30.10.19

uzun lafın kısası

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

jean meslier: her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

doris lessing: taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.

campillo & ferreras: vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

yuval noah harari: bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir.

charles dickens: zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

alain badiou: bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

28.10.19

azizler ve alimler

terry eagleton

mihail bahtin: bütün etkili eylemler araya bir mesafe koyularak yapılır. kayıtsızlıkla değil, yalnızca ironiyle. insanlar biraz mesafeli olabilselerdi çocukların derilerini yüzmezlerdi. en azından çoğu. tarihe bak. işe yaramış olan başka bir eylem biçimi var mı?

wittgenstein: tarih, annesinin gözleri önünde yavaş yavaş kızartılan yeni doğmuş bir bebektir.

james connolly: yalnızca cahillerle politikacılar tarihi yadsır. egemen sınıf bir kez doğduğunu kabul ederse ölebileceğini de kabul etmek zorunda kalır çünkü.

bahtin: ölüm, dünyaya geçmiş yüzünden geldi. geçmiş bize ömrün kısalığını, geleceğin de kısa sürede geçivereceğini hatırlatıyor. şu anda birbirimizi böyle umutsuzca boğazlamamızın nedeni bu. yalnızca geçmişi unutabilirsek özgür olabiliriz.

wittgenstein: anlam, bir duvar kağıdı rengi seçer gibi senin karar vererek belirlediğin bir şey değildir.

connolly: milliyetçilik sınıfa benzer. ondan kurtulmak için önce ona sahip olmak zorundasınız.

bahtin: dünyaya boyun eğdiren bütün ülkeler kendilerini dar görüşlülüğe mahkum ederler. kendilerinin üstün olduğuna inanır ve onlara işin doğrusunun bu olmadığını söyleyebilecekleri için fikirlerden tiksinirler. en melez ulus, savaş gemileri her kıtada yayılan ulustur.

james joyce: insanı hayvandan büyük yapan dildir. trajedisi de burada yatar.

bahtin: fikir, insanın hamurunda vardır. insanlar onunla yaşarlar ya da onunla ölürler.

wittgenstein: soyut bilgi masum değildir. zehirdir: karanlık, şiddet dolu, acımasızdır. hayattan kopuk olmakla kalmaz; hayatı terörize eder, kanla canla beslenir. bu korkunç bilgi isteğinin nerede biteceğini biliyor musun? yaz bir kenara. bir tarlada korkuluk olarak bitecek.

terry eagleton: şehirde yaşayanlar seksten çok ender olarak söz ederler ama onu akıllarından hiç çıkarmazlar; gerçeklik ile onun temsili arasında adı konmamış bir uçurum vardır.

27.10.19

arabölge

william s. burroughs

sıcak bir öğleden sonra soğutulmuş bir oğlan gibisi yoktur.

arabölge, ergenleşmemiş çocuk takıntısı olan sübyancılarla dolu. beni açmaz. on üç yaşa kadar sabredemeyen biri iflah olmaz bir ahlaksızdır.

bir kadının kukusundan her şey fırlayabilir.

"ah, bu düpedüz çocuk saflığı; hem, bilirsin, bir çocuğun isteği rüzgârın isteğidir, gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir."

patron, siz merhametlisiniz. siz pembe götlü bir ahir zaman azizisiniz.

bir erkek bir kadınla sidik yarışına girerse ancak ikinci gelebilir.

kendisine ısmarladığınız üçüncü içkiden sonra samimiyeti artıran biri size evine dönemediğini söylüyorsa bilin ki sizi söğüşleme işine soyunmuş demektir.

nefret her zaman iyi para getirir.

bir kadın ne zaman kadın değildir? anasını siktiğimin kafasını kopardığımda.

joan vollmer, sarhoş bir hödüğün -bu ben oluyorum- william tell hevesine kapılıp kafasındaki viski bardağını vurmaya kalkması sonucu alnından vurularak öldü.

tanrıya edilmiş küfürlerin en kötüsü, onun bize verdiği bedene hayasızca tükürmektir.

jean genet: yaratıcı, yarattıklarının maruz kaldığı riskleri sonuna kadar kendisinin üstlenmesi gibi ürkütücü bir maceraya kendisini vakfetmiştir.

küçük göt deliklerinden ne musibetler çıkar!

belki de hitler bir açıdan haklıydı. demek istediğim, belki de homo sapiens türünün bazı alt türleri uyumsuzdur. "yaşa ve yaşat" anlayışı mümkün değildir. onların yaşamasına izin verirsen sana yer olmayan ve zaten ölüp gideceğin bir ortam yaratıp seni ortadan kaldırırlar. güvenlik, senin yaşamanın mümkün olmadığı koşulları yaratan türü yok etmekten geçer.

amerika'daki doktor bozuntuları bir junky'nin tedavi görürken acı çekmesi gerektiğini düşünen sofu sadistlerdir.

paul klee: ilham gelen ressam, temel yasanın evrimi beslediği gizli abise (ilksel boşluk veya kaos) yaklaşır.

insan diğerlerinin bokunun içinde yaşıyorsa, bir osuruk patlatmayagörsün, koku hiç gitmez.

bir insanın suçu bir osuruk gibi takip eder onu.

"bir çocuğun isteği rüzgarın isteğidir
gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir" (henry wadsworth longfellow)

23.10.19

din

jean meslier

her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

en çok mümkün olmayan şeyin kendileri için en esaslı şey olduğuna insanları inandırmayı nasıl başardılar? çünkü insanlara korku saldılar. korktuğunda insanın muhakemesi artık işlemez; insan düşünemez, değerlendirme yapamaz. öte yandan insanlara, akıl ve muhakemelerine güvenmemeleri de öğütlendi. zihin böyle karıştırılınca artık her şeye inanılır ve hiçbir şey araştırılmaz.

cehalet ve korku: işte her dinin başlıca iki nedeni. tanrı hakkında insanı kuşatan belirsizlik, kendisini dine bağlayan birinci bağımsız nedendir. insan gerek maddi, gerek manevi karanlıkta korkar; korkusu ihtiyat olur ve korkmak ihtiyaç halini alır, korkacağı bir şey olmadığında kendisinde bir eksiklik, bir boşluk olduğunu sanır.

genellikle insanlar için hiçbir şey, bir kanıtı, korku kadar ikna edici kılmaz.

din konusunda insanlar büyük çocuklardır. bir din ne kadar saçmalık ve mucizelerle dolu olursa halkın ruhu üzerinde o oranda tahakküm hakkı kazanır. sofu, bönlüğüne hiçbir sınır koymamak zorunda olduğuna inanır. bir şey ya da şeyler ne kadar çok anlaşılmaz olursa halka o oranda ilahi görünür. bu şeyler ne kadar az inanılabilir olursa, bunlara inanan sıradan insanlar, o oranda erdem ve üstünlükler olduğunu sanır.

dini düşüncelerin başlangıcı, genellikle vahşi milletlerin henüz çocukluk halinde bulunduğu dönemdir. din koyanlar; tanrılar, ayinler, efsaneler, şaşırtıcı ve korkunç masallar sunmak için, her dönemde hep kaba, cahil ve ahmaklara başvurmuşlardır. babalar tarafından incelenmeksizin kabul edilen batıl ve esassız inanışlar, az çok değişerek, baskı ve sıkı düzen altında bulunan ve çoğu kez babalarından daha çok düşünce ve muhakemede bulunmayan çocuklara geçmiştir.

bir şey, birbirini karşılıklı olarak bozan, mantıken birleştirilmeyen ve anlaşılmayan iki düşünceyi kapsıyorsa; o şey hayal ürünüdür.

