diderot: insanlık dışı "tanrı" kelimesini ilk kullanan adamın, hemen o anda yok edilmesi gerekirdi.
jeremy konopka: her dindar insanın beyninde tanrı şeklinde bir boşluk vardır.
larry cohen: size tanrı'nın ne düşündüğünü söylemeye başlayan biri, vakit kaybetmeksizin bir yerlere kapatılmalıdır.
anne lamott: tanrı sizin nefret ettiğiniz tüm insanlardan nefret ettiğine göre, onu kendi suretinizde yarattığınızdan emin olabilirsiniz.
mihail bakunin: ilk ayaklanma dinin mutlak tiranlığına, tanrı'nın siluetine karşı gerçekleşmiştir. cennette bir efendimiz olduğu sürece dünyada köle olmaya mahkumuz.
woody allen: var olmayan yalnızca tanrı değil; hafta sonları tesisatçı bulmaya çalışın da görün.
nanrei kobori: tanrı insanın bir icadıdır. bu yüzden tanrı'nın doğası yüzeysel bir gizemdir. gerçek gizem insanın doğasında yatar.
bill maher: eğer tanrı dünyadaki tüm insanlar arasında george bush'u seçtiyse ne kadar iyi olabilir ki?
nietzsche: biz düşünenler için tanrı iğrenç bir yanıt, bir nezaketsizlik örneğidir; bize getirilen iğrenç bir yasaklamadır: "düşünmeyeceksin!"
terry pratchett: her istediğiniz şeyi veren bir tanrı ne işe yarar? önemli olan umuttur. insanlara bugün reçel verirseniz sadece oturup onu yerler. yarın reçel verirseniz bu, onların sonsuza dek size bağlı kalmalarını sağlar.
woody allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
woody allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2.07.2022
tanrı
Kategori:
.kolaj,
#din,
anne lamott,
bill maher,
diderot,
jeremy konopka,
larry cohen,
mihail bakunin,
nanrei kobori,
nietzsche,
terry pratchett,
woody allen
25.12.2020
gerçek sorun
woody allen
şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?
bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.
çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri?
insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."
sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.
şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.
çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri?
insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."
sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.
3.09.2019
mutluluğun peşinde
yuval noah harari
sanatsal yaratıcılığımız, politik bağlılıklarımız ya da dindarlığımızın büyük bir kısmı esasen ölüm korkusuyla beslenir.
ölüm korkusu üzerinden müthiş bir kariyer çizen woody allen, "beyaz perdede sonsuza kadar yaşamayı diliyor musunuz?" sorusuna, "evimde yaşayabilmeyi tercih ederim." diyerek cevap verir ve ekler: "çalışmalarımla değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum."
ebedi zaferler, milliyetçi anma törenleri ya da cennet hayalleri, allen gibi aslında ölmek istemeyen insanlar için oldukça zayıf alternatiflerdir. insanlar bir kere gerçekten ölümden kaçabileceklerine inanırlarsa -iyi ya da kötü sebeplerle- onların yaşama arzuları sanat, ideoloji ve dinlerin yükünden kurtularak ve karşısına çıkanı önüne katarak bir çığ gibi büyüyecektir.
insan en yüce değer olarak hayattan ziyade mutluluğu yüceltmiştir. antik yunan düşünürü epikuros, tanrılara tapınmanın zaman kaybı olduğunu, ölümden sonrasının olmadığını ve mutluluğun hayatın tek gerçek amacı olduğunu savunur.
kişi başına düşen gsmh 20. yüzyılda ulusal başarıları değerlendirmek için kullanılan en önemli kıstas kabul edildi. bu açıdan bakıldığında, her vatandaşı ortalama 56 bin doların üzerinde mal ve hizmet üreten singapur, vatandaşları sadece 14 bin dolar üretebilen kosta rika'dan daha başarılı bir ülkedir. ancak bugünün düşünürleri, siyasetçileri, hatta ekonomistleri bile gsmh kıstasını gsym ile yani gayri safi yurt içi mutlulukla desteklemek, hatta değiştirmek istiyorlar. sonuçta insanlar üretmek değil mutlu olmak istiyorlar. üretim, mutluluğun maddi temeli olduğu için önemlidir. ancak üretim amaç değil sadece bir araçtır. art arda gelen anketler kosta rikalıların hayat memnuniyetinin singapurlulardan çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. peki siz çok üreten mutsuz bir singapurlu mu, yoksa az üreten mutlu bir kosta rikalı mı olmak istersiniz?
bu mantık 21. yüzyılın ikinci temel hedefi olarak insanoğlunu mutluluğa ulaşmaya yönlendiriyor ve mutluluk hedefi ilk bakışta oldukça basit bir proje gibi duruyor. kıtlık, salgın ve savaşlar sona erdiyse, insanlık daha önce eşi benzeri görülmemiş bir refah ve barış dönemine girdiyse, beklenen yaşam süresi hızla yükseliyorsa insanlar bunlarla mutlu olmalılar değil mi? hayır.
epikuros hayatın tek gerçek amacı olarak mutluluğu tanımlarken takipçilerini mutluluğa ulaşmanın çok zor bir uğraş olduğu konusunda uyarır. maddi kazançların tatmini uzun soluklu değildir. öyle ki para, ün ve keyif peşinde körlemesine koşmak bizi sadece daha da aciz kılacaktır. örneğin epikuros ölçülü yemeyi ve içmeyi, cinsel dürtülere gem vurmayı salık verir. derin bir dostluk uzun vadede çılgın eğlencelerden daha fazla mutlu edecektir. epikuros yapılması ve sakınılması gerekenlerin kapsamlı bir etik haritasını oluşturarak mutluluğa giden güvenilmez patikada insanlara yol gösterici olmaya çalışmıştır.
epikuros'un bir bildiği var, bu açık. mutlu olmak hiç de kolay değil. geçtiğimiz yıllarda edindiğimiz benzeri görülmemiş kazanımlarımıza rağmen, günümüzdeki insanların mazide kalmış atalarından hatırı sayılır derecede daha mutlu olduğunu söylememiz pek de mümkün değil. hatta yüksek refah, güven ve huzura rağmen gelişmiş dünyadaki intihar oranlarının geleneksel toplumlara kıyasla çok daha yüksek olması da bu görüşü destekler.
