30.10.19

uzun lafın kısası

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

jean meslier: her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

doris lessing: taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.

campillo & ferreras: vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

yuval noah harari: bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir.

charles dickens: zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

alain badiou: bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

28.10.19

azizler ve alimler

terry eagleton

bahtin: bütün etkili eylemler araya bir mesafe koyularak yapılır. kayıtsızlıkla değil, yalnızca ironiyle. insanlar biraz mesafeli olabilselerdi çocukların derilerini yüzmezlerdi. en azından çoğu. tarihe bak. işe yaramış olan başka bir eylem biçimi var mı?

wittgenstein: tarih, annesinin gözleri önünde yavaş yavaş kızartılan yeni doğmuş bir bebektir.

bahtin: insan kaçınılmaz olana karşı çıkmadıkça kaçınılmazın ne kadar kaçınılmaz olduğunu bilemez.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir. bu sonu gelmez tekme tokat yağmurunu sona erdirmek için ne kadar çok erdem gerekeceğini hayal edebiliyor musun? cengiz han ölçüsünde bir iyilik herhalde.

connolly: egemen sınıf ancak zaferin dilinden anlar, yenilginin gücünü küçümser. yenilgi, işçi sınıfının çok yakından tanıdığı bir tablodur. ezilen halklar silaha başvurma konusunda ne kadar gönülsüzlük gösterdiyse yöneticiler de her zaman o kadar kan dökmeye hazır olmuşlardır.

bahtin: bizim memlekette papazlar sosyalistlere şeytanın dölleri gözüyle bakarlar, sosyalistlerin tek dilediği de bütün ruhban sınıfını çan kulelerinden sallandırmaktır.

wittgenstein: eğer tanrı varsa konuştuğumuz dilin ötesindedir. politikanın da ötesinde.

wittgenstein: ingiliz imparatorluğundan nefret ediyorsunuz, gelgelelim ondan bin kat daha fazla kan gölüne batmış bir kuruma -kiliseye- yapışıyorsunuz. liderlerinin ölümünden nasıl kıyım yapılacağından başka şey öğrenmemiş bir teröristler ve kasaplar çetesi. tarihe yaptıkları biricik özgün katkı, bunu sevgi adına yapıyor olmaları.

wittgenstein: devrimler iki türlüdür: her şeyi olduğu gibi bırakanlar, bir de durumu iyice kötüleştirenler.

connolly: kriz de her şeyin aynen sürüp gitmesi demektir zaten.

wittgenstein: insanlar hayatlarının o basit apaçıklığı içinde yaşarlar. onları teyakkuz durumuna sokanlar sizin gibi filozoflardır.

connolly: komedi, yolun sonunda ortaya çıkan bir şeydir.

bahtin: ne zaman ki ağırbaşlılığı rüzgara savurur, hiçbir zafer şansı olmadan ayaklanırsınız, işte o zaman özgürsünüzdür.

wittgenstein: insan hayatında bütünsel bir kopuş olabileceği fikri bir yanılsamadır. kopulacak bir bütün de yoktur zaten. sanki şu an bildiğimiz her şey sona erebilir, tamamıyla farklı bir şey başlayabilirmiş gibi. saçma bu. günümüzden tamamen farklı bu yeni geleceği tanımlamaya bile kalkışamayız.

wittgenstein: bütünsel kopuş gibi, saf süreklilik de bir yanılsamadır.

wittgenstein: dilimizin sınırları dünyamızın da sınırlarıdır.

connolly: yalnızca cahillerle politikacılar tarihi yadsır. egemen sınıf bir kez doğduğunu kabul ederse ölebileceğini de kabul etmek zorunda kalır çünkü.

bahtin: ölüm, dünyaya geçmiş yüzünden geldi. geçmiş bize ömrün kısalığını, geleceğin de kısa sürede geçivereceğini hatırlatıyor. şu anda birbirimizi böyle umutsuzca boğazlamamızın nedeni bu. yalnızca geçmişi unutabilirsek özgür olabiliriz.

wittgenstein: anlam, bir duvar kağıdı rengi seçer gibi senin karar vererek belirlediğin bir şey değildir.

bahtin: trajedi, egemen sınıfın bir komplosudur.

connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.

bahtin: mizah değerli bir devrim silahıdır.

connolly: milliyetçilik sınıfa benzer. ondan kurtulmak için önce ona sahip olmak zorundasınız.

bahtin: dünyaya boyun eğdiren bütün ülkeler kendilerini dar görüşlülüğe mahkum ederler. kendilerinin üstün olduğuna inanır ve onlara işin doğrusunun bu olmadığını söyleyebilecekleri için fikirlerden tiksinirler. en melez ulus, savaş gemileri her kıtada yayılan ulustur.

james joyce: insanı hayvandan büyük yapan dildir. trajedisi de burada yatar.

bahtin: fikir, insanın hamurunda vardır. insanlar onunla yaşarlar ya da onunla ölürler.

wittgenstein: özel olan bir şeyler olduğu düşüncesi felsefi bir yanlıştır.

wittgenstein: bir şeyin kendisiyle özdeş olduğu kadar işe yaramaz bir önerme yoktur.

wittgenstein: duygulanımlar özel mülkiyet gibi bireylere ait değildir. bu, felsefi bir yanlıştır.

wittgenstein: her şey tam da olduğu gibidir, başka biçimde değildir.

russell: senin derdin, felsefenin günlük hayatla ilgisi olduğu yanılsamasından kendini kurtarmayı bir türlü becerememen.

wittgenstein: felsefenin hayatla hiç ilgisi yok! felsefe, her şeyin tıpkı olduğu gibi olduğunu görmemizi engelleyen bir şeydir yalnızca. her şey göz önündedir, hiçbir şey gizli değildir. temeller, özler, ilk ilkeler yoktur. felsefenin kavrayamadığı şey, bu tür günlük hareketlerdir.

wittgenstein: soyut bilgi masum değildir. zehirdir: karanlık, şiddet dolu, acımasızdır. hayattan kopuk olmakla kalmaz; hayatı terörize eder, kanla canla beslenir. bu korkunç bilgi isteğinin nerede biteceğini biliyor musun? yaz bir kenara. bir tarlada korkuluk olarak bitecek.

terry eagleton: şehirde yaşayanlar seksten çok ender olarak söz ederler ama onu akıllarından hiç çıkarmazlar; gerçeklik ile onun temsili arasında adı konmamış bir uçurum vardır.

wittgenstein: her şeyin gözle görülür olması katlanılmaz bir şey. görülebilecek bütün her şeyin gördüklerimizden ibaret olması. bunu hazmedemiyoruz, son nefesimize kadar bununla savaşıyoruz. sahnedeki dram amatörce ve derme çatma olduğu için, gözlerden uzakta temsil edilen daha saf, daha güzel bir oyun seyredebilir miyiz, diye sahne gerisine göz atmaktan kendimizi alamıyoruz. ama sahne gerisi bomboş, görmüyor musun? mezarı açtılar, boş çıktı. asıl vahiy buydu işte. şeylerin nasıl oluştuğu değil, ne oldukları: giz bu. hiçbir şey olmayabilirdi, öyleyse neden var?

wittgenstein: bir derinlik hayaline saplanmış budalalar olduğumuz için gizli olanı arıyoruz. gerçekliğin dayanılmaz buradalığını görmemek için elimizden geleni yapıyoruz. bunu bir an kafamıza kazıyabilsek kurtuluruz. belki de deliririz. oysa biz fikirlerin arkasına sığınıyoruz. fikirler! domuzların bile fikri olabilir.

wittgenstein: üzerinde konuşulamayan şeyler konusunda susmalı.