21.10.19

eski ustalar

thomas bernhard

düşünen insan, doğuştan mutsuz bir insandır.

her insanın hayatta kalmak için bir alışkanlığa gereksinimi vardır. alışkanlıkların en delicesi bile olsa ona gereksinimi vardır.

iyi bir doktor sahip olabileceğimiz en iyi şeydir; ama hemen hemen kimsenin iyi bir doktoru yoktur. her zaman tıp dünyasının çaylakları ve şarlatanlarıyladır işimiz.

bizi hiç de ilgilendirmeyen insanlarla neler neler konuşuruz! çünkü dinleyiciye gereksinimimiz vardır. bizim dinleyiciye gereksinimimiz vardır ve bir de destekçiye. ömür boyunca ideal bir destekçi isteğimiz olur; ama onu bulamayız. çünkü ideal bir destekçi yoktur. son derece yalın bir insanı destekçimiz durumuna sokarız ve bu yalın insanı destekçimiz yaptıktan sonra başka bir destekçi ararız, bizim destekçimiz için uygun olan bir başkasını ararız.

biz insanları hep korumamız altına alırız; çünkü bu kadar hain olabileceklerine inanamayız ve asla da inanmak istemeyiz. ta ki gene, bizim inanmak istemediğimiz ölçüde hain olduklarını anlayıncaya kadar. insanlara ne kadar yatırım yaparsak, onlara ne kadar iyi davranırsak, bu bize o derece korkunç biçimde ödetilir.

her şeyin şaşırtıcı olduğu yerde doğal olarak artık şaşırtıcı bir şey kalmaz.

armağan vermek en büyük saçmalıklardan biridir. armağan vermek özünde iğrençtir. armağan vermek korkunç bir alışkanlıktır. doğal olarak da vicdan azabından ve çoğu kez de adi bir yalnız kalma korkusu yüzünden yapılır. kötü bir alışkanlıktır. verilen, yani armağan edilen şeyin kıymeti bilinmez. hep daha fazlası istenir ve gittikçe daha fazlası ve sonunda yalnızca nefret yaratır.

hiçbir şey yazar okuması denen şey kadar iğrenç olamaz. benim için yazar okuması denen şeyden daha çekilmez bir şey yoktur. oturup kendi pisliğini okumak iğrençtir. şarkı söyleyen bir şarkıcı dahi başlı başına çekilmez bir şeydir; ama kendi ürününü matahmış gibi sunan bir yazar çok daha çekilmezdir. dişleri o yalan sözcüklerinin hiçbirini artık ağız boşluklarında tutamasa da sahneye çıkarlar, hangi kent salonunda olursa olsun şarlatanca aptallıklarını okurlar.

yüzyıllardan beri eski ustalar olarak anılanlar yalnızca üstünkörü bir bakışa dayanabiliyorlar. onlara dikkatli baktığımızda ve sonunda onlara gerçekten de son derece dikkatli bakıp uzun süre incelediğimizde yavaş yavaş çözülüyorlar, parçalanıyorlar önümüzde ve kafamızda yavan, hatta çoğu kez son derece adi bir tat bırakıyorlar.

en büyük ve en önemli sanat yapıtı bile sonunda devasa bir adilik ve yalan yığını gibi kafamıza çöküyor, çok büyük bir et yığınının midemize oturması gibi. bir sanat yapıtına hayranlık duyarız ve bu, sonuçta gülünçleşir.

en çok da iyi incelediğimiz şeylerin sonunda düş kırıklığına uğrarız. shakespeare bile uzun süre onu incelediğimizde yıkılır, cümleler sinirimize dokunur, kişiler dramların önünde düşerler ve biz her şeyi yok ederiz.

ömür boyu kendimizi büyük beyinler ve eski ustalar diye anılanların eline bırakırız ve sonradan ölesiye düş kırıklığına uğrarız onlardan, gerektiği anda amaçlarını yerine getiremedikleri için. büyük beyinleri ve eski ustaları istifleriz ve gerekli olan, yaşamda kalma anında onları kendi amacımız için kullanabileceğimizi sanırız. diğer bir anlatımla, onları kendi amacımız için kötüye kullanırız; oysa ölümcül bir yanılsamadır bu.

biz beyin kasamızı bu büyük kafalarla ve eski ustalarla doldururuz ve yaşamsal önemi olan anda onlara başvururuz; ama bu beyin kasasını açtığımızda içi boştur. gerçek bu, biz bu boş kasanın önünde durur ve yalnız ve gerçekten de tamamen çaresiz olduğumuzu görürüz. insan, her alanda ömür boyu istifler ve sonunda eli boş kalakalır.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor sevgili atzbacher, gerçek bu.

19.10.19

sultan

jean meslier

gezginler, asya'nın bir ülkesinde fantezilerle dolu ve pek tuhaf, isteklerinde pek zorba bir sultanın egemen olduğunu anlatır.

bu hükümdar, zamanını üzerine üç zar ve bir zar kutusu konmuş bir masa önünde geçirir. masanın bir ucunda sultanı kuşatan mabeyincilerin ve ahalinin açgözlülüğünü çeken altın yığınları vardır. sultan, uyruğunun zayıflıklarını bildiğinden onlara şöyle sözler eder:

"esirler, köleler! size iyilik yapmak istiyorum. lütuf ve keremim sizi zengin etmek ve tümünüzü mutlu kılmak istiyor. bu hazineleri, bu altınları görüyor musunuz? haydi bakalım, işte bunlar sizin içindir, bunu kazanmaya çalışınız. her biriniz sırayla bu zarları ve kutuyu eline alsın. zarları altı kez çift getirmek mutluluğuna erişen, hazineye sahip olacaktır. ancak sizi haberdar edeyim ki, istenen sayıyı elde edemeyen, ömür boyu karanlık bir zindana atılacak. ve adaletim, onun yavaş yanan bir ateş üzerinde yakılmasını istiyor."

hükümdarın bu konuşması üzerine, orada bulunanlar hayret ve şaşkınlık içinde birbirinin yüzüne bakar. hiçbiri bu kadar tehlikeli bir şansı denemek istemez. o zaman öfkelenen sultan şöyle der:

"acayip! oynamak, zar atmak için kimse gelmiyor mu? bu benim hesabıma gelmez. benim şanım ve büyüklüğüm ister ki, oynansın. dolayısıyla oynayacaksınız! emrediyorum. cevap vermeksizin itaat ediniz!"

şu nokta dikkate alınmalıdır: zorbanın zarları öyle yapılmıştı ki, yüz bin kez atılsa ancak bir kez çift gelebilir. bu nedenle, alicenap hükümdar, zindanının dolduğunu ve servetinin elinde kaldığını görmekten zevk alır.

ey ölümlüler! bu sultan sizin tanrı'nızdır, hazinesi cennettir, zindanı cehennemdir, zarlar da sizdedir; sizler de bu zarlarla oynamak zorunda bırakılanlarsınız!

