30.10.19

uzun lafın kısası

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

jean meslier: her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

doris lessing: taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.

campillo & ferreras: vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

yuval noah harari: bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir.

charles dickens: zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

alain badiou: bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

28.10.19

azizler ve alimler

terry eagleton

mihail bahtin: bütün etkili eylemler araya bir mesafe koyularak yapılır. kayıtsızlıkla değil, yalnızca ironiyle. insanlar biraz mesafeli olabilselerdi çocukların derilerini yüzmezlerdi. en azından çoğu. tarihe bak. işe yaramış olan başka bir eylem biçimi var mı?

wittgenstein: tarih, annesinin gözleri önünde yavaş yavaş kızartılan yeni doğmuş bir bebektir.

james connolly: yalnızca cahillerle politikacılar tarihi yadsır. egemen sınıf bir kez doğduğunu kabul ederse ölebileceğini de kabul etmek zorunda kalır çünkü.

bahtin: ölüm, dünyaya geçmiş yüzünden geldi. geçmiş bize ömrün kısalığını, geleceğin de kısa sürede geçivereceğini hatırlatıyor. şu anda birbirimizi böyle umutsuzca boğazlamamızın nedeni bu. yalnızca geçmişi unutabilirsek özgür olabiliriz.

wittgenstein: anlam, bir duvar kağıdı rengi seçer gibi senin karar vererek belirlediğin bir şey değildir.

connolly: milliyetçilik sınıfa benzer. ondan kurtulmak için önce ona sahip olmak zorundasınız.

bahtin: dünyaya boyun eğdiren bütün ülkeler kendilerini dar görüşlülüğe mahkum ederler. kendilerinin üstün olduğuna inanır ve onlara işin doğrusunun bu olmadığını söyleyebilecekleri için fikirlerden tiksinirler. en melez ulus, savaş gemileri her kıtada yayılan ulustur.

james joyce: insanı hayvandan büyük yapan dildir. trajedisi de burada yatar.

bahtin: fikir, insanın hamurunda vardır. insanlar onunla yaşarlar ya da onunla ölürler.

wittgenstein: soyut bilgi masum değildir. zehirdir: karanlık, şiddet dolu, acımasızdır. hayattan kopuk olmakla kalmaz; hayatı terörize eder, kanla canla beslenir. bu korkunç bilgi isteğinin nerede biteceğini biliyor musun? yaz bir kenara. bir tarlada korkuluk olarak bitecek.

terry eagleton: şehirde yaşayanlar seksten çok ender olarak söz ederler ama onu akıllarından hiç çıkarmazlar; gerçeklik ile onun temsili arasında adı konmamış bir uçurum vardır.

seyir yerleri

namık kemal

insan uygarlık dünyasının lezzetlerine ne kadar alışık olsa da yine arada sırada ilk hali olan kırlarda oturma eğilimini bütün bütün aklından çıkaramıyor.

şimdi gurup zamanı bir su başında, bir çimenlikte, bir ağaç altında oturup da doğanın o yüce hüznünü seyretmek şehirlerin, evlerin hangi eğlencesine tercih olunmaz? ara sıra beldelerin o iğrenç havasından, uygunsuz manzarasından kaçar; rüzgârın, çiçeklerin gözeneklerinden henüz kurtulmuş parçalarıyla soluk almayı nasıl olur da gönül istemez? kırların birbirine benzemez nice yüz bin renk ve şekillerine dalmayı hangi bakış vardır arzu etmez?

seyir yerleri zevkim değildir. tatil günleri her türlü sevinçli haberden uzak, bir kuru hovardalık için renkli cellat kemendi denilmeye layık bir sıkı boyunbağı takarak, süslü tomruk niteliğine uyan bir çift dar potin giyerek, sabahtan akşama kadar araba arkasında dolaşarak günah toplamak, akşamdan sabaha kadar boğaz ağrısı eziyeti ve nasır cefasıyla yatakta inlemek gibi şeylerde bir gönül şenliği görmem.

27.10.19

arabölge

william s. burroughs

sıcak bir öğleden sonra soğutulmuş bir oğlan gibisi yoktur.

arabölge, ergenleşmemiş çocuk takıntısı olan sübyancılarla dolu. beni açmaz. on üç yaşa kadar sabredemeyen biri iflah olmaz bir ahlaksızdır.

bir kadının kukusundan her şey fırlayabilir.

"ah, bu düpedüz çocuk saflığı; hem, bilirsin, bir çocuğun isteği rüzgârın isteğidir, gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir."

patron, siz merhametlisiniz. siz pembe götlü bir ahir zaman azizisiniz.

bir erkek bir kadınla sidik yarışına girerse ancak ikinci gelebilir.

kendisine ısmarladığınız üçüncü içkiden sonra samimiyeti artıran biri size evine dönemediğini söylüyorsa bilin ki sizi söğüşleme işine soyunmuş demektir.

nefret her zaman iyi para getirir.

bir kadın ne zaman kadın değildir? anasını siktiğimin kafasını kopardığımda.

joan vollmer, sarhoş bir hödüğün -bu ben oluyorum- william tell hevesine kapılıp kafasındaki viski bardağını vurmaya kalkması sonucu alnından vurularak öldü.

tanrıya edilmiş küfürlerin en kötüsü, onun bize verdiği bedene hayasızca tükürmektir.

jean genet: yaratıcı, yarattıklarının maruz kaldığı riskleri sonuna kadar kendisinin üstlenmesi gibi ürkütücü bir maceraya kendisini vakfetmiştir.

küçük göt deliklerinden ne musibetler çıkar!

belki de hitler bir açıdan haklıydı. demek istediğim, belki de homo sapiens türünün bazı alt türleri uyumsuzdur. "yaşa ve yaşat" anlayışı mümkün değildir. onların yaşamasına izin verirsen sana yer olmayan ve zaten ölüp gideceğin bir ortam yaratıp seni ortadan kaldırırlar. güvenlik, senin yaşamanın mümkün olmadığı koşulları yaratan türü yok etmekten geçer.

amerika'daki doktor bozuntuları bir junky'nin tedavi görürken acı çekmesi gerektiğini düşünen sofu sadistlerdir.

paul klee: ilham gelen ressam, temel yasanın evrimi beslediği gizli abise (ilksel boşluk veya kaos) yaklaşır.

insan diğerlerinin bokunun içinde yaşıyorsa, bir osuruk patlatmayagörsün, koku hiç gitmez.

bir insanın suçu bir osuruk gibi takip eder onu.

