#yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.07.2022

hayata dair

bertrand russell

- mutluluğu yapan ögeler nelerdir sizce?

"dört ögeyi en önemliler sayarım: bunların birincisi sağlıktır belki, ikincisi yoksulluğa düşmeyecek kadar varlık, üçüncüsü yakınlarımızla iyi geçinme, dördüncüsü de işte başarı."

- insan yaşadığı dönemin yaşanabilir olduğunu nasıl bilir?

"özgür kurumlardan anlarsınız. basın özgürlüğü olur, düşünce özgürlüğü olur, propaganda özgürlüğü olur. dilediğinizi okumakta özgür, dilediğiniz dine girip çıkmakta özgür olursunuz."

- genel olarak, hükümetlerin birazcık daha az etkin olmasından yana mısınız?

"kötü işlerin yapıldığı yerde, bu etkinlik ne kadar az olursa o kadar iyidir. insanoğlunun yaradılışı öyledir ki, öyle büyük kötülükler vardır ki, halk onları işlemekte etkinliğe can atar. denebilir ki, insan soyu dünya yüzünden kalkmadıysa, etkinsizlik yüzünden kalkmamıştır. zeki bir katilseniz, etkinsiniz ve bir hayli insan öldürebilirsiniz demektir. budala bir katilseniz, yakalanırsınız, öldüremez olursunuz. ne yazık ki, katiller gittikçe zeki, daha zeki oluyorlar."

- insanlar savaştan hoşlanıyorlar mı sizce?

"eh, birçokları hoşlanıyorlar. insanların birçoğu, yakınlarında olmayan ve kendilerine büyük kötülüğü dokunmayan bir savaştan hoşlanıyorlar. ama savaş kendi yurdunuza girdi mi, pek o kadar hoş olmuyor."

- insanlara savaş fırsatı verilmediği zaman saldırganlık isteklerini nasıl doyurabilirler?

"onların duyduğu aslında saldırganlık değil, serüven ihtiyacıdır. bence insanların serüven sevenlerinin hepsine imkan ölçüsünde serüven fırsatı sağlamaya çalışmak önemli, çok önemlidir. fazla para harcamadan dağlara tırmanma fırsatını bulabilmelisiniz. canı isterse kuzey kutbu'na, güney kutbu'na gidebilmeli insan. serüven için her çeşit fırsatı bulabilmeli."

- herkesin yazdığı müstehcen her şey yayınlanırsa, halkın ilgisini artırmaz mı bunlar?

"bence azaltır. aşağılık, açık saçık posta kartlarına izin verildiğini düşünelim. bence, ilk bir iki yıl bunlar kapış kapış alınır; sonra, herkes kanıksar ve kimse yüzlerine bakmaz olur."

* woodrow wyatt tarafından sorulan sorulara bertrand russell'ın verdiği yanıtlar.

23.04.2022

yol

ece temelkuran

sen bir rota çizmiş olsan da kesinkes, yolun hep bir planı vardır senin hakkında. yolları yolculuk, yola çıkanı yolcu yapan budur. aldanmazsan, kapılmaz ve yanılmazsan varamazsın yolun gideceği yere. yolculuğun gizi budur: kaybetmezsen yolunu bulamazsın aslında.

bir soru'n olmalı mutlaka. o soruyu sormalısın, kimsenin anlamadığı bir dilde konuşan ve hep aynı cümleyi tekrar eden bir derviş gibi döne döne aynı soruyu sormalısın. cevap, başlangıçta tahmin ettiğinden ne kadar uzakta ise gerçeğe o kadar yakındır. sarsılmamışsan, soru'nu kaybetmekten korkmuşsan, hiçbir yere gitmemişsindir aslında.

düzenin bozulmalı. evden çıkmak budur aslında. yolculuk, bir düşmek ve kalkmak meselesidir. eve yaralarla dönülmüyorsa hiç gidilmemiştir.

sadece uzaklardan gelenler bilirler evlerinin kokusunu. yollara, evlerimizi anlamak için çıkılır. fakat yolda bulduğun cevaplar eve geldiğinde, yakalanmış kelebeğin renklerinin sönmesi gibi parça parça dağılır. yola ait cümleler, yazıktır ki hep yolda kalır. onlar, yolun cevaplarıdır. döndüğünde anlatacağın hep biraz renksiz bir hikayedir. cevaplar, suyun altında çok renkli görünen ama sudan çıkarıp kuruduğunda renkleri sönen çakıl taşları gibidir. bu, sana böyle gelir. oysa yeni çocukların yeni yollara çıkması için o çakıl taşlarını getirmek, sözün büyülü suyuyla yeniden ıslatmak, renklerini yeniden canlandırmak gerekir.

