sait faik abasıyanık
bir yaylı hatırlıyorum. hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları, alkışlar görüyorum. sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robunun içinde dolaşır seyrediyorum. korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. sevmekten korkuyorum. başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.
her şeyi, herkesi, ilmi, felsefeyi bir ortaoyununa çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insanlar olacağını çocukluktan biliyorum.
yalnız, yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş. varsın olsun, inanmıyorum! inanmadığım halde bu korku niçin? allah'a inanmayanlar içinde pek çokları samimi olmadıklarını, bazen son nefeslerinde, bazen de ani tehlikelerin karşısında "allah" diyerek, ispat ediyorlar. o halde ben de samimi değilim. çünkü korkuyorum. bu muhakemeyi evvelce, "varsın olsun, inanmıyorum!" dediğim zaman yapmadım.
bir kıştı. kar, küçük şehri "kayakçı"larla doldurmuştu. kahveler çivili ayakkabılı, yüzleri pembe, kafaları sarılı, mesut sporcu kadın ve erkeklerle dolmuştu. müzik, her ışıklı çarşıda bir fırtınayı, çamların üzerinde birikmiş kışı, kiliselerin çanları üzerinde serseri karların çıkardığı işitilmez sesleri hikaye ediyordu. bütün önsezilerim beni aldatmıştır. yani her şeyi olmuş gibi hisseder; fakat bunların hiçbiri doğru çıkmadığı zaman bütün önsezilerim beni aldatmıştır, derim. oluşundan önce duyulan şeyler çok defa felaketlerdir. felaketlerin de kendilerine has kokuları olmasa, burnumuzdan gayrı, köpeğinkinden daha hassas bir başka şammemiz olduğunu söyleyemezdim. korku da bir önsezidir. fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir.
korkudan buz gibi ter dökülmekle beraber o, sıcak, ılık ve karanlık gibi tatlı ve münzevi bir şeydir. korkmak için her an elimizde vasıtalar vardır. eğer o bir zevk olsaydı, kollarımızın arasındaki yumuşak göğüsten ve ağzımızda kırılan hararetle kurumuş dudaktan farkı olmayacaktı. işte ben, bu küçük şehirde oturmayı kararlaştırmadan evvel, korkuyu, isterseniz önseziyi, bir behimi zevk gibi kucaklamış; avuçlarımın hararetini ona vakfetmiştim. yeni bir zevk bulmuş gibi, asfaltları biraz daha mor, ampulleri biraz daha karanlık tenha caddelerde dolaşırdım; kar, paltomun yakasına musallat olur, oraya birikir, gözlerim yakamdan ayrılmazdı. sokağın kenarındaki sinemanın zili çalmaya başlardı. beklediğim çok defa gelmezdi. yanımdan acele acele geçenler, beni gördükleri zaman, bilmem korkarlar mıydı?
beklediğimin gelmediği günlerden bahsedecek değilim. o günler birbirinden, şehre yağan şeyin kar veya yağmur olmasıyla ayrılabilir. sinemanın zili aynı tarzda çalar, sinemanın içinde aynı film oynanır, aynı insanlar önümden geçip giderler; biletlerini alıp sinemaya girerlerdi. beklenilen, gelmek için iyi havaları seçerdi.
rüzgarsız fakat soğuk havayi nesiminin içinde ve yıldızların altında zil daha berrak sesler çıkarır. sinemacı filmi barometreye göre değiştirir; bulutsuz havaların insanları sinemayı doldururlardı. bu sinema, uzak ve sessiz bir amele mahallesinin sinemasıydı. uzun bir koridordan girilirdi. antresinde iki cılız palmiyenin içinde yemyeşil ampuller yanmıştı. kenarcıkta bir havuz vardı. fıskiyesinden rengarenk ışıklı bir ampul zaman zaman fışkırırdı.
sessiz filmler oynanırdı. su sesi gibi bir piyano dar salonun uzak bir köşesinden aksederdi. bir sürü çocuğun arasına otururduk. adeta ıslıkla yaşanırdı. ellerimiz birbirinin içinde yumuşardı. ve perdede de bir haydut.. elinde kama.. haydutlar düşer, hafiyeler vurulur, nihayet genç kız sevgilisine kavuşurdu.
salonun içinde hemen hemen hiç konuşmazdık. ben kafamın içinde biraz sonra çevireceğimiz filmi çevirir; o, masum, habersiz şekillerle güler, hayallerle ağlardı. sonra herkesle beraber sinemadan çıkardık. konuşmazdık. ben kapının kilidine anahtarı sokar; karanlık ve boş odama dolardık.
bir gün bir masa karşısındaydım. üstüne yeşil çuha örtmüşlerdi. üzerinde oyun oynamıştık. parti bittikten sonra masanın örtüsünü kaldırdılar. o zaman ben masanın birdenbire küçüldüğünü hayretle görmüştüm. o da bu masa gibi olurdu. fakat aksine; birdenbire küçükken büyüyüverir, kısa iken uzar; kalkar giderdi.
o yanımda iken korkmazdım. evin dış kapısı kapanır kapanmaz, pencereme vurmuş sokağın ışıkları ve karşı meydanlığın ağaçları yatağımın ayakucundan ışıklı gölgelerle uçuşurlar, yapraklara ve ışıklara karışmış ayak sesleri, yatağımın ayakucunda uçuşan gölgelerle birleşir, kalkar odamın içine bambaşka bir gözle bakardım. ufuksuz, seri ve maddesiz kuşlar her tarafta uçuşurlardı.
bütün bunlar bana bir cennet dekoru içinde irtikap edilmeye müsait bir katil vakası tahayyül ettirirdi.
haftada bir gün gelirdi. saat ikide kalkar giderdi. o gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.
alaca karanlıkta, hele sabahın alaca karanlığında hiçbir cinayet işlenmemiş; hatta sabahın alaca karanlığında, muharebe bile olmamıştır. sabahlara kadar asabiyetsiz bir anı, bir daha yakalayamayacağımı tahmin ettiğim için, bir sabah, bu dağ şehrinden arkama dönüp bakmadan ayrıldım.
sait faik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sait faik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7.07.2022
3.05.2022
o ve ben
sait faik abasıyanık
sana koşuyorum bir vapurun içinden
ölmemek, delirmemek için
yaşamak, bütün adetlerden uzak
yaşamak
hayır değil, değil sıcak
dudaklarının hatırası
değil saçlarının kokusu
hiçbiri değil
dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde
ben onsuz edemem
eli elimin içinde olmalı
gözlerine bakmalıyım
sesini işitmeliyim
beraber yemek yemeliyiz
ara sıra gülmeliyiz
yapamam, onsuz edemem
bana su, bana ekmek, bana zehir
bana tat, bana uyku
gibi gelen çirkin kızım
sensiz edemem!
12.01.2021
perspektif
ece ayhan
nereye dönersem kıçım arkamdadır.
"sevgi, yalnız mutlu yüzüyle vardır."
en bozulduğum şey; aciz bir adamın, sessiz ve konuşamayan adamın tepesine binmeleridir kimilerinin.
"tahmin edilememek insanın temel niteliğidir."
her uzaklık, her uzaktan bakma belli bir yalın perspektif sağlar, sağlıyor. gündelik yaşayışta ise derin ve gerçek perspektifi bulmak işte bu yüzden zor.
metin kaçan, ağır roman adlı bir dolapdere romanında "şakur şukur sevişmek" diyordu. cezmi ersöz de bir yazısında böyle diyor. ikisinden biri ya da her ikisi de, çeyrek sait faik olur mu ki?
bu toplumda hiçbir şey, bir yazınsal süreç dahi, sonuna dek götürülemiyor nedense. belki de doğuda süreç diye bir şey yok. düşüncenin, düşünmenin bir parçası değil mi süreç? filmlerde de oluyor bu: hemen hemen bütün türk sinemasında öykülü bir film yoktur.
"insan birbiriyle çelişen iki dünyada yaşamak zorundadır."
