28.4.19

değirmen

sabahattin ali

azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar.

bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.

şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar. bir kere onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye maliktirler.

kadını hiçbir zaman inkar etmedim. hatta geceleri beni odama o kadar karışık bir halde yollayan, ekseriye bir kadın muvaffakiyetsizliğidir. kadın benim etimin, kemiğimin, kanımın ve muhayyilemin müthiş bir ihtiyacıdır. buna mağlup olmak bir hayvanlık, bunu inkâr etmek daha büyük bir hayvanlıktır.

bu tuluatçılık öyle bir şeydir ki, bir kere yakalanan yakasını kolay kolay sıyıramaz. kumar gibi, cıgara gibi bir şeydir. aç kalır, soğuk han odalarında geceler, herkesten istihfaf ve tahkir görür, lakin onu gene bırakamazlar.

25.4.19

duanın gücü

daron acemoğlu / james a. robinson

1346'da hıyarcıklı veba, kara ölüm, don nehri'nin karadeniz'e dökülen ağzındaki bir liman şehri olan tana'ya ulaştı. sıçanların üstünde yaşayan pirelerin taşıdığı veba, asya'nın büyük ticaret arteri ipek yolu boyunca seyahat eden tacirler tarafından çin'den getirilmişti. cenevizli tacirler sayesinde, sıçanlar kısa sürede pireleri ve vebayı tana'dan tüm akdeniz'e yaymaya başlamıştı.

veba, 1347 başlarında konstantinopolis'e ulaştı. 1348 baharında fransa, kuzey afrika ve italya'da yayılıyordu. görüldüğü her bölgede nüfusun yaklaşık yarısını yok etti. vebanın floransa'ya gelişine bizzat tanıklık eden italyan yazar giovanni boccaccio, daha sonra şöyle yazacaktı:

"şiddeti karşısında insanoğlunun tüm bilgeliği ve mahareti faydasızdı. veba feci sonuçlarını dehşet verici ve olağanüstü bir biçimde sergilemeye başladı. burun kanamasının kaçınılmaz ölüme ait bariz bir alamet sayıldığı doğu'daki gibi bir seyir göstermedi. aksine, ilk belirtileri kasık ve koltukaltında kimisi yumurta biçimli kimisi de yaklaşık bir elma büyüklüğündeki birtakım şişliklerin belirmesiydi. daha sonraları hastalığın belirtileri değişti ve pek çok insan kollarında, kalçalarında ve vücutlarının başka bölümlerinde koyu lekeler ve çürükler bulmaya başladı. bu illete karşı hekimlerin verdiği tavsiyeler ve ilaçların gücü fayda etmiyordu. ve çoğu durumda ölüm, tarif ettiğimiz belirtilerin görülmesini müteakip üç gün içinde vuku buluyordu."

ingiltere halkı vebanın kendilerine doğru ilerlediğini biliyordu ve yaklaşan kıyametin farkındaydı. 1348 ağustos'unun ortasında, kral iii. edward, canterbury başpiskoposu'ndan dualar tertip etmesini istedi ve pek çok piskopos, insanların yaklaşan felaketle başa çıkmalarına yardımcı olmak amacıyla papazlarına kiliselerde yüksek sesle okumaları için mektuplar yazdı. bath başpiskoposu shrewsbury'li ralph, papazlarına şunları yazıyordu:

"yüce tanrı, günahlarından arındırmak istediği evlatlarını gök gürültüsü, yıldırım ve başka musibetler kullanarak cezalandırır. doğu'dan gelen feci bir kıranın komşu krallığa varmış olması nedeniyle korkarız ki, yürekten ve biteviye dua etmediğimiz takdirde, benzer bir kıran zehirli kollarını bu krallığa da uzatacak ve halkını kırıp perişan edecektir. bu nedenle hepimiz dualar okuyarak tanrı'nın huzurunda günah çıkarmalıyız."

bu dualar hiçbir işe yaramadı. veba ingiltere'yi vurdu ve nüfusun yarısını yok etti.

24.4.19

tiryaki sözleri

cenap şahabettin

yasak, arzu doğurur.

kırka kadar insan yaşa basar, kırktan sonra yaş insana.

ikna kolay, razı etmek güçtür. zihin kalpten çabuk kanar.

biraz araştırırsanız elmas da kömürdür.

hamal ancak yük altında güzel yürür.