peru, guetamala, filipinler ve arnavutluk gibi yoksulluk ve siyasi istikrarsızlıktan mustarip, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 100 bin insanda bir kişi intihar etmektedir. isviçre, fransa, japonya ve yeni zelanda gibi varlıklı ve huzurlu ülkelerdeyse bu oran 100 bin insanda yirmi beştir. 1985'te birçok güney koreli yoksul, eğitimsizdi ve geleneklere tabi olarak otoriter bir diktatörlüğün altında sürdürüyordu yaşamını. bugün güney kore öncü bir ekonomik güç, vatandaşları dünyanın en eğitimli insanları arasında ve göreceli olarak liberal demokratik bir yönetimin altında istikrarlı bir gidişatın keyfini sürüyor. ne var ki 1985'te her 100 binde yaklaşık dokuz güney koreli kendini öldürürken, bugün bu oran üçe katlanarak 100 binde otuza kadar yükseldi.
orta çağ'da aç bir köylüyü memnun etmek için bir parça ekmek yeterliydi. peki sıkılmış, yüksek maaşlı, fazla kilolu bir mühendisin keyfini nasıl yerine getirebilirsiniz?
psikolojik açıdan mutluluk nesnel şartlardan çok beklentilere dayanır. mutlu ve esenlik içinde bir düzeni yöneterek memnun olamayız. aksine, gerçeklik, beklentilerimizle buluştuğunda tatmin oluruz. kötü olansa şartlar iyileştikçe beklentilerin balon gibi şişmesidir.
insan türünün geçtiğimiz yıllarda yaşadığı şartlardaki belirleyici iyileşmeler, biraz daha kanaatkâr bir tavır yerine daha büyük beklentilere dönüştü. bu konuda önlemler almazsak gelecekteki kazanımlarımız bizi her zamankinden daha da doyumsuz hale getirecek.
biyolojik olarak hem beklentilerimiz hem de mutluluğumuz ekonomik, sosyal ya da politik koşullarla değil biyokimyamızla belirlenir. epikuros'a göre haz aldığımız ve acı çekmediğimiz sürece mutluyuzdur.
doğanın insana hükmeden iki efendisi olduğu fikrini jeremy bentham da sürdürür; yaptığımız, söylediğimiz ve düşündüğümüz her şeyi haz ve acı belirler. bentham'ın halefi john stuart mill mutluluğun acının yokluğu olduğunu ve hazdan başka bir şey olmadığını söyler; haz ve acının ötesinde iyi ya da kötü yoktur. iyi ve kötüyü tanrı'nın kelamı ya da milli çıkarlar gibi başka yerlerde bulmaya çalışan herkes sizi ve muhtemelen kendini de kandırmaktadır.
biyokimyasal sistemimiz nesiller boyunca mutluluğumuzu değil, sağ kalma ve üreme ihtimalimizi artıracak şekilde evrildi. biyokimyasal sistemimiz, sağ kalmaya ve üremeye yardımcı olan davranışları haz veren duygularla ödüllendirir. bunlar sadece geçici hilelerdir. açlık hissinden kurtulmak ve keyifli orgazmların tadını çıkarmak, yemek ve eş bulmayı gerektirdiği için mücadele ederiz. ancak haz veren duygular ve keyifli orgazmlar çok uzun sürmez, o anları tekrar yaşamak istiyorsak dışarı çıkıp daha fazla yemek ve eş aramamız gerekir.
insanlar unutmak için alkol, huzurlu hissetmek için kenevir, dinç ve öz güvenli hissetmek için kokain ve metamfetaminler tüketiyor; kendinden geçmek için ecstasy, beatles şarkısı "lucy in the sky with diamonds" misali elmaslar eşliğinde bulutların üzerinde hissetmek içinse lsd kullanıyor.
her gün milyonlarca insan akıllı telefonlarının hayatlarını biraz daha kontrol etmesine izin veriyor ve daha etkin antidepresanlara başlıyor.
zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp çabucak kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?
sanatsal yaratıcılığımız, politik bağlılıklarımız ya da dindarlığımızın büyük bir kısmı esasen ölüm korkusuyla beslenir.ölüm korkusu üzerinden müthiş bir kariyer çizen woody allen, "beyaz perdede sonsuza kadar yaşamayı diliyor musunuz?" sorusuna, "evimde yaşayabilmeyi tercih ederim." diyerek cevap verir ve ekler: "çalışmalarımla değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum."
ebedi zaferler, milliyetçi anma törenleri ya da cennet hayalleri, allen gibi aslında ölmek istemeyen insanlar için oldukça zayıf alternatiflerdir. insanlar bir kere gerçekten ölümden kaçabileceklerine inanırlarsa -iyi ya da kötü sebeplerle- onların yaşama arzuları sanat, ideoloji ve dinlerin yükünden kurtularak ve karşısına çıkanı önüne katarak bir çığ gibi büyüyecektir.
insan en yüce değer olarak hayattan ziyade mutluluğu yüceltmiştir. antik yunan düşünürü epikuros, tanrılara tapınmanın zaman kaybı olduğunu, ölümden sonrasının olmadığını ve mutluluğun hayatın tek gerçek amacı olduğunu savunur.
kişi başına düşen gsmh 20. yüzyılda ulusal başarıları değerlendirmek için kullanılan en önemli kıstas kabul edildi. bu açıdan bakıldığında, her vatandaşı ortalama 56 bin doların üzerinde mal ve hizmet üreten singapur, vatandaşları sadece 14 bin dolar üretebilen kosta rika'dan daha başarılı bir ülkedir. ancak bugünün düşünürleri, siyasetçileri, hatta ekonomistleri bile gsmh kıstasını gsym ile yani gayri safi yurt içi mutlulukla desteklemek, hatta değiştirmek istiyorlar. sonuçta insanlar üretmek değil mutlu olmak istiyorlar. üretim, mutluluğun maddi temeli olduğu için önemlidir. ancak üretim amaç değil sadece bir araçtır. art arda gelen anketler kosta rikalıların hayat memnuniyetinin singapurlulardan çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. peki siz çok üreten mutsuz bir singapurlu mu, yoksa az üreten mutlu bir kosta rikalı mı olmak istersiniz?