"bir çocuğun isteği rüzgarın isteğidir
gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir" (henry wadsworth longfellow)

26.10.19

aynalar

eduardo galeano

kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

bu dünyada yazılan ilk kitap, ölmeyi reddeden kral gılgamış'ın maceralarını anlatır.

dante, muhammed'in terörist olduğunu düşünüyordu. yoksa onu, sonsuza kadar işkence görme cezasına çarptırarak cehennemin katlarından birine yerleştirmezdi. onu gördüğümde, demişti "ilahi komedya" adlı eserinde, sakalından göbeğinin altına kadar bir yarık açılmıştı bedeninde.

homoseksüellerin cezadan kurtulmak için kadın kılığına girip fahişelik yapmalarından dolayı on beşinci asrın sonlarında venedik'te fuhuş sektörü çalışanlarına memelerini açıkta bırakma zorunluluğu getirildi. fahişelerin, çıplak göğüslerini müşteri çekmeye çalıştıkları evlerin penceresinden göstermeleri gerekiyordu.

işini kaybetme paniği, bu korku çağında bize hükmeden bütün korkuların içinde en güçlü hissedilen korkulardan biridir.

marşlar, genel bir kural olarak tehditler, küfürler, kendi kendini övmeler, savaşın yüceltilmesi aracılığıyla ve öldürmenin ya da ölmenin ne kadar onurlu bir görev olduğunun dile getirilmesi suretiyle ulusların kimliklerini teyit eder.

ilk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke haiti olmuştur. köleliği ingiltere'den üç yıl önce, yeni kazandığı bağımsızlığını kutlarken ve unutulmuş yerli ismini tekrar elde ederken, şenlik ateşlerinin güneşinin aydınlattığı bir gecede kaldırmıştır.

şu cümle, ilk gastronomi kitapçığının yazarı brillat-savarin'e atfedilir: "bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."

evrensel edebiyatın ilk aşk şiiri, yerle bir edilmesinden binlerce yıl önce ırak'ta doğdu:

"şarkıcı süslesin şarkılarıyla
sana anlatacağım öyküyü"

şiir, bir tanrıçayla bir çobanın buluşmasını sümer dilinde anlatır. tanrıça inanna o gece sanki ölümlüymüş gibi sevdi. çoban dumuzi ise bu gece boyunca ölümsüz oldu.

arthur conan doyle sir unvanı aldı ve bunu sherlock holmes'e borçlu değildi. yazarın soyluluk unvanı almasının sebebi emperyal davaya hizmet etmek için kaleme aldığı propaganda eserleriydi.

dünyanın güneyinde insan hayatı çok ucuzdur.

franco döneminde adalet yukarıda, kürsünün yüksek kısmında, kara cübbesine bürünmüş olan mahkeme başkanı oturuyor. onun sağında avukat, solundaysa savcı. daha aşağıdaki basamaklar, sanıkların oturduğu sıra henüz boş. yeni bir duruşma başlayacak. hakim alfonso hernandez pardo, mübaşire seslenir: "mahkumu getirsinler."

ilk başta bizim ebemiz olan zaman, gün gelecek celladımız olacak. dün, zaman bizi emzirdi ama yarın yiyecek.

biten aşk, sıkan hayat, ezip geçen ölüm. kaçınılmaz acılar vardır, bu böyledir, elden bir şey gelmez. ancak gezegendeki otoriteler acıya acı eklerler ve bize yaptıkları bu iyiliğin parasını alırlar. katma değer vergisini her gün, nakit parayla tıkır tıkır öderiz. katma acı vergisini her gün, mutsuzlukla tıkır tıkır öderiz. katma acı, hayatın geçiciliğinden doğan kederle işin geçiciliğinden doğan keder sanki aynı şeymiş gibi, kaderin kaçınılmazlığının kılığına giriyor.

aşk ve tabiat

hüseyin rahmi gürpınar

hep aşk evladıyız. aşk konusunda doğulu, batılı olmaz. hepsi onun zayıflığının fermanı altındadır.

tabiat öylesine etkilidir ki uyulması gereken kurallara herkesi ortak eder. şimdi burada içen, söyleyen, çağıran, bağıran, oynayan, sevişen, öpüşen zarafet'le şaban değil, işte bu tabii kuvvettir. schopenhauer'in dediği gibi, bu âşıkların vücutlarında, damarlarında, kanlarında insan nesillerinin tohumları var. işte onlar vücut âlemine ermek için duvarları kırmaya uğraşıyorlar. varlıklarına sebep olacak iki vücudu birbirine yaklaştırmaya çabalıyorlar. âlemin, hovardalık, kadınseverlik, çapkınlık, aşk, sevda, -edebi ya da sıradan- daha türlü ada yâd ettikleri hakikat işte bundan ibarettir.

doğa, evren defterinde ithalat, ihracat hanelerindeki gerekli oranı düşünür eşsiz bir iktisatçıdır.

en büyük üstadımız tabiat, ders kitapları, öğretim ve teknik kitabımız yine tabiattır. her varlık yaratılışın anlamlı satırlarıyla dolu birer ezeli sayfadır. fakat onda bulunan maddeler her zaman açık değildir. bunu her göz göremez, herkes okuyamaz. insan yaratılışın, çevrenin, öğrenimin lütuf ve yardımıyla açılır. dünyaya gelmiş ne bakar körler vardır. bilgin, cahil, genç, ihtiyar.. hepimiz bu bakar gözlerimizle her gün ne büyük hakikatleri çiğneyip geçiyoruz. pasteur'ler, curie'ler gibi deha şimşekleri yüzyıllarda ancak birkaç defa çıkıyor.

allah bazı gönülleri birbiri için yaratmıştır. tabii yasal muhabbet böyle olumlu olumsuz iki kalbin birleşmesinden meydana gelendir. yoksa sırf nikâhla, dua ile birleştiği varsayılan gönüllerde evlilik hayrı aramak abestir.

"aşk neslin devamı için doğanın insanlara verdiği kuvvetli bir duygudur. bu duygunun meşru olmayan bir biçimde tatmini erkekler için adeta bir çeşit âşıkane zafer, kadınlar için ise affolunmaz bir yüzkarasıdır. mesele tarafsızca incelenirse bu kararda erkeklerin büyük bir haksızlığı görülür. bu haksızlık doğu'da, batı'dan daha büyük bir ölçüde hüküm sürüyor. evli, bekâr her erkeğin cinsel heveslerini yatıştırmak için göze aldırdığı cinnetler, sefahatler, meşru olmayan muhabbetler, vicdani suçlar hep eğlence adı altında adeta mubah sayılacak birer olay gibi görünüyor. bırakın ayıplamayı, bu duruma şaşırmak bile kimsenin aklına gelmiyor. kadınların sevda konusunda en ufak bir hevese tutulmaları suçların en büyüklerinden sayılır. bu emirdeki üstünlük aksine, yani kadınlarda olaydı, dünyada genelev adı duyulmaz, bütün insanlık rahat ederdi."

ilişki macerası.. dünyada her iyilikle beraber her kötülük de işte bu kelime ile başlar.

bencilliğin en vahşi bir sureti de aşk ve ilişkide görülüyor. bir kadını artık senden esirgemeye başladığı öpücükleri başkasına verirken yakalamaktan doğan bir üzüntüyle canını feda ahmaklığına kadar varılır mı? güzel bir kadının güzellik zekâtı yok mu? varsın birkaç öpücük de başkasına versin. ne olur? yanakları aşınmaz ya. elbette gönlü olur, bir gün sana da verir.

