biri ve belki de birincisidir.

ateşin kırk derecesi! bu çin, japon, amerika ve afrika'dan ziyade bir insan için görülmesi elzem, meraklı bir cihandır.

kadınlar için hakiki cazibenin ezeli düsturu bize göre daima şundan ibaret kalacaktır: çok konuşmamak ve yılışmamak. nice ilahi başların pembe dudakları her açılışta zihinden inen koca bir ahmaklık öküzüne yol veren bir kapı vazifesini görür. bu itibarla bazı kadın başları hakikatte altın, elmas ve yakuttan yapılmış tiksindirici birer alıklık yığınıdır.

seyahate çıkan bir dostunuzun size her vardığı yerden düzenli olarak mektup, kart yazarken birdenbire susması ya öldüğüne veyahut paris'e vardığına delalettir. paris'in havasına giren adam mektup yazmak için artık vakit bulamaz, böyle şeylerle meşgul olmayı hiç düşünemez.

bütün verimli hayat hırslarının harekete geçiricisi ettir ve hareketi ağır sebze yiyiciler etle beslenmeye alışıncaya kadar pençeli hayvanların aciz bir avı olmaya mahkumdur.

timur aydın: haşim'in üslubunu metaforik bir şölen olarak tarif etmek mümkündür. "üslup hakkında bir düşünce"de çocukluğunda çok sevdiği bir şiir dergisini yaşlılığında tekrar eline alan haşim, şiirlerdeki sıfatların, teşbihlerin, istiarelerin böcek koleksiyonlarında toplu iğneyle tutturulan ölü kelebekler gibi sayfalarda renkli birer naaş şeklinde durduğunu söyler.

17.4.19

din ve politika

jean meslier

dinler bilinçsizlik, batıl inanç ve ilahi güçlere tapmanın yanı sıra, halkın sömürücüler tarafından ezilmesinin sonucu olarak doğmaktadır. tüm bunlar kurnaz ve hokkabaz politikacılarca düşünülmüştür. aynı zamanda bu dünyanın prensleri ve zorbaları halkı baskı altına almak ve kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilmek için bu buluşları -dinleri- kendi yasalarıyla ayakta tutmaktadırlar.

insanlar hayal hastalarıdır. ilaçlarına alıcı bulmak için, çıkarcı şarlatanlar, hep insanların deliliklerini, budalalıklarını sürdürmeye özen gösterirler.

insanları eğitmek ve yönetmekle görevli kimseler, kendileri ışığa ve erdeme sahip olsaydı, insanları ham hayaller yerine gerçeklerle yönetmeleri daha iyi olurdu. ancak kurnaz, açgözlü ve bozuk ahlaklı yasa koyucular, dünyanın her yerinde milletleri boş masallarla uyutmayı, onlara gerçekleri öğretmekten, akıl ve zihinlerini geliştirmekten, özel ve gerçek nedenlerle erdeme yöneltmekten, onları doğru bir şekilde yönetmekten daha kolay buldular.

din açık olsaydı cahiller için daha az çekici olurdu. onlar için, karanlık ve esrarlı şeyler, korkular, masallar, kerametler ve sürekli olarak beyinlerini işletecek, yoracak, akla sığmaz şeyler gereklidir. romanlar, inanılmaz cin ve cadı hikayeleri, sıradan insan ruhu için, gerçek tarihlerden daha çekicidir.

hayranlık cehaletin kızıdır. insanlar ancak anlamadıklarına hayran olur ve taparlar.

