elsa morante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
elsa morante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.05.2020

faşizm

elsa morante

faşizm sözcüğü yeni bulunmuştur; ama tarih öncesinden kalma, yozlaşmış, son derece üstünkörü; hatta insanımsıların benimsediği sistemden bile daha az gelişmiş bir toplumsal sistemin adıdır. böyle bir sistem, gerçekten, şiddet kullanma olanaklarını elinde bulunduranların, savunmasızlara -millet olsun, sınıf olsun, birey olsun- yüklenmesine, onları ezmesine dayandırılmıştır. aslında daha ilkel insanın ortaya çıkışından beri, dünyanın her yerinde tüm insanlık tarihi boyunca, bunun dışında başka bir sistem yaşayamamıştır. son zamanlarda, bu sistemin aşırı derecede iğrenç, çılgın ve budalaca, kentsoylu yozlaşmasından ileri gelen kimi parlamalarına faşizm veya nazizm adı verilmiştir; ne var ki, sistem olduğu gibi, her zaman ve her yerde geçerlidir. tarihin başlangıcından beri her zaman ve her yerde..

alt tarafı insanlık tarihinin tümü de, az çok örtülü bir faşizm tarihi sayılır. perikles'in yunanistan'ında olsun, sezarlarla papaların roma'sında olsun, hunların bozkırlarında olsun, aztek imparatorluğu'nda olsun, öncülerin amerika'sında olsun, diriliş italya'sında olsun, çarlarla sovyetler'in rusya'sında olsun.. her zaman ve her yerde özgürlerle köleler.. zenginlerle yoksullar.. satın alanlarla satılmışlar.. üsttekilerle alttakiler.. liderler ve sürüler.. kumandanlarla askerler.. sistem hiç değişmez. adı din olsun, tanrısal hak, yücelme, onur, maneviyat, gelecek olsun.. hepsi de takma adlar.. hepsi de maskaralık.. ama endüstri çağıyla bazı maskeler yerinde durmaz olmuştur. sistem dişlerini gösteriyor ve her gün, yığınların etine, gerçek adını ve unvanını dağlıyor. sistemin dilinde, insanlığa, hareketsiz madde anlamına gelen "yığın" adının verilmesi boşuna değildir. işte artık buyuz biz, şu zavallı hizmet ve çile maddesi, bundan bir hamur olursa, yılgın olur, hemen çözülüverir. imha kampları.. işte dünyanın yeni adı bulunmuş bile.. imha endüstrisi.. işte sistemin günümüzdeki gerçek adı! fabrika kapılarına tabela olarak bu adı asmalı.. ve okulların kapılarına ve kiliselerin ve bakanlıkların ve şirketlerin ve gökdelenlerin, neonla.. ve gazetelerin başlıklarına.. ve kitapların önsözlerine.. hatta devrimci denilen metinlere bile.. insan eti istiyorlar!

şu ünlü evrensel, sonsuz, yerleşik sömürü sistemi, özü itibariyle mülkiyetçidir. ister kişinin, ister devletin mülkiyeti olsun.. özü itibariyle ırkçıdır. özü gereği baskılarla, saldırılarla, istifalarla ve çeşitli savaşlarla kendini üretecek, kendini tüketecek, çoğalacaktır. bu kısırdöngüden çıkamaz. ve sistemin sözde "devrimleri" ancak ve ancak sözcüğün astronomik anlamında, yani bir çekim merkezi çevresinde dönen cisimlerin devinimi olarak algılanabilir. bu çekim merkezi hep aynıdır. iktidar. hep tektir: iktidar..

ırkmış, sınıfmış, vatandaşlıkmış, hepsi palavra bunların: iktidarların sahneye koyduğu hokkabazlıklar. o yaftalara ihtiyacı olan, iktidarın ta kendisidir: şu yahudi'dir, zencidir, işçidir, köledir.. başkadır.. bu düşmandır! hepsi de uydurma, asıl düşmanı gizlemek için, yani kendisini, iktidarı! dünyayı çılgınlığa götüren o büyük felaket kendisidir. insan tesadüfen yahudi doğar, tesadüfen zenci, tesadüfen beyaz doğar. ama tesadüfen insan doğmaz!