25.10.19

neden servet peşinde koşarız?

john fowles

hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz.

işte bu yüzden hepimiz zengin olmak isteriz. farklı olmak isteriz. ihtiyacımız olan güvenliği de eğlenceyi de sadece para satın alabilir. bu nedenle paranın ardından onursuzca koşma, aynı zamanda onurlu bir şekilde hem eğlencenin hem de güvenliğin ardından koşma anlamına gelir.

para gizil güçtür, rastlantının kontrolü ve rastlantıya erişmedir, seçme özgürlüğüdür, iktidardır.

zenginler bir zamanlar parayla cennete gidebileceklerini düşünüyorlardı, şimdiyse cennet yeryüzüne taşınmıştır. ama zengin adam değişmemiştir ve hâlâ parayla yeryüzündeki cennete gidebileceğine olan inancı kanıtlanmış gözükmektedir.

hem zenginler hem de yoksullar servetin dağılımındaki var olan orantısızlığı karşılıklı olarak desteklemektedirler. siyasal bir sistem servetin dağılımını ne kadar fazla eşitlerse böylesi bir eşitlikten kaçınma yolları o kadar fazla yaygınlık kazanmaktadır. nasıl yoksul bireyler zengin bireyleri karşılıklı olarak destekliyorsa yoksul ülkeler de dünya ülkelerindeki servet farklılığını öyle desteklemektedir. amerika ve batı avrupa ülkelerinden nefret edilmekte ama kıskanılmakta ve taklit edilmektedir.

zenginler eğlence satın alırlar. kapitalist toplumların büyük yasası budur. bu toplumlarda psikolojik hayal kırıklığından kaçmanın tek yolu zengin olmaktır. bütün öteki çıkışlar kapalıdır. daha soylu insani niteliklerin herhangi birinin para kazanması zorunlu olarak gerekmez. bu yüzden paranın kazanılması bir çeşit eşitleyici ögedir. bir insanın, eğer paralı doğmamış ise, herhangi bir koşulda hiçbir zaman elde edemeyeceği bir şeyle değil de elde edebileceği şeyle -yani parayla- yargılanması gerekliliği doğallaşır.

sözlüklerde paraya "bir alışveriş aracı" deniyor. ben buna, varoluşa egemen olan insan dışı rastlantıya verilen insani yanıt diyorum. deha, zeka, sağlık, bilgelik, istenç ve beden gücü, iyi fiziksel görünüm; bütün bunlar doğumumuzdan önce gerçekleşen piyangoda çekip kazandığımız ödüllerdir.

iyi bir toplumun karşılıksız sağlayacağı şu şeyleri satın alabilmek için parayı istiyoruz: yani bilgiyi, anlamayı ve deneyimlemeyi, dünyanın sonları hakkında okumayı ve dünyanın sonlarına gitmeyi, görülen şeylerin çoğunu anlamayarak ve dolayısıyla da bakılan şeylerin çoğunu görmeyerek yaşamın deneyimine varmamayı.

para, ilk kozmik piyangoda başarısız olanları yarı yarıya telafi eden, geçici bir çare anlamında insani piyangodur. ancak para kötü bir piyangodur; çünkü doğum öncesi ilk piyangoda kazanılan ödüller daha sonraki piyango için bol keseden verilen bedava bir bilet oluştururlar. eğer ilkinde şanslıysanız mutlaka ikincisinde de şanslı olursunuz.

yoksullar serveti şu sırayla hoşgörürler: en çok, doğumdan sonra tamamen şans eseri olarak kazanılan serveti; sonra, var olan sisteme göre adilce kazanılan serveti; en az da, doğumda edinilen serveti, miras kalan serveti. en yüce rastlantı, olduğum kişi olmamdır: teksaslı bir multimilyarderin ya da orta afrikalı bir pigmenin çocuğu.

24.10.19

kehanet

carl sagan

"korkmak için cesaret gerekir." (montaigne)

olymposlu apollon güneş tanrısıydı. aynı zamanda, içinde kehanetin de bulunduğu başka konulardan da sorumluydu. bu onun özel uzmanlık alanlarından biriydi.

aslında olympos tanrılarının hepsi geleceği biraz görebiliyordu ama bu hünerini düzenli olarak insanlara sunan sadece apollon'du. kutsal kehanet mekanları kurmuştu ve bunların en ünlüsü rahibesini kutsadığı delphoi'deki tapınaktı. rahibe, suretlerinden biri olan piton yılanından aldığı pythia adıyla anılıyordu.

krallarla soylular -arada bir de sıradan insanlar- delphoi'ye giderek geleceklerini öğrenmek isterlerdi. bunların arasında lidya kralı kroisos da vardı. onu hâlâ kullanılmakta olan "karun gibi zengin" deyiminden tanıyoruz.

kroisos'un zenginlikle ilişkilendirilmesi belki de madeni paranın ilk kez onun zamanında ve ülkesinde basılmış ve kullanılmış olmasından kaynaklanıyor (mö yedinci yüzyıl, lidya -günümüzde türkiye'nin yer aldığı anadolu-). kilden yapılan paralar çok daha önce sümerler tarafından kullanılmıştır.

kroisos'un hırsını doyurmaya kendi küçük ülkesinin sınırları yetmiyordu. ve böylece herodotos tarihine göre, o zamanlar batı asya'nın süper gücü olan pers imparatorluğu'nu işgal ederek egemenliği altına almanın iyi bir fikir olacağını kafasına koydu.

kyros ise perslerle medleri birleştirerek güçlü bir pers imparatorluğu kurmuştu. kroisos doğal olarak ondan korkuyordu. pers ülkesini fethetme düşüncesini danışmak üzere delphoi kahinine temsilciler gönderdi. heyet zengin hediyeler götürmüştü, bir yüzyıl sonra herodotos zamanında bunlar hâlâ delphoi'de sergilenmekteydi.

temsilcilerin kroisos adına yönelttikleri soru şuydu: "kroisos perslere savaş açarsa sonuç ne olur?"

pythia duraksamadan şöyle cevaplandırdı: "haşmetli bir imparatorluğu yok eder."

kroisos bu sözler üzerine şöyle düşündü: "tanrılar bizimle, işgale girişebiliriz."

ele geçireceği satraplıkları sayarak ağzı iştahla sulandı. paralı askerlerini topladı ve pers ülkesini işgal etti; ama onur kırıcı bir yenilgiye uğradı.

bu sadece lidya'nın yıkımına değil, kendisinin de ömrünün sonuna kadar pers sarayında, ilgisiz yöneticilere küçük tavsiyelerde bulunan çanak yalayıcı eski bir kral olarak zavallı bir halde yaşamasına yol açtı.