göz doyar mı? ne kadar görse, doyar? bazı gözlerin ne görse öğüten bir bakışı vardır; doymaz kapanana kadar. akıl kaç soruyu cevapladığında soru sormaz artık? belki akıl, cevapladıkça çoğaltır soruları. kaç yüz gördüğünde görmüş olursun bütün yüzleri? kaç tanışma sona erdirir şaşırmayı? göğüs ne zaman sonuna kadar dolmuş olur aldığı nefeslerden? son nefesini verdiğinde mi?

bazısı insanların, durulmadan ölür. kimisi yosun tutmaz hiç. dünya ve insanlık, o insanların hayalleriyle iyileşir.

18.02.2022

yolculuk

orhan veli kanık


ne var ki yolculukta
her sefer ağlatır beni
ben ki yalnızım bu dünyada
bir sabah kızıllığında
yola çıkarım uzunköprü'den
yaylının atları şıngır mıngır
arabacım on dört yaşında
dizi dizime değer bir tazenin
çarşaflı ama hafifmeşrep
gönlüm şen olmalı değil mi
nerdee
söyleyin, ne var bu yolculukta

14.01.2021

yolculuk

balzac

karşılaşacağın insanları yargılayabilecek kadar yaşam deneyimin yoksa, yolcu arabalarında konuşmak kadar tehlikeli bir şey yoktur.

yolculuk etmiş olan herkes bilir ki rastlantıyla bir arabada bir araya gelmiş kişiler hemen ilişkiye geçmezler birbirleriyle. ender durumlar bir yana, ancak biraz yol gittikten sonra konuşurlar. bu sessizlik dönemi, bulunulan yere yerleşme kadar karşılıklı incelemeyle de doldurulur. beden kadar ruhlar da dengeli duruma gelme gereksinimindedir.

herkes yol arkadaşlarının gerçek yaşını, mesleğini, kişiliğini kavramış olduğu kanısına vardıktan sonra, en konuşkanı başlar, herkes yolculuğu güzelleştirmek, sıkıntılarını hafifletmek gereksinimini duymuş olduğu için de konuşmaya daha bir sıcaklıkla girişilir.

6.09.2020

yolculuk

ferit edgü: yolcu! bir gün yolunu yitirirsen artık eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine.

v.s. naipaul: yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.

jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

gogol: dünyayı dolaşmak, değişik insanlarla konuşmak canlı bir kitap okumaya benzer, ikinci bir ilim sayılır. göremediğin şeyleri görür; yeni, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşırsın. yabancılarla konuşmak da çok değerli şeyler kazandırır insana.

kiran desai: bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.

ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.

tomris uyar: insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.

joyce carol oates: bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da zamanla bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.

hermann hesse: sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.

jean baudrillard: yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.

31.07.2020

tembellik

nietzsche

pek çok ülkeyi ve ulusu ve birkaç kıtayı görmüş olan bir gezgine, tüm insanlığın ortak özellikleri olarak ne tür nitelikleri keşfettiği sorulduğunda şöyle cevap vermişti: "tembelliğe meyillidirler."

büyük düşünür insanları küçümsediğinde, onun küçümsediği şey onların tembelliğidir; çünkü onların seri halde üretilmiş mallar gibi görünmelerine, kayıtsız, insanca etkileşim ve bilgilendirmeye layık değillermiş gibi görünmelerine yol açan şey tembelliktir.

kitlelerin bir parçası olmak istemeyen insanoğlunun yapması gereken tek şey, içinde bulunduğu rahatlığa son vermektir. ona şöyle seslenen vicdanının sesine kulak versin: "kendin ol! şu anda yaptıklarının, düşündüklerinin, istediklerinin hiçbiri sen değilsin."