bu mantık 21. yüzyılın ikinci temel hedefi olarak insanoğlunu mutluluğa ulaşmaya yönlendiriyor ve mutluluk hedefi ilk bakışta oldukça basit bir proje gibi duruyor. kıtlık, salgın ve savaşlar sona erdiyse, insanlık daha önce eşi benzeri görülmemiş bir refah ve barış dönemine girdiyse, beklenen yaşam süresi hızla yükseliyorsa insanlar bunlarla mutlu olmalılar değil mi? hayır.
epikuros hayatın tek gerçek amacı olarak mutluluğu tanımlarken takipçilerini mutluluğa ulaşmanın çok zor bir uğraş olduğu konusunda uyarır. maddi kazançların tatmini uzun soluklu değildir. öyle ki para, ün ve keyif peşinde körlemesine koşmak bizi sadece daha da aciz kılacaktır. örneğin epikuros ölçülü yemeyi ve içmeyi, cinsel dürtülere gem vurmayı salık verir. derin bir dostluk uzun vadede çılgın eğlencelerden daha fazla mutlu edecektir. epikuros yapılması ve sakınılması gerekenlerin kapsamlı bir etik haritasını oluşturarak mutluluğa giden güvenilmez patikada insanlara yol gösterici olmaya çalışmıştır.
epikuros'un bir bildiği var, bu açık. mutlu olmak hiç de kolay değil. geçtiğimiz yıllarda edindiğimiz benzeri görülmemiş kazanımlarımıza rağmen, günümüzdeki insanların mazide kalmış atalarından hatırı sayılır derecede daha mutlu olduğunu söylememiz pek de mümkün değil. hatta yüksek refah, güven ve huzura rağmen gelişmiş dünyadaki intihar oranlarının geleneksel toplumlara kıyasla çok daha yüksek olması da bu görüşü destekler.
peru, guetamala, filipinler ve arnavutluk gibi yoksulluk ve siyasi istikrarsızlıktan mustarip, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 100 bin insanda bir kişi intihar etmektedir. isviçre, fransa, japonya ve yeni zelanda gibi varlıklı ve huzurlu ülkelerdeyse bu oran 100 bin insanda yirmi beştir. 1985'te birçok güney koreli yoksul, eğitimsizdi ve geleneklere tabi olarak otoriter bir diktatörlüğün altında sürdürüyordu yaşamını. bugün güney kore öncü bir ekonomik güç, vatandaşları dünyanın en eğitimli insanları arasında ve göreceli olarak liberal demokratik bir yönetimin altında istikrarlı bir gidişatın keyfini sürüyor. ne var ki 1985'te her 100 binde yaklaşık dokuz güney koreli kendini öldürürken, bugün bu oran üçe katlanarak 100 binde otuza kadar yükseldi.
orta çağ'da aç bir köylüyü memnun etmek için bir parça ekmek yeterliydi. peki sıkılmış, yüksek maaşlı, fazla kilolu bir mühendisin keyfini nasıl yerine getirebilirsiniz?
psikolojik açıdan mutluluk nesnel şartlardan çok beklentilere dayanır. mutlu ve esenlik içinde bir düzeni yöneterek memnun olamayız. aksine, gerçeklik, beklentilerimizle buluştuğunda tatmin oluruz. kötü olansa şartlar iyileştikçe beklentilerin balon gibi şişmesidir.
insan türünün geçtiğimiz yıllarda yaşadığı şartlardaki belirleyici iyileşmeler, biraz daha kanaatkâr bir tavır yerine daha büyük beklentilere dönüştü. bu konuda önlemler almazsak gelecekteki kazanımlarımız bizi her zamankinden daha da doyumsuz hale getirecek.
biyolojik olarak hem beklentilerimiz hem de mutluluğumuz ekonomik, sosyal ya da politik koşullarla değil biyokimyamızla belirlenir. epikuros'a göre haz aldığımız ve acı çekmediğimiz sürece mutluyuzdur.
doğanın insana hükmeden iki efendisi olduğu fikrini jeremy bentham da sürdürür; yaptığımız, söylediğimiz ve düşündüğümüz her şeyi haz ve acı belirler. bentham'ın halefi john stuart mill mutluluğun acının yokluğu olduğunu ve hazdan başka bir şey olmadığını söyler; haz ve acının ötesinde iyi ya da kötü yoktur. iyi ve kötüyü tanrı'nın kelamı ya da milli çıkarlar gibi başka yerlerde bulmaya çalışan herkes sizi ve muhtemelen kendini de kandırmaktadır.
biyokimyasal sistemimiz nesiller boyunca mutluluğumuzu değil, sağ kalma ve üreme ihtimalimizi artıracak şekilde evrildi. biyokimyasal sistemimiz, sağ kalmaya ve üremeye yardımcı olan davranışları haz veren duygularla ödüllendirir. bunlar sadece geçici hilelerdir. açlık hissinden kurtulmak ve keyifli orgazmların tadını çıkarmak, yemek ve eş bulmayı gerektirdiği için mücadele ederiz. ancak haz veren duygular ve keyifli orgazmlar çok uzun sürmez, o anları tekrar yaşamak istiyorsak dışarı çıkıp daha fazla yemek ve eş aramamız gerekir.
insanlar unutmak için alkol, huzurlu hissetmek için kenevir, dinç ve öz güvenli hissetmek için kokain ve metamfetaminler tüketiyor; kendinden geçmek için ecstasy, beatles şarkısı "lucy in the sky with diamonds" misali elmaslar eşliğinde bulutların üzerinde hissetmek içinse lsd kullanıyor.
her gün milyonlarca insan akıllı telefonlarının hayatlarını biraz daha kontrol etmesine izin veriyor ve daha etkin antidepresanlara başlıyor.
zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp çabucak kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?