"tanrı bir insan biçiminde görünecektir bir gün ya da varlığın bir bölümünü bir insanda gösterecektir."
"devletin, doğu'da, otoritesini sınırlayacak ara kurumlar yok."
sezai karakoç ile ismet özel insan haklarıyla ilgilenmezler.
nereye dönersem kıçım arkamdadır."sevgi, yalnız mutlu yüzüyle vardır."
en bozulduğum şey; aciz bir adamın, sessiz ve konuşamayan adamın tepesine binmeleridir kimilerinin.
"tahmin edilememek insanın temel niteliğidir."
her uzaklık, her uzaktan bakma belli bir yalın perspektif sağlar, sağlıyor. gündelik yaşayışta ise derin ve gerçek perspektifi bulmak işte bu yüzden zor.
metin kaçan, ağır roman adlı bir dolapdere romanında "şakur şukur sevişmek" diyordu. cezmi ersöz de bir yazısında böyle diyor. ikisinden biri ya da her ikisi de, çeyrek sait faik olur mu ki?
bu toplumda hiçbir şey, bir yazınsal süreç dahi, sonuna dek götürülemiyor nedense. belki de doğuda süreç diye bir şey yok. düşüncenin, düşünmenin bir parçası değil mi süreç? filmlerde de oluyor bu: hemen hemen bütün türk sinemasında öykülü bir film yoktur.
"insan birbiriyle çelişen iki dünyada yaşamak zorundadır."
"tanrı bir insan biçiminde görünecektir bir gün ya da varlığın bir bölümünü bir insanda gösterecektir."
"devletin, doğu'da, otoritesini sınırlayacak ara kurumlar yok."
sezai karakoç ile ismet özel insan haklarıyla ilgilenmezler.
25.04.2018
yazma sanatı
anatoli ribakov: insanın yarattığı en iyi şey kitaptır. dünyadaki en büyük insan yazardır.
sait faik: söz vermiştim kendi kendime, yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.
boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.
imre kertesz: bir yazar için zamanının ona karşı sergilediği körlükten daha muhteşem bir taç olamaz; bu körlük, hakkında konuşmamakla birleştirilmişse üstüne bir pırlanta daha konulmuş demektir.
şükrü erbaş: yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.
eduardo galeano: yazmanın nedeni, kafayı kurcalayan, bir sinek vızıltısı gibi uyku uyutmayan sorulara cevap vermeye çalışmaktır. yazılanlar, cevaba duyulan toplumsal gereksinimle çakıştığı zaman ortak bir anlam kazanabilir.
ece ayhan: haritalarda bile sözcük ararım.
ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.
max frisch: önemli olan, sözcüklerin arasındaki ifade edilemeyen beyaz alandır. sözcüklerin anlattığı, gerçek düşüncemizi dile getirmeyen önemsiz şeylerdir hep. gerçek niyetimizi en iyi ihtimalle dolambaçlı bir yoldan ifade edebiliriz.
oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.
sait faik: söz vermiştim kendi kendime, yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.
boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.
imre kertesz: bir yazar için zamanının ona karşı sergilediği körlükten daha muhteşem bir taç olamaz; bu körlük, hakkında konuşmamakla birleştirilmişse üstüne bir pırlanta daha konulmuş demektir.
şükrü erbaş: yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.
eduardo galeano: yazmanın nedeni, kafayı kurcalayan, bir sinek vızıltısı gibi uyku uyutmayan sorulara cevap vermeye çalışmaktır. yazılanlar, cevaba duyulan toplumsal gereksinimle çakıştığı zaman ortak bir anlam kazanabilir.
ece ayhan: haritalarda bile sözcük ararım.
ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.
max frisch: önemli olan, sözcüklerin arasındaki ifade edilemeyen beyaz alandır. sözcüklerin anlattığı, gerçek düşüncemizi dile getirmeyen önemsiz şeylerdir hep. gerçek niyetimizi en iyi ihtimalle dolambaçlı bir yoldan ifade edebiliriz.
oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.
Kategori:
.kolaj,
#yazmak,
anatoli ribakov,
boccaccio,
ece ayhan,
eduardo galeano,
imre kertesz,
max frisch,
oscar wilde,
ray bradbury,
sait faik,
şükrü erbaş
15.07.2017
zorba
stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.
dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir. babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.
ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.
jostein gaarder: demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır. bir tiran olan hitler almanya'da devletin başına geçemeseydi bile, daha önemsiz pek çok nazi belki de korkunç bir "kitle yönetimi" kurabilecekti.
ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.
maurice duverger: otoritelerin seçimle belirlendiği modern sistemlerde iktidarı gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışır; ama bunu yaparken de seçmenlere kendisini onaylamama olanağı tanımaz.
abbe pierre / albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.
sait faik: dünyada hiçbir şeyden, zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmem. insanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. insanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile- söküp atmalıdır.
28.03.2017
kitapla direniş
tomris uyar
birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.
oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
"en iyi makyaj, hafifçe silinmiş olandır."
yıllar önce abd'de büyük ikramiyeyi kazanan yaşlı bir kadına, "uğurlu sayınızı mı seçtiniz?" diye sorduklarında şu yanıtı almışlar: "yok canım. düşümde 6 ve 7 rakamlarını gördüm. altı kere yedi 49 ettiği için 49'la biten bir bilet aldım."
günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.
türkiye'de ne iyi ne kötü bir şey yapılıyor. her şey ortalama. onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. çünkü zaten kötü değil, zaten iyi değil.
benim bu toplumda en beğenmediğim şey, hanımefendi ile başlayıp canım'a giden konuşmalar. on dakika içinde oluyor bu. telefonda bile oluyor.
yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.
beklenen okur, her zaman beklenmediklerden çıkar.
iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.
edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz.
her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.
kişi kendinden ne zaman vazgeçer? tutkusunu evcilleştirdiğinde. özürler çeşitlidir: alışkanlık, yaşam karşısında ürkeklik, yalnız kalma korkusu, dayanak yoksunluğu, çocukların mutluluğu, eş dost ya da çevre baskısı vb.
türk öyküsüne nereden düştüğü belli olmayan bir kuyruklu yıldızdır sait faik.
birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
"en iyi makyaj, hafifçe silinmiş olandır."
yıllar önce abd'de büyük ikramiyeyi kazanan yaşlı bir kadına, "uğurlu sayınızı mı seçtiniz?" diye sorduklarında şu yanıtı almışlar: "yok canım. düşümde 6 ve 7 rakamlarını gördüm. altı kere yedi 49 ettiği için 49'la biten bir bilet aldım."
günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.
türkiye'de ne iyi ne kötü bir şey yapılıyor. her şey ortalama. onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. çünkü zaten kötü değil, zaten iyi değil.
benim bu toplumda en beğenmediğim şey, hanımefendi ile başlayıp canım'a giden konuşmalar. on dakika içinde oluyor bu. telefonda bile oluyor.
yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.
beklenen okur, her zaman beklenmediklerden çıkar.
iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.
edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz.
her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.
kişi kendinden ne zaman vazgeçer? tutkusunu evcilleştirdiğinde. özürler çeşitlidir: alışkanlık, yaşam karşısında ürkeklik, yalnız kalma korkusu, dayanak yoksunluğu, çocukların mutluluğu, eş dost ya da çevre baskısı vb.
türk öyküsüne nereden düştüğü belli olmayan bir kuyruklu yıldızdır sait faik.