23.10.19

din

jean meslier

her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

en çok mümkün olmayan şeyin kendileri için en esaslı şey olduğuna insanları inandırmayı nasıl başardılar? çünkü insanlara korku saldılar. korktuğunda insanın muhakemesi artık işlemez; insan düşünemez, değerlendirme yapamaz. öte yandan insanlara, akıl ve muhakemelerine güvenmemeleri de öğütlendi. zihin böyle karıştırılınca artık her şeye inanılır ve hiçbir şey araştırılmaz.

cehalet ve korku: işte her dinin başlıca iki nedeni. tanrı hakkında insanı kuşatan belirsizlik, kendisini dine bağlayan birinci bağımsız nedendir. insan gerek maddi, gerek manevi karanlıkta korkar; korkusu ihtiyat olur ve korkmak ihtiyaç halini alır, korkacağı bir şey olmadığında kendisinde bir eksiklik, bir boşluk olduğunu sanır.

genellikle insanlar için hiçbir şey, bir kanıtı, korku kadar ikna edici kılmaz.

din konusunda insanlar büyük çocuklardır. bir din ne kadar saçmalık ve mucizelerle dolu olursa halkın ruhu üzerinde o oranda tahakküm hakkı kazanır. sofu, bönlüğüne hiçbir sınır koymamak zorunda olduğuna inanır. bir şey ya da şeyler ne kadar çok anlaşılmaz olursa halka o oranda ilahi görünür. bu şeyler ne kadar az inanılabilir olursa, bunlara inanan sıradan insanlar, o oranda erdem ve üstünlükler olduğunu sanır.

dini düşüncelerin başlangıcı, genellikle vahşi milletlerin henüz çocukluk halinde bulunduğu dönemdir. din koyanlar; tanrılar, ayinler, efsaneler, şaşırtıcı ve korkunç masallar sunmak için, her dönemde hep kaba, cahil ve ahmaklara başvurmuşlardır. babalar tarafından incelenmeksizin kabul edilen batıl ve esassız inanışlar, az çok değişerek, baskı ve sıkı düzen altında bulunan ve çoğu kez babalarından daha çok düşünce ve muhakemede bulunmayan çocuklara geçmiştir.

bir şey, birbirini karşılıklı olarak bozan, mantıken birleştirilmeyen ve anlaşılmayan iki düşünceyi kapsıyorsa; o şey hayal ürünüdür.

çizgili pijamalı çocuk

john boyne

bir ev; bir sokak, bir şehir ya da tuğla ve harç gibi yapay şeyler değildir. ev, insanın ailesinin olduğu yerdir,

bir adamın geceleri gökyüzüne bakması onu astronom yapmaz.

bay liszt, özellikle tarih ve coğrafyaya meraklıydı, oysa bruno okumayı ve sanatı tercih ediyordu. "o şeylerin sana faydası yok." diye ısrar etti öğretmen. bu çağda, bu zamanda sosyal bilimleri iyi anlamak çok daha önemli.

iyi asker diye bir şey yoktur.

"kitaplar önemli değil mi?" diye sordu bruno. "dünya için önemli olan şeylerle ilgili kitaplar, elbette önemli." diye açıkladı bay liszt. "hikâye kitapları değil. hiç olmamış şeyleri anlatan kitaplar değil."

keşfetmekle önemli olan, keşfettiğin şeyin bulunmaya değer olup olmadığı. bazı şeyler orada kendi hallerinde duruyor ve keşfedilmeyi bekliyor, amerika gibi. bazı şeyleri de keşfetmemek daha iyi, bir dolabın arkasındaki ölü fare gibi.

ben büyüyünce kaşif olacağım, dedi bruno, başım hızla sallayarak. şu anda kaşiflerle ilgili okumaktan başka bir şey yapamıyorum; ama en azından bunun da iyi bir yanı var; kaşif olduğumda onların yaptığı hataları yapmayacağım.

öyle anlar vardır ki abla ile kardeş işkence aletlerini bir kenara bırakıp uygar insanlar gibi konuşabilirler.

"düşünme lüksüne sahip değiliz." dedi anne, evlendiklerinde büyükanne ve büyükbabanın verdiği 64 bardaklık setin bulunduğu kutuyu açarken. "bazı insanlar bizim için bütün kararları veriyorlar."

tam olarak fark neydi? kendi kendine düşündü: hangi insanların çizgili pijama, hangilerinin üniforma giyeceğine kim karar vermişti?

bu, bruno ile ailesinin hikâyesinin sonu. elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. bu zamanda ve bu çağda tabii ki.

22.10.19

aşk sanatı

paulo coelho

aşk sanatı, resim yapmaya benzer: teknik ister, sabır ister, en önemlisi çiftin çaba harcamasını gerektirir.

bazı şeyler paylaşılmaz. kendi arzumuzla daldığımız okyanuslardan korkmayalım; korku, bütün oyunları bozar. insanoğlu, cehennem ateşlerinden geçince anlar bunu. birbirimizi sevelim; ama kimsenin sahibi olmaya çalışmayalım.

herkes sevmeyi bilir, doğuştan gelir bu. kimileri bunu kendi doğallığında yaşar; ama çoğunluk sevmeyi yeniden öğrenmek, hatırlamak zorundadır ve istisnasız hepsinin geçmiş heyecanların ateşinde yanması, mutlulukları ve acıları, düşüp kalkmaları yeniden yaşaması gerekir; ta ki her yeni karşılaşmanın ardında var olan ipucunu fark edene dek.

en güçlü aşk, kendindeki kırılganlığı ortaya koyabilendir. her ne olursa olsun, eğer aşkım gerçekse -ve yalnızca kendini oyalamanın, aldatmanın, zamanı geçirmenin bir yolu değilse- özgürlük kıskançlığı ve doğurduğu acıyı yenecektir.

sokaktaki adam

philip roth

göz alıcı biçimde iyi insanlar vardır, gerçekte birer mucizedir onlar.

hayatta en üzücü şey sıradanlıktır, her şeyi alt eden ölüm gerçeğini bize bir kez daha hatırlatır.

"burada, insanların oturup birbirlerinin inlemelerini dinlediği bu yerde; felcin, geride kalmış birkaç kederli, kırlaşmış saçı titrettiği, gençliğin hayalet gibi incelerek solgunlaştığı ve öldüğü; yalnızca düşünmenin bile, acıyla dolu olmak anlamına geldiği bu yerde." (john keats)

amatörler ilham arar, geri kalanlarımız ise kalkar ve çalışmaya koyuluruz yalnızca.