17.04.2020

serüven

bertrand russell

kültür bakımından modern dünya umut kırıcı bir tekdüzelik içinde. lüks bir otelde, hangi kıtada olduğunuzu size gösterecek tek işaret bulamazsınız. her tarafta aynı şeyler çıkıyor karşınıza, hoş değil. bu yüzden de zenginler için düzenlenen gezilerde girişilen zahmete değmez. yabancı ülkeleri tanımak için insan yoksul gezmeli. bu bakımdan ulusçuluk yararına söylenecek çok şey var; çünkü sanatta, edebiyatta, dilde vb. çeşitleri koruyor. ama politikada milliyetçilik kötünün kötüsüdür. aksi savunulamaz.

serüven peşinde koşanlara serüven olanağı vermek çok önemlidir. çok para harcamadan dağlara tırmanmanın, kuzey ya da güney kutbuna gidebilmenin yollarını bulmalı. az para ve az zaman ile insanlara gerektiğinde tehlikeli, gençlerin düşlediği türden serüven olanakları sağlanmalı. kutuplara giderler, dağlara tırmanırlar ya da bir gün, olursa, uzayda gezerler. bütün bunlar çok kez savaşlarda harcanan enerjiye kullanım olanağı sağlar.

13.04.2020

yol

halil cibran

dostum, yollar yürümek içindir; fakat şu gerçeği de hiç unutma: yürümekle varılmaz; lakin varanlar yürüyenlerdir.

doğru yol, insanların çoğunun gittiği yol değildir; düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.

dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat arkana bakma. kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de. unutma, yolcu değişir, yol değişir; ama menzil değişmez. yolcuya bakıp yolunu tanıma. yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

"en doğru yol, en dikensiz yoldur." diyenler seni aldatıyorlar. onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.

aldırma; ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır. gerçek aşık olanlarsa dikenini de sever.

"tek doğruyu buldum." değil, "bir doğruyu buldum." de. "ruha giden yolu buldum." değil, "kendi yolumda yürürken ruhu buldum." de.

18.03.2020

senfoni

w. somerset maugham

orkestranın her bir üyesi, kendi küçük enstrümanını çalar. peki ya sence o üye, karmakarışık armonilerin, bambaşka bir ezgiyle yayılışının ne kadarını duyuyordur? o sadece kendi ufak payıyla ilgilenir. ama senfoninin güzel olduğunu bilir, hiç kimse duymasa dahi güzeldir ve o kendi bölümünü çalmaktan mutluluk duyar.

bu, yol ve yolcuyla ilgili. tüm varlıkların üzerinde yürüdüğü sonsuz bir tariktir; ama hiçbir varlık tarafından yaratılmamıştır; çünkü kendisi başlı başına bir varlıktır. hem her şeydir hem de hiçbir şey. her şey oradan yükselir, ona uyum sağlar ve sonunda her şey ona döner. açısız bir kare, kulağın duyamayacağı bir ses, şekli olmayan bir imgedir. engin bir ağ gibidir, deniz kadar geniş örgülerinden hiçbir şeyin geçmesine izin vermez. her şeyin sığındığı bir korunaktır. hiçbir yerdedir, ama pencereden dışarı bakmadan da görülebilir. "istememeyi iste" der öğretisi ve "her şeyi oluruna bırak." mütevazı olan bütünlüğünü korur. eğri doğruya döner. başarısızlık, başarının temelidir ve başarı, başarısızlığın pusuda beklediği yerdir, ama dönüm noktasının nerede olduğunu kim bilebilir ki? şefkatin peşinden koşan, küçük bir çocuğa bile dönüşebilir. nezaket, saldırana zaferi getirir, savunana ise emniyet sağlar. güçlü olan, kendisini yenendir.

25.11.2019

yürümenin felsefesi

frederic gros

"tanrım, soğuk çökünce çayırlara." (arthur rimbaud)

bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.

ruh bedenin gururudur.

hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. hesap ilk bakışta kolaydır: yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

aslında bizi yalnızlığa sürükleyen, çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. sanki hep öyleymişiz gibi.

yalnızlıklar nasıl muhtelifse sessizlikler de muhteliftir.

düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir.

ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

henry david thoreau: bir şeyin maliyeti aslında, ister derhal ister uzun vadede olsun, hayatta neye mal olduğuyla ölçülür.

yoksulun tek zenginliği bedenidir.

hakikat, doğayı en vahşi, en ilkel haliyle tecrübe ettiğimizde ortaya çıkar: rüzgar tenimizi dövdüğünde, güneş başımızı döndürdüğünde, şiddetli fırtınalar bizi savurduğunda.

bir gün bir çeşmede, suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, "diogenes", der, "aldın mı boyunun ölçüsünü?" bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. mutludur; çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.

huzur, korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine konumlandırmaktır.

can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

22.12.2018

yürümek

henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur.

frederic gros: yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.

nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de  söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.

robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.

jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.