17.10.19

zaman üzerine

norbert elias

bana zamanın ne olduğu sorulmadığı sürece zamanın ne olduğunu biliyorum; ama sorulduğunda bilmiyorum, demiş yaşlı bir bilge.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

her insan, var olmak için, kendinden önce gelmiş ve geçmiş öteki insanların varlığını gereksinir.

"bir bok yığını üzerinde gururla dolaşan sinek, boşuna vaktini harcar. yığın her zaman sinekten daha büyük olacaktır."

zaman, çok karmaşıklaşmış toplumlarda çok işlevli bir karaktere sahip olduğu için, kullanım alanı da geniş ve çeşitlidir.

insan, kendi değişimlerinin oluşturduğu silsileyi, büyüyen, olgunlaşan ve gitgide yaşlanıp yok olan bir birey olma biçimindeki kimlik imgesini, çok geniş kapsamlı bir bilgi dağarcığına borçludur.

"peşinde bir şeyler olmasa kaplumbağa gün ışığında ortaya çıkmaz."

godfrey hardy: eski yunan matematiği kalıcıdır. yunan edebiyatından daha kalıcıdır. aiskhylos unutulduğunda da arşimet hâlâ belleklerde yaşayacaktır. kişi matematiksel ün elde edebilirse, bu en reel ve en güvenli yatırımlardan biridir.

uygarlık, tamamlanmamış bir süreçtir.

insanlar, sırf ömürlerinin sınırlılığı düşüncesinden kaçmak, ölecekleri gerçeğini örtbas etmek için nelere inanmaya hazır değiller ki..

insanlar, geçmişten günümüze uzanagelen gelişmenin bilgilerini bilgi dağarcıklarına katmakta gecikirlerse, ne kendilerini ne de açık duran geleceğin imkanlarını doğru dürüst kavrayabilirler.

bireylerin ve toplumların oluşturduğu gelecek belirsizdir. nihai ve kesin olan hiçbir şey yoktur.

her yerde karşımıza çıkan bir zaman duygusunun içine hapsolmuşuzdur. kişilik yapımızın bir parçası olmuştur zaman duygusu. bu biçimiyle de olağanlaşmıştır. dünyayı başka türlü algılamanın, yaşamanın yolu yok gibi gelmektedir bize.

godfrey hardy: ölümsüzlüğü önemseyen kişi, güçlerini seferber etmek ve bu anlamda bir yatırım gerçekleştirmek için matematikten daha iyi bir alan bulamaz.

16.10.19

aristos: yaşam üzerine notlar *

john fowles

bütün çatallanan yollar kavşakları düşlerler.

bütün ciddi bilim adamları ve sanatçılar aynı şeyi isterler: hiç kimsenin değiştirme ihtiyacı duymayacağı bir gerçeği. bütün büyük insani etkinliklerin -sanat, bilim, felsefe, din- başlıca işlevi insanı gerçeğe daha çok yaklaştırmaktır.

kaygı acıya neden olan bir eksikliktir, oyun hazza neden olan bir eksikliktir.

dünyamızda felsefenin filozoflara, toplumbilimin toplumbilimcilere ve ölümün de ölülere bırakılması gerektiği yolunda çok yaygın bir görüş vardır. sanırım bu, zamanımızın büyük sapkınlıklarından -ve tiranlıklarından- biridir.

milliyetçilik, ucuz bir içgüdü ve tehlikeli bir alettir. herhangi bir ülkeden başka ülkelere borçlu olduğu şeyleri çıkarıp alın, sonra da onunla gururlanabilirseniz gururlanın.

yazı yazdığım yerde, yandaki odada hiç kimsenin olmaması benim için ne kadar kesinse bu da çok geçmeden herkes için kesin olacaktır. şurası gerçek ki odaya girmeksizin hiç kimsenin olmadığını kesin biçimde kanıtlayamam; ama bütün durumsal kanıtlar benim inancımı destekler. ölüm her zaman boş olan odadır.

özgürlüksüz bir dünyada istenç özgürlüğü susuz bir dünyadaki balık gibidir.

yurttaşlık duygusunun körelmesi çağımızın en çarpıcı fenomenlerinden birisidir. insan siyasal bir varlıktır ve bu körleşmeye neden olan şey, başka alanlarda nemo (hiç kimselik) ile uğraşırken ne denli başarılı olursak olalım, hemen hemen hepimizin de siyaset makinesindeki zavallı çark dişlerinden ibaret olduğumuz gerçeğidir.

elli yaşındaki aydın bir adam seçmen kabininde, on beş yaşındayken okulu terk etmiş olan ve üzerinde oy verdiği gerçek sorunlar hakkında bir papağandan daha çok şey bilmeyen tezgahtar bir kızcağızla eşittir. ne var ki bu durumda zalimlik vardır, ironi ve saçmalık vardır. zeki bir adam bir kara cahille aynı değildir; gelgelelim seçmen kabini bunu söyler.

emily dickinson şöyle der: eğer yaz bir önkabul olsaydı, karın ne büyüsü olurdu?

sorunumuz, bilinç öncesi geçmişimizin ödül göreceliğini yeniden inşa etmek; hem hasedin hem de mutluluğun erdemlerini yalıtmak, birinden yıkıcı saldırganlığı ve ötekinden yıkıcı bencilliği uzaklaştırmak ve onları, aralarında etkileşen şeyler durumuna getirmektir. her şeyden önce de bunu heyecanla, kanla ve şantajla değil, bilimle, akılla ve iyilikle yapmaktır.

modern toplumun bütünsel eğilimi nesnel güzelliği zorla boğazlarımızdan aşağı tıkmasıdır.

sahip olunan, her zaman sahip olandır.

haz topluluk saygısından, kişisel minnetten, öz çıkardan (karşılığında iyilik umudu); ölümden sonra hoş bir yaşam umudundan; eğer kültürel çevre tarafından böyle bir duygu "oluşturulmuş" ise suç duygusundan kurtulmuş olmaktan gelir.

kamusal bir iyilik için iyilik yapmak iyilik yapmak değildir: kamusal ödül için bir şey yapmaktır.

ernst mach şöyle der: bir bilgi hiçbir zaman doğru ya da yanlış değildir, sadece biyolojik olarak ve evrimsel olarak daha fazla ya da daha az yararlıdır.

var olan bütün yasalar sonuçta sıkıyönetim yasalarıdır ve adalet her zaman yasadan daha büyüktür.

her anne, mikrokozmosta evrimsel bir sistemdir; olanı sevmekten başka bir seçimi yoktur; çirkin ya da kibirli, suçlu ya da bencil, aptal ya da özürlü çocuğunu sevecektir. analık bütün hoşgörü alıştırmalarının en temel olanıdır ve öğrenmemiz gereken biçimiyle hoşgörü, hâlâ bütün insani bilgeliklerin en temel olanıdır.

seks bir hazlar, ihtiyaçlar alışverişidir; sevgi karşılıksız bir vermedir. seksin büyük simyasının özü budur ve her zina onun saflığını bozar, her sadakatsizlik ona ihanet eder, her zalimlik onu bulutlandırır.

düşman mezarlarında dökülen gözyaşları çoğu kez tuhaf bir biçimde içtendir, kendi yuvasız kalmış enerjimize ağlarız.