çalışan insanlar için bir pırlanta satın almak büyük bir olaydır. pırlanta ne kadar ufak olursa olsun. pırlantayı eşler, güzel görünmek için veya bir statü sembolü olarak takabilirler. ve eşi pırlanta taktığında bir adam artık yalnızca bir tesisatçı değildir, karısı pırlanta sahibi olan bir adamdır. karısı, yok olmayacak bir şeye sahiptir. çünkü güzelliği ve statüsü ve değerinin ötesinde, pırlanta yok olmayacak bir şeydir. önemsiz, ölümlü bir insan dünyanın yok olmayacak bir parçasını koluna takıyordur.

yalan söylemek -yalan söylemek, diğer insanın üzerinde ucuz, aşağılık bir egemenlik kurmak anlamına gelir. karşındakinin yarım yamalak bilgilerle hareket etmesini, bir başka deyişle kendini aşağılamasını izlemektir. yalan o kadar sıradandır ve yine de yalan söylenen kişi eğer sensen bu öylesine hayret verici bir şeydir ki.. siz yalancıların ihanet ettikleri insanlar, siz onlar hakkında artık kötü şeyler düşünmeden edemeyene dek bir hakaretler listesini sineye çekmek zorundadırlar.

yaşlılık bir savaştır canım, bir şununla, bir bununla savaşırsın. acımasız bir savaştır ve en zayıf halindeyken, eski halinden eser yokken verdiğin bir savaştır. yaşlılık bir savaş değildir, yaşlılık bir katliamdır.

gençken önemli olan vücudunun dışı, dıştan nasıl göründüğündür. yaşlandığındaysa içte olan önemli oluyor ve insanlar nasıl göründüğünü önemsemeyi bırakıyor.

hayatın en rahatsız edici gücü ölümdür. çünkü ölüm çok adaletsizdir. çünkü insan bir defa yaşamın tadına varınca ölüm doğal dahi gözükmez ona.

herkes bir noktada, şu anda yaşayan kimsenin yüzyıl sonra bu dünyada olmayacağını düşünür -o karşı konulamaz güç, ortamı temizleyecektir.

gerçekliği yeniden yapamaz insan. olduğu gibi kabul etmeli onu. insan durduğu yeri muhafaza edip yaşananları olduğu gibi kabul etmeli. başka yolu yok.

ama babasının jersey paralı otoyolu'nun hemen sonundaki özel kabristanda annesinin yanına gömüldüğü gün, neye inanıp neye inanmadığının hiçbir önemi kalmamıştı.

tehlike içermeyen hiçbir şey yok. hiçbir şey, hiçbir şey yok -başarısızlığa uğramayan hiçbir şey yok, o aptal resimler bile başarısızlığa uğradı.

suç

marquis de sade

suç birçok gözden sakınır ve hepsinden korkar. güvenliğinin, ancak gizemin karanlığında mümkün olduğunu hissedip ne zaman harekete geçmek istese gölgenin içine saklanır.

olağan kısıtlamaları ihlal etme alışkanlığı kısa süre sonra daha ciddi olanların ihlaline neden olur ve bir kişi hatadan hataya yakın zamanda dünyadaki her ülkede cezalandırılacak ve hangi ülkede yaşıyor olursa olsun dünyadaki her makul insanda korku uyandıracak türden suçlara ulaşır.

dünyada gerçek olan hiçbir şey yoktur; övgü ya da onay hak eden hiçbir şey, ödüllendirilmeye ya da cezalandırılmaya değer hiçbir şey, burada adaletsiz olup beş yüz fersah ötede tümüyle yasalara uygun hiçbir şey yoktur. sözün kısası hiçbir suç gerçek değil, hiçbir iyilik sürekli değildir.

kapitalizm

john fowles

kapitalizmin büyük kötülüğü onda sadece mutluluk kaynaklarına eş ölçüde erişme olanağına sahip olamayışımız değil, içinde başlıca mutluluk kaynağının ona erişme olduğu bir dünya yaratılmış olmasıdır.

her çağın kendi mitik mutlu adamı vardır: bilgeliğe sahip adam, dehaya, ermişliğe, güzelliğe, ender olan ve çoğunluğun sahip olamadığı ne varsa ona sahip olan adam. yirminci yüzyılın mutlu adamı paraya sahip olan adamdır.

ticaretin amacı her zaman olası her hazzı pazarlamak ve olabildiğince çok kişiye satmak olmuştur. üretici ve perakendeciler nötraldirler, hiçbir ahlaklılık iddiasında bulunmazlar; sadece halkın arzusunu tatmin ederler. ne var ki bize ticaret tarafından gitgide artan bir şekilde önerilen şey haz değil, onun yeniden üretimidir. saman yığınları arasında öten tarla kuşu değil, bir plaktaki tarla kuşudur; özgün bir renoir değil onun basılı bir "kopya"sıdır; tiyatrodaki bir oyun değil, onun bir "televizyon versiyonu"dur; gerçek çorba değil, "hazır" çorbadır; bermuda adaları değil, onlar üzerine belgesel bir filmdir.

uzay yolculuklarına harcanan insani ve ekonomik servet ile nükleer silah yarışı, uygarlık insanlık tarihinde yok olma noktasına gelmişken boş şeylerle uğraşmanın en görkemli örneğidir.

21.10.19

eski ustalar

thomas bernhard

düşünen insan, doğuştan mutsuz bir insandır.

her insanın hayatta kalmak için bir alışkanlığa gereksinimi vardır. alışkanlıkların en delicesi bile olsa ona gereksinimi vardır.

iyi bir doktor sahip olabileceğimiz en iyi şeydir; ama hemen hemen kimsenin iyi bir doktoru yoktur. her zaman tıp dünyasının çaylakları ve şarlatanlarıyladır işimiz.

bizi hiç de ilgilendirmeyen insanlarla neler neler konuşuruz! çünkü dinleyiciye gereksinimimiz vardır. bizim dinleyiciye gereksinimimiz vardır ve bir de destekçiye. ömür boyunca ideal bir destekçi isteğimiz olur; ama onu bulamayız. çünkü ideal bir destekçi yoktur. son derece yalın bir insanı destekçimiz durumuna sokarız ve bu yalın insanı destekçimiz yaptıktan sonra başka bir destekçi ararız, bizim destekçimiz için uygun olan bir başkasını ararız.

biz insanları hep korumamız altına alırız; çünkü bu kadar hain olabileceklerine inanamayız ve asla da inanmak istemeyiz. ta ki gene, bizim inanmak istemediğimiz ölçüde hain olduklarını anlayıncaya kadar. insanlara ne kadar yatırım yaparsak, onlara ne kadar iyi davranırsak, bu bize o derece korkunç biçimde ödetilir.

her şeyin şaşırtıcı olduğu yerde doğal olarak artık şaşırtıcı bir şey kalmaz.

armağan vermek en büyük saçmalıklardan biridir. armağan vermek özünde iğrençtir. armağan vermek korkunç bir alışkanlıktır. doğal olarak da vicdan azabından ve çoğu kez de adi bir yalnız kalma korkusu yüzünden yapılır. kötü bir alışkanlıktır. verilen, yani armağan edilen şeyin kıymeti bilinmez. hep daha fazlası istenir ve gittikçe daha fazlası ve sonunda yalnızca nefret yaratır.

hiçbir şey yazar okuması denen şey kadar iğrenç olamaz. benim için yazar okuması denen şeyden daha çekilmez bir şey yoktur. oturup kendi pisliğini okumak iğrençtir. şarkı söyleyen bir şarkıcı dahi başlı başına çekilmez bir şeydir; ama kendi ürününü matahmış gibi sunan bir yazar çok daha çekilmezdir. dişleri o yalan sözcüklerinin hiçbirini artık ağız boşluklarında tutamasa da sahneye çıkarlar, hangi kent salonunda olursa olsun şarlatanca aptallıklarını okurlar.

yüzyıllardan beri eski ustalar olarak anılanlar yalnızca üstünkörü bir bakışa dayanabiliyorlar. onlara dikkatli baktığımızda ve sonunda onlara gerçekten de son derece dikkatli bakıp uzun süre incelediğimizde yavaş yavaş çözülüyorlar, parçalanıyorlar önümüzde ve kafamızda yavan, hatta çoğu kez son derece adi bir tat bırakıyorlar.

en büyük ve en önemli sanat yapıtı bile sonunda devasa bir adilik ve yalan yığını gibi kafamıza çöküyor, çok büyük bir et yığınının midemize oturması gibi. bir sanat yapıtına hayranlık duyarız ve bu, sonuçta gülünçleşir.

en çok da iyi incelediğimiz şeylerin sonunda düş kırıklığına uğrarız. shakespeare bile uzun süre onu incelediğimizde yıkılır, cümleler sinirimize dokunur, kişiler dramların önünde düşerler ve biz her şeyi yok ederiz.