27.10.19

arabölge

william s. burroughs

sıcak bir öğleden sonra soğutulmuş bir oğlan gibisi yoktur.

arabölge, ergenleşmemiş çocuk takıntısı olan sübyancılarla dolu. beni açmaz. on üç yaşa kadar sabredemeyen biri iflah olmaz bir ahlaksızdır.

bir kadının kukusundan her şey fırlayabilir.

"ah, bu düpedüz çocuk saflığı; hem, bilirsin, bir çocuğun isteği rüzgarın isteğidir, gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir."

patron, siz merhametlisiniz. siz pembe götlü bir ahir zaman azizisiniz.

bir erkek bir kadınla sidik yarışına girerse ancak ikinci gelebilir.

kendisine ısmarladığınız üçüncü içkiden sonra samimiyeti artıran biri size evine dönemediğini söylüyorsa bilin ki sizi söğüşleme işine soyunmuş demektir.

nefret her zaman iyi para getirir.

yeni bir yönetim şeklimiz var artık. tek kişinin yönetimi ya da aristokrasi ya da plütokrasi değil bu, rastlantısal baskılar sonucu mutlak iktidar konumuna yükselmiş ve karar vermelerini önleyen politik ve ekonomik faktörlerden bağımsız olmayan küçük grupların yönetimi. bunlar benliklerini teslim ederek iktidara gelmiş soyut güçlerin temsilcileridir. çelik gibi iradeye sahip diktatörler tarihe karıştı. bundan böyle stalin, hitler gibi diktatörler olmayacak. bu vahim dünyanın yöneticileri kazara yöneticilik konumuna gelmişlerdir; anlayamadıkları devasa bir makineyi yönetmeye çalışan, hangi düğmeye basmaları gerektiğini kendilerine söylemeleri için uzmanlara ihtiyaç duyan, beceriksiz, dehşete kapılmış pilotlara benzemektedirler.

bir kadın ne zaman kadın değildir? anasını siktiğimin kafasını kopardığımda.

joan vollmer, sarhoş bir hödüğün -bu ben oluyorum- william tell hevesine kapılıp kafasındaki viski bardağını vurmaya kalkması sonucu alnından vurularak öldü.

beş yıl önce güney amerika'da bannisteria caapi üzerine bir araştırma yapmıştım ve olası farklı sentetik varyasyonları hakkında bir şey keşfettim. insanların doğuştan sahip oldukları simgeleştirme ya da sanat yetisi -herkesin çocuk olarak bu yetilere sahip olduğunu biliyorum- yüzlerce kez güçlendirilebiliyordu. hepimiz shakespeare, beethoven ya da michelangelo'dan kat kat daha büyük sanatçılar olabiliriz. bu mümkün olduğu için tam tersi de mümkündür. bütün bir boyut kesilip atılınca simgeleştirme yetisinden mahrum da kalabiliriz; böylece tamamen aklıyla hareket eden, simgeler kuramayan yaratıklara döneriz belki de.

uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.

junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.

bunalımdaki bir psikozlu iyileşmeye başladığında, daha doğrusu iyileşme olasılığı belirdiğinde, rahatsızlık son kez topyekün bir hücuma geçer, işte bu, intihar riskinin doruk noktasıdır. insanoğlunun şimdi bu noktada, bizi yok edebilecek bilgi sayesinde ilk kez kendi dayattığı kısıtlamalardan sıyrılma ve bütün hayatı bir hakikat olarak görme konumunda olduğu söylenebilir. dünyayı doğrudan doğruya gördünüz mü her şey müthiştir, can sıkıntısı ve mutsuzluk söz konusu bile olamaz.

tanrıya edilmiş küfürlerin en kötüsü, onun bize verdiği bedene hayasızca tükürmektir.

imha ve ölüm saçan odaklar şimdi var güçleriyle intihar girişimlerine soyunuyorlar. dünyanın vatandaşları paranoyakça bir panik içinde umarsız. asıl düşman tereddüt içindeyken, önce biri, ardından diğeri düşman belleniyor. bunun nedeni belki de pusu gibi, fazlasıyla kolay görünmesidir. araplar arasında ve doğu'nun genelinde. batı (bilhassa amerika) ya da yabancıların tahakkümü düşman olarak görülüyor. batı'da ise düşman; komünizm, eşcinseller, uyuşturucu bağımlıları.

jean genet: yaratıcı, yarattıklarının maruz kaldığı riskleri sonuna kadar kendisinin üstlenmesi gibi ürkütücü bir maceraya kendisini vakfetmiştir.

vahiy, beyinleri yıkanmış insan bozuntularından oluşan nüfusa bir tek adamın kontolünü sağlamalıdır. vahiyci bölünmüş yaşam yok edilene kadar istila edip her şeyi ele geçirir. bizi hakikat dışında hiçbir şey kurtaramaz. einstein da hakikatin ilk peygamberidir. elbette herkes kasti olarak deliliği seçebilir ve evrenin kare ya da kalp şeklinde olduğunu söyleyebilir ama aslına bakılırsa evren eğridir.

"vahiyciler son çözümlemede asıl düşman olarak çıkar karşımıza, vahiy ise kontrolün bütün kötülüğüne işaret eder. çıplak şölen'de vahiy bir bağımlılık, bir illet ve son olarak insan virüsü olarak adlandırılır."

küçük göt deliklerinden ne musibetler çıkar!

belki de hitler bir açıdan haklıydı. demek istediğim, belki de homo sapiens türünün bazı alt türleri uyumsuzdur. "yaşa ve yaşat" anlayışı mümkün değildir. onların yaşamasına izin verirsen sana yer olmayan ve zaten ölüp gideceğin bir ortam yaratıp seni ortadan kaldırırlar. güvenlik, senin yaşamanın mümkün olmadığı koşulları yaratan türü yok etmekten geçer.

ahlak -ki şu anda vasıfsız bir şeytandır- etik, felsefe ve din, artık fizyolojinin, vücut kimyasının, lsd'nin, elektroniğin ve fiziğin sunduğu gerçeklerden bağımsız olarak varlığını sürdüremez. artık psikoloji de varlığını sürdüremez; çünkü zihnin bilimi anlamsızdır. sosyoloji ve sözümona diğer sosyal bilimler, yapmacık safsatalar pazarlayan şarlatanlar olarak şüphe altındadır.

amerika'daki doktor bozuntuları bir junky'nin tedavi görürken acı çekmesi gerektiğini düşünen sofu sadistlerdir.

paul klee: ilham gelen ressam, temel yasanın evrimi beslediği gizli abise (ilksel boşluk veya kaos) yaklaşır.

insan diğerlerinin bokunun içinde yaşıyorsa, bir osuruk patlatmayagörsün, koku hiç gitmez.