çok kişi için, basın, beynin bir hazır giysi mağazasıdır. oradan hazır düşünceler alırlar.

herkes başkasına gerçekte kendi layık olduğu davranışı uygun görür.

herkes kendisini insanlık için çok gerekli sanır; oysaki insanlığın hiçbirimize gereksinimi yoktur.

söze bakılsa herkes eşitlik ister; ama insanların bir kısmını ayakları altında görmek için bir kısmını başında taşımayacak pek az kişi vardır.

öyle yaralar vardır ki hiç iyileşmesin demeliyiz; çünkü izi, kendisinden daha çirkin ve dokunaklıdır.

çarığı ne kadar sıkı olsa, gerçek köylünün topuğunda biraz toprak vardır.

tam tarafsızlık insan harcı değildir.

kimi zaman, başkalarını nezakete mecbur etmek için kaba görünmek gerekir.

içgüdü, bence aklın müsveddesidir. en değersiz hayvanda, bir insanlık başlangıcı görürüm.

kıyafet, ruhun tercümanlarından biridir.

kendisinden memnun olmayanı hiçbir şey ve hiç kimse memnun edemez.

yalnız insan değil hiçbir şey kusursuz olmaz. en saf suyun gizli bir tortusu vardır ve arayınca güneşin bile lekeleri bulunur.

22.4.19

dört arketip

carl gustav jung

her zafer gelecekteki yenilginin tohumlarını taşır.

bilinçlenme yolunda atılan en küçük adım bile bir dünya yaratır.

anne kompleksinin etkileri kız ya da erkek çocuğa göre farklılık gösterir. erkek çocuktaki tipik etkileri eşcinsellik, don juanizm, bazen de iktidarsızlıktır. eşcinsellikte heteroseksüel unsur bilinçdışında anneye bağlanmıştır. don juanizmde ise anne bilinçdışı olarak her kadında aranır.

insan, kavrasın ya da kavramasın, arketiplerin dünyasının bilincinde olmak zorundadır; zira o dünyada doğanın henüz bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır. insan ile yaşamın ilk imgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni, bir kültür olmamakla kalmaz, giderek bir hapishane ya da bir ahır haline gelir.

dünyayı yaratan ilk özgürleşme eylemi anne katlidir ve tüm yücelik ve derinliklere inip çıkmaya cesaret eden ruh, tanrıların verdiği cezayı çekmek, kafkaslarda kayalara zincirlenmek zorunda kalır.

hiçbir şey karşıtı olmadan var olamaz, başlangıçta nasıl bir idiyseler, sonunda da bir olacaklardır. nasıl ki yaşayan her şey birçok ölümden geçmek zorundaysa, bilinç de ancak bilinçdışının daima dikkate alınmasıyla var olabilir.

birini idealize etmek, kötülükten korunma isteğidir aslında. insan korktuğu şeyi savuşturmak istediğinde idealize eder. korkulan şey bilinçdışı ve onun büyülü etkisidir.

kendi varoluşunu boşu boşuna arayan ve bundan bir felsefe çıkaran insan, artık bir yabancı olamayacağı dünyaya giden yolu ancak simgesel gerçekliği yaşayarak yeniden bulabilir.

eğer bilinçdışı, bazı anlamsız düşünceleri bir saplantı haline getirmeye ya da insanın kesinlikle sorumluluğunu üstlenmek istemediği başka semptomlar yaratmaya karar verirse, bilinç acınası bir biçimde çöker.

her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışının içerikleri arasında bir bağ kurmasını sağlar. bunun sonucunda, kişiliğinde de olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.

paul radin: psikolojik açıdan bakıldığında, insan kültürünün tarihi, büyük oranda, insanın hayvandan insana dönüştüğünü unutma çabasından ibarettir.

insan dışardan bakıldığında uygar bir insan gibidir ama kendi içinde bir ilkeldir. insanın bir yönü vardır ki kökenini gerçekten ele vermeyi hiç istemez. bir başka yönü de, bütün bunları çoktan aştığına inanmasıdır.