bilinçte ayrı ayrı bireyler yoktur. ve gerçekte, insanoğullarının biriyle öteki arasında hiçbir fark yoktur. beyazı karası, kızılı sarısı, dişisi erkeği, insan olarak doğmak demek, dünya evriminin en yüksek derecesine ulaşmış olmak demektir. insanın tek gerçek arması budur: bütün öteki armalar, onur payeleri ve rütbeler çirkin birer aldatmacadır, birer hezeyandır; boş laftır, saçmalıktır..

aldatmaca. tam papazlara, faşistlere göre. tanrıya, vatana, özgürlüğe, halka, devrime inançtan söz ederler ve tüm bu inançları palavradan öte bir şey değildir, kendi rahatları için uydurulmuştur, tıpkı madalyalar ve paralar gibi.

hepimiz, hepimizin içinde gizli bir ss var! bir burjuva! bir kapitalist! hatta belki bir piskopos da! karnavala gider gibi madalyalar takınmış, apoletleri saçaklı bir general! hepimizin! burjuvasının da, proleterinin de, anarşistinin de, komünistinin de! herkesin! işte bunun içindir ki mücadelemiz her zaman için, etkisiz bir eylemdir.. bir aldatmacadır.. bir sahte tanıktır.. gerçek devrimden kaçmak ve içimizdeki gericiyi koruyabilmek için sahte devrimler! "kendini kışkırtmalara kaptırma" demek, içimizdeki faşisti yok etmemize yardımcı ol demektir!

ben artık dünyayı beyazlarla siyahlara, faşistlerle komünistlere, zenginlerle yoksullara, almanlarla amerikalılara bölemiyorum.. bu sinsi ve aşağılık aldatmaca çok sürdü artık.. yeter!

20.04.2020

kölelerin dünyası

elsa morante

ileri ülkelerde, endüstrilerin giderek ve dev gibi gelişmesi yayılıyor, en iyi enerjileri emiyor ve bütün güçleri kendilerinde topluyorlar. makineler insanlara hizmet edecek yerde onları kendilerine hizmet ettiriyorlar. endüstrilerde çalışmak ve ürünlerini satın almak, insan topluluğunun temel işlevleri haline geliyor. silah bolluğuna aldatıcı ve pazar gereksinmeleriyle -tüketicilik- hemen modası geçiveren bir tüketim malları bolluğu ekleniyor. biyolojik çevrime yabancı olan yapay ürünler -plastikler- karayı ve denizi, yok edilmesi olanaksız bir çöp deposu haline dönüştürüyor. dünya topraklarının, havayı, suyu ve organizmaları zehirleyen, fabrikalarının içinde zincirlere vurulmuş insanları yok eden, yerleşme bölgelerini kuşatan, mahveden, insanları insanlıktan çıkaran endüstri kanseri durmadan yayılıyor. endüstri güçlerinin emrindeki kol gücü yığınlarının sistemli bir biçimde toplanması için, kitle iletişim araçları -gazeteler, dergiler, radyo, televizyon- yozlaşmış köleleştirici ve aldatıcı bir "kültürün" propagandasını yapmakta kullanılıyorlar. bu kültür, adaleti ve insan yaratıcılığını çürütüyor, var oluşun her tür gerçek nedenini ortadan kaldırıyor, sağlıksız denecek kolektif olayları -şiddet, akıl hastalıkları, uyuşturucu madde alışkanlıkları- zincirinden boşandırıyor. görülmemiş tüketim ve kazanç tutkusuyla, birçok ülke, geçici bir ekonomik patlama dönemine giriyor.

9.09.2015

anarşi

elsa morante

tek gerçek devrim anarşidir! anarşi; bu da hiçbir türden, hiç kimsenin, hiç kimse üstünde hiçbir biçimde iktidar kuramayacağı demektir. her kim devrimden ve onunla birlikte iktidardan söz ederse yalancının biridir! sahtekardır! ve her kim kendisi için olsun, başkası için olsun iktidar arzularsa bir tutucudur; proleter bile doğmuş olsa burjuvadır! evet, burjuvadır; çünkü artık iktidar ve kentsoyluluk birbirinden ayrılamaz! ortak yaşam iyice yerleşmiştir! nerede iktidar varsa orada kentsoyluluk büyür; tıpkı lağımlardaki asalaklar gibi.

günümüzde anarşi, her türlü otoriteye, her türlü iktidara, her türlü devlete saldırı demektir, savaş demektir. geleceğin toplumunda anarşi, herhangi bir otoritenin, herhangi bir iktidarın, herhangi bir devletin yeniden kurulmasına karşı savunma, engelleme olacaktır. cafiero!