ceza kolonisinin mahkumları kasaba sakinleriyle kaynaşırlar; onları birbirlerinden ayırt etmek güçtür. yine de zihinlerini meşgul eden şeyin yalnızca kaçış fikri olmasının yarattığı, yerini bulmamış gerginlik er geç kendilerine ihanet etmeleriyle sonuçlanır. bir de ceza kolonisine has bir görünüş vardır: içsel sükunet ya da denge içermeyen bir denetim, olgunluk içermeyen acı bilgi, sıcaklık ya da sevgi içermeyen yoğunluk.

bir insanın suçu bir osuruk gibi takip eder onu.

onun tamamen farklı ögeler arasında ilişki kurmaya, verileri düzenlemeye yarayan bir zekası, nadir bulunan bir algılama yeteneği vardır; ama bir şeyi gerçekleştirmek için zaman, mekan ya da kişileri bulmayı, hiçbir projeyi üç boyutlu gerçekliğe aktarmayı beceremediğinden hayatın içinde bir hayalet gibi dolaşır durur. başarılı bir iş adamı, antropolog, kaşif ya da bir suçlu olabilirdi; ama uygun koşullar nedense hep ondan uzak durdu. ya hep geç kalır ya da çok erken davranır. yetenekleri larva halinde ve belirsizdir. kadim bir soyun son üyesi ya da başka bir mekan/zaman boyutundan çıkıp gelmiş ilk canlı gibidir; her durumda, bağlamı olmayan, yersiz ve zaman dışı biri.

"bir çocuğun isteği rüzgarın isteğidir
gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir" (henry wadsworth longfellow)

aslına bakacak olursanız masum seyirciler diye bir şey yoktur. herbert huncke'ın ebedi sözleriyle, "hepimiz her şeyden dolayı suçluyuz."

bazen çok temel bir şeyi öğrenme noktasına gelmişim gibi hissediyorum. içsel sükunet anlarına ulaştığım oldu.

fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.

bir kızılderili kulübesinde öleyim, bir ırmak kenarında sığ bir kumlukta, kodeste ya da dayalı döşeli bir odada tek başıma, bilmediğim bir yerde toprağın üstünde ya da dar bir sokakta ya da metro peronunda, hurdahaş bir arabada ya da uçak enkazında, üzerinden dumanlar çıkan bağırsaklarım kırık metal parçaları üzerine dağılmış bir halde.. neresi olursa olsun da bir hastane yatağında ölmeyeyim.

bütün silahlarını, zırhını yere fırlat; dosdoğru sınır'a yürü.

bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

özünüzü değiştirin. kara boku yakın ki maviye çalsın rengi. insanlığın cambazlık ipinde iğrenmeye yer yoktur. ipin üzerinde kalın biraderler, bacılar ve cinsellik sayımından kaçıp arabölge'nin dağlarını mesken tutanlar.

neon lambalar dünyanın kanında ışıldar. herkes komşusunu, yanan bir şehrin beyaz alevlerinde tuvalet duvarına yazılı bir mesaj gibi apaçık görür.

26.10.19

aynalar

eduardo galeano

kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

bu dünyada yazılan ilk kitap, ölmeyi reddeden kral gılgamış'ın maceralarını anlatır.

galen: kahkahadan daha iyi bir ilaç yoktur.

dante, muhammed'in terörist olduğunu düşünüyordu. yoksa onu, sonsuza kadar işkence görme cezasına çarptırarak cehennemin katlarından birine yerleştirmezdi. onu gördüğümde, demişti "ilahi komedya" adlı eserinde, sakalından göbeğinin altına kadar bir yarık açılmıştı bedeninde.

aristoteles: insanlık, yönetmek için doğanlar ve boyun eğmek için doğanlar olmak üzere ikiye ayrılır.

homoseksüellerin cezadan kurtulmak için kadın kılığına girip fahişelik yapmalarından dolayı on beşinci asrın sonlarında venedik'te fuhuş sektörü çalışanlarına memelerini açıkta bırakma zorunluluğu getirildi. fahişelerin, çıplak göğüslerini müşteri çekmeye çalıştıkları evlerin penceresinden göstermeleri gerekiyordu.

platon: kölelerin kaçınılmaz bir biçimde efendilerinden nefret etme eğilimi vardır ve sadece sürekli bir gözetim hepimizi öldürmelerini engelleyebilecektir.

işini kaybetme paniği, bu korku çağında bize hükmeden bütün korkuların içinde en güçlü hissedilen korkulardan biridir.

marşlar, genel bir kural olarak tehditler, küfürler, kendi kendini övmeler, savaşın yüceltilmesi aracılığıyla ve öldürmenin ya da ölmenin ne kadar onurlu bir görev olduğunun dile getirilmesi suretiyle ulusların kimliklerini teyit eder.

jose marti: dünyanın bütün şanı, şöhreti bir mısır tanesinin içine sığar.

ilk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke haiti olmuştur. köleliği ingiltere'den üç yıl önce, yeni kazandığı bağımsızlığını kutlarken ve unutulmuş yerli ismini tekrar elde ederken, şenlik ateşlerinin güneşinin aydınlattığı bir gecede kaldırmıştır.

şu cümle, ilk gastronomi kitapçığının yazarı brillat-savarin'e atfedilir: "bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."

fukuzama yukichi: bir ülke özgürlüğünü her türlü parazite karşı korumaktan asla korkmamalıdır, bütün dünya kendisine düşman olsa bile.

evrensel edebiyatın ilk aşk şiiri, yerle bir edilmesinden binlerce yıl önce ırak'ta doğdu:

"şarkıcı süslesin şarkılarıyla
sana anlatacağım öyküyü"

şiir, bir tanrıçayla bir çobanın buluşmasını sümer dilinde anlatır. tanrıça inanna o gece sanki ölümlüymüş gibi sevdi. çoban dumuzi ise bu gece boyunca ölümsüz oldu.

arthur conan doyle sir unvanı aldı ve bunu sherlock holmes'e borçlu değildi. yazarın soyluluk unvanı almasının sebebi emperyal davaya hizmet etmek için kaleme aldığı propaganda eserleriydi.

lord byron: günümüzde artık insan üretmek makine üretmekten daha kolay.

dünyanın güneyinde insan hayatı çok ucuzdur.

francisco franco: zor bir iş olan ülke yönetmeyi öğrenmemiş ve bu kendisine öğretilmemiş halka, bir devleti yönetme sorumluluğunu vermek bir delilik ve kötülüktür.

franco döneminde adalet yukarıda, kürsünün yüksek kısmında, kara cübbesine bürünmüş olan mahkeme başkanı oturuyor. onun sağında avukat, solundaysa savcı. daha aşağıdaki basamaklar, sanıkların oturduğu sıra henüz boş. yeni bir duruşma başlayacak. hakim alfonso hernandez pardo, mübaşire seslenir: "mahkumu getirsinler."

brillat-savarin: yeni bir yemek insan mutluluğuna yeni keşfedilen bir yıldızdan daha çok katkı sağlar.

galen: uzun ve zahmetli yolu, kolay ve kısa patikaya tercih ederim.

atlar kişniyor, arabacılar küfrediyor, kırbaçlar havada ıslık çalıyor. soylu beyefendi öfkeye kapılmıştı. sanki asırlardan beri orada bekliyordu. arabasının önü başka bir at arabası tarafından kesilmişti ve birçok arabanın arasında boş yere geri dönmeye çalışıyordu. daha fazla sabrı kalmayınca arabadan indi, kılıcını kınından çekti ve yolunun üzerinde karşısına çıkan ilk atın karnını deşti. bu olay 1766 yılının bir cumartesi akşamüstü, des victoires'da yaşandı. soylu beyefendi marquis de sade idi.