bilinmeyen, gizli, hayali, efsanevi, mucizevi, inanılmaz ve hatta korkunç olan şeyi açık, basit ve sağlıklı olana tercih etmek cehaletin özelliğindendir. "gerçek", hayal gücü üzerinde hiçbir zaman, herkesin kendisine göre düzenlemekte özgür olduğu batıl hayaller kadar şiddetli sarsıntılar yapmaz. sıradan insan masal dinlemeyi gerçeğe tercih eder. rahipler ve şeriatçılar, bu masallardan dinler icat eder ve sırlar üretirler. bunları sıradan insanların yaratılışına ve huyuna göre kullanmışlardır. sıradan insanların bu eğilimi yüzünden, rahipler, şeriat ve kanun koyucuları, kendinden geçmiş coşkunları, kadınları, cahilleri kendilerine bağlamışlardır. bu içerikteki kimseler, incelemeye yetenekli olmadıkları fikirleri kolayca kabul ederler.

saflık ve gerçek aşkı, ancak hayal gücünü araştırma ve düşünmeyle düzenleyen belirli kimselerde bulunur. bir köyün sakinleri, rahiplerinden, dini konuşmalarına çok latince karıştırdığı zaman memnun oldukları kadar hiçbir zaman memnun olmazlar. kendilerine anlamadıkları şeylerden söz eden kimseyi, cahiller, çok bilgili bir adam sanırlar. kavimlerin safdilliğinin ve onlara rehberlik iddiasında bulunanların nüfuz ve egemenliğinin esas ilkesi işte budur.

ahiret aleminin insan türü için gerçek hiçbir yararı olmasa da, insan türünü oraya göndermeyi üstlenenler (yani ilahiyatçılar) için yararı büyüktür!

16.4.19

gönül bir değirmendir

hüseyin rahmi gürpınar

insana her cüreti veren, her fenalığı yaptıran zarurettir.

halkın en büyük, en vazgeçilmez ihtiyacı bu iki şeyden ibarettir: ekmek ve sevda.

iki alim birbiriyle iyi geçinemez. iki güzel, iki çirkin, iki zeki, iki ahmak daima uygun birer çift teşkil etmez. bu aynılıkta bir kaynaşma olmaz.

aşk daima ikiyi birleştiren bir cazibedir.

akıllı adam kendi menfaatine uymayan noktalarda hiddetlenmemeyi bilendir. öfkeyle ağızdan kaçan sözlerden insan genellikle büyük zararlara uğrar.

dünyada iyi veya kötü öyle tesadüfler vardır ki bunlar yıldırım gibi bir anda insanın alın yazısına hakim olurlar.

sanatın başlıca maksadı duyguların ifadesidir. çünkü bütün hayatı canlandıran ve ona hakim olan duygulardır.

yaygın olarak yanlış bir kanı vardır. büyük yazarların dehalarının kıymetini eserlerinin çokluğuyla tartarlar. edebi şan ve şerefi eserlerin sonsuz çokluğunda ararlar.

insan kardeşlerine nasihat vermekle meşgul olanların cümlesi, sözlerini kendileri yarı yarıya tutmak insafını gösterselerdi çoktan bu âlem düzelmeye yüz tutardı.

alim, alimle kolay fikir teati eder ve çabuk anlaşırlar. hüner, cahili ikna edebilmektedir.

asıl hürmet edilecek adamlar zararlarına yaşadığımız kimselerdir.

sağlam, kuvvetli, dolgun bir hayat yaşamak estetiktir. hayatın yayılma vasıtası aşktır.

kolayca tatmin edilen sevdalarda şehvetin seri titremelerinden başka ne lezzet var? bütün bu tatminler kolaylıkları nispetinde aşkı öldürerek gönlünüzü çoraklık içinde bırakırlar.

seni büyük gösteren kendi ilmin değil, etraftakilerin cehaletidir.

ahlaksızlık en bulaşıcı hastalıktır.

kanun ve kamuoyu yanılmaz olsaydı o kanunun maddeleri daima hal ve zamanın icabına göre değiştirilmez ve çoğunluğun anlayışı orta çağ'daki bütün vahşet ve dehşetiyle sabit kalırdı. bunlar her milletin adet, ahlak ve medeniyetteki kıvamına göre değişen zihniyetlerdir.

genellikle çirkin şeyler saklanır.

hayatta bir hazır vardır, bir de gaip vardır. hazır görerek, hissederek, zevk veya ıstırap duyarak yaşadığımız andır. gaip ise hayal şeklinde yaşadığımız var olmayan bir ikinic hayattır. bu ikinci hayali yaşayışın da zevkleri, elemleri vardır. bazen insana pek garip şeyler hissettirir.