anarşist toplulukta para yoktur. toprak herkesin olacak, herkes birlikte çalışacak, ürünlerini de doğa yasasına göre eşit olarak paylaşacak. gerçekten de kazançmış, mülkiyetmiş, hiyerarşiymiş, bunların hepsi de doğa dışı yozlaşmışlıklardır, doğada bunlara yer yoktur. çalışmak da, dinlenmek gibi, bir dostluk bayramıdır. aşk, her tür tutuculuk ve bencillikten özgür, masum bir kendini bırakıştır. çocuklar -hepsi de aşktan doğmuş- o toplumda herkesin çocuklarıdır. gerçekte aldatmacanın veya hep fesat peşinde olan yerleşik toplumun birinci düğümü olan aileler yoktur orada. oysa öteki toplulukta soyadı bilinmez; herkes birbirini adıyla çağırır; unvanlara, rütbelere gelince, orada takma burun veya kağıttan kuyruk takmış kadar gülünç bir etki bırakır. orada duygular içten geldiği gibi açığa vurulur; çünkü karşılıklı doğal davranış, yakınlık duymaktır; iktidarın felaket çılgınlığından kurtulmuş olan duyular da sarhoş edici bir sağlık içerisinde, doğa ile birleşmeye yönelirler. orada tat alma da görme de, işitme de, akıl da, hepsi gerçek birleştirici mutluluğa giden basamaklardır.

anarşi dünyanın onurudur, kutsal addır, yeni tarihin üzerine doğmuş gerçek güneştir; pek yakında, önüne geçilmez devrimdir!

3.05.2014

kentsoylu

elsa morante

anlatırlar ki insan, başlangıçta, cennetin saflığından, bilinç uğruna vazgeçmiş. bu seçim de tarihin deneyiminden, daha doğrusu devrim ile iktidar kuklası arasındaki, sonunda kukla kazanıncaya kadar süren, insanı en aşağı hayvanların bile daha arkasına iten mücadeleden geçmesini gerektiriyormuş. işte şimdi, bu sürece tanık oluyoruz! aslında, yaşayan tüm öteki canlı türleri, hiç olmazsa gerilemediler: ilk gün nerede idiyseler, orada kaldılar, cennette, doğa aleminde! bu arada sadece insanlık geriye gitmiştir! yalnızca tarihsel bilinç derecesinden değil, hayvansal doğasının derecesinden de geriye gitmiştir. biyolojiyi ve tarihi bir kez daha gözden geçirmek yeter. şimdiye kadar hiçbir zaman, hiçbir canlı türü, modern çağda insan toplumunun doğurduğu gibi, doğanın da gerisinde kalan bir canavar doğurmamıştır: kentsoyluluk!

hiç olmazsa, kentsoyluluk öncesi iktidarlar, togalarına bürünmüş, başlarına taç giymiş, tahtlara, mihraplara kurulmuş ya da ata binmiş halde ne denli yozlaşmış olurlarsa olsunlar, gene de belki evrensel bilincin diyelim, gecikmiş bir özlemini duyuyorlardı. bu utançtan -hiç olmazsa kısmen- kurtulmak için, insanlara yaptıklarının -hiç olmazsa kısmen- ceremesini ödemek ya da onlara bir kurtuluş umudu vermek için yaşamı sürdürecek, yararlı bir eser bırakıyorlardı. bir başka deyişle, kokuşmadan önce, parlak bir iz bırakıyorlardı işte. ama kentsoylu iktidar, geçtiği yerlerde, iğrenç bir salyalı izden, yara iltihabından öte bir şey bırakmaz. yapıştığı yerde her türlü canlı maddeyi -hatta her ölü maddeyi bile- çürüğe, kangrenli dokuya dönüştürür, cüzam gibi. bundan utanmaz da! gerçekten utanma da bilincin bir belirtisidir ve kentsoylular, insanın onuru olan bilinci kesip atmışlardır. kendilerini eksiksiz yaratıklar sanırlar; oysaki hepsi de sakattır. en büyük talihsizlikleri de bu inatçı, söz dinlemez bilgisizlikleridir.