Kategori:
.monolog,
#mutluluk,
#uygarlık,
epikuros,
jeremy bentham,
john stuart mill,
woody allen,
yuval noah harari
31.10.2018
uzun lafın kısası
patti smith: dikkat et, ruhunu sergilerken dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme.
jean baudrillard: çünkü farklılık güzeldir, kayıtsızlık ise soylu.
charles bukowski: tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.
thomas hobbes: dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.
robert musil: yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey!
comte de volney: insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır.
woody allen: insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.
theodore kaczynski: tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır.
erich fromm: umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.
shakespeare: senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.
jean baudrillard: çünkü farklılık güzeldir, kayıtsızlık ise soylu.
charles bukowski: tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.
thomas hobbes: dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.
robert musil: yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey!
comte de volney: insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır.
woody allen: insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.
theodore kaczynski: tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır.
erich fromm: umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.
shakespeare: senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.
15.10.2018
yan etkiler
woody allen
insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.
yakılmayı, toprağa gömülmeye bin kere; her ikisini de karımla bir hafta sonu geçirmeye sonsuz kere tercih ederim.
dünyanın en gelişkin bilgisayarının, bir karıncanın beynine dahi sahip olamadığını biliyoruz. aynı şeyi birçok akrabamız için de söyleyebiliriz ama en azından onları sadece düğünlerde ve özel günlerde görmek zorunda kalıyoruz.
insanın kendi varlığını gözlemlemesi için, önce onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapması, ardından bulunduğu mekanın diğer köşesine seğirtivermesi ve oradan kendisine bakmaya çalışması gerekir.
siyasi edimler herhangi bir ahlaki sonuç doğurmaz ve hakiki varlığın aleminin dışında yer alır.
bir adam çok güzel bir şarkı söylerse mest olursun. hiç aralıksız söylerse başına ağrılar girer. hele de susmamaya kararlıysa, sonunda adamı gırtlaklamak istersin. zaten kötülük dediğin, aşırıya kaçmış iyilik değil de nedir?
bir klasiği klasik yapan, bin kez okusan da hep yeni bir şeyler bulabilmendir.
insan eleştirmenleri çok ciddiye almamalı. yazar olabilmek için insan risk alabilmeli ve aptal durumuna düşmekten korkmamalı. "insan esaretine dair"e başlarken aklımda sadece "ve" bağlacı vardı. içinde "ve" geçen bir öykünün çok başarılı olabileceğini biliyordum. gerisi kendiliğinden geldi.
soru cümlelerinin sonuna soru işareti koymayı unutma. nasıl etkili olduğunu tahmin edemezsin.
kadınların yumuşak ve sarmalayıcı bir varlığı vardır.
acı bu ikileme, sevgili okuyucu! benim yaşımdaki adamların büyük bölümünü pençesine alan bir felakettir bu. karşı cinsten tüm beklediğinizi tek bir kişide asla bulamamak nedir, bilir misiniz? bir tarafta, ödün vermenin insanı ürküten boşluğu; diğer tarafta, yasak aşkın ayıplanan ve sinirleri allak bullak eden varlığı. fransızlar haklı mıydı acaba? insanın bir karısı bir de metresi olmalı, böylece farklı ihtiyaçlar için iki taraf arasında iş bölümü mü yapılmalıydı?
modern astronomlara göre uzay bitimlidir. bu çok rahatlatıcı bir bilgidir. özellikle de sürekli bir şeylerini kaybedenler için. evreni düşünürken gözetilmesi gereken önemli bir nokta, genişlemekte olduğu ve günün birinde parçalanıp yok olacağıdır. işte bu yüzden, karşıdaki işyerinde çalışan kız, tüm beklentilerinizi karşılamamasına rağmen bazı iyi özelliklere sahipse, işi daha fazla uzatmayın.
insanın kaderini tayin etmekte özgür olduğu ve ölümün hayatın bir parçası olduğu idrak edilene kadar varlığın tam olarak anlaşılması mümkün değildir.
dünya iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibi. iyiler daha huzurlu uyuyorlar, kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.
insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.yakılmayı, toprağa gömülmeye bin kere; her ikisini de karımla bir hafta sonu geçirmeye sonsuz kere tercih ederim.
dünyanın en gelişkin bilgisayarının, bir karıncanın beynine dahi sahip olamadığını biliyoruz. aynı şeyi birçok akrabamız için de söyleyebiliriz ama en azından onları sadece düğünlerde ve özel günlerde görmek zorunda kalıyoruz.
insanın kendi varlığını gözlemlemesi için, önce onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapması, ardından bulunduğu mekanın diğer köşesine seğirtivermesi ve oradan kendisine bakmaya çalışması gerekir.
siyasi edimler herhangi bir ahlaki sonuç doğurmaz ve hakiki varlığın aleminin dışında yer alır.
bir adam çok güzel bir şarkı söylerse mest olursun. hiç aralıksız söylerse başına ağrılar girer. hele de susmamaya kararlıysa, sonunda adamı gırtlaklamak istersin. zaten kötülük dediğin, aşırıya kaçmış iyilik değil de nedir?
bir klasiği klasik yapan, bin kez okusan da hep yeni bir şeyler bulabilmendir.
insan eleştirmenleri çok ciddiye almamalı. yazar olabilmek için insan risk alabilmeli ve aptal durumuna düşmekten korkmamalı. "insan esaretine dair"e başlarken aklımda sadece "ve" bağlacı vardı. içinde "ve" geçen bir öykünün çok başarılı olabileceğini biliyordum. gerisi kendiliğinden geldi.
soru cümlelerinin sonuna soru işareti koymayı unutma. nasıl etkili olduğunu tahmin edemezsin.
kadınların yumuşak ve sarmalayıcı bir varlığı vardır.
acı bu ikileme, sevgili okuyucu! benim yaşımdaki adamların büyük bölümünü pençesine alan bir felakettir bu. karşı cinsten tüm beklediğinizi tek bir kişide asla bulamamak nedir, bilir misiniz? bir tarafta, ödün vermenin insanı ürküten boşluğu; diğer tarafta, yasak aşkın ayıplanan ve sinirleri allak bullak eden varlığı. fransızlar haklı mıydı acaba? insanın bir karısı bir de metresi olmalı, böylece farklı ihtiyaçlar için iki taraf arasında iş bölümü mü yapılmalıydı?
modern astronomlara göre uzay bitimlidir. bu çok rahatlatıcı bir bilgidir. özellikle de sürekli bir şeylerini kaybedenler için. evreni düşünürken gözetilmesi gereken önemli bir nokta, genişlemekte olduğu ve günün birinde parçalanıp yok olacağıdır. işte bu yüzden, karşıdaki işyerinde çalışan kız, tüm beklentilerinizi karşılamamasına rağmen bazı iyi özelliklere sahipse, işi daha fazla uzatmayın.
insanın kaderini tayin etmekte özgür olduğu ve ölümün hayatın bir parçası olduğu idrak edilene kadar varlığın tam olarak anlaşılması mümkün değildir.
dünya iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibi. iyiler daha huzurlu uyuyorlar, kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.