29.06.2015
uzun lafın kısası
hamdi koç: mutluluk insanı değiştirmez; ama mutsuzluk değiştirebilir.
bertrand russell: yurtseverlik, çağımızın başlıca belasıdır ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdirecektir.
jeannette walls: bir vatan hainiyle bir vatansever arasındaki tek fark bakış açısıdır.
chuck palahniuk: hayatım değersiz ve sıkıcı olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil.
mehmet eroğlu: yalnızlık, insanı iyi ya da kötü biri olma derdinden kurtarır.
alfred döblin: iki insanın seks yaşamını bir sözleşme ile yoluna koymak ve böylece karı koca arasındaki görevleri kanunun şart koştuğu bir buyruğa bağlamak, akla gelebilen en iğrenç ve aşağılayıcı kölelikten başka bir şey değildir.
meister eckhart: her şeyi almak isteyen biri her şeyden feragat etmelidir.
andre maurois: iyi kitapların okunması tıpkı ispanyol hanları ve aşk gibidir: bu kitaplarda, kendinden ne getirmişse ancak onu bulur insan.
oscar wilde: hepimiz çukurun dibindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakmakta.
sait faik: söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.
tacitus: güvenlik arzusu her muhteşem ve asil girişimin karşısına dikilir.
william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.
bertrand russell: yurtseverlik, çağımızın başlıca belasıdır ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdirecektir.
jeannette walls: bir vatan hainiyle bir vatansever arasındaki tek fark bakış açısıdır.
chuck palahniuk: hayatım değersiz ve sıkıcı olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil.
mehmet eroğlu: yalnızlık, insanı iyi ya da kötü biri olma derdinden kurtarır.
alfred döblin: iki insanın seks yaşamını bir sözleşme ile yoluna koymak ve böylece karı koca arasındaki görevleri kanunun şart koştuğu bir buyruğa bağlamak, akla gelebilen en iğrenç ve aşağılayıcı kölelikten başka bir şey değildir.
meister eckhart: her şeyi almak isteyen biri her şeyden feragat etmelidir.
andre maurois: iyi kitapların okunması tıpkı ispanyol hanları ve aşk gibidir: bu kitaplarda, kendinden ne getirmişse ancak onu bulur insan.
oscar wilde: hepimiz çukurun dibindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakmakta.
sait faik: söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.
tacitus: güvenlik arzusu her muhteşem ve asil girişimin karşısına dikilir.
william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.
31.05.2015
uzun lafın kısası
alfred döblin: genç yaşta darağacına gitmek, yaşlılıkta yerde sigara izmariti aramaktan iyidir.
andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.
william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.
bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.
christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.
jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.
konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.
mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.
oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.
sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.
şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.
andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.
william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.
bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.
christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.
jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.
konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.
mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.
oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.
sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.
şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.
hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.
3.09.2014
kenan hulusi koray
istanbul'da doğdu. istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi'ni bitirmeyip gazetecilik yapmaya başladı. vakit gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı.
ilk hikâyelerini servetifünun dergisinde yayımladı. yedi meşaleciler topluluğu'na katıldı ve topluluğun yayın organı olan meşale dergisinde yazdı. topluluk içinde şiirden ziyade hikâye ile ilgilenen tek yazardır.
cumhuriyet dönemi'nde korku türünde ilk hikâyelerin yazarı oldu. özellikle küçük hikâye tekniğine önem vererek başta sait faik olmak üzere diğer yazarları etkiledi. maupassant tarzı olay hikâyesinin önemli bir temsilcisi oldu.
1943'te adapazarı'nda yedek subay olarak askerliğini yaparken tifüse yakalanarak hayatını kaybetti. 37 yaşındaydı.
roman: osmanoflar
hikâye: bahar hikâyeleri, bir yudum su, bir otelde yedi kişi, son öpüş
11.03.2014
birtakım insanlar
sait faik abasıyanık
gece. saat on ikiyi geçiyor. taksim'de saatin altında tramvayı bekliyorum. öyle olmasa bu kadar ince eleyip sık dokumaya lüzum görmez; vakit gece yarısını geçmişti, derdim.
epey oluyor. baharın bu soğuk günlerinde, şu devam eden kıştan bir buz gibi gece hatırıma geliyor. o zamanlar daha bahardan haber bile yoktu. şimdi ne kadar olsa sisin ve yağmurun hatta soğuğun içinde insanı şaşırtan ve başını döndüren bir koku var. o zamanlar daha camlı köşk'ün camlarını ve hanende ilanlarının mavi ışığını üşüterek geçen buz gibi bir rüzgar esiyordu. benimle beraber belki ona yakın insan, gördükleri herhangi bir filmin rüyasını ayakta görüyor ve yataklarının ümit, hayal, güzel günler veyahut uykusuz, muharebeli geceler, sığınaklar düşündüren ılıklığına bir an evvel kavuşmak için bir türlü gözükmeyen tramvaya sabırsızlanıyorlardı. ağzımdan su buharı fışkırıyor. birbiriyle konuşanların arasına bir sis tabakası seriliyordu. yatak şimdi bütün insanlar için, ekmek kadar azizdir. yatak bir sevgili, yatak hatıra, yatak çocukluk, güzel rüya, yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket, bu saniyede insana dostlarım yatak ne değildir ki..
burnum yastıkta, yorganım ağzım hizasında, kirpi gibi büzülmüşüm; dalmak üzereyim: bir şeyler, birtakım kuşlar tüylerini döküyor, bir ılık su damlıyor, içimi yıkayan bir çeşme var..
tramvay hala yok. biraz daha yerimde yatağımı, uykuyu düşünsem, belki de uyuyuvereceğim. donmak üzere olan insanların tatlılığını içimde duymaya başladım. "bari gideyim şu açık pastanede bir ıhlamur içeyim de sonra yatarım." dedim. bir iki adım atmamıştım ki, önüme bir adam dikildi. rüzgardan yalnız bir karartı gördüm. sonra yüzüme doğru bir hortumdan çıkar gibi bir duman yayıldı: adam konuşuyordu. tatlı, munis bir anadolu şivesiyle:
- ağabey, dedi, buradan bana benzer birtakım adamlar geçti mi?
paltomun yakası içinde yarı yarıya kaybolmuş kafamı çıkardım. kafamı bir iki defa salladım. soğuğa alışmış, mukavemete hazırlanmış gibiydim. kulaklarımı keskin bir rüzgar ısırdı. adama baktım:
bana benzer adamlar.. bütün insanlar birbirine aşağı yukarı benzemez mi? bana benzer adamlar, ne demekti?
evet, adamın hakkı vardı. ona benzer adamlar, ötekilerinden kolaylıkla ayrılabilirdi. kış günü bir şehirde insanlar palto, şapka giyer, ayaklarında fotinleri vardır. belki paltolarının renkleri, şapkalarının kurdeleleri ve alametifarikan yahut alaturka şapkalarıyla birbirlerinden ayrılabilirler, icap ederse.
bu adamın ne paltosu, ne şapkası ne de ayakkabıları vardı. buna mukabil sırtında mor pamukları yer yer, parça parça dökülen bir hırkası, belinde ipi, ayağında yazlık, tüy gibi bir pantolonu ve ayaklarında da yine iplerle bağlanmış çuvalı..
yüzü tatlı esmer renkli idi. sakalı uzamıştı. yirmi beş, otuz yaşlarında gözüküyordu. yalnız gözlerinde büyük, korkak, acele bir şeyler vardı. acaba, dedim bir esrarkeş midir?
o devam etti:
- benim gibi ağabey, dedi. (üstünü başını gösterdi.) işte bu biçim adamlar görmedin mi? bazıları şu yoldan geleceklerdi. birtakımları da (taksim sinemasının aşağısındaki yolu göstererek): şu yokuştan çıkacaklardı.
işi kısa kesmek istedim. meçhul, karanlık, dalgada bir kafada her türlü hayaller dolaşabilir, neme lazım..
- görmedim vallahi! dedim.
- allah allah! dedi. imkanı yok. muhakkak geçmişlerdir. ben yolda biraz eğlendim. onları kaybettim. yoksa geçmemelerine imkan yok.
- nedir bu adamlar canım? diye sabırsızlık ve merakla sordum.
kafamın içinde esrarengiz, büyülü garip hikayeler canlandı. hatta daha ileriye giderek başka ve daha tuhaf şeyler düşündüm. adamın afyonlu kafasına girmiş gibi oluyordum.