ömür boyu kendimizi büyük beyinler ve eski ustalar diye anılanların eline bırakırız ve sonradan ölesiye düş kırıklığına uğrarız onlardan, gerektiği anda amaçlarını yerine getiremedikleri için. büyük beyinleri ve eski ustaları istifleriz ve gerekli olan, yaşamda kalma anında onları kendi amacımız için kullanabileceğimizi sanırız. diğer bir anlatımla, onları kendi amacımız için kötüye kullanırız; oysa ölümcül bir yanılsamadır bu.

biz beyin kasamızı bu büyük kafalarla ve eski ustalarla doldururuz ve yaşamsal önemi olan anda onlara başvururuz; ama bu beyin kasasını açtığımızda içi boştur. gerçek bu, biz bu boş kasanın önünde durur ve yalnız ve gerçekten de tamamen çaresiz olduğumuzu görürüz. insan, her alanda ömür boyu istifler ve sonunda eli boş kalakalır.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor sevgili atzbacher, gerçek bu.

en büyük katliam

yuval noah harari

geçtiğimiz iki yüz yıl boyunca tarım hızla sanayileşti. daha önce hiç yapılmayan veya kas gücüyle yapılan işleri traktör gibi makineler yapar oldu. tarlalar ve hayvanlar yapay gübreler, sanayi tipi böcek ilaçları ve sayısız hormon ve ilaç sayesinde çok daha üretken hale geldi. buzdolapları, gemiler ve uçaklar gıdaları aylar boyunca saklamayı, hızlı ve ucuz bir şekilde dünyanın öbür tarafına bile ulaştırmayı mümkün hale getirdi. avrupalılar akşam yemeklerinde taze arjantin bifteği ve japon suşisi yemeye başladılar.

bitkiler ve hayvanlar bile mekanikleşti. homo sapiens hümanist dinler tarafından ilahi mertebeye yükseltildiğinde, çiftlik hayvanları acı ve üzüntü hissedebilen canlı yaratıklar olarak görülmemeye ve makine gibi muamele görmeye başlamıştı. günümüzde bu hayvanlar, fabrikaya benzer tesislerde genellikle seri üretime tabi tutuluyorlar, vücutları da sanayinin ihtiyaçlarına göre şekillendiriliyor. hayvanlar tüm yaşamlarını üretim bandının önemsiz bir çarkı olarak geçiriyor ve hayatlarının uzunluğu ve niteliği şirketlerin karları ve zararları tarafından belirleniyor. sanayi onları sağlıklı ve iyi besleyerek hayatta tutmaya özen gösterdiğinde bile, eğer üretim miktarına doğrudan etki etmiyorsa, bu hayvanların sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarına özen gösterilmiyor.

örneğin tavukların çok karmaşık dürtülerden ve davranışsal ihtiyaçlardan oluşan bir dünyası vardır. çevrelerini keşfetmek, yiyecek toplamak, sağı solu kurcalamak, sosyal hiyerarşilerini belirlemek, yuva yapmak ve kendilerini tımarlamak gibi güçlü istekleri vardır ama yumurta endüstrisi genellikle bu hayvanları daracık kafeslere tıkıştırıyor. oldukça yaygın bir uygulama, her biri 25 santimetreye 22 santimetrelik alanlarda yaşayacak şekilde bir kafese dört tavuğun sıkıştırılmasıdır. tavuklar yeterince iyi besleniyor ama kendi arazilerine sahip olmaları, yuva yapmaları veya diğer doğal faaliyetlerde bulunmaları söz konusu bile değil ve kafesler o kadar küçük ki, çoğunlukla ayakta dik bile duramıyor veya kanatlarını bile açamıyorlar.

domuzlar en zeki ve meraklı memelilerdendir. belki bu konuda büyük maymunlardan hemen sonra gelirler. sanayi tipi domuz çiftlikleriyse dişi domuzları o kadar küçük kafeslere tıkmaktadır ki, bırakın yürümeyi veya gezinmeyi, etraflarına bile dönemezler. dişi domuzlar doğum yaptıktan sonraki dört hafta boyunca sabah akşam bu kafeslerde tutulur, yavruları kendilerinden alınarak semirmeleri için beslenir, bu esnada dişi domuzlar da tekrar hamile bırakılırlar.

pek çok süt ineği de kendilerine bahşedilen ömrün tamamını küçücük bir kafeste, kendi idrar ve dışkılarının içinde durarak, oturarak ve uyuyarak geçirir. bir grup makine gereken besini, hormonu ve ilaçları verir, diğer bir grup makine de birkaç saatte bir sütlerini sağar. makinelerin arasında kalan inek, hammaddelerin girdiği bir ağız ve ürün çıkan bir meme olarak muamele görür. karmaşık duygusal dünyaları olan canlı yaratıklara makine gibi davranılmasının, sadece fiziksel değil, ciddi sosyal stres ve psikolojik problemler yarattığı kesindir.

atlantik'teki köle ticareti nasıl afrikalılara yönelik bir nefretten doğmadıysa, modern hayvan sanayisi de hayvan düşmanlığından kaynaklanmaz. köle ticaretinde olduğu gibi, kayıtsızlıktan kaynaklanır. et, süt ve yumurta üreten ve tüketen çoğu insan, etlerini veya ürünleri yedikleri bu tavukların, ineklerin ve domuzların akıbetini düşünmez. düşünenlerin çoğu da, bu hayvanların duygularının olmadığını, acı çekmeyen makineler olduğunu iddia ederler. süt ve yumurta makinelerinin üretilmesini sağlayan bilimsel disiplinler yakın zamanda memelilerin ve kuşların son derece karmaşık duygusal yapıları olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladı. bu hayvanlar fiziksel acı hissettikleri gibi, aynı zamanda duygusal sıkıntılar da yaşıyorlar.

evrimsel psikoloji, çiftlik hayvanlarının duygusal ve sosyal ihtiyaçlarının yabani hayat içinde geliştiğini ve hayatta kalma ve üreme için hayati önemde olduğunu gösteriyor. örneğin yabani bir inek, diğer ineklerle ve öküzlerle nasıl ilişki kurması gerektiğini bilmek zorundadır, yoksa hayatta kalıp üreyemez. bu becerileri edinmek için de evrim diğer tüm memeli yavrularına olduğu gibi, buzağılara da oyun oynama isteği (oyun, memelilerde sosyal beceriler edinmenin yoludur), hatta bu hayvanlara bundan da güçlü olan anneleriyle yakınlık kurma dürtüsü vermiştir. anne sütü hayatta kalmak için şarttır.