doğa, tüm canlıların malıdır; özgür, açık doğmuştur ve onlar doğayı kendi ceplerine sokabilmek için sıkıştırdılar, ezdiler. başkalarının emeğini borsa senetlerine, dünyanın tarlalarını gelire ve insan yaşantısının tüm değerlerini; sanatı, aşkı, dostluğu alınıp cebe atılabilecek mallara dönüştürdüler. devletleri, başkalarının emeğinin ve bilincinin bedelini kendi pis işlerine yatıran faizci bankalarıdır: silah üretimiymiş, pislik üretimiymiş, baskınlarmış, savaşlarmış, adam öldürmeymiş, ırza saldırmaymış, işleri bunlar! ürün fabrikaları kendi çıkarlarının hizmetinde, lanet olası köle kamplarıdır. bütün değerleri sahtedir, sahtelikle yaşarlar. ve başkalarının sırtından geçinirler. ama başkalarının onlara karşı çıkması hala umut edilebilir mi? belki de onlar, geleceğin tarihinin tek malzemesi olarak kalacaklardır. tarihin bilgin hesapçılarının, hatta en iyilerinin bile ne yazık ki yanıldıkları, hesabı şaşırdıkları yer, o en önemli, tersyüz olma noktası, belki de burasıdır. kentsoyluluk hastalığına, bir sınıfın belirtisi olarak teşhis koydular; oysa kentsoylu hastalığı, tarihi yozlaştıran onmak bilmez yaranın en son, cerahatlenmiş kokuşmasıdır. bir veba salgınıdır. ve kentsoyluluk, toprak yakma taktiğini uygular. iktidarı bırakmadan önce tüm toprağı mahvedecek, evrensel bilinci tohumuna varıncaya dek yozlaştıracaktır. böylelikle mutluluk umudu ortadan kalkmıştır! her devrim, daha başından yitirilmiştir!

8.04.2014

ve tarih devam ediyor

elsa morante

dünya, evrensel bilincin tapınağıydı; siz onu bir hırsız yatağına dönüştürdünüz!

"hiçbir insan dilinde, neden öldüğünü bilmeyen kobayları teselli edecek bir sözcük yoktur. "(hiroşima'dan sağ kurtulmuş biri)

tanrı varsayımı yararsızdır.

devlet, zengin ve sözde aydın sınıfların halk yığınları üzerinde kurduğu otorite, egemenlik ve örgütlenmiş güç demektir. devlet, daima bulduğunu garanti eder: bir kısmına, mülkiyet üzerine dayandırılmış özgürlüğü, ötekilerine yoksulluklarının doğal sonucu olan köleliği. bakunın!

özgürlükler verilmez. alınır. kropotkın!

itaati reddetmek giderek daha olağan hale gelecek ve o zaman şimdiki haliyle savaşın da ordunun da anısından başka bir şey kalmayacak. ve bu zamanlar, yakındır. tolstoy!

halk, her zaman ağzına gem vurulması gereken canavardır; ancak sömürgecilikle ve savaşla tedavi edilir ve hukukla kapı dışarı atılır. proudhon!

başka insanlara muhtaç olan insan mutsuzdur.

"çiçekli şapka yaptırdım
'ne zaman giyeceksin?'
büyüyünce giyeceğim
duvaklı şapka yaptırdım
'ne zaman giyeceksin?'
evlenince giyeceğim
iki arabayla gezmeye gideceğim
'günaydın çiftçi kardeş!'
iki bayrakla gezmeye gideceğim
'selam sana, süvari!'
tiriyuli, tiriyula
şeker kaymak karamela"

toplama kampında gaz odası, insana merhamet gösterilen tek yerdir.

gariptir, kimi gözler, apaçık, kim bilir nerede ve ne zaman algılanmış bazı görüntüleri başkalarının okumayı bilemeyeceği ve çok zaman da istemeyeceği silinmez bir yazı gibi taşır dururlar.

liderlerin geçtiği yerde ot bitmez.

güzellik, bizleri cennete inandırmak için bir aldatmacaydı; oysa hepimiz de, daha doğuştan mahkum olduğumuzu biliyoruz. artık bazı aldatmacalara kanmıyoruz. bilmek insanın onurudur.

insanlar, hatta yeryüzünde tek başına bir insan, böylesine bir yaşantıya zorlandığı sürece, özgürlükten ve güzellikten ve devrimden söz etmek, sahteciliktir.

mutsuzluk felciydi bu: ister yorucu, ister tehlikeli olsun, her gerçek eylemde, hareket doğanın bir olgusudur. ama tam bir mutsuzluğun doğaya aykırı düşen, tekdüze, yıpratıcı, sersemletici, karşılıksız gerçekdışılığı önünde, takımyıldızlar bile durakalır.