2.05.2018

özgür insan

henry david thoreau: aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana.

nietzsche: sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.

frederic gros: sadece toplum içinde öğrenilir kendini yeğlemek. insan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

henry david thoreau: yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir!

jack kerouac: dünya, her şeyin tüketilmesi zorunluluğuna ve tüketme gücüne sahip olmak, buzdolabı, televizyon, araba, belli başlı saç yağları, deodorantlar ve benzeri süprüntüler gibi aslında sahip olmak istemedikleri işe yaramaz hurda yığınlarını satın alma gücüne sahip olmak için çalışmayı reddeden sırt çantalı gezginlerin, dharma serserilerinin buluşma yeri olarak hayal edilmeli.

nietzsche: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.

henry david thoreau: sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana.

epiktetos: bana bakın, evim yok, vatanım yok, servetim yok, hizmetçilerim yok. yerde uyurum. ne karım, ne çocuklarım, ne kafamı sokacak bir barınağım var. sadece toprak, gökyüzü ve bir de eski bir harmani. ee, neyden mahrumum ki ben? keder, korku işliyor mu bana? özgür değil miyim şimdi ben?

5.03.2018

yürümek

frederic gros

yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı. zaruri olanı bir kere kavradınız mı bir daha mahrum kalmazsınız ondan; zira o her yerdedir, herkese aittir ve kimsenin malı değildir.

yürüyerek, kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikayeye sahip olma isteğinden kaçarsınız. biri olmak, herkesin kendinden bahsettiği yüksek sosyete toplantılarında ya da terapi seanslarında iyidir. oysa biri olmak, boynumuza ağır ve aptalca bir kurgu zincirleyen (bizi benlik tasvirimize sadık kalmaya zorlayan) toplumsal bir zorunluluk değil midir? yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız; çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halindeki kadim yaşamdır.

dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı sizi hiçbir şey tutamaz. adımlarınızı kaldırımlar -bin kere geçtiğiniz, hep kürkçü dükkanına varan o yol- yönlendirmez artık. dönemeçler yıldızlar gibi titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla yeniden karşılaşırsınız: baş döndürücüdür özgürlük.

yürümek bir dönüşüm, bir çağrıdır. her şeyi ardımızda bırakmak ve kendimizi arındırmak için yürürüz: dünyanın keşmekeşini, mesuliyet dağını, didinmelerimizi ardımızda bırakırız. unutmak, artık burada olmamak için kara yollarının muazzam sıkıcılığından, orman yollarının monotonluğundan iyisi yoktur. yürüyün, bağlarınızı koparın, terki diyar eyleyin.

yürümek; kiri pası ovulmuş, safrası atılmış, sosyal becerilerden kurtulmuş, kofluklardan ve maskelerden sıyrılmış bir hayat yaşamaktır.

1.08.2017

düş ülkesi

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır. tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, hava yolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır. günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

21.07.2017

güneşe doğru

halil cibran

soyunun, ülkenin ve benliğinin yobazlığından kurtulup biraz bunların üzerine çıkabilseydin, gerçekten tanrısal olurdun.

nasıl huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim? hayır, ruhum yara almadan bu şehri terk etmeliyim. duvarlar arasında acı dolu geçen uzun günler, yalnızlık içinde uzun geceler.. kim acıdan ve yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir? bu caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki, özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki, sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam.

bugün üstümden çıkardığım bir giysi değil, kendi ellerimle yırttığım derim, kabuğum. geride bıraktığım bir düşünce değil, açlık ve susuzlukla tatlandırılmış bir gönül. yine de daha fazla oyalanamam. her şeyi kendine çeken deniz beni de çağırıyor, yola çıkmalıyım. çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek. buradaki her şeyi memnuniyetle yanıma alırdım; ama nasıl? bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz. boşluğu yalnız başına aramalı. ve kartal, tek başına, yuvasını taşımadan güneşe uçmalı.

yüzünü güneşe çevirmiş olanlarınızı, toprak üzerine çizilmiş imajlar durdurabilir mi? eğer rüzgarla yolculuk ediyorsanız, hangi rüzgar gülü yönünüzü çizebilir? eğer boyunduruğunuzu kırarsanız; ama başka birinin hücresinin kapısında değil, hangi kanun sizi sınırlayabilir? ve eğer dans ederseniz; ama başka birinin zincirlerine takılıp sendelemeden, hangi kanun sizi korkutabilir? orpheus halkı; davulun sesini boğabilir, bir lirin tellerini gevşetebilirsiniz; ama bir tarla kuşuna şarkı söylememesi için kim emir verebilir ki?