2.10.2016
aşkın celladı
irvin yalom
teknende yalnız da olsan, yakınlarda inip çıkan diğer teknelerin ışıklarını görmek her zaman avutucudur.
varoluşsal yalnızlık, insanın kendisiyle diğerleri arasındaki derin ve doyurucu ilişkilerde bile var olan bir boşluktur. insan yalnızca başka varlıklardan değil, kendi dünyasını oluşturduğu ölçüde dünyadan da yalıtılmış durumdadır.
spinoza: her şey kendi varlığı içinde sürekliliğini korumaya çabalar.
ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulma yolları tasarlamakta üstümüze yoktur.
john gardner: her şey solup gider; her seçenek diğerlerini safdışı bırakır.
yaşamın gerçekleri arasında en açık olanı, sezgisel biçimde en kolay anlaşılanı ölümdür. erken bir yaşta, çoğu kez sanıldığından çok daha erken çağlarda, ölümün geleceğini ve ondan kurtuluş olmadığını öğreniriz.
thomas hardy: eğer daha iyiye giden bir yol varsa bu, en kötüye eksiksiz bir bakışı gerektirir.
insanın kendi yaşam planını yalnız ve yalnız kendisinin yapabileceği içgörüsüne sahip olmak olağanüstü zor, hatta dehşet vericidir.
bir ideolojinin yaratıcı üyeleri, eninde sonunda bağlı oldukları sistemi aşarlar.
kendini terk edilmiş hissetmekten, dünyada kesinlikle yapayalnız olduğunu hissetmekten daha kötü bir şey olamaz.
ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.
woody allen: ölümden korkmuyorum; sadece geldiği zaman orada olmak istemiyorum.
eğer insan ölülerle yaşamayı öğrenecekse, önce yaşayanlarla yaşamayı öğrenmelidir.
her birimiz, sınırsız bir güç ve ilerlemenin inceden inceye işlenmiş yanılsamasıyla kuşatılmış olarak, en azından orta yaş bunalımına kadar, varoluşun yalnızca iradeye dayanan ve sonsuza dek yükselen bir başarı sarmalı olduğu inancıyla yaşarız.
gerçekten sevilmek, anımsanmak, bir başkasıyla sonsuza dek birleşmek ölümsüz olmaktır ve varoluşun canevindeki yalnızlıktan korunmaktır.
teknende yalnız da olsan, yakınlarda inip çıkan diğer teknelerin ışıklarını görmek her zaman avutucudur.varoluşsal yalnızlık, insanın kendisiyle diğerleri arasındaki derin ve doyurucu ilişkilerde bile var olan bir boşluktur. insan yalnızca başka varlıklardan değil, kendi dünyasını oluşturduğu ölçüde dünyadan da yalıtılmış durumdadır.
spinoza: her şey kendi varlığı içinde sürekliliğini korumaya çabalar.
ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulma yolları tasarlamakta üstümüze yoktur.
john gardner: her şey solup gider; her seçenek diğerlerini safdışı bırakır.
yaşamın gerçekleri arasında en açık olanı, sezgisel biçimde en kolay anlaşılanı ölümdür. erken bir yaşta, çoğu kez sanıldığından çok daha erken çağlarda, ölümün geleceğini ve ondan kurtuluş olmadığını öğreniriz.
thomas hardy: eğer daha iyiye giden bir yol varsa bu, en kötüye eksiksiz bir bakışı gerektirir.
insanın kendi yaşam planını yalnız ve yalnız kendisinin yapabileceği içgörüsüne sahip olmak olağanüstü zor, hatta dehşet vericidir.
bir ideolojinin yaratıcı üyeleri, eninde sonunda bağlı oldukları sistemi aşarlar.
kendini terk edilmiş hissetmekten, dünyada kesinlikle yapayalnız olduğunu hissetmekten daha kötü bir şey olamaz.
ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.
woody allen: ölümden korkmuyorum; sadece geldiği zaman orada olmak istemiyorum.
eğer insan ölülerle yaşamayı öğrenecekse, önce yaşayanlarla yaşamayı öğrenmelidir.
her birimiz, sınırsız bir güç ve ilerlemenin inceden inceye işlenmiş yanılsamasıyla kuşatılmış olarak, en azından orta yaş bunalımına kadar, varoluşun yalnızca iradeye dayanan ve sonsuza dek yükselen bir başarı sarmalı olduğu inancıyla yaşarız.
gerçekten sevilmek, anımsanmak, bir başkasıyla sonsuza dek birleşmek ölümsüz olmaktır ve varoluşun canevindeki yalnızlıktan korunmaktır.
8.12.2015
din ve bilim
stephen hawking: tarih boyunca yeni keşifler var olan inançlara meydan okumuştur. din de bundan müstesna değildir.lawrence krauss: bilimsel otorite diye bir şey yoktur. bilimsel uzmanlar vardır. ama hiç kimse yoktur ki görüşleri sorgulanmaya tabi olmasın.
cameron diaz: bilimde sevdiğim şey bilgidir, bilgi güçtür, bilgi sizi güçlendirir, sizi serbest kılar; çünkü artık aynı noktada takılıp kalmazsınız. artık daha önce bulunduğunuz ya da başkasının bulunduğu noktada takılıp kalmazsınız.
ricky gervais: bilim yalnızca ön yargısız bir biçimde gerçeği arar, iyi ya da kötü. bilim "bunu bulmalı mıyım?" diye sormaz. "yapabilir miyim?" diye sorar. inançların sorunu da bu: gerçeklerle ilgilenmiyorlar. mantıklı biriyseniz gerçekler inançlarınızı değiştirmelidir.