- ağabey, biz, dedi, tophane'deki sabahçı kahvelerinde yatarız. hepimiz hamal, uşak gibi herifleriz. ama namusumuzla yaşıyoruz. ne yapalım? beş on para kazanırız. geceleri de kahveciye beş kuruş verir, bir köşede uyuruz. ne yapalım? otellere para mı dayanır? en aşağısı otuz kuruş. otuz kuruşla iki gün geçimimiz var..
ha! bu akşam polisler geldiler. sabahçı kahvelerinde yatmak yasakmış. hepimizi çıkardılar. biz de hep birlik olduk. gidelim valiye çıkalım; uyandıralım, derdimizi anlatalım, dedik. işte birtakımı şu yokuştan, birtakımı da arkadan geldiler. demek görmedin ağabey.
- görmedim, dedim. nerelisin sen?
gözleri çakmak çakmaktı:
- zonguldaklı beyağabey.
gece yarısı, bu soğukta valiye gideceklerine başka bir koğuş bulmak, daha olmazsa polisler gittikten sonra kahveciye zorla kapıyı açtırmak mümkündü.
valiye kadar çıkmayı akıl edemezler. bu muhakkak bir esrarkeştir, dedim.
- neyse, ben yukarıya doğru bir hızlanayım, belki geçmişlerdir de sen görmemişsindir, dedi ve hafif hafif serpen karın içine karıştı gitti.
tramvay gelmişti. atladım. tam yedek subay mektebinin önünde birtakım adamlar gidiyordu. fakat camlar o kadar buz tutmuştu ki göremeyince tramvaydan atladım.
belki seksene yakın insandı. aralarında çok gençleri bile vardı. büyük adımlarla gayet ciddi yüzlerle yürüyorlardı. önde gidenlerin halinde daha büyük bir vaziyet vardı. daha ciddi idiler. tek tük geçenler durup onlara bakıyorlardı. fakat onlar hiç kimseye bakmıyorlardı. yalnız en önde gidenler bağıra bağıra konuşuyorlar. vali ile nasıl konuşacaklarını talim ediyorlardı. kıyafetlerine baktım. evet, benim mor pamuk hırkalı ve keten pantolonlu adamın hakkı vardı, onun gibi birtakım adamlar gidiyorlardı. kulaklarımda genç zonguldaklının:
- canım benim gibi adamlar beyağabey, dediği zamanki hali geliyordu.
yatağım, tramvay beklediğim dakikalardaki o munis halini kaybetmişti artık. ne şu, ne buydu. bir yataktı. içinde yatabildiğim için mesut değildim.
sabahçı kahvelerini kapamadan evvel birkaç tane gece barınma evine şiddetle ihtiyacı olan istanbul şehrinin kışı bazen ne kadar uzun, ne kadar uzun ve bitmez tükenmez bir afettir, bilen bilir.
gece. saat on ikiyi geçiyor. taksim'de saatin altında tramvayı bekliyorum. öyle olmasa bu kadar ince eleyip sık dokumaya lüzum görmez; vakit gece yarısını geçmişti, derdim.epey oluyor. baharın bu soğuk günlerinde, şu devam eden kıştan bir buz gibi gece hatırıma geliyor. o zamanlar daha bahardan haber bile yoktu. şimdi ne kadar olsa sisin ve yağmurun hatta soğuğun içinde insanı şaşırtan ve başını döndüren bir koku var. o zamanlar daha camlı köşk'ün camlarını ve hanende ilanlarının mavi ışığını üşüterek geçen buz gibi bir rüzgar esiyordu. benimle beraber belki ona yakın insan, gördükleri herhangi bir filmin rüyasını ayakta görüyor ve yataklarının ümit, hayal, güzel günler veyahut uykusuz, muharebeli geceler, sığınaklar düşündüren ılıklığına bir an evvel kavuşmak için bir türlü gözükmeyen tramvaya sabırsızlanıyorlardı. ağzımdan su buharı fışkırıyor. birbiriyle konuşanların arasına bir sis tabakası seriliyordu. yatak şimdi bütün insanlar için, ekmek kadar azizdir. yatak bir sevgili, yatak hatıra, yatak çocukluk, güzel rüya, yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket, bu saniyede insana dostlarım yatak ne değildir ki..
burnum yastıkta, yorganım ağzım hizasında, kirpi gibi büzülmüşüm; dalmak üzereyim: bir şeyler, birtakım kuşlar tüylerini döküyor, bir ılık su damlıyor, içimi yıkayan bir çeşme var..
tramvay hala yok. biraz daha yerimde yatağımı, uykuyu düşünsem, belki de uyuyuvereceğim. donmak üzere olan insanların tatlılığını içimde duymaya başladım. "bari gideyim şu açık pastanede bir ıhlamur içeyim de sonra yatarım." dedim. bir iki adım atmamıştım ki, önüme bir adam dikildi. rüzgardan yalnız bir karartı gördüm. sonra yüzüme doğru bir hortumdan çıkar gibi bir duman yayıldı: adam konuşuyordu. tatlı, munis bir anadolu şivesiyle:
- ağabey, dedi, buradan bana benzer birtakım adamlar geçti mi?
paltomun yakası içinde yarı yarıya kaybolmuş kafamı çıkardım. kafamı bir iki defa salladım. soğuğa alışmış, mukavemete hazırlanmış gibiydim. kulaklarımı keskin bir rüzgar ısırdı. adama baktım:
bana benzer adamlar.. bütün insanlar birbirine aşağı yukarı benzemez mi? bana benzer adamlar, ne demekti?
evet, adamın hakkı vardı. ona benzer adamlar, ötekilerinden kolaylıkla ayrılabilirdi. kış günü bir şehirde insanlar palto, şapka giyer, ayaklarında fotinleri vardır. belki paltolarının renkleri, şapkalarının kurdeleleri ve alametifarikan yahut alaturka şapkalarıyla birbirlerinden ayrılabilirler, icap ederse.
bu adamın ne paltosu, ne şapkası ne de ayakkabıları vardı. buna mukabil sırtında mor pamukları yer yer, parça parça dökülen bir hırkası, belinde ipi, ayağında yazlık, tüy gibi bir pantolonu ve ayaklarında da yine iplerle bağlanmış çuvalı..
yüzü tatlı esmer renkli idi. sakalı uzamıştı. yirmi beş, otuz yaşlarında gözüküyordu. yalnız gözlerinde büyük, korkak, acele bir şeyler vardı. acaba, dedim bir esrarkeş midir?
o devam etti:
- benim gibi ağabey, dedi. (üstünü başını gösterdi.) işte bu biçim adamlar görmedin mi? bazıları şu yoldan geleceklerdi. birtakımları da (taksim sinemasının aşağısındaki yolu göstererek): şu yokuştan çıkacaklardı.
işi kısa kesmek istedim. meçhul, karanlık, dalgada bir kafada her türlü hayaller dolaşabilir, neme lazım..
- görmedim vallahi! dedim.
- allah allah! dedi. imkanı yok. muhakkak geçmişlerdir. ben yolda biraz eğlendim. onları kaybettim. yoksa geçmemelerine imkan yok.
- nedir bu adamlar canım? diye sabırsızlık ve merakla sordum.
kafamın içinde esrarengiz, büyülü garip hikayeler canlandı. hatta daha ileriye giderek başka ve daha tuhaf şeyler düşündüm. adamın afyonlu kafasına girmiş gibi oluyordum.
- ağabey, biz, dedi, tophane'deki sabahçı kahvelerinde yatarız. hepimiz hamal, uşak gibi herifleriz. ama namusumuzla yaşıyoruz. ne yapalım? beş on para kazanırız. geceleri de kahveciye beş kuruş verir, bir köşede uyuruz. ne yapalım? otellere para mı dayanır? en aşağısı otuz kuruş. otuz kuruşla iki gün geçimimiz var..
ha! bu akşam polisler geldiler. sabahçı kahvelerinde yatmak yasakmış. hepimizi çıkardılar. biz de hep birlik olduk. gidelim valiye çıkalım; uyandıralım, derdimizi anlatalım, dedik. işte birtakımı şu yokuştan, birtakımı da arkadan geldiler. demek görmedin ağabey.