20.4.19

gülme

henri bergson

ne zaman bir şahıs bize eşya izlenimi verecek olsa güleriz.

gülünç, kendinin bilincinde değildir.

sadece gerçek anlamda insani olan şeyler için gülünçlükten bahsedilebilir. bir manzara güzel, zarif, görkemli, silik veya çirkin olabilir fakat asla gülünç olamaz.

gülüncün doğal ortamı kayıtsızlıktır ve gülmenin en büyük düşmanı duygulardır.

gülünç, etkisini tam olarak göstermek için kalbin bir anlığına da olsa hissizleşmesini gerektirir. gülünç, saf akla hitap eder.

pascal: birbirlerine benzeyen iki yüz, kendi başlarına hiç gülünç olmadıkları halde yan yana iken benzerlikleriyle güldürürler.

kişinin manevi özellikleriyle ilgili olmasına karşın dikkatimizi onun fiziki özelliklerine çeken her vaka gülünçtür.

herbert spencer: gülme, birdenbire boşlukla karşılaşan bir çabaya delalet eder.

çekingen, bazen bedeninden sıkılmış, etrafında onu bırakacak yer arayan biri izlenimi verir. bu yüzden, tragedya yazarları, kahramanlarının fiziksel yönüne dikkat çekebilecek her şeyden özenle sakınırlar. bedenle ilgili bir düşünce uyanır uyanmaz güldürü unsurur kapıda demektir. bu nedenle tragedya kahramanları yemezler, içmezler, ısınmazlar. hatta mümkün mertebe oturmazlar bile.

gülünç söz tekrarlarında genel olarak şu iki öge mevcuttur: bir zemberek gibi boşalan baskılanmış bir duygu ve bu duyguyu tekrar baskılamaktan keyif alan bir fikir.

immanuel kant: gülme, sonu birdenbire hiçlikle biten bir beklentiden kaynaklanır.

hayat bize zamanda bir gelişme, mekanda bir karmaşıklaşma olarak takdim eder kendini.

bir olay aynı anda, birbirinden tamamen bağımsız, iki olay dizisine aitse ve yine aynı anda birbirinden tümüyle farklı iki anlamda da yorumlanabiliyorsa daima gülünçtür.

mecaz anlamıyla kullanıldığı halde, bir tabiri sözcük anlamıyla aldığımızı ima ettiğimiz her seferde bir gülünç elde ederiz.

bir fikrin doğal ifadesi bir başka tona aktarıldığında gülünç bir etki elde edilir.

sağduyu sürekli ve tekrar tekrar intibak eden, mevzu değiştiğinde ona göre fikrini de değiştiren bir zihnin çabasıdır. kendini tamı tamına nesnelerdeki değişkenliğe göre ayarlayan bir zekânın göstergesidir. hayata yönelik dikkatimizin hareketli sürekliliğidir.

her dalgınlık gülünçtür. dalgınlık ne kadar derinse güldürü de o kadar niteliklidir.

17.4.19

din ve politika

jean meslier

dinler bilinçsizlik, batıl inanç ve ilahi güçlere tapmanın yanı sıra, halkın sömürücüler tarafından ezilmesinin sonucu olarak doğmaktadır. tüm bunlar kurnaz ve hokkabaz politikacılarca düşünülmüştür. aynı zamanda bu dünyanın prensleri ve zorbaları halkı baskı altına almak ve kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilmek için bu buluşları -dinleri- kendi yasalarıyla ayakta tutmaktadırlar.

insanlar hayal hastalarıdır. ilaçlarına alıcı bulmak için, çıkarcı şarlatanlar, hep insanların deliliklerini, budalalıklarını sürdürmeye özen gösterirler.

insanları eğitmek ve yönetmekle görevli kimseler, kendileri ışığa ve erdeme sahip olsaydı, insanları ham hayaller yerine gerçeklerle yönetmeleri daha iyi olurdu. ancak kurnaz, açgözlü ve bozuk ahlaklı yasa koyucular, dünyanın her yerinde milletleri boş masallarla uyutmayı, onlara gerçekleri öğretmekten, akıl ve zihinlerini geliştirmekten, özel ve gerçek nedenlerle erdeme yöneltmekten, onları doğru bir şekilde yönetmekten daha kolay buldular.

din açık olsaydı cahiller için daha az çekici olurdu. onlar için, karanlık ve esrarlı şeyler, korkular, masallar, kerametler ve sürekli olarak beyinlerini işletecek, yoracak, akla sığmaz şeyler gereklidir. romanlar, inanılmaz cin ve cadı hikayeleri, sıradan insan ruhu için, gerçek tarihlerden daha çekicidir.

hayranlık cehaletin kızıdır. insanlar ancak anlamadıklarına hayran olur ve taparlar.