* "aristos" sözcüğü eski yunancadan alınmıştır. sözcük tekildir ve kabaca, "belli bir durum için en iyi" anlamına gelir.

15.10.19

günlük

franz kafka

oberklee'de akşam gezintisi.

18 ekim 1917. geceden korku. gecesizlikten korku.

19 ekim. ruhsal bir kavgada, kendinden gelenle dışarıdan geleni birbirinden ayırmanın saçmalığı.

21 ekim. güneş altında. dünya seslerinin yavaşça susması ve azalması.

25 ekim. derin bir yeise kapılmış olarak, diken üzerinde, bedenen rahatsız, prag'dan korku içinde, yatakta.

3 kasım. oberklee yolu. akşam odada, ottla ve t'ye yazılan mektuplar. 

7 kasım. lafazanlıkla öldürülmüş bir gecenin sabahı. erkenden yatakta.

9 kasım. oberklee'ye yolculuk.

10 kasım. yatak. telaş, tedirginlik. (bühler ve tagger)

12 kasım. uzun zaman yatakta, savunma.

8 aralık. yatak, kabızlık, sırtımda ağrı, tedirginlik dolu akşam, odamdaki kedi, bozuşma.

16 ocak 1918. iradesine dayanarak, bir yumruk misali dönerek dünyadan kendini korudu.

18 ocak. böbürlenme, birkaç gün için kendinden uzaklaşma.

5 şubat. iyi bir sabah, her şeyi anımsamanın olanağı yok.

13 şubat. yazılamadan kalan mektup.

26 şubat. güneşli bir sabah.

insanların kapılacağı engin umursamazlık, doğru işareti sonsuza dek ellerinden kaçırdıklarına dair sonsuz inançları.

ruhsal bir kavgada, kendinden gelenle dışarıdan geleni birbirinden ayırmanın saçmalığı.

der jude'deki öyküyü okurken kapıldığım haz. tıpkı kafesteki bir sincap. harekete geçmenin neşesi, daralmadaki yeis, direnmedeki çılgınsılık, dışarıdaki huzurdan dolayı perişanlık. tümü aynı anda, isterse art arda bir araya gelecek, nihai anın rezilliği gelip yakaya yapıştığında. güneşten gelen ışığın bahtiyarlığı.

bir kocanın, kaçamaksız yargılandığında, tek bir sevimli yanı olmayan gerçek kaçamakları.

sabah yatakta. akşam, ormana doğru gezinti, ayın büyümesi, ardımda bıraktığım karmakarışık bir gün. (max'ın kartı). midemde sancı.

23 ekim. sabahın erken saatlerinde, yatakta.

öğleüzeri, kuyuya düşüp boğulmuş bir saralının cenazesinde.

21 kasım. elverişsiz nesneler, araçların elverişsizliğinin sorgulanmasını sağlayabilir. kötü, insanı ilerlediği yoldan çıkaran şeydir. kötü, iyi'yi tanır ama iyi kötü'yü tanımaz. bilgi, sadece kötü'nün bildiği şeydir. kötü'nün kullandığı yöntemlerden biri, karşılıklı söyleşmedir.

inancı, insanların sözleri ve kanaatleri arasında doğru dürüst paylaştırmalı.

24 kasım. insanların diğer insanların eylemlerini yargılamaları hem gerçek hem boştur, yani önce gerçek sonra boştur. ancak gerçek taraftar yargılayabilir, taraftar kimliği yargılamasına engel olmasa. demek oluyor ki, yargılama yeteneğinin sadece bir zerresi vardır bu dünyada.

26 kasım. kibir çirkinleştirir, kendini öldürmesi gerekirken yalnızca yaralar, sonunda "küskün kibir"e dönüşür.

uğranan her istasyonda başka başka umutsuzluklar.

kendine yabancı bir nesneymiş gibi bakabilmek, baktığın nesnenin neye benzediğini unutmak, sadece bakışın kendisini anımsamak.

daima hazırlıklı, evi portatif, her zaman yurdunda.

tek bir damla bile taşmıyor ve tek bir damlaya bile yer yok.

hayalî düzenler

yuval noah harari

etkili hikayeler anlatmak kolay değildir. zorluk hikayeyi anlatmakta değil, herkesin hikayeye inanmasını sağlamaktadır.

tarihin büyük kısmı şu soru etrafında döner: "birileri, milyonlarca insanı tanrılara, milletlere veya sınırlı sorumlu şirketlere inanmaya nasıl ikna eder?" bu başarıldığında sapiens'e olağanüstü büyük bir güç verir; çünkü bu, milyonlarca yabancının ortak bir hedef uğruna iş birliği yapmasını ve birlikte çalışmasını sağlar. kendi aramızda, sadece fiziksel olarak var olan şeylerden, örneğin nehirlerden, ağaçlardan ve aslanlardan bahsedebilseydik eğer, devletlerin, kiliselerin ve hukuk sistemlerinin kurulmasının ne kadar zor olacağını bir düşünün.

yalandan farklı olarak, hayali gerçeklik, herkesin inandığı bir şeydir ve bu ortak inanç sürdüğü sürece hayali gerçeklik dünyada belli bir güce sahiptir.

doğal düzen, istikrarlı düzendir. insanlar yarından itibaren varlığına inanmayı bıraksalar bile yer çekiminin ortadan kalkma ihtimali yoktur. buna karşın, hayali bir düzen her zaman çökme ihtimaliyle karşı karşıyadır; çünkü varlığı mitlere bağlıdır ve mitler insanlar onlara inanmayı bıraktığı anda çökerler. hayali bir düzeni korumak, sürekli ve büyük bir çaba gerektirir. bu çabaların bazıları şiddet ve zorlama biçimindedir.

ordular, polis kuvvetleri, mahkemeler ve hapishaneler kesintisiz olarak insanların hayali düzene uygun olarak davranmasını sağlamak için çalışırlar. eğer bir babilli komşusunun gözünü çıkarırsa, "kısasa kısas" kanununu uygulamak için bir miktar şiddet gerekli oluyordu. 1860'ta amerikan vatandaşlarının çoğu, afrikalı kölelerin de insan olduklarını ve dolayısıyla özgürlük hakkından faydalanmaları gerektiğini düşündüğünde, güney eyaletlerini ikna etmeleri bir iç savaşa mal olmuştu.