- görmedim, dedim. nerelisin sen?
gözleri çakmak çakmaktı:
- zonguldaklı beyağabey.
gece yarısı, bu soğukta valiye gideceklerine başka bir koğuş bulmak, daha olmazsa polisler gittikten sonra kahveciye zorla kapıyı açtırmak mümkündü.
valiye kadar çıkmayı akıl edemezler. bu muhakkak bir esrarkeştir, dedim.
- neyse, ben yukarıya doğru bir hızlanayım, belki geçmişlerdir de sen görmemişsindir, dedi ve hafif hafif serpen karın içine karıştı gitti.
tramvay gelmişti. atladım. tam yedek subay mektebinin önünde birtakım adamlar gidiyordu. fakat camlar o kadar buz tutmuştu ki göremeyince tramvaydan atladım.
belki seksene yakın insandı. aralarında çok gençleri bile vardı. büyük adımlarla gayet ciddi yüzlerle yürüyorlardı. önde gidenlerin halinde daha büyük bir vaziyet vardı. daha ciddi idiler. tek tük geçenler durup onlara bakıyorlardı. fakat onlar hiç kimseye bakmıyorlardı. yalnız en önde gidenler bağıra bağıra konuşuyorlar. vali ile nasıl konuşacaklarını talim ediyorlardı. kıyafetlerine baktım. evet, benim mor pamuk hırkalı ve keten pantolonlu adamın hakkı vardı, onun gibi birtakım adamlar gidiyorlardı. kulaklarımda genç zonguldaklının:
- canım benim gibi adamlar beyağabey, dediği zamanki hali geliyordu.
yatağım, tramvay beklediğim dakikalardaki o munis halini kaybetmişti artık. ne şu, ne buydu. bir yataktı. içinde yatabildiğim için mesut değildim.
sabahçı kahvelerini kapamadan evvel birkaç tane gece barınma evine şiddetle ihtiyacı olan istanbul şehrinin kışı bazen ne kadar uzun, ne kadar uzun ve bitmez tükenmez bir afettir, bilen bilir.
4.02.2014
yeis
sait faik abasıyanık
akşamüstleri geliyor
tam insanlar işten çıkarken
salkım salkım tramvaylardan
bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor
namussuz, akşamüstleri geliyor
neremden yakalıyor, bilmiyorum
ben tam sevmeye hazırlanırken
on altı yaşındaki sevgilimi
elini elimle tutmak
yirmi dört saatte bir
sıcak bir laf dinlemek isterken
rezil.. tam o saatte geliyor!
7.09.2013
kurtuluş parkı'nda
emrah serbes
kurtuluş parkı'nda yaprak dökümü. hava açık. yıldızlar yere yakın. taş atsak bir ikisini düşürebiliriz. "neden olmaz?" diye soruyorum. "mutsuz oluruz." diyorsun. "herkes mutlu olacak diye bir kural yok, biz de mutsuz olalım."
şunu çok duydum: "falanca yazarı çok seviyordum; ama son yaptıklarından sonra onu bir daha okumayı düşünmüyorum." demek ki dostoyevski'nin zamanında yaşasaydın, kumarbaz diye onu da okumayacaktın. yazarların özel hayatını unutmak lazım. yazarların söylediklerini fazla ciddiye almamak lazım. edebiyat tarihi şahane şeyler yazmış berbat adamlarla dolu.
bir öğretmen arkadaşım var, okullarını depreme dayanıklı hale getirmek için yıkıp yeniden yapacaklarmış. öğrenciler müdürün kapısına dayanmış, "biz yıkalım hocam!" diye. işte okul sevgisi. okul böyle bir yer; orada öğrenilen her şeyi nefret ederek öğrendik. milli eğitim bakanı olsam, bütün iyi yazarları müfredattan çıkarırdım. edebiyat hocası kazma olduktan sonra ders kitabına sait faik koymanın anlamı yok. iyi yazar veli yarısıdır zaten. bir hadise olmadıktan sonra okula gelmesine gerek yoktur.
adalet sağlandığında can sıkıntısı başlar. red kit'in her maceranın sonunda atına atlayıp ufka doğru uzaklaşması bundan. che'nin devrimden sonra küba'dan ayrılması da. modern anlamda adaleti ilk sağlayanlar fransızlar. bu yüzden fransa'nın en büyük ihraç malı can sıkıntısıdır.
pessoa'nın "bilge" tanımı şu: "gerçek bir bilge, içinden öyle bir tavır benimser ki, dışarıdaki olayların üzerindeki etkisi kesin olarak en aza iner." artık böyle bir bilge yok. dış dünya bombardımanından kurtarabileceğimiz bir iç dünyamız kalmadı çünkü. sadece, rahat bırakılma hakları suistimal edilmemesi gereken birkaç eksantrik tip kaldı.
kıyameti büyük bir gümbürtü olarak tasavvur ediyorlar ama bence sonsuz bir sessizlik olmalı. kıyamet, dünyadaki bütün bu şamataya son verecekse eğer bunu ancak sessizliğin ezici gücüyle yapabilir. her şeyi ezebilecek tek güç sessizliktir.
kurtuluş parkı'nda yaprak dökümü. hava açık. yıldızlar yere yakın. taş atsak bir ikisini düşürebiliriz. "neden olmaz?" diye soruyorum. "mutsuz oluruz." diyorsun. "herkes mutlu olacak diye bir kural yok, biz de mutsuz olalım."şunu çok duydum: "falanca yazarı çok seviyordum; ama son yaptıklarından sonra onu bir daha okumayı düşünmüyorum." demek ki dostoyevski'nin zamanında yaşasaydın, kumarbaz diye onu da okumayacaktın. yazarların özel hayatını unutmak lazım. yazarların söylediklerini fazla ciddiye almamak lazım. edebiyat tarihi şahane şeyler yazmış berbat adamlarla dolu.
bir öğretmen arkadaşım var, okullarını depreme dayanıklı hale getirmek için yıkıp yeniden yapacaklarmış. öğrenciler müdürün kapısına dayanmış, "biz yıkalım hocam!" diye. işte okul sevgisi. okul böyle bir yer; orada öğrenilen her şeyi nefret ederek öğrendik. milli eğitim bakanı olsam, bütün iyi yazarları müfredattan çıkarırdım. edebiyat hocası kazma olduktan sonra ders kitabına sait faik koymanın anlamı yok. iyi yazar veli yarısıdır zaten. bir hadise olmadıktan sonra okula gelmesine gerek yoktur.
adalet sağlandığında can sıkıntısı başlar. red kit'in her maceranın sonunda atına atlayıp ufka doğru uzaklaşması bundan. che'nin devrimden sonra küba'dan ayrılması da. modern anlamda adaleti ilk sağlayanlar fransızlar. bu yüzden fransa'nın en büyük ihraç malı can sıkıntısıdır.
pessoa'nın "bilge" tanımı şu: "gerçek bir bilge, içinden öyle bir tavır benimser ki, dışarıdaki olayların üzerindeki etkisi kesin olarak en aza iner." artık böyle bir bilge yok. dış dünya bombardımanından kurtarabileceğimiz bir iç dünyamız kalmadı çünkü. sadece, rahat bırakılma hakları suistimal edilmemesi gereken birkaç eksantrik tip kaldı.
kıyameti büyük bir gümbürtü olarak tasavvur ediyorlar ama bence sonsuz bir sessizlik olmalı. kıyamet, dünyadaki bütün bu şamataya son verecekse eğer bunu ancak sessizliğin ezici gücüyle yapabilir. her şeyi ezebilecek tek güç sessizliktir.