bilinmeyen, gizli, hayali, efsanevi, mucizevi, inanılmaz ve hatta korkunç olan şeyi açık, basit ve sağlıklı olana tercih etmek cehaletin özelliğindendir. "gerçek", hayal gücü üzerinde hiçbir zaman, herkesin kendisine göre düzenlemekte özgür olduğu batıl hayaller kadar şiddetli sarsıntılar yapmaz. sıradan insan masal dinlemeyi gerçeğe tercih eder. rahipler ve şeriatçılar, bu masallardan dinler icat eder ve sırlar üretirler. bunları sıradan insanların yaratılışına ve huyuna göre kullanmışlardır. sıradan insanların bu eğilimi yüzünden, rahipler, şeriat ve kanun koyucuları, kendinden geçmiş coşkunları, kadınları, cahilleri kendilerine bağlamışlardır. bu içerikteki kimseler, incelemeye yetenekli olmadıkları fikirleri kolayca kabul ederler.

saflık ve gerçek aşkı, ancak hayal gücünü araştırma ve düşünmeyle düzenleyen belirli kimselerde bulunur. bir köyün sakinleri, rahiplerinden, dini konuşmalarına çok latince karıştırdığı zaman memnun oldukları kadar hiçbir zaman memnun olmazlar. kendilerine anlamadıkları şeylerden söz eden kimseyi, cahiller, çok bilgili bir adam sanırlar. kavimlerin safdilliğinin ve onlara rehberlik iddiasında bulunanların nüfuz ve egemenliğinin esas ilkesi işte budur.

ahiret aleminin insan türü için gerçek hiçbir yararı olmasa da, insan türünü oraya göndermeyi üstlenenler (yani ilahiyatçılar) için yararı büyüktür!

10.4.19

din ve bilim

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

tanrılar meçhulden duyulan korkudan doğmuştur.

iç huzurunun en önemli bileşenlerinden biri, güvende olduğunu bilmektir. var olmaya devam edeceğinden emin olamamak, korku ve bunalıma yol açar. güçlü ve iyi bir varlık tarafından korunduğunu, esirgendiğini bilmek insanı sakinleştirir. üzerlerine titreyen bir baba olmayınca yoksullar ancak kadir ve affedici, aynı zamanda adil, kıskanç ve kindar bir tanrıya güvenebilir.

bilimin ise işleyiş biçimi, özü farklıdır. bilimsel bilgi, eleştirel düşüncenin uç biçimlerinden biridir. bilim adamları gözlerinin önündekine bile şüpheyle yaklaşarak sürdürür çalışmalarını. bu "imansızlar"ın öyleyse başka türden inançları vardır. birtakım varsayımlardan yola çıkarak çevrelerini anlayabileceklerine inanır onlar.

işte o varsayımlardan bazıları: dışarıda bizim algıladığımızdan farklı bir dünya vardır. dünya akılla kavranabilir. başka bir yerde olup bitenler bir yana bırakılarak dünya küçük parçalar halinde, yerel olarak incelenebilir. dünya matematiğin yardımıyla betimlenebilir. ve bütün bu varsayımlar evrenseldir.

söz konusu varsayımlar felsefi öncüllere dayanmaz. gayet kabul edilebilir bir dünya tassavuruna yol açan, ayrıca hepi topu parçası olduğu bir doğal ortamda yaşayan insanın durumunu anlamaya olanak veren uzun -binlerce yıllık- ve zor -kanlı- bir deneyimin ürünüdür.

bilim, insanın farkına vardığı sorunlar ve ihtiyaçlara daima doğrulanmış, kontrol edilmiş cevaplar getirmeye çalışmıştır. dinse, cevaplar önerdiğinde bile, hiçbir zaman en küçüğünü dahi doğrulayamamıştır.

9.4.19

boş umut

john milton


mutluluk ve son acı, tutku ve duygusuzluk, şan ve utanç
boş zeka, anlayış ve sahte felsefe -ama hoşa giden büyüyle
bir süre için acı ya da keder cezbedilir ve boş umut çekilir
ya da inatçı göğse çelik zırh takılabilir, bir başka yerde
kalabalıklar yerleşebilecekleri yumuşak iklimli yerler ararlar

henüz 17 yaşında

ahmet mithat efendi

dünyada en doğru bir şey varsa o da paradan ibarettir.

eğer halkın arzu ve isteklerine göre bir hüküm verecek olursan pek çok durumda halk kadar gülünç olursun.