ilk başta bizim ebemiz olan zaman, gün gelecek celladımız olacak. dün, zaman bizi emzirdi ama yarın yiyecek.

roma imparatoru endülüslü hadrianus o yaşadığının son sabahı olduğunu anlayınca kendi ruhuna konuştu:

"benim küçücük, serseri
ve kırılgan ruhum,
bedenimin misafiri ve yoldaşı,
nereye gideceksin şimdi?
hangi loş, sert, çorak yerlere gideceksin?
artık şakalar yapamayacaksın."

biten aşk, sıkan hayat, ezip geçen ölüm. kaçınılmaz acılar vardır, bu böyledir, elden bir şey gelmez. ancak gezegendeki otoriteler acıya acı eklerler ve bize yaptıkları bu iyiliğin parasını alırlar. katma değer vergisini her gün, nakit parayla tıkır tıkır öderiz. katma acı vergisini her gün, mutsuzlukla tıkır tıkır öderiz. katma acı, hayatın geçiciliğinden doğan kederle işin geçiciliğinden doğan keder sanki aynı şeymiş gibi, kaderin kaçınılmazlığının kılığına giriyor.

25.10.19

neden servet peşinde koşarız?

john fowles

hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz.

işte bu yüzden hepimiz zengin olmak isteriz. farklı olmak isteriz. ihtiyacımız olan güvenliği de eğlenceyi de sadece para satın alabilir. bu nedenle paranın ardından onursuzca koşma, aynı zamanda onurlu bir şekilde hem eğlencenin hem de güvenliğin ardından koşma anlamına gelir.

para gizil güçtür, rastlantının kontrolü ve rastlantıya erişmedir, seçme özgürlüğüdür, iktidardır.

zenginler bir zamanlar parayla cennete gidebileceklerini düşünüyorlardı, şimdiyse cennet yeryüzüne taşınmıştır. ama zengin adam değişmemiştir ve hâlâ parayla yeryüzündeki cennete gidebileceğine olan inancı kanıtlanmış gözükmektedir.

hem zenginler hem de yoksullar servetin dağılımındaki var olan orantısızlığı karşılıklı olarak desteklemektedirler. siyasal bir sistem servetin dağılımını ne kadar fazla eşitlerse böylesi bir eşitlikten kaçınma yolları o kadar fazla yaygınlık kazanmaktadır. nasıl yoksul bireyler zengin bireyleri karşılıklı olarak destekliyorsa yoksul ülkeler de dünya ülkelerindeki servet farklılığını öyle desteklemektedir. amerika ve batı avrupa ülkelerinden nefret edilmekte ama kıskanılmakta ve taklit edilmektedir.

zenginler eğlence satın alırlar. kapitalist toplumların büyük yasası budur. bu toplumlarda psikolojik hayal kırıklığından kaçmanın tek yolu zengin olmaktır. bütün öteki çıkışlar kapalıdır. daha soylu insani niteliklerin herhangi birinin para kazanması zorunlu olarak gerekmez. bu yüzden paranın kazanılması bir çeşit eşitleyici ögedir. bir insanın, eğer paralı doğmamış ise, herhangi bir koşulda hiçbir zaman elde edemeyeceği bir şeyle değil de elde edebileceği şeyle -yani parayla- yargılanması gerekliliği doğallaşır.

sözlüklerde paraya "bir alışveriş aracı" deniyor. ben buna, varoluşa egemen olan insan dışı rastlantıya verilen insani yanıt diyorum. deha, zeka, sağlık, bilgelik, istenç ve beden gücü, iyi fiziksel görünüm; bütün bunlar doğumumuzdan önce gerçekleşen piyangoda çekip kazandığımız ödüllerdir.

para, ilk kozmik piyangoda başarısız olanları yarı yarıya telafi eden, geçici bir çare anlamında insani piyangodur. ancak para kötü bir piyangodur; çünkü doğum öncesi ilk piyangoda kazanılan ödüller daha sonraki piyango için bol keseden verilen bedava bir bilet oluştururlar. eğer ilkinde şanslıysanız mutlaka ikincisinde de şanslı olursunuz.

yoksullar serveti şu sırayla hoşgörürler: en çok, doğumdan sonra tamamen şans eseri olarak kazanılan serveti; sonra, var olan sisteme göre adilce kazanılan serveti; en az da, doğumda edinilen serveti, miras kalan serveti. en yüce rastlantı, olduğum kişi olmamdır: teksaslı bir multimilyarderin ya da orta afrikalı bir pigmenin çocuğu.

bizler, kötü talihi kabul etmeyi bir erdem haline getiren kumarbazlar gibi davranırız. şöyle deriz: yalnızca bir at kazanabilir. her şey oyunun talihinde. birisi kaybetmeli. ne var ki bunlar buyruklar değil, tanımlamalardır. bizler yalnızca kumarbazlar değiliz, üzerine kumar oynanan atlarız. gerçek yarış atlarından farklı olarak, kazansak da kaybetsek de eş ölçüde iyi muamele görmüyoruz. ve hiç de at falan değiliz; çünkü düşünebiliyoruz, karşılaştırabiliyoruz ve iletişim kurabiliyoruz. hepimiz de insan ırkının üyeleriyiz, onun içindeki rakipler değiliz.

bizler birer kumarbaz olsak da bu rastlantının böylesine saf ve görünen cezaların ve ödüllerin böylesine devasa şekilde ayrı olması kolaylıkla kabul edilebilir bir şey değildir. ancak, acı gerçekliği hoşgörülebilir kılmakta son derece etkili olan şey, en adil olmayan ödüllerin ve ayrıcalıkların bile karşılığında destekleneceği piyango analojisidir. ben bu analojinin kötü bir analoji olduğunu ve ona her türlü inanışın temelde adice olduğunu düşünüyorum.

bize, zeka ve karşı harekette bulunma ve bütün varoluşun altında yatan rastlantının etkilerini kontrol altında tutma özgürlüğü verilmiş; adaletsizliği onlarla haklı çıkarma özgürlüğü değil.

yoksul bir ülke, zengin olmayan zengin bir ülkedir. piyango çekilişleri, spor totolar, şans oyunları ve buna benzer şeyler, modern zenginlerin modern yoksulların öfkelerine karşı başlıca korunma aracıdır. insan nefret ettiği kişiyi lamba direğine asar, olmak istediği kişiyi değil.

iyi bir toplumun karşılıksız sağlayacağı şu şeyleri satın alabilmek için parayı istiyoruz: yani bilgiyi, anlamayı ve deneyimlemeyi, dünyanın sonları hakkında okumayı ve dünyanın sonlarına gitmeyi, görülen şeylerin çoğunu anlamayarak ve dolayısıyla da bakılan şeylerin çoğunu görmeyerek yaşamın deneyimine varmamayı.

yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

kapitalist toplumlar harcama için maksimum bir fırsatı gerektirirler, hem doğaları gereği ekonomik nedenlerden ötürü hem de çoğunluğun başlıca zevki harcamada yattığı için. bu hazzı kolaylaştırmak için taksitle satın alma sistemleri geliştirilmiştir. bir zamanlar gezgin panayırların pırıl pırıl aydınlatılan barakalarının köylüleri büyülemesi gibi çeşitli piyango biçimleri zengin adaylarını büyülemektedir.

böylece tüketici nevrozu adıyla sınıflandırılan bütün o semptomlar ortaya çıkmaktadır; ama bunlardan çok daha kötü bir etki vardır. bu, hazzın parasallaşmasıdır; hazzı ele geçirme ve harcamayla bir şekilde bağlantılı olarak görmenin dışında tasarlayamama yeteneksizliğidir. bir nesne üzerinde uzun zaman kullanılmasıyla oluşan görülmez parlaklık, onun gerçek içsel güzelliği değil, şimdi onun değeridir.