15.4.19

hikâye

namık kemal

dil öyle taş kovuğundan yetişen incir ağaçları gibi kendi kendine olgunlaşmaz. yüzyıllarca fikirleri eğitmeye hizmet için ömrünü vermiş birçok edebiyatçı, filozof gerekir ki bir dil düzene, zenginliğe ulaşabilsin.

ayetle ve hikmetle ispatlandığı üzere bütün mahluklar, erkek-dişi olarak çift yaratılmıştır. bundan ötürü evrene muhabbetle bağlıdırlar, dünyayı sevmek fıtratlarında vardır. bunun için insan her şeyden fazla aşka meyleder.

bu sebepten hikâyelerin, tiyatroların içerdiği hikmeti genellikle aşka dair birçok kıssa içine gizlerler. onun için biz de şu aciz eserimizin [intibah] içerdiği yepyeni düşünceyi, hayali bir hikâyeyle sarmalamak istedik.

bundan başka hikâye yazmakta bir görev daha vardır: o da yalnız muhatabı ıslah veya eğlendirmek için eski beğeni tarzı olan yerli yersiz akla, ağza ne gelirse söylemeyi bırakarak insanın doğasını tahlile çalışmaktır.

avrupalılar taklit ederken bir şeyin gerçekten taklide değer olan yerlerini ediyorlar. işte o kabilden olarak kendilerine örnek olması için arap'ın acem'in ve diğer eski dillerin saygın eserlerini tercüme etmişler. mantık ve adaba uygun gördükleri yerlerini örnek almışlar. içlerinde akıl dışı, abartmalı, hiçbir şeye benzemez teşbih görmüşlerse ona uymamışlar; imalı, lastikli sözler gibi zevzeklikleri de makbul tutmamışlardır.

hint'ten batı'ya geçmiş bir hikâyedir: hakikat bir kız imiş. fakat çıplak gezermiş. nereye gittiyse kabul etmemişler. sonunda bir kuyuya saklanmaya mecbur olmuş. hikâye ise dişleri dökülmüş, yüzü buruşmuş, elleri çolak, ayakları paytak, beli kambur, ağzı kokar, burnu akar, gözü kör, kulağı sağır bir kocakarı imiş. fakat yüzünü düzgünler, takma dişler, vücudunu gayet güzel elbiselerle süslediğinden daima görenlerin makbulü olurmuş. sonunda bir gün, hakikate kuyusunda rastlamış. kendi elbisesini ve süslerini vermiş. ondan sonra hakikat de gittiği yerlerde kabul görmeye başlamış.

14.4.19

efsuncu baba

hüseyin rahmi gürpınar

her zamanın şairi lafını vaktinin gidişine uydurur. işte asıl kurnazlık da bundadır.

türkler için pösteki büyük bir şeydir. ne çıkarsa ondan çıkar. pöstekiye çok itibar ederler. sokaklarda "ya dost" bağıran saçaklı derviş babalar yok mudur ? işte onlar pöstekiyi sırtlarında taşırlar. padişahlar, şeyhler hep ona otururlar.

en kıyak defineler don içinde saklıdır.

bu dünya yüzünde gerçekleşen her hareketin uğurlu ve uğursuz olmak üzere iki manası vardır. rüzgârın uğultusu, ağaçların hareketi, bir kuşun ötüşü, kapı gıcırtısı, köpek havlaması ve bütün bu türlü sesler, hareketler hayır veya şerden haber veren birer faldır. insan uğursuzluklardan kaçıp rahat yaşayabilmek için tabiatın bu uyarılarını anlayarak her eylem ve hareketini "uğur" çerçevesine uydurmaya çalışmalıdır, aksi halde mahvolur, perişan olur.