benim için tiyatro oyuncusu denen mahluk, bir edebiyatçınıhn en ulvi duygularını tiyatro sahnesinde hakkıyla canlandıran sanatkârdır.

her şeyin, her halin insanda uyandıracağı hisler, daima o insanın önceden sahip olduğu yatkınlıklarıyla uyumlu olur.

biri fikir beyan ederken onda özel bir tavır, bir ifade, bir eda vardır ki insan biraz detaycı olup da güzelce dikkat edecek olursa, konuşanın söylediği sözün, vicdanına uygun olup olmadığını bayağı iyi anlar.

bir başkasını memnun ve mutlu ederek zevk aramaya şaşılacak bir manasızlık gözüyle mi bakarsınız? halbuki bu durum insanlar için genel bir şeydir. bu da insan yaradılığının büyük bir gerekliliğidir ki tesiri her şeyden kıymetli olsa da birçok konuda insan farkına varamaz.

çok vakitler olur ki bizim en çok hoşlandığımız, sevdiğimiz adamlar, bizi en çok sevenler değildir. bizi en çok sevenleriyse biz sevmeyiz.

sevgi iki taraftan olur. hem de kuru kuruya sevgi de karın doyurmaz. insanın sırtı giysi ister. boğazı yemek ister.

insanda yaradılışın hükmünden ziyade karakterin hükmünü kabul etmek kaçınılmazdır.

bir derde ortak olanlar ne kadar çoğalırsa asıl dert sahibi o kadar teselli bulur.

sevgiden emin olamayan bir kadının, bari merhametten olsun emin olabilmesi yine bir mutluluk sayılır.

aşkta bir çeşit cinnet de bulunmasına, âşığın hareketlerinin hiçbirinde adeta deliden fark olmamasına karşılık, merhamet ve şefkate mağlup olarak bir harekette bulunan insan, o kadar akıllıca davranır ki akıl bile hayran kalır.

ben diyorum ki türklükte, islamiyet'te ve osmanlılıkta bu iğrenç şey yoktur. ancak frenklikten gelmiştir. o şapkalar yok mu o şapkalar? işte onlar hangi memlekete girmişlerse orada bu pislik türemiştir. henüz şapkaların girmemiş olduğu yerlere gidiniz de haydi bakalım bir kerhane bulunuz!

sonradan hakikat olan şeylerin hepsi başlangıcında birer hayalden ibaretti. bir adamın düşüncesi doğru bile olsa ona "hayal" demek mümkündür. o düşünce, birçok adamlara yayılınca smi "genel kanı" olur. genel kanıların hükmettiği bir şey ise pek az bir zaman içinde ve kolaylıkla mutlak gerçeğin suretini almakta gecikmez.

şu kızlardaki bu rezil ve taşkın hal de bir hastalıktır. hem de yalnız kızların kendi beden ve ruhlarındaki hastalık değil, medeniyetin şimdiki cemiyetinin beden ve ruhundaki bir bulaşıcı hastalıktır.

keder ve ümitsizliğin son noktasında olan insan dünyaya baktıkça âlemi de kendisi gibi kan ağlıyor zanneder.

cehalet

hüseyin rahmi gürpınar

bu yüzyılın ilerleyen düşünceler şelalesinin cereyanına az çok zıt düşecek düşünce besleyenlerin cümlesi benim gözümde gericidir.

bugünkü milletlerin en uygarlarında bile birer ceza kanunları, meclisleri, zindanları, cellatları vardır. insanlar henüz buna benzer cezalardan vazgeçecek dereceye yaklaşamamışlardır.

ilerici her fikrin bir uygulama yeri bulması için zaman ve mekan koşulları dikkate alınır. insanların geneli, daima yüksek düşünen küçük bir bilgin güruhuna oranla fikren pek geride bulunduklarından yeni bir fikir her ne kadar faydalı da olsa çok çabuk taraftar bulamıyor. her yerde halkın bu cehaleti o derecededir ki düşünürler, bilginler her düşündüklerini doğruca söylemekten bile çekinerek sözlerini daima halkın düşüncelerinin gidişine ılımlı düşecek şekilde söylemek mecburiyetinde bulunuyorlar.

özgürlük kelimesi hiçbir millette gelenek sayılacak bir noktaya henüz erişemedi. birçok konuda özgürlük söz olarak vardır, maddeten değil. özgürlüğümüzün her bir adımını kanuni bir engel kapatıyor. bunun pek farkında değiliz. kanun başkasının hukukuna saldırı sırasında varlık ve hakimiyetini ispat etmelidir. tabiat insanların keyfi baskılarının hizmetkârı değildir. kendi kanunlarına aykırı olan şeyleri reddederler ve daima iradeleri galip gelir.