şimdi bir deneyim, satın alınan bir nesnenin sahip olunabileceği gibi sahip olunması gereken bir şeydir; hatta öteki insanlar, kocalar, karılar, metresler, sevgililer, çocuklar, arkadaşlar bile insanlık dünyasından çok, para dünyasından türetilen değerlerle bağlantılı olarak sahip olunan ya da olunmayan nesneler olup çıkmaktadırlar.

bir zamanlar insan kendi hazlarını yaratabileceğine inanıyordu, şimdi onların bedelini ödemesi gerektiğine inanıyor. sanki çiçekler artık tarlalarda ve bahçelerde değil de sadece çiçekçi dükkanlarında yetişiyormuş gibi.

24.10.19

kehanet

carl sagan

"korkmak için cesaret gerekir." (montaigne)

olymposlu apollon güneş tanrısıydı. aynı zamanda, içinde kehanetin de bulunduğu başka konulardan da sorumluydu. bu onun özel uzmanlık alanlarından biriydi.

aslında olympos tanrılarının hepsi geleceği biraz görebiliyordu ama bu hünerini düzenli olarak insanlara sunan sadece apollon'du. kutsal kehanet mekanları kurmuştu ve bunların en ünlüsü rahibesini kutsadığı delphoi'deki tapınaktı. rahibe, suretlerinden biri olan piton yılanından aldığı pythia adıyla anılıyordu.

krallarla soylular -arada bir de sıradan insanlar- delphoi'ye giderek geleceklerini öğrenmek isterlerdi. bunların arasında lidya kralı kroisos da vardı. onu hâlâ kullanılmakta olan "karun gibi zengin" deyiminden tanıyoruz.

kroisos'un zenginlikle ilişkilendirilmesi belki de madeni paranın ilk kez onun zamanında ve ülkesinde basılmış ve kullanılmış olmasından kaynaklanıyor (mö yedinci yüzyıl, lidya -günümüzde türkiye'nin yer aldığı anadolu-). kilden yapılan paralar çok daha önce sümerler tarafından kullanılmıştır.

kroisos'un hırsını doyurmaya kendi küçük ülkesinin sınırları yetmiyordu. ve böylece herodotos tarihine göre, o zamanlar batı asya'nın süper gücü olan pers imparatorluğu'nu işgal ederek egemenliği altına almanın iyi bir fikir olacağını kafasına koydu.

kyros ise perslerle medleri birleştirerek güçlü bir pers imparatorluğu kurmuştu. kroisos doğal olarak ondan korkuyordu. pers ülkesini fethetme düşüncesini danışmak üzere delphoi kahinine temsilciler gönderdi. heyet zengin hediyeler götürmüştü, bir yüzyıl sonra herodotos zamanında bunlar hâlâ delphoi'de sergilenmekteydi.

temsilcilerin kroisos adına yönelttikleri soru şuydu: "kroisos perslere savaş açarsa sonuç ne olur?"

pythia duraksamadan şöyle cevaplandırdı: "haşmetli bir imparatorluğu yok eder."

kroisos bu sözler üzerine şöyle düşündü: "tanrılar bizimle, işgale girişebiliriz."

ele geçireceği satraplıkları sayarak ağzı iştahla sulandı. paralı askerlerini topladı ve pers ülkesini işgal etti; ama onur kırıcı bir yenilgiye uğradı.

bu sadece lidya'nın yıkımına değil, kendisinin de ömrünün sonuna kadar pers sarayında, ilgisiz yöneticilere küçük tavsiyelerde bulunan çanak yalayıcı eski bir kral olarak zavallı bir halde yaşamasına yol açtı.

23.10.19

din

jean meslier

her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

en çok mümkün olmayan şeyin kendileri için en esaslı şey olduğuna insanları inandırmayı nasıl başardılar? çünkü insanlara korku saldılar. korktuğunda insanın muhakemesi artık işlemez; insan düşünemez, değerlendirme yapamaz. öte yandan insanlara, akıl ve muhakemelerine güvenmemeleri de öğütlendi. zihin böyle karıştırılınca artık her şeye inanılır ve hiçbir şey araştırılmaz.

cehalet ve korku: işte her dinin başlıca iki nedeni. tanrı hakkında insanı kuşatan belirsizlik, kendisini dine bağlayan birinci bağımsız nedendir. insan gerek maddi, gerek manevi karanlıkta korkar; korkusu ihtiyat olur ve korkmak ihtiyaç halini alır, korkacağı bir şey olmadığında kendisinde bir eksiklik, bir boşluk olduğunu sanır.

genellikle insanlar için hiçbir şey, bir kanıtı, korku kadar ikna edici kılmaz.

din konusunda insanlar büyük çocuklardır. bir din ne kadar saçmalık ve mucizelerle dolu olursa halkın ruhu üzerinde o oranda tahakküm hakkı kazanır. sofu, bönlüğüne hiçbir sınır koymamak zorunda olduğuna inanır. bir şey ya da şeyler ne kadar çok anlaşılmaz olursa halka o oranda ilahi görünür. bu şeyler ne kadar az inanılabilir olursa, bunlara inanan sıradan insanlar, o oranda erdem ve üstünlükler olduğunu sanır.

dini düşüncelerin başlangıcı, genellikle vahşi milletlerin henüz çocukluk halinde bulunduğu dönemdir. din koyanlar; tanrılar, ayinler, efsaneler, şaşırtıcı ve korkunç masallar sunmak için, her dönemde hep kaba, cahil ve ahmaklara başvurmuşlardır. babalar tarafından incelenmeksizin kabul edilen batıl ve esassız inanışlar, az çok değişerek, baskı ve sıkı düzen altında bulunan ve çoğu kez babalarından daha çok düşünce ve muhakemede bulunmayan çocuklara geçmiştir.

bir şey, birbirini karşılıklı olarak bozan, mantıken birleştirilmeyen ve anlaşılmayan iki düşünceyi kapsıyorsa; o şey hayal ürünüdür.

22.10.19

sokaktaki adam

philip roth

göz alıcı biçimde iyi insanlar vardır, gerçekte birer mucizedir onlar.

hayatta en üzücü şey sıradanlıktır, her şeyi alt eden ölüm gerçeğini bize bir kez daha hatırlatır.

"burada, insanların oturup birbirlerinin inlemelerini dinlediği bu yerde; felcin, geride kalmış birkaç kederli, kırlaşmış saçı titrettiği, gençliğin hayalet gibi incelerek solgunlaştığı ve öldüğü; yalnızca düşünmenin bile, acıyla dolu olmak anlamına geldiği bu yerde." (john keats)

amatörler ilham arar, geri kalanlarımız ise kalkar ve çalışmaya koyuluruz yalnızca.