kimyasal yatıştırıcılar, küçük otellerde kullanılan bazı elektrik lambalarına benzer: ancak zemin kattan üst kata çıkıncaya kadar yanarlar. ama bazen de bakarsınız tam merdivenin ortasındayken sönüverir ve insan orada, karanlıkta, çaresiz sersem gibi kalakalır.

mutluluk bu dünyanın malı değildir.

tanrının insanı yaratmış olduğu da ötekiler gibi masaldır; çünkü tersine, tanrı insandan doğmalıdır.

para, tarihin ilk aldatmacasıdır. bu heriflerin ilk dalaverelerinden biri oldu para; onlar bu para dalaveresiyle canımızı satın aldılar! bütün paralar sahtedir! para karın doyurur mu? onlar en pis şeyleri en pahalıya satarlar. kiloyla satılacak olsa, bir milyon, bir kilo bok etmez.

para olunca meryem ana bile satın alınır. tanrı baba bile.

insana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

bana göre, cennet olmuş, cehennem olmuş, hepsi bir. ben tanrının var olmamasını arzularım. umarım, ötede hiçbir şey yoktur. herhangi bir şey varsa, bana ıstırap verecektir. var olan her şey, ister burada, ister öte yanda, bana ıstırap veriyor: benim varlığım.. başkalarının varlığı.. artık yok olmak istiyorum.

insanın hayatta amacı anlamaktır. devrime doğrudan giden yol, anlamaktır.

tek gerçek tanrı, her şeyin arasındaki benzerlikten tanınır. nereye bakılsa hep tek ve ortak bir iz görülür. böylece benzerlikten benzerliğe, merdivenler boyunca bir tek şeye çıkılır. dindar bir akıl için evren, kanıttan kanıta her şeyin gerçek noktasına vardığı bir gelişimdir. en kesin kanıtlar da, pek tabiidir ki, din adamlarınınkiler değil, tanrısızların kanıtlarıdır. ne kurallarla ne fizikötesiyle tanıklık olmaz. tanrı ya da doğa. dindar biri için tek bir nesne, bir solucan veya bir saman çöpü bile yoktur ki, tanrının varlığını kanıtlamasın.

burada bilincini isyan ettirmeksizin yapabileceğin eylem kalmadı.

25.12.2011

burjuva ailesi

elsa morante

"ben burjuva bir ailede doğdum. babam mühendisti, bir inşaat şirketinde çalışırdı. maaş yüksek. normal zamanlarda oturduğumuz evden başka bir de sayfiyede köşkümüz vardı, kendi malımız, çiftliği bir yarıcı işletirdi -kirada birkaç dairemiz vardı, iyi gelir getiriyordu- tabii otomobil -bir lancia- ayrıca da bankada kim bilir ne hisse senetleri vardı."

böylece mali dökümünü yaptıktan sonra, çok yorulmuş gibi durdu. sonra yeniden sözü sürdürerek, işte orada, aile yuvasında, ta küçüklüğünden beri, kentsoylu hastalığının belirtilerini teşhise başladığını söyledi. bunlar onu giderek daha sarsıyor, isyan ettiriyordu, o derece ki zaman zaman, çocukken, ana babasını görmeye bile dayanamaz, tiksinti nöbetlerine kapılırdı, gene dişlerini gıcırdatarak ekledi: "haksız da değildim."

sonra öne doğru iki büklüm olunca, sesi bir mırıltı kadar hafifledi, masanın tahtasına önemsiz ve saçma sapan bir şeyler fısıldıyormuş gibi alçak sesle ailesini anlatmaya koyuldu. söz gelimi babasının bir sürü, çeşit çeşit saplantısı varmış; hatta çeşit çeşit sesleri varmış, patronlarla konuşurken başka, meslektaşlarla konuşurken başka, işçilerle konuşurken daha başka. babasıyla anası, hiçbir kötü niyetleri olmaksızın hizmetlerinde çalışan kişilere aşağı tabaka derlermiş; onlara karşı alışılmış nazik davranışlarında bile hep bir tür yukarıdan bakma varmış. esasında hep aşağılayıcı olan ve seyrek işledikleri hayırlara, verdikleri sadakalara iyilikseverlik derlermiş. her tür sosyete sahteciliğini de görev diye adlandırırlarmış: yemek çağrılarına karşılık vermek, can sıkıcı bir ziyaret yapmak, şu münasebetle şu ceketi giymek, belirli bir sergide görünmek veya tatsız bir törene katılmak gibi. konuşmalarının ve tartışmalarının konuları aşağı yukarı hep aynıymış. şehir veya aile dedikoduları, oğulların ileride varacakları mesleki başarıları konusunda beslenen umutlar, vazgeçilmez veya fırsat sayılacak satın almalar, mal edinmeler, harcamalar, yükselişler, düşüşler, vazgeçmeler.. ama tesadüfen beethoven'ın 9. senfonisi veya tristan ve isolde ya da sistine kilisesi gibi yüksek konulara değinecek olsalar hemen özel bir yücelmişlik pozu takınırlarmış; sanki böyle yüksek şeyler bile sınıf ayrıcalıklarıymış gibi. otomobilmiş, giysilermiş, ev eşyasıymış, onlara günlük kullanma eşyası değil de bir tür toplumsal düzenin göstergeleri gözüyle bakarlarmış.