öte yandan, hayali bir düzen sadece şiddetle sürdürülemez. sisteme gerçekten inananların da olması gerekir. bukalemunvari kariyerine 16. louis'nin yanında başlayan, ardından devrim sonrası cumhuriyet ve napolyon dönemlerinde hizmet eden, tekrar tesis edilmiş monarşide çalışabilmek için gerektiğinde bağlılığını değiştiren talleyrand prensi on yıllar boyunca edindiği yönetim deneyimini şu sözlerle özetlemiştir:

"süngüyle pek çok şeyi yapabilirsiniz; ama üstüne oturmak pek rahat değildir."

bazen yüzlerce askerin yapamadığını tek bir rahip üstelik çok daha ucuz ve etkili bir şekilde yapabilir. dahası, süngüler ne kadar etkili olursa olsun, onları da birinin kullanması gerekir. askerler, gardiyanlar, yargıçlar ve polisler neden inanmadıkları bir hayali düzeni korumak için uğraşsınlar?

tüm topluca yapılan insan faaliyetleri içinde örgütlemesi en zor olanı şiddettir. bir toplumsal düzenin askeri yöntemlerle sağlandığını söylemek, anında başka bir soruyu akla getirir: "askeri düzeni ne sağlar?" bir orduyu yalnızca zor kullanarak örgütlemek imkansızdır; en azından bazı komutanların ve askerlerin tanrı, onur, vatan, erkeklik veya para gibi bir şeylere inanmaları gerekir.

insanların en kişisel istekleri sandıkları bile genelde hayali düzen tarafından programlanmıştır. gayet popüler bir istek olan yurt dışında tatil yapma örneğini ele alalım. bu istek aslında hiç de anlaşılır veya doğal değildir. bir şempanze alfa erkeği asla gücünü komşu bir şempanze grubunun arazisine tatile gitmek için kullanmaz. eski mısır seçkinleri piramitler yaptırmak ve cesetlerini mumyalatmak için servetler harcadılar; ama hiçbiri babil'e alışverişe veya fenike'ye kayak tatiline gitmeyi düşünmedi. bugün insanlar yurt dışına gitmek için ciddi miktarda para harcıyor; çünkü hepsi romantik tüketicilik akımının gerçek inananları.

romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm duygulara açmalı, değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz. bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. böylece oralarda başka insanların kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını "deneyimleyebiliriz". tekrar tekrar, "yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini" anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

tüketicilik akımı da bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler. bir şeyin eksikliğini hissettiğimizde veya bir şey doğru gelmediğinde, muhtemelen yeni bir ürün (araba, yeni kıyafetler, organik gıda) veya bir hizmet (ev temizliği, çift terapisi, yoga dersi) almamız gerekir. her bir televizyon reklamı, yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir.

çeşitliliği teşvik eden romantizm, bu anlamda tüketicilik akımıyla harika bir uyum içindedir. bu kavramların evliliği, sonsuz bir "deneyimler piyasası"nın oluşmasını sağlamıştır ve modern turizm endüstrisi de bunun üzerine kuruludur.

turizm endüstrisi, uçak biletleri ve otel odaları satmaz, deneyim satar. paris bir şehir veya hindistan bir ülke değildir. bunlar tüketince ufkumuzu genişleten, insani potansiyelimizi gerçekleştirmemizi sağlayan ve bizi daha mutlu yapan deneyimlerdir.

sonuç olarak, bir milyonerle karısı arasındaki ilişki dikenli bir yola girdiğinde, adam karısını pahalı bir paris tatiline götürür. bu gezi bağımsız bir isteğin değil, romantik tüketicilik akımının mitlerine duyulan coşkulu bir inancın yansımasıdır aslında. eski mısır'da zengin bir adam, asla ilişki problemini karısını babil'e tatile götürerek çözmeyi düşünmezdi. bunun yerine karısına, hep istediği şaşaalı bir mezar yaptırırdı.

eski mısır'ın seçkinleri gibi çoğu kültürdeki çoğu insan da hayatlarını piramitler yapmaya adar. sadece bu piramitlerin adı, biçimi ve büyüklüğü kültürden kültüre değişir. kimi kültürlerde, şehir dışında yüzme havuzlu ve yemyeşil çimleri olan bir çiftlik eviyken, kimisinde harika manzaralı pırıl pırıl bir çatı katı olabilir. ve çok az insan bu piramitleri istememize sebep olan mitleri sorgular.

14.10.19

gılgamış projesi

yuval noah harari

insanlığın çözülemez görülen tüm problemleri içinde özellikle biri hem en ilginç, hem en önemli hem de en can sıkıcı olanıdır: ölüm.

geç modern çağa dek çoğu din ve ideoloji, ölümün kaçınılmaz kaderimiz olduğunu kabul etti. dahası çoğu inanç, ölümü hayattaki asıl anlam kaynağı olarak gördü.

islam'ın, hristiyanlığın veya eski mısır dininin ölümün olmadığı bir dünyada var olduğunu hayal etmeye çalışın. bu akımlar insanlara ölümü yenmekten ve bu dünyada sonsuza dek yaşamaya çalışmaktansa, ölümle uzlaşmalarını ve umutlarını ölümden sonraki hayata taşımaları gerektiğini öğütlemiştir. bu mantığa göre en sağlıklı zihinler ölüme anlam katan, ölümden kaçmaya çalışmayanlardır.

bu, bize kadar ulaşmış en eski mit olan gılgamış destanı'nın da temasıdır. hikayenin kahramanı, dünyanın en güçlü ve becerikli adamı olan uruk kralı gılgamış'tır. dünyadaki herkesi yenebilen bu kralın en iyi arkadaşı olan enkidu bir çarpışmada ölünce, gılgamış arkadaşının bedeninin yanına oturur ve günler boyunca onu inceler; ta ki arkadaşının burun deliğinden bir kurtçuğun çıktığını görene kadar.

şiddetli bir korkuya kapılan gılgamış asla ölmemesi gerektiğine karar verir. ölümü yenmenin bir yolunu mutlaka bulacaktır. gılgamış evrenin sonuna doğru bir yolculuğa çıkar, bu yolda aslanları öldürür, akrep adamlarla savaşır, alt dünyaya giden yolu bulur, urshanabi'nin taştan devlerini parçalar, ölüler ırmağının denizcilerini alt eder ve nihayet ilk tufandan kurtulabilen utnapishtim'i bulur. ama yine de amacına ulaşamaz, eve eli boş ve her zamanki kadar ölümlü olarak döner; fakat yeni bir fikir edinmiştir. gılgamış, tanrının insanları yarattığında ölümü kaçınılmaz bir kader olarak verdiğini ve insanların bununla yaşamayı öğrenmesi gerektiğini öğrenmiştir.

ilerlemeciler bu kaderci tavrı benimsemezler. bilim insanları için ölüm kaçınılmaz bir kader değil sadece teknik bir problemdir. insanlar tanrı öyle buyurduğu için değil kalp krizi, kanser, enfeksiyon gibi pek çok teknik sebepten ölmektedir. her teknik problemin de teknik bir çözümü vardır. eğer kalp teklerse bir elektroşokla tekrar harekete geçirilebilir veya yeni bir kalple değiştirilebilir. kanser vücutta ilerlerse ilaçlar veya radyasyonla yok edilebilir. bakteriler yayılırsa antibiyotikle kontrol altına alınabilir. belki şu an tüm teknik sorunları çözemiyoruz ama çare bulmak amacıyla uğraşıyoruz. en zeki olanlarımız ölüme anlam katmakla uğraşmıyor. bunun yerine hastalık ve yaşlılığa neden olan fizyolojik, hormonal ve genetik sistemleri inceliyor ve yeni ilaçlar, devrim niteliğinde yeni tedaviler ve yapay organlar üreterek yaşamımızı uzatmaya ve bir gün ahiret yolculuğunu ortadan kaldırmaya çabalıyorlar.