mavi gözlülerle konuşmak insanı tehlikeye atar.

eski ve yeni dünyada en etkili ve kuvvetli sözlerin hangi dudaklardan çıktığını ve en ustalıklı entrikaların hangi fabrikaların ürünü olduğunu fark edenler hakikati sezmiş olurlar.

her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. mesele, böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir.

henüz çoğumuz hayatın özünü anlayamayarak havada saadet, kuyu dibinde cennet arayan, birbirimizden keramet bekleyen, boş şeylere kapılan, vaatlere aldanan saf kimseleriz.

bu dünya henüz büyük komik moliere çağından üç adım ileri gitmedi. daima üstadın ebedi komedyaları tekrarlanıp duruyor. yalnız sahnenin dekorları değişti. tarzlar başkalaştı. insanın mayası hep o maya. kötüler daha kurnazlaştı. birbirine arar verme ilerledi. fenalık büyüdü.

13.4.19

modern çağın sorunları

yuval noah harari

kim bilir kaç üniversite mezunu genç çok çalışıp iyi paralar kazanacaklarını düşünerek büyük firmalara giriyor ve ancak otuz beş yaşından sonra bu işlerden ayrılarak gerçek istediklerini yapmaya çalışıyor.

öte yandan, bu yaşa gelinceye dek kredi ödemeleri, okul yaşına gelen çocukları, ödemeleri gelen arabaları ve yurt dışında tatiller veya kaliteli şaraplar olmadan yaşamın çok da anlamlı olmadığına dair geliştirdikleri bir anlayışları oluyor.

ne yapabilirler? geri dönüp kök bitkilerini mi eşelesinler? elbette öyle yapmayıp daha da büyük bir çabayla köle gibi çalışıyorlar.

tarihin en kesin yasalarından biri şudur: lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. insanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

son birkaç on yılda hayatı daha çok rahatlatacağını varsaydığımız sayısız şey icat ettik: çamaşır makineleri, elektrikli süpürgeler, bulaşık makineleri, telefonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, e-posta vs.

eskiden bir mektup yazıp zarfa koymak, üstüne pul yapıştırıp posta kutusuna atmak insanı epey uğraştıran bir işti. mektuba cevap almak günler veya haftalar, hatta aylar alabiliyordu. günümüzdeyse bir dakika içinde çabucak bir e-posta yazıp dünyanın öbür ucuna gönderebiliyorum ve eğer gönderdiğim kişi çevrim içiyse anında cevap alabiliyorum. böylece mektup yazmanın aldığı tüm zamanı ve çabayı ortadan kaldırmış oldum. peki bugün daha rahat bir hayat mı yaşıyorum?

maalesef cevap hayır. klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi. zaten çoğu insan ayda birkaç mektuptan fazlasını yazmıyordu ve gelen mektuplara da hemen cevap vermek gibi bir zorunluluk duyulmuyordu.

bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk; ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.

12.4.19

refet

fatma aliye

misafire en büyük ikram temiz yataktır. süslü, kıymetli yatak değil, temiz yatak.

ancak bizim gibi fakirler öğretmen olurlar. zenginler öğretmen olmak için okumazlar. bilgi edinmek için oraya gelirler.

benim kazanmaya çalıştığım huylar ve erdemlerin en büyük ve en güzel süsleri, derin düşüncelerle buruşmuş alın ve ilim uğrunda ağarmış saçlardır.

zannedilir ki genellikle kadınlar şirinlik ve güzellik konusunda kendilerini beğenmekte ve kendilerinden başka güzel görememektedirler. bu sanı doğrudur ama genelleme kısmı doğru değildir. pek çok şeyde veya her şeyde kadınla erkeğin farkı olmadığı gibi bu meselede de yoktur.