çiftçiler bir buzağıyı annesinden ayırıp küçük bir kafeste besledikten sonra yeterince büyüyen buzağı bir dişiyi döllediğinde yavruya ne olmaktadır? nesnel bir bakış açısıyla buzağının artık hayatta kalmak ve üreyebilmek için annesiyle yakın olmaya ve diğer buzağılarla oynamasına ihtiyacı yoktur. öte yandan öznel bir bakışla buzağının hâlâ annesiyle yakın olmak ve diğer buzağılarla oynamak için yoğun bir istek duyduğu kesindir, bu istekler giderilmezse buzağı acı çeker. bu, evrimsel psikolojinin en temel mesajıdır: yabani hayatta şekillenmiş ihtiyaçlar, sanayi çiftliklerinde hayatta kalmak ve üremek için artık gerekmese de hissedilmeye devam eder. endüstriyel tarımın trajik yanı, hayvanların görünürdeki ihtiyaçlarıyla ilgilenilirken, duygusal ihtiyaçların göz ardı edilmesidir.

bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular. hayvan hakları aktivistlerinin söylediklerinin onda birini bile doğru kabul edersek, modern sanayi tarımı dünya tarihindeki en büyük katliam olabilir. küresel mutluluğu değerlendirirken sadece üst sınıfların, avrupalıların veya erkeklerin mutluluğunu dikkate almak yanlıştır; hatta sadece insanların mutluluğunu değerlendirmek de yanlıştır.

20.10.19

yalnızlığın keşfi

paul auster

her kitap bir yalnızlık imgesidir.

gerçek şu ki, uzayın sonsuz boşluğunda ilk kıvılcımın ilk patlayışında oluşan maddeden yapılmışız hepimiz.

insan büyüse bile, babasının sevgisine duyduğu açlık tükenmez.

bir anne ya da baba için çocuklarının hastalığından doğan çaresizlikten daha büyük acı olamaz. zor gelse de bunu kabul etmek zorunda kalırsınız. kabul ettikçe de umutsuzluğunuz büyür.

parası olmak, bir şeyleri satın alabilmenin ötesinde bir anlam taşır: dünya size asla bir şey yapamaz.

bir sihirbazdan daha az alaycı kimse olamaz. yaptığının bir aldatmaca olduğunu hem kendisi hem de başkaları bilir. marifet onları gerçekten aldatmak değil, aldatılmak istemekten zevk almalarını sağlamaktır. birkaç dakika süreyle neden-sonuç bağı gevşesin, doğanın kuralları yok sayılsın diye. pascal'ın söylediği gibi: "mucizelere inanmamanın akla uygun temelleri olması olanak dışıdır."

bazen kentin içinde dolaşırken hiçbir yere gitmiyor, yalnızca vakit geçirmenin bir yolunu arıyor gibiyizdir, nerede, ne zaman durmamız gerektiğini bize bildiren de duyduğumuz yorgunluktur. ama nasıl ki bir adımın ardından kaçınılmaz olarak ikincisi atılırsa, bir düşünce de bir öncekinden doğar.

don quijote düşler aleminde sapıtmış bir bilinçliliktir. kişi dünyada deli birine bakar ve hiçbir şey söylemez. bu belki de boşa harcanmış bir yaşamın üzüntüsüdür, başka bir şey değil.

sonra günün birinde evinizin duvarları çöküverir. ama kapı hâlâ yerinde duruyorsa, yapacağınız tek şey, o kapıdan geçmektir, böylece yine evin içinde olursunuz. yıldızların altında yatıp uyumak çok hoştur. yağmura ise aldırmayın. çok uzun sürmez nasılsa.

"daha iyi bir yolu
zamanı ve dünyayı yenmenin
geçip gitmek ve iz bırakmamak olmalı
geçip gitmek ve bir gölge bırakmamak
duvarlarda" (marina tsvetayeva)

19.10.19

hiç yoktan bir evren

lawrence krauss

bilimde büyük etki yaratmanın yolu, sürüyle birlikte gitmekten değil, ona ayak diremekten geçer.

"nasıl oluyor da hiçbir şey olmayacağına bir şey var?"

kapalı bir evrende bir yönde yeterince uzağa bakarsanız kafanızın arkasını görürsünüz.

karanlık enerjinin kökeni ve doğası hiç kuşkusuz bugün temel fiziğin en büyük muammasıdır. nereden kaynaklandığına ya da neden sahip olduğu değerde olduğuna dair temel bir anlayıştan yoksunuz. evrenin genişlemesine neden nispeten yakın bir dönemde, yalnızca son 5 milyar yıl içinde hakim olmaya başladığına dair de bir fikrimiz yok bu yüzden. karanlık enerjinin niteliğinin evrenin kökeniyle temel bir bağı olduğundan kuşkulanmamız gayet doğal. öyle sanıyoruz ki geleceğimizi karanlık enerji belirleyecek.

matematiksel bakımdan güzel olan yegane evren, düz bir evrendir.

kesin olan bir şey vardır: toplam enerjinin tam ve kesin olarak sıfır olduğu tek bir evren vardır.

bilim, fizikçi steven weinberg'ün vurguladığı üzere tanrı'ya inanmayı imkansız kılmaz, daha doğrusu tanrı'ya inanmamayı mümkün kılar. bilim olmaksızın her şey bir mucizedir. bilimle birlikte hiçbir şeyin mucize olmaması olasılığı kalır. bu durumda dini inanç giderek gereksiz ve ilgisiz bir hal alır.

hiçlik kararsızdır. hiçlik, bir anlığına bile olsa her zaman bir şey üretir.

ilahiyatçılar toplu iğnelerin başı üzerine oturan melekler ya da bugünkü eşdeğeri her neyse onun hakkında fikir yürütebilirler. ilahiyat ondalık basamaklardan yoksun olmakla kalmıyor: gerçek dünyayla en ufak bir bağıntıdan da yoksun. thomas jefferson'ın virginia üniversitesi'ni kurarken dediği gibi:

"ilahiyat profesörlüğünün kurumumuzda yeri olmayacak."

sultan

jean meslier

gezginler, asya'nın bir ülkesinde fantezilerle dolu ve pek tuhaf, isteklerinde pek zorba bir sultanın egemen olduğunu anlatır.

bu hükümdar, zamanını üzerine üç zar ve bir zar kutusu konmuş bir masa önünde geçirir. masanın bir ucunda sultanı kuşatan mabeyincilerin ve ahalinin açgözlülüğünü çeken altın yığınları vardır. sultan, uyruğunun zayıflıklarını bildiğinden onlara şöyle sözler eder:

"esirler, köleler! size iyilik yapmak istiyorum. lütuf ve keremim sizi zengin etmek ve tümünüzü mutlu kılmak istiyor. bu hazineleri, bu altınları görüyor musunuz? haydi bakalım, işte bunlar sizin içindir, bunu kazanmaya çalışınız. her biriniz sırayla bu zarları ve kutuyu eline alsın. zarları altı kez çift getirmek mutluluğuna erişen, hazineye sahip olacaktır. ancak sizi haberdar edeyim ki, istenen sayıyı elde edemeyen, ömür boyu karanlık bir zindana atılacak. ve adaletim, onun yavaş yanan bir ateş üzerinde yakılmasını istiyor."

hükümdarın bu konuşması üzerine, orada bulunanlar hayret ve şaşkınlık içinde birbirinin yüzüne bakar. hiçbiri bu kadar tehlikeli bir şansı denemek istemez. o zaman öfkelenen sultan şöyle der:

"acayip! oynamak, zar atmak için kimse gelmiyor mu? bu benim hesabıma gelmez. benim şanım ve büyüklüğüm ister ki, oynansın. dolayısıyla oynayacaksınız! emrediyorum. cevap vermeksizin itaat ediniz!"

şu nokta dikkate alınmalıdır: zorbanın zarları öyle yapılmıştı ki, yüz bin kez atılsa ancak bir kez çift gelebilir. bu nedenle, alicenap hükümdar, zindanının dolduğunu ve servetinin elinde kaldığını görmekten zevk alır.

ey ölümlüler! bu sultan sizin tanrı'nızdır, hazinesi cennettir, zindanı cehennemdir, zarlar da sizdedir; sizler de bu zarlarla oynamak zorunda bırakılanlarsınız!

18.10.19

gerçek yaşam

alain badiou

filozofun görevi daima gençliği yoldan çıkarmaktır.

"yaşam" diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta, aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla ana sahip olmak: işte, hayattan beklenebilecek tek şey budur.

paul nizan: yirmi yaşındaydım. bunun yaşamın en güzel çağı olduğunu kimsenin söylemesine izin vermem.

gençlik -der bize nizan- kesinlikle yaşamın en iyi kısmı değildir. o halde, gençlik bir zafer midir, yaşamın bir zaferi midir, yoksa çelişik bir dönem, bir kafa karışıklığı dönemi olduğundan, belirsiz, daha ziyade dayanması güç bir dönem midir?

arthur rimbaud: vaktiyle, eğer yanlış hatırlamıyorsam, bir şölendi yaşamım; bütün kalplerin açıldığı, bütün şarapların aktığı.

daha ileride, metnin sonuna doğru, uçup gitmiş güzel günleri güçlükle hatırlayan bir yaşlı gibi yine şöyle diyecektir rimbaud: vaktiyle, bir gençlik yaşamadım mı, öyle altın sayfalara yazılacak, sevilmeye değer, yiğit, masalsı?

"muzaffer sabahları vardır gençliğimizin 
bir zafer gibi sıyrılıp çıkar gündüz geceden" (victor hugo)

"aşk sabahlarını, şehvet zaferinin tadıldığı sabahları hem ölçülü hem de güçlü bir şekilde anıştırarak, gençlik bir zaferdir." der hugo.

sizi siz yapan özneyi asla kendi evinizi sağlam bir şekilde inşa ederek gerçekleştiremezsiniz; aynı zamanda kendinize doğru yola çıkmayı da bilmeniz gerekir.

sokrates: hiçbir şeyi abartmayalım. iktidar âşıklarının iktidara gelmemesi gerektiğini veri kabul edelim; çünkü eğer iktidara gelirlerse, iktidar talipleri arasındaki savaştan başka bir şey olmaz.

esasen, der sokrates, -şimdilik sadece onun söylediklerini izliyorum- gerçek yaşamı fethetmek için, ön yargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele etmek gerekir.

"anabasis" yunancada "yeniden yükselerek geri dönmek" anlamına gelir; erişilmesi güç bir istikamete doğru geri dönen ya da yeniden yükselen bir gezginliktir. bu anlamda bir gençlik metaforudur bu. anabasis, pers ülkesinde bir iç savaşa katılmış paralı askerlerin öyküsünü anlatan yunanca bir kitabın adıdır. bu kitabın yazarı, paralı askerlerin komutanı olan ksenofon'dur.

kadın, kendi içinde daima tanrı'nın var olmadığının, var olma ihtiyacı duymadığının dünyevi kanıtıdır. tanrı'dan rahatlıkla vazgeçebileceğimize derhal ikna olmak için bir kadına bakmak, ona gerçekten bakmak yeterlidir. geleneksel toplumlarda kadın bu yüzden gözden uzak tutulur. bu, sıradan bir cinsel kıskançlıktan çok daha ciddidir. gelenek, tanrı'yı ne pahasına olursa olsun hayatta tutabilmek için kadınları kesinlikle görünmez kılmak gerektiğini bilir.

17.10.19

hızlandırılmış ateizm dersleri

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

"din, ilk sahtekarın ilk geri zekalıyla karşılaştığı günden beri var olmuştur." (voltaire)

ateizm, özgül öğretisi olmayan bir "izm"dir; başkalarının, yani fizikçiler, kimyacılar, biyologlar, jeologlar, sosyologlar, antropologlar, tarihçiler ve dünyanın diğer araştırmacılarının düşünce ve keşiflerinden beslenir ateizm.

entelektüel bakımdan kimsenin otoritesine sığınmayan ateizm, dörtbaşı mamur bir öğretiye dönüşme tuzağına düşmez ve böylelikle, düşüncesini dogmatikleştirme eğiliminden kurtulmayı başarır. ateizmin özgün yanı, terimin etimolojik anlamıyla, laik bir ahlakının olmasıdır: laik, köken olarak, sınıfsız anlamda halka ait demektir.

epikuros: şayet tanrılar bizimle ilgilenseydi mükemmel olmazlardı; çünkü bu durumda bizim için kaygılandıklarını söyleyebiliriz ki, tanrıların kaygısının olmaması gerekir.

genel olarak, dinin toplumsal olarak baskın olduğu yerlerde, bilimi yok etmek pahasına teoloji her şeye kadir bir konuma yükseltilmiştir. çok daha nadiren tersi olduğunda ise, eski yunan'da olduğu üzere bilimler serpilip akılcı düşünce gelişebilmiştir.

komşunu sevmek artık tanrısal bir buyruk değil, toplumsal bir uzlaşımdır.

agnostiklerden meydana gelen bir toplum, dinsel bir ulustan çok daha az yatkındır kandırılmaya, aldatılmaya. bilim insanı yabancılaştırmaz; oysa hangisi olursa olsun din yabancılaştırır.

din insanların düşüncesinde doğal bir süreçtir. içinde yaşadığımız bu ızdıraplar dünyasında duyulan teselli ihtiyacını ifade eder din: "ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir ortamın ruhudur. din halkın afyonudur." (karl marx)