ailesinin yaşantısında yapmacık ve kokuşmuş olmayan hiçbir şey yokmuş, hiç: ne davranışları ne sözcükleri ne düşünceleri. gündelik seçimlerinin tümü de en önemsizine varıncaya dek, üstün bir ahlakın kurallarıymışçasına, harfi harfine uyguladıkları, birtakım dar kafalı inançları temel alıyormuş: filanca davet edilmeliymiş; çünkü kontmuş; falanca kahveye girilmezmiş; çünkü aşağı sınıftanmış. ama ahlakın gerçek yasaları karşısındaki şaşkınlıkları, onları alay konusu edebilirmiş. babasına göre, şantiyede çalışanlardan biri, bir kangal bakır tele el koyacak olsa, hırsız demekti; ama biri çıkıp da babasına, o ünlü hisse senetlerinin, işçilerin ücretlerinden çalınmış olduğunu söylese herhalde güler geçer, inanmazdı. silahlı bir soyguncu, zorla evlerine girip zarar verse, adam öldürse, anasıyla babası pek yerinde olarak onu ipe çekilmeye layık aşağılık bir cani olarak göreceklerdi; gel gör ki faşist saldırganlar etiyopya topraklarında bu biçimde davrandıkları zaman, onlara yardıma kalkışılmıştı. kendilerinin rahat yaşadığı bir sistem, onları hiç kuşkulandırmıyordu. tembellikten, politikaya yanaşmıyorlardı; nasıl olsa hükümet, onları her tür sorumluluktan kurtarıyor değil miydi? kördüler, körlerce yargılanan ve başka körlerce güdülen körler; ama farkında değillerdi. kendilerini haklı sayıyorlardı, buna tam bir inançları vardı, bu inancı da kimse kalkıp yalanlamıyordu. babası herkes tarafından pek kibar bir kişi sayılırdı, anası lekesiz bir hanımefendi, kız kardeşi ise iyi yetişmiş bir kızdı. öyleydi de gerçekten, ana babanın yasasına uygun olarak yetiştirilmişti ve onları öylesine doğal biçimde taklit ediyordu ki, zaman olur, kalıtım genlerinin aktardığı ana babanın tıpatıp bir örneği gibi görünürdü gözüne. onların hak bilirlik inançları, kızda da -embriyon halinde bile olsa- yerleşmekteydi. söz gelimi, küçük bir çocuk olduğu halde, yarım yüzyıldır evde çalışan ve yaşı bakımından ninesinin anası olabilecek bir kadına hizmet ettirmek -hatta ayakkabılarını bağlatmak- ona pek olağan görünüyordu. vitrinde gördüğü kareli bir paltoyu aldırmak için -dolapta en azından iki yeni paltosu vardı- ana babasına diretmek ve neden olarak da karelinin moda olduğunu, bütün arkadaşlarının aldığını göstermek, ona hiç de mantıkdışı gelmiyordu. ama bu arkadaşlar arasında, paltosu bile olmayanlar; hatta kışın ayağına giyecek ayakkabısı bile bulunmayanlar varmış, burası önemli değildi: sanki onlar başka bir gezegenin insanlarıydı.