nice güzel olmayanlar vardır ki birtakım güzel duygularla hislendikleri, yüce düşünceler düşündükleri zaman hoş ve güzel olurlar. tavırlarına o anda düşündükleri ve hissettikleri şeylerin büyüklüğünün şanı ve heybeti yansır.

her cani, cinayet işlemeden önceki haliyle kıyaslanamayacak bir çirkinlik peyda eder.

asıl güzellik tende değil, candadır. ama candaki güzelliğin tene çarpması için o canın coşması gerekir.

her bakış insana her şeydeki hikmet ve ibreti göstermez. ancak dünyayı bir evren kitabı olarak görenler, her şeye dikkatlice ve ibretle bakanlar o kitabın sayfalarında neler görürler, ondan neler öğrenirler!

zenginlerin gösterişi ne kadar gözlerimizi kamaştırsa da fakirlerin üzücü ıstırapları da yüreğimizi acıtmalıdır.

zenginlik denilen şey sonradan gelir ve gidebilir şeylerdendir. aslında kibarlıkla zenginliği, fakirlikle adiliği fark edebilmeli. kibarlık, servet gittikten sonra da kaldığı gibi bazı fakirlerde de yaratılıştan kibar bir mizaç ve tabiat bulunur. nasıl ki bazı zenginlerde kibarlıktan eser olmaz.

okul bizi çalınmaz, kaybolmaz bir servet olan ilimle süsleyecek ve fazilet yolunu gösterecek bir edep evidir. okulun terbiye edemediğini dünya ve zaman terbiye eder. zamanın terbiyesine kalmaksa pek büyük bir felaket ve talihsizliktir.

darülmuallimat bir bilgi evidir. nice senelerden beri osmanlı kızları bilgi sahibi olmak için buraya koşuşuyorlar. bu kadar sürede birçok öğretmen meydana getirmişse yüzlerce de bilgili osmanlı kızı yetiştirmiştir.

amentü

ismet özel


insan
eşref-i mahlukattır, derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı

11.4.19

kediler

samipaşazade sezai

"hanım! en son cevabını isterim. ya ben, ya kediler!"

"kediler!"

bir kocanın ümitsizliği, bir kadının kararsız arzuları, sevginin mutluluk çayırı üzerine temellerini gül fidanlarından, sevda rüzgârının tutarsızlığına karşı camlarını nurdan, eşyalarını tülden inşa edip döşediği evlilik sarayının çöküşü, hep bu birkaç kelimeden ibaret olan konuşmada saklıydı.

kediler! öyle mi? demek ki otuz üç sene yan yana geçen bir beraberliğin sonucu, evlilik bilmecesinin çözümü bu cevap oluyor. otuz üç sene önce, evliliğin ilk aylarında sevginin sonsuzluğuna, aşkın ölümsüzlüğüne yeminler eden âşığının ağzından, kendisinin kedilere, her türlü mana ve yetenekten yoksun keyfi bir ilgi için feda edildiğini işitmek onurunu kırdığından, artık bu hale bir son vermek üzere kesin karar almıştı.

zavallı koca! karısının söz sahibi olduğu eve getirip topladığı yirmi otuz kedinin verdiği sıkıntı ve rahatsızlıktan artık usanmıştı. evin içinde ev sahibinden bile havalı bir yürüyüşle kuyruklarını kaldırıp bu bahtsız kocaya küçümsercesine bakışlar atarak dolaşan bu kibirli hayvanlar kanepelerini istila etmiş, koltuk sandalyelerinde uyurlar, o senenin soğuk kışında ısınmak için yaktığı ateşin karşısında düşünürler; sofalarında, odalarında kulak tırmalayıcı seslerle kavga ederlerdi. günden güne küstah tavırlarını artırarak çoğalan kediler bu adama evinde ayakta duracak bir yer bırakmamaya başladılar.