cormac mccarthy: bilim, fiziksel dünyayı açıkladığı için insanları cezbediyor. bu şey nedir? gerçekliğe ya da fiziki dünyanın ne olduğuna dair son sözü söylüyor mu? bilmiyorum ama son sözü değilse de hiç olmazsa en iyi sözü söylüyor.
dan dennett: dinler için yepyeni bir çağdayız. dinler, bin yıl boyunca başkalarının dinleri veya kendi dinleri hakkında bilgi toplayan kitleleri görmezden geldi. bu dinler, kültürel olarak cehaletin kolayca sürdürüldüğü bir dünyada evrildiler. teknoloji, cep telefonları, internet ve benzerleri tarafından sağlanan yeni bilgi şeffaflığı, dinlerin binlerce yıldır yüzleşmek zorunda kaldığı bilgi felsefesi alanındaki ilk esaslı değişimdir.
cameron diaz: dinde asırlardır aynı hikayeler anlatılırken bilim daima yeni bir hikaye anlatıyor. bence, dini hakikat olarak gören kişilerin anlamakta zorlandığı şey, bilimin çok daha geniş kapsamlı olduğudur. 6 bin yıl önce değil, 4 ya da 5 milyar yıl önce başlıyor. bilimin sunduğu çok daha fazla bilgi var. bir kitabımız olsaydı şayet, çok daha kalın olurdu.
james morrison: inanç sisteminize aşırı bağlı olduğunuz için kulak tıkıyor, inancınıza meydan okunmasından ya da inancınızın sarsılmasından korkuyorsanız işiniz bitik demektir.
woody allen: bir yanılgıyla yaşamayı problemli buluyorum. sürekli gerçekliği inkar edip sahte bir dünyada yaşayamazsınız. yalnızca kendi inançlarınıza meydan okumakla kalmamalı, tüm yaşamınız boyunca hatalı olup yanlış yönlendirildiğinizi söylemeye ve görüşlerinizi değiştirmeye de daima istekli olmalısınız. aksi takdirde bu anlamsız bir yaşam olur.
13.06.2014
the unbelievers
gus holwerda
lawrence krauss: bazı konuların sorgulamaya açık olmadığı bir dünyada yaşıyorsak düşünmeye son verilmiş bir dünyada yaşıyoruz demektir.
cameron diaz: bence dinler uyuşturucu gibidir. birçok insan için dünyanın gerçekte ne olduğunu görmek kaldıramayacakları kadar büyük bir yük olduğundan kendilerini iyi, rahat, sıcak, hafif ve her şeyi yolunda hissettirecek bir mit hapını almayı tercih ediyorlar.
ricky gervais: tanrı bana özgür irade vermiş. o zaman bunu kullandığım için beni neden cehenneme yolluyor?
lawrence krauss: hiçbir fikir alay edilmekten hariç tutulmamalı. alay etmek çok önemli bir araçtır. neden din de alay edilmekten hariç tutulsun? siyaset alay konusu olabiliyorsa, bilim, seks ve dünyadaki geri kalan her şey gerçeği aydınlatmanın bir yolu olarak alay konusu olabiliyorsa neden din bundan hariç tutulsun?
woody allen: herkesin aynı gerçeği bilmesine rağmen, yaşamlarımız gerçeği nasıl çarpıtmak isteyeceğimizden ibaret.
penn jillette: bizler bu hayata inanan insanlarız. bizler ahlaka inanan insanlarız. ödül veya cezalandırma şartıyla bir şeyler yapıyorsanız ahlaktan yoksunsunuz demektir.
christopher hitchens: din her şeyi zehirliyor.
ian mcewan: insanlar icat ettikleri mitlere aslında inanmıyorlar. rahibin öbür dünyadan bahsederken orada bulunan insanların bile hıçkıra hıçkıra ağladığı pek çok cenazeye katıldım. sevdikleriyle 5 yıl içinde karşılaşacaklarını sahiden de düşünmüyorlar. öte yandan, rıhtımın kenarında durup queen mary gemisinin new york'a doğru yola çıkışını izlerken rıhtımın yanında bekleyen insanların ağlamadığını görürsünüz; çünkü yolcu ettikleri kişileri çok yakında göreceklerini biliyorlar.
richard dawkins: inançlı kişileri hor görmekle suçlanıyorum sık sık. inançlı kişileri hor görmüyorum, savundukları inancı hor görüyorum.
lawrence krauss: demokrasi için en büyük tehdit halkın bilinçsiz olmasıdır.
ricky gervais: herkesin her şeye inanmaya hakkı olduğuna inanıyorum. her şeye inanmaya hakları var ama benim de inançlarını gülünç bulmaya hakkım var.
lawrence krauss: düşünme şeklimizi değiştirmediğimiz sürece, serbest sorgulamaya, tartışmaya ve gerçekliğe dayalı kamu politikası önünde saygı duymaya istekli olmadığımız sürece birçok yönden sahibi olduğumuz bu harika dünyayı bir hiçliğe dönüştürebiliriz; bunun olmaması için elimizden geleni yapmalıyız.
james randi: onlara korku hükmediyor. bu benim tarzım değil, sizlerin de değil. hepimizin içinde büyüdüğü çağ bu, hiç şüphesiz. geçmişe dönmektense 21. yüzyılı bağnaz, kaprisli, acımasız, düzenbaz, soykırımcı, homofobik, kadın düşmanı, ırkçı, kindar ve şiddet yanlısı bir zorbaya olan inanca bir son vererek kucaklamalıyız.
lawrence krauss: bazı konuların sorgulamaya açık olmadığı bir dünyada yaşıyorsak düşünmeye son verilmiş bir dünyada yaşıyoruz demektir.cameron diaz: bence dinler uyuşturucu gibidir. birçok insan için dünyanın gerçekte ne olduğunu görmek kaldıramayacakları kadar büyük bir yük olduğundan kendilerini iyi, rahat, sıcak, hafif ve her şeyi yolunda hissettirecek bir mit hapını almayı tercih ediyorlar.
ricky gervais: tanrı bana özgür irade vermiş. o zaman bunu kullandığım için beni neden cehenneme yolluyor?