8.4.19

psikoz

william s. burroughs

bunalımdaki bir psikozlu iyileşmeye başladığında, daha doğrusu iyileşme olasılığı belirdiğinde, rahatsızlık son kez topyekün bir hücuma geçer, işte bu, intihar riskinin doruk noktasıdır. insanoğlunun şimdi bu noktada, bizi yok edebilecek bilgi sayesinde ilk kez kendi dayattığı kısıtlamalardan sıyrılma ve bütün hayatı bir hakikat olarak görme konumunda olduğu söylenebilir. dünyayı doğrudan doğruya gördünüz mü her şey müthiştir, can sıkıntısı ve mutsuzluk söz konusu bile olamaz.

imha ve ölüm saçan odaklar şimdi var güçleriyle intihar girişimlerine soyunuyorlar. dünyanın vatandaşları paranoyakça bir panik içinde umarsız. asıl düşman tereddüt içindeyken, önce biri, ardından diğeri düşman belleniyor. bunun nedeni belki de pusu gibi, fazlasıyla kolay görünmesidir. araplar arasında ve doğu'nun genelinde. batı (bilhassa amerika) ya da yabancıların tahakkümü düşman olarak görülüyor. batı'da ise düşman; komünizm, eşcinseller, uyuşturucu bağımlıları.

ceza kolonisinin mahkumları kasaba sakinleriyle kaynaşırlar; onları birbirlerinden ayırt etmek güçtür. yine de zihinlerini meşgul eden şeyin yalnızca kaçış fikri olmasının yarattığı, yerini bulmamış gerginlik er geç kendilerine ihanet etmeleriyle sonuçlanır. bir de ceza kolonisine has bir görünüş vardır: içsel sükunet ya da denge içermeyen bir denetim, olgunluk içermeyen acı bilgi, sıcaklık ya da sevgi içermeyen yoğunluk.

levâyih-i hayat

fatma aliye

bazı insanlar vardır ki altmış yaşına gelseler yine çocuk kalır, nasihate muhtaç olurlar.

insan denilen şey sıradan makineler gibi yalnız maddi vasıtalarla idare olunur bir şey değildir. bunun bir de manevi yönü vardır. manevi ihtiyaçlar bir açın ekmeğe, bir çıplağın elbiseye olan ihtiyaçlarından beterdir, daha şiddetlidir.

bazı insanların maddiyat yönü, maneviyat yönüne üstün gelir. insan da bir nevi hayvan değil mi? insanı hayvandan ayıran, üstün kılan faziletleri ve övgüye değer güzel huylarıdır. o şereften kimi çok pay almış, kimisi az. çok pay almış olanlar insaniyete daha fazla girmiş, öbürleri de derecesine göre yaklaşmış olurlar. hayvan cinsinden insaniyetle farklılaşan ve ayrışan insanlardaki yürekler, yalnız yaşam gücü olan nefesi alıp vermek gibi maddi bir görevin gerçekleşmesiyle yetinmezler. bir manevi gücün de idaresi altında bulunurlar ki bunun gereği, birtakım hisleri dökmek ve ihtiyacını gördüğü duyumları da almak ister. bunlardaki his ve hislenmeler onları sevmek ve sevilmek denilen şeye şiddetli ihtiyaçla muhtaç kılmıştır.

hayvanat bahçesi

ahmet haşim

paris'in büyük hayat sıtmasına tutulduktan sonra yapmaya hiç vakit bulamayacağım bir ziyarete ilk günümü ayırmayı uygun buldum. indiğim otelden pek uzak olmayan doğa tarihi bahçesindeki hayvanları görmek istiyordum. trenin yorgunluğunu sıcak bir banyo ve iyi bir kahvaltıyla geçirdikten sonra o tarafın yolunu tuttum.

eylül sonunun bu kapanık ve serin gününde bahçenin bütün ağaçları durgun ve karanlık. havuzların suları bulutlu semanın yansımalarıyla kirli bir katran renginde. neşesiz fıskiyeler havada tutunamıyor. derinden derine perişan feryatları, bin tempoda hayvan bağırmaları işitiliyor. insan daha kapıdan girerken bir gurbet ve ıstırap bahçesinin eşiğine ayak bastığını anlıyor.