bir sabah gayet erken uyanarak kendi âleminde bir kahvaltı etmek için küçük odasına çekildiği zaman, sokakta birtakım çocukların ağladığını işiterek pencereden dışarı baktı. kulağına gelen seslerin kedilerin birbiriyle dalaşırken çıkardığı sesler olduğunu anlayınca, aldandığından dolayı büyük bir öfkeyle iskemlesine oturdu. iskemleye oturduğunda, yüzünün iki uç noktası olan alnıyla çenesinin geriye doğru çekik, gözlerinin büyük ve biraz fırlak olmasıyla bir arayıcılık hali kazanan yüzünü iki tarafa döndürerek hayretle etrafına bakınıyordu; zira kedinin biri ekmeğini çalmış, diğeri sütlü kahvesini içmiş, öteki de fincanını kırmıştı. kendi kendine üzüntü ve şaşkınlıkla, "kime dert anlatmalı! bu kibirli, vefasız, değer bilmez hayvanların kadınlar elbette taraftarı olur! zaten kedi, kadındır." diyordu.

bir günlük emeğiyle elde ettiklerinin böyle ziyan olmasının verdiği üzüntüyle başını eline dayayarak pencerenin önünde oturdu. işte orada, duvarın altında, kahvesini içen, ekmeğini çalan, fincanını kıran, kendisini sabah keyfinden mahrum eden, velhasıl bütün rahat ve huzurunu elinden alan kediler, güneşe karşı abanoz gibi parlak siyah, kar gibi beyaz, sarı benekli, göz alıcı renkleri ve her an ve saniye renkleri değişen ışıl ışıl gözleri gökkuşağı gibi görünürken ön ayaklarını önce ağızlarına götürüp kadınlara has işveli bir tavırla yüzlerini temizleyerek huzur içinde kahvaltısını hazmetmekte ve öğle yemeğine hazırlanmaktaydılar.

evin sahibi tarafından kendisine tercih edilen bu yırtıcı hayvanların kayıtsız halleri sinirine dokunarak sofaya çıktı. orada, merdivenin orta basamaklarında, bıyıkları, yüzü, başı siyah lekelere boyanmış beyaz kediyi görür görmez, "kahvemi sen içtin! fincanımı sen kırdın! öyle mi?" diyerek odasından bastonunu alıp ayaklarının ucuna basarak yavaş yavaş kedinin yanına sokuldu. hazır eline fırsat geçmişken istediği gibi intikamını almak için vücudunun en can alacak yerini nişanladı. bastonunu kaldırdı. kedi kımıldıyor. kaçacak. değneğini şiddetle üzerine indirir indirmez, pek çevik olan bu afacan hemen sıçrayınca ayağı kayarak büyük bir gürültüyle merdivenlerden aşağı yuvarlandı. merdivenin altında kolunun sızladığından şikâyet ederken varlığının diğer yarısı olan karısı karşısına çıkarak, "hiç kediye öyle vurulur mu? ya bir yeri kırılsaydı..." deyince zavallı herif şiddet ve öfkeyle "ben sana şimdi gösteririm!" diyerek odasına çıktı. karısı da kendisini takip ederek gayet sakin ve yumuşak biçimde diyordu ki, "ne yapacaksın? ne yapabilirsin? söyle de ben de anlayayım!"

bir camın arkasından görülen kıvılcım gibi, renkli güzellikten akseden bir damla yaşın durduğu büyük gözlerini; altmış senenin üzerinde izler, lekeler bırakarak geçtiği karısının yüzüne çevirerek, "ne mi yapabilirim? kaymakamlığa başvuracağım. senin kedilerini, yiyecek hırsızlığı, gasp ve haneye tecavüzden dava edeceğim! bakalım, o zaman bu hırsızların, bu haydutların bir tanesini burada görebilir misin?"

paltosunu, şapkasını giydi, kapıyı kıracak gibi şiddetle çekerek evden çıkıp gitti.