15.06.2017

ne çabuk!

charles baudelaire

denizin kıyıları belli belirsiz görülebilen kocaman teknesinden, parlak ya da hüzünlü, yüz kez fışkırdı güneş ve kıvılcımlar saçarak ya da ağlamaklı bir yüzle yüz kez daldı akşamın kocaman yunağına. günlerdir gökkubbenin karşı yanını seyredip karşı kıyıların, karşıtlıkların kutsal alfabesini çözüyorduk. yolcular inleyip homurdanıyordu. sanki kara, yaklaştıkça hiç görünmeyecekmiş gibi daha bir çoğaltıyordu acılarını. söylenip duruyorlardı: "ne zaman, ne zaman, dalgalarla sallanıp durmadan, bizden daha yüksek sesle uluyan rüzgar uykumuzu bölmeden rahatça uyuyabileceğiz? bizi taşıyan şu su gibi tuzlu olmayan eti ne zaman yiyebileceğiz? sallanmayan bir koltukta ne zaman sindireceğiz yediklerimizi?"

kimileri de şimdi, evlerini, onları aldatan somurtkan karılarını, cırtlak sesli, yaygaracı çocuklarını özlüyordu. var olmayan bir kara'nın özlemiyle hepsi öylesine şaşkına dönmüşlerdi ki önlerine ot konsa sanırım hayvanlardan daha iştahla yalayıp yutarlardı.

sonunda kara göründü. yaklaşınca baktık ki karşımızda çok güzel, ışıl ışıl topraklar vardı. yaşamın ezgileri, sanki, kopup usul bir uğultuyla bizlere uzanıyor ve her türlü yeşillik yönünden zengin bu kıyılardan fersah fersah, tatlı bir çiçek ve meyve kokusu yayılıyordu.

herkes birden neşelendi, huysuzluktan kurtuldu. tüm kavgalar unutuldu, haksızlıklar bağışlandı, düellolar belleklerden silindi ve düşmanlıklar duman duman uçtular.

üzgün olan yalnız benim, akıl almaz derecede üzgündüm. beni öylesine devce kendine çeken bu denizden, ürkütücü sadeliğinde sonsuzca değişken denizden, yaşamış bütün ruhların, yaşayan ve yaşayacak bütün ruhların yapılarını, ölümlerini ve coşkularını sanki kendi içinde taşıyıp oyunları, davranışları, öfkeleri ve gülücükleriyle yansıtan denizden, tanrısı elinden zorla alınmış bir rahip gibi, büyük bir üzüntüyle ayrılıyordum.

bu eşsiz güzelliğe veda ederken kendimi ölesiye yıkılmış duyumsadım; ve bu yüzdendir ki, dostlarım "çok şükür, geldik!" derken, ben "ne çabuk!" diye haykırmıştım.

gelmiştik ve işte karşımızdaydı kara, gürültüleriyle, tutkularıyla, rahatlıklarıyla, bayramları, törenleriyle, görkemli, nice umutlarla dolu ve bize gizemli bir gül ve misk kokuları gönderen ve yaşam ezgilerinin sevdalı mırıltılarla bize ulaştığı kara.

10.05.2015

otel

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır, tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, havayolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır; günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

4.05.2015

gölge

aslı erdoğan

olgular açık, uyumsuz, kaba. yüksek sesle konuşmaya hevesli. dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle ilgilenenlere bırakıyorum. beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. belli belirsiz, saplantılı. kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin -ya da eskiden öyle denirdi; şimdiyse bir adı yok- peşindeyim. bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. "gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden." hakikat, gölgelerle konuşur.