evvela kuşların bulunduğu tarafa saptım. birer büyük oda genişliğindeki kafeslerinde hindiçin'den getirilmiş leylek biçiminde birtakım tüyleri dökük kuşlar boyunlarını çekmiş, nihayetsiz bir hüzün içinde düşünüp durmakta. bu bedbahtların kafesi yanında, açık bir saha üzerinde dikili kazıkların ucundaki halkalara tünemiş renkli papağanlar kafeslerde mahpus hasretli kuşların havaya dağıttığı anlatılmaz elemi bir dereceye kadar değiştiriyor.

daha biraz ötede başka bir büyük kafesi dolduran ufak senegal kuşları renkli tüyleriyle bir sonbahar bahçesinin keskin çiçeklerini andırıyor. bu masum mahluklar bulutlu havayı bir akşam başlangıcı zannederek dalları üzerinde sıralanıp uyumaya hazırlanıyorlar. daha ötede, yine büyük bir kafeste hasta ve dargın akbabalar var. hepsi de yüzlerini duvara çevirmiş uyuyor gibi duruyor. yusuf ziya ortaç, paris hayvanat bahçesinde akbabanın çirkin ve gamlı başını görseydi, neşeli gazetesine onun ismini vermeye mümkün değil razı olmazdı.

maymunlar tarafına geçtim:

iki genç şempanze, hapishanelerinin demir parmaklıkları arkasında birbirine sarılmış, ağlayan ve hıçkıran felaketzedelerin sallanışıyla mütemadiyen sallanıyor. ne hazin şey!

kafesinde tek başına yaşayan bir goril -biraz açılmak ve ısınmak için olacak- ikide bir tavandan sarkan trapeze takılarak birkaç jimnastik hareketi yaptıktan sonra tekrar büzüldüğü köşeye dönüyor. hele diğer kafeste bir cezayir maymunu ailesinin hatırası yüreğimde daima kanayan bir yara halinde kalacak: anne, bir aylık yavrusunu bağrı üzerinde sıkmış, ısıtmaya çalışıyor ve dalgın, boş, ümitsiz gözlerle bu esmer ve yabancı semaya bakıp düşünüyor.

ne talihsiz bir anne çehresi!

üzüntüm tahammül kabiliyetimi geçmişti. artık kafeslerin önünde çok durmadan geçiyordum: işte sürekli bir dil hareketiyle hapishanelerinin demir çubuklarını aşındırmaya çalışan aptal ayılar. işte öfke ve gazaptan kendi etine dişini geçirmeye çalışan hiddetli bir pars. işte serbest olsa bir hamlede kan ve kemik yığını na döndürebileceği gülünç bir seyirci kalabalığına esir çehresini göstermemek için ısrarla duvar tarafına bakan mağrur bir bengal kaplanı.

işte dalgın aslanlar. işte iğrenç sırtlanlar, işte kafeslerinde durup dinlenmeksizin dönen tesellisiz kurtlar..

yılanları ve timsahları da derin uykularında seyrettikten sonra bahçenin seine nehri tarafına açılan kapısından çıkmadan evvel heykeltıraş fremiet'nin bir ayı yavrusu avcısıyla iri bir ayı annesinin kanlı kucaklaşmasını temsil eden tuncu önünde durdum. esir ve gurbetzede hayvanların şifasız ıstırabından akan zehirle dolan ruhum, serbest canavarın zalim insan üzerindeki zaferini gösteren bu trajik şaheseri seyretmekle bir parça ferahladı.

7.4.19

taammüden cinayet

witold gombrowicz

inanın dostlarım, eylemin fiziksel görünümü, gövdedeki belirtiler, odadaki dağınıklık, benzeri bütün izler, yalnızca ikinci dereceden ayrıntılardır, doğrusunu söylemek gerekirse, gerçek bir cinayetin basit tamamlayıcılarıdır; birer adli tıp formalitesi, adalet önünde suçlunun bir nezaket gösterisidir, hepsi o kadar. cinayet tam anlamıyla ruhlarda gerçekleşir.