yakın zamana kadar bilim insanlarının veya başka hiç kimsenin bu kadar açık konuştuğunu duyamazdınız. "ölümü yenmek mi? ne kadar anlamsız bir söz! biz sadece kanseri, tüberkülozu ve alzheimer'ı tedavi etmeye çalışıyoruz." derlerdi. insanlar ölüm konusunu açmamaya çalışırdı çünkü ölümü yenme hedefi çok uzaktı. neden gereksiz beklenti yaratsınlar ki? oysa şimdi bu konuda daha açık konuşabileceğimiz bir noktadayız. 
bilimsel devrim'in en önemli projesi insanlığa ebedi yaşam imkanı sunmaktır. ölümü ortadan kaldırmak şimdilik uzak bir hedef bile olsa daha şimdiden birkaç yüz yıl önce düşünülemez kabul edilen pek çok şeyi başardık.

1199'da ingiltere kralı aslan yürekli richard sol omzundan bir okla vurulmuştu, bugün olsa hafif yaralandı derdik; ama 1199'da, yani antibiyotiklerin, etkili sterilizasyon yöntemlerinin olmadığı çağda, bu küçük yara enfeksiyon kaparak kangrene dönüştü. 12. yüzyıl avrupa'sında kangreni durdurmanın tek etkili yolu etkilenen uzvu kesmekti; ama enfeksiyon omuzda olduğunda imkansızdı. kangren, richard'ın vücuduna yayıldı ve kimse krala yardım edemedi. iki hafta sonra acılar içinde öldü.

19. yüzyıl gibi yakın bir tarihte, en iyi doktorlar bile enfeksiyonu nasıl önleyeceklerini ve dokulardaki çürümeyi nasıl durduracaklarını biliyorlardı. sahra hastanelerinde, doktorlar basit yaraları olan askerlerin bile el ve ayaklarını kangren korkusuyla hemen kesiyorlardı. bu da diğer tıbbi operasyonlar gibi (örneğin diş çekme) anestezi kullanılmadan yapılıyordu.

ilk anestetikler olan eter, kloroform ve morfin, batı tıbbında ancak 19. yüzyılın ortalarından itibaren düzenli olarak kullanılmaya başlandı. kloroformun icadından önce yaralı uzuv kesilirken, dört asker de yaralı arkadaşlarını kollarından ve bacaklarından tutuyorlardı. waterloo savaşı'ndan (1815) sonraki sabah, sahra hastanelerinin yanında bolca kesilmiş kol ve bacak görülmüştü. o günlerde orduya yazılmış kasaplar ve marangozlar genelde tıbbiyede hizmet veriyorlardı. cerrahi sadece bıçak ve testere kullanabilmeyi gerektiriyordu.

waterloo'dan bu yana geçen iki yüz yılda tüm bunlar inanılmayacak ölçüde değişti. haplar, enjeksiyonlar ve karmaşık ameliyatlar bizi bir zamanların kaçınılmaz ölüm cezası anlamına gelen pek çok hastalık ve yaralanmadan kurtarabiliyor, aynı zamanda pek çok günlük acı ve ağrıdan da koruyorlar. oysa modern öncesi insanlar bunları yaşamın bir parçası olarak kabul etmişti. ortalama yaşam süresi tüm dünyada 25-40'tan 67'ye, hatta gelişmiş ülkelerde 80'lere fırladı.

en çok çocuk ölümleri geriledi. 20. yüzyıla kadar tarım toplumlarındaki çocukların ortalama üçte biri yetişkinliğe asla ulaşamıyordu, çoğu da difteri, cüzzam ve çiçek gibi çocukluk hastalıkları sebebiyle ölüyorlardı. 17. yüzyıl ingiltere'sinde her bin yeni doğandan 150'si ilk yılları içinde, çocukların üçte biri de on beş yaşına gelmeden hayatını kaybediyordu; bugünse bin ingiliz bebeğinden ilk yılda sadece 5'i, 15 yaşından önce de sadece 7'si ölüyor.

bu rakamların ne anlama geldiğini tam olarak anlamak için istatistikleri bir kenara koyup bazı hikayelere odaklanmalıyız. ingiltere kralı i. edward (1237-1307) ve karısı kraliçe eleanor (1241-1290) iyi bir örnektir. çocukları, orta çağda mümkün olabilecek en iyi koşullarda büyüyor ve en iyi şekilde besleniyordu. saraylarda yaşıyor, istedikleri kadar gıda tüketebiliyorlardı, sıcak tutan kıyafetleri vardı, yakacakları boldu, mümkün olan en temiz sudan içiyorlardı, bir hizmetliler ordusu onlara hizmet ediyordu ve en iyi doktorlar da emirlerindeydi. kayıtlar kraliçe eleanor'un 1255'le 1284 arasında 16 çocuk doğurduğunu yazar:

1. adı bilinmeyen bir kız çocuğu 1255'te doğumda öldü.
2. catherine adında bir kız çocuğu 1 ya da 3 yaşında öldü.
3. joan, diğer bir kız çocuğu 6 aylıkken öldü.
4. john adında bir erkek çocuğu 5 yaşında öldü.
5. henry, 6 yaşında öldü.
6. eleanor adlı kız çocuğu 29 yaşında öldü.
7. adı bilinmeyen başka bir kızı 5 aylıkken hayatını kaybetti.
8. joan 3,5 yaşında öldü.
9. alphonso 10 yaşında öldü.
10. margaret 58 yaşında öldü.
11. berengeria isimli bir kız çocuğu 2 yaşında öldü.
12. diğer bir adı bilinmeyen kızı doğumdan kısa süre sonra öldü.
13. mary adlı kızı 53 yaşında öldü.
14. adı bilinmeyen bir erkek çocuğu, doğumdan hemen sonra öldü.
15. elizabeth 34 yaşında öldü.
16. edward adında bir oğlan çocuğu.

en gençleri olan edward, çocukluğun tehlikeli yıllarında hayatta kalabilen ilk erkekti ve babasının ölümünden sonra kral ii. edward olarak ingiliz tahtına çıktı. başka bir deyişle, eleanor'un bir ingiliz kraliçesinin en önemli görevi olan kocasına bir veliaht verebilmesi için 16 kez doğurması gerekmişti. ii. edward'ın annesi muhtemelen olağanüstü sabırlı ve dayanıklı bir kadındı. edward'ın kendisine eş olarak seçtiği fransız isabella ise öyle değildi. isabella, edward 43 yaşındayken onu öldürdü.

bilebildiğimiz kadarıyla eleanor ve i. edward sağlıklı bir çiftti ve çocuklarına herhangi bir ölümcül genetik hastalık geçirmediler. ama 16 çocuklarından 10'u (%62) çocukluklarında öldü, sadece 6'sı 11 yaşını geçebildi ve sadece 3'ü (yalnızca %18) 40 yaşını geçebildi. bu doğumlara ek olarak, eleanor'un muhtemelen düşükle sonuçlanan hamilelikleri de oldu. edward ve eleanor ortalama her üç yılda bir çocuk kaybettiler, arka arkaya on çocuk. günümüzde bir ebeveynin böyle bir kaybı anlaması veya hayal edebilmesi mümkün değildir.