hedefsiz bir yolculuk bu. yollar, sokaklar, duraklar, nesneler.. keskin gün ışığında çığ gibi eriyen yüz çizgileri, cilalı gülümsemeler, yalanlar.. herkes hoşnut mu kendinden, dünyadan? gaddarlığın önünde diz çökmüş bu dünyadan hoşnut mu gerçekten? yaşama bağlılık dedikleri bu olsa gerek, belki de yalnızca bir alışkanlık ya da refleks. yollar, sokaklar, insan yüzlerinin berisine götüren izler. kesinlikle hedefsiz bir yolculuk bu. çünkü hedef belirlersen, bir tek onu görür ve aslında her şeyi kaçırırsın: bin yaşındaki kökleri, altın parıltılı taşları, ağlayan kayaları, damarları, dehlizleri, karanlık ve anlaşılmaz çağrıları. oysa belki de gerçek öykün tökezlediğin taşta yazılı. eğilip bakmalısın ona, bir aynaya bakar gibi. ancak böyle başlarsın kendi yolculuğuna, dünyanın büyük yollarında. çorak ve ıssız, yabancı topraklarda, hep başkalarına ait topraklarda. yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek. vurulmayı göze almadan kimse firar edemez. ama kim bir mahkumdan daha iyi tanıyabilir ki zamanı?

ne yazık ki, klişelere karşı çıkışlar bile kendine ayrılan raflara yerleştirilmiş, klişeleşmiş. neye, ne şekilde, ne kadar muhalif olacağınız, neye el sürüp neye diş geçirebileceğiniz.. o altın diliniz, ne denli altın, ne denli sivri olursa olsun, hangi tanrılara tapıp hangi şeytanları lanetleyeceğini iyi biliyorsa, -isterse bir tek kendi 'cemaatimizinkiler' olsun- uslu çocukluktan kurtulamazsınız.

13.07.2014

yolcu

balzac

karşılaşacağın insanları yargılayabilecek kadar yaşam deneyimin yoksa, yolcu arabalarında konuşmak kadar tehlikeli bir şey yoktur.

yolculuk etmiş olan herkes bilir ki rastlantıyla bir arabada bir araya gelmiş kişiler hemen ilişkiye geçmezler birbirleriyle. ender durumlar bir yana, ancak biraz yol gittikten sonra konuşurlar. bu sessizlik dönemi, bulunulan yere yerleşme kadar karşılıklı incelemeyle de doldurulur. beden kadar ruhlar da dengeli duruma gelme gereksinimindedir.

herkes yol arkadaşlarının gerçek yaşını, mesleğini, kişiliğini kavramış olduğu kanısına vardıktan sonra, en konuşkanı başlar, herkes yolculuğu güzelleştirmek, sıkıntılarını hafifletmek gereksinimini duymuş olduğu için de konuşmaya daha bir sıcaklıkla girişilir.

3.11.2013

yolculuk

tahsin yücel

hiç başıma gelmemişti böylesi; kısa pantolonu, bol resimli atletiyle geçip yanıma oturdu, sol kalçasının sol yanı koltuğumun en az üçte birini kaplayıverdi. bu da kaçınılmaz bir şey; eni benimkinin iki katı. ama adam oylumlunun da dışına taşıyor, bacaklarını açıp sol ayağını iki ayağımın arasına yerleştirdi; bir de, bu sıcak bodrum akşamında, oturur oturmaz çarşaf gibi açtığı sabah'ının sayfalarını çevirirken, dirseğini ikide bir koluma, göğsüme, başıma çakıyor. patladım patlayacağım, etkili bir söz arıyorum, buluyorum da; ama adamda öyle küresel bir surat var ki, etkilenmeyeceği kesin. çevreme bakıyorum, her yer dolu; kaptana bakıyorum, bir yandan otobüsü uçururken bir yandan da yanındakilerle şen bir söyleşiye dalmış, kahkahalar atıyor. "anlaşıldı, istanbul'a dek katlanacağım bu işkenceye!" diyorum içimden. ama beterin beteri de var: gazeteyi bırakıp uyuyunca, komşum iyice kaykılıp üstüme yaslandı. koltuğumun arkalığını öne, arkaya çekiyorum; hiçbir şey değişmiyor. ben böyle kıvranırken, önümde saçları altın sarısı iki güzleklemiş bayan, saç tarıyor, ruj yeniliyor, kokakola içiyor, ingilizce patlatıyor, sık sık görevliyi çağırıp bir şeyler istiyor. umursamazlıkları işkencemi iki katına çıkarıyor, durumumun olası izleyicileriyle göz göze gelmeyeyim diye uzun süre gözlerimi yumuyorum; sol omzuma çarpılınca açıyorum ancak. kaptan çarpmış. direnme içgüdüsüyle, bir şaka geliyor usuma:

"hayrola! araba kendi kendine mi gidiyor?" diyorum.