çalışan insanlar için bir pırlanta satın almak büyük bir olaydır. pırlanta ne kadar ufak olursa olsun. pırlantayı eşler, güzel görünmek için veya bir statü sembolü olarak takabilirler. ve eşi pırlanta taktığında bir adam artık yalnızca bir tesisatçı değildir, karısı pırlanta sahibi olan bir adamdır. karısı, yok olmayacak bir şeye sahiptir. çünkü güzelliği ve statüsü ve değerinin ötesinde, pırlanta yok olmayacak bir şeydir. önemsiz, ölümlü bir insan dünyanın yok olmayacak bir parçasını koluna takıyordur.

tehlike içermeyen hiçbir şey yok. hiçbir şey, hiçbir şey yok -başarısızlığa uğramayan hiçbir şey yok, o aptal resimler bile başarısızlığa uğradı.

yalan söylemek -yalan söylemek, diğer insanın üzerinde ucuz, aşağılık bir egemenlik kurmak anlamına gelir. karşındakinin yarım yamalak bilgilerle hareket etmesini, bir başka deyişle kendini aşağılamasını izlemektir. yalan o kadar sıradandır ve yine de yalan söylenen kişi eğer sensen bu öylesine hayret verici bir şeydir ki.. siz yalancıların ihanet ettikleri insanlar, siz onlar hakkında artık kötü şeyler düşünmeden edemeyene dek bir hakaretler listesini sineye çekmek zorundadırlar.

yaşlılık bir savaştır canım, bir şununla, bir bununla savaşırsın. acımasız bir savaştır ve en zayıf halindeyken, eski halinden eser yokken verdiğin bir savaştır. yaşlılık bir savaş değildir, yaşlılık bir katliamdır.

gençken önemli olan vücudunun dışı, dıştan nasıl göründüğündür. yaşlandığındaysa içte olan önemli oluyor ve insanlar nasıl göründüğünü önemsemeyi bırakıyor.

hayatın en rahatsız edici gücü ölümdür. çünkü ölüm çok adaletsizdir. çünkü insan bir defa yaşamın tadına varınca ölüm doğal dahi gözükmez ona.

herkes bir noktada, şu anda yaşayan kimsenin yüzyıl sonra bu dünyada olmayacağını düşünür -o karşı konulamaz güç, ortamı temizleyecektir.

gerçekliği yeniden yapamaz insan. olduğu gibi kabul etmeli onu. insan durduğu yeri muhafaza edip yaşananları olduğu gibi kabul etmeli. başka yolu yok.

dinin yalan dolan olduğunu hayatta erken fark etmişti ve bütün dinleri saldırgan buluyordu. batıl inançlı boş laflarının anlamsız, çocukça olduğunu düşünüyordu. bütün o yetişkinleşememe durumuna -bebek konuşmalarına ve doğruculuğa ve koyunlara ve içleri coşku dolu inançlılara katlanamıyordu. onun için tanrı ve hayata dair bir el çabukluğu veya modası geçmiş cennet fantezileri söz konusu değildi. bizden önce yaşamış ve ölmüş bedenler tarafından konmuş kurallara uygun biçimde yaşamak ve ölmek üzere doğmuş olan bedenlerimiz vardı yalnızca. hayatta felsefi bir pozisyonu varsa şayet, işte buydu -buna erken bir zamanda, sezgileriyle ulaşmıştı ve ne kadar basit olsa da, tamamı buydu. eğer bir öz yaşam öyküsü yazacak olsa ismini "bir erkek bedeninin yaşamı ve ölümü" koyardı. ama emekli olduktan sonra yazar değil, ressam olmaya çalıştı ve böylece, bu başlığı bir dizi soyut resminde kullandı.

ama babasının jersey paralı otoyolu'nun hemen sonundaki özel kabristanda annesinin yanına gömüldüğü gün, neye inanıp neye inanmadığının hiçbir önemi kalmamıştı.

21.10.19

eski ustalar

thomas bernhard

düşünen insan, doğuştan mutsuz bir insandır.

her insanın hayatta kalmak için bir alışkanlığa gereksinimi vardır. alışkanlıkların en delicesi bile olsa ona gereksinimi vardır.

iyi bir doktor sahip olabileceğimiz en iyi şeydir; ama hemen hemen kimsenin iyi bir doktoru yoktur. her zaman tıp dünyasının çaylakları ve şarlatanlarıyladır işimiz.

bizi hiç de ilgilendirmeyen insanlarla neler neler konuşuruz! çünkü dinleyiciye gereksinimimiz vardır. bizim dinleyiciye gereksinimimiz vardır ve bir de destekçiye. ömür boyunca ideal bir destekçi isteğimiz olur; ama onu bulamayız. çünkü ideal bir destekçi yoktur. son derece yalın bir insanı destekçimiz durumuna sokarız ve bu yalın insanı destekçimiz yaptıktan sonra başka bir destekçi ararız, bizim destekçimiz için uygun olan bir başkasını ararız.

biz insanları hep korumamız altına alırız; çünkü bu kadar hain olabileceklerine inanamayız ve asla da inanmak istemeyiz. ta ki gene, bizim inanmak istemediğimiz ölçüde hain olduklarını anlayıncaya kadar. insanlara ne kadar yatırım yaparsak, onlara ne kadar iyi davranırsak, bu bize o derece korkunç biçimde ödetilir.

her şeyin şaşırtıcı olduğu yerde doğal olarak artık şaşırtıcı bir şey kalmaz.

armağan vermek en büyük saçmalıklardan biridir. armağan vermek özünde iğrençtir. armağan vermek korkunç bir alışkanlıktır. doğal olarak da vicdan azabından ve çoğu kez de adi bir yalnız kalma korkusu yüzünden yapılır. kötü bir alışkanlıktır. verilen, yani armağan edilen şeyin kıymeti bilinmez. hep daha fazlası istenir ve gittikçe daha fazlası ve sonunda yalnızca nefret yaratır.

hiçbir şey yazar okuması denen şey kadar iğrenç olamaz. benim için yazar okuması denen şeyden daha çekilmez bir şey yoktur. oturup kendi pisliğini okumak iğrençtir. şarkı söyleyen bir şarkıcı dahi başlı başına çekilmez bir şeydir; ama kendi ürününü matahmış gibi sunan bir yazar çok daha çekilmezdir. dişleri o yalan sözcüklerinin hiçbirini artık ağız boşluklarında tutamasa da sahneye çıkarlar, hangi kent salonunda olursa olsun şarlatanca aptallıklarını okurlar.

yüzyıllardan beri eski ustalar olarak anılanlar yalnızca üstünkörü bir bakışa dayanabiliyorlar. onlara dikkatli baktığımızda ve sonunda onlara gerçekten de son derece dikkatli bakıp uzun süre incelediğimizde yavaş yavaş çözülüyorlar, parçalanıyorlar önümüzde ve kafamızda yavan, hatta çoğu kez son derece adi bir tat bırakıyorlar.

en büyük ve en önemli sanat yapıtı bile sonunda devasa bir adilik ve yalan yığını gibi kafamıza çöküyor, çok büyük bir et yığınının midemize oturması gibi. bir sanat yapıtına hayranlık duyarız ve bu, sonuçta gülünçleşir.

en çok da iyi incelediğimiz şeylerin sonunda düş kırıklığına uğrarız. shakespeare bile uzun süre onu incelediğimizde yıkılır, cümleler sinirimize dokunur, kişiler dramların önünde düşerler ve biz her şeyi yok ederiz.