gılgamış projesi, yani ölümsüzlük arayışı ne zaman sonuçlanacak? yüz yıl mı? beş yüz yıl mı? belki bin yıl? insan vücuduyla ilgili daha 1900'de bile bugüne kıyasla ne kadar az şey bildiğimizi ve bir yüzyılda ne kadar çok şeyi öğrendiğimizi düşündüğümüzde, iyimser olmak için elimizde çok sebebimiz var. genetik mühendisleri yakın zamanda caenorhabditis elegans adlı kurtçuğun ortalama yaşam süresini altı kat uzatmayı başardılar. aynısını homo sapiens için de yapabilirler mi?

nanoteknoloji uzmanları, milyonlarca nanorobottan oluşan biyonik bir bağışıklık sistemi geliştiriyorlar. bu sistem vücutlarımıza girerek tıkanmış kan damarlarını açacak, virüsler ve bakterilerle savaşacak, kanserli hücreleri ortadan kaldıracak, hatta yaşlanmayı bile tersine çevirecek. bazı ciddi akademisyenler 2050 yılı itibariyle bazı insanların "yaşlanmaz" (ölümcül bir darbe almazsa) olacağını ileri sürüyor.

gılgamış projesi başarıya ulaşsın ya da ulaşmasın, tarihsel bir perspektiften bakıldığında, daha şimdiden çoğu geç modern çağ dinlerinin ve ideolojilerinin ölümü ve ölümden sonraki hayatı hikayelerinden çıkarmış olması çok çarpıcıdır.

18. yüzyıla kadar dinler ölümü ve ölümden sonraki yaşamı hayatın asıl anlamı olarak gördüler. 18. yüzyıldan itibaren ise dinler ve liberalizm, sosyalizm ve feminizm gibi ideolojiler ölümden sonraki hayatla ilgilenmez oldu. bir komünist öldükten sonra tam olarak ne olur? ya da bir kapitalist? veya bir feminist? bu sorunun cevabını manc'ın, adam smith'in veya simone de beauvoir'ın eserlerinde aramak boşunadır.

ölüme hâlâ iyi kötü merkezi bir rol biçen tek ideoloji milliyetçiliktir. özellikle de şiirsel ve romantik anlarında milliyetçilik, ulusu için ölenlerin her zaman kolektif hafızada yaşatılacağını iddia eder ama bu iddia o kadar hayalidir ki, çoğu milliyetçi bile bunun karşısında ne yapacağını bilemez.

13.10.19

gölgede yürümek

doris lessing

insanı en çok küçük şeyler rahatsız eder.

insanın hiçbir şekilde kontrol edemediği bu süreçten daha acımasız hiçbir şey yok.

mevcudiyetlerini aşırı yoksulluktan çekip çıkartmış insanların, kendilerini ayrıcalıklı hissetmeleri için epey zaman geçmesi gerekir.

arthur c. clarke: tarihin çok özel bir anında yaşıyoruz, bunlar tek gezegen halkı olarak insanlığın son günleri.

zaman bir insanın hayatının farklı dönemlerinde farklıdır. otuzlarınızdaki bir yıl, bir çocuğunkine kıyasla (ki onunkisi sonsuz gibidir) çok kısadır, ama kırklarınızdakine kıyasla uzundur; yetmişlerdeki bir yıl ise göz açıp kapamak gibidir.

konstantin tsiolkovsky: dünya insanlığın beşiğidir; ama sonsuza dek beşikte yaşayamazsın.

çoklukla acıklı şeyler insanı güldürür.

bir noktada aşk yüzünden acı çekmemiş hiç kimse yoktur.

duygusallıkla zalimlik kardeştir. zalimlik çoğu zaman yapmacık bir gülümseme taşır.

güven içinde söyleyebilirim ki insanın başına bir politik sürgün grubuna girmekten daha kötü bir şey gelemez.

geçici bir duygu gölgesi, küçücük bir bulut, on yıl sonra, kendinizle ilgili, başkalarıyla ilgili, bir dönemle ilgili bir aydınlanma fırtınasına dönüşebilir.

duygusallık genellikle aşırı zalimliklerle beraberdir veya buna yol açar.

sürgündeki grupların birbirlerinden kuşkulanarak kendilerine zarar vermeleri için içlerinde ajan hatta geçici bir ajan bile bulunmasına gerek yoktur.

gençliğin çok zevkli melankolileri derinleşerek tehlikeli, zehirli bir şeye dönüşebilir.

tiranlığa karşı korunmak için yapılması gereken, her zaman olduğu gibi, bireyselliği artırmak, bireysel sorumluluğu güçlendirmek ve birini yetkilendirmemektir.

darbe değil de yara olan, yavaşça yayılan, gözden ıraklaşan, aslında hiç solmayan ölümler vardır.

caza veya blues'a kapılıp duyarlılık değişimi yaşamayan hiç kimse yoktur.

kötülükten daha kolay bir şey yoktur ve birisi hakkında kötüleyecek bir şey bulmak için ona iyice bakmak yeterlidir.

insanoğlunun aklı felaketi unutmak üzere ayarlanmıştır.

ayrıca yaşayan herkesin çamurda kökleri vardır: bu bir insanlık koşuludur. dostlarımızı eleştirme konusunda çok başarılıyız, ahlaki zayıflıkları ortaya çıkarmakta üstümüze yoktur.

metropollerin en büyük zevki, birbirlerini tanımak istemeyebilecek insanlarla tanışmaktır.

gerçek katıdır, acıdır, kanlıdır ve gerçeklik acı ve sıkıntıdır. en iyi insanlar bu gerçeği bilir. en kötüleri, gerçeği kabul etmeyi reddeden kayıtsız budalalardır.

ahlaki öfkenin arkasında her zaman kıskançlık gizlidir.

bazen, muhtemelen abartılacağı için bir şeyden hiç bahsetmemekle, gerçek adına anlatmak arasında seçim yapmak gerekir.

kimi insanların ölümleri katiyen doldurulamaz boşluklar bırakır.

gün ışığındaki yaşamdan dışlanmış garip ve mantıksız dünyalar cennet ve cehennemin aleviyle vahşice aydınlanır. bu dışlanmadan biz zararlı çıkarız.

her kitlesel politik hareket insan davranışlarındaki en kötü yanları ortaya salar ve hayranlıkla seyreder. en azından bir süre.

yaratıcı insanların genç yaşta sevgiden yoksun kalmalarından daha kötü bir şey yoktur. tekrar tekrar ve şiddetli bir şekilde, ulaşılamayacak kişilere âşık olurlar. bazıları hayatlarını erişilemeyen aşklarla romantik hayaller kurarak geçirirler. yine de, sonunda birilerini buldukları zaman, çok iyi, çok akıllı ve -en önemlisi- çok komik sevgili olurlar.

bazı insanlar felaket adını taşıyan yürüyen merdivene biner ve bir daha inemezler.