4.10.2012
konuşmalar
nazım hikmet
benim bütün günahım, memleketimi ve milletimi çok, pek çok sevmekten ibarettir.
asıl yaşayanlar, bir emel uğrunda ölebilen bahtiyarlardır. yaşamak yalnız budur. insanla ot arasındaki fark buradadır. ve asıl manasızlık bunu bilmemektir.
sait faik: erkekler değil ama kadınlar muhakkak topraktan çıktı. toprak ana! her mahlukun dişisinde bir topraklık var. biz erkek kısmı güneşin, havanın, suyun çocuklarıyız belki; ama kadınlar muhakkak topraktan.
sanatkar dış dünyayı pasif bir şekilde aksettiren alelade bir ayna değildir.
çağımızın stili, her şeyden önce realisttir. insanın yaşamını, daha kesini alelade insanın, halkın yaşamını yansıttığından realisttir, özlüdür, direkttir, sahte duygusallıktan, abartmadan uzaktır, gayet dinamiktir. o kadar incedir ki, naylon bir çorap gibi, giyildiği zaman yalnız bacağın görünmesini önlemediği gibi, onun güzelliğini de ortaya çıkarır.
şiir sadece bir gereklilik değil, çağdaş toplumumuzun en devrimci ilkelerinden biri; insanı, onun ruhunu ve sonunda insandaki temel değişimleri öğrenmenin en etkin bir aracıdır.
klasik, yeniliğin düşmanı değildir. klasik sanatkar, kendi devrinde yenilikçi olandır, yeniyi getirendir. elbette bu yeniliğin, yılların akışına karşı koyabilmesi gerek. devrinde yeni olmayan hiçbir sanatkar klasik olamamıştır.
sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkar eder.
sanatkar, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. olsun. bazen yanılır. yanılsın. başı aylarca ağrımayan, sinirleri bozulmayan, yanılmayan sanatkar, olduğu yerde sayandır.
sen esirliğim ve hürriyetimsin
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin
sen memleketimsin
sen ela gözlerinde yeşil hareler
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin
sende ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini
sende ben, kumarbaz macerasını keşiflerin
sende uzaklığı
sende ben, imkansızlığı seviyorum
güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine
ve kan ter içinde, aç ve öfkeli
ve bir avcı iştihasıyla etini dişlemek senin
sende ben, imkansızlığı seviyorum
fakat asla ümitsizliği değil
benim bütün günahım, memleketimi ve milletimi çok, pek çok sevmekten ibarettir.asıl yaşayanlar, bir emel uğrunda ölebilen bahtiyarlardır. yaşamak yalnız budur. insanla ot arasındaki fark buradadır. ve asıl manasızlık bunu bilmemektir.
sait faik: erkekler değil ama kadınlar muhakkak topraktan çıktı. toprak ana! her mahlukun dişisinde bir topraklık var. biz erkek kısmı güneşin, havanın, suyun çocuklarıyız belki; ama kadınlar muhakkak topraktan.
sanatkar dış dünyayı pasif bir şekilde aksettiren alelade bir ayna değildir.
çağımızın stili, her şeyden önce realisttir. insanın yaşamını, daha kesini alelade insanın, halkın yaşamını yansıttığından realisttir, özlüdür, direkttir, sahte duygusallıktan, abartmadan uzaktır, gayet dinamiktir. o kadar incedir ki, naylon bir çorap gibi, giyildiği zaman yalnız bacağın görünmesini önlemediği gibi, onun güzelliğini de ortaya çıkarır.
şiir sadece bir gereklilik değil, çağdaş toplumumuzun en devrimci ilkelerinden biri; insanı, onun ruhunu ve sonunda insandaki temel değişimleri öğrenmenin en etkin bir aracıdır.
klasik, yeniliğin düşmanı değildir. klasik sanatkar, kendi devrinde yenilikçi olandır, yeniyi getirendir. elbette bu yeniliğin, yılların akışına karşı koyabilmesi gerek. devrinde yeni olmayan hiçbir sanatkar klasik olamamıştır.
sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkar eder.
sanatkar, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. olsun. bazen yanılır. yanılsın. başı aylarca ağrımayan, sinirleri bozulmayan, yanılmayan sanatkar, olduğu yerde sayandır.
sen esirliğim ve hürriyetimsin
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin
sen memleketimsin
sen ela gözlerinde yeşil hareler
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin
sende ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini
sende ben, kumarbaz macerasını keşiflerin
sende uzaklığı
sende ben, imkansızlığı seviyorum
güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine
ve kan ter içinde, aç ve öfkeli
ve bir avcı iştihasıyla etini dişlemek senin
sende ben, imkansızlığı seviyorum
fakat asla ümitsizliği değil
25.05.2012
pazartesi
sait faik abasıyanık
bir pazartesi günüydü. günler, şu garip günler! uykumuzun içinde saatleri başlayan günler! uyandığımız zaman üçte birini arkada bırakmışızdır başlayan günün, kaldı mı üçte ikisi.. yap bakalım hesabını! hey gidi pazartesi hey! kaldı 16 saatin. 1 saat kavgaya say, 1 saat konuşmaya, 2 saat yürümeye, yarım saat düşünmeye koy, yemeye içmeye de 1 saat, yarım saat el yıkama, aptes bozmaya, yarım saat olduğun yerde kestirmeye, çeyrek saat bilet almaya, tünele, tramvaya, vapura binmeye.. say sayabildiğin kadar. koy bu 10 saatin içine boşlukları doldur bakalım. sevişmeye koyabiliyor musun 10 dakika?
kimine dar, kimine bolsun pazartesi! pazartesi! sanki pazar bir şeymiş gibi de onun bir de yarını, ertesi günü var.
yine çarşamba, yine perşembe, işte cuma! cumartesi.. hele bu ertesiler yok mu ertesiler? bu ertesiler, o kendilerini bir şey sanan insanlara benzerler. sanki devam ediyorlar. sanki bir bayramı, bir oh deyişi, bir sevişmeyi, bir sulhu, bir özgürlüğü, bir oyunu, bir aşkı, bir kardeşliği, bir dudak dudağa, bir anlaşmayı devam ettiriyorlar; yalancılar! pazartesi! yürü geç git! lalettayin bir mart gününün lalettayin bir pazartesisi! gideceksen git! pencereye üç beş damla insanın içini ürperten buz gibi su, mangallı odanın bir isim yazdığım, bir şekil çizdiğim camına buğudan başka güzel ne getirdin?
bir pazartesi günüydü. günler, şu garip günler! uykumuzun içinde saatleri başlayan günler! uyandığımız zaman üçte birini arkada bırakmışızdır başlayan günün, kaldı mı üçte ikisi.. yap bakalım hesabını! hey gidi pazartesi hey! kaldı 16 saatin. 1 saat kavgaya say, 1 saat konuşmaya, 2 saat yürümeye, yarım saat düşünmeye koy, yemeye içmeye de 1 saat, yarım saat el yıkama, aptes bozmaya, yarım saat olduğun yerde kestirmeye, çeyrek saat bilet almaya, tünele, tramvaya, vapura binmeye.. say sayabildiğin kadar. koy bu 10 saatin içine boşlukları doldur bakalım. sevişmeye koyabiliyor musun 10 dakika?kimine dar, kimine bolsun pazartesi! pazartesi! sanki pazar bir şeymiş gibi de onun bir de yarını, ertesi günü var.
yine çarşamba, yine perşembe, işte cuma! cumartesi.. hele bu ertesiler yok mu ertesiler? bu ertesiler, o kendilerini bir şey sanan insanlara benzerler. sanki devam ediyorlar. sanki bir bayramı, bir oh deyişi, bir sevişmeyi, bir sulhu, bir özgürlüğü, bir oyunu, bir aşkı, bir kardeşliği, bir dudak dudağa, bir anlaşmayı devam ettiriyorlar; yalancılar! pazartesi! yürü geç git! lalettayin bir mart gününün lalettayin bir pazartesisi! gideceksen git! pencereye üç beş damla insanın içini ürperten buz gibi su, mangallı odanın bir isim yazdığım, bir şekil çizdiğim camına buğudan başka güzel ne getirdin?