lawrence krauss: hiçbir fikir alay edilmekten hariç tutulmamalı. alay etmek çok önemli bir araçtır. neden din de alay edilmekten hariç tutulsun? siyaset alay konusu olabiliyorsa, bilim, seks ve dünyadaki geri kalan her şey gerçeği aydınlatmanın bir yolu olarak alay konusu olabiliyorsa neden din bundan hariç tutulsun?
woody allen: herkesin aynı gerçeği bilmesine rağmen, yaşamlarımız gerçeği nasıl çarpıtmak isteyeceğimizden ibaret.
penn jillette: bizler bu hayata inanan insanlarız. bizler ahlaka inanan insanlarız. ödül veya cezalandırma şartıyla bir şeyler yapıyorsanız ahlaktan yoksunsunuz demektir.
christopher hitchens: din her şeyi zehirliyor.
ian mcewan: insanlar icat ettikleri mitlere aslında inanmıyorlar. rahibin öbür dünyadan bahsederken orada bulunan insanların bile hıçkıra hıçkıra ağladığı pek çok cenazeye katıldım. sevdikleriyle 5 yıl içinde karşılaşacaklarını sahiden de düşünmüyorlar. öte yandan, rıhtımın kenarında durup queen mary gemisinin new york'a doğru yola çıkışını izlerken rıhtımın yanında bekleyen insanların ağlamadığını görürsünüz; çünkü yolcu ettikleri kişileri çok yakında göreceklerini biliyorlar.
richard dawkins: inançlı kişileri hor görmekle suçlanıyorum sık sık. inançlı kişileri hor görmüyorum, savundukları inancı hor görüyorum.
lawrence krauss: demokrasi için en büyük tehdit halkın bilinçsiz olmasıdır.
ricky gervais: herkesin her şeye inanmaya hakkı olduğuna inanıyorum. her şeye inanmaya hakları var ama benim de inançlarını gülünç bulmaya hakkım var.
lawrence krauss: düşünme şeklimizi değiştirmediğimiz sürece, serbest sorgulamaya, tartışmaya ve gerçekliğe dayalı kamu politikası önünde saygı duymaya istekli olmadığımız sürece birçok yönden sahibi olduğumuz bu harika dünyayı bir hiçliğe dönüştürebiliriz; bunun olmaması için elimizden geleni yapmalıyız.
james randi: onlara korku hükmediyor. bu benim tarzım değil, sizlerin de değil. hepimizin içinde büyüdüğü çağ bu, hiç şüphesiz. geçmişe dönmektense 21. yüzyılı bağnaz, kaprisli, acımasız, düzenbaz, soykırımcı, homofobik, kadın düşmanı, ırkçı, kindar ve şiddet yanlısı bir zorbaya olan inanca bir son vererek kucaklamalıyız.
11.01.2012
midnight in paris
woody allen
nostalji inkar demektir. şimdiki acı veren zamanın inkarı. ve bu hurafeye de "altın çağ safsatası" deniyor. yanlış bir biçimde geçmiş bir dönemin günümüzden daha iyi olduğuna inanmak. bu romantik hayal yanılsaması, bu insanların şimdiki zamanla yüzleşirken zorluk çekmelerinden kaynaklanıyor.
hikaye gerçekse hiçbir yazı kötü değildir. eğer yazı temiz ve dürüst ise ve baskı altında ve cesaretle yazılmışsa.
yazarlar rekabetçidir. eğer bir yazarsan, en iyi yazar olduğunu iddia etmelisin.
ölümden korkarsan asla iyi bir yazar olamazsın.
hiç gerçekten harika bir kadına aşık oldun mu? ve onunla sevişirken gerçek ve harika bir tutku hissediyor musun; en azından o an için ölüm korkunu yenebiliyor musun? bence gerçek aşk ölüm ile bir ateşkes yaratır. tüm korkaklık sevgisizlikten de ondan. gerçek ve cesur bir adam ölümün gözlerinin içine bakar. çünkü aşkı, yeterli tutkuyla ölümü aklından söküp atar. ta ki her adamın başına geleceği gibi, geri dönene kadar. ve her adam tekrar sevmek zorundadır.
geçmiş her zaman bana çok karizmatik gelmiştir.
işte savaş erkeklere bunu yapar ve çamur içinde ölmenin onurlu hiçbir tarafı yoktur; zerafet içinde ölmedikten sonra. sadece onurlu değil aynı zamanda cesur da olarak da.
cesaret bir erkek için ne demekse kadın da odur.
iyi bir kitap, bir resim, bir heykel, bir senfoni yaratan bir sanatçı nasıl olur da harika bir şehirle rekabet edebilir? edemez. etrafına bir bak! her sokak, her cadde, hepsinin özel bir sanatsal biçimi var. ve bilirsin ki bu soğuk, vahşi ve anlamsız evrende paris diye bir yer var. şu ışıklara bak. jüpiter veya neptün'de bir halt olduğu yok. ama uzaydan bile buradaki ışıkları, kafeleri, insanların içki içip şarkı söylediklerini görebilirsin. hepimiz biliyoruz ki paris evrenin göz bebeği.
paris dururken yaşamak için dünyanın başka bir yerini seçen herkes. benim için tam bir gizemdir.
seks ve alkol. "tutkuyu ateşler ama performansı azaltır" demiş şair.
eğer burada kalırsan bu senin şimdiki zamanın olur ve kısa süre sonra başka bir zamanın hayalini kurmaya başlarsın. o zamanı "altın çağ" sanırsın. yani, sonuçta şimdiki zaman seni tatmin etmez; çünkü zaten hayatın kendisi memnun etmez.
hepimiz ölümden korkuyor ve evrendeki yerimizi sorguluyoruz. sanatçının görevi umutsuzluğa düşmek değil, bilakis varlığın boşluğunun panzehirini bulmaktır.
nostalji inkar demektir. şimdiki acı veren zamanın inkarı. ve bu hurafeye de "altın çağ safsatası" deniyor. yanlış bir biçimde geçmiş bir dönemin günümüzden daha iyi olduğuna inanmak. bu romantik hayal yanılsaması, bu insanların şimdiki zamanla yüzleşirken zorluk çekmelerinden kaynaklanıyor.
hikaye gerçekse hiçbir yazı kötü değildir. eğer yazı temiz ve dürüst ise ve baskı altında ve cesaretle yazılmışsa.
yazarlar rekabetçidir. eğer bir yazarsan, en iyi yazar olduğunu iddia etmelisin.