"yok, amca, olur mu öyle şey, arkadaş kullanıyor" diyor. sonra birden durup başını sallıyor; şakayı geç anladı; ya kendi kendine kızıyor ya bana. bana kızdığını düşünmek hoşuma gidiyor. ama, kimbilir kaç saat sonra, arkadaşını indirip yeniden direksiyona geçince, dost dost gülümseyerek sağ yanındaki tek koltuğu gösteriyor bana: "abi, gel, şöyle otur istersen; söyleşe söyleşe gideriz" diyor.

bana kızdığını ummuştum; oysa hem "amca"yı "abi"ye çevirdi hem de beni işkenceden kurtarmak istiyor. dirsekliği indirerek şişeden mantar çeker gibi çekip çıkarıyorum gövdemi. insan değil miyiz, kaptanın yanına kurulur kurulmaz şımarıyorum:

"sizin şirket 13 numaranın parasını bana vermeli" diyorum.

"o niye, abi?"

"yolcusunu ben taşıyorum."

içtenlikle gülüyor:

"doğrusun, abi" diyor, "öyle bir ayının yanına düşmüşün ki, beş erol günaydın seslendiremez."

"hayır, erol günaydın seslendirir" diyorum. "erol günaydın dünyanın tüm yaratıklarını seslendirir; en sessizlerini bile, tırtılı, balığı bile."

"ağzına sağlık, abi" deyip yola dikiyor gözlerini, bir kamyonu geçiyor, bir kamyonu daha geçiyor, bir an benden yana dönüp gülümsüyor, alan değiştirmemize zaman kalmadan, "abi, tansu çiller'i nasıl buluyorsun?" diye soruyor.

"tipim değil" diyorum.

"renk sorunu" diyor incelikle.

sonra muavine bize birer "neskahve" getirmesini söylüyor; sonra, erol günaydın'a taş çıkartmak istercesine, süleyman demirel'den başlayarak, bir sürü politikacının öykünüsünü çıkarmaya girişiyor; el ve yüz devinilerini de, heceleri vurgulamalarını da, söylemlerinin biçemini ve içeriğini de bayağı güzel yansıtıyor. hepsini de yakından izlediği belli. gülüyorum, 13 numaranın şişmanını çoktan unuttum.

"peki, koalisyona ne diyorsun?" diye soruyorum. "daha çok sürer mi?"

"sürer abi, sürer" diyor. "seninkiler öyle kıyak bir sağırlar diyaloğu kurmuşlar ki, seçim olmasa, kıyamete kadar sürer."

gözlemini kendisinin de çok beğendiği gerine gerine geriye yaslanmasından belli. ama, yaslanınca, aynada bir ışık görüyor, yerde uyuklayan muavini uyandırıyor:

"bak bakalım, gönül yazar'lar gene ne istiyor?"

"neden gönül yazar diyorsun ki?" diye soruyorum.

"abi, daha ne diyeyim istiyorsun?" diyor. "hülya avşar mı diyeyim?"

muavin geri dönüyor bu sırada, gönül yazar'ların marlboro paketini istediklerini söylüyor.

"benim marlboro paketimi mi?"

"senin marlboro paketini."

kaptan direksiyonu bırakıp kollarını havaya kaldırıyor:

"otobüsü kuruttular, sıra bana geldi!" diyor; ama çıkarıp veriyor marlboro paketini. "abi, insan şu otobüste öyle tiplerle karşılaşıyor ki!" diye ekliyor.

sonra karşılaştığı tipleri anlatmaya başlıyor bana. hepsi de ilginç gerçekten; inanılamayacak kadar ilginç. yazık ki, gözkapaklarım çok ağırlaştı, işitiyorum ama izleyemiyorum, gözlerim kendiliğinden kapanıyor.

bir de bakıyorum ki, gelmişiz! kaptan kollarını açmış, tepemde dikiliyor. kalkıyorum, kucaklaşıp öpüşüyoruz.

"teşekkür ederim, çok teşekkür ederim" diyorum.

"ayıp ettin amca" diyor, "yaşlılara yardımcı olmak görevimiz."

gel de gülme!

"yani ödeştik mi?" diye soruyorum.

"sayılır" diyor, "bizim meslekte ne borç bırakacaksın ne alacak."