24.05.2012
mektup
sait faik abasıyanık
vapurun dümen yerinde çaldığım ıslık
yağmurlu güvertedeki ürküm
sana yaklaşmaya vesiledir
yoksa canım, seni unutmak için değil
senden sonra ancak anlaşılır
insanoğluna öğretilen yalanlar
senden sonra anlaşılır ancak
boşluğu her şeyin
seninle beraberdir dolu kadehler
şaraplar seninle aziz
cigaralar seninle tüter
ocaklar seninle yanar
yemekler seninle yenir
senden bahis açılmadıkça susmak isterim
senden bahis açmaya vesiledir
kınalıada, vapur, deniz, yunus
şimdiye kadar neden gökyüzü değildi
niye böyle oldu
neden kitapları severdim
bu şehirde ikimiz birden nefes alıyoruz
yoksa neye yarardı bu garip şehir
burada senin doğduğun bana malumdur
yoksa sever miydim minareleri
süleymaniye'yi
sen, gavur olduğun halde
2.12.2011
yeşil peri gecesi
ayfer tunç
bazı zamanlar ertelenemez. bazı hesaplardan vazgeçilemez. bazı defterler kapatılmadan yola devam edilemez.
kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.
"isa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. durmadan aynı soruyu sormaları üzerine 'içinizde kim günahsızca, ilk taşı o atsın!' dedi." (yuhanna)
herakleitos: zaman bir çocuktur, sahilde çakıl taşlarıyla oynar.
yaşamak bir denge meselesidir. birine aşırı bağlanmak dengesizliktir.
vicdan sahiplerinin mağdur ettikleriyle imtihanı çok zorludur.
ruhla bedenin birbirinden ayrılması için ille ölmek gerekmez. insan yaşarken de ruhuyla bedeni birbirinden ayrılabilir. ama asıl sorulması gereken soru, ruhla bedenin ölmeden birbirinden ayrılmasının mümkün olup olmadığı değil, bu ikisinin nasıl olup da tekrar birleşebildiğidir.
kendimden biliyorum: hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. o zaman anlardın işte büyümek neymiş. nasıl acı ve erken bir şeymiş.
umut nasıl ki bir andır, umudu yerle bir eden şey yine bir andır. darmadağın olur her şey, yıkılır dünya.
kalp kalbe karşı değildir; sadece bazı kalpler bazı kalplere karşıdır (o da her zaman değil).
gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor (edip cansever)
şöhret olmak iyidir. herkes seni tanır. sokakta fotoğraf çektirmek isterler. taksiciler para almaz. bakkalda sıra beklemezsin. (bu mudur yani şöhretin nimeti? hiç değilse budur.) istediğine bağırırsın, istediğini kovdurursun (bu iyi işte), istediğini yaparsın; sen şöhretsin. sen şöhret olunca çevrendeki herkes oğul oğul sinek olur. canın sıkıldıkça sinekleri ezersin. ezdin diye için de sızlamaz. sinek olmanın doğası budur dersin. olmasaydın sinek!
ah bu sancı! çaresizliğin sancısı çok fena; nefretin bile belini kırar.
hayatımın baraj sorusu: kemik kırığı mı daha çok acı verir, onur kırığı mı? cevap: kaçıncı kez kırıldığına bağlı. kemik kırığı ile duyulan acı birbiriyle doğru orantılıdır. kırığın şiddeti arttıkça acının şiddeti de artar. onur kırığı ile duyulan acı ise ters orantılıdır. darbe sayısı arttıkça hissedilen acı azalır, hassasiyet tabakası kalınlaşır. onur dumur olur.
karanlıkta yaşayanlar birbirlerini tanır.
öyle ya, kim sevişirdi acıları olmasa
kim bakardı uzağa köpekleri saymazsan
kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum
yeniden doğmak için çıkardığım yangından (edip cansever)
bizde itiraf yoktur. bizde itiraf eden huzur olamaz. bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir. biz itiraf edersek unutamayız. biz oysa unutmak isteriz; olmamış gibi yapmak. biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik.
korku esir alır bizi. ölene kadar. ölünce biter. her şey. inançsızlığın iyi tarafı bu işte. bir tek ölüme inanıyorum ben. ölünce bittiğine göre, yaşanmış olanın da bir anlamı yok.
birinin ölümünü beklemek ölmesinden daha zor.
"aşk hayranlıkla başlar." (sait faik) ama kuru hayranlıkla da aşk gemisi yürümüyor. hayranlık çünkü kelebek ömürlüdür.
aşkın has olanı bir karşılığı olup olmadığıyla ilgilenmez. has aşk, tutulduğu varlıkta bir değeri var mı yok mu umursamaz. has aşk tanrı aşkına benzer. sen tanrıyı çok seversin; ama o herkesi sever; hatta belki seni sevmez.
"i need your lovin' like the sunshine
everybody's gotta learn sometime"
duygular andır, geçer. duyguları yaşarken sanıyoruz ki budur işte her şey. hayat, ölüm, varlık, anlam hepsi bu andır, bu anın içindedir. ama geçiyor. duygu dediğimiz şey, benliğimizin bir yerlerinde belirip kaybolan bir şeyler işte. geliyor, geçiyor; ama çok ağrı yapıyor.
insansak eğer, bir duygudan bir duyguya geçeriz. her birinde sonsuza kadar kalacağımızı sanırız. aşk mı? hiç bitmeyecek ki.. ölüm mü? hiç gelmeyecek ki.. ömür boyunca defalarca doğarız ve ölürüz.
yalnız aşkı vardır aşkı olanın
ve kaybetmek daha güç bulamamaktan (cemal süreya)
efendinin bokuyla bile gururlanmak sadakatin önemli bir göstergesidir.
iktidarlı ilişkilerde kadınca marifetlerin dışında, kadının erkekten daha iyi bildiği hiçbir şey olmamalıdır. olsa bile kadın asla belli etmemelidir. iktidar her yerdedir, her andadır. sözcüğün içinde, anlamın kenarında, doğasında, dilbilgisinin ayrıntısındadır.
uzaklarda aramaya gerek yok; cehennem yeryüzündedir.
emil cioran: nuh'ta geleceği okuma yeteneği olsaydı, kesinlikle gemisini yakardı.
kahramanlar bazen böyle yoksunluklardan doğar işte: yanıp kül oldukları yerden.
cesaret, ancak göstermemiz gerektiğinde imkansız olduğunu anladığımız bir erdemdir.
bazı zamanlar ertelenemez. bazı hesaplardan vazgeçilemez. bazı defterler kapatılmadan yola devam edilemez.kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.