ömür boyu kendimizi büyük beyinler ve eski ustalar diye anılanların eline bırakırız ve sonradan ölesiye düş kırıklığına uğrarız onlardan, gerektiği anda amaçlarını yerine getiremedikleri için. büyük beyinleri ve eski ustaları istifleriz ve gerekli olan, yaşamda kalma anında onları kendi amacımız için kullanabileceğimizi sanırız. diğer bir anlatımla, onları kendi amacımız için kötüye kullanırız; oysa ölümcül bir yanılsamadır bu.

biz beyin kasamızı bu büyük kafalarla ve eski ustalarla doldururuz ve yaşamsal önemi olan anda onlara başvururuz; ama bu beyin kasasını açtığımızda içi boştur. gerçek bu, biz bu boş kasanın önünde durur ve yalnız ve gerçekten de tamamen çaresiz olduğumuzu görürüz. insan, her alanda ömür boyu istifler ve sonunda eli boş kalakalır.

ben her zaman yalnızca insanlarla ilgilendim. doğa benim ilgimi hiçbir zaman çekmedi. içimdeki her şey insana yönelmişti. ben adeta bir insan fanatiğiyim. doğal olarak insanlık fanatiği değilim; ama bir insan fanatiğiyim. beni her zaman insanlar ilgilendirdi; çünkü doğuştan tiksindim onlardan.

hiçbir şey beni insanların çektiği gibi yoğun olarak çekmedi kendisine. aynı zamanda da hiçbir şeyden insanlardan tiksindiğim gibi köklü biçimde tiksinmedim. insanlardan nefret ediyorum; ama onlar aynı zamanda benim tek yaşam amacım.

insan yığınlarından oldum olası nefret etmişimdir. yaşamım boyunca onlardan uzak durmaya çalıştım. hiçbir zaman, hangisi olursa olsun, bir toplantıya gitmedim kitle nefretim yüzünden.

kitleden nefret ettiğim kadar derinden hiçbir şeyden nefret etmem. kalabalıktan, hiç yanaşmadığım halde kitle ya da kalabalık tarafından eziliyormuşum inancını taşırım hep.

daha çocukken bile kalabalıklardan kaçtım, kalabalıktan nefret ettim, insan topluluklarından, hainlik yığınından ve kafasızlıktan ve yalandan. tek başına bir kişiyi ne kadar sevmek zorunda olsak kitleden o derece nefret ederiz.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor sevgili atzbacher, gerçek bu.

ben zamanı yaşayan insanlardan değilim. ben geçmişin tadını çıkaran mutsuzlardanım.

artık bu umutsuzluk işkencesinde varlığımı sürdürüyorum. insanlardan nefret ederiz ve yine de onlarla birlikte olmak isteriz; çünkü yalnız insanlarla ve onların arasında bir şansımız vardır yaşamı sürdürmek ve çıldırmamak için. yalnız olarak uzun süre dayanamayız hayata. biz yalnız olabileceğimizi sanırız, biz terk edilmiş olabileceğimizi sanırız, yalnız sürdürmeyi başaracağımıza inandırırız kendimizi; ama bu bir kuruntudur.

insansız yapabiliriz sanırız, evet hatta tek bir insansız bile yapabiliriz sanırız ve hatta yalnız kendimizle baş başa kalırsak şansımız olur sanırız; ama bu bir kuruntudur. insansız en ufak bir hayatta kalma şansımız yoktur. ne kadar büyük beyinler ve ne kadar eski ustalar almış olsak da yanımıza yoldaş olarak, hiçbiri bir insanın yerini tutmaz.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

en büyük katliam

yuval noah harari

geçtiğimiz iki yüz yıl boyunca tarım hızla sanayileşti. daha önce hiç yapılmayan veya kas gücüyle yapılan işleri traktör gibi makineler yapar oldu. tarlalar ve hayvanlar yapay gübreler, sanayi tipi böcek ilaçları ve sayısız hormon ve ilaç sayesinde çok daha üretken hale geldi. buzdolapları, gemiler ve uçaklar gıdaları aylar boyunca saklamayı, hızlı ve ucuz bir şekilde dünyanın öbür tarafına bile ulaştırmayı mümkün hale getirdi. avrupalılar akşam yemeklerinde taze arjantin bifteği ve japon suşisi yemeye başladılar.

bitkiler ve hayvanlar bile mekanikleşti. homo sapiens hümanist dinler tarafından ilahi mertebeye yükseltildiğinde, çiftlik hayvanları acı ve üzüntü hissedebilen canlı yaratıklar olarak görülmemeye ve makine gibi muamele görmeye başlamıştı. günümüzde bu hayvanlar, fabrikaya benzer tesislerde genellikle seri üretime tabi tutuluyorlar, vücutları da sanayinin ihtiyaçlarına göre şekillendiriliyor. hayvanlar tüm yaşamlarını üretim bandının önemsiz bir çarkı olarak geçiriyor ve hayatlarının uzunluğu ve niteliği şirketlerin karları ve zararları tarafından belirleniyor. sanayi onları sağlıklı ve iyi besleyerek hayatta tutmaya özen gösterdiğinde bile, eğer üretim miktarına doğrudan etki etmiyorsa, bu hayvanların sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarına özen gösterilmiyor.

örneğin tavukların çok karmaşık dürtülerden ve davranışsal ihtiyaçlardan oluşan bir dünyası vardır. çevrelerini keşfetmek, yiyecek toplamak, sağı solu kurcalamak, sosyal hiyerarşilerini belirlemek, yuva yapmak ve kendilerini tımarlamak gibi güçlü istekleri vardır ama yumurta endüstrisi genellikle bu hayvanları daracık kafeslere tıkıştırıyor. oldukça yaygın bir uygulama, her biri 25 santimetreye 22 santimetrelik alanlarda yaşayacak şekilde bir kafese dört tavuğun sıkıştırılmasıdır. tavuklar yeterince iyi besleniyor ama kendi arazilerine sahip olmaları, yuva yapmaları veya diğer doğal faaliyetlerde bulunmaları söz konusu bile değil ve kafesler o kadar küçük ki, çoğunlukla ayakta dik bile duramıyor veya kanatlarını bile açamıyorlar.

domuzlar en zeki ve meraklı memelilerdendir. belki bu konuda büyük maymunlardan hemen sonra gelirler. sanayi tipi domuz çiftlikleriyse dişi domuzları o kadar küçük kafeslere tıkmaktadır ki, bırakın yürümeyi veya gezinmeyi, etraflarına bile dönemezler. dişi domuzlar doğum yaptıktan sonraki dört hafta boyunca sabah akşam bu kafeslerde tutulur, yavruları kendilerinden alınarak semirmeleri için beslenir, bu esnada dişi domuzlar da tekrar hamile bırakılırlar.