12.10.19

tenimin altında

doris lessing

hatırladığın şeylerin, hatırlamadıklarından daha önemli olduğunu nereden biliyorsun?

lütfen unutmayın, kralın çıplak olduğunu görebilme yeteneği, diğer niteliklerinin fark edilmediği anlamına gelebilir.

yoğun fiziksellik, çocukluğun gerçeği budur.

dünyadaki hiçbir nefret, küçük bir çocuğun çaresiz öfkesi kadar şiddetli değildir.

tabiat insana çocukluğunun ilk yıllarını unutturmakla ne yaptığını biliyor.

becerikli insanlar beceriksizliği anlamazlar, akıllı insanlar aptallığı anlamazlar.

lakaplar insanlara hadlerini bildirmenin etkili bir yoludur.

gururlu anne babalar genellikle ilk bebeklerinde teorilerle dolu olurlar.

gazeteciler veya tarihçiler geçmişle ilgili bir şey sormaya geldikleri zaman en zor an, onların yüzünde, "buna nasıl inanabildiniz?" ya da bunu nasıl yapabildiniz?" anlamına gelen ifadeyi gördüğüm an oluyor. gerçekler kolaydır. anlaşılması zor olan, bu gerçekleri mümkün kılan atmosferdir. "bakın, biz buna inanmıştık." (o zaman epeyce şapşalmışsınız!) "hayır, anlamıyorsunuz, çok ateşli bir dönemdi." (demek ateşli diyorsunuz!) "o dönemin zehirli havasını solumadan bunu anlamanın zor olduğunu biliyorum."

hayat, birinin, "sen yukarı çıkmıyor musun tayler?" diye sorması kadar şanslı bir olaya bağlı.

popüler olmayan görüşleri çok uzun süre savunan insanlar rahatsız edici, fanatik, paranoyak hale gelirler.

bugünlerde seksten bahsetmeden bir evliliğin bitişini anlatamazsınız.

balzac: eğer bir erkek ardışık akşamlarda karısını iki farklı şekilde tatmin edemiyorsa, çok erken evlenmiş demektir.

"tenimin altındasın
yüreğimin ta içinde
öylesine içinde ki benim bir parçam oldun
tenimin altındasın
denedim teslim olmamayı" (cole porter)

"yumurta kırmadan omlet yapamazsınız."

insanın hiçbir şekilde kontrol edemediği bir süreçten daha acımasız hiçbir şey yok.

en güçlü fikirler, kesin gözüyle bakılanlardır.

utangaçlık kabuklarını kırıp dışarı çıkmakta zorlanan erkekler, yatakta yatan hasta kızlara iyi davranmaktan keyif alırlar.

önce sessiz kalarak, sonra da birkaç belirleyici sözle araya girerek insanları etkilemekten daha kolay bir şey yoktur.

her yerde, dünyanın her tarafında sessiz bir acı, mutsuzluk çölleri..

alay etme maksatlı vurgulu ritimle okunmaya çok az şiir katlanabilir.

hafıza büyük bir komedi ustasıdır.

acı veren, hatta korkunç bir olay yıllar sonra gayet saçma görünebilir.

her grup, hangi konuyla ilgilenirse ilgilensin, nasıl başlarsa başlasın, dini veya mistik bir gruba dönüşür.

"hiçbir zaman yeterince altın takmış olamazsınız."

yirmilerindeki insanlar, arkadaşlarının (düşüp kalktıkları maceraperestlerin, bu çoğunlukla yönsüz, hünersiz veya devrimci dostların veya oyun arkadaşlarının) gün gelip de şehrin ileri gelenleri olarak dünyayı yöneteceklerine zorlukla inanırlar.

8.10.19

sevgi adına

ludwig wittgenstein

dilimizin sınırları dünyamızın da sınırlarıdır.

ingiliz imparatorluğundan nefret ediyorsunuz, gelgelelim ondan bin kat daha fazla kan gölüne batmış bir kuruma -kiliseye- yapışıyorsunuz. liderlerinin ölümünden nasıl kıyım yapılacağından başka şey öğrenmemiş bir teröristler ve kasaplar çetesi. tarihe yaptıkları biricik özgün katkı, bunu sevgi adına yapıyor olmaları.

eğer tanrı varsa konuştuğumuz dilin ötesindedir. politikanın da ötesinde.

insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir. bu sonu gelmez tekme tokat yağmurunu sona erdirmek için ne kadar çok erdem gerekeceğini hayal edebiliyor musun? cengiz han ölçüsünde bir iyilik herhalde.

insan

baltasar gracian

bir insanı görmezden gelerek alınandan daha büyük bir intikam yoktur.

pek az insan fiziksel veya ahlaki bir lekesi olmadan yaşar.

akıllı insanlardan korkulur, kötü niyetlilerden tiksinilir, kibirliler hafife alınır, soytarılar küçük görülür, garip tavırlılara ise aldırış edilmez.

bir insana onun da diğer insanlar gibi olduğunu görmekten daha çok acı veren hiçbir şey yoktur.

bir ofisin insanın hayatını sabit saatlerle ve yerleşik bir düzenle işgal etmesi kabul edilemez bir durumdur. insanı kendi yöntemleri konusunda rahat bırakan yerler daha iyidir; çünkü değişiklikler zihni yeniler. en saygın kişiler, diğerlerine en az ya da en uzak bağımlılığı olan, en kötüleri ise bizi hem şimdi, hem de daha sonrası için endişelendiren kişilerdir.

her insanın putları, ilahları vardır; bazılarınınki ün, bazılarınınki kişisel menfaat, çoğunluğunki de zevk ve sefadır.

insanın hayattaki büyük derslerinden biri kendini frenlemeyi bilmesi, daha da önemlisi ise kendini bazı işlerden ve insanlardan yoksun bırakmayı öğrenmesidir.

hiç kimse ara sıra başkalarının öğütlerine ihtiyaç duymayacak kadar mükemmel değildir.

varlığında bütünlüğü yakalamış, konuşması bilgece ve eylemleri sağduyulu olan kişi, ölçülü insanların yakın çevresinde kabul görür; hatta özellikle aranır.

aptal tamamen ikna edilmiştir ve tamamen ikna edilmiş insanlar aptaldır.

insan yirmi yaşındayken tavus kuşu, otuz yaşındayken bir aslan, kırkında bir deve, ellisinde iri bir yılan, altmışında köpek, yetmiş yaşında bir maymun, sekseninde ise hiçbir şeydir.

bayağı ruhlar karşısında cömert davranmak anlamsız ve boştur.

gözlem ve muhakeme. bu özellikleri taşıyan insan her şeyi yönetir, onu ise hiçbir şey yönetemez. en gizli derinlikleri anında ortaya koyar. insanların dış görünüşlerinden karakter tahlili yapabilir. bir insanı görür görmez onu anlayıp en gizli özellikleri hakkında yargıda bulunabilir. birkaç gözlem yardımıyla insan doğasının en mahrem yönlerini çözümleyebilir. o her şeyi yoğun gözlem, derin içgörü ve mantıklı bir çıkarımla keşfeder, fark eder, kavrar ve anlar.