dış ayrıntılar? pöh. size bir tek örnek vereceğim: bir yeğen otuz yıldır karıştırdığı haltları keşfeden amcasının sırtına şu eski, uzun şapka iğnelerinden birini saplıyor. görüyorsunuz: böyle büyük bir psikolojik suç ve böylesine küçük fiziksel, ayırt edilmez bir iz, sırtta küçücük bir iğne deliği. söz konusu yeğen sonradan, dalgınlıkla amcasının sırtıyla, kuzeninin şapkasını karıştırmış olduğunu açıklamayı denemişti. kim bunu ciddiye alır ki? evet, evet, fiziksel düzeyde, cinayet bir hiçtir, önemi ruhlar düzeyindedir. organizmanın son derece dayanıksız olması, rastlantıyla veya şu yeğenin yaptığı gibi dalgınlıkla birini öldürmek olasıdır, nasıl olduğunu bilemeden birden dannn! bir ceset.

bir gün, balayının tam ortasında, tırnaklarının ucuna kadar kocasına âşık olan çok erdemli, sadık bir kadın, adamın ahududu tabağının üzerine beyaz bir şey sarktığını fark eder: solucan. kocanın dünyada en nefret ettiği şeyin de bu iğrenç kurtlar olduğunu bilmekte yarar var. uyaracağına, muzip bir gülümsemeyle izleyip, sonra "solucan yedin" der, "olamaz" diye haykırır adam ürpererek, "yedin, yedin" diye karşılık verip bir güzel betimler: işte şöyle, böyle, tombul, bembeyaz, falan. güler şakalaşırlar, koca kızmış gibi yapıp ellerini göğe kaldırır ve karısının kötülüğünden yakınır. olay unutulur. ama bir iki haftaya kalmadan kadın şaşkınlık içinde kocasının zayıfladığını, kuruduğunu, bütün yediklerini çıkardığını, kendinden tiksinmeye başladığını, zamanını kusmakla geçirdiğini gözlemler. gitgide tiksinmeye, korkunç hastalığa kapılmaya başlar. günlerden bir gün ağlamalar, inlemeler: adam birden ölmüş, kendi kendini kusmuştur. bir kafa bir gırtlak kalmıştır, gerisini kovaya boşaltmıştır. dul umutsuzluğa kapılır. ancak sıkı bir soru yağmuruna tutulunca itiraf eder: benliğinin en gizemli derinliklerinde, ahududu meselesinden önce kocasının patakladığı buldog köpeğine karşı doğal olmayan bir eğilim duymuştur.

veya bir aristokrat ailede, alaycı bir tonla "lütfen otursanıza" diye hiç durmadan tekrarlayarak annesini öldüren oğul vakasını alabiliriz. adaletin önünde sonuna kadar masumları oynamıştı. ah, cinayet öylesine kolaydır ki, bu kadar insanın doğal olarak ölmesine şaşmamak elde değil. özellikle yürek işe karışırsa: yürek, insanlar arasındaki şu gizemli bağ, sen ve ben arasındaki şu dolambaçlı yeraltı geçidi, şu emme basma tulumba, emmesini de basmasını da ne güzel bilir! ardından yalnızca büyük yas, cenaze yüzleri, acının onuru, ölü hazretleri, ha! ha! bütün bunlar ıstırap "saygı görsün" de kazayla, gizlice öldürülen yürek incelenmesin diye!

1.4.19

birini bulurum

metin altıok


biraz elek, biraz da yelken
gömü ve gömüt birini
eski bir sandık
ki açmamış yıllardır
hiçbir anahtar kilidini
pasını teriyle pekiştiren
yüreği balık gibi dönen birini

gizli bir hüznü barındıran
dudağının kıvrımında
etine iliştirmiş incecik iğnesini
çiçeği yolunmuş birini
belki de dut gibi
yere döken meyvesini
çanı dilsiz birini

sevgisi yağmur yemiş
parmakları filizlenen
soluğu kuş tüneği
yanağında beni olan birini
ağlayan, ekmek kesen
bir şeyler bekleyen gelecekten
kedisi gebe birini

gölgesi yıldız dolu
gecesi peşinde
ve renkli donanma fişeği
ışıkla dolduran
bir çocuğun oyuncak sepetini
rüzgarı tarazlanmış
yol yorgunu birini

güneşi görünce unutan
bunca boyayla, bunca rendeyi
çatlağından sızdıran reçinesini
pervazına tutunmuş
tahta kapı olan birini
birini bulurum mutlaka
yangınımı körükleyen birini

biri mutlaka vardır
zonguldak'ta, sivas'ta
yakında ya da uzakta
binlerce baca arasında
dumanı lekesiz biri
ama ben anlaşılan
biraz karıştırıyorum kendimi