pek çok süt ineği de kendilerine bahşedilen ömrün tamamını küçücük bir kafeste, kendi idrar ve dışkılarının içinde durarak, oturarak ve uyuyarak geçirir. bir grup makine gereken besini, hormonu ve ilaçları verir, diğer bir grup makine de birkaç saatte bir sütlerini sağar. makinelerin arasında kalan inek, hammaddelerin girdiği bir ağız ve ürün çıkan bir meme olarak muamele görür. karmaşık duygusal dünyaları olan canlı yaratıklara makine gibi davranılmasının, sadece fiziksel değil, ciddi sosyal stres ve psikolojik problemler yarattığı kesindir.

atlantik'teki köle ticareti nasıl afrikalılara yönelik bir nefretten doğmadıysa, modern hayvan sanayisi de hayvan düşmanlığından kaynaklanmaz. köle ticaretinde olduğu gibi, kayıtsızlıktan kaynaklanır. et, süt ve yumurta üreten ve tüketen çoğu insan, etlerini veya ürünleri yedikleri bu tavukların, ineklerin ve domuzların akıbetini düşünmez. düşünenlerin çoğu da, bu hayvanların duygularının olmadığını, acı çekmeyen makineler olduğunu iddia ederler. süt ve yumurta makinelerinin üretilmesini sağlayan bilimsel disiplinler yakın zamanda memelilerin ve kuşların son derece karmaşık duygusal yapıları olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladı. bu hayvanlar fiziksel acı hissettikleri gibi, aynı zamanda duygusal sıkıntılar da yaşıyorlar.

evrimsel psikoloji, çiftlik hayvanlarının duygusal ve sosyal ihtiyaçlarının yabani hayat içinde geliştiğini ve hayatta kalma ve üreme için hayati önemde olduğunu gösteriyor. örneğin yabani bir inek, diğer ineklerle ve öküzlerle nasıl ilişki kurması gerektiğini bilmek zorundadır, yoksa hayatta kalıp üreyemez. bu becerileri edinmek için de evrim diğer tüm memeli yavrularına olduğu gibi, buzağılara da oyun oynama isteği (oyun, memelilerde sosyal beceriler edinmenin yoludur), hatta bu hayvanlara bundan da güçlü olan anneleriyle yakınlık kurma dürtüsü vermiştir. anne sütü hayatta kalmak için şarttır.

çiftçiler bir buzağıyı annesinden ayırıp küçük bir kafeste besledikten sonra yeterince büyüyen buzağı bir dişiyi döllediğinde yavruya ne olmaktadır? nesnel bir bakış açısıyla buzağının artık hayatta kalmak ve üreyebilmek için annesiyle yakın olmaya ve diğer buzağılarla oynamasına ihtiyacı yoktur. öte yandan öznel bir bakışla buzağının hâlâ annesiyle yakın olmak ve diğer buzağılarla oynamak için yoğun bir istek duyduğu kesindir, bu istekler giderilmezse buzağı acı çeker. bu, evrimsel psikolojinin en temel mesajıdır: yabani hayatta şekillenmiş ihtiyaçlar, sanayi çiftliklerinde hayatta kalmak ve üremek için artık gerekmese de hissedilmeye devam eder. endüstriyel tarımın trajik yanı, hayvanların görünürdeki ihtiyaçlarıyla ilgilenilirken, duygusal ihtiyaçların göz ardı edilmesidir.

bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular. hayvan hakları aktivistlerinin söylediklerinin onda birini bile doğru kabul edersek, modern sanayi tarımı dünya tarihindeki en büyük katliam olabilir. küresel mutluluğu değerlendirirken sadece üst sınıfların, avrupalıların veya erkeklerin mutluluğunu dikkate almak yanlıştır; hatta sadece insanların mutluluğunu değerlendirmek de yanlıştır.

20.10.19

yalnızlığın keşfi

paul auster

her kitap bir yalnızlık imgesidir.

gerçek şu ki, uzayın sonsuz boşluğunda ilk kıvılcımın ilk patlayışında oluşan maddeden yapılmışız hepimiz.

pascal: ben yalnızca kendi hiçliğimi öğrenmeye çabalıyorum.

samuel beckett: alışkanlık öldürücü bir şeydir.

insan büyüse bile, babasının sevgisine duyduğu açlık tükenmez.

bir anne ya da baba için çocuklarının hastalığından doğan çaresizlikten daha büyük acı olamaz. zor gelse de bunu kabul etmek zorunda kalırsınız. kabul ettikçe de umutsuzluğunuz büyür.

vincent van gogh: herkes gibi ben de aile ve arkadaşlık, sevgi ve dostça ilişki gereksinimi duyuyorum. bir yangın musluğu ya da lamba direği gibi taş ya da demirden yapılmadım ki!

parası olmak, bir şeyleri satın alabilmenin ötesinde bir anlam taşır: dünya size asla bir şey yapamaz.

carlo collodi: ölüler ağladıkları zaman iyileşmeye başlamışlar demektir.

pascal: insanın tüm umutsuzluğu yalnızca bir tek şeyden kaynaklanır: odasında sessizce kalmayı başaramamasından.

wallace stevens: olağan dışı gerçeğin karşısında, düş gücünün yerini bilinç alır.

aziz augustinus: belleğin gücü çok büyüktür. çok geniş, ölçülemeyecek kadar büyük bir sığınaktır o.

"daha iyi bir yolu
zamanı ve dünyayı yenmenin
geçip gitmek ve iz bırakmamak olmalı
geçip gitmek ve bir gölge bırakmamak
duvarlarda" (marina tsvetayeva)

leibniz: her yaşayan madde, evrenin sürekli yaşayan bir aynasıdır.

bir sihirbazdan daha az alaycı kimse olamaz. yaptığının bir aldatmaca olduğunu hem kendisi hem de başkaları bilir. marifet onları gerçekten aldatmak değil, aldatılmak istemekten zevk almalarını sağlamaktır. birkaç dakika süreyle neden-sonuç bağı gevşesin, doğanın kuralları yok sayılsın diye. pascal'ın söylediği gibi: "mucizelere inanmamanın akla uygun temelleri olması olanak dışıdır."

herakleitos: doğruyu ararken beklenmedik şeylere hazır ol; çünkü onu bulmak zordur, bulunca da şaşırtıcıdır.

bazen kentin içinde dolaşırken hiçbir yere gitmiyor, yalnızca vakit geçirmenin bir yolunu arıyor gibiyizdir, nerede, ne zaman durmamız gerektiğini bize bildiren de duyduğumuz yorgunluktur. ama nasıl ki bir adımın ardından kaçınılmaz olarak ikincisi atılırsa, bir düşünce de bir öncekinden doğar.

samuel beckett: iyi bir belleği olan kişi hiçbir şeyi anımsamaz; çünkü hiçbir şeyi unutmaz.

don quijote düşler aleminde sapıtmış bir bilinçliliktir. kişi dünyada deli birine bakar ve hiçbir şey söylemez. bu belki de boşa harcanmış bir yaşamın üzüntüsüdür, başka bir şey değil.

sonra günün birinde evinizin duvarları çöküverir. ama kapı hâlâ yerinde duruyorsa, yapacağınız tek şey, o kapıdan geçmektir, böylece yine evin içinde olursunuz. yıldızların altında yatıp uyumak çok hoştur. yağmura ise aldırmayın. çok uzun sürmez nasılsa.