ilk çatışmalarından birini hiçbir zaman unutamamıştı. "10 yaşlarındaydım ya da on bir. babam beni otomobille okula götürürken, yolda, ansızın fren yapmak zorunda kalıyor, birisi kesmiş yolumuzu, meydan okur gibi değil; hatta özür dilercesine. anlaşılan, bir gün önce bir şantiyeden yol verilmiş bir işçiymiş, doğrudan doğruya babamın yüzünden -öyle anlaşılıyor-. nedenini hiç öğrenemedim. henüz yaşlı sayılmaz -40 yaşlarında- ama kaşlarında kırlar var; orta boylu, şişman değil; ama güçlü, öyle ki, daha uzun boylu duruyor. geniş bir yüzü var, sağlam yüz çizgileri, gene de bizim oralılar gibi, çocuksu kalmış. muşamba bir ceket ve bir bere giymiş, kireç lekeleri var, besbelli duvarcı. ağzından her sözüyle birlikte duman çıkıyor -demek ki bu olay kışın geçmiş-. orada öyle durmuş, elini kolunu sallayarak derdini anlatmaya uğraşıyor; hatta babamı yumuşatmak için gülümsemeye bile çabalıyor. ama babam onu konuşturmuyor bile, öfkeden kabarmış, haykırıyor: 'nasıl cüret edersin! tek kelime istemem! bas git işine! hadi! defol!' o anda adamın yüzünden bir titreme geçtiğini görür gibi oldum. bir yandan da içimden kanım küt küt atıyor, önüne geçemediğim şiddetli bir istek duyuyorum: şu adam babama yumruklarıyla, hatta bıçakla saldırsın. ama ne gezer, beriki yolun kıyısına çekiliyor; hatta elini beresine götürüp selam bile veriyor. bu arada babam ise, öfkeyle, onu ezmek pahasına gaza basmış. hala söyleniyor, 'gizlenecek delik aramalıydı! aşağılık herifler! serseri!' diyor. dikkat ediyorum, öfkesinden, çenesiyle yakası arasında kalan eti, kırmızımtırak, adi kıvrımlar yapıyor. oysa sokakta kalakalmış o adamda hiçbir adilik belirtisi görmemiştim. o zaman içime öylesine bir sıkıntı bastı ki lancia'da babamın yanında olmaktansa, darağacına giden idam hükümlüsünün arabasında olmaya razıydım. anladım ki, gerçekte biz, tüm bizim gibi burjuvalar dünyanın aşağılıklarıydık ve yolda kalakalan o adamla benzerleri de soyluları. gerçekte bu adamın yaşında olup kendi yaşıtına boyun eğerek emeğini bir şey karşılığında sunabilen bir kişi ancak soylu bir yaratık, krallara layık onur sahibi biri, her türlü alçaklıktan ve adilikten uzak biri olabilirdi; bunu anladım. hiç unutmam, yolun ondan sonraki bölümünde, şu tanrısal duvarcının öcünü babamdan almak için ağır sıklet halter şampiyonu olmaya karar vermiştim. gün boyu ne babamla ne annemle ne kardeşimle tek kelime konuşmadım, onlardan öylesine nefret ediyordum. öyle sanıyorum ki, oradan başladı işte. artık onları aynı gözle görmüyordum: hep bir mercekle bakıyor gibiydim onlara.. sabit.. şaşmaz.."

31.05.2009

uzun lafın kısası

elsa morante: 
dünya, evrensel bilincin tapınağıydı; siz onu bir hırsız yatağına dönüştürdünüz!

george sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

kemal tahir: insanı aramayan, insanı bilmeyen toplumlarda özenti ile alınan her yeni sosyal müessese, işleri biraz daha karıştırıp berbat etmekten başka bir şeye yaramaz.

irvin yalom: kimsenin seyretmediği bir hayat yaşamaktan kötüsü olamaz.

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

jerome k. jerome: bir kediyi boş laflarla, bir köpeği kandırdığınız gibi kandıramazsınız.

marianne williamson: korkumuzdan kurtulduğumuzda, varlığımız, başkalarını da kendiliğinden özgürleştirir.

platon: oligarşilerde baştakilerden başka hemen herkes dilencidir.

nermi uygur: yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

sophokles: sadık bir dostu reddetmek, kendi kendimizi hayatın en aziz bildiğimiz bir parçasından yoksun bırakmaktır.

ayfer tunç: efendinin bokuyla bile gururlanmak sadakatin önemli bir göstergesidir.

joel bakan: her şeyin ya da herkesin mülk edilebildiği, manipüle edilebildiği ve sömürülebildiği bir dünyada eninde sonunda her şey ve herkes mülk edilecek, manipüle edilecek ve sömürülecektir.