ölümden korkarsan asla iyi bir yazar olamazsın.
hiç gerçekten harika bir kadına aşık oldun mu? ve onunla sevişirken gerçek ve harika bir tutku hissediyor musun; en azından o an için ölüm korkunu yenebiliyor musun? bence gerçek aşk ölüm ile bir ateşkes yaratır. tüm korkaklık sevgisizlikten de ondan. gerçek ve cesur bir adam ölümün gözlerinin içine bakar. çünkü aşkı, yeterli tutkuyla ölümü aklından söküp atar. ta ki her adamın başına geleceği gibi, geri dönene kadar. ve her adam tekrar sevmek zorundadır.
geçmiş her zaman bana çok karizmatik gelmiştir.
işte savaş erkeklere bunu yapar ve çamur içinde ölmenin onurlu hiçbir tarafı yoktur; zerafet içinde ölmedikten sonra. sadece onurlu değil aynı zamanda cesur da olarak da.
cesaret bir erkek için ne demekse kadın da odur.
iyi bir kitap, bir resim, bir heykel, bir senfoni yaratan bir sanatçı nasıl olur da harika bir şehirle rekabet edebilir? edemez. etrafına bir bak! her sokak, her cadde, hepsinin özel bir sanatsal biçimi var. ve bilirsin ki bu soğuk, vahşi ve anlamsız evrende paris diye bir yer var. şu ışıklara bak. jüpiter veya neptün'de bir halt olduğu yok. ama uzaydan bile buradaki ışıkları, kafeleri, insanların içki içip şarkı söylediklerini görebilirsin. hepimiz biliyoruz ki paris evrenin göz bebeği.
paris dururken yaşamak için dünyanın başka bir yerini seçen herkes. benim için tam bir gizemdir.
seks ve alkol. "tutkuyu ateşler ama performansı azaltır" demiş şair.
eğer burada kalırsan bu senin şimdiki zamanın olur ve kısa süre sonra başka bir zamanın hayalini kurmaya başlarsın. o zamanı "altın çağ" sanırsın. yani, sonuçta şimdiki zaman seni tatmin etmez; çünkü zaten hayatın kendisi memnun etmez.
hepimiz ölümden korkuyor ve evrendeki yerimizi sorguluyoruz. sanatçının görevi umutsuzluğa düşmek değil, bilakis varlığın boşluğunun panzehirini bulmaktır.
23.06.2008
ölüm korkusu
yuval noah harari
sanatsal yaratıcılığımız, politik bağlılıklarımız ya da dindarlığımızın büyük bir kısmı esasen ölüm korkusuyla beslenir.
ölüm korkusu üzerinden müthiş bir kariyer çizen woody allen, "beyaz perdede sonsuza kadar yaşamayı diliyor musunuz?" sorusuna, "evimde yaşayabilmeyi tercih ederim." diyerek cevap verir ve ekler: "çalışmalarımla değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum."
ebedi zaferler, milliyetçi anma törenleri ya da cennet hayalleri, allen gibi aslında ölmek istemeyen insanlar için oldukça zayıf alternatiflerdir. insanlar bir kere gerçekten ölümden kaçabileceklerine inanırlarsa -iyi ya da kötü sebeplerle- onların yaşama arzuları sanat, ideoloji ve dinlerin yükünden kurtularak ve karşısına çıkanı önüne katarak bir çığ gibi büyüyecektir.
insan en yüce değer olarak hayattan ziyade mutluluğu yüceltmiştir. antik yunan düşünürü epikuros, tanrılara tapınmanın zaman kaybı olduğunu, ölümden sonrasının olmadığını ve mutluluğun hayatın tek gerçek amacı olduğunu savunur.
psikolojik açıdan mutluluk nesnel şartlardan çok beklentilere dayanır. mutlu ve esenlik içinde bir düzeni yöneterek memnun olamayız. aksine, gerçeklik, beklentilerimizle buluştuğunda tatmin oluruz. kötü olansa şartlar iyileştikçe beklentilerin balon gibi şişmesidir.
orta çağ'da aç bir köylüyü memnun etmek için bir parça ekmek yeterliydi. peki sıkılmış, yüksek maaşlı, fazla kilolu bir mühendisin keyfini nasıl yerine getirebilirsiniz?
sanatsal yaratıcılığımız, politik bağlılıklarımız ya da dindarlığımızın büyük bir kısmı esasen ölüm korkusuyla beslenir.ölüm korkusu üzerinden müthiş bir kariyer çizen woody allen, "beyaz perdede sonsuza kadar yaşamayı diliyor musunuz?" sorusuna, "evimde yaşayabilmeyi tercih ederim." diyerek cevap verir ve ekler: "çalışmalarımla değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum."
ebedi zaferler, milliyetçi anma törenleri ya da cennet hayalleri, allen gibi aslında ölmek istemeyen insanlar için oldukça zayıf alternatiflerdir. insanlar bir kere gerçekten ölümden kaçabileceklerine inanırlarsa -iyi ya da kötü sebeplerle- onların yaşama arzuları sanat, ideoloji ve dinlerin yükünden kurtularak ve karşısına çıkanı önüne katarak bir çığ gibi büyüyecektir.
insan en yüce değer olarak hayattan ziyade mutluluğu yüceltmiştir. antik yunan düşünürü epikuros, tanrılara tapınmanın zaman kaybı olduğunu, ölümden sonrasının olmadığını ve mutluluğun hayatın tek gerçek amacı olduğunu savunur.
psikolojik açıdan mutluluk nesnel şartlardan çok beklentilere dayanır. mutlu ve esenlik içinde bir düzeni yöneterek memnun olamayız. aksine, gerçeklik, beklentilerimizle buluştuğunda tatmin oluruz. kötü olansa şartlar iyileştikçe beklentilerin balon gibi şişmesidir.
orta çağ'da aç bir köylüyü memnun etmek için bir parça ekmek yeterliydi. peki sıkılmış, yüksek maaşlı, fazla kilolu bir mühendisin keyfini nasıl yerine getirebilirsiniz?