"isa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. durmadan aynı soruyu sormaları üzerine 'içinizde kim günahsızca, ilk taşı o atsın!' dedi." (yuhanna)
herakleitos: zaman bir çocuktur, sahilde çakıl taşlarıyla oynar.
yaşamak bir denge meselesidir. birine aşırı bağlanmak dengesizliktir.
vicdan sahiplerinin mağdur ettikleriyle imtihanı çok zorludur.
ruhla bedenin birbirinden ayrılması için ille ölmek gerekmez. insan yaşarken de ruhuyla bedeni birbirinden ayrılabilir. ama asıl sorulması gereken soru, ruhla bedenin ölmeden birbirinden ayrılmasının mümkün olup olmadığı değil, bu ikisinin nasıl olup da tekrar birleşebildiğidir.
kendimden biliyorum: hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. o zaman anlardın işte büyümek neymiş. nasıl acı ve erken bir şeymiş.
umut nasıl ki bir andır, umudu yerle bir eden şey yine bir andır. darmadağın olur her şey, yıkılır dünya.
kalp kalbe karşı değildir; sadece bazı kalpler bazı kalplere karşıdır (o da her zaman değil).
gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor (edip cansever)
şöhret olmak iyidir. herkes seni tanır. sokakta fotoğraf çektirmek isterler. taksiciler para almaz. bakkalda sıra beklemezsin. (bu mudur yani şöhretin nimeti? hiç değilse budur.) istediğine bağırırsın, istediğini kovdurursun (bu iyi işte), istediğini yaparsın; sen şöhretsin. sen şöhret olunca çevrendeki herkes oğul oğul sinek olur. canın sıkıldıkça sinekleri ezersin. ezdin diye için de sızlamaz. sinek olmanın doğası budur dersin. olmasaydın sinek!
ah bu sancı! çaresizliğin sancısı çok fena; nefretin bile belini kırar.
hayatımın baraj sorusu: kemik kırığı mı daha çok acı verir, onur kırığı mı? cevap: kaçıncı kez kırıldığına bağlı. kemik kırığı ile duyulan acı birbiriyle doğru orantılıdır. kırığın şiddeti arttıkça acının şiddeti de artar. onur kırığı ile duyulan acı ise ters orantılıdır. darbe sayısı arttıkça hissedilen acı azalır, hassasiyet tabakası kalınlaşır. onur dumur olur.
karanlıkta yaşayanlar birbirlerini tanır.
öyle ya, kim sevişirdi acıları olmasa
kim bakardı uzağa köpekleri saymazsan
kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum
yeniden doğmak için çıkardığım yangından (edip cansever)
bizde itiraf yoktur. bizde itiraf eden huzur olamaz. bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir. biz itiraf edersek unutamayız. biz oysa unutmak isteriz; olmamış gibi yapmak. biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik.
korku esir alır bizi. ölene kadar. ölünce biter. her şey. inançsızlığın iyi tarafı bu işte. bir tek ölüme inanıyorum ben. ölünce bittiğine göre, yaşanmış olanın da bir anlamı yok.
birinin ölümünü beklemek ölmesinden daha zor.
"aşk hayranlıkla başlar." (sait faik) ama kuru hayranlıkla da aşk gemisi yürümüyor. hayranlık çünkü kelebek ömürlüdür.
aşkın has olanı bir karşılığı olup olmadığıyla ilgilenmez. has aşk, tutulduğu varlıkta bir değeri var mı yok mu umursamaz. has aşk tanrı aşkına benzer. sen tanrıyı çok seversin; ama o herkesi sever; hatta belki seni sevmez.
"i need your lovin' like the sunshine
everybody's gotta learn sometime"
duygular andır, geçer. duyguları yaşarken sanıyoruz ki budur işte her şey. hayat, ölüm, varlık, anlam hepsi bu andır, bu anın içindedir. ama geçiyor. duygu dediğimiz şey, benliğimizin bir yerlerinde belirip kaybolan bir şeyler işte. geliyor, geçiyor; ama çok ağrı yapıyor.
insansak eğer, bir duygudan bir duyguya geçeriz. her birinde sonsuza kadar kalacağımızı sanırız. aşk mı? hiç bitmeyecek ki.. ölüm mü? hiç gelmeyecek ki.. ömür boyunca defalarca doğarız ve ölürüz.
yalnız aşkı vardır aşkı olanın
ve kaybetmek daha güç bulamamaktan (cemal süreya)
efendinin bokuyla bile gururlanmak sadakatin önemli bir göstergesidir.
iktidarlı ilişkilerde kadınca marifetlerin dışında, kadının erkekten daha iyi bildiği hiçbir şey olmamalıdır. olsa bile kadın asla belli etmemelidir. iktidar her yerdedir, her andadır. sözcüğün içinde, anlamın kenarında, doğasında, dilbilgisinin ayrıntısındadır.
uzaklarda aramaya gerek yok; cehennem yeryüzündedir.
emil cioran: nuh'ta geleceği okuma yeteneği olsaydı, kesinlikle gemisini yakardı.
kahramanlar bazen böyle yoksunluklardan doğar işte: yanıp kül oldukları yerden.
cesaret, ancak göstermemiz gerektiğinde imkansız olduğunu anladığımız bir erdemdir.
Kategori:
.kitap,
.xyz,
ayfer tunç,
cemal süreya,
edip cansever,
emil cioran,
herakleitos,
sait faik
6.11.2011
söz açınca
sait faik abasıyanık
fırtınaları ayağınıza
meltemleri saçınıza yollayacağım
yakamozlar tırmanacak göğsünüze
martılara söyleyeceğim gelsinler
sivriada'nın boz tavşanları
kulağınıza fısıldayacak
sandalsız balıkçılar da gelecek
ay ışığını
martının sırtından alıp
akşamüstlerini
kordela balıklarından
karabataklardan karanlığı
ben alıp getirsem
nisan yağmurları yağmış levend'e
onlar tanıklık etsinler olmazsa
nisan yağmurları tane tane
benden yana konuşacaklar bakın
cümle balıklar
karidesler, pavuryalar, böcekler
ıstakozlar
akdeniz adalarına haber yolladım
sardunya adası benden yana çıkacak
yırtık yelkenler benden yana
benden yana boyası dökülmüş sandallar
medarı maişet, şimşiri hücum, maksut kaptan
ceylanı bahri, denizkızı, bereket motorları benden yana
ama ben, yine de tavşanları
sivriada'nın boz renkli tavşanlarını
kimselere değişmem
onları göndereceğim kulağınıza
fısıldamaya
meremet yapan ermeni kadınları var kumkapı'da
arslan gibi kadınlar
memelerinden sert balıkçılar süt emmiş
ak düşmüş saçlarına erkek yürekleri açılmış
meremet yapan kadınlar
onlara da açtım bu sevdadan
hepsi
marmara
o canım su
sivriada
o yalnızlık, kimsesizlik, balıkçının hürriyet heykeli
dülger balığı
o canavar görünüşlü
uysal balık
o sandallar, o tavşanlar, o motorlar
hepsi hepsi gelecekler
deniz diplerinden yakamozlar
dikenleri batan süngerler
hepsi hepsi gelecekler
benim için konuşmaya, dinlersen
onlara da açtım bu sevdadan
16.09.2010
şimdi sevişme vakti
sait faik abasıyanık
çıplak heykeller yapmalıyım
çırılçıplak heykeller
nefis rüyalarınız için
ey önümden geçen ak sakallı kasketli
yırtık mintanından adaleleri gözüken
dilenci
sana önce
şiirlerin tadını
aşkların tadını
kitaplardan tattırmalıyım
resimlerden duyurmalıyım, resimlerden
şu oğlan çocuğuna bak
fırça sallıyor
kokmuş manifaturacının ayağına
dört yüz bin tekliğinden
on kuruş verecek
seni satmam çocuğum
dört yüz bin tekliğe
ne güzel kaşların var
ne güzel bileklerin
hele ne ellerin var, ne ellerin
söylemeliyim
yok
yok.. meydanlarda bağırmalıyım
güllerin buram buram tüttüğü
anadolu şehri kahvesinde
kiraz mevsiminin
sevişme vakti olduğunu
resimler seyrettirmeli, şiirler okutturmalıyım
baygınlık getiren şiirler
kiraz mevsimi, kiraz
küfelerle dolu pazar
zambaklar geçiriyor bir kadın
bir kadın bir bakraç yoğurt götürüyor
sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
belediye kahvesinde hala o eski, o yalancı
o biçimsiz bizans şarkısı
sana nasıl bulsam nasıl bilsem
nasıl etsem nasıl yapsam da
meydanlarda bağırsam
sokak başlarında sazımı çalsam
anlatsam şu kiraz mevsiminin
para kazanmak mevsimi değil
sevişme vakti olduğunu
bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını
sonra oturup hüngür hüngür ağlasam
boş geçirdiğim, bağırmadığım, sustuğum günlere
mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğunun
oğlu bir şiir okusa
karacaoğlan'dan
orhan veli'den
yunus'tan, yunus'tan