30.04.2009

uzun lafın kısası

adam fawer: 
tüm fikirler deneyimlerden gelir ve bizi tanrı'ya inanmaya itecek hiçbir deneyim yoktur.

michel henry: medya, dokunduğu her şeyi çürütür.

irvin yalom: saf, benimsemeye dayalı, karşılıklı, eşit bir ilişki, ruhu kurtaran bir şeydir ve şifa bulmak için elimizde tuttuğumuz en büyük kudrettir.

manuel scorza: korktuğumuz sürece hep köle olarak kalırız.

marquis de sade: inanç gerçek bir ruh hastalığıdır, ne kadar çabalarsak çabalayalım asla düzelmez; kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar bazılarına.

cevdet kudret: kazanç gökten inmez, bir başkasının kaybından kazanılır.

robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, cesaretimizi yitirmeden başarısız olmayı sürdürmektir.

stefan zweig: yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.

a.l. kennedy: insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.

jean-claude carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.

elsa morante: insanın hayatta amacı anlamaktır. devrime doğrudan giden yol, anlamaktır.

viktor emil frankl: dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın.

31.03.2009

uzun lafın kısası

charles dickens: 
kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.

alain de botton: aşkın en büyük sakıncalarından biri, kısa bir süre için de olsa bizi mutlu etme tehlikesi taşımasıdır.

elsa morante: para olunca meryem ana bile satın alınır. tanrı baba bile.

victor hugo: kocanızdan başka bir adamı mı seviyorsunuz? öyleyse ona gidin. sevmediğiniz kişinin yanında onun fahişesi olursunuz; sevdiğiniz kişiyleyseniz onun karısı olursunuz. cinslerin birleşmesinde yasayı kalp yapar. özgürce sevip düşünün. kalanı tanrıyı ilgilendirir.

juvenalis: fiyatı ne kadar pahalı olursa aldıkları zevk o kadar büyük olur.

pierre schoendoerffer: bir düşler kıyımıdır yaşam; çiğnenmiş, ihanete uğramış, satılmış, bırakılmış, unutulmuş bir düşler mezarlığıdır. ne israf!

nick cave: sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.

yevgeni zamyatin: insanoğlu bir roman gibidir: son sayfaya gelinceye kadar nasıl biteceğini kimse bilemez. yoksa okumaya değmezdi.

spinoza: değerli olan her şey zor olduğu kadar enderdir de.

proudhon: yönetilmek; yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına başüstüne demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmak demektir. 

viktor emil frankl: insanlığımızı gösteren en iyi şey mizahtır.

paulo freire: her gün dünyaya açık ol, düşünmeye hazır ol; söyleneni sadece söylendiği için kabul etmeye hazır olma, okuduğunu yeniden okumaya eğilimli ol. her gün sorgula, sor ve kuşku duy. en gerekli olanı kuşku duymaktır.

31.01.2009

uzun lafın kısası

ayfer tunç: kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.

julian barnes: yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

louis de bernieres: bu lanet olası dünyada biz insanlardan daha aşağılık, daha namussuz bir hayvan yoktur.

elsa morante: insana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

viktor emil frankl: alkol mutsuzluğunuzun ortadan kalkmasını sağlar; ama mutsuzluğun nedeni olduğu gibi kalır.

george sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

mario puzo: bir avukat, evrak çantasıyla, eli silahlı yüz kişinin çalacağından daha fazlasını çalar.

platon: şeyleri oldukları gibi görmek, saf ve anlatılamaz bir mutluluktur.

nazım hikmet: kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

sophokles: son gününü görmeden hiç kimseye mutluluğa ermiş demeyin.

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

3.03.2008

endülüs şalı

elsa morante



lucia'ya

deniz kuşusun sen
yuvasını korkunç kayalıklar üstüne
kara kumlar arasına kuran

bu yabanıl tepeler üstünde ne bitki sapları
ne de sesleri başka ailelerin
yalnızca yıkımın yankıları patlıyor orada, açıklardan
su çevrileri ve çanlı şamandıralar üstünde
ama o, sevecenlik dolu
sevgili yumurtalarını koruyan kıskanç kanatları
altında çıplak ürpertisini dinliyor
öteki yavrularının kanatçıklarının

başkaca bir şey bilmez dingin duyguları onun

oradan
yarın
büyük, beyaz ve yayılmış
kanatlı çocuksu bir sürü
uçuracak cennet ülkelerine doğru